HIV
53 theses under this subject heading
Aile hekimlerinin HIV/AIDS hastalığı ve hastaları konusunda bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesi
HIV ile enfekte birey sayısı dünyada ve ülkemizde her geçen yıl giderek artmaya devam etmektedir. Bu bireylerin tanı almaması ya da tanıda gecikme olması halinde AIDS gelişimi bu hastalar için kaçınılmaz bir son olmaktadır. Bu bireylerin birçoğu non-spesifik semptom ve bulgularla ilk olarak birinci basamakta görev alan aile hekimlerine başvurmaktadır. Bu konuda aile hekimlerine de önemli bir görev düşmektedir. Biz de bu çalışmamızda Eskişehir'de görev yapan aile hekimlerinin HIV/AIDS hastalığı ve hastaları hakkında bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmeyi amaçladık. Araştırma kesitsel tanımlayıcı bir anket çalışması olarak planlandı. Eskişehir'de görev yapan 115 pratisyen aile hekimi, 39 aile hekimliği uzmanı ve 72 aile hekimliği araştırma görevlisi çalışmaya dahil edildi. Veri toplamak için kullanılan anket formu sosyodemografik özellikler, HIV/AIDS hastalığı hakkında bilgi soruları, bu hastalara karşı tutum ve davranışları irdeleyen sorular içermektedir. İstatiksel analizler için SPSS 25.0 versiyonu kullanılarak güven aralığı %95, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Anketimize katılan katılımcıların 121'i (%53,5) kadın, 105'i (%45,6) erkekti. Bilgi puanları değerlendirildiğinde ortalama bilgi, tutum ve davranış puanları sırasıyla 21±2,2; 29±4,9; 39,1±7,3 olarak tespit edildi. Katılımcıların verdiği cevaplar analiz edildiğinde aile hekimliği uzmanlarının pratisyen ve araştırma görevlisi aile hekimlerine göre anlamlı olarak daha bilgiliydi. Tutum ve davranışı unvanlara göre analiz ettiğimizde ise üç grup arasında anlamlı bir fark izlenmedi. Sonuç olarak hastalıkla ilgili olarak temel bilgilerin katılımcıların çoğu tarafından yeterli düzeyde bilindiğini ortaya koysa da halen bazı hekimlerin bilgilerinin yeterli olmadığı izlenmiştir. Bu durum bizlere HIV/AIDS hastalığına yönelik eğitimlerin sık aralıklarla yapılması gerektiğini düşündürmüştür.
Bağırsak biyopsi örneklerinde CMV DNA pozitifliğinin tanısal değerinin retrospektif araştırılması
Sitomegalovirüs (Cytomegalovirus: CMV) primer enfeksiyon sonrasında latent kalarak kök hücre ve solid organ alıcıları, Human immunodeficiency virus (HIV)'le enfekte kişiler, hematolojik malignitesi olanlar ve inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda sekonder enfeksiyonlara sebep olmaktadır. Hastalık pnömoni, retinit, kolit şeklinde görülebilir. CMV koliti tanısında dokuda CMV'nin gösterilmesi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı, CMV koliti şüpheli hastaların bağırsak biyopsilerinde CMV DNA tespitinin tanısal değerini incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına Ocak 2019 – Mart 2022 tarihleri arasında CMV koliti şüphesiyle gönderilmiş biyopsi örnekleri retrospektif olarak incelendi. Eş zamanlı olarak polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemiyle bağırsak dokusunda CMV DNA araştırılan ve Tıbbi Patoloji Laboratuvarı'nda immünohistokimya (İHK) yöntemiyle CMV aranan 96 örnek çalışmaya dahil edildi. İHK incelemesi altın standart kabul edilerek dokuda ve kanda tespit edilen CMV DNA'nın tanıdaki yeri araştırıldı. Örneklerin 81'i ülseratif kolit (ÜK), altısı kök hücre ve solid organ nakli, dördü hematolojik malignite, ikisi Crohn, biri kronik böbrek yetmezliği, biri Behçet, biri diyabetes mellitus tanılı hastalara ait idi. İHK yöntemiyle 10, PZR yöntemiyle ise 61 dokuda, ayrıca CMV DNA araştırılan 43 plazmanın 25'inde pozitiflik saptandı. En büyük grubu oluşturan ÜK hastalarına istatistiksel analizler uygulandı. İHK incelemesine göre plazma CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %48,64, pozitif prediktif değeri (PPD) %24, negatif prediktif değeri (NPD) %100 olarak bulunurken; doku CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %41,9, PPD'si %15,68, NPD'si %90,12 olarak saptandı. ROC analiziyle dokuda 392 kopya/mg, plazmada 578 kopya/ml üzeri değerlerin tanı için yol gösterici olduğu belirlendi. Doku ve kan örneklerinde CMV DNA PZR testinin yüksek duyarlılık ve düşük özgüllükte olduğu görülmüştür. Dokuda CMV DNA kantitasyonu için standardize yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Gaziantep Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesine 2010-2022 yılları arasında başvuran human immunodeficiency virus (HIV) ile yaşayan bireylerde metabolik parametrelerin değerlendirilmesi
Antiretroviral tedavideki (ART) gelişmeler HIV enfeksiyonu ile yaşayan bireylerin (HİYB) yaşam beklentisini genel topluma yakın hale getirmiştir. HIV'den etkilenen bireylerde mortalite ve morbidite üzerine olumlu etkileri olan antiretroviral ilaçlar, persistan immun aktivasyon, kronik enflamasyon, yaşam tarzı ve birçok komorbiditenin normal popülasyondan daha sık ve daha erken yaşlarda ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Metabolik kemik hastalıklarından osteoporoz, osteopeni, osteomalazi, dislipidemi, diyabet, kardiyak hastalıklar, metabolik sendrom sıklıkla karşımıza çıkan komorbiditelerdir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniklerine başvuran HİYB'de metabolik parametrelerinin (karaciğer fonksiyonları, böbrek fonksiyonları, iskelet sistemi) değerlendirilmesi ve kullandıkları antiretroviral ilaçlarla özellikle kan yağlarının, açlık kan şekerinin, böbrek fonksiyon testlerindeki değişimlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 247 hastanın demografik verileri ve sigara, alkol kullanımı gibi alışkanlıkları incelendi. Çalışmamızdaki hastaların yaşları 18 ile 69 arasında değişirken hastaların yaş ortalaması 37,49 (±12,4) olarak tespit edildi. Hastaların büyük bir ksımının erkek (%86.6) ve heteroseksüel (%63.4) olduğu tespit edildi. Kontrol grubu ile yapılan kıyaslamada, HIV taşıyan bireylerde psikiyatrik bozukluk oranı belirgin oranda daha yüksek tespit edildi. Hastaların büyük bir kısmında DEXA skoruna göre osteopeni tespit edilirken yine önemli bir kısmında D vitamini eksikliği mevcuttu. Tanı anındaki böbrek fonksiyon testleri kreatinin ve GFR değerleri ile tedavinin 1., 2. ve 3. yılları karşılaştırıldığında GFR'de istatistiksel olarak anlamlı azalma ve kreatinin değerinde istatisksel olarak anlamlı artış saptandı. Başvuru anındaki HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid düzeyleri tedavinin 1., 2. ve 3. yıllardaki değerlerle karşılaştırıldığında anlamlı artış saptandı. Tedavi rejimi TAF içeren hastalarda total kolesterol ve LDL kolesterol seviyelerinde 1. yılın sonunda istatistiksel olarak anlamlı yükseklik tespit edildi. En sık tercih edilen başlangıç ART rejimi %23.1 ile DTG+TDF/FTC olduğu görüldü. HIV hastalık seyrinde yakından takip edilmesi gereken metabolik parametrelerin belirlenmesi ve özel hasta grupları için tedavinin kişiselleştirilmesine olanak sunmak amaçlanmıştır. HİYB'de yaşam beklentisinin artması ile birlikte yaşlandıkça artan komorbiditelerin ve metabolik yan etkilerin doğru yönetilebilmesi için multidisipliner yaklaşım gereklidir. Anahtar kelimeler: HIV, AIDS, CD4, CD8, Total kolesterol, LDL kolesterol, Antiretroviral Tedavi, HIV RNA
İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte hastaların klinik durumlarının damgalama, benlik saygısı ve depresyon ile ilişkisinin incelenmesi
Amaç Çalışmamızın amacı Human Immunodeficiency Virus'ü ile enfekte bireylerde depresyon, benlik saygısı ve damgalamanın araştırılması ve kontrol gruplarıyla karşılaştırılması, bu hastalarda tanı esnasında ve tedavinin devamı sürecinde psikiyatrik semptomların seyri ve sıklığının araştırılması, bu şekilde HIV ile enfekte hastalarda eşlik eden psikiyatrik semptomların tespit edilmesi ve psikiyatrik destek alarak tedavi uyumunun ve yaşam kalitesinin arttırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Çalışma 01.02.2022 ile 31.10.2022 tarihleri arasında HIV ile enfekte olan 150 gönüllü hasta ile, 90 gönüllü sağlıklı bireyden oluşan popülasyonda yapılmıştır. Hasta grubuna HIV/AIDS Damgalama Ölçeği-H, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği verilmiş olup katılımcılar tarafından doldurulmuştur. Hasta grubunda ayrıca hastane arşiv sistemi üzerinden hastaların tanı konulduğu andaki bakılan HIV RNA ve CD4 düzeyleri kaydedilmiştir. Kontrol grubunda ise Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği doldurulmuştur. Bulgular Hasta grubunda HADÖ-H ortalama skoru 0,38 olarak hesaplandı. 150 hastanın 51'inin benlik saygısı düşük, 99'unun benlik saygısının normal olduğu görüldü. Kontrol grubunda ise 90 katılımcıdan 5'inin benlik saygısının düşük olduğu, 85 katılımcının ise benlik saygısının normal olduğu görüldü. Hasta grubunda 36 hastanın depresif belirtisinin olmadığı, 114 hastada depresif belirti olduğu saptandı. Kontrol grubunda ise 66 katılımcıda depresif belirti görülmezken 24 hastada depresif belirti saptandı. Sonuç Çalışmada hasta grubunda damgalamanın istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu, benlik saygısının hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük olduğu ve depresif belirtilerin hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha fazla olduğu görüldü. Hasta grubunda benlik saygısı ile depresif belirtiler arasında anlamlı bir ilişki olduğu, benlik saygısı azaldıkça depresif belirtilerin arttığı saptandı. Anahtar Kelimeler: HIV/AIDS, Damgalama, Benlik Saygısı, Depresyon
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde saptanan hıv-1 izolatlarında sekans analizi yöntemi ile alt grupların saptanması
Keşfedileli çok az zaman olmuş olmasına rağmen Human Immunodeficiency Virus(HIV) günümüzde enfeksiyon hastalıkları etkenleri içerisinde önemli bir yere oturmuştur. Özellikle CD4+T lenfositleri hedef alan virüsün, sahip olduğu bazı enzimatik mekanizmalarla konak hücre DNA'sına integre olmasıyla seyreden süreç, virüsün tüm bağışıklık mekanizmalarını yetersiz hale getirmesi, ardından gelişen malignite ve enfeksiyonlar ile hastanın ölümüne kadar giden bir seyir göstermektedir. Virüsün HIV-1 ve HIV-2 olarak iki alt türü tanımlanmış olup, coğrafik olarak dünya üzerindeki dağılımları farklılık göstermektedir. Gaziantep ili son yıllarda göçmen hareketliliğinin sık rastlandığı illerden biri olup, bu çalışma ilimizde saptanan HIV izolatlarının alt-tür dağılımının belirlenmesi ve HIV enfeksiyonlarındaki epidemiyolojik bulguların (bulaş kaynağı, yaş dağılımı, vb.) irdelenmesi amacıyla yapılmıştır. Mart-Kasım 2015 tarihleri arasında laboratuarımıza HIV RNA testi çalışılması amacıyla gönderilen ve RNA testi >1000 kopya/mL olarak saptanan 35 hasta çalışmaya dahil edildi. HIV-1 RNA testi real-time PCR ile QIAsymphony SP/Artus HIV-1 QS-RGQ Kit (QIAGEN GmbH, Almanya), kiti kullanılarak yapıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 2'sinde amplifiye edilen RNA dizileri, sekans için uygun olmadığından 33 örnekte sekanslama yapılarak subtip analizi ve filogenetik değerlendirme yapıldı. HIV-1 (ters transkriptaz domaini, kodon 41-232) dizilenmesinde, TheFrench ANRS (National Agency for AIDS Research) AC11 Direnç Grubu'nun PCR ve dizileme algoritmasından yararlanıldı. Filogenetik analiz çalışmaları sonucunda HIV-1 subtiplendirmesi sonucunda 33 hastanın 22'si (% 66.6) subtip B olarak saptanmıştır. Hastaların 7'sinde (% 21.21) subtip A1 saptanmıştır. Hastaların 3'ünde (% 9.09) CRF02_AG olarak saptanmıştır. Bir (% 3.03) hastada ise subtip C olarak saptanmıştır. Dünya üzerinde eskiye oranla sık yaşanan insan hareketliliğinin, enfeksiyon etkenlerinin dağılımına da etkisi olacağından, HIV'in subtip analizlerinin yapılması virüsün yayılımını gözlemlemek açısından önemlidir.
HIV ile enfekte hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası oksidatif stres ve antioksidan kapasitenin değerlendirilmesi
Amaç: İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) ile enfekte olguların sayısı, dünyada ve ülkemizde son yıllarda büyük artış göstermiştir. Antiretroviral tedavi (ART) ile bu olguların yaşam süreleri yaklaşık 50 yıl uzatılabilmektedir. Bu olumlu gelişmelere rağmen HIV ile enfekte olgularda, aynı yaştaki sağlıklı bireylere göre kardiyovasküler hastalık oranı daha yüksektir. Birçok çalışmada bu artan kardiyovasküler hastalık riski oksidatif stresteki artışa ve antioksidan mekanizmaların azalmasına bağlanmıştır. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfekisyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğine başvuran yeni tanı almış HIV ile enfekte bireylerin tedavi öncesi ve tedavinin dokuzuncu ayındaki antioksidan kapasiteyi değerlendirmek amacıyla serum Paraoksonaz-1 (PON-1), oksidatif stresi değerlendirmek amacıyla da Total Oksidan Status (TOS) seviyelerine bakılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğine başvuran HIV ile enfekte toplam 72 hasta dahil edildi. Çeşitli nedenlerden dolayı 9 hasta çalışma dışı bırakıldı. Bireyler toplam 2 kez değerlendirildi. Her değerlendirme arası 9 ay olarak belirlendi. Hastalardan ilk gelişlerinde ve 9. ay kontrollerinde serum PON-1 ve TOS seviyeleri ölçümü, viral yükün tespitine yarayan HIV-RNA PCR tetkiki, ve flovsitometrik yöntemle immün sistemin değerlendirilmesi amacıyla CD4,CD8 sayıları için kan örnekleri alındı. Bireylerin ilk başvurusu sırasında, kardivasküler risklerini belirleme açısından biyokimyasal tetkikler istendi, ayrıca kardiyovasküler risk hesaplama skoru olan D:A:D ve Framingham skorları da hesaplanarak kaydedildi. İstenen tetkikler arasında tam kan sayımı, açlık kan sekeri,BUN, kreatinin, HDL, LDL, TG, total kolesterol, yer almaktadır. Bireylerin takibi boyunca bu hastaların antiretroviral tedavi kombinasyonlarına herhangi bir antiretroviral ilaç eklenmesi veya çıkarılması yapılmadı Bulgular: Serum Paraoksonaz-1 (PON-1) ve Total Oksidan Status (TOS) değerleri tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerleri birbirleriyle kıyaslandığında anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05 hepsi için). Otuzdokuz yaş ve altı olan grupta 40 yaş ve üzeri olan gruba göre CD4 sayıları anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Kadınlarda erkeklere oranla CD4 sayısı anlamlı yüksek saptandı (p<0.05 hepsi için). Sonuç: HIV ile enfekte olgularda verilen antiretroviral tedavinin, tedavi öncesinde ve 9 aylık tedavi sonunda alınan serum örneklerinde saptanan TOS seviyelerine ve PON-1 enzim aktivitesi üzerinde olumlu veya olumsuz etki göstermediği saptandı. Anahtar Sözcükler: HIV, AIDS, antiretroviral tedavi, Total Oksidan Status, Paraoksonaz-1.
Acil serviste gizli viral hastalıklar(HBV, HCV, HIV taraması)
AMAÇ: Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Erişkin Acil Servisi'ne 01.10.2018-01.12.2018 tarihleri arasında başvuran, daha önce hepatit veya HIV tanısı olup olmadığını bilmeyen hastalarda randomize şekilde HBsAg, Anti-HCV, Anti-HIV tetkiklerini çalıştık ve gizli kalmış kronik viral hastalıkların oranını tespit etmeyi hedefledik. MATERYAL VE METOD: Acil Tıp Anabilim Dalı'na bağlı olarak çalışan Erişkin Acil Servisine 01.10.2018 ile 01.12.2018 tarihleri arasında herhangi bir sebeple başvuran ve bulaşıcı viral hastalığı olup olmadığını bilmeyen sağlıklı erişkin hastalarda randomize olarak HBsAg, anti HCV ve Anti HIV tetkikleri çalışıldı. Tetkik sonuçları SPSS 23.0 ve AMOS programı kullanılarak analiz edildi. BULGULAR: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Erişkin Acil Servis'ine 01.10.2018-01.12.2018 tarihleri arasında başvuran ve daha önce bilinen bulaşıcı viral hastalığı olmayan 800 hasta çalışmaya alınmıştır. Bu hastalara ait kan örneklerinden HBsAg, Anti-HCV, Anti-HIV tetkikleri çalışılmıştır. Çalışma sonucunda HBsAg pozitifliği %2, Anti-HCV pozitifliği %0,8 bulunmuştur. HIV pozitif hastaya rastlanmamıştır. Hastaların ortalama yaşı 32,7 (±16,9), kadın/erkek oranı %54,2 / %45,8 dir. Daha önce herhangi bir cerrahi operasyon öyküsü olanlar %16,3, kronik hastalığı olanlar %23,3, kronik ilaç kullanımı olanlar %21,9'dur. Alkol/madde kullanımı öyküsü sorusunda madde kullanımı belirten hasta olmamıştır. Düzenli şekilde alkol kullandığını belirten olmamakla birlikte ara sıra alkol aldığını (sosyal içici) beyan edenlerin oranı %8'dir. Daha önce kendisine kan verildiğini beyan edenlerin oranı %5,6'dır. Hastaların yaşadığı evde bulaşıcı viral hastalığı olanlar sorgusunda 8 tanesi (%1) HBV, 4 tanesi (%0,5) ise HCV pozitif birey olduğunu söylemiştir. HBV'ye karşı aşılanma öyküsü oranı toplamda %15,5'tir TARTIŞMA VE SONUÇ: Türkiye'de rutin çocuk HBV aşılamasının başladığı 1998 tarihinden sonra doğanlarda HBV pozitifliği görülmemiş olması aşılamanın başarısını göstermektedir. Bu nedenle HBV'nin ilerleyen yıllarda prevalansının düşeceği ön görülmektedir. HCV için herhangi bir koruyucu aşı bulunmaması nedeniyle geçmiş yıllara oranla prevalansta belirgin bir değişme görülmemiştir. Ev içi bulaşların önlenmesi için HCV'ye karşı etkin bir aşı geliştirilinceye kadar toplumsal farkındalık oluşturulmalıdır. HIV ülkemizde çok düşük oranlarda görülmesine karşılık hala günümüzde önemli bir toplum sağlığı konusudur. Çalışmamızda HBV/HCV/HIV sıklığı düşük görünse de bulaş riskinin yüksek olması nedeniyle sağlık personellerinin kişisel korunma yöntemlerine tamamiyle riayet etmesi gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Acil servis, HBV, HCV, HIV, Kronik, Viral.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Acil Servise başvuran hastalarda HBsAg seroprevalansı ve etki eden faktörler
Giriş: Hepatit B'nin neden olduğu karaciğer enfeksiyonu hastalığı, ülkemiz ve dünyada sık görülen, bulaşıcı olmasının yanı sıra mortaliteyi de arttıran bir hastalıktır. Acil servisler, akut rahatsızlıkların ilk başvuru yeridir ve toplumun her kesiminden hasta başvurmaktadır. Acil servise başvuran hastaların HBsAg seroprevalansı toplum değerlerini yansıtabilir. Çalışmamız ile Acil Servise başvuran hastaların viral hepatit açısından taranarak HBsAg seroprevalansı ve etki eden faktörler arasındaki ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01.01.2019-01.01.2020 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servise çeşitli nedenlerle başvuran ve HBsAg bakılmış olan tüm hastaların sistem üzerinden kayıtları incelenerek geriye dönük olarak yapılmıştır. Çalışmanın verileri hastaya ait demografik özellikler (yaş, cinsiyet, sağlık sigortası, oturduğu yer), acil servise geliş nedeni, hastaya ait laboratuvar parametreleri (ALT, AST, HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV ve Anti-HIV) , hastanın mevcut hepatit durumu, kronik hastalıkları, acil serviste işlem ya da operasyon yapılıp yapılmadığı kaydedilerek oluşturulmuştur. Araştırmanın verileri tanımlayıcı istatistikler, binominal regresyon analiz ve ki-kare testi kullanılarak SPSS-25 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Acil Servise toplam başvuru sayısı 66237 idi. Bunlardan HBsAg markeri bakılmış olan 693 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %57,3'ü (s=397) erkek olup ortalama yaş 53,8±21,6 (minimum:4, maksimum:99) olarak bulunmuştur. Hastaların %58,6'sı (s=405) kentsel bölgede yaşamakta, %95,5'inin (s=662) sağlık sigortası vardı. Gelen hastaların %%41,1'inin (s=288) en az bir kronik hastalığı mevcuttu. Çalışmaya alınanların HBsAg seroprevalansı %3,3. HBsAg seropositivite en yüksek prevalans 41-60 yaş aralığında %5.2 oran ile kaydedildi. Anti-HBs seroprevalansı %44,6 (s=311), Anti-HCV seroprevalansı %0,6 (s=4) ve Anti-HIV için % 0,3 (s=3) olarak bulundu. Bağışıklık durumları değerlendirildiğinde hastaların %51'inde (s=346) HBV' ye karşı koruyuculukları olmadığı, %45'inde (s=309) ise HBV'ye karşı koruyuculuğunun olduğu (aşı veya hastalığı geçirme yoluyla) saptandı. Hastaların %4'ünde (s=21) inaktif taşıyıcı, akut veya kronik HBV enfeksiyon vardı. HBsAg pozitifliği ile yaş, cinsiyet ve yaşadığı yer gibi bağımsız değişkenler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p<0.05). Düşük Anti-HBs, Hepatit B enfeksiyonu için bir risk faktörü olarak istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003) Sonuç: Hepatit B prevalansı, değerlendirilen popülasyonda orta endemik düzeyde saptandı. Elde ettiğimiz sonuç bölgemizdeki mevcut diğer verilerle benzerlik göstermektedir. Ayrıca, çalışmamızda Anti-HBs'nin düşük olmasının HBsAg seropozitifliği için en önemli risk faktörü olduğu gösterildi. Acil servislerde Hepatit B enfeksiyonu seroprevalansı ve riskini ortaya koymanın yanı sıra hastalığa karşı koruyucu önlemleri güçlendirmek için daha geniş ve kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar sözcükler: HBsAg, Anti-HBs, HCV, HIV.
The importance of cystatin C, KİM1 and NGAl biological indicators in showing early nephropathy in hiv positive patients
Amaç: HIV ile enfekte bireylerimizin sayısı her geçen gün artarken, tanı alan hastalar da zamanla yaşlanmaktadır. Renal fonksiyon bozukluğu ile başlayan renal yetmezlik durumu, hastaların yaşam kalitesinin bozulmasıyla beraber diyaliz programı, anemi tedavisi, osteoporoz tedavisi, kardiyovasküler hastalık riskinde artış gibi sağlık problemlerine yol açmaktadır. Bu çalışma ile her geçen gün artan bir halk sağlığı problemi olan HIV ile enfekte bireyleri komplikasyonlarından biri olabilecek renal fonksiyon bozukluğunun erken dönemde öngörülmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Enfeksiyon hastalıkları polikliniğimize başvuran 88 HIV ile enfekte hasta ve 81 sağlıklı HIV ile enfekte olmayan birey prospektif olarak değerlendirildi. Bu hastaların çalışmanın başladığı süreç içerisinde ilk başvurusunda alınan serum örneğinde Sistatin C, KIM1, NGAL çalışılırken, idrar örneklerinde ise KIM1 ve NGAL çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen HIV ile enfekte hastalarda ve kontrol grubu olarak sağlıklı gönüllülerde yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar, kullandığı ilaçlar, çalışmaya dahil edildiği andaki ilk CD4 hücre sayımı, HIV RNA değerleri, varsa daha önce aldığı antiretroviral tedavi (ART) isimleri kaydedildi. Bu hastaların serum kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor seviyesi, spot idrarda protein ve kreatinin, venöz kan gazı, tam kan sayımı kayıt altına alındı. eGFR değeri Modification of Diet in Renal Disease (MDRD) yöntemi ile hesaplandı. Bulgular: Toplam hastaların 114'ü erkek (%67,5), 55'i kadındı (%32,5). Kontrol grubunda yer alan hastaların eGFR, serumda Sistatin C, serumda NGAL, idrarda NGAL ve serumda KIM1 değerlerinin ortalamalarının, hasta grubunda yer alan hastaların oranlarından daha yüksek olduğu gözlendi. Hasta grubunda yer alan hastaların idrarda KIM1 değerlerinin ortalamaları ise kontrol grubunda daha yüksekti (p<0,05). Serum kreatinin, İdrar protein ve İdrar kreatinin değerlerinde hasta grubunun oranları, kontrol grubunun oranlarından daha yüksek bulundu (p<0,05). Hastaların serum fosfor, güncel eGFR, serum sistatin C, serumda NGAL, idrarda NGAL ve serumda KIM1 değerlerinde kontrol grubundaki oranların, hasta grubunda yer alan hastaların oranlarından daha yüksek olması istatistiksel açıdan anlamlı idi (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda HIV ile enfekte hastalar ile enfekte olmayan hastalarda serumda Sistatin C, KIM1 ve NGAL, idrarda KIM1 ve NGAL ölçümü yapılıp karşılaştırılmıştır. HIV ile enfekte hastalarda bu biyomarkerlar nefropatiyi erken dönemde öngörmede yetersiz kalmıştır. Bunun iyi daha fazla hasta sayısı ile, çok merkezli olarak veya seri ölçümlerde bakılarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülmüştür.
Önceden tedavi almamış HIV enfeksiyonlu hastalarda tedaviye cevabın değerlendirilmesinde CD38+CD4 ve cd8 T lenfositlerin değeri ve maliyet analizi
Amaç: İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) enfeksiyonunun patogenezinde B, T (CD4, CD8) ve NK hücrelerinin katıldığı immün aktivasyon önemli rol oynar ve bunun en önemli göstergeleri, CD8+ ve CD4+ T lenfositleri üzerindeki CD38 ile HLA-DR moleküllerinin ekspresyonunun artışıdır. HIV enfeksiyonu olan hastalarda antiretroviral tedavi etkinliğinin takibinde altın standart CD4+ T hücre sayısı ile birlikte rt-PCR yöntemiyle HIV-RNA tayinidir. Ancak, HIV-RNA maliyetli ve rapor süresinin nispeten geç olması nedeniyle, ucuz, hızlı ve güvenilir testlere halen ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın amacı, HIV enfeksiyonu olan hastaların antiretroviral tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde CD38+ ve HLA-DR+ T lenfosit oranlarının değerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yürütülen bu çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğinde 30 Mayıs 2019- 15 Haziran 2020 tarihleri arasında HIV (+) olduğu tespit edilen ve antiretroviral tedavi başlanması planlanan hastalar alınmıştır. Bu hastalar tedavi öncesinde, tedavi başlandıktan sonraki 3. ve 6. aylarda değerlendirilerek, rutin takipte kullanılan testlere ek olarak alınan kan örneklerinde CD38+ ve HLA-DR+ T lenfositlerin oranı akım sitometri yöntemiyle tespit edilmiştir (Beckman Coulter Navios, USA). Bu sonuçlar, rutin takip için kullanılan CD4+ T lenfosit sayısı ve HIV-RNA düzeyi ile kıyaslanmış ve CD38+ ve HLA-DR+ T lenfosit oranlarının antiretroviral tedavinin etkinliğinin takibindeki rolü araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan tamamı yeni tanı konmuş 59 hastanın 56'sı erkek (%95) olup, yaş ortalaması 34,4±11,6 (18-68) idi. Hastaların tedavi öncesi, tedaviden sonraki 3. ay ve 6. ayda yapılan test sonuçları istatistiksel olarak değelendirilmiştir. HIV-RNA ortalaması tedavi öncesi 615123,78 kopya/ml, tedavi sonrası 3. ayda 9410,80 kopya/ml, 6. ayda 35671,73 kopya/ml; CD4+ T lenfosit sayısı ortalaması tedavi öncesi 363,39 hücre/mm3, tedavi sonrası 3. ayda 595,23 hücre/mm3, 6. ayda 683,51 hücre/mm3; CD38+ T lenfosit oranı ortalaması tedavi öncesi %48,3, tedavinin 3. ayında %28,3, 6. ayında %27,7; HLA-DR+ T lenfosit oranı ortalaması tedavi öncesi %36,3, tedavinin 3. ayında %28,5, 6. ayında %22,8 bulunmuştur. Antiretroviral tedavi başlanan hastalarda CD38+ T lenfosit oranı incelendiğinde, tedavi öncesine göre 3. ayda ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdiği (p<0,01), ancak 3. ay ile 6. ay arasındaki azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). HLA-DR+ T lenfosit oranlarında tedavi öncesi ile 3. ay arasında ve 3. ay ile 6. aydaki değerler arasında korelasyon bulunmuştur (p<0,01). Çalışma süresince CD38+ T lenfosit oranı ile HIV-RNA düzeyi, CD4+ T lenfosit sayısı ve HLA-DR+ T lenfosit oranı arasında korelasyon olup olmadığı araştırılmıştır. CD38+ T lenfosit oranı ile HIV-RNA değerleri karşılaştırıldığında tedavi öncesi anlamlı pozitif korelasyon saptandığı halde (p<0,01), tedavinin 3. ve 6. aylarında korelasyon bulunmamıştır (3.ay p=0,389 ; 6.ay p=0,360). CD38+ T lenfosit oranı ile CD4+ T lenfosit sayısı arasında çalışma süresince negatif korelasyon varlığı tespit edilmiştir (tedavi öncesi p<0,01; 3. ay p<0,01 ; 6. ay p<0,05). CD38+ T hücre oranı ile HLA-DR+ T hücre oranı arasında sadece 3. ayda anlamlı pozitif korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlar, CD38+ T lenfosit oranı ile HLA-DR+ T lenfosit oranının HIV enfeksiyonu olan hastalarda antiretroviral tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi amacıyla kullanılabileceğini düşündürmektedir. Bulgular, CD4+ T hücre sayımı için alınan kan örneğinde yapılabilen bu testlerin, maliyeti düşük ve hızlı alternatifler olarak umut vericidir. Bulguların teyit edilmesi için daha uzun vadeli ve geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnsan immünyetmezlik virüsü ile yaşayan bireylerde kronik inflamasyon belirteci olan klotho'nun diğer inflamasyon biyobelirteçleri ile karşılaştırılması
Amaç: HIV/AIDS hastalarında HIV'e özgü seyir gösteren kronik bir viral enfeksiyon ve bunun neden olduğu bir takım patolojik süreçler yer almaktadır. Viral rezervuarlar, latentlik ve disbiyosiz ile birlikte kronik enflamatuvar bir ortam gelişmektedir. Bu ortam sürekli sitokin salınımı ile birlikte immün aktivasyon, immün disregülasyon ve immün yaşlanmaya neden olmaktadır. Tüm bu immünolojik olaylar sistemik birçok yolağı etkilemekte, AIDS ve AIDS dışı komorbiditelerin temelini oluşturmaktadır. Klotho protein yaşlanma karşıtı bir protein olarak bilinir ve Fibroblast growth factor 23 (FGF23) sinyal mekanizmasında bir kofaktördür. Son yıllarda yapılan birçok çalışmada ateroskleroz, vasküler kalsifikasyon, diyabet ve kronik böbrek hastalığı (KBH) dahil olmak üzere yaşlanmayla ilişkili birçok hastalığın inflamatuar sürecinde yer aldığı gösterilmiştir. Bu çalışmada Klotho proteininin HIV/AIDS hastalarında kronik enflamasyon sürecinden etkilenip etkilenmediğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından poliklinik şartlarında takip edilen 84 HIV ile enfekte hasta ve kontrol grubu olarak 100 HIV negatif birey dahil edildi. Çalışma kriterlerine uygun hasta ve kontrol grubunun demografik verileri, kronik hastalıkları ve vücut kitle indeksleri kaydedildi. Ek olarak HIV ile enfekte hastaların CD4+, CD8+ T lenfosit sayıları, CD4/CD8 oranları ve HIV RNA düzeyleri kaydedilerek; nötrofil/lenfosit oranları ve platelet/lenfosit oranları hesaplandı. Her iki gruptan serum örnekleri alınarak serum Klotho, IFABP ve hs-CRP düzeyleri çalışıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan tüm bireylerin yaş ortalaması 41,11±11,74(18-73) olarak hesaplandı ve bu bireylerin 147'si (%79,9) erkek, 37'si (%20,1) kadındı. Hasta ve kontrol grupları yaş ve cinsiyet açısından benzer özellikteydi. Serum Klotho düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak hasta grubunda daha düşük bulunurken (p<0,001), serum IFABP düzeyleri hasta grubunda anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0,001). Serum hs-CRP düzeyi için iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,843). Serum Klotho düzeyleri ve IFABP düzeyleri arasında anlamlı ters korelasyon saptanmıştır (r==-0,468, p<0,001). Ek olarak HIV ile enfekte hastalarda Klotho düzeyi ile hastaların tanı anındaki CD8+ T lenfosit sayısı ile negatif (r=-0,241, p=0,037), CD4/CD8 oranı ile pozitif (r=0,230, p=0,047) anlamlı korelasyonu saptanmıştır. HIV pozitif hasta grubunda güncel değerler ile hesaplanan trombosit/lenfosit oranı ile serum Klotho düzeyi arasında anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur (r=0,355, p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda, HIV ile yaşayan bireylerde serum Klotho düzeylerinin etkilendiği gösterilmiştir. IFABP ile Klotho serum düzeyleri arasındaki ters korelasyon ile tanı anındaki CD8+ T lenfosit sayısı ve CD4/CD8 oranı ile ilişkisinin saptanması, Klotho proteinin HIV'deki kronik inflamasyon, immünaktivasyon ve immündisregülasyonda rol alabileceği sonucunu güçlendirmiştir. Klotho proteininin yeni bir biyobelirteç olarak HIV ile yaşayan bireylerde kullanılmaya başlanması ise tarama, tedavi ve koruyucu sağlık hizmetleri alanında faydalı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: HIV/AIDS, klotho, IFABP, hs-CRP, inflamasyon
Erişkin HIV (+) hastalarda antiretroviral tedaviye bağlılığın değerlendirilmesi
Amaç: Günümüzde son derece etkili antiretroviral tedavilerin kullanıma girmesi ile, HIV ile yaşayan insanların tedavisi kolaylaşmıştır. Hastalar, antiretroviral tedavi kombinasyonlarına optimal olarak bağlı kaldıklarında HIV enfeksiyonu, potansiyel olarak ölümcül bir durumdan yönetilebilir bir kronik hastalığa dönüşür. Antiretroviral tedaviye zayıf uyum olması durumunda; viral baskılanma hedeflenen düzeyde olmaz, istenen tedavi başarısına ulaşılamaz ve bu durum hastanın sağlığını riske atar. Tedaviye zayıf uyum belirli bir kombinasyon tedavisi rejiminde belirli bir ajana veya ajan grubuna karşı kalıcı tedavi direnci oluşturma riskini artırır. Bunun tedavi maliyetleri ve terapötik seçenekler üzerinde negatif etkileri olabilir. HIV+ hastalarda viral baskılamayı sağlamak ve sonuçları optimize etmek için, sağlık ekibinin tüm üyelerinin, uyumun önündeki potansiyel engelleri ele alması önemlidir. HIV hasatalarında viral yükün takip edilmesi, tedaviye uyumu izlemek için altın standarttır. Ancak kanda viral yük artışı tedaviye uyumdaki düşüşlerden çok sonra tespit edilebilir. Uyumun izlenmesine yönelik diğer bir yaklaşım hasta geri bildirimlerine dayanan uyum ölçekleridir. Bu çalışmada HIV pozitif hastaların antiretroviral tedaviye uyum oranlarının belirlenmesi, hastaların tedavilerine yeterli düzeyde bağlı kalmama nedenlerinin saptanması, uyum durumlarını etkileyen faktörlerin araştırılması hedeflenmiştir. Bununla beraber uyum ölçeklerinin birbirleriyle, HIV RNA ve CD4+ düzeyleri ile karşılaştırılması suretiyle klinik pratikte kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından poliklinik şartlarında takip edilen 120 HIV ile enfekte hasta dahil edilmiştir. Çalışma kriterlerine uygun hastaların demografik verileri, CD4+ T lenfosit sayıları, HIV RNA düzeyleri kaydedilmiştir. Çalışmaya katılan HIV ile yaşayan bireylere Görsel analog ölçek (VAS), Morisky ilaç Uyum Ölçeği, Son 3 aylık hatırlama süresi boyunca tek maddelik ölçüm ve Yetişkin AIDS Klinik Araştırmaları Grubu uyum anketi içerisinde yer alan "En son ne zaman HIV ilacınızı almayı unuttunuz?" tek cevaplı ölçeği uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 25.0 paket programı kullanılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0.05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalamaları 39,1±11,9 yıl olarak bulunmuştur, katılımcıların 101 (% 84,2)'i erkekti. VAS'a göre hastalarımızın uyum oranı %80 olarak bulunmuştur ve VAS ile HIV RNA arasında anlamlı düzeyde korelasyon olduğu saptanmıştır, VAS ın viral yükü doğru tahmin etme oranı yüksekti (p<0,001). Morisky ilaç uyum ölçeği ile bulduğumuz uyum düzeyi oranları ile VAS arasında anlamlı ilişki gözlenmiştir, ancak HIV RNA ile arasında korelasyon saptanmamıştır. En son hatırlanan ilaç almayı unutma zamanı ölçüm sorusunun hem VAS ile hem de HIV RNA ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. ART uyum ölçeklerinin hiçbiri CD4 sayıları ile anlamlı düzeyde ilişkili görülmemiştir. VAS ölçeğine göre düşük uyumlu hasta grubunda tek tablet rejimi kullanma oranı daha yüksek bulunmuştur. En sık uyum göstermeme nedenleri 'İlaç almayı unuttum, Evden uzaktaydım- ilaç yanımda değildi ve Haplar bitti' olarak saptanmıştır. VAS ölçeği HIV RNA 50 altı ve 50 üstü grupları arasındaki tanısal performansı RocCurve testi ile incelenmiştir. VAS kesme değeri <80 olarak saptanmıştır. % 69,23 duyarlılık, % 85,98 özgüllük ile hastanın pozitif viral yüke sahip olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda HIV ile yaşayan bireylerin uyum oranları, uyumu etkileyen faktörler ve uyum göstermeme nedenleri dünyadaki veriler ile benzer düzeylerde bulunmuştur. VAS ölçeğinin HIV+ hastaların ART uyum takibinde kullanılabileceğini düşünüyoruz. Kronik hastalıklarda tedaviye uyum takibinde yaygın kullanılan Morisky ilaç uyum ölçeği, çalışmamızda kullandığımız versiyonuyla HIV hastalarının takibinde beklenen faydayı sağlamamıştır. En son hatırlanan ilaç almayı unutma zamanını sorgulayan ölçüm yönteminde yakın zamanda ilaç almamış olmak uyumzuslukla ilişkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: HIV/AIDS, ART Uyumu, VAS
COVID-19 salgını sürecinde bireylerin ölüm kaygısı, yaşamda anlam düzeyleri, Covıd-19 korkusu ve umutsuzluk düzeylerinin HIV+ tanısı alma durumlarına göre karşılaştırılması
Bu çalışmada HIV tanısı alan ve almayan bireylerin COVID-19 salgını sürecinde ölüm kaygısı, yaşamda anlam düzeyleri, COVID-19 korkusu ve umutsuzluk düzeylerinin karşılaştırılmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada nicel araştırma modellerinden ilişkisel taramaya dayalı nedensel-karşılaştırma yöntemi kullanılmıştır. Çalışma kapsamında bireylerin ölüm kaygısı düzeyini ölçmek amacıyla Türkçe Ölüm Kaygısı Ölçeği, yaşamda anlam düzeylerini ölçmek amacıyla Yaşamda Anlam Ölçeği, COVID-19 salgınına ilişkin yaşadıkları korkuyu ölçmek amacıyla COVID-19 Korkusu Ölçeği, umutsuzluk düzeylerini ölçmek amacıyla Beck Umutsuzluk Ölçeği ve Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Veriler iki gruptan ayrı ayrı anket aracılığıyla gönüllülük esas alınarak toplanmıştır. HIV tanısı almayan 79 kişiye ve HIV tanısı alan 70 hastadan toplam 149 kişiden veriler toplanmıştır. Veriler SPSS 22 programı ile analiz edilmiş olup normalliğin değerlendirilmesinde çarpıklık ve basıklık katsayıları dikkate alınmıştır. Araştırma kapsamında normal dağılım gösteren veriler için karşılaştırmalı testlerden Bağımsız Örneklem T-Testi ve One Way ANOVA testi kullanılmış olup normal dağılım göstermeyen veriler içinse Mann-Whitney U ve Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. Ayrıca çalışmada ölüm kaygısı, yaşamda anlam düzeyi, COVID-19 korkusu ve umutsuzluk arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla Pearson Korelasyon analizi ve yaşamda anlamın, COVID-19 korkusunun ve umutsuzluk düzeyinin ölüm kaygısını yordama düzeyini incelemek amacıyla Çoklu Doğrusal Regresyon analizi yapılmıştır. Bu çalışma sonucunda HIV tanısı alan ve almayan bireylerin ölüm kaygısı, ölüm kaygısının alt boyutları, yaşamda anlam düzeyleri, yaşamda anlamın alt boyutları, COVID-19 korku düzeyleri ve umutsuzluğun gelecek beklentisi ve umut alt boyutları istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde farklılaşmamaktadır (p>.05). Ancak bireylerin umutsuzluk düzeyleri ve umutsuzluğun alt boyutu olan motivasyon kaybı düzeyleri HIV tanısı alıp almamalarına göre istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde farklılaşmaktadır (p<.05). HIV tanısı alan bireylerin almayan bireylere göre daha düşük düzeyde umutsuzluk yaşadıkları ve umutsuzluğun alt boyutu olan motivasyon kaybı düzeyine sahip oldukları tespit edilmiştir. Gelecek araştırmalarda araştırmacıların HIV+ olan bireylerin sağlık durumlarını nasıl değerlendirdiklerine yönelik bilgi alınması ve yapılacak çalışmaların bu bilgilerle birlikte ele alınması önerilmektedir. Anahtar Sözcükler: HIV+, Ölüm Kaygısı, Yaşamda Anlam, COVID-19 Korkusu, Umutsuzluk
Kuaför çalışanlarının hijyen, kan yoluyla bulaşan hastalıklar ve onikomikozis yönünden incelenmesi
Kuaför ve güzellik salonlarında manikür-pedikür-epilasyon gibi işlerde çalışanlar, hijyenik olmayan koşullarda çalışıyorlarsa perkütan yollarla birçok hastalığı kendilerine ve müşterilerine bulaştırabilirler. Araştırmada kuaför ve güzellik salonu çalışanlarına anket uygulanarak, kanla bulaşan enfeksiyonlar, onikomikozis ve hijyen bilgi düzeyi değerlendirilmesi; alınan örneklerle Hepatit B, C, HIV ve onikomikozis enfeksiyonlarının araştırılması ve çalışanlara sterilizasyon dezenfeksiyon eğitimi verilerek eksikliklerin giderilmesi amaçlandı. Düzce de Haziran-Kasım 2010 tarihleri arasında yapılan çalışmada, merkez ve ilçelerinde kuaförler odasına kayıtlı 100 iş yerinde 250 çalışanın, 155'i kan vermeyi, 126'sı ankete katılmayı kabul etti. Kontrol grubu olarak, kuaförlerde risk grubunda bulunmayan diğer işlerde görevli 65 çalışandan kan örnekleri alındı. Çalışma grubunda 5 (%3), kontrol grubunda 3 (%5) kişide HBsAg ve çalışma grubunda 18 (%12), kontrol grubunda 12 (%19) kişide Anti-HBc IgG pozitif tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubunda HCV, HIV ve onikomikozis saptanmadı. Hepatit B enfeksiyonu kuaför çalışanlarında topluma ve kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Bu sonuç seçtiğimiz kontrol grubunda bulunan diğer kuaför çalışanlarınında HBV enfeksiyonu açısından risk altında olduğunu gösterdi. Anket sonuçlarına göre çalışanların çoğunlukla ilköğretim mezunu olduğu, mesleki eğitim aldığı ve bunların büyük oranda eğitimlerini çıraklık eğitim merkezlerinde tamamladıkları saptandı. Hijyen, kan yoluyla bulaşan hastalıklar ve sterilizasyon-dezenfeksiyon konularında yetersiz eğitim aldıkları ve bilgi düzeylerinin düşük olduğu gözlendi. Bu alanda tüm çalışanların katılıp kendilerini geliştirebilecekleri, belirli aralıklarla eğitimlerini tekrarlayabilecekleri kurs, seminer gibi olanaklar sunulması gerektiği düşünüldü.Anahtar kelimeler: Hijyen, kuaför, manikür-pedikür, kanla bulaşan enfeksiyonlar, onikomikozis.
Kan bağışçılarında HBsAg, anti-HCV, anti-HIV ve sifiliz testi sonuçlarının değerlendirilmesi
Kan ve kan bileĢenleri transfüzyonu sonrasında karĢılaĢılan en önemli komplikasyon kullanılan kan ürünlerinden kaynaklanabilecek enfeksiyon hastalıklarıdır. Kan ve kan ürünleri transfüzyonu sonrasında baĢlıca hepatit B virüsü (HBV), hepatit C virüsü (HCV) ve insan immün yetmezlik virusunun (HIV) neden olduğu enfeksiyonlar karĢımıza çıkmaktadır. Bu nedenle güvenli bir kan transfüzyonu, tüm kan merkezlerinin öncelikli hedefi olmalıdır. Günümüzde kan bağıĢları tarama testleri ve alınan diğer önlemler sayesinde, geçmiĢe oranla daha güvenli bir Ģekilde gerçekleĢtirilmektedir. Fakat kan nonenfeksiyöz özellikte olsa bile, virülan etkenlerin geçiĢ oranını sıfırlamak olası görülmemekte, geçiĢ riski az da olsa devam etmektedir. Bu çalıĢmada, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kan Transfüzyon Merkezi‟ne 2009 - 2014 yılları arasında baĢvuran donörlerde HBsAg, anti-HCV, anti-HIV ve sifiliz tarama test sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi ve seropozitiflik oranlarındaki değiĢimin ve oranların yıllara ve cinsiyete göre dağılımının belirlenmesi amaçlanmıĢtır. Kan bağıĢçısı olarak uygun olan 11687 kan bağıĢçısında, HBsAg için ARCHITECT HBsAg Qualitative test, anti-HCV için ARCHITECT anti-HCV Reagents test, anti-HIV için ARCHITECT HIV Ag/Ab Combotestleri ve sifiliz seropozitifliği için ARCHITECT Syphilis TP kitleri kullanılarak kemilüminisans yöntemi ile araĢtırılmıĢtır. ÇalıĢmamızda HBsAg seropozitifliğinin toplamda %2,8 olduğu saptanmıĢ olup, yıllara göre cinsiyetler arası değiĢimi incelendiğinde 2010 yılında kadın ve erkeklerdeki HBsAg seropozitifliğinin benzer olduğu, diğer yıllarda ise kadınlarda erkeklerden anlamlı Ģekilde daha yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiĢtir. Anti-HCV seropozitifliğinin toplamda %0,9 olduğu saptanmıĢ olup, yıllara göre cinsiyetler arası değiĢimi incelendiğinde tüm yıllarda kadınlarda erkeklerden anlamlı Ģekilde daha yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiĢtir. Anti-HIV seropozitifliği toplamda erkek donörlerin 4‟ünde saptanmıĢken (2010 ve 2011 yıllarında 2‟Ģer donör) kadın donörlerde pozitiflik tespit edilmemiĢtir. Sifiliz seropozitifliğinin toplamda %0,7 olduğu saptanmıĢ olup, yıllara göre cinsiyetler arası değiĢimi incelendiğinde genel olarak kadınlarla erkeklerdeki pozitiflik saptanma oranının benzer olduğu görülmüĢtür. Anahtar Sözcükler: Kan bağıĢçıları, Kan Transfüzyonu, HBsAg, Anti-HIV, Anti-HCV, Sifiliz
HIV pozitif hastalarda immun yeniden yapılanma inflamatuar sendrom (IRIS) gelişmesindeki risk faktörleri
Amaç: Immun yeniden yapılanma enflamatuar sendromu (IRIS), human immunodeficiency virüs (HIV) ile enfekte olup Acquired Immune Deficiency Syndrome (AIDS) gelişen bireylerde antiretroviral tedavinin (ART) başlanması ile özellikle ilk 6 ayda meydana gelen, immun sistemin yeniden aktive olması ile bireyde daha önce olan fakat klinik belirti vermeyen fırsatçı bir enfeksiyonun lokal veya sistemik enflamatuar bulgularla ortaya çıkmasıdır. IRIS'ın klinik prezentasyonları; Mycobacterium avium kompleksi lenfadeniti, Mycobacterium tuberculosis'in neden olduğu pnömöni ve santral sinir sistemi enfeksiyonun paradoksal alevlenmeleri, Cryptococcus neoformans menenjiti ve sitomegalovirüs üveitinin paradoksal alevlenmesi gibi farklı kliniklerdir. Klinisyen, HIV ile enfekte hastalarda ART başlarken zaman zaman IRIS gelişmesinde çekinmekte ve öngörmekte zorlanmaktadır. Bu tez çalışmamızda; yaş, cinsiyet, ART başlangıcında ve ART'nin 1. ve 3. ayında CD4+ sayısı, ART başlangıcında ve ART'nin 1. ve 3. ayında viral yük miktarı, madde kullanım öyküsü, diyabetes mellitus varlığı ve Purified Protein Derivative of Tuberculin (PPD) sayısal değeri bakılarak hastalarda IRIS gelişiminde risk faktörleri değerlendirdik. Böylece ART başlarken hangi hastada riskin yüksek olacağının öngörülebilirliğinin güçlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmamız, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Klinik ve Poliklinik'e 1 Ocak 2010-1 Ekim 2021tarihleri arasında başvurmuş, HIV/AIDS açısından kesin tanı almış ve en az bir defa takibe gelmiş 18 yaş ve üzeri tüm hastalar dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen 204 hastanın verileri, hastane bilgi sistemi taranarak elde edilmiştir. Hastaların tanı anındaki; yaş, cinsiyet, başlangıç CD4+ sayısı, başlangıç viral yük, madde kullanım öyküsü, diyabetes mellitus varlığı, PPD sayısal değeri ve tedavinin 1. ve 3. ayındaki HIV RNA ve CD4+ sayısı tekrar bakıldı ve 3 aylık süreçte IRIS gelişiminde bu faktörlerin ne kadar etkili olduğu belirlenmeye çalışıldı. Bulgular: IRIS kliniği gelişen ve gelişemeyen hasta gruplarında bakılan; yaş (p=0,793),cinsiyet (p=0,419), madde kullanım öyküsü (p=0,838), diyabetes mellitus varlığı (p=0,326), PPD sayısal değeri (p=0,501) ve 3. ay CD4 + değeri (p=0,302) IRIS gelişmesi açısından istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Başlangıç aşamasındaki, 1. ayda ve 3. aydaki HIV RNA sayısı (p=0,001) ve yine başlangıç aşamasındaki (p=0,009) ve 1. ayda bakılan CD4+ sayısı (p=0,018) ile IRIS gelişmesi açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur Sonuç: Klinisyenin, ART öncesi, tedavinin 1. ve 3. ayında baktığı HIVRNA düzeyi ve ART öncesi ve 1. ayda baktığı CD4+ sayısı IRIS gelişimini öngörmede önemli parametrelerdir, literatürde çeşitli IRIS enfeksiyonlarında risk faktörlerinin belirlenmesinde benzer çalışmaların az olması nedeni çalışmamız önem taşımaktadır
HIV ile enfekte hastalarda bağırsak mikrobiyotası ve antiretroviral tedavilerin mikrobiyota üzerindeki etkileri
Amaç: Çalışmamızın amacı yeni tanı HIV/AIDS hastalarında bağırsak mikrobiyatasını incelemek, bu verileri sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmak ve hastalara başlanılan antiretroviral tedavi ile bağırsak mikrobiyota değişimini belirlemektir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Poliklinik ve Kliniklerine Aralık 2021 ile Mayıs 2022 yılları arasında başvuran ve yeni tanı alan HIV/AIDS hastaları çalışmanın baseline hasta koluna dahil edilmiştir. Tedavi sonrası 3. ay hastalar tekrar incelenmiş olup çalışmanın kontrol hasta grubuna dahil edilmiştir. Çalışmanın 3. kolunu sağlıklı kontrol grubu oluşturmuştur. İntestinal mikrobiyota analizi için tüm katılımcılardan gaita örneği alınarak yeni nesil dizileme yöntemiyle analiz yapılmıştır. Verilerin analizinde, IBM SPSS Statistics 26 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 15 HIV/AIDS tanılı hasta ile 10 sağlıklı gönüllü kişi dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 25 olgunun 21'i (%84) erkek, 4'ü (%16) kadındı. Katılımcıların yaş ortalaması 35.4±9.1 olup, yaşı en küçük olan katılımcı 21, en ileri olan 50 yaşında idi. Baseline hasta kolunda HIV RNA ortalama 568.740 kopya/ml olarak ölçüldü. HIV RNA sayısı en düşük 354 kopya/ml iken; en yüksek 4 430 860 kopya/ml olarak saptandı. Baseline hasta kolunda CD4+ T lenfosit ortalama sayısı 352 hücre/mm3, en düşük 139 hücre/mm3 iken; en yüksek 650 hücre/mm3 olarak saptandı. Hasta kontrol grubunda HIV RNA ortalama 364 kopya/ml olarak ölçüldü. En düşük HIV RNA 0 kopya/ml iken; en yüksek 5 503 kopya/ml olarak saptandı. Hasta kontrol grubunda CD4+ T lenfosit ortalama sayısı 622 hücre/mm3, en düşük 160 hücre/mm3 iken; en yüksek 1 400 hücre/mm3 olarak saptandı. Tedavi rejimleri ile CD4+ T lenfosit değişikliği ve HIV RNA sayısı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Hasta baseline grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre Actinobacteria şubesinde artış saptanmıştır. Hasta kontrol grubunda hasta baseline grubuna göre Actinobacteria şubesinde azalma saptanmıştır. Hasta baseline grubunda hasta kontrol grubuna göre cins düzeyinde Bacteroides, Oxalobacter, Neisseria, Collinsella, Pseudomonas ve Streptococcus sayısında artış meydana gelmiştir. Hasta kontrol kolunda tedavi karşılaştırmasında Emtrisitabin, TDF, dolutegravir grubunda Spirochaetes şubesinde ve Veillonellaceae ailesinde, cins düzeyinde ise Oxalobacter'de anlamlı artış saptanmıştır. Sonuç: HIV/AIDS hastalığında bağırsak mikrobiyotası etkilenmektedir. Mikroorganizma çeşitliliği hastalıkla beraber azalmaktadır. Mikroorganizmaların farklılaşması inflamasyonda rol oynamaktadır. Başlanılan tedavi, CD4+ T hücre sayısında artma, HIV RNA'nın düşmesi mikroorganizmal çeşitliliği değiştirmektedir. Bu hastalarda tedavinin kontrol altında olması, beslenme ve egzersiz desteği büyük önem arz etmektedir.
Synthesis and anti-hiv activity of oligopeptide-like structures containing cationic fragments
are considered as uprising class of biologically active regulators, which, by preventing various diseases, increase the quality of life. Peptides have a very important function, such as the hormonal role in the organism, in different metabolic functions as well as in human health. Nowadays, about 70 peptide drugs have been approved for use and currently, about 200 peptide therapies are being evaluated in clinical trials. The aim of this study is to synthesize oligopeptides with cationic fragments that may exhibit potential activity against the HIV virus. Syntheses are initiated by alkoxy benzoates, proceeding to the active intermediate N-Acyl benzotriazole, amide derivatives and amino acid amides derive using two amino acid cations Nω-(NO2–)-arginine and L-histidine as well as various substituents. All of the target compounds that were prepared here are novel and obtained in moderate to high yield.
Tedavi almamış HIV pozitif yeni tanı alan hastalarda BLA B57: 01 allel prevelansının polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) metodu ile saptanması
Ülkemizde HIV enfeksiyonu sıklığında giderek artan bir eğilim görülmektedir. HIV tedavisinde Abakavir'in kullanımı için en büyük kontrendikasyon olan aşırı duyarlılık sendromu ile ilişkili bulunan HLA-B57:01 allel sıklığı ile ilgili ülkemizde yapılan çok merkezli bir çalışma bulunmamaktadır. Retrospektif olan bu çalışma için Ocak-Aralık 2021 tarihleri arasında "Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Dairesi Başkanlığı, Ulusal HIV-AIDS Doğrulama ve Viral Hepatitler Referans Laboratuvarına" HLA-B57:01 testi için gönderilen yeni tanı almış 235 hastaya ait %3 EDTA solüsyonu içeren kan tüpüne alınmış kan örneklerinden izole edilen DNA örnekleri dahil edilmiştir. HLA-B57:01 allel sıklığının allel spesifik PCR ile taranması amaçlanmış, HLA-B57:01 allel pozitif bulunan örneklerin değerlendirilmesi için seminested PCR yapılmıştır. DNA örneklerinin izlenebilmesi için EDTA 0.5 M, 10XTBE solüsyonları hazırlanmıştır. Verilerin analizi SPSS15 paket programında yapılmıştır. Kategorik karşılaştırmalar için Kikare ve Fisher'in Kesin Testi kullanıldı. İstatistiksel olarak p<0.05 alınan sonuçlar anlamlı kabul edildi. Çalışma grubunda HLA-B57:01 allel varlığı yönünden test edilen toplam 235 örneğin 5'inde (%2.12) allel pozitifliği saptandı. Bu hastaların 3'ünün 18-25 yaş, 2'sinin ise 26-35 yaş grubunda olduğu görüldü. Hastaların başvuru merkezlerinin coğrafik değerlendirmesi sonucunda örneklerin 126'sının (%53.6) İç Anadolu, 64'ünün (%27.2) Karadeniz, 26'sının (%11.1) Akdeniz, 8'inin (%3.4) Güney Doğu Anadolu, 4'ünün (%1.7) Ege, 4'ünün (%1.7) Marmara ve 3'ünün (%1.3) Doğu Anadolu Bölgesinde tanı aldığı belirlendi. Pozitif bulunan 5 hastanın 35 yaş ve altındaki hasta grubunda olduğu belirlendi ve 35 yaşın altında olmanın istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.044, OR=4.056). HLA-B57:01 pozitifliği ile cinsiyet arasındaki ilişkide; pozitif hastaların tümünün erkek olduğu, tüm erkek hastaların %2.8'inin HLA-B57:01 alleli taşıdığı belirlendi (p=0.371).
TAF7-CIITA etkileşiminin programlanmış hücre ölümü üzerindeki etkilerinin araştırılması
Genel transkripsiyon faktörü TFIID'nin yapısında yer alan TAF7'nin, HIV genomundaki 9 genden biri olan Tat'ın ökaryotik işlevsel homoloğu olduğu ileri sürülmüştür. TAF7, HIV-Tat'a benzer şekilde transkripsiyonel elongasyonu destekleme veya transkripsiyonu baskılayabilme özelliklerini barındırmaktadır. Daha önceki çalışmalarımızda TAF7'nin HIV-Tat'a benzer şekilde hücre ölümünü tetiklediğini destekleyen bulgular elde ettik. Tat proteininin önemli bir özelliği CIITA ile olan etkileşimidir. CIITA MHC sınıf II genleri için transkripsiyonel bir aktivatör işlevi görür ve yokluğunda MHC sınıf II proteinleri ifade edilmez. Tat, CIITA ve MHC sınıf II ekspresyonunu baskılayabilirken; CIITA over-ekspresyonu da Tat'ı ve bu yolla da HIV transkripsiyonunu baskılayabilmektedir. Buradan yola çıkarak TAF7 ile CIITA arasında da benzer bir etkileşim olup omadığını araştırmak hedeflenmiştir. HeLa ve Kelly hücrelerine tek tek ve ko-transfeksiyonla TAF7 ve CIITA genlerinin yüksek düzeyde ekspresyonu sağlanarak hücre ölümü kaspaz aktivasyonları, hücre döngüsü davranışları ölçülerek değerlendirildi. Geçici transfeksiyon deneylerinin yanı sıra TAF7 over-ekspresyonu için tetrasiklin ile regüle edilen ekspresyon sistemi kullanıldı. Ayrıca TAF7'nin tubulin polimerizasyonu üzerindeki etkisi invitro tubulin polimerizasyon deneyi ile araştırıldı. TAF7'nin Beta Tubulin proteini ile ilişkisi in vitro immün presipitasyon ve floresan mikroskobi deneyleri ile gösterildi. Bu proje kapsamında yapmış olduğumuz deneyler CIITA'in TAF7'nin apoptotik etkisini baskılayabildiğini (önceki çalışmalarımız ve bu proje ile elde edilmiş veriler) ve buna ek olarak TAF7'nın BCL-2, kaspaz2 gibi apoptotik proteinlerle doğrudan etkileştiğini gösterdik. Proje kapsamında site-directed mutagenez ile TAF7'nin fosforilasyon mutantını oluşturduk ve mutant formun hücre ölümünü indüklemede yabanıl TAF7 kadar etkili olmadığını gösterdik. Bu bulgular son 1-2 yıla kadar bir genel transkripsiyon faktörü olan TFIID'ın yapısal bir komponenti olarak kabul edilen TAF7'nin hücre döngüsüne bağlı olarak bir regülasyona tabi olduğunu; modifiye olup olmamasına bağlı olarak farklı etkinliğe sahip olduğunu düşündürmektedir.Bunlara ek olarak TAF7 ekspresyonunun indüklediği apoptozun CIITA varlığında baskılanabileceğini ve CIITA mutantları kullanarak bu etkinin oldukça spesifik olduğunu gösterdik. Bu gözlem bağışıklık sistemi için önemlidir. Bağışıklık sisteminin bu önemli molekülünün, TAF7 ile olan etkileşiminin niteliği ve bu etkileşiminin hücre ölümüne olan etkisinin açığa kavuşturulması, immun sistem biyolojisi açısından önem kazanmaktadır. Bu yönde elde edilecek tüm verilerin bağışık yanıtın oluşması, immun hücrelerin gelişimi (pozitif ve negatif seleksiyon), HIV biyolojisi gibi çok geniş alanlarda etkisi olabilir.
Microfluidic biosensors for point of care applications using electrical impedance analysis and portable lensless wide-field microscopy imaging
Diagnosis and treatment monitoring near patient or point of care (POC) is an essential need. POC tests can be robust, accurate, cost effective, user friendly, specific, deliverable and sensitive according to current needs. POC tests can result faster diagnosis and optimize treatment follow up, they are also crucial for infectious diseases. HIV/AIDS is a global issue with 36 Million infected person. Most of them are living in developing countries with limited health care resources, there is an urgent need for POC diagnosis and treatment monitoring of HIV/AIDS. In this thesis first a flexible polymer based microfluidic biosensor using electrical impedance detection for POC HIV-1 virus load diagnosis is developed, second, a microfluidic biosensor and POC diagnosis system using lensless wide-field microscopy imaging for POC CD4+T cell counting is developed for HIV/AIDS monitoring and finally a biopreservation method for increasing the shelf life of POC CD4+T cell counting biosensor at room temperature is engineered. POC HIV virus load diagnosis biosensor using electrical impedance analysis is able to diagnosis 106 - 108 copies/mL of HIV-1 virus load, it is practical and cost effective, and its electrical model is analyzed in detail. POC CD4+T cell count system is able to specifically capture and automatically count CD4+T cells in whole blood with the developed novel cell detection and counting algorithm. A lensless wide-field microscope system integrated with a microfluidic cell capturing chip is developed and cell images to be counted are obtained using this microscope. POC CD4+T cell count biosensor is engineered to increase its shelf life. Biopreservation of multilayer immuno-functionalized surfaces inside a microfluidic chip has been developed using trehalose as a biopreservation agent. That biopreserved biosensors are stored in room temperature and used for tests up two 6 months. Their cell capture accuracy, specificity and precision are almost over 90% and sensitivity is average.
The numerical solutions to the model of primary infection by HIV
The local stability and the behaviors of the solution to the standard models of virus dynamics of primary HIV infection (Phillips, 1996) and the extended target-cell limited model which include infected cell depletion by immune effector cells (Stafford et al., 2000) are studied. If the basic reproduction number is smaller than 1, the virus is cleared and the disease dies out; if it is greater than 1, then the virus persists in the host, solutions approaches a chronic disease steady state. The results are supported by some experimental data which are given in Burg, D., et al., (2009).
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi kadın çalışanlarının serviks kanseri ve HPV aşısı bilgi düzeyleri ve tutumları
Giriş ve Amaç: Mortalitesi yüksek olan ve ülkemizde görülme sıklığı giderek artan serviks kanseri koruyucu sağlık hizmetlerine yeterli önem verilerek engellenebilecek bir kanser türüdür. Henüz ulusal aşılama programımızda yer almayan HPV aşısının toplumun genelinde yaygınlaşmasında sağlık çalışanlarına önemli görev düşmektedir. Çalışmamızda, Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesindeki kadın sağlık çalışanlarının serviks kanseri ve HPV aşısı bilgi düzeylerini ve tutumlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Literatür bilgileriyle hazırladığımız anket formumuzu 01.07.2020-31.12.2020 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesinde görev yapan kadın sağlık çalışanlarının (asistan hekim, hemşire, yardımcı sağlık personeli) hepsine ulaşma hedefiyle uyguladık. Çalışmamıza katılmayı kabul eden 246 çalışanın anket formlarından elde edilen veriler SPSS 22.0 paket programında değerlendirilmiştir. p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 31,1±6,8 olup hastanemizde çalışma süre ortalamaları 5,86±5,7'dir. Bilgi düzeyi puan ortancaları 22 puan üzerinden hekimlerde 15, hemşirelerde 11, yardımcı sağlık çalışanlarında 8 olarak saptanmıştır (p<0,001). Serviks kanseriyle ilgili eğitim alma oranı hekimlerde %74 olup diğer meslek gruplarından anlamlı düzeyde yüksektir. Eğitim alma isteği ise %84 oranıyla hemşirelerde en yüksek oranda saptanmıştır. Hekimlerin tamamı, hemşirelerin %31'i, yardımcı sağlık personellerinin %44'ü çevrelerine HPV aşısı önerdiklerini belirtmiştir. Beşi hekim, beşi hemşire on katılımcı HPV aşısı yaptırmış olup yakınına aşı yaptıran sağlık çalışanı yoktur. Aşı yaptırmama nedenlerinin başında aşı hakkında bilgilerinin olmaması (%38,6) gelmektedir. Diğer nedenler sırasıyla aşı maliyeti (%23,5), aşıya ulaşamama (%19,9), risk grubunda olmadığını düşünme (%18,6), yan etki korkusu (%11,7), aşının koruyucu olduğunu düşünmeme (%5,2) olarak saptanmıştır. Hekimlerin %65,9'u, hemşirelerin %36,2'si, yardımcı sağlık çalışanlarının %23,5'i yakınlarına aşı yaptırmayı düşündüklerini belirtmiştir. Sonuç: Eğitimlerle sağlık çalışanlarının serviks kanseri ve korunma yöntemleri ile ilgili bilgi düzeyleri yükseltilmeli ve aşıya karşı tutumlarında iyileşme sağlanmalıdır. Böylece sağlık çalışanları toplumu doğru bir şekilde yönlendirebilecek ve aşılanma oranları artacaktır. Anahtar Kelimeler: HPV aşısı, serviks kanseri, sağlık çalışanı
HIV pozitif hastalarda hepatit E seroprevalansı
Giriş ve amaç: Hepatit E virüsü (HEV) enfeksiyonu genellikle akut kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır, hematolojik malignitesi olan, kemoterapi gerektiren hastalarda ve HIV'li bireylerde hızla ilerleyen siroza ve kronik enfeksiyona neden olur. Bu çalışmada ülkemiz için bir ilk olduğunu düşündüğümüz HIV pozitif hastalarda HEV seroprevelansının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada Ekim 2017-Aralık 2018 tarihleri arasında HIV pozitifliği nedeniyle Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarına başvuran hastaların serum örnekleri Anti-HEV IgG ve IgM açısından değerlendirilmiştir. Çalışma grubunu HIV enfeksiyonu olan 126 hasta oluşmuştur. Hastaların serum örneklerine ulaşarak öncelikle Anti-HEV IgG antikorları, Anti-HEV IgG pozitif saptanan hastalarda da Anti-HEV IgM ELFA (enzyme linked fluorescent assay) kitleri ile (bioMerıeux, Fransa) araştırılmıştır. Ayrıca hastaların kayıtları taranarak ALT, AST, CD4, CD8, HIV RNA viral yük değerleri ve Anti-HCV, HBsAg ve VDRL sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma grubunun 114'ü (%90.5) erkek, 12'si (%9.5) kadın olup yaş ortalaması 38.11 ± 13.32 (min: 18, max: 80) yıl idi. Çalışmada HIV pozitif hastalardan 5'inde (%4.0) Anti-HEV IgG pozitif saptanmıştır. Anti-HEV IgG pozitif hastalardan 1'inde HIV tanısı yeni olup diğer 4 hastanın ise HIV pozitifliği nedeniyle takipte olduğu tespit edilmiştir. Anti-HEV IgM ise hiçbir hastada pozitif olarak saptanmamıştır. Anti-HEV IgG pozitifliği olan hiçbir hastada Anti-HCV ve HBsAg pozitifliği yoktu. Çalışmada 77 (%61.1) hastada Anti-HAV IgG pozitif olup AntiHAV IgM ise tüm hastalarda negatifti. Anti-HCV pozitifliği 2 (%1.6) hastada, HBsAg pozitifliği 8 (%6.3) hastada, VDRL pozitifliği ise 18 (%14.3) hastada saptanmıştır. Anti-HEV IgG pozitif olan bireylerde ALT, AST, CD4 ve CD8, HIV Viral yük değerleri açısından istatistiksel anlamlı bir fark saptanamadı (Her biri için p>0.05). Sonuç: Çalışmada HIV pozitif bireylerde Anti-HEV IgG pozitifliği %4 saptanmış olup HIV-HEV birlikteliği olan hiçbir hastada HCV ve HBV ko-enfeksiyonu belirlenmemiştir. HEV enfeksiyonları, HIV ile enfekte kişiler arasında öncelikli ortaya çıkmaz ancak, belirsiz etiyolojili karaciğer anormallikleri olan HIV'li bireylerde HEV de araştırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Hepatit E, HIV enfeksiyonu, seroprevalans