Hristiyanlık
154 theses under this subject heading
Konstantinopolis'in yeni başkent olmasının Hristiyanlık üzerindeki etkileri
Hz. İsa'ya vahyedildiği, kabul edilen tarihten itibaren Hristiyanlık, zaman içinde pek çok değişikliğe uğramış ve farklı görüşlerden kaynaklanan gruplaşmalarla şekillenen bir din haline gelmiştir. Bu değişimlerin ve gruplaşmaların en temel sebebi, Hz. İsa'nın yaşadığı dönemde inancını kabul edenlerin sayısının çok az olması ve ölümünden sonraki süreçte, Hristiyanlık dininin serbest bırakılmasına kadar geçen diliminde ortaya çıkan tartışmalardır. Ruhanî bir otoritenin eksikliği, farklı görüşlerin ortaya çıkmasına ve dini konuların açık uçlu bir şekilde yorumlanmasına neden olmuştur. Bu süreçte etkili olan önemli bir gelişme, bugünkü İstanbul olan Konstantinopolis şehrinin I. Konstantin tarafından başkent yapılmasıdır. Çünkü bu olay, Hristiyanlık inancının en büyük iki kilisesi arasında ayrışmalara yol açmış ve ardından I. Constantin önderliğinde gerçekleşen İznik Konsili' ne zemin hazırlamıştır. Bu konsilden sonra, Hristiyanlık kendi içinde kalıcı bir yapı oluşturarak iki ana hat üzerinde şekillenmiştir. Bu çalışmada, Hristiyanlık dininin Konstantinopolis şehri ile nasıl bir gelişim ve değişim yaşadığı incelenecektir.
I. Konstantin'in Hıristiyan teolojisine etkileri
I. Konstantin, Roma'nın devamını sağlamak için kurulan kutsal tetrarşi düzeni ve ardından uzun süren siyasi manevraların sonucunda tek başına imparator olmuştur. Bu süre içerisinde Hıristiyanlığı destekleyerek Roma'nın yeni bir perspektifle tesis edilmesi sürecine Hıristiyanları da dâhil etmesi, pek çok tartışmalı konuyu beraberinde getirmiştir. Konstantin, Milvian Köprüsünde Maxentius ile girdiği mücadele sürecinde, kendisini Hıristiyanlığa yaklaştıracak bir deneyim yaşamıştır. Bu deneyimin ardından yönetim ortağı Licinius ile birlikte Milan Fermanı'nı ilan eden Konstantin, böylece Hıristiyanlar içinde büyük bir değişimi de başlatmıştır. İmparatorun bu değişimi, Hıristiyanlara geniş haklar tanınmasına ve onların tarih sahnesine siyasi, sosyal ve kültürel anlamda etkin bir rol oynamasını sağlamıştır. Hıristiyanlar çalkantılarla dolu bu değişim ve dönüşüm sürecini, dönemin kültürel ve siyasi sorunlarıyla eş zamanlı olarak teolojik ve felsefi tartışmaların ortasında geçirmiştir. Milan Fermanı ve onun sonucu olan Hıristiyanlığın Roma'da hızlı bir şekilde yayılmaya başlaması, birtakım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Arius'un teslis inancındaki Oğul'un bir başlangıcı olduğu ve Baba'nın mutlak ve eşsiz olduğu yönündeki iddiası, büyük tartışmalara sahne olmuştur. Bu konuda dönemin piskoposlarından Alexander ve ardından gelen Piskopos Athanasius ile girdiği mücadele önemli tartışma ve ayrılıklara sebep olmuş, neticede kilise içinde bölünmeye yol açmıştır. Hıristiyan topluluklar arasındaki İsa'nın tabiatı hakkındaki tartışmaların, imparatorluğun vizyonuna yönelik projeyi sekteye uğrattığını düşünen Konstantin'in nüfuzunu kullanarak konsili toplaması ve konsil sonucunda alınan kararlarda etkin bir rol üstlenmesi, niyetlerine ve Hıristiyanlığa yönelik etkilerine dair pek çok tartışmayı günümüze kadar getirmiştir. Bununla birlikte onun Hıristiyanlığın merkezini Roma'dan Doğu'ya kaydırması, devletin kiliseyi desteklemesi ve kilisenin de bunun karşılığında ona desteğini sunması neticesinde, Hıristiyanlıkta yeni ve farklı türden sayılabilecek güçlü bir din-siyaset ilişkisini ortaya çıkarmıştır. Anahtar Kelimeler: Konstantin, Hıristiyanlık, İznik Konsili, Politik Teoloji.
Roma İmparatorluğu'nda Maniheizm (MS III. - VI. yüzyıllar)
Bu araştırmada, milattan sonra üçüncü yüzyılda ortaya çıkışıyla birlikte Mezopotamya'dan başlayarak Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde Batı dünyasına yayılan Maniheizm'in, Roma coğrafyasında geçirdiği tarihsel süreç ve bu sürece etki eden dinî-siyasî faktörler incelenmiştir. Maniheizm üzerine yapılan araştırmalar kapsamında iki farklı disiplini birbirine bağlayan bu araştırma, bir yandan Maniheizm'in Roma İmparatorluğu'ndaki tarihini ve erken dönem Hıristiyan geleneğiyle olan etkileşimini inceleyerek Dinler Tarihi araştırmalarına, diğer yandan dönemin dinî atmosferinin anlaşılmasına yönelik yeni bakış açıları ortaya koyarak Roma Tarihi üzerine yapılacak geç antikçağ araştırmalarına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bu amaca uygun olarak araştırmaya yönelik bulgular ele alınırken deskriptif yöntem, klasik tarih ve karşılaştırmalı tarih metotları ile antik metinlerde yer alan bilgilerin tarihsel bir perspektif içerisinde doğru şekilde yorumlanmasına imkân veren metinsel içerik analizi yöntemi kullanılmış; ayrıca fenomenolojik yöntemin aşamalarından biri olan empatik yaklaşım metoduna başvurulmuştur. Araştırmanın temel problemini, Maniheizm'in Roma coğrafyasına ne zaman ve hangi yollarla girdiği, imparatorluk sınırları içerisinde hangi bölgelere kadar ulaştığı, toplum üzerinde ne düzeyde etkili olduğu ve Roma İmparatorluğu'na oldukça hızlı giriş yapan bu dinî geleneğin, yine benzer bir hızla bu topraklardaki etkisini kaybedişinin hangi etmenlere bağlı olarak gerçekleştiği hususları oluşturmaktadır. Bu bağlamda araştırmanın birinci bölümünde öncelikle Maniheizm'in ortaya çıkışı, bu sırada Roma İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu siyasi, sosyo-kültürel, ekonomik ve dinî durum ile Maniheist geleneğin Roma topraklarına yayılmasını sağlayan misyon anlayışı incelenmiş, ardından Maniheist misyonerlerin hangi yolları kullanarak Roma coğrafyasına girdiği ve bu coğrafyada hangi bölgelere kadar ulaştığı konusu ele alınmıştır. İkinci ve üçüncü bölümlerde ise Maniheizm'in hangi etmenlere bağlı olarak Roma topraklarındaki ivmesini kaybettiği hususuna değinilmiştir. Bu etkenlerden ilkini, Hıristiyan din adamlarının Maniheizm karşıtı mücadelesi; ikincisini ise Roma imparatorlarının Maniheizm'e yönelik izlediği siyaset oluşturmaktadır. Buna dayanarak ikinci bölümde Hıristiyan kilisesinin Maniheistlere karşı verdikleri mücadele ile onlara karşı çıkma gerekçeleri tartışılmış; üçüncü bölümde ise İmparator Diocletianus'tan (285-305) Iustinianus'a (527-565) kadar geçen yüzyıllar içerisinde değişen ve giderek yoğunlaşan Maniheizm karşıtı Roma yasaları ve bunların Maniheistlerin ilerleyişi üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Araştırmanın sonucunda, gelişmiş ve sistematik bir misyon anlayışı benimseyen Maniheist geleneğin alışılagelen inançları yok etmediği, aksine tam da ihtiyaç duyulan bireysel kurtuluşa önem verdiği için Roma toplumu içerisinde hızlı bir şekilde kabul gördüğü ve sahip olduğu gelişmiş misyon anlayışı sayesinde Mezopotamya'dan başlayarak Suriye, Mısır, Filistin, Anadolu, Balkanlar, Kuzey Afrika, İtalya, İspanya ve Galya'yı da içine alacak şekilde dönemin tüm Roma eyaletlerine ulaştığı saptanmıştır. Maniheizm'in üç yüz yıl boyunca varlık gösterdiği Roma topraklarındaki etkisini kaybedişinin ise, Roma iktidarı ve Kilise arasında kurulan ittifakın bir sonucu olarak gerçekleştiği görülmüştür. Anahtar Kavramlar: Dinler Tarihi, Geç Antikçağ, Maniheizm, Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlık
Erken hıristiyanlıkta İsa'yı tanımlayan kristolojik bir unvan olarak 'tanrı oğlu' ifadesi
İsa'yı beşer üstü bir varlık olarak göstermek için Hıristiyanlar tarafından kullanılan "Tanrı Oğlu" unvanı İsa hakkında onun takipçileri tarafından en erken dönemlerde kullanılmış olan ve günümüzde de Hıristiyanlığın temelini oluşturan en önemli dogmalardan biridir. "Tanrı Oğlu" unvanının İsa için kullanıldığında hangi anlamları çağrıştırdığını anlayabilmek için mezkûr ifadenin tarihsel süreçte nasıl şekillendiğini ortaya koymak gerekmektedir. Günümüzde İsa'yı beşer üstü bir varlık olarak gösteren "Tanrı Oğlu" unvanının ortaya çıkmasında İsa'ya atfedilen söz ve fillerin etkisi olmakla beraber, ilk Hıristiyanların geçmişle olan bağları ve düşünsel geri planları da adı geçen kavramın şekillenmesinde önemli bir role sahiptir. Bu nedenle çalışmamızda "Tanrı Oğlu" ifadesinin İsa'dan önce kullanılıp kullanılmadığı, İsa'ya kimler tarafından bu sıfatın layık görüldüğü, söz konusu sıfatı ilk kullananların tam olarak neyi kastettikleri ve ilgili kavramın zaman içerisinde nasıl bir dönüşüme uğradığı araştırılmıştır. Bu bağlamda çalışmamızda, miladi ilk iki yüzyılda yaşamış olan Hıristiyanların İsa'ya vermiş oldukları Tanrı Oğlu unvanının gerisinde yatan teolojik ve tarihsel arka plan betimleyici bir şekilde ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmamızın ilk bölümünde İsa'dan önce Ortadoğu ve Mısır bölgesinde yaşamış olan felsefi ve dinsel geleneklerde Tanrı Oğlu unvanının ya da Tanrı'nın bir oğula ya da oğullara sahip olduğu fikrinin farklı formları ele alınmıştır. Bu bağlamda Sümerlerden başlayarak Ortadoğu'yu etkilemiş olan Mezopotamya geleneklerinin, Mısır dininin, Yunan felsefesinin, Roma kültünün ve Yahudiliğin Tanrı Oğlu unvanını inanç boyutunda ya da geleneksel bir söylem olarak kullandıkları ortaya konmuştur. Yapılan incelemeler neticesinde Hıristiyanların sahip olduğu Tanrı Oğlu inancına benzer düşüncelerin daha eski geleneklerde de mevcut olduğu görülmüştür. Hıristiyanlıkta mevcut olan Tanrı Oğlu ifadesinin, farklı anlamlarda kullanılıyor olsa da bir yönüyle eski geleneklerden etkilendiği tespit edilmiştir. İkinci bölümde erken dönem Hıristiyan kaynaklarından birincil öneme sahip olanlar incelenmiştir. Birinci yüzyıl Hıristiyanlığı hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz yegâne kaynaklar Yeni Ahit içerisinde bulunan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleriyle çoğunluğunun Pavlus'a ait olduğu ileri sürülen mektuplardır. Bu metinlerde İsa için Tanrı Oğlu unvanı birçok defa kullanılmaktadır. Söz konusu kullanımların en erken dönemlerde Yahudi kültürü ve Tanah literatürü ile uyumlu olduğu, fakat ilerleyen yıllarda Pavlus'un da etkisiyle Tanrı Oğlu ifadesinin beşer üstü bir anlam taşımaya başladığı görülmüştür. Son bölümün birinci kısmında Yeni Ahit kanonunda yer almayan fakat erken dönemlerde Hıristiyanlar tarafından okunduğu bilinen kitaplar ile kilise tarafından sapkın olarak nitelendirilen apokrif kitaplar incelenmiştir. Bu eserlerde de "Tanrı Oğlu" unvanının hem beşerî hem de beşer üstü anlamlarda kullanıldığı tespit edilmiştir. Son olarak M.S. ilk iki yüzyılda yaşamış olan kilise babalarının eserlerinde Tanrı Oğlu unvanının hangi anlamlarda kullanıldığı araştırılmıştır. Kilise babalarının bu kavramı beşerî sahadan çıkararak tamamen tanrısal bir alana taşıdıkları ortaya konmuştur.
Katolik mezhebinde evlilik ve boşanma
Aile, toplumu oluşturan en küçük kurumdur. Evlilik ise ailenin oluşmasını sağlayan yüzyıllardır bütün dinler ve toplumlar tarafından kutsallık atfedilen bir birimdir. İnsanlık tarihi boyunca önemi vurgulanmış olan evlilik kurumu, Hıristiyan inancına göre kutsal kabul edilmiş ve sakrament derecesine yükseltilmiştir. Evlilik, Hıristiyan inancına göre İsa'nın sevgisinin insanlık üzerindeki tezahürüdür. Evlenen Hıristiyanlar, Tanrı'nın buyruğunu yerine getirmiş olur. Kutsallığı Hz. Âdem ve Hz. Havva'ya kadar dayandırılan evlilik, Tanrı'nın kurduğu bağ ile evlenen eşlerin kopmaz bir bağ ile bağlandıkları bir kurumdur. Hıristiyanlığın en köklü mezhebi olan Katolik mezhebinin evlilik konusundaki görüşleri evliliğin Hıristiyan inancına göre ne denli önemli olduğunu gösterir. Katolik inancına göre, evlilik Tanrı'nın buyruğuyla kurulmuş olan, Kilise birliğini sembolize eden kutsal bir müessesedir. Eşler birbirine kopmaz bağlarla bağlanmıştır ve boşanmak yasaktır. Evlenen çiftler Kilise birliğini sembolize etmektedir ve bunun bozulması büyük günahlardan sayılır.
Taberî tefsiri'nde Hıristiyanlık
Bu çalışmada müfessir Taberî'nin yazmış olduğu "Câmiu'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân" adlı tefsirindeki Hıristiyanlık ve Hıristiyanlarla alakalı düşüncelerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Öncelikle çalışmada Hıristiyanlıkla ilgili ele alınan konular hakkındaki âyetler aktarılmış ve bu âyetlerde önemli görülen kelimelerin üzerinde durulmuştur. Ardından Taberî'nin ele alınan konu hakkındaki görüş ve değerlendirmeleri belirlenmiştir. Ayrıca gerekli görülen yerlerde diğer müfessirlerin görüşlerine ve Hıristiyan kutsal kitaplarından alıntılara da yer verilerek benzerlikler ve farklılıklar açığa çıkarılmaya çalışılmıştır. Çalışma giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde çalışmanın konusu, amacı, sınırları, yöntemi ve kaynakları hakkında genel bilgiler verildikten sonra Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et- Taberî'nin hayatı, ilmi şahsiyeti, eserleri ve tefsiri hakkındaki bilgiler sunulmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde Taberî'nin tefsirine göre Hz. Meryem ve Hz. Îsâ ayrı ayrı ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde Taberî Tefsirinde Hz. Îsâ'nın Akıbeti işlenmiştir. Bu bölümde Hz. Îsâ'nın vefatı, ref'i, nüzûlü ve Mesihliği gibi konular, Kur'an-ı Kerim, İnciller ve Taberî'nin tefsiri esas alınarak karşılaştırmalı bir şekilde çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise Taberî tefsirindeki Hıristiyanlık eleştirisine yer verilmiştir. Sonuç bölümünde ise ulaştığımız bulgular ortaya koyulmuş ve çalışmamızın genel bir değerlendirmesi yapılmaya çalışılmıştır.
Ortodokslukta sakramentler: Makedon Ortodoks Kilisesi örneği
Bu çalışmada Makedon Ortodoks Kilisesi'nde sakramentler konusu incelenmesi hedeflenmektedir. Makedon Ortodoks Kilisesi, VI. yüzyılda bölgedeki Justiniana Prima adlı şehirde kurulan piskoposluktan sonra XII. yüzyılda kurulan Ohri Başpiskoposluğu'nun bir devamı şeklinde günümüze kadar gelmiştir. Ancak günümüzde bağımsız Kuzey Makedonya Devleti kurulmuş olmasına rağmen, Makedon Ortodoks Kilisesi'nin otosefalliği 2022 yılına kadar tartışmalı bir mesele iken Sırp Ortodoks Kilisesi'nin Makedon Ortodoks Kilisesini tanıması ve İstanbul Patrikhanesinden alınan karar ile 9 Mayıs 2022 tarihinde tanınması sonucunda otosefalliği resmileşmiş oldu. Günümüzde Makedon Ortodoks Kilisesi otosefalliğini ilan etmiş bir kilise konumundadır ve kendi içerisinde hiçbir yere bağlı olmadan faaliyetlerini yerine getirmektedir. Makedon Ortodoks Kilisesi yedi sakrament kabul etmektedir. Bunlar: Vaftiz, Evharistiya, Konfirmasyon, Günah İtirafı, Evlilik, Rahip Takdisi, Hastaları Yağlama. Bu çalışmada zikredilen sakramentlerin her biri; anlamı, tarihi süreçleri, sakramentleri kabul etmeden önce aranan şartlar ve ayin uygulamaları ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir.
Hıristiyanlıkta ikonoklazm dönemi ve ikonofillerin kalesi olarak Uludağ
Bizans Devleti tarihinin kırılma noktalarından birini oluşturan ikonoklazm dönemi aynı zamanda Hıristiyanlık tarihinin de en önemli dönemlerinden biridir. Yüz yılı aşkın (726- 843) bir süre devam eden bu dönemde ikon yanlısı olan ikonofiller kazanacakları başarı öncesinde çetin sınavlar vermişler ve kovuşturmalara maruz kalmışlardır. İkonofillerin baskı ve eziyetten kaçabilmek için sığındıkları yerlerin başında başkente yakın olması ve kolayca gözden kaybolmaya imkân vermesi sebebiyle Uludağ gelmiştir. Emniyet ve mahremiyete imkân sağladığı için keşişlerin tercih ettiği Uludağ, ikonoklazm tarihi boyunca kendisine sığınanlara ev sahipliği yapmış ve bu süreçte Uludağ'da büyük bir manastır mirası vücuda gelmiştir. IX. ve XI. yüzyıllarda Uludağ'ı, imparatorların dahi ziyaret ettiği bir hac merkezi haline getiren manastırlar ve keşişler bu çalışmanın esas konusunu oluşturmaktadır. Çalışma boyunca keşiş menkıbelerinden ve günümüzdeki kalıntılarından hareketle manastırların yerleri araştırılmış ve Uludağ'daki Hıristiyanlık mirası detaylıca incelenmeye çalışılmıştır
Ötekine bakışın Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerine etkisi
İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren öteki hep olagelmiştir. Dünyada cereyan eden olaylar sonucu değişen koşullar, değişen düşünceler, inanç, ideoloji ve dinler ötekiyi de değiştirmiş, ya da ötekilere yeni ötekiler eklemiştir. İnsanlar kendisine düşman gördüğünü ya da menfaatleriyle örtüşmeyen durumlarda karşısındakini öteki olarak görmüş ve tanımlamıştır. Öteki anlayışı ya da ötekine bakış, sadece insanların fikir çatışmalanyla kalmamıştır. Tarihsel süreç incelendiğinde görüleceği gibi, insanlık tarihinde bir çok savaşlar olmuş, devletler ve milletler ortadan kalkmıştır. I. Dünya Savaşı esnasında Sovyet Rusya'da gerçekleştirilen devrim, diğer dünya devletlerini tehdit eder boyuta ulaşmış, Hitler'in Nazizmiyle II.Dünya Savaşında, milyonlarca insan yaşamını yitirmiştir. Bu gelişmeler sonuçta yeni ötekileri ortaya çıkarmıştır. Dünya değişik bloklara ayrılmış, NATO ve VARŞOVA PAKTI gibi yeni yapılanmalar ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı'na kadar en önemli bir güç olan ve Avrupa'nın ötekisi olan Osmanlı İmparatorluğu devrini tamamlamış ve yerini Türkiye Cumhuriyeti 'ne bırakmıştır. Öteki bakış, sadece bu gelişmelerle kalmamış, toplumsal yaşamda da sosyo - kültürel değişikliklere de yol açmıştır. Özellikle, küreselleşmenin hız kazanması, telekomünikasyon ve bilgi teknolojisindeki gelişmeler sonucu dünyada ortak bir kültür oluşmaya başlamıştır. Bu ortak kültürün paydasını ; insan haklan, demokrasi ve adil gelir paylaşımı gibi değerler almaya başlamıştır. Dünyada Savaş ve savaşların sonucunda ortaya çıkan felaketleri yaşamak istemeyenler, bireysel ve toplumsal güvenliği kurumlaştırmak, dünya barışının sürekliliğini sağlamak için toplumsal, bölgesel, kıtasal örgütlenme arayışlarına giriştiler. Bu arayışlardan biri de Avrupa Birliği 'dir.Türkiye de küresel alandaki bu yeni örgütsel gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemezdi.Bu yüzden Türkiye'nin 1950'li yılların sonunda AET ile başlayan Avrupa ideali, 2000'li yıllarda AB olarak devam etmektedir. Ancak, 50 yıllık bu süreçte Türkiye de AB'yi bir Hıristiyan kulübü ve dünyanın ötekilerini sömürecek bir güç olarak algılayan düşünce yanında; Kopenhag kriterleri ekseninde demokrasi, insan hak ve hürriyetleri bireysel ve kurumsal özelliklerin standardını yükseltecek bir araç olarak gören düşünce de mevcuttur. Bu araştırma, işte bu çerçevede Türkiye'de Ötekine bakışın değişimini ve niteliğini Türkiye - AB ilişkileri ekseninde sorgulamayı; yeni bir ilişkinin kurulması için gereken sağlıklı bir alt yapı oluşturmak için katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Katoliklikten Protestanlığa Luteran reform ve heretikler
Bu çalışmada Hıristiyanlığın kurumsallaşmasıyla güçlenen Katolikliğin Ortaçağ Avrupası'nda yüzyıllar içindeki gelişimi ve yaşadığı bölünmeler ele alınmıştır. Kilisenin yönetime etkisi, yönetimin de topluma etkisi göz önünde bulundurularak heretik hareketlerin ortaya çıkış sebepleri ve meydana gelen olaylarla bağlantılı olarak bu hareketin sonuçları değerlendirilmiştir. Önce Katolikler nezdinde heretik kabul edilen gruplar ve şahsiyetler ele alınmış ardından XVI. yüzyılın en büyük heretiği Luther ile Kilise'nin mücadelesi aktarılmıştır. Luther, Katolikler için bir heretik iken başlattığı reformun başarıya ulaşması sonucu kendisi de, başka inanç gruplarını heretik olmakla suçlamış ve Protestanlık dışında kalanlar hakkında metinler kaleme almıştır. Bu tezin ilk bölümü Luther reformunun bir ilk olmadığı ve Kilise'ye karşı mücadelenin çok daha önceki yıllara dayandığını göstermektedir. Kilise'ye karşı çıkışların sebepleri ayrıca incelenmiş teolojik, siyasi, toplumsal etkiler üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde reformcu bir şahsiyet olarak Luther üzerinde durulmuş, Kiliseyle yaşadığı problemler değerlendirilmiştir. Son bölümde ise Avrupa toplumunun tarihsel geçmişini anlamanın, günümüz problemlerine ışık tutacağı düşünüldüğünden bazı konularda bugün ile bağlantı kurulmaya çalışılmıştır.
Kitab-ı mukaddes ve Kur'an-ı Kerim'de eşcinsellik
Bu tez çalışmasının amacı, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim'de bulunan eşcinsellikle ilgili ayetleri incelemektir. Bu tezde, üç ilahi dinin kitaplarındaeşcinsellik için neler söylendiği ve İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlığainanan insanların kendi kutsal kitaplarından elde edilmiş ayet ve cümlelere bakarak bu konu hakkında bilgi edinmeleri amaçlanmıştır. Birinci bölümde eşcinsellikle ilgili temel kavramlar verilmiş ve tanımlanmış, ardından eşcinselliğin nedenleri ve tarihteki varlığı özet şekilde incelenmiştir. İkinci bölümde Kitab-ı Mukkaddes içerisindeki cümleler ve tefsirleri anlatılmıştır. Üçüncü bölümde ise,eşcinsellikle ilgiliKur'an ayetleri ve tefsirleri incelenmiştir. Neticede, eşcinselliğin üç ilahi dinin kutsal kitaplarında da yasaklandığı tespit edilmiştir.
Kitab-ı Mukaddes'te peygamber görümleri
Dinler tarihinde kutsalı tecrübe eden kişilerin yaşadığı vizyonlar (görümler) önemli bir yer tutar. İnsanlık tarihi kadar eski denilebilecek bu kutsalı tecrübe anı günümüze kadar önemini korumuştur. İnsanlar bazen tanrıların doğrudan konuşmadığını sembollerle ve olağanüstü tasavvurlarla insanlara mesaj verdiğini düşünmüşlerdir. Eski Yunan'da 'orakller' Sümer medeniyetinde zigguratlarda görev yapan kahin sınıfı, Orta Asya'da esrime geçiren kam ve şamanlar, kutsalı tecrübe ettikleri anlarda tanrı yahut tanrılarla konuşmalarını çoğunlukla semboller ve simgelerle anlatmışlardır. Kutsal Kitap'ta da pek çok peygamber ya da tanrı adamı olarak isimlendirilen kişiler söz konusu anları yaşamış ve 'Rabb'in' kendisine gösterdiği olağanüstülükleri insanlara, krallara anlatmışlardır. Görümler (Vizyon, görü, müşahede) insanların bilinçleri açıkken diğer bir ifadeyle rüyada değilken kutsalı tecrübe anlarıdır. İnsanlar ve peygamberler görümleri oldukça sık bir şekilde müşahede etmiş ve uluslarına bu görümler vasıtasıyla müjdeler yahut uyarılar getirmişlerdir. Görümler genellikle tabiatları itibariyle olağanüstü semboller ve mecazlarla vuku bulmuştur. Bu görümleri defalarca tecrübe eden peygamberler bile görümlerin anlamlarını her zaman açık seçik anlamlandıramamışlardır. Biz de bu çalışmamızda söz konusu görümlerin dinler tarihindeki yerini tespit etmeye ve görümlerin insanların hayatlarında hangi anlamlara geldiğini bulmaya çalıştık.
İlahi dinlerde ilk ve son mesajlar
Ill ÖZET İL AHİ DİNLERİN İLK VE SON MESAJLARI Sedat ALTUNKANAT Yüksek Lisans Tezi, Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Danışman Yrd. Doç. Dr. Kadir ALBAYRAK Eylül, 2003, Sayfa, 307 ilahi dinler dünyada en çok inanını bulunan monoteist dinlerdir. Bu dinlerin kutsal kitapları, insanlık tarihini derinden etkilemiş, aynı zamanda şekillendirmişlerdir. Ancak bu kitaplara inanlar kendi kutsal kitaplarım tanıdıkları gibi aynı kaynağa sahip olan diğer kutsal kitaplar hakkında yeterince bilgi sahibi olamadıklarım, bundan dolayı bu dinler arasında bazı problemler ortaya çıktığım görmekteyiz. İlahi dinlerin elde mevcut kutsal kitapları objektif bir şekilde incelendiğinde bu problemlerin ilahi dinlerin kutsal kitaplarından kaynaklanmadığını, bu dinlere inanların, kutsal kitapları kendi filolojik ve sosyo-kültürel değerleriyle yorumlamalarından kaynaklamıştır. İlahi dinlerin kutsal kitaplarının ilk ve son mesajlarını karşılaştırmakla ilahi dine inanların birbirlerini tanımalarına bir katkıda bulunacağı kanaatindeyiz. İlahi kitapların ilk ve son mesaj larını incelerken ilahi kitaplar arasında bir tarihsel tekamülün olduğunu gördük. İlahi dinlerin son kitabı Kur'an-ı Kerim'in kendinden Önceki ilahi kitaplara atıfta bulunması ve bu kitaplardaki bazı bilgileri onaylaması ve bazı yanlış inanışlardan bahsetmesi bu görüşümüzü doğrular niteliktedir. Ayrıca ilahi kitapların bazı hükümlerine baktığımızda birbirini tamamlar nitelikte olduğu gibi, kendinden önceki bazı hükümleri nesh ettiklerini de görmekteyiz. İlahi dinler arası diyalogun başladığı günümüzde ilahi dinlerin insanlığa sunmuş olduğu ortak değerleri kutsal metinlerin redaksiyon tenkitleri yapılarak yeniden ortaya koyabiliriz. Bu çalışmalar, tarih boyunca savaşların nedeni olarak gösterilen dinler, artık savaşların bir nedeni olarak değil, insanların dünyada barış ve kardeşlik içinde yaşamalarını sağlayacak ilkelerin kaynağı olarak görebiliriz Bu da, ilahi din inanları arasında kaynaşma ve danışmayı güçlendirecektir.
Avignon Papalığı: 1305-1378
V. Clemens'in bir alternatif olarak küçük Avignon'u seçmesi, XI. Gregorius'a kadar, toplam yedi papanın Roma Kilisesi'ni buradan idare etmesinin yolunu açmıştır. Bu süreçte hüküm süren papalar Roma'ya uğramadan, Roma Kilisesi ve Batı Hıristiyanlık dünyasını Avignon'dan yönetmişlerdir. Hepsi hukuk eğitimi almış olan papalar, Roma Kilisesi'nin politikasını 14. yüzyılın gerçeklerine göre şekillendirmek için uğraş vermişlerdir. Ancak dönem kendi içerisinde pek çok sorunu bünyesinde barındırmaktadır. Bavyeralı Ludwig ile olan mücadeleler, İtalya meseleleri, Yüzyıl Savaşları, veba salgınları, Kilise'nin doktrinel meseleler haricinde ilgilenmek zorunda olduğu ciddi sorunlardan sadece bir kaçıdır. Papalığın İtalyan arenasından uzaklaşması, onun Avignon merkezli yeni dinamikler üzerine Kilise politikası inşa etmesini beraberinde getirmiştir. Birkaç örnek hariç Avignon papaları, Papalığın kalıcı olarak Roma'ya dönmesinin askeri operasyonlar ile mümkün olduğu sonucuna ulaştıklarından bölgeyi şekillendirmede bu politikayı takip etmişlerdir. Diğer Avrupa ulusları ile ilişkiler de birkaç gerilim anı haricinde dostane bir şekilde seyretmiştir. Roma'dan uzakta olmak beraberinde merkezileşme kaygılarını da getirmiştir. Merkezileşme ile özellikle XXII. Ioannes'in titiz gayretleri sonucunda var olan ofislere işlevsellik getirilmiştir. Papalık, Kilise ofisleri ve idari kadronun şekillenmesi adına Avignon papalarına çok şey borçludur. Ancak merkezileşme çabalarının en önemli ayağının etkin vergi ve fon toplama gerçeği olduğu önemli bir husustur. Bu durumda bir kurum olarak Papalık sarayının laiklerin saraylarıyla aynı görünüme kavuşması, halkın Kilise politikalarından soğumasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Papalık, Avignon Papalığı, V. Clemens, Roma, Fransa.
1912?1925 yılları arasında Sebilürreşad Dergisi'nde yayınlanan Hıristiyanlıkla ilgili makaleler ve tahlilleri
Çalışmamızın amacı Sebilürreşad dergisinde 1912?1925 yılları arasında Hıristiyanlık ve misyonerlikle ilgili makalelerin transkribe edilmesi ve bunların yorumlanmasıdır. Bilindiği gibi Sebilürreşad dergisi Osmanlının son yıllarında ve zaman zaman Cumhuriyet döneminde en etkili entelektüel bir dergi olmuştur. Bu kapsamda misyonerlik hareketleri derginin yayın sürecinde önemli bir yer teşkil etmiştir. Derginin özenle ele alarak, misyonerlik üzerine yayınladığı makaleleri çalışmamızda derledik.
Papa III. Innocentius dönemi Papalık-İngiltere ilişkileri (1198-1216)
Ortaçağ Avrupa tarihinde Din-devlet ilişkileri dikkate değer konulardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Roma İmparatorluğu topraklarında ortaya çıktığı dönemde başlangıçta Museviliğin reforme hareketi olarak görülen Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu'nun devlet dini ile çelişen görüşleri sebebiyle uzun yıllar baskı ve zulüm politikalarıyla karşı karşıya kalmış olsa da Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonraki dönemde Roma İmparatorluğu topraklarında geniş bir alana yayılmış ve İmparator Büyük Theodosius ile birlikte resmi devlet dini olarak kabul edilmiştir. IV. Yüzyıla kadar İmpatorluk baskısı altındaki bir kurum olan Kilise, Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonraki dönemde Ortaçağ Avrupasında ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmuş ve siyasi açıdan kurumsallaşmıştır. Katolik inanca göre bizzat Hz. İsa tarafından kurulup, "Tanrı'nın Yeryüzündeki Krallığı" olarak kabul edilen Kilise'nin hiyerarşik yapılanmasının başında ise Papa bulunmaktadır. Siyasi güçlerini ilahi otoriteye dayandıran papaların bu gücü, Kilise'nin toprak sahibi olmasıyla artmış ve imparatorların meşruiyetlerini dine dayandırıp papaların elinden taç giyerek tahta çıkmalarıyla zirveye ulaşmıştır. Kurumsallaşan Papalık kurumunun bundan sonra temel amacı, Hristiyan dinini Barbar kavimler arasında yayarak Avrupa'yı Hristiyanlığın merkezi haline getirmek olmuştur. Papa I. Gregorius ile başlayan bu misyonerlik faaliyetlerinin önemli bir durağı da İngiltere olmuştur. Roma İmparatorluğu'nun uzaktaki bir eyaleti konumunda olan İngiltere'de pagan Kelt toplumu ile sonraki süreçte Anglosaksonlar arasında Hristiyan dininin yayılmasında Papa I. Gregorius (590-604) tarafından gönderilen misyonerlerin etkisi oldukça büyüktür. Bu noktada Aziz Augustine'in misyon faaliyetleri Canterbury Kilise'nin kurulmasıyla sonuçlanmış ve Papalığn etkisi altındaki Kilise, İngiltere topraklarında kurumsallaşmaya başlamıştır. Aziz Augustine tarafından Canterbury'de kurulan Kilise, bu dönemde ve ilerleyen süreçte adeta Papalık kurumunun İngiltere'deki bir kolu olarak görev yapmıştır. Tezimizin konusu olan Papa III. Innocentius döneminde ise Roma Kilisesi'nin Canterbury Kilisesi ile olan ilişkileri oldukça canlıdır. Canterbury başpiskoposu Hubert Walter'ın ölümü ile Papalık kurumu ve İngiltere Krallığı arasında başlayan atama tartışmaları Papa III. Innocentius ve Kral John'u karşı karşıya getirmiştir. Bu noktada Papalığın Canterbury Kilisesini özerk bir yapı olarak görmesi ve atama sürecine müdahalede bulunması İngiltere Krallığı'nı önce enterdi sürecine sokmuş ve daha sonraki süreçte Kral John'un aforoz edilmesiyle sonuçlanmıştır. İngiltere ve Papalık arasında yaşanan bu hâkimiyet mücadelesi dönemin siyasi koşullarının etkisiyle İngiltere topraklarını Papalığın fiefi haline getirirken, Avrupa topraklarında hâkimiyet sağlamak için dini otoritesini kullanan Papalık kurumunu ise dönemin siyasi yapısında adeta bir derebeyi haline getirmiştir.
Giritli Sırrı Paşa'nın Ehl-i Kitap eleştirisi
Tarih boyunca dünya üzerinde çeşitli inanç sistemleri ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı ilahi dinlerken, bir kısmı ilahi olmayan dinlere aittir. İlahi dinler, Allah tarafından gönderilen peygamberler aracılığıyla insan hayatını düzenlemek amacıyla var olduklarından, bu dinlere ait kitaplar ilahi kaynaklıdır. Kur'ân'ı Kerim'de Ehl-i kitap olarak anlatılan bu zümreler tevhid ehli inançlar olarak karşımıza çıkarlar. Bu zümrelerden biri olan Yahudilik ilk ilahi dindir. Bu inanışın Ehl-i kitap kategorisine girmesinin sebebi kendilerine Tevrat ve Zebûr adlı kitapların verilmesidir. İkinci tevhid eksenli din olan Hristiyanlık ise İncil'den dolayı kitap ehlinden sayılmıştır. Sırrı Paşa, geniş bir ilmi birikime sahip olan ve dinler hakkında kapsamlı çalışmalar yapan önemli bir mütefekkirdir. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşamış ve çeşitli disiplinlerde derinleşmiş olan Sırrı Paşa'nın eserleri, döneminin düşünsel zenginliğini yansıtmaktadır. Bu bağlamda, özellikle Ehl-i kitap olarak adlandırılan Yahudilik ve Hristiyanlık üzerine yoğunlaşmış, bu toplulukların inanç sistemleri ve pratikleri hakkında derinlemesine bilgiler sunmuştur. Sırrı Paşa'nın eserleri, İslam'ın diğer dinlere yönelik tutumunu anlamamıza önemli bir katkı sağlamaktadır. Özellikle Ehl-i kitap olan Yahudiler ve Hristiyanlar ile ilgili eleştirileri, farklı inanç sistemlerinin karşılaştırılmasına ve anlaşılmasına olanak tanır. Müellif Yahudilerin dinlerini tahrif edip inançlarına şirk bulaştırmalarını eleştirirken, arz-ı mev'ûd konusunu ele alır. Yahudiler kendilerini özel bir millet saydıklarından dolayı inançlarını millileştirme yönünde değiştirmişlerdir. Özellikle kendi özel topraklarının olması, hususi olarak Tanrı ile aralarında ahit olması ve peygamberliği sadece Yahudilerin ayrıcalığı olarak görmeleri, bu özel millet anlayışlarını destekleyen unsurlardan kaynaklanmaktadır. Yazar, kendisi toplumla iç içe olmasından dolayı dinlerin halka tesiri üzerinde düşünmüş ve eserlerini bu minvalde ele almıştır. Hristiyanlıkla ilgili ele aldığı konular bunun en güzel örneğidir. Hristiyan halkının yoğun olduğu yerlerde görev yapmasından dolayı onlara özel olarak bir eser kaleme alan Sırrı Paşa, Hristiyanların temel inançları üzerinde eleştirilerde bulunmuştur. O, Hristiyanlara yönelik en büyük eleştirisini, tevhid inancına şirk bulaştırmaları konusunda yapmıştır. Başlangıçta tevhid inancını benimseyen, ancak sonradan üçlü tanrı anlayışına kayan Hristiyanlığın en temel ilkesi İsa-Mesih'in Tanrı ve Tanrı oğlu oluşudur. Hristiyanlar, başlangıçta tevhid esaslarına dayanan bir inanç sistemine sahip olmalarına rağmen, zaman içinde Hz. İsa (a.s)'ın ilah olduğunu kabul etmeleriyle bu inançlarında şirk unsurlarını barındırmaya başlamışlardır. Hz. İsa (a.s)'ın tabiatı hakkındaki görüşlerin yanı sıra, Havarilere dayandırılan özellikler de tarih boyunca tartışmalı konular arasında önemli bir yer edinmiştir. Kur'an-ı Kerim, Hristiyanlara bir kitap verildiğine değindiği halde, Hristiyanlar dört İncil ile beraber yirmi yedi kitaba inanırlar. Ancak, içlerinde birçok çelişki barındıran bu eserlerin yazılışı ve tespiti, şüphelerle dolu bir konudur. Özellikle tevhid esaslarına odaklanan ve Hz. İsa (a.s)'ın insan ve peygamber olduğunu vurgulayan İncillerin apokrif olarak kabul edilmesi, bu konuda duyulan en büyük şüpheler arasında yer almaktadır. Aynı zamanda, tevhid inancına sahip olduklarını iddia etmelerine rağmen Hristiyanlar, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul etmemişlerdir. İncillerde Hz. İsa (a.s)'ın Hz. Muhammed (s.a.s)'i müjdelediğine dair kapsamlı bilgilerin bulunmasına ve Kur'an'da bu yönde ayetlere yer verilmesine rağmen, Hristiyanların Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul etmemeleri doğru bir tutum değildir. Anahtar Kelimeler: Ehl-i kitap, Sırrı Paşa, Yahudilik, Hristiyanlık, Arz-ı Mev'ûd, Pavlus, Peygamberlik, Kur'ân-ı Kerim, İncil, Tevrat, Zebûr.
Korku filmlerinde kullanılan Hıristiyanlıkla ilgili dini ögeler
Bu çalışma, özellikle yaşadığımız yüzyılda insanlar için en önemli eğlence araçlarından biri olan korku sinemasının izleyicileri korkutmak amacıyla Hıristiyanlıkta bulunan bazı dini ögeleri kullandığı tezini konu almaktadır. İnsanlığın başlangıcından itibaren var olan din, bazı ögeleriyle bilinmeyenle ilgili merakımızı giderdiği kadar, bazı ögeleriyle de korkmamıza neden olmuştur. Yine insanlığın başlangıcından itibaren bizlerle birlikte olan korku da sinemanın gelişimiyle birlikte beyazperdeye aktarılmıştır. İnsanlar yapıları itibariyle var olduğuna inandığı şeylerden daha fazla korkmaktadır. Şeytan, şeytan işgali, cadı, büyü, günah gibi insanların varlığına inandığı kavramlar "din" içerisinde, Kutsal Kitaplarda, peygamberlerin sözlerinde ya da otorite sayılan kişilerin söylencelerinde yer aldığı ölçüde daha da korkutucu olmuştur. Korku sineması ilk örneklerini vermeye başladığından itibaren bu durumun farkında olmuş ve bu ögeleri teknolojinin de getirdiği imkânlarla en korkutucu şekilde izleyicilerine sunmuştur. Bu çalışma korku kavramı ve korku sinemasının tanımlanması ile başlamış, korku ve korku sinemasının din ile arasındaki ilişkilerin açıklanması ile devam etmiştir. Bu bağlamda Hıristiyanlık içerisinde yer alan, gerek geçmişte gerekse günümüzde korku unsuru olarak kabul edilen şeytan, şeytan çıkarma, cadı, büyü ve günah kavramları incelenmiş, her bölümün sonunda o konu ile ilgili örnek olarak seçilen filmler Hıristiyanlık açısından değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Korku Sineması, Hıristiyanlık, Şeytan, Cadı, Günah.
Katolik kilisesinde kutsal müzik anlayışı ve Türkiye'deki uygulanışı
Tanrı'yı övmek için müzik icra etme geleneği pek çok dinî kültürde yer alır ve her kültürün kendisine özgü bir olgudur. Hıristiyanlığın doğduğu ortamda kadim Yahudi geleneğinden beri gelen bir ilahi söyleme pratiği vardı. Hıristiyanlık buna ilaveten çevre kültürlerden esinlenerek bu uygulamayı zenginleştirip devam ettirmiştir. Hıristiyanlık tarihinde, ibadetler esnasında okunan metinlerin bestelenme süreci ilk başta insan sesi temelli olarak tek sesli biçimde başlamıştır. Kiliselerde ortak bir söyleyiş tarzı yerleştirme gayretinin bir ürünü olan bu teganni biçimine Gregoryen Terennümü denilmektedir. Tarihi süreçte dinî müzik icra etme şekilleri gelişerek Kutsal Polifoni, Modern Kutsal Müzik, Kutsal Org Müziği, Popüler Dini Şarkılar, Hıristiyan Dinî Müziği gibi farklı kategorilere ayrılmıştır. Tezimizde Günlük İbadetlerde teganni edilen 100 adet Latince ve İngilizce ilahi resmî ibadet kitaplarından iktibas yapılarak tercüme edilmiş ve bu ilahilerin fenomenolojik tahlilleri yapılmıştır. Bununla birlikte, beş büyük ildeki (İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Mersin) Katolik kiliselerinde icra edilen Evharistiya ayinlerine çeşitli litürjik mevsimlerde iştirak edilerek bu ayinler esnasında teganni edilen ve Türkçe Katolik ilahi kitaplarında yer alan toplam 207 adet ilahi incelenmiş ve bulgular mukayese edilmiştir. Böylece Katolik Kilisesinin ilahi teganni geleneğinin Batı'daki ve Türkiye'deki uygulama biçimi ortaya konulmuştur.
Batı'da ve Türkiye'deki dinî gelişim modellerinin kuram ve yöntem açısından karşılaştırılması
Bu çalışma Batı'da ve İslam coğrafyasında, özellikle Türkiye'de ortaya konan dinî gelişim teorilerini kuram ve yöntem açısından ele almaktadır. Batı'daki dinî gelişim teorilerinin Yahudi-Hıristiyan kültürünün etkisinde gelişmesi ve pozitivist bir anlayışı benimsemesi, başka coğrafyaların inanç-kültür gerçekliğinin göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Dinî gelişimin yaşlara ve dönemlere göre evrensel ilkelerinden bahsedilip bahsedilemeyeceği, bu bağlamda sosyo-kültürel yapıların dinî gelişime etkisi araştırmamızın temel problemini oluşturmaktadır. Çalışmamızda literatür tarama yöntemi kullanılarak elde edilen veriler betimsel olarak analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Batı'daki yaklaşımların ağırlıklı olarak bilişsel temelli olduğu görülmüştür. Batı'da psikanalitik, sosyal-bilişsel ve ahlâk gelişimini esas alan ömür boyu dinî gelişim teorileri de önemli yer tutmaktadır. Batı'daki dinî gelişim modelleri evreci, evrensel ve normatif bir yapıdadır. Buna karşılık İslam coğrafyasında geleneksel bir anlayışa sahip tasavvufî yaklaşımın, kendine özgü yöntemlerle bireyin gelişimini idiyografik olarak ele aldığı görülmektedir. Ayrıca İslam âlimleri sistematik olarak dinî gelişimi açıklayan bir yaklaşımda bulunmamış olsa da dinî sorumlulukların yerine getirilmesinde aklın gelişimine ayrı bir önem atfetmişlerdir. Bu yaklaşım da kısmen bilişsel gelişim kapsamında değerlendirilebilir. Türkiye'de son yıllarda dinî gelişim konusunda belirli yaş dönemlerini ele alan çalışmalar ve model denemeleri Türk-İslam kültürüne özgü kavram ve insan yetiştirme biçimleri hakkında bilgi vermektedir. Türk-İslam coğrafyasında dinî gelişim konusunda kültürel bağlamda yapılan model deneme çalışmaları, eklektik bir karakterde ve Batı kaynaklı kuramların özeti düzeyinde bulunmaktadır. Batı'daki dinî gelişim teorileri, gelişimin evrensel boyutunu ortaya koysa da kültürel ve yerel olanı açıklayamamaktadır. Bununla birlikte bilginin tarihe ve mekâna göre değiştiği anlayışı, yerel ve evrensel anlayışların birlikte ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dinî Gelişim Teorileri, Yahudi-Hıristiyan kültür, Türk-İslam kültürü, pozitivist anlayış, yerel-kültürel inanç.
Nag Hammadi literatüründe sethiyanizm
Bu çalışma Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında yaşamış gnostik akımlardan birisi olan Sethiyanizm'i konu almaktadır. İsmini Adem ve Havva'nın üçüncü oğulları Şit'den alan bu dini hareket ilk kez Nag Hammadi literatürünün keşfedilmesi ile ön plana çıkmıştır. Yapılan bu çalışmada Sethiyanizm'i heresiolojik literatürün etkisinde kalmadan sadece kendi kutsal metinlerinin ışığında değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışma içinde Sethiyan metinlerdeki mitler, tanrıların doğuşu, insanın yaratılışı ve kurtuluş doktrini olmak üzere üç parçada incelenmiştir. Sethiyanizm aşkın bir ilk prensipten sudur etmiş kutsal varlıklardan oluşan karmaşık bir kozmolojiye sahiptir. Maddi dünya ise kozmik bir kaza sonucu doğan kötücül bir demiurgos tarafından yaratılmıştır. İnsan, ruhsal özü ile Pleroma olarak bilinen göksel âleme, vücudu ile maddi âleme aittir. İnsanlık durumundan kaynaklanan bütün acıların sebebi bu iki zıt doğa arasındaki çatışmadır. Kurutuluş ise sadece kutsal özün tekrar göksel âleme yükselmesi ile gerçekleşir. Anahtar kelimeler: Sethiyanizm, Nag Hammadi, Gnostisizm, Demiurgos.
Thyateira Hastane Höyüğü mezarlarının arkeolojik ve antropolojik incelenmesi
Hastane Höyüğü'ün bir dönem Thyateira Antik Kenti'nin Akropol sahası bir dönem tümünün ya da en azından bir bölümünün Nekropol alanı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Tez çalışması, Thyateira Hastane Höyüğü'nde 2013-2019 yılları arasında yapılan arkeolojik kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkarılmış olan mezarları kapsamaktadır. 3 farklı tipte 67 mezarın kazısı yapılmıştır. Mezarlar konum itibariyle Hastane Höyükte bulunan tapınak kalıntısının kuzey ve güney bölgesinde doğu-batı doğrultusunda konumlandırılmıştır. Bu çalışma da Hastane Höyüğü'nde yer alan mezarların mimari özellikler bakımından gruplandırılarak mezar tipolojinin oluşturulması, ölü gömme gelenekleri, yaş ve cinsiyet sayıları hakkında bilgi verilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda mezarların tipolojisi hakkında bilgi verilirken ölü gömme gelenekleri ve az da olsa çıkan buluntular hakkında bilgiler verilmeye çalışılmıştır. Mezarlar içerisinde az sayıda buluntuya rastlanılmış olması ve mezarların yapılışında farklı mimari kalıntıların kullanılması, mezarların tarihlendirilmesini zorlaştırmıştır. Az sayıda da olsa yer alan değerli buluntular, bu mezarların bir bölümünün 10-12. yy'ları, İslami ve Haçlı sikkeleri yardımıyla 13-14. yy'ları, Sardeis'te bulunan ziynet eşyalarının benzerliklerinden yola çıkılarak 14-15.yy'ları da kapsayacak şekilde Osmanlı Dönemi'nin ilerleyen safhaları boyunca da devam ettiği anlaşılmaktadır. Ancak son gömü için net tarih vermek mümkün değildir.
Konstantinos'tan Theodosyus'a Hıristiyanlığın Roma siyasal sistemiyle entegrasyonu süreci
Filistin bölgesinde ortaya çıkıp Akdeniz havzasında yayılan Hıristiyanlık ile bu havzayı kontrol eden Roma devletinin ilişkileri, Roma'nın Hıristiyanlığa bakışı, Hıristiyanlığı ülkenin legal dinlerinden birisi olarak tanıması, sonra devletin resmî dini ilan etmesi, Hıristiyanlığın Roma'nın siyasal sistemine eklemlenerek Kilisenin devlete ait bir kuruma dönüşmesi ve nihayet bu ittifakın sonraki yüzyıllara yansımaları bu araştırmada söz konusu edilen temel meseleler olmuştur. Birinci Bölüm'de Hıristiyanlığın ortaya çıktığı Akdeniz havzasındaki antik geleneksel dinler anlatılmış, İsa-Mesih'ten söz edilmiş, Hıristiyanlığın erken tarihleri irdelenmiş ve Romalıların I. yüzyıldan IV. yüzyıla kadar Hıristiyanlığa bakışları aktarılmıştır. İkinci Bölüm'de, İmparator Constantinus döneminde devletin Hıristiyanlığı resmen tanıyıp himaye altına alması ve Kiliseyi güçlendirip kendisine ait bir kuruma dönüştürmesi süreci ele alınmıştır. Üçüncü Bölüm, Hıristiyanlığın İmparator Theodosius tarafından devlet dini yapılmasını ve Theodosius'un Kilise'yi başkent üzerinden kontrol altına alma çabalarını detaylandırmıştır. Dördüncü Bölümde ise Kilisenin Roma devleti ile kurduğu ittifakın VII. yüzyıla kadar ortaya çıkardığı yansımalara bakılmış; Bizans açısından Doğu'nun kaybedilmesi kabilinden tarihsel olgular devletin Kilise siyaseti ile ilişkilendirilmiştir. Araştırma neticesinde, Bizanslı idarecilerin Hıristiyanlığı öncelikle politik bağlamda değerlendirdikleri, Kiliseyi devletin siyasî açıdan istikrarı ve birliği ideali amacına yönelik kullanmak istedikleri, bu beklentinin Hıristiyanlığı siyasallaştırıp dünyevileştirdiği, Bizans'ın ise Kilise-Devleti karakterine evrildiği ve nihayet politik açıdan beklenilenin tam aksi neticeler ile karşılaşıldığı gibi sonuçlara ulaşılmıştır.
Semitik dinlerin kutsal metinlerinde toplumsal cinsiyet ve roller üzerine bir araştırma
Cinsiyet özellikleri, insanların doğuştan sahip olduğu biyolojik unsurlardır. Bir edim sonucu oluşmayan cinsiyet, modern tıp alternatifleri bir yana kişinin değiştirmesi mümkün olmayan bir durumdur. Cinsiyet özellikleri üzerinden oluşturulan kalıp yargılar ve kültürün atadığı cinsiyet rolleri ise toplumsal cinsiyet şeklinde ifade edilmektedir. Çeşitli coğrafyalar üzerinde doğan dinler, kültürü beslemekle birlikte cinsiyet rollerinin kapsamını ve sınırlılıklarını da çizebilmektedir. Dokümantasyon yöntemi kullanılan bu çalışma ile semitik dinler olan Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet dinleri ele alınarak metinlerinin toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında incelenmesi hedeflenmiştir. Elde edilen bulgular ile kişilerin hayatlarında büyük etkisi olan dini bilgilerin çoğu yerde kültürün etkisinde kalarak uygulanıldığı ya da dinin kültürden bağımsız bir yönde gelişmediğini göstermektedir. Toplumun kadınlık veya erkeklik kavramları ile ilgili bireylerden beklentileri dini bir düzleme oturtulmuş kutsal kitaplardan argümanlar ile desteklenmiştir. Dolayısıyla toplumun kültürü bilinmeden dinin bakış açısını çözmek zorlaşır. Aynı eksende, dinin toplum üzerindeki etkisinin de bilinmesi ve bu karşılıklı etkileşiminden doğan toplumsal cinsiyet rollerinin anlaşılmasında fayda sağlayacağı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Din, kutsal metinler, cinsiyet, cinsiyet rolü.