Astım
Bu konu başlığı altında 175 tez
Astımlı çocuk hastalarda serum srage düzeyleri ve oksidatif stres ile ilişkisi
Astım; birçok enflamatuar hücre ve medyatörlerin önemli rol aldığı, solunum yollarının tam veya kısmi olarak geri dönüşümlü obstrüksiyonu ile karakterize bir havayolu hastalığıdır. Bu çalışmada, astım tanısı alan 5-15 yaş arası çocukların oksidatif stresin durumunu gösteren dolaşımdaki bir biyobelirteç olan sRAGE düzeylerinin değerlendirilmesi, ayrıca sağlıklı çocukların düzeyleri ile karşılaştırarak oksidatif stres parametrelerinden olan MDA, SOD ve CAT düzeyleri ve serum total IgE, CRP ve tam kan sayım düzeylerinin sRAGE belirteci ile olan ilişkisinin araştırılmasıdır. Aynı zamanda astımda oksidatif stres varlığını ve sRAGE düzeyleri ile ilişkisini araştırmaktır. Namık Kemal Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine müracaat eden 5-15 yaş arası astım tanısı almış 52 hasta alındı. Kontrol grubu ise 33 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Astım hastaları hastalık aktivitesine göre kendi içinde kontrol düzeyleri iyi (n=6), kısmi (n=31) ve kontrolsüz (n=15) olarak ayrıldı. Serum sRAGE, SOD, MDA, CAT, total IgE, CRP ve hemogram düzeyleri ve demografik bilgileri dosya taraması ile elde edildi. Astımlı çocuklarda serum sRAGE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,000). Lenfosit, nötrofil ve eozinofil düzeyleri ve total IgE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,001, p=0,002, p=0,001, p=0,000). CAT düzeyleri ise astımlı hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Hastalık aktivitesi artmış ağır astımlı hastalarda MDA düzeyleri kısmi kontrollü hasta grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p=0,010). Astımlı hasta grubunda uygulanan korelasyon analizinde SOD ile BKS düzeyleri arasında pozitif ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç olarak astımlı hastalarda sRAGE düzeyleri oksidatif stres parametreleri ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. SRAGE oksidatif stres etkilerine karşı koruyucu bir role sahiptir denilebilir. sRAGE'nin astım hastalığının tanı ve takibinde iyi bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
18-65 yaş arası yetişkin bireylerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin astım ile ilişkisinin biyokimyasal parametreler ile araştırılması
NOVA, gıdaları besin maddeleri yerine gıda işlemenin kapsamı ve amacına göre sınıflandıran bir gıda sınıflandırmasıdır. Astım, hırıltılı solunum, nefes darlığı, göğüste sıkışma ve / veya öksürük gibi değişken semptomlar ve değişken ekspiratuar hava akımı sınırlaması ile karakterizedir. NOVA gıda sınıflandırma sistemine göre ultra işlenmiş gıdaların tüketimi astım semptomlarını etkileyecek düzeydedir. Bu çalışmada 18-65 yaş arası yetişkinlerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin astım ile ilişkisi biyokimyasal parametreler ile araştırılmıştır. Çalışmaya Ocak 2015 – Eylül 2021 tarihleri arasında astım tanısı almış, buna bağlı ilaç tedavisi gören, kan tahlilleri ve tanı sonrası solunum fonksiyon testleri bulunan 18-65 yaş aralığında 251 (%74,0) kadın ve 88 erkek (%26,0) olmak üzere toplam 339 birey dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik bilgileri katılımcı bilgi formu ve ultra işlenmiş gıda tüketimleri besin tüketim sıklık anketi kullanılarak belirlenmiştir. Katılımcıların biyokimyasal parametrelerine ilişkin veriler çalışma yapılan kurumun veri tabanından elde edilmiştir. Çalışma bulgularında CRP, eozinofil ve total IgE değerleri ile ultra işlenmiş gıda tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). % FEV1 beklenen değeri ve ultra işlenmiş gıda tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki olmamasına (p>0,05) rağmen %FVC beklenen ve %FEV1/FVC değerlerinin ultra işlenmiş gıda tüketiminin artmasıyla azaldığı sonucuna ulaşılmıştır (p<0,05). Bu çalışmada ultra işlenmiş gıdaların tüketimi hızla artmakta olup bu gıdaların tüketim sıklıkları astım prognozuna olumsuz yönde etki ettiği sonucuna varılmıştır.
Astımlı erişkinlerde üst ekstremite esneklik, endurans ve fonksiyonelliğin değerlendirilmesi
Bu çalışma, astım tanılı erişkin hastaların üst ekstremite esneklik, endurans ve fonksiyonelliklerini değerlendirmek ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmak amacıyla yapıldı. Araştırmanın evrenini hastanenin Göğüs Hastalıkları Servisine başvurup astım tanısı alan hastalar oluşturdu. Çalışmaya astım tanılı 25 hasta ve 25 sağlıklı birey dahil edildi. Üst ekstremite esneklikleri, mezura ve gonyometre ölçümü ile, enduransları Eurofit Test Bataryası Disklere Dokunma Testi kullanılarak, fonskiyonellikleri ise Kol, Omuz ve El Sorunları Anketi (DASH) ile değerlendirildi. Verilerin istatiksel analizinde IBM SPSS Statistics 23 paket programı kullanıldı. Yapılan analizler sonucunda astım tanılı hastalar ile kontrol grubunun; demografik özellikleri benzerdi (p>0,05). Ancak astımlı grubunun VKİ değerleri kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). Astımlı hastaların %100'ünde ailede astım öyküsü tespit edildi (p<0,05). Astım tanılı hastaların üst esktremite esnekliklerinin kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha düşük olduğu tespit edildi (p<0,05). Üst ekstremite endurans değerlendirmesinde Eurofit Test Bataryası- Disklere Dokunma Testi kullanıldı. Test sonuçlarına göre astımlı grubun enduransının, kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulundu (p<0,05). Kol, Omuz ve El Sorunları Anketi (DASH) 'ne göre astımlı hastaların fonksiyonelliklerinin, kontrol grubundakilere göre anlamlı düzeyde daha zayıf olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak; astım tanılı hastaların üst ekstremite esneklik, endurans ve fonskiyonelliklerinin olumsuz yönde etkilendiği saptandı. Esneklik, endurans ve fonksiyonelliğin birbirini etkileyebileceği bilinmektedir. Dolayısıyla rehabilitasyon programlarında bu parametrelerin değerlendirilmesi ve programın ona göre düzenlenmesi programın başarısını arttıracaktır.
Kronik astımlı kadınlarda diyetle flavonoid alımı ile antioksidan durum ve bazı inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma kronik astımlı kadınlar ile sağlıklı kadınlar arasında antioksidan diyet bileşenleri (A, C ve E vitaminleri ile çinko, magnezyum, selenyum, bakır minerallerinin ve flavonoidlerin) alımları arasındaki farkın belirlenerek, serum oksidatif stres ve bazı serum inflamasyon parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve astım riski ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi'nde yaşları 19-50 yıl arasında değişen, çalışmaya katılmaya gönüllü olan kronik astımlı kadınlar (vaka=30) ve sağlıklı kadınlar (kontrol=30) olmak üzere toplam 60 kişi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Vaka ve kontrol grubunun genel beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, bazı biyokimyasal, oksidatif stres ve inflamasyon parametreleri, solunum fonksiyonları, beslenme durumları ile Akdeniz diyetine uyumları incelenmiştir. Diyetle antioksidan bileşenlerin alımlarını incelemek için miktarlı besin tüketim sıklığı anketi kullanılmış, Akdeniz Diyeti'ne uyumları ise "Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği" kullanılarak değerlendirilmiştir. Bireylerin oksidatif stres durumları serumda total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) belirteçleri ile inflamasyon durumları ise serumda IL-6, TNF-α ve hs-CRP düzeyleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Vaka ve kontrol grubu bireyler arasında diyetle enerji alımlarında anlamlı farklılık olması nedeniyle besin ögesi kalıntı modeli uygulanmıştır. Besin ögesi kalıntı modeline göre vaka ve kontrol grubundaki kadınların günlük diyetle almış oldukları sırasıyla A vitamini [1784,92 μg; 1709,91 μg], C vitamini [198,94 mg; 213,38 mg], E vitamini [21,61 mg; 20,54 mg] ile çinko [10,06 mg; 10,40 mg], magnezyum (365,24 mg; 366,14 mg), selenyum [11,32 μg; 11,75 μg], bakır (2,08 mg; 2,03 mg) ve manganez (4,70 mg; 4,74 mg) mineralleri alımları incelendiğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Antioksidan özellik gösteren diğer diyet bileşenleri incelendiğinde ise besin ögesi kalıntı modeli uygulandıktan sonra vaka grubunda sadece toplam antosiyanidin alımlarının, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlenmiştir [sırasıyla; 31,74 (18,63-56,69) mg ve 52,50 (33,32-97,99) mg] (p<0,05). Vaka grubunda diyetle alınan antioksidan besin ögeleri ile IL-6 ve TNF-α inflamasyon parametreleri arasında bir ilişki belirlenmezken (p>0,05), kontrol grubunda besin ögesi kalıntı modeline göre diyetle C vitamini ile IL-6 düzeyi arasında ters ilişki olduğu saptanmıştır (r=-0,442; p<0,05). Ayrıca vaka grubunda besin ögesi kalıntı modeline göre diyetle toplam flavonol alımı ile TOS arasında anlamlı ve ters ilişki (r=-0,384; p<0,05), diyetle toplam flavan-3-ol ve flavonol alımları ile OSİ arasında anlamlı ve ters ilişki bulunmuştur (sırasıyla; r=-0,377 ve r=-0,457; p<0,05). Lojistik regresyon analizine göre, potansiyel karıştırıcı faktörlere göre düzeltme yapıldığında zeytinyağı tüketiminin astım riskini anlamlı olarak azalttığı belirlenmiştir (OR = 0.809, %95 GA: 0.679, 0.963). Araştırma sonuçlarımız, vaka ile kontrol grubundaki kadınlar arasında diyetle flavonoid alımı ile flavonoid içeriği zengin besin alımlarında farklılık olabileceğini ve bu farklılıkların serum IL-6 ve oksidatif stres belirteçleri ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Araştırma sonuçlarına göre astım riskini azaltabilecek veya astımla ilgili sonuçları iyileştirebilecek değiştirilebilir diyet faktörlerinin belirlenmesi, bireyselleştirilmiş beslenme planlarının oluşturulması ve bu konuya yönelik geniş kapsamlı çalışmaların yapılması önerilebilir. Astımlı kadınlarda diyet örüntüsü açısından besin içeriği çeşitli, flavonoid içeriği zengin ve sağlıklı bir diyetin teşvik edilmesi, kronik inflamasyon ve oksidatif stresi azaltarak olumlu etki sağlayabileceği düşünülmektedir.
Endokannabinoid metabolizmasının inhibisyonunun alerjik solunum yolu inflamasyonunda yeni bir tedavi stratejisi olarak incelenmesi
Endokannabinoidler biyolojik olarak aktif kanabinoid yapısındaki endojen maddelerdir. Yıkımları esas olarak yağ asidi amid hidrolaz (FAAH) ve monoasilgliserol lipaz (MAGL) olmak üzere iki enzim tarafından gerçekleştirilir. Yapılan çalışmalar endokannabinoidlerinbronş hiperreaktivitesi ile ilişkili inflamatuar hava yolu hastalıkları için önemli bir hedef olabileceğini düşündürmektedir. Bu tez çalışmasında, kobaylarda deneysel alerjik hava yolu inflamasyonunda FAAH ve MAGL inhibitörü tedavilerinin etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla kobaylar ovalbumine duyarlı hale getirildikten sonra ovalbumin inhalasyonuna maruz bırakıldı. Bu kobaylarda FAAH inhibitörü URB597, MAGL inhibitörü JZL184 ve her iki enzimi de inhibe eden JZL195 tedavilerinin etkileri değerlendirildi. Ovalbumin uygulanması kobaylardan izole edilen trakea preparatlarında reaktivite artışı, bronkoalveolar lavaj (BAL) sıvısında IL-4, IL-13 ve eozinofil seviyelerinde artışı ve serumdaki IgE düzeylerinde artış ile karakterize eozinofilik pulmoner inflamasyon ve hava yollarında hiperreaktivite gelişmesine neden olmuştur. Bu protokol aynı zamanda akciğerlerde metabolomik profil üzerinde de değişikliklere neden olmuştur. URB597 tedavisi, sitokin üretimi ve inflamatuar hücre infiltrasyonu gibi inflamasyon belirteçlerini önlemiş, ancak hava yolu hiperreaktivitesini etkilemedi. JZL184 ve JZL195 tedavileri inflamasyon belirteçleri ile birlikte hiperreaktiviteyi de azaltabildi. Alerjen maruziyeti özellikle akciğerlerde glikolitik metabolizma ile ilişkilendirilen metabolitlerde bir artışa neden olmuştur. Bu artış, immün sistem hücrelerinin sayısının ve aktivasyonundaki artışa bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, FAAH ve MAGL inhibitörleri ile endokannabinoid metabolizmasının inhibisyonunun, alerjik inflamatuar hava yolu hastalıklarının tedavisi için değerlendirilebileceğini ve daha selektif etkiler için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini göstermektedir.
Deneysel alerjik astım modelinde mitokondri hedefli hidrojen sülfür donörü AP39 tedavisinin etkisinin araştırılması
Bu tez çalışmasında farelerde ovalbumin (OVA) ile indüklenen alerjik astım modelinde mitokondriye hedeflendirilmiş yavaş hidrojen sülfür (H2S) salıveren donör AP39'un etkileri incelendi. Bu modelde fareler, intraperitoneal OVA uygulamasıyla duyarlı hale getirildikten sonra intranazal (i.n.) OVA uygulanması ile deneysel alerjik solunum yolu inflamasyonu oluşturuldu ve bu farelerde i.n. 250 ve 1000 nmol/kg dozlarında AP39 tedavisi uygulandı. AP39 tedavisi, farelerde OVA'nın neden olduğu bronşiyal hiperreaktiviteyi önemli ölçüde önledi. OVA uygulaması farelerin bronkoalveoler lavaj (BAL) sıvılarında lenfosit ve eozinofil sayısında da artışa neden oldu ve bu artışlar AP39 tedavisinin 1000 nmol/kg dozu ile engellendi. Yüksek doz AP39 (1000 nmol/kg) tedavisi, BAL'daki artmış olan IL-4, IL-5 ve IL-13 sitokin düzeylerini de baskılarken, düşük AP39 dozu (250 nmol/kg) bu sitokinlerin düzeylerini etkilemedi. OVA uygulamasına bağlı olarak akciğer dokusunda meydana gelen histopatolojik değişiklikler de yüksek doz AP39 tedavisi ile azaldı. Bu sonuçlara dayanarak AP39, alerjik astımın klinik bulguları olan bronşiyal hiperreaktive ve solunum yolu inflamasyonu oluşumunu azaltmıştır. Solunum yolu düz kas hücrelerinde hidrojen sülfürün mitokondriyal fonksiyonları koruması ile alerjik astım oluşumunun engellenmesi ilişkilendirilmiştir. AP39 uygulama dozu ve süresi dahil olmak üzere AP39 tedavi stratejisinin terapötik etkinliğini optimize etmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak AP39, bir hidrojen sülfür donörü olarak solunum yolu hastalıklarında umut verici bir terapötik potansiyel göstermektedir.
Astımlı çocuk ve ergenlerde anne baba tutumları, duygu düzenleme ve psikosomatik rahatsızlıkların ilişkisi
Çocukluk çağında ortaya çıkan ve sık görülen bir hastalık olan astımın çocuk ruh sağlığı üzerine etkilerini araştıran az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın ortaya çıkmasında astımın bir psikosomatik rahatsızlık olduğu ve diğer bedensel sıkıntılara eşlik edebileceği, astım tanılı çocukların anne baba tutumlarının aşırı koruyucu olabileceği, çocukların özerkleşmesini yeterince desteklememeleri ve bunların duygu düzenleme süreçlerindeki sorunlarla ilişkili olabileceği varsayımları rol oynamıştır. Çalışmanın amacı ise 8-17 yaş arası astım tanısı almış çocukların anne baba tutumları, duygu düzenleme becerileri ve psikosomatik rahatsızlıklar arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmada astım hastası 64 çocuk ve herhangi bir kronik hastalığı olmayan 96 çocuk yer almıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Anne Baba Tutum Ölçeği, Ergenler için Duygu Düzenleme Ölçeği ve Çocuklar için Somatizasyon Envanteri doldurtulmuştur. Araştırma verileri IBM SPSS 25.0 programında analiz edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu arasında Anne-Baba Tutumları Ölçeği'nde yer alan psikolojik özerklik alt boyutu ve Çocuk Somatizasyon Ölçeği puanları arasında anlamlı fark görülmüştür. Sonuç olarak astım hastası çocukların kronik hastalığı olmayan çocuklara göre psikolojik özerkliklerinin düşük olduğu (t(144)=-2,412, p<0,05), psikosomatik rahatsızlık düzeylerinin ise daha fazla olduğu (t(144)=2,412, p<0,05) gözlenmiştir.
Pediatrik astımda algılanan stres düzeyi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkide bilinçli farkındalığın aracı rolünün incelenmesi
Bu çalışmanın amacı pediatrik astımda algılanan stres düzeyi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkide bilinçli farkındalığın olası aracı etkisini analiz etmektir. Toplamda 100 katılımcının bulunduğu bu çalışmanın örneklemini 9-12 yaşları arasındaki astımlı çocuklar oluşturmaktadır. Katılımcıların algılanan stres, bilinçli farkındalık ve yaşam kalitesi düzeylerini değerlendirmek için Çocuklarda Algılanan Stres Ölçeği, Çocuk ve Ergen Bilinçli Farkındalık Ölçeği ve Pediatrik Astımda Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmıştır. Astım kontrolü hakkında bilgi edinmek için 4-11 yaşlarındaki çocuklar için Çocukluk Çağı Astım Kontrol Testi ile ≥12 yaş çocuklar için Astım Kontrol Testi kullanılırken hekimler tarafından da aynı zamanda GINA kriterleri ile çocukların astım kontrol düzeyleri belirlenmiştir. Araştırmanın ana hipotezlerinin analiz edilmesi sürecinde doğrusal hiyerarşik regresyon analizi kullanılmıştır. Temel hipotezlerin incelenmesi neticesinde algılanan stres ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkide (p=-,474), algılanan stres ile yaşam kalitesi alt boyutu olan belirtiler arasındaki ilişkide (p=-,399) ve algılanan stres ile yaşam kalitesi alt boyutu olan duygusal işlev arasındaki ilişkide (p=-,514) bilinçli farkındalığın kısmi aracı rolünün olduğu belirlenmiştir. Yaşam kalitesinin alt boyutlarından biri olan faaliyet kısıtlanması ile bilinçli farkındalık arasında anlamlı bir korelatif ilişkinin çıkmaması (p=,136) nedeniyle algılanan stres ile faaliyet kısıtlanması arasındaki ilişkide bilinçli farkındalığın aracı rolü incelenememiştir.
İşle ilişkili astım ve silikozis tanılı hastalarda oksidatif stres parametrelerinin ve genotoksik etkilerin değerlendirilmesi
Astım, dünyada yaklaşık 300 milyondan fazla insanı etkileyen küresel bir sağlık sorunudur. Erişkin başlangıçlı astımların yaklaşık %10-33'ü işle ilişkili astımdır. Silikozis ise çalışma hayatında silika maruz kalımı sonucu ortaya çıkan akciğerde nodüllerin oluşumu, pulmoner fibrozis ve fonksiyonel kayıplara neden olabilen bir mesleki akciğer hastalığıdır. Silikozis, özellikle gelişmekte olan ülkelerde halen en önemli halk sağlığı sorunlarından biridir. Bu çalışmada, iki meslek hastalığında ortaya çıkabilecek oksidatif stres, inflamasyon ve genotoksisite parametrelerindeki olası değişiklikleri belirlemek, bu hastalıkların erken tanısı ve hastalıkların önlenmesi süreçlerine katkı sunmak amaçlanmıştır. Ankara Mesleki ve Çevresel Hastalıklar Hastanesi'ne başvuran gönüllü 24 işle ilişkili astım (İİA), 23 silikozis tanılı hasta ile 27 maruz kalım öyküsü olup hastalığı olmayan ve 38 sağlıklı gönüllüden kan ve bukkal epitel sürüntü örnekleri alınmıştır. Serumda oksidatif stres biyogöstergeleri olan süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzim aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) düzeyleri, inflamasyon biyogöstergeleri olan interlökinlerden (IL) IL-17, IL-23 ve IL-27 düzeyleri ölçülmüştür. Bukkal epitel sürüntü numunelerinde mikroçekirdek (MÇ) sıklığı, serumda 8-OHdG düzeyleri hesaplanarak olası genotoksik hasar değerlendirilmiştir. Serum SOD, KAT, GPx, MDA, 8-OHdG, IL-17, IL-23 ve IL-27 düzeylerinin maruziyet, İİA, silikozis gruplarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu bulunmuştur. Hasta grubunun bukkal epitel hücrelerindeki MÇ sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu sonuçların hem hasta grubunda hem de maruz kalımı olan grupta, yüksek olması erken dönem biyogöstergeleri olabileceğini ve erken dönemde önlemlerin alınması için yol gösterici olacağını göstermektedir.
Investigation of indoor microbial pollutants in homes of asthmatic school-aged children
Some studies have reported various associations between indoor microbiological exposure and asthma in children. Although, little is known about the associations of potential determinants such as dwelling age, location of the house, smoke exposures, cleaning frequency, Etc., and aggravating asthma in children. This study examined indoor bacterial and fungal agents and potential determinants at home as a risk factor for asthma in children. Furthermore, the associations of biological agents with potential determinants were investigated. A case-control study was conducted among school children (aged 6–11 years) in the province of Ankara, Turkey. As case and control groups, 109 children with asthma and 130 age- and sex-matched healthy children were identified. The parents answered questions about the home characteristics and lifestyles of families. Dust samples were collected from children's living rooms and bedrooms, and endotoxin β-(1→3)-D-glucan, Aspergillus, and Penicillium spp. were measured in dust extracts. Associations between microbial markers, potential determinants, and risk factors for asthma were evaluated. Among the 109 children with asthma, the frequency of gender in the asthma group was approximately equal, and the asthma study children were, on average, eight years of age. The Childhood Asthma Control Test (ACT) score of 74.8% of the children in the asthma group was more than 19. There were no statistically significant differences in age and gender in asthma and control groups. The endotoxin level was an inverse risk factor for the presence of asthma (OR = 0.324, 95% CI: 0.155–0.677). According to multivariate logistic regression, a high β-(1→3)-D-glucan level was a risk factor for the presence of asthma (OR = 3.162, 95% CI: 1.101–9.028). Furthermore, high β -(1→3)-D-glucan level was a risk factor for asthma exacerbation (OR = 2.563, 95% CI: 1.076–6.106) (P value= 0.034). Among the potential determinants that fitted multivariate modeling, dwelling age (˃20), house floor (≤1), new furniture at home, smoke exposures at home, and houses without a separate kitchen are risk factors for the presence of asthma. All associations with Aspergillus and Penicillium were statistically nonsignificant in multivariate logistic modeling. According to multivariate logistic regression analyses dwelling age (˃20), house floor (≤1) were determined as risk factors for uncontrolled asthma. Multivariate logistic regression analyses to determine the association between potential determinants and biological markers showed that having houseplants at home and the frequency of changing coverlets and bedsheets were the factors that were significantly associated with most of the biological markers.
Nonsteroid anti-inflamatuvar ilaçlarla alevlenen hava yolu hastalığında (N-ERD) platelet-lökosit kümelerinin rolünün araştırılması
Nonsteroid anti-inflamatuvar ilaçlarla alevlenen hava yolu hastalığı (N-ERD), ağır astım ve nazal polip oluşumu gözlenen kronik rinosinüziti olan hastalarda, aspirin ve diğer seçici nonsteroid anti-inflamatuvar ilaç alımı sonrası ağır klinik semptomlar gösteren heterojen bir hastalıktır. Hastalık erişkin dönemde tanı almakta ve semptomlar zaman içinde gelişerek kendini göstermektedir. Hastalığın farkındalığının düşük olması nedeniyle görülme sıklığına yönelik bildirilen veriler kesinlik taşımamaktadır. Ancak, toplum genelinde N-ERD görülme sıklığının erişkin astımlı hastalarda ortalama %7 iken ağır astımlı hastalarda %15 olduğu tahmin edilmektedir. N-ERD hastalarında aspirin ve nonsteroid anti-inflamatuvar ilaç (NSAİİ) alımı sonrasında siklooksijenaz-1 (COX-1) enzim aktivitesinde kalıcı bir inhibisyon gerçekleşmektedir. Bu durum; araşidonik asit (AA) metabolizmasını 5-lipoksijenaz (5-LO) yönünde kaydırarak güçlü lipid mediyatörleri sınıfından olan sisteinil lökotrienlerin (CysLT) aşırı artmasına neden olmaktadır. Ayrıca, N-ERD patogenezinde önemli olduğu belirtilen Prostaglandin D2 (PGD2) lipid mediyatörünün, pro-inflamatuvar özellik sergileyerek N-ERD hastalığında ciddi artış gösterdiği; Prostaglandin E2 (PGE2)'nin ise anti-inflamatuvar özellik göstermesi ile N-ERD hastalığında kritik seviyelerde olduğu bilinmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalar N-ERD hastalarında platelet-lökosit kümelerinin varlığına dikkat çekmektedir. Özellikle N-ERD patogenezinde normal koşullar altında tek başlarına CysLT üretemeyen plateletler, P-selektin, GPIIb / IIIa (Glikoprotein CD41/CD61) ve CD40 ligand gibi yüzey reseptörleri aracılığıyla lökositler üzerinde bulunan P-selektin glikoprotein ligand 1 (PSGL-1), Makrofaj adezyon molekülü-1 (Mac-1) ve CD40 ile birleştikten sonra CysLT üretimine katkı sağlayabilmektedirler. Aspirin desensitizasyonu (AD), mast hücre aktivasyonu ve CysLT üretimi ile karakterize edilen bir astım fenotipi olan N-ERD için mevcut tek hedefli tedavidir; AD'yi takiben günlük aspirin uygulaması, birçok hastanın klinik seyrinde önemli bir iyileşme ile sonuçlanmıştır. Yakın tarihli bir çalışmada, N-ERD hastalarının %83,5'inin herhangi bir önemli komplikasyon olmaksızın desensitizasyonu tolere edebildiği gösterilmiştir. Aspirin duyarsızlaştırma ve günlük yüksek doz aspirin uygulaması N-ERD'li hastaların çoğu için başarıyla sonuçlansa da tüm hastalarda bu başarıya ulaşılamamakta ve diğer tedavi çeşitlerine de gereksinim duyulmaktadır. Ayrıca, AD tedavisinin N-ERD hastalarında platelet-nötrofil kümeleri üzerindeki etkisi ve bu etkinin hastalık patofizyolojisi ile ilgisi bilinmemektedir. Ancak literatürde alternatif anti-platelet odaklı tedavilere yönelen ve N-ERD patogenezinde önemli olan platelet-lökosit kümelerinin nedenlerini araştıran çalışmalar da bulunmaktadır. Tez kapsamında, AD uygulanan ve uygulanmayan N-ERD hastalarının kanındaki nötrofillere yapışan plateletlerin seviyeleri belirlenerek astımlı ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı, platelet-nötrofil kümelerinin ve potansiyel olarak bu kümeleşmeyle ilişkili moleküllerin N-ERD patogenezindeki rolünü araştırmaktır. Yapılan çalışmalar sonucunda, AA metabolitlerinden biri olan platelet türevli 12-HETE'nin seviyesi, platelet-nötrofil kümelerinin yüzdesi, sP-selektin ve PF4'ün plazma seviyeleri, sağlıklı kontrollere kıyasla N-ERD hastalarında önemli ölçüde daha yüksek seviyelerde bulunmuştur. Ayrıca, platelet-nötrofil kümelerinin yüzdesi ile üriner LTE4 konsantrasyonu pozitif korelasyon göstermiştir. Ancak, N-ERD hastalarına uygulanan AD tedavisi platelet-nötrofil kümelerinin yüzdesini değiştirmemiştir. Bu bulgulara dayanarak, N-ERD'li hastalarda platelet aktivasyonunun baskılanmasının, hastalık patogenezi için potansiyel bir terapötik hedef olabileceği düşünülmektedir.
Bir sanayi kentinde 2016-2020 yılları hava kirliliği düzeylerinin solunum yolları hastalıkları nedenli hastane başvurularına etkisinin çapraz vaka kontrol çalışma dizaynı ile incelenmesi
Bu çalışmada bir sanayi kentinde solunum sistemi hastalıkları nedenli 2016-2020 yılları arasında hastane başvuruları, hava kirliliği ve meteorolojik verilerinin bazı özellikleri ile hastane başvurularına hava kirletici (PM₁₀) düzeylerinin etkisi incelenmiştir. Araştırma gözlemsel ekolojik bir çalışmadır ve çalışmada case crossover tasarımı kullanılmıştır. Araştırmada kullanılan veriler ilgili birimlerden izin alınarak alınmıştır. İlde ölçüm yapan 3 istasyona ait PM₁₀ ve SO₂ düzeylerinin yıllık ortalamaları büyük çoğunlukta limit değerlerin üzerinde bulunmuştur. İle ait meteorolojik ve hava kirliliği parametreleri arasında yapılan korelasyon analizinde parametreler arasında çeşitli düzeylerde istatistiksel anlamlı ilişki bulunmuştur. Araştırmanın ilk bölümünde 8224 hastane başvurusu, ikinci bölüm case crossover yöntem analizinde koşullu lojistik regresyon modeline 7065 başvuru dahil edilmiştir. 5 yıllık toplam 8224 başvurunun %73,8'i Astım, %26,2'si KOAH nedenlidir. Astım nedeniyle toplam başvuranların %68,8'i kadın, KOAH nedeniyle başvuranların %74,8'i erkektir. Hastalıklara göre başvurular ile yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Koşullu lojistik regresyon analizi sonuçlarına göre; 2 günlük lag periyodunda PM₁₀'da 10 µg/m³ artışa maruz kalma ile 5 yıllık toplam Astım ve KOAH başvuruları arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sıcak sezonda 2 günlük lag periyodunda PM₁₀ seviyelerinde 10µg/m³'lük artış KOAH nedenli başvuruları 0,66 kat azalttığı bulunmuştur. 2020 pandemi yılı modelden çıkarıldığında, tüm yıllarda başvuru ve kontrol günleri öncesi 2 günlük dönemde PM₁₀ düzeyinde 10 µg/m³'lük artış ile KOAH tanılı başvurular arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmıştır. PM₁₀ düzeyinde 10 µg/m³'lük artışa maruz kalmanın KOAH başvurularını 1,22 kat arttırdığı bulunmuştur. 4 yıllık analizde Astım başvuruları ile 2 günlük dönemde PM₁₀ düzeyinde 10 µg/m³'lük artışa maruz kalım arasında ilişki bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Hava kirliliği, Astım, KOAH, Case-crossover, Hastane başvuruları
Astımlı çocuklarda ağız sağlığı ve ilaç kullanımının tükürük özelliklerine etkisi
Astım özellikle çocuklarda sık görülen kronik rahatsızlıklardan biridir. Kullanılan ilaçlar ve ağız solunumu ağız sağlığını etkilemektedir. Bu durumun sağlıklı ve astımlı çocukların ağız sağlığı ve tükürük biyofiziksel parametrelerinde bir farklılık oluşturup oluşturmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada sağlıklı ve astımlı 5-13 yaş arası 72 çocuğun ağız sağlığı taraması yapılıp tükürük örnekleri alınmıştır. Alınan tükürük örnekleri üzerinde pH ve element analizi yapılmıştır. Yapılan tüm istatistiksel analizler için p<0,05 değeri anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi. Sağlıklı ve astımlı çocukların ağız sağlığı parametrelerinden DMFT, dmft, DMFS, dmfs, molar kapanış, open bite, over jet, ağız solunumu, yüksek damak, çapraz kapanış, dişlerde renkleşme ve erezyon indeksi değerleri karşılaştırılmıştır. Bu değerler arasında yüksek damak değeri astımlı çocuklarda sağlıklı çocuklara göre anlamlı derecede yüksek olduğu sonucuna ulaşıldı(p<0,05). Astımlı çocuklar kendi aralarında ilaç kullanım sürelerine göre 4-5 ay ve 6-12 ay şeklinde gruplandırılarak analiz edildiğinde ise çapraz kapanış değerinin ilaç kullanım süresi ile artığı ve bu değerin anlamlı olarak yüksek olduğu sonucuna varıldı(p<0,05). Sağlıklı ve astımlı çocuklardan alınan tükürük örneklerinde pH değeri Radiometer ABL800 Basic cihazıyla, element analizi ise ICP-OES cihazı kullanılarak gerçekleştirildi. Sağlıklı ve astımlı çocuklarda pH, As, B, Cr, Cu, Fe, Mg, Mn, Ni, Se, Si, Zn, Ca ve P değerleri karşılaştırıldı. Yapılan analiz sonucunda B(p<0,01), Cr(p<0,05), Fe(p<0,01) ve Zn(p<0,05) değerleri astımlı çocuklarda anlamlı derecede düşükken, Cu(p<0,01) ve Si(p<0,01) değerleri astımlı çocuklarda daha yüksek değerde olduğu tespit edildi. Bu araştırma, kullanılan ilacın ağız sağlığı ve tükürük biyofiziksel özellikleri üzerinde belirgin etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle astım hastalarının düzenli ağız sağlığı kontrollerinin, ilaç kullanımına bağlı olası sorunların önlenmesinde kritik öneme sahip olduğu belirlenmiştir. Tükürük parametrelerindeki değişikliklerin izlenmesi, erken müdahale ve koruyucu yaklaşımlar için bir fırsat sunmaktadır. Bu bulgular, ilaç kullanımının ağız sağlığı üzerindeki etkilerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Farklı yaş grupları ve uzun süreli ilaç kullanımı üzerine yapılacak daha geniş kapsamlı çalışmalar, elde edilen sonuçların genelleştirilmesine ve klinik pratiğin iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Astım hastalarında östaki disfonksiyonun değerlendirilmesi
Bu araştırmada temel amacımız, astım hastalığı bulunan kişilerin zamanla östaki disfonksiyonu olup olmadığını gözlemlemektir. Bu çalışma Van eğitim araştırma hastanesinde göğüs tüm şikayetleri ile hastalıkları polikliniğine astım semptomları için başvurup yapılan klinik muayenede astım tanısı olan hastalara odyoloji kliniğinde akustik immitansmetri ve östaki fonksiyon testleri uygulanmıştır. 26 kadın 14 erkek kişinin katıldığı çalışmamız da cinsiyet dağılımları bakımından gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,014). Kontrol grubunda erkek oranı (%62,5) hasta grubu oranına (%35,0) göre anlamlı yüksektir. Yaş değişkeni bakımından grup ortalamaları bakımından (Hasta grubu: 40,6±14,77 ve Kontrol grubu: 36.68±11,49) istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktur (p=0,189). ETDQ7 skoru bakımından grup ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,003). Hasta grup ortalaması (14,58±7,11) kontrol grubu ortalamasından (10,68±3,22) istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak ; EFT değerlendirmesi bakımından gruplardaki disfonksiyon dağılımları arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildir.
Erişkin bronş astımı olan hastalarda egzersiz kapasitesinin ve aktivite-rol yeterliliğinin değerlendirilmesi
Aktivitenin kısıtlanması, bronş astımı olan hastalar tarafından en sık belirtilen semptomlardan biridir. Ayrıca astım hastaları nefes darlığı nedeni ile egzersiz yapmaktan kaçınmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı erişkin bronş astımlı hastalarda egzersiz kapasitesinin ve aktivite rol yeterliliğinin değerlendirilmesiydi. Çalışmaya yaş ortalaması 32,85±12,10 yıl olan 20 bronş astımlı birey ve yaş ortalaması 33,25±11,16 yıl olan 20 sağlıklı birey dahil edildi. Bireylerin fiziksel ve demografik özellikleri kaydedildi. Bireylerin solunum fonksiyonları, spirometre ile, egzersiz kapasitesi, altı dakika yürüme testi (6DYT) ile, alt ekstremite kas enduransı, 30 saniye kalk-otur testi ile, günlük yaşam aktiviteleri, London Chest Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği ile, yaşam kalitesi, Nottingham Sağlık Profili (NSP) ile, astımlı hastalarda yaşam kalitesi, Astıma Özgü Yaşam Kalitesi Anketi (AQLQ) ile, kinezyofobi, Tampa Kinezyofobi Ölçeği ile, psikososyal değerlendirme, Hastane Anksiyete ve Depresyon (HAD) Ölçeği ile, aktivite-rol yeterliliği, Aktivite Öz-Değerlendirme (AÖD) anketi kullanılarak değerlendirildi. Çalışma sonucunda, bronş astımlı bireylerde egzersiz kapasitesi, alt ekstremite kas enduransı, günlük yaşam aktivitelerine yeterlilik, yaşam kalitesi ve aktivite-rol yeterliliğinin sağlıklı bireylere göre anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu (p<0,05). Her iki grup arasında kinezyofobi ve psikososyal durum açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sonuç olarak, bronş astımlı bireylerde egzersiz kapasitesi ve aktivite-rol yeterliliği sağlıklı bireylere göre düşüktür. Bronş astımlı bireylerde aktivite-rol yeterliliğinin değerlendirilmesi ve rehabilitasyon programının içerisinde bulunması önerilir. Ayrıca bronş astımlı bireylerin aktivite katılımını, yaşam kalitesini artırmak için fiziksel aktivite danışmanlığı yapmak etkili olabilir. Çalışmamız, bu konuda yapılacak ileri araştırmalara öncü ve yol göstericidir.
Astımlı kadınlarda sosyoekonomik düzey ile hastalık kontrolü arasındaki ilişkinin araştırılması
Astım kronik hava yolu inflamasyonu ve bronş hiperreaktivitesi ile karakterize, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı bilinen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Astımın kontrolü hastaların yaşam kalitesi ve pulmoner fonksiyonlarının korunmasında önem arz etmektedir. Astım kontrolü ile ilgili birçok çalışma bulunmakla beraber son yıllarda özellikle kronik hastalıklar açısından sosyoekonomik faktörlerin de hastalık kontrolü ile ilişkili olabileceği konusunda çok sayıda yayın çıkmaktadır. Çalışmalarda düşük sosyoekonomik düzeye sahip hastalarda astım kontrolünün daha kötü olduğu bulunmuştur. Erişkin astımlı hastaların çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Sosyoekonomik faktörlerden en çok kadınlar etkilenmektedir. Çalışmamızda; astımlı kadın hastalarda sosyoekonomik düzey ile astım kontrolü arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmamız Türkiye'de astım kontrolü ile sosyoekonomik düzey ilişkisini araştıran bildiğimiz ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır. Çalışmaya 204 kadın hasta dahil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 47,6 14,4 olarak bulundu. Astım kontrol testine göre çalışmaya katılan hastaların %68,6'sı kontrolsüz, %14,7 'si kısmi kontrolde ve %16,7'sinin ise tam kontrolde olduğu görüldü. Sosyoekonomik düzeyi belirlemek için bakılan değişkenlerden; gelir durumunun artmasının astım kontrolünü etkilediği ve kontrol düzeyini arttırdığı bulunmuştur(OR=2,63 %95 GA 1,07-6,43) (p=0,03). Çalışmamızda sosyoekonomik düzey puanlarına bakıldığında, astım kontrolü ile ilişki bulunmamıştır. Astım kontrolünü, sosyoekonomik faktörlerden bağımsız olarak, astım ilaçlarının düzenli kullanımı arttırmıştır. Ayrıca ev içinde temizlik yapmak astım kontrolünü etkileyen önemli bir parametre olarak karşımıza çıkmıştır. Temizlik yapmak ve temizlik yapma sıklığının artması astım kontrolünü kötü yönde etkilemektedir. Astıma eşlik eden ek hastalıkların mevcut olması, astım kontrolünü sağlamayı zorlaştırmaktadır. Hastaların refah düzeyi algısı incelendiğinde; kişiler refah düzeyini yüksek görüyorsa, bu kişilerin astım kontrolü artmaktadır (OR=1,93 %95 GA 1,02-3,67) (p=0,04). Sonuç olarak; astımlı kadın hastalarda astım kontrolünü etkileyen önemli bir faktör de sosyoekonomik düzeyin bir alt başlığı olan gelirdir. Yüksek gelire sahip hastalarda astım kontrolünün daha iyi olduğu bulunmuştur. Gelir düzeyinden bağımsız olarak kişilerin algıladığı refah düzeylerinin artmasının da astım kontrolünde etkili olduğu saptanmıştır.
Çocukluk çağında kronik öksürük nedeniyle başvuran hastaların tanı ve izlemi
Öksürük, tüm dünyada çocukluk çağında en sık hastaneye başvuru sebeplerinden biridir. Altta yatan basit bir sebepten kaynaklanabileceği gibi, yaşamı tehdit eden ve erken tanı konulamadığı takdirde geri dönüşümsüz sonuçlar ortaya çıkarabilen önemli hastalıkların da habercisi olabilir. Aileler ve hastalar için psikolojik hasar oluşturmakta, sağlık çalışanları için artmış iş yüküne yol açmaktadır. Öksürük nedeniyle hastane başvuruları, devletlerin sağlık harcamalarında önemli bir paya sahiptir. Çalışmamızda 1 Ekim 2015-30 Eylül 2017 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne kronik öksürük nedeniyle başvuran hastaların kliniği, tanı aşamaları, aldığı tanılar, izlem süreleri incelenmiştir. Çalışmada toplamda 62 hasta incelenmiştir. Hastaların ortalama yaşı 75,65±51,61 ay olarak bulunmuştur. Vakaların %55,3'ü erkek, %44,7'si kız cinsiyettedir. Hastaların %75,8'inin öksürük süresi 3 aydan uzundur. Başvuran hastaların %22,5'inin ebeveynleri arasında akraba evliliği, %20,9'unun ev içi tütün maruziyeti mevcuttur. En sık başvuru kasım ve aralık aylarında, en az başvuru temmuz ve ağustos aylarında olmuştur. Çalışmada en sık saptanan tanılar astım ve reaktif hava yolu hastalığı, primer siliyer diskinezi, kistik fibrozis, postenfeksiyöz öksürük olmuştur. Vakaların %79'u hastane içinde başka bölümlere konsülte edilmiştir. Astım hastaları 2-6 yaş arasında, primer siliyer diskinezi hastaları 6-12 yaş aralığında daha sık tanı almıştır. Hışıltılı çocukların %64,2'si astım tanısı almıştır. Islak öksürüğe sahip hastaların %41'i primer siliyer diskinezi tanısı almıştır. Yenidoğan tarama programı olmadan tanı alan KF hastalarının ortalama tanı yaşı 63 aydır. İzlemde eksitus olan hasta olmamıştır. Anahtar kelimeler: Pediatri, kronik öksürük, astım, primer siliyer diskinezi, kistik fibrozis
Çocuk astım hastalarında remisyon döneminde salınan sitokin alarminleri ve sitokin moleküllerinin nazal sıvıda ve serumda biyobelirteç olarak değerlendirilmesi
Astım, T-helper hücreleri aracılıklı immun yanıtla karakterize, solunum yolunda gelişen kronik enflamatuvar bir bozukluktur. Günümüzde yaklaşık olarak 235 milyon kişi astım hastasıdır. Çocuk astım hastalarının zamanında tanısı konulup uygun şekilde tedavi edilmez ise sürekli acil servis poliklinik vizitleri, uyku bozuklukları, oyun ve aile aktivitelerinde kısıtlanma ve sonunda akciğer fonksiyonlarında geri dönüşü olmayan bozuklukların meydana gelmesi kaçınılmazdır. Astım hastalığı sırasında T lenfositleri, nötrofil, makrofaj ve dendritik hücreler aracılığı ile immun yanıt oluşturulmaktadır. İmmun yanıt sonucu kanda sitokin moleküllerinin düzeyinde artış meydana gelmektedir. Çocuk hastalarda serum sitokin düzeylerini tespit etmek için kan örneğinin alınması invaziv ve nispeten zor bir yöntem olduğundan anksiyete, güvensizlik hissi ve korkuya yol açabilmektedir. Kan örneği alınmasına alternatif olarak burundan sürüntü örneğinin alınması non-invaziv ve kolay bir yöntem olduğundan çocuğa travmatik bir zarar vermemektedir. Bu araştırmada çocuk hastalarda astım tanısı ve takibini kolaylaştırmak için nazal sürüntü örneği içeriğindeki GM-CSF, IL-5, IL-6, IL-13 ve IL-33 sitokinlerinin düzeylerinin belirlenmesi ve hastalığın remisyon döneminde periostin, TSLP, IL-4, IL-12 gibi sitokin alarmın düzeylerinin biyobelirteçlik açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çocuk Astım Hastalarında Remisyon Döneminde Salınan Sitokin Alarminleri ve Sitokin Moleküllerinin Nazal Sıvıda ve Serumda Biyobelirteç Olarak Değerlendirilmesi Anahtar Kelimeler: çocuk; astım; remisyon; nazal sıvı; serum; Luminex
Doğal polimerler kullanılarak triamsinolon asetonid kuru toz inhaler formülasyonlarının hazırlanması ve karakterizasyon çalışmaları
Astım birçok hücre ve hücre bileşeninin rol oynadığı, solunum yollarının değişik uyaranlar nedeniyle aşırı derecede duyarlı hale gelmesine ve zamanla daralmasına neden olan kronik ve inflamatuar bir hava yolu hastalığıdır. Astımın gelişmesini ve ortaya çıkmasını sağlayan risk faktörleri karmaşık mekanizmalara sahiptir ve bu mekanizmalar birbirleriyle etkileşim halindedir. Astıma yatkınlık, genlerin hem diğer genlerle hem de çevresel faktörlerle etkileşimi sonucunda belirlenir. Astım tüm dünyada hem çocuk hem de erişkinlerde görülmektedir ve sıklıkla ataklarla seyreder. Son yıllarda astım prevalansı ve insidansının önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Prevalansı ve insidansdaki artışa parelel olarak tedavi maliyetlerinde de ülke ekonomisine yük getirmektedir. Ayrıca sosyal anlamda da hastanın yaşam kalitesini düşürmektedir. Dünyadaki astım prevalansı ülkeler arasında farklılık göstermektedir. Bu prevelans %1 ile %18 arasında değişmektedir. Astım hem hasta hem de toplum açısından maliyeti yüksek olan bir hastalıktır. Astım uygun tedavi ve takip ile kontrol altına alınabilir. İnhalasyon, hava yollarında akım kısıtlamasıyla seyreden kronik hastalıkların tedavisinde ilk tercih edilen yöntemidir. İlaç firmaları da inhaler formülasyonların geliştirilmesine son yıllarda önem vermektedirler. Astım tedavisinde amaç, klinik semptomları en aza indirgemek, atak sıklığını azaltmak, hastanın yaşam kalitesini iyileştirmek, akciğer fonksiyonlarını düzeltmek ve uzun süreli ilaç kullanımına bağlı oluşabilecek yan etkileri azaltmaktır. Bu nedenlerle inhaler steroidler astim tedavisinde en etkili ve en çok tercih edilen antienflamatuvar ilaçlardır. Kortikosteroid grubu ilaçlar arasında daha önceki yıllarda kullanılmakta olan triamsinolon asetonidin (TA) ölçülü doz inhaler (ÖDİ) ticari preparatı günümüzde itici gaz içermesi nedeni ile piyasadan kaldırılmıştır. ÖDİ'lerde itici gaz olarak kullanılan hidrofloroalkanlar hasta için risk oluşturmaktadır. ÖDİ kullanımı sırasında ilaç ve gazın birbirine karışmaması durumunda, hastanın hava yollarına sadece itici gazın gitmesi sonucunda bronkospazm meydana gelir. Bronkospazm gelişen hastada nefes darlığı şikayeti artar ve tedaviyi olumsuz etkiler. Bu durum hastanın ÖDİ ile tedaviyi bırakmasına da neden olur. Ayrıca ÖDİ'ler el - nefes koordinasyonu gerektirdiği için kullanımı zordur. ÖDİ'lerin dezavantajlarından dolayı ve dünya ilaç piyasasından kaldırılmasından dolayı tezimizde TA içeren kuru toz inhaler (KTİ) formülasyonlarının geliştirilmesi, etkinliklerinin optimize edilmesi ve güvenle kullanılabilecek bir formülasyon tasarımının yapılması hedeflenmiştir. Tez çalışmalarımızda, TA yüklü hiyalüronik asit (HA) mikropartiküler KTİ formülasyonları püskürterek kurutma yöntemi ile hazırlanmıştır. Yardımcı maddeler ve hazırlanan formülasyonlar üzerinde karakterizasyon çalışmaları, akciğerlerde depolanabilme kapasitesi, yeni nesil impaktör cihazı ile in vitro aerosol performansı, akış özelliği ve in vitro salım kinetik analizleri yapılmıştır. Bu tezin tüm aşamaları hedeflendiği şekilde tamamlanarak triamsinolon asetonidin HA içeren mikropartiküler KTİ formülasyonları hazırlanarak, astım tedavisi için yenilikçi, etkin ve güvenilir formülasyon tasarlanmıştır.
Erişkin astımında vitamin d düzeyleri ve astım kontrolüne etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada; D vitamini düşük olan hastalarda astım kontrolünün daha güç olabileceği hipotezinden yola çıkılarak; Vitamin D ile erişkin astımı arasındaki ilişkiyi kendi hasta grubumuzda araştırmak, serum vitamin D düzeyleri ile astım şiddeti arasındaki ilişkiyi ve vitamin D eksikliğinin astım kontrolüne etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimiz astım polikliniğinde düzenli olarak izlenen kayıtlı astım olgularının verileri, vitamin D düzeyleri ile kontrol durumu arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla retrospektif olarak değerlendirilmiş, eksiklikler prospektif olarak tamamlanmaya çalışılmıştır. Kontrol grubu olarak da göğüs hastalıklarına başvurusu olan ve tetkikleri yapılan, ancak anlamlı solunumsal patoloji saptanmayan erişkin olguların verileri alınmıştır. Astım grubunda; astım dışı hastalığın olmaması, D vitamini düzeyini etkileyecek ilaç kullanımı veya hastalıkların bulunmaması, VKİ≥35 olması dikkate alınmıştır. D vitamini için 25(OH)D değerleri kullanılmıştır. Serum 25(OH)D düzeyinin >30 ng/ml olmasını yeterli D vitamini düzeyi, 20-30 ng/ml arasında olmasını D vitamini yetersizliği, <20 ng/ml olmasını D vitamini eksikliği ve <10 ng/ml olması ciddi D vitamini eksikliği olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniklerine Mayıs 2014 – Mayıs 2016 tarihleri arasında başvuran hastalardan herhangi bir nedenle D vitamini bakılan 329 hasta dosyası taranmıştır. 25 atak döneminde ve 77 stabil döemde toplam 102 astım tanısı olan hasta ve benzer özelliklere sahip 62 sağlıklı yetişkinin verileri kontrol grubu olarak alınmıştır. Kontrol grubu ve astım grubu D vitamin düzeyleri arasında anlamlı fark gözlenmedi ( p=0.047). Stabil dönem astım hastaları (43.93±24.06 ng/ml) ile atak grubu astım hastalarının(29.96±18.96 ng/ml) D vitamini düzeyi karşılaştırıldığında atak grubunda D vitamini düzeyinin daha düşük olduğu görüldü (p=0.07). Astım hastalarında D vitamini eksikliği olan grup ile D vitamini eksikliği olmayan grup karşılaştırıldığı zaman, D vitamini eksikliği olan grubun VKİ'nin daha yüksek olduğu izlenmiştir (30.54±4.91 kg/m2, 28.31±5.38 kg/m2; p=0.035). D vitamini düzeyi ile FEV1 değeri arasında doğrusal bir ilişki saptanmış, bu ilişkinin, VKİ ve diğer değiştirici faktörlerden bağımsız olduğu görülmüştür (p<0.001). Astım kontrol anketine göre kontrol altında olmayan hastalarda D vitamini değeri daha düşük bulunmuştur (47.76±24.11, 30.55±19.03; p<0.001). SONUÇ Çalışmamızda astımlı hasta grubu ile sağlıklı grup arasında D vitamini düzeyi açısından anlamlı fark saptanmamış, stabil astımlı hastalar ile atak dönemindeki astımlı hastalar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, D vitamini düzeyi düşük olan hastaların solunum fonksiyon testi değerlerinin de düşük olduğu gözlenmiştir. Kontrol altında olmayan astımlı hastalarda kontrolü güçleştiren nedenlerden biri olarak D vitamini düzeylerinin dikkate alınması gerekliliği sonucuna varılmış, D vitamini düzeyi düşük olan astım hastalarında astım kontrolünün daha zor olduğu görüşü desteklenmiştir.
Aile hekimlerinin bir üniversite hastanesi astım polikliniğinden hizmet alan çocukların sağlık hizmetlerinin eşgüdümünü sağlayabilme düzeyi
Giriş ve Amaç: Birinci basamak sağlık hizmetlerinin temel fonksiyonlarından biri olan eşgüdüm; hastayla ilgili tüm bilgilerin birinci basamak tarafından bir araya getirilmesi ve hastanın bakımı sırasında kullanılmasıdır. Eşgüdüm sağlanması, kronik bir hastalık olan astımın yönetim sürecindeki en temel bileşenlerden biridir. Bu çalışmanın amacı; Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları ve Alerji Bilim Dalı Polikliniğinden hizmet alan astım tanılı 3-18 yaş grubu çocukların, aldıkları sağlık hizmetleri için aile hekimlerinin eşgüdüm işlevini gerçekleştirebilme düzeylerinin ve bu düzeyle ilişkili bağımsız değişkenlerin belirlenmesidir. Bunun yanında birinci basamağın ilk başvuru, erişilebilirlik, kapsayıcılık ve süreklilik fonksiyonlarının ne düzeyde gerçekleştirildiğinin saptanması, astım için aldıkları tüm sağlık hizmetlerinin tanımlanması ve aile hekimlerinin eşgüdüm işlevini gerçekleştirme düzeylerinin değerlendirilmesi için bir ölçek geliştirilmesi de amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel-analitik tasarım tipinde olan bu çalışma ölçek geliştirmeye yönelik metodolojik bir tasarım boyutu da içermektedir. Çalışmanın evrenini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları ve Alerji Bilim Dalı Polikliniğinden hizmet alan astım tanılı çocuklar oluşturmaktadır. Evren 650, güven aralığı % 95, hata payı % 4 ve eşgüdüm işlevini gerçekleştirme prevalansı % 50 alınarak örneklem büyüklüğü 312 olarak hesaplanmıştır. Polikliniğe beş aylık veri toplama sürecinde başvuran 334 çocuğun dahil olma ve çıkarılma kriterlerine göre değerlendirilmesinden sonra, kalan 320 (% 96,6) çocuk çalışma grubunu oluşturmuştur. Çalışmanın bağımlı değişkeni, astım tanılı çocukların aldıkları tüm sağlık hizmetleri için aile hekiminin eşgüdüm işlevini gerçekleştirebilme düzeyidir. Bu düzeyin değerlendirilmesinde; dört aşamada geliştirilen "Çocukluk Astımının Yönetiminde Aile Hekimlerinin Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin Temel Fonksiyonlarını Gerçekleştirebilme Düzeyi Ölçeği" kullanılmıştır. Bağımsız değişkenler ise; sosyo-demografik ve ekonomik, astım öyküsüne yönelik, astım hastalığının mevcut durumunu yansıtan ve aile hekimi ile ilgili değişkenler olmak üzere dört başlık altında gruplandırılmıştır. Değişkenleri içeren anket formundaki sorular; çocuğun sağlık sorunlarını ve astımla ilgili aldığı tüm hizmetleri bilen kişiye, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları ve Alerji Bilim Dalı Polikliniği toplantı salonunda, polikliniğe başvuru gününde araştırıcı tarafından yüz-yüze görüşülerek sorulmuştur. Toplanan verilerin istatistiksel analizinde, eşgüdüm düzeyini gösteren bir skor üretilmiştir. Eşgüdüm skoru ile ilişkili faktörlerin saptanmasında; Student T, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis testi, Spearman Korelasyon Analizi ve lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Geliştirilen ölçeğin güvenilirliğinin belirlenmesinde Cronbach alfa katsayısı hesaplanmış, yarıya bölme ve madde ile toplam arasındaki korelasyonlar yöntemi kullanılmıştır. Yapı geçerliliğinin belirlenmesinde temel bileşenler analizi seçilmiştir. Bulgular: Yaş ortalaması 11,84±3,82 olan çocukların; annelerinin % 63,7'si, babalarının ise % 73,2'si lise veya üzeri eğitim düzeyine sahiptir. Hanede kişi başına düşen aylık gelir, çocukların % 48,1'inde 500 TL'nin üzerindedir. Astım tanısı almadan önce şikayetleri başladığında, her yedi çocuktan birinin sağlık ocağı ya da aile hekimine başvurduğu, her üç çocuktan birine üniversite hastanesinde astım tanısının konulduğu, astım için sürekli hizmet kaynağı olan çocukların % 69,0'ında bu kurumun üniversite hastanesi olduğu belirlenmiştir. Çocukların yarısının son bir yılda aile hekimlerine hiç başvurmadıkları saptanmış ve herhangi bir sağlık sorunu için bir sağlık kurumuna başvuru ortalaması 5,12±2,58 olarak hesaplanmıştır. Çalışma grubunun % 16,9'u kayıtlı olunan aile hekiminin adını hatırlamadığını ifade etmiş ve her beş çocuktan birinin aile hekiminin astım tanısından haberdar olmadığı belirlenmiştir. Geliştirilen ölçeğin; "aile hekiminin erişilebilirlik, ilk başvuru ve süreklilik fonksiyonları", "sağlık hizmetlerinin eşgüdümü ve kapsayıcılığı", "koruyucu hizmetler", "ücretli aşılarla ilgili hizmetler" olmak üzere dört alt boyuttan ve 25 maddeden oluştuğu, açıkladığı toplam varyansın % 69,7 ve Cronbach alpha katsayısının 0,939 olduğu belirlenmiştir. Toplam skor ortalaması 2,33±0,70 olan ölçeğin, alt boyutlarına ait skor ortalamaları sırasıyla; 3,83±1,16, 1,57±0,72, 1,54±0,78 ve 1,70±0,97'dir. Aile hekimi tarafından eşgüdümün sağlanamaması olasılığı; babanın eğitim düzeyi lise ve üstünde olan çocuklarda 2,07 kat, annesi düzenli çalışan çocuklarda ise 2,18 kat daha yüksek bulunmuştur. Çocuğun kayıtlı olduğu aile hekiminin adının hatırlanmaması; eşgüdümsüz kalma olasılığını 4,11 kat arttırmaktadır. Aile hekimine başvuru sayısındaki her bir birimlik artış yetersiz eşgüdüm olasılığını % 47,7 oranında azaltmaktadır. Sonuç: Bu çalışmada; aile hekimlerinin oldukça sınırlı bir düzeyde eşgüdüm sağlayabildikleri gösterilmiştir. Annenin çalışmaması, babanın eğitim düzeyinin lise altında olması, aile hekiminin isminin bilinmesi ve aile hekimine başvuru sayısının fazla olması artan eşgüdüm düzeyi ile ilişkilidir. Ayrıca, geliştirilen ölçeğin geçerli ve güvenilir sonuçları bulunduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Birinci basamak sağlık hizmeti; Aile hekimi; Eşgüdüm; Çocuk; Astım; Geçerlilik; Güvenilirlik
Astım ve koah hastalarının besin tüketimi, antropometrik ölçümleri ve vücut bileşimlerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda astım ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) olan bireylerin besin tüketimi, antropometrik ölçümleri ve vücut bileşimlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Avrupa Florence Nightingale Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Göğüs Hastalıkları Polikiniği'nde izlenen 14'ü erkek, 17'si kadın 31 astımlı, 20'si erkek, 9'u kadın 29 KOAH'lı toplam 60 akciğer hastası ve Beslenme-Diyetetik Polikniği'ne başvuran sağlıklı 9'u erkek, 19'u kadın toplam 28 birey kontrol grubu olarak alınmıştır. Çalışma grubunun aynı günde fizik muayenesi, vücut bileşim analizi, antropometrik ölçümleri yapılarak, geriye dönük 3 günlük besin tüketimine ilişkin sorgulama kayıtları alınmıştır. İstatistiksel incelemeler `Statistical Package for Social Sciences (SPSS) Windows 17.0' paket programıyla yapılmış olup, sonuçlar %95 güven aralığında, p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Astım hastalarının Bazal Metabolizma Hızı (BMH) (1724±423 kal) ve kalça çevresi (108,9±9,8 cm) diğer gruplardan daha yüksek (p<0,05), KOAH grubunun Beden Kütle İndeksi (BKİ) (25,9±6,7 kg/m²), vücut yağ yüzdesi (%25,2±13,4) ve kalça çevresi (101,9±13,6 cm) ise kontrol grubundan daha düşük bulunmuştur (p<0,05).BKİ, BMH, yağsız vücut kütlesi ve kalça çevresi değerleri ise astımlı hastalarda (sırasıyla 29,1±5,5 kg/m², 1724±423 kal, 57,3±14,1 kg, 108,9±9,8 cm), KOAH'lı hastalara göre daha yüksektir (p<0,05). Her üç grubun enerji tüketimi arasında bir fark yoktur (p>0,05). Besin öğeleri açısından incelendiğinde, astımlılar sofra tuzu, sodyum, klor ve mineralleri, KOAH grubu ise suyu, diğer gruplardan daha fazla tüketmektedir (p<0,05). Folik asit, sofra tuzu, sodyum, klor, su ve mineral tüketimi, astımlılarda daha fazladır (p<0,05). Sonuçta, demografik özellikler, vücut bileşim ve antropometrik ölçümleri ile besin tüketimlerinin tespiti, astım ve KOAH'lıların beslenme durumlarının belirlenmesinde ve tıbbi beslenme tedavilerinin düzenlenip takip edilmesinde önemli kriterler olarak görülmektedir.Anahtar Kelimer: Astım, KOAH, besin tüketimi, BKİ, BMH
Lived experiences of the children with asthma at school
This qualitative study aims to investigate the lived experiences of children aged 12 to 15 with asthma at school. The study examines the lived experiences, needs, expectations, and coping strategies of children living with asthma from the perspectives of both the children and their mothers. Given that the study was conducted during the COVID-19 pandemic, it also includes the experiences of the children during this period. The study focuses on the health-related quality of life of the children, aiming to observe their unique experiences at school. To gather data, semi-structured interviews were conducted with six children and their mothers. The data was analyzed using a thematic approach, resulting in the identification of nine main themes: 1) the meaning of asthma, 2) emotional influences of asthma, 3) limitations in daily life, 4) environmental triggers of asthma, 5) social relationships of children with asthma, 6) the influences of asthma on academic life, 7) coping with asthma as a chronic disease, 8) expectations from the school, and 9) the influence of the pandemic era on children with asthma. The findings highlight that school is a microsystem where children with asthma reside, and their needs in the school environment, where they spend most of their time, can be addressed through appropriate intervention plans. School counseling services play a significant role in providing developmental, preventive, and supportive services for these children. School counselors can also contribute to raising awareness about asthma and serve as a valuable resource. Additionally, it is recommended to conduct more comprehensive studies aimed at empowering children and their mothers, as well as establishing asthma-sensitive school systems.
Ağır astım hastalarında biyolojik ajan tedavisinin anksiyete ve depresyon skorları üzerine etkisi
Astım ataklar şeklinde gelen nefes darlığı, öksürük, hışıltılı solunum ve göğüste sıkışma hissi gibi semptomlarla ortaya çıkan, havayolu inflamasyonu ile karakterize heterojen kronik bir hastalıktır. Uygun olan en yüksek dozda ilaç uygulanmasına, hastanın uyumunun tam ve inhaler tekniğinin doğru olmasına, komorbid durumların tedavi edilmesine ve çevresel, mesleki temasın ortadan kalkmasına rağmen kontrol altına alınamayan veya bu koşullar altında ilaç dozu düşürüldüğünde kontrolu bozulan astım grubuna ağır astım denir. Astımın en iyi bilinen endotipi hava yolu ve periferik kan eozinofilisine eşlik eden Th2 sitokinlerin varlığı ile karakterize Tip 2 astımdır. Bu hasta grubunda omalizumab (anti IgE) ve mepolizumab (anti IL5) gibi biyolojik ajan tedavisi uygulanabilmektedir. Astım en sık görülen kronik hastalıklardan biri olup, hastaların yaşam kalitesini etkileyen, tedaviye uyumlarını bozan psikiyatrik semptomlara neden olabilir. Depresyon ve anksiyete başta olmak üzere psikiyatrik bozukluk görülme sıklığı zor astımlı hastalarda %25-49 olarak bildirilmiştir. Astımlı hastalarda psikiyatrik bozukluklar geliştiği ile ilgili çok sayıda çalışma varken, özellikle ağır astım tedavisi alan olgularda tedavinin psikiyatrik bozukluklara etkisini gösteren çalışma çok kısıtlıdır. Çalışmamızın ana amacı ağır astım tanılı biyolojik ajan kullanan hastalarla biyolojik ajan kullanmayan ağır astım tanılı hastaların anksiyete bozukluğu ve depresyon durumunun anksiyete ve depresyon skorları kullanılarak kıyaslanmasıdır. Çalışmamızın ikincil amacı; Biyolojik ajan olarak omalizumab ve mepolizumab alan olgular arasında da anksiyete bozukluğu ve depresyon durumunu kıyaslamaktır. Bu çalışmaya, 01.01.2020 ve 19.01.2023 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Göğüs Hastalıkları kliniğine yatan veya polikliniğe başvuran ağır astım hastaları alınmıştır. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Veri toplama aracı olarak, ilgili literatür doğrultusunda geliştirilen araştırmacı tarafından hazırlanan 29 soruluk anket formu, 21 soruluk Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve 14 soruluk Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. ix Çalışmaya 46 kadın, 23 erkek olmak üzere toplamda 69 ağır astım olgusu dahil edilmiştir. Olguların yaş ortalaması 53,4±13,5 yıl bulunmuştur. Olguların %8,7'sinin (n=6) aktif, %11,6'sının (n=8) pasif sigara tükettiği, %63,8'inin (n=44) sigara tüketmediği, %15,9'unun (n=11) exsmoker olduğu, sigara tüketenlerin ise ortalama 5,1±9,2 paket/yıl tükettiği, %2,9'unun (n=2) VKİ'nin <18.5 kg/m2, %17 4'ünün (n=12) 18.5-24.9 kg/m2, %36,2'sinin (n=25) 25-29,9 kg/m2, %43,5'inin (n=30) ≥30 kg/m2 olduğu tespit edilmiştir. Olguların %63,8'inde (n=44) kronik hastalığın var olduğu görülmüştür. Olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası SFT parametreleri karşılaştırıldığında FEV1/FVC, FEV1, FVC değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görülmüştür. Atak sayısı, eozinofil mutlak değeri, eozinofil yüzde değeri, total IgE, spesifik IgE pozitifliği, deri prick testi pozitifliği Grup 1 (biyolojik ajan alan) ve Grup 2 (biyolojik ajan almayan) olgular arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur. Grup 1 ve Grup 2 olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırıldığında tüm puanların Grup 1'de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür. Omalizumab ve Mepolizumab alan olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırıldığında HAD D puanı Omalizumab alanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Astım ve zor astım epidemiyoloji çalışmalarına bakıldığında; ciddi astımın daha ileri yaşta kadın baskın cinsiyet olarak karşımıza çıktığı, obezitenin yaygın görüldüğü, hastaların çoğunluğunun hiç sigara içmediği literatür bilgisiyle çalışmamız verileri uyuşmaktadır. Çalışmamızda; eozinofil mutlak değer ortanca değeri 600,0 (70,0-3730,0), eozinofil yüzde ortanca değeri 6,7 (,8-30,0), total IgE ortanca değeri 161,0 (3,3-2205,0) olarak bulunmuş ve biyolojik ajan alan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası SFT parametreleri karşılaştırılmış, tedavi öncesi ve tedavi sonrası arasında SFT parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptanmıştır. Bu sonuçlar bize çalışmamız sonuçlarının literatürdeki diğer çalışma sonuçları ile büyük ölçüde uyumlu olduğunu göstermektedir. Çalışmamız sonuçları değerlendirildiğinde biyolojik ajan alan ve almayan olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırılmış, biyolojik ajan alan olgularda BAÖ, HAD A ve HAD D puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır. Çalışmamız sonuçlarının literatürdeki diğer çalışma sonuçları ile büyük ölçüde uyumlu x olduğu görülmektedir. Tüm bu çalışma sonuçları bize biyolojik ajan tedavisinin depresyon ve anksiyete bozukluğu gelişimi açısından risk altında olan astım hastalarında yarar sağladığını, yaşam kalitesini arttırdığını ve ruh sağlığı bozukluğu belirtilerini önemli ölçüde azalttığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ağır Astım, Anksiyete, Biyolojik Ajan Tedavisi, Depresyon.