İsrail
Bu konu başlığı altında 128 tez
İsrail ve Suriye'nin Golan Tepeleri üzerine geliştirdikleri söylemin eleştirel jeopolitik analizi
Bu tez İsrail ve Suriye arasında 1967'den bu yana çözülememiş bir soruna, Golan Tepeleri meselesine eleştirel jeopolitik kuram aracılığıyla odaklanmaktadır. Eleştirel jeopolitiğin jeopolitik bilgiyi bir söylem olarak ele almasına paralel olarak bu tez İsrail ve Suriye'li karar alıcıların 1967'den günümüze Golan Tepeleri için geliştirdikleri söylemleri analiz etmektedir. Tezin üç temel argümanı vardır. İlk olarak coğrafi bir mekân salt sahip olduğu fiziksel altyapı ile değil, aynı zamanda kendisine atfedilen söylemsel üstyapı ile tanımlanır. Diğer bir deyişle, Golan Tepeleri sadece iki devlet arasında bir sınır çatışmasının geçtiği coğrafi bir alan değil, bu devletlerin idarecilerinin ona atfettiği niteliklerle devletlerin iç ve dış politikalarını etkileyen söylemsel bir inşadır. İkincisi, Golan Tepeleri için geliştirilen jeopolitik söylem zamansal ve mekânsal farklılıklar içermektedir; kronolojik olarak zaman içinde evrildiği gibi, krizin aktörleri tarafından da kimi zaman benzer, kimi zaman farklı anlayışlarla ele alınmaktadır. Üçüncüsü, İsrail ve Suriye'nin Golan Tepeleri'ni algılayışı küresel, bölgesel ve ulusal gelişmeler çerçevesinde değişmiştir; yani iki devlet arasında bir sınır anlaşmazlığı bölgesi olarak tanımlanan Golan Tepeleri aslında devletlerin iç politikaları, komşuları ile olan ilişkileri ve küresel sistemdeki değişikliklere cevapları çerçevesinde sürekli olarak yeniden tanımlanmıştır. Bu tez özellikle İsrail ve Suriyeli karar alıcıların söylemlerini analiz ederek, Golan Tepeleri için geliştirilen söylemlerin evrimini incelemeyi hedeflemektedir.
Ekim 1973 Savaşı'ndan 1978-1979 Camp David sürecine kadar gelişen İsrail-Mısır siyasi ilişkileri
Çalışmamız 6 Ekim 1973 Arap İsrail savaşlarının son halkasından başlayarak 1978-1979 Camp David Protokollerine kadar olan süreçte gelişen Mısır-İsrail ilişkilerine ışık tutacaktır. Cemal Abdül Nasır'dan sonra Mısır'ın başına geçen Enver Sedat'ın İsrail'e karşı Ekim 1973 savaşını başlatmasındaki asıl amaç Mısır'ın 5 Haziran 1967'de kaybetmiş olduğu toprakları geri almaktı. Sedat Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün bu savaşa müdahale edeceğini düşünerek İsrail'in tavrını yumuşatacağını düşünüyor ve savaşı diplomasi aracı olarak kullanıp Mısır'ın 1967'de kaybetmiş olduğu toprakları geri alacağını umuyordu. 1973 Savaşı'nın ritmini arttırması neticesinde Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin araya girmesi ile beraber Sedat'ın istemiş olduğu uluslararası diplomasi iki devlet arasındaki yerini bulmuştur. Araya giren uluslararası diplomasi sayesinde iki devlet arasında Cenevre Konferansı organize edilmiş bunun yanında yine iki devlet arasında I. Sina Anlaşması ve II. Sina Anlaşması imzalanmıştır. 1977'de İsrail ve Mısır liderlerinin birbirlerine düzenledikleri ziyaretler pek bir sonuç doğurmasa da İsrail ile Mısır, Amerika Birleşik Devletleri vesilesi ile 1978'de Camp David sürecine gitmiş ardından da iki devlet arasında 26 Mart 1979'da barış anlaşması imzalamıştır. Bu sayede iki devlet arasında başta siyasi ilişkiler olmak üzere sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler 14 Mayıs 1948'den bu yana ilk defa olumlu yönde ilerlemeye başlamıştır.
Kopenhag Okulu çerçevesinde İsrail güvenlik politikaları: "Başarı mı?" Başarısızlık mı?"
Bu çalışmanın temel amacı, İsrail iç ve dış güvenlik politikalarının, Kopenhag Okulu kavramları ve güvenlik anlayışı çerçevesinde incelenmesidir. Bu bağlamda Kopenhag Okulunun ileri sürdüğü güvenlikleştirme, güvenlik dışılaştırma, bölgesel güvenlik kompleksi ve güvenlik sektörleri gibi kavramlar, İsrail'in güvenlik politikaları ekseninde tarihsel süreçte değerlendirilmiştir. Özellikle 11 Eylül öncesi ve sonrası karşılaştırılarak, Kopenhag Okulunun ana hedefi olan güvenlik dışılaştırma kavramının, İsrail güvenlik stratejileri ekseninde güvenlikleştirme kavramına olan evrilme süreci değerlendirilmiştir. Ek olarak İsrail'in güvenlikleştirme süreçlerinde, hangi kurumların nasıl bir işlev ile rol aldığı üzerinde durulmuştur. Aynı şekilde İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ilişkileri, güvenlik ve 11 Eylül bazlı olarak değerlendirilmiş ve ABD'nin söz konusu güvenlikleştirme sürecindeki etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada ilk olarak güvenlik kavramı ve küreselleşme üzerinde durulmuştur. Geleneksel yaklaşımlara ek olarak Kopenhag Okulunun ortaya çıkışı ve temel kavramları açıklanmıştır. İkinci olarak İsrail güvenlik ve dış politikasında etkili olan unsur ve kurumlar incelenmiştir. Üçüncü olarak, İsrail'in kuruluşundan başlayarak temel olaylar Kopenhag Okulunun kavramları ışığında değerlendirilmiştir. Yine aynı bağlamda İsrail'in Filistin güvenlik duvarı ve demir kubbe hava savunma sistemi gibi güvenlik uygulamaları Kopenhag Okulu kavramları çerçevesinde normatif boyutu değerlendirilmiştir. Sonuç olarak Kopenhag Okulunun güvenlikleştirmenin "bir başarısızlık" olduğu kabulünden yola çıkılarak, İsrail güvenlik politikaları güvenlikleştirme kavramı ışığında değerlendirilerek söz konusu politikaların hangi açılardan "başarılı" ya da "başarısız" olduğu tartışması yapılmıştır.
Türk-İsrail ilişkilerinin Türkiye'nin Arap devletleriyle ilişkilerine etkisi
The dissertation analysis the historical aspects of Turkish – Israeli relations and how the Turkish – Israeli relations affected to Turkey‟s relations with Arab states. The main important point is that how these two of non-Arab states of the Middle East region build strategic relations despite of Arab States. Using comparative historical approach, I will analyze in detail the ideological and political problems of contemporary bilateral relations, as well as to consider the impact of Turkish-Israeli relations to the Turkish-Arab relations. Turkey and Israel have tried filling lack of balance of power in the Middle East which emerged after Cold War era as becoming regional powers amongst Arabs. In the thesis it has been analyzed how these rival states need strong strategic partnership with each other despite of Arabs in the region.
Eski Ahit Tora'da yer alan ibrahim anlaşmasına göre "Vaat edilmiş topraklar" ve İsrail devlet inşası
Birleşmiş Milletler (BM) kararı kapsamında, 1948 yılında sosyal inşacılık üzerinden dini yayılmacılık işlevi ile devlet inşa ederek kurulan İsrail Yahudi Devleti'nin, Ulus / Devlet olma süreci içerisinde vaat edilmiş topraklar kavramı ele alınacak; yıllarca vatansız yaşayan Yahudi halkının neden bugünkü sınırları belli İsrail topraklarını vatan olarak seçmiş olduğuna bu çalışma çerçevesinde açıklık getirilmeye çalışılacaktır. "Kutsal toprak miti" kavramı açısından Yahudi tarihi incelenerek, Museviliğin kutsal kitabı olan Eski Ahit'te (Tora) yer alan İbrahim Sözleşmesi üzerinden konu ele alınarak; Yahudi ulusunun, yaratılıştan bu yana İbrahim peygamber ile başlayan soyunun dayandığı ve ata toprakları olarak kendilerine tarihi ve coğrafi anlamda hak gördüğü "Vaat Edilen Topraklar" a dönme çabaları ve bu topraklar üzerinde 'ulus/devlet' olma süreçleri dini, sosyolojik, tarihi, coğrafi ve siyasi anlamda bir bütün olarak düşünülecektir. "Kutsal toprak miti" çerçevesinde incelenen Yahudi tarihi, siyasi ve dini olarak ele alınırken; vaat edilmiş topraklar kavramı Eski Ahit'te (Tora) yer alan Hz. İbrahim sözleşmesine dayandırılacaktır. Eski Ahid'te Musevilik dininin, bugünkü İsrail Devleti'nin kuruluşunun "anlaşma teolojisi" kavramına dayandırılarak incelenecek olan bu çalışma içerisinde uluslararası ilişkiler teorileri kapsamında sosyal inşacı bir modele dayanarak bağımsızlık savaşı veren İsrail Devleti'nin içselleştirdiği dini bakış açısının dış politikasına da nasıl yansıdığı gösterilecektir. Sosyal inşacı teori ise yine İbrahim /Avram Sözleşmesine dayandırılacaktır. Araştırmada, Orta Doğu çalışmaları içerisinde İsrail Devleti'nin kuruluşuna, Eski Ahit içerisinde yer alan "Anlaşmalar" kavramı üzerinden analiz yapılarak bir çerçeve çizilecektir. Çünkü, İsrail Devleti'nin 1948 yılında bağımsızlığını ilan etmiş olduğu toprak parçası, Museviliğin kutsal kitabı Tora'da yer alan İbrahim Anlaşmasını referans noktası olarak ele almaktadır. Görülecektir ki İsrailoğulları için bahsi geçen seçilmiş halk soyu kavramı üzerinden dile getirilen atalar kültürü -Hz. İbrahim, Hz.İshak ve Hz. Yakup- iktidara ve devlet inşasına da destek olmaktadır. Çalışmada, İsrail Devleti'nin bağımsız bir devlet olarak 1948 yılında ilan edilmesine dek geçen süre içerisinde Avrupa da şekillenen anti-semitizmin nasıl cereyan ettiği, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde başlayan Yahudi karşıtlığının Yahudi toplumunu nereye sürüklediği farklı bakış açılarıyla anlatılacaktır. Ayrıca araştırma içerisinde, 1800'lü yılların ikinci yarısından itibaren siyasi bir çerçeveye oturtulan Siyonist düşüncenin, Theodor Herzl dönemi öncesinde ortaya nasıl çıktığı ve geliştiğine yer verilecek ve Siyonizmin, siyasi anlamda Herzl ile birlikte şekillenerek; dünya kamuoyuna Siyonistler tarafından kabul ettirme çabalarına nasıl girdiğine de yer verilecektir. Siyasi Siyonizmin penceresinden, İsrail Devleti'nin tarihi, dini ve coğrafi anlamda kendini vaat edilmiş topraklara ait görme iddiasının dayanağı olarak gösterilen İbrahim Sözleşmesi ile inşa süreci tamalanacaktır. Bu çerçevede yer alacak olan yedi anlaşmadan bahsedilecek –Adem Anlaşması, Nuh Anlaşması, İbrahim Anlaşması, Filistin Anlaşması, Musa Anlaşması, Davut Anlaşması ve Yeni Anlaşma- Tanrı'nın bir zamanlar İbrahim ile başlattığı vaat anlaşmasının Mesih ile devam edeceğinden söz edilerek bugün İsrail Devleti'nin toprak tanımlaması bu yeni anlaşmaya dayandırılacaktır. Bu anlatıları takiben Anti-Semitizm karşısında yerini almış olan Siyonizm düşüncesine yer verilerek, dini tezin dışındaki coğrafi ve toprak tezlerine değinilip; tarihsel süreç içerisinde, 1948 yılında İsrail Devleti'nin kuruluşuna giden süreç aşama aşama anlatılacaktır. Tüm bu bilgiler analiz edilerek İsrail Bağımsızlık Bildirgesi /Mayıs 1948 yazılarak sonuç bölümüyle tez bitirilecektir. Anahtar Kelimeler: Arz-ı Mev'ud, Yahudi/İbrani, Vaat Edilmiş Topraklar, Anti-Semitizm, Siyonizm
The non-western modernization perspective: The case of Israel
'Non-Western modernity perspective' offers an alternative approach to understand modernity of non-Western societies, challenging the Eurocentric 'convergence thesis' which argues that modernization trajectory of societies is inscribed deterministically in historical trajectory of Western modernity and which is rooted at the heart of classical modernization theory (CMT) and the globalization discourse. The purpose of this study is to analyze a common belief that Israel is the only western country in the Middle East, and that is an outpost of western civilization from the perspective of modernization studies which examine changes taking place during the modernization process in a society. Starting with the pre-state period up to today, the study assesses Israeli case within three trajectories: economic, political (democratization) social (secularization) from a non-Western modernization perspective taking inspirations from multiple modernization paradigm (MMP) and the uneven and combined development (U&CD). After all, it was concluded that Israel is not a Western country, constituting a divergent modernization trajectory from that of the West within its own historical context, and that the idea of universal modernity is a myth as number of cases unveil a need for more comprehensive and non-determinist approaches. Key words: non-Western modernization, Israel, CMT, MMP, U&CD, economic development, democratization, secularization
Siyonizmin Yahudi radikalizmi üzerindeki etkisi
İsrail'de dini söylemler üzerinden meşruiyet devşiren radikal hareketlerin, kökenlerinin, ideolojilerinin ve eylemlerinin incelendiği bu çalışma, geçtiğimiz üç asırda büyük dönüşümler yaşayan Yahudi kimliğinin radikalleşmesine tesir eden ana faktörleri tarihsel akış içerisinde sunmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda öncelikle, modernleşme kuramıyla birlikte Yahudiliğin sabit biçimde yüzyıllardır dönen çarkının kırılmasıyla başlayan Emansipasyon ve Haskala süreçleri incelenerek Avrupa'daki Yahudi probleminin zuhuru irdelenmiştir. Akabinde, antisemitizmin itici gücüyle nihai bir çözüm önerisi olarak sunulan Siyonizme, Yahudi cemaatlerinin verdikleri tepkiler tetkik edilmiş ve dini Siyonist söylem üzerinde durulmuştur. Nihayetinde, Siyonizmin birleştirici gücüyle kurulan İsrail Devleti'nin inşa yıllarından başlayarak günümüze varana dek benimsediği radikal tutum tahlil edilmiştir. Görülmüştür ki, devletin kuruluş safhasında Siyonizm çatısı altında bir araya gelen seküler ve dindar kesimin arasındaki eğreti bağ zaman içerisinde koparak yerini husumete bırakmıştır; dini söylemler laik değerlerden arındırılarak ayrı bir yol izlemiştir. Dine biçilen rol, devletin iç ve dış politikada attığı adımlardan toplumsal düzene varana dek birçok hususta tartışma konusu olmuştur. Bu durum zamanla isteklerini kabul ettirme noktasında terör eylemlerine başvuran uzlaşılmaz radikal dini grupların oluşmasına sebebiyet vermiştir. Şiddet eylemlerini meşru kılmak için dini kaynaktan beslenen bu grupların mazisinin bilinmesi, günümüzde hem İsrail'de artış gösteren sağın kökeninde bulunan şovenist Yahudi tutumun anlaşılmasına hem de Siyonizmin Yahudi kimliğinin üzerindeki etkisini kavramaya imkân sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: İsrail, Kimlik, Radikalleşme, Siyonizm, Yahudilik
Changing Turkish-Israeli relations after the 2008 Gaza war
This thesis examines the deterioration of Turkish-Israeli relations after Israel's Operation Cast Lead against Gaza in 2008. It explains the changing Turkish-Israeli relationship in light of Jakob Gustavsson's model of foreign policy change, that is, by both considering the structural factors of the period and by analyzing the role of Recep Tayyip Erdoğan as the Prime Minister. This thesis argues that although a number of structural factors constituted a ground for the deterioration of Turkish-Israeli relations from the late 1990s and early 2000s onwards, relations were on a relatively positive track following the foundation of the Justice and Development Party (JDP), and there was no radical change in the relationship until 2008. However, Israel's Gaza operation in 2008 received a very harsh response from the then Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan and brought the Turkish-Israeli relationship to a critical level. In the aftermath of the Operation Cast Lead, Erdoğan's ideology, which has its roots in the National Outlook (Milli Görüş) tradition, as well as his personality traits played an important role in bringing the Turkish-Israeli relations to the point of rupture.
A constructivist analysis of Egypt-Israel relations during Nasser and Sadat periods
One of the important results of the establishment of the State of Israel in 1948 is the emergence of the Arab-Israeli conflict and the Palestinian question. The Arab soil which was already populated by an Arab community, namely Palestinians, became a destination for the Israeli settlements which triggered hatred and anger of the Arab states in general. Conception of Israel as the main enemy of the Arab states reached the highest level following the Suez Crisis of 1956 that made Gamal Abdel Nasser the charismatic leader of the suppressed Arab world, and thus born and shone pan-Arabic ideology of the late 1950s and 1960s. Nasser became the epitome of the struggle against the imperialist West and its extension Israel in the Middle East. Then came Anwar Sadat and put the Egyptian interests in front of the Arab concerns, making Egypt the first Arab state having officially recognized Israel. Foreign policy of Egypt towards Israel took a steep turn from pan-Arab nationalism to Egyptian nationalism. Egypt and Israel signed a peace treaty that ended military confrontations on the battlefields which continues even today. How and why that policy shift took place is the main research item of this study, and it is researched based on the tenets of social constructivism focusing on the concept of identity. After examining historical flow of the events and analyzing foreign policy behaviors and discourse of the leaders, this thesis argues that the Egyptian state identity changed from Nasser to Sadat, and that change was rooted in the inherent domestic and international factors. This study concludes that state identity of Egypt is relevant in its relations with Israel during Nasser's and Sadat's tenure. Keywords: Egypt, Israel, state identity, foreign policy, constructivism
Media's effect on political opinions during Arap Spring in comparison to Israel occupation in Palestine
In my thesis, I focused on social media's ability to change political views, ideas, and opinions, due to the growing role of social media during the last decade (10 years), and about its important role worldwide. And to clarify the main idea, I have included examples from Arab countries like Tunisia, Egypt, Syria and for sure, the Palestinian media. It seems that awareness has increased among people on social media, where young people are exchanging cultural, literary and political views, and it has recently been settled that social networking sites have become, for many young people in the Arab region, a free space dedicated to exchanging their opinions to demand improvement of the political, economic and social conditions, hence the establishment of pages opposing the regimes, which were organized in Tunisia, Egypt, Yemen and Syria, reaching other Arab countries. As a result, some politicians used these means to communicate with people and build a direct relationship with them because social networking sites are considered the most important engine in mobilizing the masses and shaping public opinion. Even the regimes tried to control social networking sites, but all in vain, because social media is not centralized and cannot be controlled on the spot. Next in the paper, I talked about the Palestinian media, about its origins and its role in reporting facts and about the injustice practiced against it, and that with unlimited support from the United States of America and Western countries, the media of the occupation, with all its means, falsifies facts and conveys an image that serves its goals and its colonial regime. Influencers, journalists, and media pioneers have worked to highlight the facts, and convey them as they are, reviewing the crimes of the Israeli occupation, in their various forms and types, such as killing, displacement, demolishing homes, and committing massacres. The investment in social media platforms, as a means of media opposition, also contributed to exposing the traditional media supporting Zionism, which led Western and American colonial countries to restricting Palestinian content on social media.
The impact of the boycott campaigns for Israeli products on the behavior of the Palestinian consumer toward the local product
The purpose of this study is to investigate the impact of boycott campaigns on Palestinian consumer behavior toward Israeli products. The study aims to assess the level of awareness among Palestinian consumers regarding boycott initiatives, examine their attitudes, and understand the perceived impact of boycotts on the Israeli economy and government policies. The study analyzes a group of Palestinians employing a questionnaire using correlation tests, such as Pearson's correlation coefficient or Spearman's rank correlation coefficient, depending on the nature of the variables. These tests will assess the strength and direction of the relationships between variables. The results show There is a positive impact of the boycott of Israeli products on the behavior of the Palestinian consumer.
The status of Palestine in the United Nations and its implications for the Israeli-Palestinian conflict
The Palestinian application for UN membership in 2011 started the debates over the nature of statehood and reactivated the initiatives in different bodies of the UN. This dissertation focuses on the role of the UN in the Israeli-Palestinian conflict and highlights the legal and political aspects of statehood by applying the theoretical discussions to the Palestinian case. The political process of the Israeli-Palestinian conflict is based on the developments at different levels, namely the ground level, the UN level, and interactions between these levels including the negotiations so this mechanism can be defined as a complex two-level game for the Israeli-Palestinian conflict. Whereas the unilateral actions of Israel and the power imbalance in favor of Israel create an important advantage for the Israeli actors at the ground level, the legitimizing role of the anti-Israeli resolutions for the Palestinian claims and the high amount of support for the Palestinians in the international arena provide some assets for the Palestinian actors. The ground level witnessed a struggle over sovereignty while the UN level created a struggle over international legitimacy. Five General Assembly votes and three Security Council votes in terms of the policies and voting behaviors of the prominent actors and representative cases were analyzed in this dissertation. As a result, the UN process strengthened the hands of the Palestinians and contributed to the settlement of the Israeli-Palestinian conflict. However, it should be accomplished with the support of the external actors and favorable regional context for a comprehensive solution.
Turkey's Israel policy in the post-Cold War period: The struggle of identity over realpolitik
This study offers a neoclassical realist analysis of Turkey's post-Cold War Israel policy. By looking at both foreign and domestic developments, this study analyzes the course of Turkish-Israeli relations from a historical perspective, with the aim of identifying elements of continuity and change, while it also sheds light onto the contradictory forces at play in shaping Turkey's Israel policy, at the systemic and unit levels. As such, it argues that the institutional foundations along with common threat perceptions that facilitated a strategic partnership between Turkey and Israel in the 1990s, began to erode, in part due to changes in the structure of the international system as well as domestic political developments in the 2000s. Against a backdrop in which Ankara has perceivably shifted its strategic orientation away from the West, this study asserts that Turkey's Israel policy has been marked by a struggle between realpolitik and identity, in which, the former encourages cooperation between the countries while the latter drives them further apart.
Egemenlik kavramının güce yansıması ve uluslararası hukuk ışığında İran-İsrail nükleer güç rekabeti
Uluslararası sistemde egemen devletler arasında çeşitli rekabetler bulunmaktadır. Bu rekabetlerden birisi de Orta Doğu bölgesinde bulunan İran ve İsrail arasındaki nükleer rekabettir. Bu çalışmanın amacı İran-İsrail nükleer güç rekabetini uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirilmesi ve aynı zamanda bu rekabetin realist kuram temelinde egemenlik, güç kavramlarıyla incelenmesidir. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak "Egemenlik Kavramı ve Kavramın Doğal Dönüşümü" başlığı altında kavramın gelişimi incelenmekte ayrıca egemenliğin güç kavramıyla bağlantısı ve devleti ana aktör olarak kabul eden realist teori üzerinde durulmaktadır. İkinci olarak "Uluslararası Hukuk" başlığı ile uluslararası hukukun uluslararası sistem ile birlikte değişimi ve devletler üzerindeki etkileri incelenmektedir. İzleyen bölümde "İran-İsrail Nükleer Güç Durumları" başlığı altında iki devletin nükleer faaliyetlerine ve aralarındaki rekabetin nedenlerine değinilmektedir. Ardından uluslararası hukukun ve uluslararası sistemin bu rekabete yaklaşımı incelenmektedir. Bu çalışmanın odağında yer alan Orta Doğu'nun iki önemli devleti İsrail ve İran egemenliklerini kullanarak nükleer güç sahibi olmak üzere programlar geliştirmişlerdir. Bu programlar devletlerin egemenliğini sınırlayıcı niteliğe sahip uluslararası hukuka aykırılık oluşturmaktadır. İsrail nükleer güç olma hedefini gerçekleştirirken uluslararası toplumun engelleme ve yaptırımlarıyla karşılaşmazken, İran ise yaptırımlara uğramıştır. Bunun nedeni başta ABD olmak üzere güce dayalı uluslararası sistemin başat aktörlerinin iki ülkeye yönelik farklı tutumlarının bulunmasıdır hipotezine dayanmaktadır. Hipotezi doğrulamak için şu sorulara yer verilmiştir: Egemenlik, güç elde etmenin yolunu ne ölçüde açıyor? Ulus-devlet kavramının uluslararası sistemde devletlere getirisi nelerdir? Uluslararası hukuk kurumları İran-İsrail nükleer güç rekabetinde nasıl bir yol izlemektedir? Anahtar kelimeler: Egemenlik, uluslararası hukuk, nükleer güç, İran-İsrail, uluslararası sistem
Irak'taki Yahudi toplumu (1839-1952)
Irak Yahudileri, tarihi süreç içerisinde Irak'ta varlık göstermiş yaklaşık 2.500 yıllık tarihi bir mirasa sahip bir topluluktur. Irak Yahudileri ağırlıklı olarak Bağdat şehrinde inanç özgürlüğü ve refah içerisinde yaşayarak klasik İslam ve kültür medeniyetinin temellerinde yer almıştır. Irak'ın Osmanlı Devleti hakimiyetine girmesinden sonra da Irak Yahudilerinin ekonomik, kültürel ve toplumsal alanlarda gelişimi ve değişimi devam etmiş, özellikle ticari anlamda uluslararasılaşmaya dönük faaliyetlerde bulunmuşlardır. Irak'taki Yahudi toplumun evrilmesinin en önemli dönemlerinden birini I. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeler oluşturmaktadır. Irak Yahudileri, Irak'ın İngiltere tarafından işgal edilmesi sonrasında Irak'ta manda idaresinin kurulduğu dönemden, Irak'ın bağımsız bir devlet olarak varlık göstermeye başladığı 1932'ye kadar, Osmanlı Devleti döneminde olduğu gibi, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda önemli görevlerde bulunarak Irak devletinin kurumsal hayatında da etkili olmuşlardır. II. Dünya Savaşı'nın yaklaşmasıyla, (1936-1939), artan Nazi propagandası ve Siyonist faaliyetlerin neticesinde durumlarında birtakım değişikler meydana gelmiş, Yahudilere yönelik kısıtlayıcı yasalar ve kamu görevlerinden ihraç ile başlayan Yahudi karşıtı tavırların fiziksel saldırılara dönüştüğü bir süreç yaşanmıştır. 1941'de Farhud olarak nitelendirilen olaylar neticesinde çok sayıda Yahudi hayatını kaybetmiş; ancak bu olaylar kitlesel bir göç hareketine neden olmamıştır. 1948'de İsrail Devleti'nin kurulması Irak Yahudilerinin Irak'tan göç etmesinde bir dönüm noktasını teşkil etmiş, 1950'de çıkarılan yasa kapsamında Yahudilerin belli şartlara uyması halinde Irak'tan ayrılmalarına izin verilmiştir. Söz konusu yasa, Irak Yahudilerinin Irak'tan toplu göçüne neden olurken 1952'ye gelindiğinde Irak'taki Yahudilerin varlığı fiili olarak sona ermişti. Anahtar Kelimeler: Irak Yahudileri, Farhud, Göç, İsrail Devleti, Siyonizm.
Proportional representation and israeli elections: How extreme religious parties become kingmakers
The application of the Proportional Representation system in a small country like Israel and through a single electoral area, inevitably brings forth the need to form coalitions as no single party is able to garner the required majority. The classification of the political parties in Israel follow the traditional lines of centre-left, centre-right, communist, nationalist, ethnic, etc. with the extreme religious parties coming to the limelight as they have proven to be indispensable in coalition formation. Those parties which aim to place religious traditions in the heart of social life, primarily serve their solid electoral base which varies according to the geographical origins and have a traditional cabinet portfolio preference. The Proportional Representation system and the solidity of these parties' electoral base renders them a key element in coalition formation, irrespective of the fact that the leading coalition party is on the left or on the right. This study aims to demonstrate such indispensability and reliance on the extreme religious parties within the Israeli political landscape through the analysis of all governments from the elections of 1949 to 2015. As the leading parties are reluctant to include ethnic Arab parties in coalition formation, the extreme religious ones become the only option, hence the term Kingmaker.
Arab-Isaraeli relations in respect to the Camp David: Camp David's relevence for today
This thesis examines the support and assistance of Western powers to the Zionist Organization by chronologically scrutinizing the foundation phases of the Jewish state initially established in the Middle East as well as the First Zionism Congress. In addition, the conflicts and the ongoing wars from1947 till 1973 shall be focused on. In relation to this perspective, fast growing and developing Arab nationalism will be explained. The main purpose of this thesis is to explain the conflictual Arab-Israeli relations due to the wars and to explore the foundations of the better relationship after a prolonged period of time through pro-western acts and shifts in the axis of Egypt in recent years with the Camp David Peace Treaty. Then, how Camp David has affected the Middle East and how significant changes such as "Arab Awakening" have had an effect on the Camp David Peace Process. However; only the effects of "Arab Awakening" on the Camp David Peace Process will be examined in this thesis as the issue of "Arab Awakening" should be examined thoroughly in an another research.
Kadima Partisi'nin İsrail dış politikasına etkisi (2005-2009)
The topic of thesis will be how did the security issues surrounding The Second Lebanese War and Operation Cast Lead reshape Kadima Party's role in Israel's political life. This thesis will limited between 2005-2009 (Kadima's government term). Most of the literature of this period focuses on the political or security issues surrounding The Second Lebanese War. Therefore, the purpose of this thesis is to explore how the security and political issues surrounding. The Lebanese War and Operation Cast Lead reshaped Kadima's role in Israel's political life. The following key issues will guide the research: 1.General security is always high in Israel's historical and political life. This factor also gives a directions in Israeli political parties and political life. This factor also gives a directions in Israeli political parties and political life. Operation Cast Lead and The Second Lebanese War has changed Israel's security policies. 2.Kadima's role has changed after Operation Cast Lead and The Second Lebanese War in Israel political life. Because of this the election results changed 2006 to 2009. 3.Hamas' election victory how influence the direction of Kadima's international politics in Operation Cast Lead and The Second Lebanese War.
Kültürel etkileşim ve göç bağlamında İsrail'de Türk Musikisi icraları
Kültürel akış, teknoloji, ekonomi, ideolojiler, yerele vurgu yapan kültürel konular ile basın ve yayın organları aracılığı ile birbirine geçmiş bağıntıların yumağında kendine hem küresel, hem de küyerel bir yol çizerek sürüp gitmektedir. Akışın çok yönlü oluşu, günümüzün dünyasında sosyal uygulamaları biçimlendirmekte, aynı zamanda siyasetlere ve ekonomilere de şekil vermektedir. Yenidünyanın karmaşık ve icad edilmiş kültürel yapısı, yaratıların birbiriyle karışımı ve yeniden üretimini desteklemektedir. Bu anlamda, coğrafi sınırlar arasındaki mesafeler yakınlaşmakta ve etkileşimin sınır-ötesi yansımaları hem benzerlikler, hem de farklılıklar arz ederek melez birer üretim halinde varlık göstermektedir.Yukarıda belirtildiği üzere, kültürel akış bağlamında ele alınan bu tezin içeriği, Türkiye musikisinin sınır-ötesi bir başka coğrafyada, bir Orta Doğu ve Akdeniz ülkesi olan İsrail'de nasıl var olduğu ve ne şekilde konumlandırıldığı ile ilintilidir. Çalışmanın sorunsalı, yayınlar ve etnografi çalışmaları sonucunda bir tür durum resmine ulaşılmasını sağlamakta ve bu tezin çalışma alanı olan İsrail'de Ocak 2009-Ekim 2009 tarihleri arasında gerçekleştirilen alan araştırmaları sonucunda elde edilen antropolojik ve etnomüzikolojik bulguların ayrıntılı analizlerine yer verilmektedir.Tezin ilk bölümünde, İsrail'e göç eden Türkiye Yahudilerinin göç hikâyeleri ve yeni bir yaşam kurmaya çalıştıkları ülkelerine Türkiye'den götürdükleri alışkanlıklar ve kültür üzerinde durulmaktadır. Antropolojik açıdan göç, kültürel melezlik ve esnek kültürleşme, kültür, çok kültürlülük, alt kültür ve madun kültür açısından ele alınmaktadır. Postmodernizimde uzamlar ve kültürel akış, değişim ve devamlılık, küreselleşme ve küyerelleşme, eritme potası ve asimilasyon, ulusal, kültürel ve dinsel kimlik gibi küresel ve küyerel modern dünya ile postmodern antropolojiyi yakından ilgilendiren konular ele alınmaktadır. Ayrıca, İsrail toplumu ile bu ülkenin musikisi bağlamında göçen musiki ve İsrail'de Türk musikisi icraları, İsrail sahnesinde melez duyumlar, İsrail'de musiki kültürü ve sınır alanında buluşmalar, coğrafya ve ulus ötesi ses uzamları, kültürel akış dinamikleri ile musikinin yeniden sunumu, muğlak ana vatan ve diyaspora bağlamlarında musikinin yeri ve önemi, İsrail'de marjinalleşen musiki kimlikleri, İsrail'de kimlik algılamaları ve bunun musikiye yansımaları konuları etnomüzikolojik olarak derinlemesine incelenmekte ve bu bilgiler, çalışmanın kuramsal çerçeve bölümünde sunulmaktadır.Öznelerarası ve özdüşünümsel metodoloji ile gerçekleştirilen alan araştırmasında, İsrail'de görüşülen musikiciler ve genel musiki düşünüşleri içerisinde Türkiye musikisinin varlık alanı anlaşılmak istenmiştir. İsrail'e Türkiye'den göç eden Yahudiler ile beraber bu ülkeye göçen kültür ve musikiyi hem antropolojik, hem de etnomüzikolojik açıdan inceleyen bu çalışma, Türkiye'deki Yahudiler, İsrail'deki Türkiye göçmenleri, her iki ülkede üretim yapan musikiciler ve cemaat yetkilileri ile gerçekleştirilen derinlemesine mülakatları ve ilgili literatürde ilk olma iddiasını taşıyan önemli bulgu ve analizleri içermektedir.İsrail musiki kültürü ve İsrail'de Türk musikisi icraları incelenirken, İsrail'e Türkiye'den göçen Sefarad Yahudilerinin beraberlerinde taşımış oldukları dinsel musiki Maftirim musikisi ile dünyevi musiki Judeo-Espanyol/Ladino musikisinin festivaller ve özel sunumlarda icrasına tanık olunmuştur. Diğer tarafta İsrail güncel musiki yaşamına, 1975 yılı sonrasında giren Türkiye Arabesk musikisi ve diğer popüler musikilerin giriş öyküleri tezin bulgular ve analizler bölümünde sunulmaktadır.İsrail musiki yaşamında, çok kültürlü ve melez musiki sahnesinde yer alan Musika Etnit (Kültürel Musiki), Musika Olamit (Dünya Musikisi), Musika Mizrahit (Doğulu Musiki) ve Musika Yam Tihonit (Akdeniz musikisi) türleri üzerinde Türk Halk musikisi, Türk Sanat (makam) musikisi ve Türkiye Arabesk (popüler) musikisinin etkileri irdelenmektedir. Etnomüzikolojik açıdan Türkiye musikisinin İsrail musiki sahnesinde varsayılandan çok daha önemli ölçüde etkili olduğu ortaya çıkarılmaktadır.
Kuruluş Dönemi Türkiye-İsrail ilişkileri: 1948-1958
Kuruluş Dönemi Türkiye İsrail İlişkilerinin inceleneği bu çalışmada, karşımıza ilk çıkan, İsrail'in, Arap ülkelerinin istemedikleri bir komşu olmasının yanı sıra Batılı anlamda Ortadoğu'da Türkiye ile birlikte önemli bir konuma sahip olan bir devlet olmasıydı.Bu çalışma ile, temelleri 15. yüzyıla uzanan, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde hızlanan ve 1948 yılında İsrail'in kurulması ile daha da ivme kazanan Türkiye-İsrail ilişkilerine derinlemesine bakmaya çalıştık.Yahudilerin kendi ülkelerinde dışlanmaları ve hor görülmeleri, özellikle soykırıma maruz kalmaları sonrasında yaşadıkları ülkelerden kaçmak zorunda kalmalarının ardından, İsrail Devleti'nin kendilerine bir lütufmuşçasına egemen güçler tarafından verildiği görülmektedir.Bölgede Türkiye ve İsrail gibi iki güçlü ülkenin Amerikan taraftarlığı ekseninde ortak çıkarları etrafında uzun yıllardan bu yana süregelen bir müttefiklik hali vardır.Türkiye-İsrail ilişkileri belirli dönemlerde gerginleşmesine ve hatta donma noktasına gelmesine rağmen hiçbir dönem kesintiye uğramamış, bilhassa iki ülke arasındaki dostluk günümüze kadar süregelmiştir.İki ülke arasındaki stratejik ittifak Arap ülkelerini dönem dönem rahatsız etse bile askeri, ekonomik ve toplumsal alanlardaki ortaklıklar günümüzde de sürmektedir.Çalışmanın ilk bölümünde İsrail, bölgesel ve inançsal olarak kısaca tanıtılıp, tarihsel süreç içerisinde Türk-Yahudi İlişkileri irdelenecektir.İkinci bölümde, Siyonist bir devlet kurma fikrini ilk ortaya atan Theodor Herzl ve Dünya Siyonist Kongrelerinin genel bir değerlendirmesi yapılacak, bunun yanı sıra Yahudilerin tarih boyunca yaşadıkları sürgünler, gördükleri baskı, zulüm ve soykırımlar ele alınacaktır.Çalışmanın üçüncü bölümünde; Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları arasında kalan ve bölgesel çatışmaların, İngiliz mandasının ve bölgeyle alakalı uluslararası raporların sıklıkla ardı ardına ortaya çıktığı bir dönem ele alınacaktır. Şüphesiz ki bu döneme damgasını vuran en önemli gelişme olan Balfour Deklarasyonu, İsrail Devleti'ne doğru giden yolda Siyonist Kongreler döneminden sonraki en önemli ikinci gelişme olarak detaylı şekilde ele alınacaktır.Dördüncü kısımda özellikle İsrail Devleti'nin kuruluşuna doğru giden süreç içerisindeki gelişmeler ele alınacak, İngilizlerin bölgeyi terk etmelerinin ardından Birleşmiş Milletler'in bölgede Amerikan nüfuzunun artmasına olan katkısı değerlendirilecektir.5. bölümde ise öncelikle İsrail Devleti'nin kuruluşu ve kuruluşun ardından dünya kamuoyunun bu olaya karşı takındığı tavır incelenecek. Ardından, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası Soğuk Savaş dönemine geçişle birlikte, önemli iki küresel güç olan Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nin, Ortadoğu üzerindeki hegemonya mücadelesi ve yine bu dönemde hızla gelişen Türkiye-İsrail İlişkilerine değinilecektir.Sonuç bölmümünde ise 5 bölümün genel bir değerlendirilmesi yapılacak ve tez çalışmamın neticesinde ortaya çıkan veriler genel bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır.
Filistin-İsrail arasındaki temel sorunlar ve Uluslararası Hukuk
20. yüzyıl boyunca var olan ve çözüm sağlanamamasının yanı sıra sürekli olarak büyüyen Filistin sorunu, sadece İsrail ve Filistin topraklarını ilgilendiren bir sorun olmamış, gerek büyük güçlerin gerekse de komşu Arap ülkelerinin de dolaylı / dolaysız taraf oldukları bir sorun olarak günümüze kadar devam etmiştir.Filistin Sorunu'nun tarihsel arka planının açıklanmasında Birleşmiş Milletler tarafından alınan kararlar paralelinde konu analiz edilerek, Birleşmiş Milletler'in sorundaki öneminin ortaya konulması amaçlanmıştır. Temel sorunlar olarak kabul edilen Kudüs, Filistinli mülteciler, İsralli yerleşimciler, su ve duvar inşası sorunlarının gelişimi ve çeşitli sözleşmelerle bu sorunların çözümlerinin ortaya konulması ise, uluslararası hukukun konuyla ilgili yetersiz kalmadığını kanıtlamıştır. Bu durumda, sorunlarla ilgili uluslararası hukuk kararlarının uygulanmasıyla çözümün sağlanabileceği sonucuna varılması önemlidir. Ayrıca Filistin Devleti'nin kurulmasının önündeki en önemli engellerden olan Fetih / HAMAS ve Gazze / Batı Şeria bölünmüşlüğünün yarattığı olumsuz gelişmeler, Filistin Sorunu'nun çözümsüz kalmasına neden olmaktadır. Bu çözümsüzlük durumu, yabancı bir devletin işgali altında olma durumundan kaynaklanan self-determinasyonun Filistin Sorunu'nda yeterince tartışılamaması sonucunu doğurmaktadır. Uluslararası hukuk açısından, temel sorunların uzlaşılabilecek çözümleri olmasına rağmen, İsrail'in uluslararası toplumu, Birleşmiş Milletler'i ve uluslararası hukukun kararlarını hiçe sayan tutumu nedeniyle sorunlar çözümsüz kalmaya devam etmektedir. Uluslararası hukuk kararlarıyla sorunların çözümlerinin sağlanabilmesi için, başta ABD olmak üzere uluslararası toplumun ortak bir tutum göstermesi gerekmektedir. Uluslararası hukukun uygulanabildiği örneklerdeki ortak nokta olan büyük güçlerin ve Birleşmiş Milletler'in etkin bir şekilde devreye girmesi durumu Filistin Sorunu'nda var olmadığı için sorun çözümsüz kalmaya devam etmektedir.
Kimlik dış politika ilişkisi bağlamında Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye-İsrail ilişkileri
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle uluslararası ilişkilerin uğradığı değişim, kimlik ve kültür gibi sosyal kavramların uluslararası ilişkiler analizlerinde yer edinmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Kimliklerin uluslararası ilişkiler disiplinine dahil oluşunda önemli katkıları bulunan Alexander Wendt, kimliklerin çıkarları belirlediğini öne sürmektedir. Çıkarların da dış politika üzerinde etkileri olduğu düşünüldüğünde kimlikler dış politik analizlerde göz ardı edilmemesi gereken bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye-İsrail ilişkileri de Filistin'de yaşananlardan ötürü kimliklerden etkilenmektedir. İsrail devletinin kuruluşuna giden süreçten günümüze kadar Müslüman ve Yahudi kimlik karşı karşıya gelmiştir. Bu süreç zarfında Filistinli Müslümanların yaşadıkları sıkıntılar, dünyanın pek çok noktasında bulunan Müslüman kimliği taşıyan bireyler açısından Filistin sorununu hassas bir konu haline getirmiştir. Nitekim İsrail devletinin kuruluşunun akabinde de İsrail'e karşı bir ön yargı oluşmasına sebep olmuştur. Halkın aidiyet duygusu hissettiği kimlik kaynaklı bir ön yargıya sahip olması, karar alıcılara baskı yapmalarını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla ulusal menfaatler ve kimlikler arasında sıkışıp kalan Türkiye-İsrail ilişkileri zaman zaman normalleşme dönemlerine girerken zaman zaman da gerileme eğiliminde olmaktadır. İlişkilerin normalleşme dönemine girmesinde, iki ülkenin menfaatlerinin ortak olması ve bu ortak menfaatler durumunun karşılıklı bağımlığı artırması gerçeği etkilidir. Ancak ortak menfaatlerin ortadan kalkması veyahut da alternatif müttefiklerin ortaya çıkması kimliksel sorunları gün yüzüne çıkarmaktadır. Bundan ötürü Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'in kuruluşuna giden süreçten günümüze değin kriz, yumuşama ve normalleşme olarak adlandırılabilecek bir döngü içerisindedir.
Mavi Marmara öncesi ve sonrasında Türkiye-İsrail ilişkileri: değişim ve dönüşümün analizi
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Batı Blok'u ile beraber hareket etmeye başlayan Türkiye, bu çerçevede başta şüpheyle yaklaşmasına karşılık İsrail'i tanımakta gecikmemiştir. O zamandan başlayarak bugüne kadar inişli çıkışlı bir grafik çizen ikili ilişkiler, zaman zaman duyulan dış tehdit algılamaları ile yakınlaşırken, tam tersine kimi zaman gerginleşmiş veya etkisizleşmiştir. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesinden sonra, iki ülke arasındaki münasebetler daha da gerginleşmiştir. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler 1996 yılında, Stratejik Ortaklık zeminine oturtulmuş ve bu işbirliği çerçevesinde Türkiye, Suriye karşısında özellikle teröre verdiği desteği kesmesi adına bu ilişki elini güçlendirmiştir. Ancak 3 Kasım 2002 sonrasında, Türk dış politikasında karar alıcıların değişmesi neticesinde İsrail güvenlikleştirilirken, İslami diğer aktörler de güvenliksizleştirilmiştir. Bir başka deyişle İsrail'den duyulan tehdit algılaması artarken, dış politika İsrail karşıtı ülkelerin işbirliği ile oluşturulmaya çalışılmıştır. Ardı ardına gelen gerginlikler (Hamas'ın ziyareti, Davos Krizi ve Alçak Koltuk Olayı, vb.) iki ülkenin bölgedeki ittifakını zedelemiştir. Gerginleşen ilişkilere kuvvetli bir darbe de, Mavi Marmara gemisine yapılan İsrail saldırısı vurmuştur. Böylece iki ülke ilişkileri kopma noktasına gelmiştir.
Impact of state and non-state actors on Israel's cybersecurity infrastructure and the law of international responsibility
This thesis explores the impact of state and non-state actors on Israel's cybersecurity realm, their influence on the country's cybersecurity framework, and case analysis within the context of the Law of International Responsibility. The study utilized qualitative document analysis methods to examine the historical evolution of these actors, their adaptation to cybersecurity environments, and their impact on Israel's current cybersecurity landscape. It reveals that the concept of national security, shaped by Zionist thinkers even before the establishment of Israel, and the innovation culture of Israeli citizens significantly influenced the development of the country's cybersecurity infrastructure. The study also highlighted the positive effects of collaboration between Israel's state cybersecurity agencies and private entities and the beneficial relationships established with international allies. The impact of Israel's training programs, which focus on cultivating elite personnel within the military system, strengthens both public and private sector collaborations in cybersecurity. An analysis has been conducted to assess the results of these programs on cybersecurity. The findings are evaluated under international law, and the Pegasus spyware operation associated with Israel is analyzed within the framework of Law of State Responsibility.