Sezaryen operasyonu

114 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen sırasında tüp ligasyonu ve bilateral salpenjektominin over fonksiyonları üzerine etkisinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada, sezaryen sırasında tüp ligasyonu ve bilateral salpenjektominin over fonksiyonları ve rezervi üzerine etkisini ultrasonografik ve biyokimyasal olarak değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışmaya, sezaryen uygulanan 90 hasta prospektif olarak dahil edildi. Hastalar; bilateral tüp ligasyonu (pomeroy yöntemi), bilateral salpenjektomi ve kontrol grubu olmak üzere üç eşit gruba ayrıldı. Hastaların dermografik özellikleri, gebelik haftaları kaydedildi. Cerrahi işlemden önce ve 10-12 hafta sonra ultrasonografik muayene ile over volümleri ve antral folikül sayıları (AFS) kaydedildi, venöz kan numuneleri alınarak anti müllerian hormon (AMH) ve inhibin B düzeyleri bakıldı. Bulgular: Grup 1'in yaş ortalaması 31±4.202, Grup 2'nin 35.47±3.481, Grup 3'ün 26.3±3.861 olup gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlıydı. Tüm parametreler, preoperatif ve postoperatif dönemlerdeki değişimlerine göre değerlendirildi. AMH ortalama değerlerinde Grup 1'de 0.138±0.119 artma, Grup 2'de 0.230±0.094 artma, Grup 3'te 0.025±1.9830 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. İnhibin B ortalama değerlerinde Grup 1'de 2.241±4.538 azalma, Grup 2'de 0.545±3.981 azalma, Grup 3'te 5.907±6.00 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. Over volümü ortalama değerlerinde Grup 1'de 0.032±0.292 azalma, Grup 2'de 0.310±0.417 azalma, Grup 3'te 0.327±0.488 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda araştırdığımız parametrelerdeki değişimlerin, gebelik ve laktasyon dönemindeki hormonal durum nedeniyle mi yoksa tubal sterilizasyondan mı kaynaklandığı net değildir. Yine de sezaryen sırasında tubal sterilizasyon, pratik ve güvenli bir yöntem olarak kabul edilebilir. Anahtar kelimeler: Sezaryen, tüp ligasyonu, salpenjektomi, antimüllerian hormon, inhibin b.

Antimüllerian hormonDoğumLigasyon+2
Yağmur Öztoprak
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Sezaryen sonrası sırt masajı ve sıcak uygulamanın emzirme üzerine etkisi

Bu çalışma sezaryen sonrası sırt masajı ve sıcak uygulamanın; anne sütünün gelme zamanına, anne sütü miktarına, emzirme başarısına ve anne bebek iletişimine etkisini belirlemek amacıyla deneysel çalışma olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini Gaziantep Cengiz Gökçek Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde araştırma verilerinin toplandığı tarihlerde yatmakta olan ilk sezaryenle doğum yapan kadınlar oluşturdu. Araştırmanın örneklem büyüklüğü için güç analizi yapıldı. Örnekleme sırt masajı grubuna 60, sıcak uygulama grubuna 60, kontrol grubu 60 olmak üzere toplam dahil edilme kriterlerini karşılayan 180 kadın dahil edildi. Verilerin toplanmasında; tanıtıcı bilgi formu, anne bebek iletişim formu, emzirme tanılama ölçeği (LATCH Assement Tool) ve Bebeğin Aldığı Anne Sütü Miktarını Puanlama Sistemi (İMDAT) kullanıldı. Verilerin analizi SPSS programında yapıldı. Kontrol grubuna herhangi bir girişimde bulunulmadı. Uygulanan girişimler sonunda deney grubunda yer alan sırt masajı ve sıcak uygulama grubundaki kadınların anne sütünün daha erken geldiği ve anne sütü inme zamanında en etkili yöntemin sırt masajı olduğu belirlendi (p<0.05). Sırt masajı ve sıcak uygulamanın annenin süt gelme zamanını kısalttığı, bebeğin aldığı anne sütü miktarını, emzirme başarısını ve anne bebek iletişimini artırdığı belirlendi (p<0.05). Anahtar Sözcükler: Emzirme, Sezaryen, Sırt Masajı, Sıcak Uygulama

EmzirmeMasajSezaryen operasyonu+1
Fatma Nur Yavuz
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sezaryen sonrası erken dönemde uygulanan sıcak su ayak banyosunun ağrı, yorgunluk ve gaz çıkışına etkisi

Bu araştırmanın amacı sezaryen sonrası erken dönemde uygulanan sıcak su ayak banyosunun ağrı, yorgunluk ve gaz çıkışına etkisinin belirlenmesidir. Bu araştırma randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Çalışma, Gaziantep Abdulkadir Yüksel Devlet Hastanesinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini 80 sezaryen doğum yapan (deney grubu:40 ve kontrol grubu:40) kadın oluşturmuştur. Araştırmada yer alan kadınlar uygulamaya başlamadan önce deney ve kontrol grubuna random atanmıştır. Veriler 01 Aralık 2021 - 30 Haziran 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama araçları olarak 'Tanıtıcı Bilgi Formu', 'Sayısal Derecelendirme Ölçeği', 'Yorgunluk İçin Görsel Benzerlik Skalası', 'Deney Grubu Hasta Takip Formu' ve 'Kontrol Grubu Hasta Takip Formu' kullanılmıştır. Deney grubundaki kadınlara sezaryenden 3 saat sonra 15 dakika süreyle sıcak su ayak banyosu uygulanmıştır. Kontrol grubundaki kadınlar sezaryenden sonra sadece izlenmiştir. Deney ve kontrol grubundaki kadınların karşılaştırılmasında kategorik değişkenler Ki-kare analizi ile sayısal değişkenler ise bağımsız örneklemler t testi ile test edilmiştir. Deney ve kontrol grubundaki kadınların ölçek puan ortalamalarının karşılaştırılmasında bağımsız örneklemler t testi kullanılmıştır. Farklı zamanlarda ölçümleri yapılan ölçek puan ortalamalarının karşılaştırılmasında Tekrarlı Ölçümler Varyans Analizi uygulanmış olup çoklu karşılaştırma testlerinden LSD testi uygulanmıştır. Deney grubundaki kadınların sıcak su ayak banyosu uygulaması sonrası ağrı düzeyinin, kontrol grubundaki kadınlara ve uygulama öncesine göre düşük olduğu bulunmuştur. Deney grubundaki kadınların uygulama sonrası yorgunluk düzeyinin, kontrol grubundaki kadınlara ve uygulama öncesine göre düşük olduğu saptanmıştır. Sıcak su ayak banyosu uygulamasının sezaryen sonrası gaz çıkarma süresinde etkili olmadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, sezaryen sonrası erken dönemde uygulanan sıcak su ayak banyosu uygulamasının ağrı ve yorgunluk düzeyini azalttığı, gaz çıkışına etkisinin olmadığı belirlenmiştir. Sezaryen sonrası dönemde hemşirelik bakımında sıcak su ayak banyosu uygulaması önerilebilir.

Ayak banyosuAğrıGaz çıkarma+4
Oya Kaplan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Doğum şeklinin anne ve bebek bağlanmasına olan etkisinin belirlenmesi

Araştırma, annelerin doğum şeklinin bağlanmaya etkisini belirlemek amacıyla kesitsel ve tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Gaziantep Şehitkamil Devlet Hastanesi doğum ve kadın hastalıkları servisinde yatan yeni doğum yapmış anneler arasından basit rastgele örnekleme yöntemiyle seçilmiş 250 vajinal doğum ve 250 sezaryen doğum yapmış toplam 500 anne oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak, anket formu ile "Doğum Sonrası Bağlanma Ölçeği (DSBÖ)" (Cronbach Alfa Güvenirlik Katsayısı 0.75) kullanılmıştır. Anket formunda annelerin sosyo-demografik özellikleri ile anne ve bebek bağlanmasını etkileyeceği düşünülen özelliklere yönelik sorular yer almaktadır. Anket formu ve DSBÖ 15 Mayıs-15 Temmuz 2022 tarihleri arasında uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler SPSS (ver:23.0) bilgisayar programında; güvenirlik analizi, tanımlayıcı istatistikler, Ki-Kare Analizi, Bağımsız gruplarda t testi ve ANOVA Varyans analizi testi kullanılarak değerlendirilmiştir. DSBÖ puan ortalamaları ile annelerin yaşı, gelir durumu, çocuk sayısı, gebeliği öğrendiğinde yaşadığı duygu durumu, çevresinden gebelikte ilgi duyma durumu, gebeliği sonlandırma düşüncesi, gebelikte profesyonel destek alma durumu, bebek ile doğum sonrası ten tene temas yaşama durumları arasındaki farkın istatistiksel açıdan önemli olduğu belirlenmiştir (p < 0.05). Yapılan t testi analizi sonucuna göre; doğum şekline göre doğum sonrası bağlanma düzeyleri arasında anlamlı bir fark olduğu, vajinal doğum yapan kadınların doğum sonrası anne-bebek bağlanma düzeyinin daha yüksek olduğu bulunmuştur (p < 0.05). Sonuç olarak, vajinal doğum yapan annelerin bebeklerine bağlanma düzeylerinin, sezaryen yapan annelere göre daha yüksek olduğu ve vajinal doğum yapan annelerin doğum sonrası bağlanma sorunu olmadığı saptanmıştır. Sezaryenle doğum yapan annelerin doğum sonrası bağlanma sürecinin sağlıklı başlaması için annenin fonksiyonel durumunu güçlendirmek, destekleyici eğitimler vermek ve bireye özgü danışmanlık yapılması önerilmektedir.

Ana-babaya bağlanmaAnne-bebek etkileşimiAnneler+3
Mirac Özturan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer sezaryen olan hastalarda kerr insizyonunun tek kat ya da çift kat onarım tekniklerinin transvaginal ultrasonografi ile karşılaştırılması

Ülkemizde de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi sezaryen doğum sıklığının giderek arttığı görülmektedir. Doğumların yaklaşık %21'nin sezaryen ile olduğu kayıtlara geçmiştir. Sonraki gebeliklerde izlenen plasenta invazyon anomalisi, uterinrüptür gibi komplikasyonların geçirilmiş uterin cerrahi ve sezaryen doğum sayısı ile doğru orantılı olduğu anlaşılmaktadır. Uterus kesi hattında ortaya çıkan patolojik iyileşme veya iyileşmenin yetersizliği olarakta düşünebileceğimiz istmosel olarak adlandırılan skardefekti görülme sıklığı artmıştır. İsthmosel ve neden olduğu obstetrik ve jinekolojik sorunlar ele alındığında sezaryen sonrası istmosel oluşma nedenlerini anlamak ve mümkün oldukça önleyici teknikler geliştirmek oldukça önemlidir. Bu amaçla yapılan araştırma sayısı her geçen gün artış göstermektedir. Çalışmamızda sezaryen ile doğum sonrası uterus kapatma tekniklerinin skardefekti ve istmosel oluşumu üzerine etkilerini TVUSG ile karşılaştırmak planlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2023 – Mayıs 2023 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran elektif veya acil sezaryen endikasyonu verilen 50 hasta katıldı. Daha önce geçirilmiş uterin cerrahi öyküsü olanlar, 37.gebelik haftasından önceki preterm gebelikler, plasenta invazyon ve yerleşim anomalisi olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Kriterlere uygun 50 hasta iki gruba randomize edildi. Randomizasyon için permütasyon yöntemiyle hastalar ikişer ikişer sırayla iki gruba dağıtıldı. Her iki grupta da batına pfannensteil insizyonla uterusa kerr insizyonla girildi. Uterus onarımı tek kat kilitli yapılan hastalar grup 1'e dahil edildi, uterus onarımı çift kat sütürasyon ile yapılanlar grup 2'ye dahil edildi. Operasyon sonrası 3.ay ve 6.ay arasında hastalar kontrole çağrılarak TVUSG ile sezaryen skarı ve istmosel oluşumu değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların tamamı kontrole geldi ve 50 hasta iki gruba ayrılarak istmosel gelişimi ve skar dokusu açısından birbirleri ile karşılaştırıldı. Gruplar arasında yaş, BMI, gebelik haftası, ek hastalıklar açısından anlamlı fark izlenmedi. Tek kat kilitli grupta çift kat gruba göre isthmosel daha fazla izlendi. Hiçbir hastada istmosel nedenli şikayet görülmedi. İsthmosel görülenlerde posterior myometrium tabakasında herhangi bir patoloji gelişimi izlenmedi. Çalışmamızın sonucunda çift kat kapatma yönteminin istmosel ve skar defekti gelişimini azalttığı anlaşıldı ve istatistiksel olarak anlammlı bulundu. Sezaryen sonrasında uterin defektin bu yöntemle onarılması ile daha iyi sonuçlar elde edileceği öngörülmektedir. Bununla beraber daha önce yapılan çalışmalarda en uygun kapatma tekniğinin net bir şekilde ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır. Bunun sebebi istmosel oluşumunda uterus onarım tekniklerinin dışında da birçok faktörün etkili olması olabilir. Daha fazla hasta sayısı ve ek özelliklerin sıkı bir şekilde standardize edilmesiyle yapılan çalışmalar en uygun tekniğin belirlenmesinde etkili olacaktır. Çalışmamızın aynı yöndeki çalışmalara fikir vereceği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler:Uterus kapatma yöntemi, sezaryen doğum, istmosel, skardefekti.

Cerrahi işlemler-operatifCerrahi-kadın doğumSezaryen operasyonu+4
Harun Reşid Türkmenoğlu
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen sonrası normal doğum planlanan gebelerde sonografik uterin alt segment kalınlık ölçümünün prediktif değeri

Amaç: Dünyada sezaryen oranları her geçen gün artmaktadır. Önceden sezaryen doğum yapmış birçok kadın için sezaryen sonrası vajinal doğum (SSVD) uygulanabilir bir prosedürdür. Çalışmamızda SSVD başarısında sonografik uterin alt segment ölçümlerinin prediktif değerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 2019 ve 2021 yılları arasında SSVD amacıyla takibe alınan gebelerin verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18-45 yaş arası, daha önce 32.hafta ve üzerinde alt segment transvers insizyonu ile sezaryen doğum yapmış, verteks prezentasyon, tahmini fetal ağırlığı 4250 gr altında olan, antenatal takiplerde herhangi bir fetal anomali saptanmayan gebeler dahil edildi. Tüm hastalara 36-39. gestasyonel haftada transvajinal ultrasonografi ile alt segment total kalınlık, rezidüel myometriyal kalınlık ve servikal kanal uzunluğu ölçümleri yapıldı. Hastaların temel demografik, obstetrik, klinik ve sonografik verileri, maternal ve neonatal sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 65 hastadan 45'inde (%69,2) SSVD denemesi başarılı oldu, 20 hasta (%30,8) sezaryen doğum gerçekleştirdi. İki grup temel demografik veriler açısından benzerdi (p>0.05). Başarılı SSVD grubunda 10 (%22,2), başarısız grupta ise 17 (%85) hastaya doğum indüksiyonu uygulanmış ve istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). Hospitalizasyon sırasındaki BISHOP skorları değerlendirildiğinde başarılı SSVD grubunda anlamlı olarak yüksek görülmüştür [5(1-11) vs 2(1-11) p<0.001]. Servikal uzunluk, başarılı SSVD grubunda anlamlı olarak daha kısayken total alt segment kalınlığı (TASK) ve rezidüel myometriyal kalınlıkta (RMK) iki grup arasında fark izlenmemiştir [sırasıyla (37.48±9.08 vs 41. 4±6, p=0.047), (4.49±1.33 vs 4.72±1.97,p>0.05), (2.04±0.8 vs 2.07±0.92, p>0.05)]. Çalışmamızda sadece 1 olguda SSVD esnasında uterus ve mesane rüptürü gelişmiştir; olgunun alt segment kalınlığı 2,3mm, rezidüel myometrial kalınlığı 1,1mm olarak kaydedilmiştir. Lojistik regresyon analizinde doğum indüksiyonun, SSVD başarısını anlamlı derecede azaltan tek faktör olduğu ortaya konmuştur (p=0.036). Sonuç: Alt segment ölçümlerinin SSVD başarısını öngörmede değeri yoktur. SSVD başarısını öngören en önemli faktör doğumun spontan başlamasıdır. Anahtar Kelimeler: Sezaryen Sonrası Vaginal Doğum, Sezaryen, Total Alt Segment Kalınlığı, Ultrasonografi, Uterin Rüptür

DoğumGebelikRüptür+4
Irana Gorchıyeva
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of nurses' knowledge about causes and associated factors of wound infection after cesarean section

Wound infection or surgical site infections (SSIs) are infections of the skin, subcutaneous tissue, or other soft tissues that occur within 30 days following surgery, Infections and complications following surgery are a leading cause of maternal morbidity and death, despite the vital role that surgery plays in modern medicine. World Health Organization (WHO) reported that, for various reasons, cesarean section is on the rise, even in economically developed nations.This study was carried out to show that to assess the knowledge of nurses about causes of post-cesarean wound infection and associated factors in a maternity and pediatric teaching hospital in Al-Samawah, Iraq. The study was descriptive study involving the use of questionnaire through face-to-face interview with the sample. Non-probability sample of 200 nurses who work in different departments in the hospital including (operation room,emergency room and surgical unit) participated in this study they were chosen using according to Yamane's Formula for Calculating Sample Size In addition to Cochran's formula . Data collection was carried out from October 15, 2022, to January 31, 2023. The questionnaire was composed of three parts, part one: include socio demographic data , part two consists of the questionnaire concerning with the causes of wound infection after CS, part three, involve the questionnaire concerning with the factors associated with wound infection after cesarean section. The results of the study shows (95.5%) of the participants had good knowledge about causes of wound infection after cesarean section also the result showed that there were statistically significant differences among the nurses' knowledge about causes of wound infection after cesarean section with educational level and years of experience, This means that the study found that nurses with higher levels of education or more years of experience tended to have a better understanding of the causes of wound infection after cesarean section than nurses with less eduction or less experience, In conclusion it is important for nurses to continuously update their knowledge. Also, ledge and skills through ongoing education and professional development, regardless of their level of education or years of experience. This can help bridgewith respect to gap between nurses with different levels. Education and experience and ensure that all nurses are providing the best possible care for their patients.

KnowledgeLevel of knowledgeSurgical wound infection+4
Nabaa Azeez Ghalı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Women's knowledge about elective cesarean section complications

Elective caesarean sections are primary caesarean sections that are performed according to the desire of the pregnant woman without a medical justification or reasons for that at the mother's request. The study aimed to assess women's attitude, perception and knowledge about the complications of elective caesarean section.To determine the influence of demographic characteristics on attitude, perception, and knowledge.A descriptive study was conducted in the Maternity and Children Hospital in Al-Diwaniyah city of 285 married women and they were selected using the Yamane's formula for calculating the sample size. Data were analyzed using statistical and inferential procedures. The highest percentage (42.8%) of the participants falls within the age group (25 to 32) years. (73.3%) of the study sample had previously undergone elective caesarean sections, and the reason for choosing a caesarean section was - fear for the fetus, a high percentage (70.2%) of the participants and (57.9%) fear of labor pains. Although the highest percentage (28.1%) of the participants graduated from college, there is a lack of awareness of the complications of ECS the mean score of overall knowledge (1.48) poor knowledge. In this context, education and awareness programs should be intensified about the complications of elective caesarean sections. The study of 285 women showed that there was a statistically significant relationship between knowledge, attitudes, perception and demographic characteristics.

KnowledgeLevel of knowledgeEvaluation+4
Zınah Mohammed Jahıl Jahıl
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postdate gebelik nedeni ile doğum indüksiyonu uygulanan düşük servikal bishop skoru olan gebelerde indüksiyonun başarisini etkileyen faktörler

Amaç: Son adet tarihine göre 41. gebelik haftası ve daha uzun gebelik süresi olan, düşük servikal bishop skoru gösteren gebeliklerde, uygulanan doğum indüksiyonun başarısını etkileyen faktörleri bulmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Hastanemize Haziran 2012- Nisan 2013 tarihleri arasında gün aşımı gebelik tanısıyla yatırılan düşük servikal bishop skorlu 77 gebe prospektif olarak incelendi. Hastaların, gestasyonel haftası, gravida, parite, abortus, vücut kitle indeksleri, eğitim durumları, sigara kullanımı, hemoglobin düzeyleri, başlangıç bishop skorları, oksitosin desteği ihtiyacı olup olmaması, taşisistolü varlığı, doğum şeklinin nasıl gerçekleştiği, yenidoğanın 1.ve 5. dakika Apgar skoru, yenidoğanın doğum ağırlığı ve yenidoğanın yoğun bakım ihtiyacı olup olmadığı kaydedildi. İndüksiyona yanıt verip vajinal doğum yapanlar ile yanıt vermeyip sezaryen olan grup kaşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı. Bulgular: 51?inin gebeliği vajinal doğumla, 26?sının gebeliği sezeryanla gerçekleşti. Sezaryen ile doğum yapan kadınların BMI ortalaması 28,0±3,3 iken, normal doğum yapan kadınların BMI ortalaması 30,1±4,4 bulundu (p<0,039). Normal doğum yapan kadınların doğum sayılarının ortalaması 1,2±1,4 iken, sezaryen ile doğum yapan kadınların doğum sayılarının ortalaması 0,27±0,87 bulundu (p<0,001). Vajinal doğum yapanlarda indüksiyonun başlangıcından doğuma kadar geçen süre ortalaması 13,4 ± 7,4 saat iken sezaryen ile doğum yapanlarda ortalama 19,3 ± 9,7 saat olarak bulundu (p<0,006). Taşisistoli izlenen kadınların 5?i de (% 100) sezaryen ile doğum yaparken, normal doğum yapan kadınların hiçbirinde taşisistoli izlenmedi(p<0,003) Vajinal yoldan doğum yapan kadınların bebeklerinin birinci ve beşinci dakika Apgar skorları daha yüksek bulundu. Her iki grup arasında hem birinci hem de beşinci dakika Apgar skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,005). Vajinal yoldan doğan doğan bebeklerin 4?ünün (% 7,8), sezaryen ile doğan bebeklerin 7?sinin (% 26,9) doğum sonrası, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı oldu (p=0,037). Sonuç: Doğum şeklini etkileyen faktörler olarak parite, BMI, indüksiyonun başlangıcından doğuma kadar geçen süre ve taşisistoli bulunmuştur. Parite ve taşisistolinin doğum şeklini tespit eden faktörler arasında önemli bir yere sahip olduğu saptanmıştır.

DoğumGebelikGebelik-uzayan+2
Kibar Gelegen
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif sezaryen doğumda spinal anestezi sonrası hipotansiyonu öngörmede şok indeksinin rolü

Amaç: Çalışmamızın amacı elektif sezaryen doğumda spinal anestezi sonrası hipotansiyonu öngörmede şok indeksinin rolünü değerlendirmek ve diğer indeksler (Perfüzyon İndeksi, Pleth Değişkenlik İndeksi, Diyastolik Şok İndeksi ve Modifiye Şok İndeksi) ile karşılaştırmaktır. Yöntem: Prospektif ve gözlemsel tek merkez çalışmamıza, 15.07.2021-15.07.2022 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından elektif sezaryen planlanan 18 - 40 yaş arası, ASA skoru II olan 143 gebe dahil edildi. Hastalar preoperatif hasta hazırlama ünitesine geldikten sonra Amsterdam Preoperatif Anksiyete Skoru ile anksiyete durumları değerlendirildi. Tüm veriler yedi zaman noktasında; (T0: Spinal anestezi öncesi supin pozisyon, T1: Spinal anestezi sırasında oturur pozisyon, T2: Spinal anestezi sonrası 1.dk, T3: Spinal anestezi sonrası 3.dk, T4: Spinal anestezi sonrası 5.dk, T5: Spinal anestezi sonrası 7.dk, T6: Spinal anestezi sonrası 10.dk, T7: göbek kordonu klemplenmesi sonrasında) kaydedildi. Spinal anesteziye bağlı hipotansiyon, sistolik kan basıncı 90 mmHg'nın altında veya bazal değere göre sistolik kan basıncında ≥ %20 düşüş olarak kabul edildi. Hastalar spinal anestezi sonrası "Hipotansiyon Gelişen" ve "Hipotansiyon Gelişmeyen" olarak iki gruba ayrıldı. Bulgular: Hastaların 92'sinde (% 65,7) spinal anesteziye bağlı hipotansiyon gelişti, 48'inde (% 34,3) ise gelişmedi. APAIS-T ve SI-T0 skorunun hipotansiyon gelişen grupta daha yüksek olduğu belirlendi (sırasıyla, p=0,036, p=0,013). Diğer indeksler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi (p>0,05). Spinal anesteziye bağlı hipotansiyona etki eden faktörler için yapılan lojistik regresyon analizinde APAIS-T (p=0,008) ve SI-T0 (p=0,003) değerleri SA'ya bağlı hipotansiyon için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulgulara dayalı olarak, elektif sezaryen geçiren gebelerde preoperatif anksiyete skorunun ve şok indeksi değerinin spinal anesteziye bağlı hipotansiyonu öngörmede ve erken müdahalede yol gösterici olabileceği kanaatindeyiz. Bu konuda yapılacak daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Spinal anestezi, hipotansiyon, şok indeksi, sezaryen, diyastolik şok indeksi, modifiye şok indeksi

AnesteziAnestezi-spinalHipotansiyon+3
Hakan Öz
Yozgat Bozok University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal anestezi altında sezaryen uygulanan olgularda üç farklı dozdaki norepinefrinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada spinal anestezi altında sezaryen uygulanan olgularda üç farklı dozdaki norepinefrin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya 18-40 yaş arası, ASA I-II grubunda, 37-42 haftalık gebelik nedeniyle elektif şartlarda sezaryen yapılacak 100 adet gönüllü hasta dahil edildi. Hastalar dört gruba ayrıldı. Grup I'e spinal anestezi yapıldıktan sonra baseline'ı korumak amacıyla 0,05mcg/kg bolus norepinefrin intravenöz (iv) yolla toplam volum 2 ml olacak şekilde; grup II'ye spinal anestezi yapıldıktan sonra baseline'ı korumak amacıyla 0,075mcg/kg bolus norepinefrin iv yolla toplam volüm 2 ml olacak şekilde; grup III'e spinal anestezi yapıldıktan sonra baseline'ı korumak amacıyla 0,1mcg/kg bolus norepinefrin iv yolla toplam volüm 2 ml olacak şekilde; kontrol grubu olan grup IV'e ise spinal anestezi yapıldıktan sonra aynı volümde (2 ml) serum fizyolojik (%0,9'luk NaCl) iv uygulandı. Sistolik kan basıncı değeri <100 mmHg veya baseline(bazal) sistolik kan basıncı değerinde %20 den daha fazla tekrarlayan bir azalma durumunda 5 mg efedrin iv bolus ile müdahele edildi. Kalp atım hızının 60'ın altına düşmesi ise bradikardi olarak kabul edilerek 0,5 mg iv atropin ile tedavi edildi. Dört hasta grubunun maternal kan basınçları, kalp atım hızları, efedrin ve atropin tüketimleri, umbilikal kordon kan gazı değerleri, bulantı/kusma sıklıkları ve Apgar skorları karşılaştırıldı. Sonuç olarak elektif sezaryen doğumlarda spinal anesteziye bağlı hipotansiyonu önlemek için profilaktik tek doz bolus norepinefrinin etkili olduğunu, 0,1mcg/kg norepinefrin dozunun ise daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Norepinefrin, spinal anestezi, maternal hipotansiyon, efedrin

AnesteziAnestezi-spinalDoz-cevap ilişkisi-ilaç+5
Yusuf Emeli
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğum şeklinin maternal ve fetal bazı antimikrobiyal peptitler üzerine etkisinin incelenmesi

AMAÇ: Antimikrobiyal peptitler, inflamatuar hücreler ve epitelyal hücreler tarafından üretilen, doğal bağışıklık sisteminde immun yanıtını düzenleme yeteneğine sahip proteinlerdir. Çalışmamızda kadın reprodüktif sisteminde ve fetal membranlarda ekspresyonu gösterilmiş LL-37, Elafin, HNE ve D Vitamin düzeylerinin öncelikle plasental geçişini kanıtlamak, normal doğum eylemi sırasında tetiklenen proinflamatuar süreç ile ilişkili sezaryen doğuma kıyasla daha yüksek seviyede antimikrobiyal peptit seviyesini kanıtlamayı amaçladık. Ayrıca doğum sonrasında ve doğumdan bir gün sonra bebek tükürüğünde antimikrobiyal peptit düzeyini ölçerek emzirerek anne sütü aracılığı antimikrobiyal peptitlerin geçiş düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi 'nde , 18 yaş üstü, ek hastalığı olmayan, gebelik haftası 37 hafta ve üzeri, antianemik ve multivitamin dışında ilaç kullanmamış, perinatal konjenital tanısı olmayan 20 adet vajinal doğum yapmış, 20 adet sezaryen doğum yapmış gebeden yatış sırasında ve doğum sonrası umblikal kord kanından 1cc örnek alınıp santrifüj ile serumu ayrıldıktan sonra tüm materyaller toplanana kadar -80 derecede saklanmıştır. Yenidoğan bebeklerin tükürüğünden doğumda ve doğumdan 24 saat sonra rutin kontrollerinde alınan örneklerden 1 cc ayrılıp -80 derecede saklanmıştır. Daha sonra bu toplanan kanlarda ve tükürüklerde Elisa cihazı sandwich yöntemi kullanılarak D vitamini, Elafin, LL-37, HNE düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Maternal kanlarda ve umblical kord kanlarında doğum şekline bağlı antimikrobiyal peptit düzeyleri arasında bir fark saptayamadık. Yine doğum sonrası tükürük örneklerinde hem doğum şekline bağlı hem de emzirmeye bağlı antmikrobiyal peptit düzeylerinde bir farklılık saptayamadık. SONUÇ: Çalışma bulgularımız normal doğum sürecinin maternal ve fetal immun sistemi harekete geçiren inflamatuar bir süreç olduğunu desteklemese de daha geniş olgu kontrol çalışmalarına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Antimikrobiyal aktiviteDoğumElafin+6
Müge Ayça İbiş
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Term sağlıklı tekil gebeliklerde doğum şeklinin umbilikal kord kanında ınterlökin-1 beta ve tümör nekroz faktör-alfa düzeylerine etkisinin araştırılması

Amaç: Doğum; fizyolojik, biyokimyasal, endokrinolojik ve immünolojik olayların aracılık ettiği karmaşık bir süreçtir. Yenidoğanın intestinal mikroflorasının oluşması için doğum şekli çok önemlidir. İntestinal mikrofloranın spesifik suşlarının anti-inflamatuar sitokinlerin üretimini uyardığı gösterilmiştir. Interlökin-1β, IL-6 ve TNF-α gibi proinflamatuvar sitokinler başta olmak üzere, preterm ve term doğumları sırasında sitokinlerin oldukça önemli rolü bulunmaktadır. Bu bilgilere dayanarak, bu çalışma doğum şeklinin umblikal kord kanında TNFα ve IL-1β düzeylerine etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisine normal spontan vajinal doğum ve sezaryen doğum için yatışı yapılan, 18 yaş üstü, sağlıklı, ek hastalığı olmayan, term 30 adet spontan vajinal doğum için yatışı yapılmış (kontrol grubu), 30 adet sezaryen doğum için yatışı yapılmış olan gebeler dahil edilmiştir. Kemolimünesans yöntem ile yenidoğan umblikal kord kanında TNFα ve IL-1β kan değerleri tespit edilmiştir. Ayrıca annenin kanında da hemogram, MPV ve platelet değerleri kaydedilmiştir. İki grup arasında değişkenlerin ortalaması bağımsız değişkenler t testi ile kategorik değişkenler ise Ki-Kare testi ile karşılaştırılmıştır. P değeri 0,05 'den küçük olan fark, anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Normal doğum yapan annelerin toplam gebelik gün sayısı ortalaması (p=0,003) ve yaşayan doğum sayısı (0,006) sezaryen doğum yapan annelerden daha fazla bulunmuştur. Parite sayısı ortalaması ise sezaryen doğum yapan annelerde daha fazla görülmektedir (p=0,009). Normal doğum yapan annelerde hemoglobin düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). Normal doğumla doğan bebeklerde sezaryen doğan bebeklere göre TNF-alfa düzeyi belirgin olarak yüksek bulunurken (p=0,037), IL-1 beta değerleri arasında fark saptanmamıştır (p=0,802). Sonuçlar: Çalışma bulguları normal vajinal doğumun, bebeğin ve annenin immün sistemini harekete geçiren bir inflamasyon şekli olduğu görüşünü destekleyerek literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır. Tüm bulguların literatür ile büyük ölçüde uyumlu görülmesi çalışmanın güçlü yönünü ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Spontan vajinal doğum, sezaryen doğum, TNF-alfa, IL-1 beta

Bebek-yenidoğmuşBebeklerDoğum+5
Merve Taşkın
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Emzirmeyi ilk kez deneyimleyen annelerde, meme başı ağrısı ve çatlaklarının önlenmesinde, aloe vera jeli ile saf balmumunun etkisinin karşılaştırılması

Erken postpartum dönemde çeşitli nedenlere bağlı önemli meme sorunları yaşanmaktadır. Meme sorunlarından yaygın olarak görülen meme başı ağrısı ve çatlakları daha çok emzirmenin ilk 1-2 haftasında ortaya çıkmaktadır. Araştırmada, emzirmenin meme başı çatlağı ve/veya meme başı ağrısından dolayı erken postpartum dönemde bırakılmaması, annelerin doğru emzirme tekniklerini öğrenerek acı çekmeden emzirmelerini sürdürebilmelerinin sağlanması için aloe vera jeli ve saf balmumunun etkilerinin karşılaştırılması ve ne derece etkili olduğunun anlaşılarak meme başı çatlağının ve ağrısının daha oluşmadan önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Gaziantep'te, bir kadın hastalıkları ve doğum hastanesinde sezaryen doğum yapan, örneklem kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden toplam 105 kadınla yapılmıştır (Aloe Vera Grubu:35, Saf Balmumu Grubu:35, Kontrol Grubu:35). Veri toplanması aşamasında Soru Formu, İzlem Formu, LATCH Emzirme Tanılama Ölçeği ve Visual Analog Skala (VAS) kullanılmıştır. Çalışma sonucunda Aloe vera ve balmumunun meme ucu ağrısını önlemede etkili olduğunu ve kontrol grubu ile deney grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğunu belirlenmiştir (x²:68,7 p:0,00<0.05). Katılımcıların uygulama sonrası meme ucunda çatlak oluşma durumlarını karşılaştırdığımızda deney grupları ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p:0,00<0.05). Aloe vera ve balmumunun meme ucu çatlağını önlediği belirlenmiştir. Meme ucu çatlağını önlemede aloe vera ve balmumunun etkisi aynı orandadır. Sonuç olarak, aloe vera jeli ve saf balmumunun meme ucu çatlakları ve ağrısını önlemede etkinliğini değerlendirmek için yaptığımız çalışmamızda, aloe vera jeli ve saf balmumunun meme ucu çatlağını ve ağrısını önlemede etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Primipar, Emzirme, Meme başı, Çatlak, Ağrı, Sezaryen, Aloe vera, balmumu

Aloe veraAnnelerAğrı+5
Ayşe Şevikoğlu
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türkiye'de sezaryen ameliyatlarında nöroaksiyel blok uygulamalarına yaklaşımın değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, Türkiye'de çalışmakta olan Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanları ve araştırma görevlilerinin sezaryen ameliyatlarında uyguladıkları nöroaksiyel blok uygulamalarına pratik yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 1 Nisan 2021-1 Haziran 2021 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde çalışmakta olan Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanları ve araştırma görevlilerine online olarak ulaşılarak obstetrik anestezi uygulamalarında nöroaksiyel blok kullanımı ile ilgili 48 soruluk bir anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamız sonucunda toplam 212 Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanı ve araştırma görevlisine ulaşılmıştır. Katılımcıların %54,2'si (n=115) kadın cinsiyet olarak tespit edilmiştir. Katılımcılar arasında en büyük grubu uzmanlar (%53,8, n=114) ve araştırma görevlileri (%28,3, n=60) oluşturmaktaydı. Katılımcıların %73,7'si (n=156) nöroaksiyel eğitiminin yeterli olduğunu düşünürken uygulama düzeyinin yeterli olduğunu düşünenlerin oranı %76,5 (n=162) olarak tespit edilmiştir. Sezaryen ameliyatlarında nöroaksiyel blok uygulama oranları %99'un üzerinde tespit edilmiştir. Nöroaksiyel blok uygulamama nedenleri en önemli faktörün hastanın istememesi (%90,5; n=191) olduğu gözlenmiştir. Katılımcıların %70,1'i (n=148) nöroaksiyel blok uygulama öncesi aspirin kullanımının bırakılmaması gerektiğini bilmiştir. Nöroaksiyel blok uygulanması sırasında en sık uyulan kuralın steril eldiven giyilmesi (%99,5; n=210) olduğu ve en az uyulan kuralın ise ellerin yıkanması kuralı (%53,1; n=112) olduğu bulunmuştur. Nöroaksiyel blok uygulaması sırasında en sık tercih edilen pozisyon oturur pozisyondur (%93,4; n=198). Katılımcıların neredeyse tamamı (%99,5; n=211) orta hat girişimi tercih ederken girişim sırasında ultrasonografi kullanımını tercih edenlerin sayısı 3 olarak tespit edilmiştir. Spinal anestezi uygulamalarında katılımcıların %94,9'u (n=201) hiperbarik bupivakain tercih ederken opioid olarak fentanil tercih edenlerin oranı %93,9 (n=199) olarak saptanmıştır. Spinal anestezi sırasında karşılaşmaktan en korkulan 3 komplikasyon sırasıyla yüksek spinal blok (%85,4; n=181), spinal hematom (%79,3; n=168) ve post-spinal baş ağrısı (%51; n=108) olarak bulunmuştur. Hipotansiyon tedavisinde en sık tercih edilen vazopresör efedrin (%80,8; n=171) olarak tespit edilirken fenilefrin tercih edenlerin oranı %1,5 (n=3) olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların çoğunluğu (%76,3; n=161), otolog epidural kan yamasını konservatif ve farmakolojik tedaviye yanıt alamadıkları takdirde uyguladıklarını bildirmişlerdir. Epidural anestezi sırasında en fazla tercih edilen lokal anestezik bupivakain (%76,3; n=161); opioid ise fentanildir (%87,1; n=184). Epidural anestezi sonrası en çok korkulan 3 komplikasyon sırasıyla epidural hematom (%86,1; n=182), total spinal anestezi (%83,5; n=177) ve lokal anestezi toksisitesi (%69,1; n=146) olarak saptanmıştır. Epidural uygulama sırasında kazara dura ponksiyonu yapılması durumunda katılımcıların büyük bir çoğunluğu hastayı takip ve bolus sıvı alımı (%76,3; n=161) ile takip etmektedir. Epidural kateteri dural aralığa ilerletenlerin oranı %19,1 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Ülkemizde, obstretrik anestezi uygulamaları genel olarak dünya ile paralellik göstermektedir. Dünya genelinde nöroaksiyel blok uygulamalarında sıklıkla kullanılan bazı ilaçlara Türkiye şartlarında ulaşım kısıtlı olduğundan küçük farklılıklar gözlenmektedir.

AnestetiklerAnesteziAnestezi-epidural+5
Ramazan Alper Şağın
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryende uterusun kapatılmasında kullanılan cerrahi tekniklerin hayvan modeli üzerinde karşılaştırılması

Amaç: Sezaryen dünya genelinde yaygın olarak yapılan bir operasyon olmasına rağmen, kabul edilebilecek en uygun cerrahi teknik için sınırlı bilgi vardır. Çalışmamızda sezaryen sırasında uterusun kapatılmasında kullanılan cerrahi tekniklerin kısa dönem sonuçlarını hayvan modeli üzerinde karşılaştırmayı amaçladık Gereç ve Yöntem: Çalışmada 10 adet dişi Wistar albino rat gebeliklerinin yaklaşık 20. günde sezaryen yapıldı. Uterusun sağ tarafı tek kat kilitlenerek, sol tarafı çift kat kilitlenmeden kapatıldı. Kontrol grubunda olan 3 rat ise normal doğum izleminde takip edildi. Sezaryen ve normal doğum sonrası 15. günde ratlar sakrifiye edildikten sonra histerektomi yapıldı, materyal patolojik incelemeye alındı. Elde edilen kesitler hematoksilen-eozin, Masson trikrom ve alcian blue ile boyandı. Makroskopik ve mikroskobik veriler ratların sağ ve sol uterusları için ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Sezaryan yapılan ratlarda uterusun tek katlı kilitlenerek kapatıldığı örneklerin ortalama endometriyum kalınlıkları 287±111,1 μm, çift katlı kilitlenmeden kapatılan örneklerin ortalama endometriyum kalınlıkları 318,4±172,2 μm bulundu. İki grup arası anlamlı bir fark izlenmedi (p:0,870). Örneklerin ortalama miyometriyum kalınlıkları 637,1±243,1 μm, çift katlı kilitlenmeden kapatılan örneklerin ortalama miyometriyum kalınlıkları 456±261,7 μm bulunmasına rağmen iki grup arası anlamlı bir fark izlenmedi (p: 0,086). Ortalama uterus kalınlıkları tek katlı kapatmada 1230,9±507,7 μm, çift katlı kapatmada 1466,5±448,9 μm bulundu. İki grup arası anlamlı bir fark izlenmedi (p:0,369). Histerektomi materyallerinin karşılaştırdığımız histopatolojik özellikleri açısından çalışma grubundaki ratlarda anlamlı bir fark saptanmadı. Uterusu tek katlı kilitli kapatılan 2 ratın uterusunda, çift katlı kapatılan tek ratın uterusunda inflame ve nekrotik görünüm mevcuttu (p:0,513). Kollajen, gland yoğunluğu, inflamatuar lenfositler, hemosiderin yüklü makrofajlar ve rezidüel sütür gibi histopatolojik değerlendirmelerde de iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p:0,606, p:0,329, p:0,121, p:1, p:0,513, p:0,264). Tartışma: Araştırmamız sezaryen tekniği ile ilgili tartışmalara, verilerin daha çok histopatolojik sonuçlar ile ortaya konulduğu bir çalışma ile katkıda bulunmaktadır. Bu tez çalışmasının uterus iyileşmesinde sadece erken dönem sonuçları ele aldığını düşünecek olursak gerek hiç skarı olmayan kontrol grubundaki materyaller, gerekse uterusun tek kat kilitlenerek dikildiği grup 1 ve iki kat kilitlenmeden dikildiği grup 2'deki olgular arasında endometriyum ve miyometriyum kalınlıkları arasında fark saptanmamıştır. Uterusun tüm kat ölçümleri yapıldığında ise grup 1'in diğerlerinden daha kalın olduğu izlenmiştir. Bu sonuç bugüne kadar iki kat dikilmenin daha sağlam sezaryen yeri elde edilmesini sağlayacağı görüşünün tam da zıttıdır. Üstelik grup 1 ve 2 arasında histopatolojik özellikler açısından bir fark olmaması da sadece kalınlıkla değerlendirme yapmanın uygun olmayacağı fikrini aşılamaktadır. Bu kadar karmaşık bir konunun basitçe tek kat ya da çift kat dikiş ile çözümlenmesinin beklenmemesi gerekir. Sonuç: Gerçekleştirdiğimiz araştırmanın sonuçları genel olarak uterusun tek kat kilitlenerek ya da çift kat kilitlenmeden kapatılmasının sezaryen sonrası kısa dönemde histopatolojik olarak ayırt edilebilecek bir fark olmadığına işaret etmektedir. Anahtar kelimeler: Sezaryen kesisi, cerrahi teknik, tek katlı kapatma, çift katlı kapatma

Cerrahi işlemler-operatifCerrahi-kadın doğumGebelik+3
Merve Civelek
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen operasyonu sırasında serebral ve plasental oksijen satürasyonu değişimi

Sezaryen sırasında görülen spinal hipotansiyonun beyin oksijen satürasyonunun azalmasina neden olduğu, NIRS ile daha önce de gösterilmişti. Ancak spinal anestezi sırasında beyin oksijen satürasyonu ile eş zamanlı plasental oksijen satürasyonundaki değişikliklerin izlemi ve anne ile bebek üzerindeki etkilerinin belirlenmesi daha önce araştırılmamış bir konudur. Böylelikle literatüre katkı sağlanacaktır. Yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) invazif olmayan spektroskopik bir yöntem olup, elektromanyetik spektrumun kızılötesi kısmını (800–2500nm) kullanarak frontal lop mikrovasküler oksijenizasyonu ölçmektedir. Çalışmaya dahil edilen hastaların serebral oksijen satürasyon değişimi noninvazif bir yöntemle, hastaların alın bölgesine yerleştirilen problar (iki tane) yardımıyle ölçülmüştür. Plasental oksijen satürasyon değişimi noninvazif olarak kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından alt batın bölgesine (yaklaşık olarak plasentanın üzerine gelecek şekilde) yerleştirilen problar yardımıyla ölçülmüştür. Tüm problar preoperatif yerleştirilmiştir. Plasental oksijen satürasyonu probları ile 15 dakika ölçüm yapılıp, operasyon başlamadan çıkarılmıştır. Peroperatif dönemde kan basıncı ve serebral oksijen satürasyon değişimi sürekli olarak izlenmiştir. Çalışmamızda; elektif sezaryen operasyonu planlanan gebelerde uygulanan spinal anestezi yönteminin, serebral ve plasental oksijenasyon üzerine olan etkisinin NIRS yöntemi kullanılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Plasental oksijen satürasyonu değerleri preoperatif, serebral oksijen satürasyon değerleri preoperatif ve intraoperatif dönem boyunca takip edilmiştir. Çalışmamızda spinal anesteziye bağlı gelişen hipotansiyon ile plasental rSO2 ve serebral rSO2 değerlerindeki düşüş arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç olarak, fizyolojik değişikliklerin çok fazla olduğu gebelik sürecindeki hastalarda NIRS tekniğinin, preoperatif, intraoperatif dönemlerde serebral oksijen monitörizasyonu açısından etkin ve yararlı olduğu açıktır. Hem gebe güvenliği hem de bebek güvenliği açısından daha ayrıntılı ölçüm yapılabilen daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AnnelerBebeklerHipotansiyon+4
Işıl Deringöz
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pandemi sürecinin sezaryen ameliyatlarında anestezi yönetimine ve klinik sonuçlar üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışma ile, pandemi döneminin obstetrik anestezi yönetimine ve anne ve bebekle ilgili sonuçlar üzerine etkilerini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 2019 Eylül - 2020 Mart (pandemi öncesi altı ay) ile 2020 Mart – 2020 Eylül (pandemi döneminin ilk altı ayı) olmak üzere iki ayrı dönemde Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından sezaryen ameliyatına alınan hastaların hasta dosyaları ve anestezi kayıt formları retrospektif olarak incelenerek gerçekleştirildi.Veriler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastane Bilgi Yönetim Sisteminden (HBYS) ve basılı hasta dosyalarından geriye doğru taranarak elde edildi. Hastalara ait demografik ve klinik veriler, uygulanan operasyon ve anestezi yönetimi ve postoperatif dönem ile ilgili veriler kaydedilerek elde edilen sonuçlar pandemi öncesi ve pandemi dönemi açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Pandemi öncesi dönemde 621 hasta ve pandemi sonrası dönemde 620 hasta olmak üzere çalışmamızda toplam 1241 sezaryen geçiren kadın hasta dahil edildi. Anne yaşı açısından iki dönem arasında anlamlı bir farklılık olmadığı gözlendi (ortalama anne yaşı sırasıyla pandemi öncesi ve sonrası olmak üzere 30,86±5,91, 30,71±6,21, p=0,780). Pandemi döneminde ek hastalığa sahip gebe sayısında anlamlı bir azalma olduğu gözlendi (p=0,001).Gebelikle ilişkili komorbidite ve gebelik haftası açısından iki dönem arasında anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi (p>0,05). Ortalama pre-operatif hemoglobin değerlerinde iki dönem arasında fark olmamasına rağmen pandemi döneminde 11 gr/dL'nin altında hemoglobin değerlerinin daha az gözlendiği saptandı (sırasıyla p=0,353 ve p=0,001). Pre-operatif hematokrit değerlerinin pandemi döneminde pandemi öncesine göre yüksek tespit edildi (p=0,001). Pre-operatif elde edilen ortalama beyaz küre, platelet ve nötrofil değerlerinin iki dönem arasında farklılık göstermediği gözlendi (p>0,05). Post-operatif hemoglobin değerleri pandemi döneminde diğer gruba göre daha yüksek iken bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı, ancak ortalama post-operatif hematokrit değerlerinde görülen yükseklik anlamlı olarak gözlendi (sırasıyla p=0,100 ve p=0,001). Post-operatif bakılan ortalama beyaz küre, platelet ve nötrofil değerleri pandemi öncesi dönemde ve pandemi döneminde istatistiksel olarak fark göstermemekteydi (p>0,05). Hastaların ölçülen APGAR skorlarından birinci ve beşinci dakikada ölçülen APGAR skorlarının pandemi öncesi dönemde daha yüksek olduğu ancak onuncu dakikada ölçülen APGAR skorları açısından pandemi öncesi dönem ve pandemi dönemi arasında fark olmadığı gözlendi (sırasıyla p=0,002, p=0,004 ve p=0,468). Pandemi öncesi dönemde rejyonel anestezi uygulama oranı %57 iken pandemi döneminde bu oran %64,8 olarak tespit edildi (p=0,005). Hastaların vazopresör ihtiyacı açısından iki dönem arasında anlamlı bir farklılık olmadığı tespit edildi (p=0,249). Postpartum ağrı yönetiminde iki dönem arasında gözlenen farkın tek başına parasetamol kullanılan hastaların oranının artışından kaynaklandığı gözlendi (%11,9'a karşı %18,1; p=0,049). Post-operatif dönemde gözlenen komplikasyonlar incelendiğinde pandemi öncesi dönemde hastaların %84,2'sinde komplikasyon gözlenmezken pandemi döneminde bu oran %86,3 olarak bulundu(p=0,001).Hastaların pandemi döneminde hastanede yatış sürelerinin anlamlı olarak kısa olduğu tespit edildi (p=0,001). Sonuç: Pandemi dönemi klinik uygulamalar konusunda birçok değişikliğe yol açmıştır. Sezaryen operasyonlarında da pandeminin bu etkilerini görmek mümkündür. Biz de çalışmamızda özellikle pandeminin sezaryen operasyonlarında anestezi uygulamaları üzerindeki etkilerini ortaya koyduk. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Obstetrik Anestezi, Pandemi, Sezaryen

AnesteziCOVID 19Obstetrik+2
İlsev Babaoğlan
Çukurova University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sezaryen doğum yapan kadınlarda abdominal korse kullanımının postpartum ağrı, kanama ve emzirme başarısı üzerine etkisi

Bu araştırma, sezaryen doğum yapan kadınlarda abdominal korse kullanımının postpartum ağrı, kanama ve emzirme başarısı üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Randomize kontrollü müdahale çalışması olarak yapılan araştırmanın evrenini, 22 Eylül 2020-19 Mart 2021 tarihleri arasında Türkiye'de bir eğitim ve araştırma hastanesinin Kadın Doğum kliniğinde sezaryen olan kadınlar oluşturmuştur. Araştırma, dahil edilme kriterlerine uyan 64 müdahale, 64 kontrol grubunda toplam 128 kadın ile tamamlanmıştır. Veriler, tanıtıcı bilgi formu, "Postpartum Ağrı, Analjezik İhtiyacı, Puerperal Kanama ve Uterus İzlem Formu" ve "Emzirme Başarısı İzlem Formu" ile toplanmıştır. Kanama miktarı dijital hassas terazi, ağrı "Visual Analog Skala (VAS)" ve emzirme başarısı "LATCH Emzirme Tanılama Aracı" ile değerlendirilmiştir. Analizlerin tamamında istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak tanımlanmıştır. Araştırmada müdahale grubundaki kadınların, 5.-48. saatler arasındaki sezaryen kesisi ağrı (VAS) puanlarının anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca, abdominal bölge ağrı (VAS) puanlarının 4.-48. saatler arasında anlamlı olarak daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,001). Bununla birlikte, 24. ve 48. saatlerdeki ve toplam puerperal kanama miktarlarının anlamlı olarak daha az olduğu belirlenmiştir (p<0,001). Müdahale grubunun postpartum 6. ve 24. saatlerdeki hemoglobin ve hematoktit değerlerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca, müdahale grubunun LATCH emzirme puanlarının 2.-48. saatler arasında anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Abdominal korse kullanımının sezaryen olan kadınlarda postpartum ağrı skoru, kanama miktarı ve emzirme başarısı puanı üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir.

AğrıDoğumEmzirme+4
Pınar Kara
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Doğum şeklinin, doğum memnuniyetine ve doğum sonu annelik davranışına etkisinin belirlenmesi

Doğum Şeklinin, Doğum Memnuniyetine ve Doğum Sonu Annelik Davranışına Etkisinin Belirlenmesi Bu araştırma, doğum şeklinin, doğum memnuniyetine ve doğum sonu annelik davranışına etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yürütülmüştür. Araştırma 15 Kasım 2021-15 Mayıs 2022 tarihleri arasında, T.C. Sağlık Bakanlığı Mut Devlet Hastanesinde doğum yapan postpartum 336 kadın ile yapılmıştır. Araştırmanın evrenini ilgili hastaneye başvuran ve doğum yapan kadınlar oluşturmuştur. Örneklem sayısı G*power 3.1.9.6 programı kullanılarak priori power analizi ANOVA (tek yönlü) yaklaşımıyla hesaplanmıştır. Verilerin toplanmasında, "Kişisel Bilgi Formu", "Vajinal Doğumda Anne Memnuniyetini Değerlendirme Ölçeği", "Sezaryen Doğumda Anne Memnuniyetini Değerlendirme Ölçeği" ve "Doğum Sonrası Ebeveynlik Davranışı Ölçeği' ölçekleri kullanılmıştır. Veriler yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Veriler, IBM SPSS Statistics 24.0 programında analiz edilmiştir. İstatistik anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Doğumda Anne Memnuniyetini Değerlendirme Ölçeği puan ortalaması vajinal doğum, planlı sezaryen ve acil sezaryen olanlarda sırasıyla 123±17.09, 116±14.23, 120,99±10.85 olarak bulunmuştur. Doğum Sonrası Ebeveynlik Davranışı Ölçeği puan ortalamaları ise vajinal doğum, planlı sezaryen ve acil sezaryen olanlarda sırasıyla 4.32±1.86, 5.06±1.19, 5.05±1.25 olarak bulunmuştur. Doğum şekli ile Doğumda Anne Memnuniyetini Değerlendirme Ölçeği puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p>0.05), Doğum şekli ile Doğum Sonrası Ebeveynlik Davranışı Ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0.05). Araştırma sonucunda, vajinal doğum yapan ve acil sezaryen olan kadınların doğumda memnuniyet düzeylerinin yüksek, planlı sezaryen olanların ise düşük olduğu, doğum şeklinin annelerin doğum memnuniyetini etkilemediği ancak, annelerin doğum sonu ebeveynlik davranışını etkilediği, sezaryen ile doğum yapan kadınların vajinal doğum yapanlara göre daha olumlu ebeveynlik davranışına sahip oldukları belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Doğum şekli, doğum sonu, memnuniyet, annelik davranışı

AnnelerAnnelikDavranış+5
Özge Özertürk
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen operasyonu yapılan obez gebelerde perioperatif noninvazif mekanik ventilasyonun anne ve yenidoğana etkisi

Obezitenin gebelerdeki pulmoner sistem ve kardiyovasküler sistem olmak üzere oluşturduğu değişiklikler, obstetrik ve neonatal risklerin artmasına neden olabilmektedir. Fonksiyonel rezidüel kapasitedeki azalma, kapanma kapasitesinin altına inmesi ile altta kalan akciğer bölgelerinde atelektaziler gelişerek, arteriyel kan gazında daha sık hipoksemi görülmesine neden olabilmektedir. Oluşan bu değişiklikler maternal uterin arter oksijen içeriğini etkilemektedir; fetuse giden oksijen, plasentanın fonksiyonuna, maternal arteriyel O2 içeriği ve uterin kan akımına bağlıdır. Biz çalışmamızda; sezaryen operasyonu uygulanan obez gebelerde, perioperatif non invazif mekanik ventilasyonunun anne ve yeni doğan sağlığına etkisini araştırdık. Çalışmaya bilimsel etik kurul izni 04.06.2014/230 alındıktan sonra, Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Ameliyathanesi'nde elektif şartlarda sezaryen planlanan ve VKİ ≥ 30 ve VKİ< 40 arasında olan 69 olgu dahil edildi. NIMV uygulamasını tolere edemeyen 9 olgu çalışma dışı bırakıldı. Onam alındıktan sonra olgular 2 gruba ayrıldı. Grup I (n=30)'e yüz maskesi ile non invazif mekanik ventilasyon, Grup II (n=30)'ye de maske ile 5 Lt/dk O2 uygulandı. Her iki grubun uygulama öncesi ve sonrası arteriyel kan gazı alındı. Doğumu takiben umblikal arter kan gazı alındı. Doğum sonrası yenidoğanın 1.ve 5. Dakika APGAR skorları kaydedildi. Aynı zamanda yenidoğan periferik saturasyonu ölçüldü. Tüm sonuçlar hasta izlem formuna kaydedildi. İstatiksel incelemelerde, sürekli değişkenlerin çalışma ve kontrol grupları karşılaştırılmasında student t testi, çalışma ve kontrol gruplarının kendi içinde karşılaştırılmasında ise bağımlı gruplarda t Testi kullanıldı. Olguların ortalama yaşları, vücut kitle indeksleri ve gebelik haftaları arasında anlamlı fark saptanmadı.Tüm olguların uygulama öncesi preoperatif arteriyel kan gazı değerlerinde istatistiksel olarak fark gözlenmezken, uygulama sonrası pH değerinde anlamlı artış gözlendi (p= 0.047). HCO3 değerlerinde ise anlamlı bir azalma görüldü (p=0.043). Non invazif mekanik ventilasyon uygulanan grubun umblikal arter kanı BE değerleri diğer gruba göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0.007). APGAR skorları değerlendirildiğinde ise her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak, obez gebelerde noninvazif mekanik ventilasyon uygulamasının anne sağlığında olumlu etkilere yol açarken, yenidoğan sağlığı üzerine belirgin bir etki gözlenmediği kanısına varıldı.

AnesteziAnnelerBebek-yenidoğmuş+6
Cengizhan Çıkrıkcı
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta yapışma anomalisi olan olguların değerlendirilmesi

Amaç: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında plasenta yapışma anomalisi tanısı konulup, takip edilen ve operasyonu yapılan hastaların klinik ve ultrasonografik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmeyi ve prognoza etki eden faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2015 – Ocak 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde plasenta yapışma anomalisi tanısı olan ve hastanemizde takip edilip operasyona alınan hastaları inceleyen retrospektif bir çalışmadır. Tanı, takip ve tedavilerinin tamamı kliniğimizde olan 280 Plasenta akreata spektrumlu (PAS) gebe hasta çalışmaya alınmış olup bu hastaların demografik verileri, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, ultrasonografi (USG) görüntüleri ve klinik özellikleri hasta dosyaları ve elektronik kayıt sisteminden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda hastaların ortalama yaşı 32,7±5,1, gravida 3,98±1,6, parite 2,41±1,2, geçirilmiş sezaryen sayı ortalaması 2,09±0,9, geçirilmiş küretaj sayı ortalaması 0,56±0,9'dır. Bu gebelikte plasenta previası olan 238 (%85) gebe mevcut. 278 (%99,3) hasta spontan gebelik iken 2 (%0,7) hasta in vitro fertilizasyon (İVF) gebeliktir. 34 (%12.1) gebe sigara kullanmaktadır. PAS teşhisi konulan hastaların USG bulgularını (lakün sayısının >2 olması, myometrial silinmenin varlığı, plasental kalınlığının ≥55 mm olması, lakünlerde kan akımı olması, uteroplasental ve/veya uterovezikal artmış kan akımı olması) hastaların postoperatif sonuçlarıyla ve histerektomi yapılanlar hastalarla uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalar karşılaştırılmıştır. Bu iki karşılaştırılan durumda da hastalarda inotrop ihtiyacı olduğu, cerrahi süresinin arttığı, yoğun bakım gereksinimi doğduğu, hastanede yatış süresinin uzadığı, bebeklerin APGAR skorlarının ve cerrahi haftasının daha düşük olduğu görülmüştür. Tahmini kanama miktarı, eritrosit süspansiyonu ihtiyacı, trombosit süspansiyonu ihtiyacı, taze donmuş plazma ihtiyacının arttığını izledik. PAS tanılı hastaların önceki geçirdiği sezaryen sayısı arttıkça cerrahi süresini daha uzun olduğu, kanama miktarının ve yatış süresinin arttığı, bebeklerin APGAR skorlarının düşük olduğu izlenmiştir. Histerektomi ve histerektomiyle birlikte internal iliak arter ligasyonu (İİAL) operasyonu yapılan hastaların karşılaştırılmasında İİAL yapılan hastalarda cerrahi süresinin daha uzun olduğu, transfüzyon ihtiyacı miktarının daha fazla olduğu ve tahmini kanama miktarı daha fazla olan hastalarda bu yönteme başvurulduğu görülmüştür. Sonuç: PAS tanılı hastalarda preoperatif risk faktörleri ve ultrasonografi bulguları ile perioperatif ve postoperatif prognoza etki eden faktörler ve morbidite derecesi tahmin edilebilir. Çalışmamızda kullandığımız ultrasonografi bulgularının postoperatif sonuçlarla analizinde, hastalığın şiddetini tahmin etmede yararlı olduğu görülmüştür. Bu da operasyonun şeklini, operasyonda ve sonrasında karşılaşabileceğimz durumları öngörmemizi sağlar. Bunlara yönelik hazırlıklar ile maternal ve fetal morbidite azaltılması mümkündür. Anahtar kelimeler: Plasenta akreata spektrumu, plasental lakün, maternal morbidite, sezaryen histerektomi

AdezyonlarMorbiditePlasenta+4
Basri Gültekin
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen ameliyatına giren hastalarda spinal anestezi sonrası hipotansiyonun yönetiminde karotis akım zamanının rolü

Sezaryen Ameliyatına Giren Hastalarda Spinal Anestezi Sonrası Hipotansiyonun Yönetiminde Karotis Akım Zamanının Rolü Amaç: ÇalıĢmanın birincil hedefi preanestezik FTc değeri, kestirim (cut-off) değerinin altında olan hastalara uygulanan sıvı ön yüklemesi (preload)'nin hipotansiyon insidansına etkisini belirlemektir. Ġkincil hedef ise, sezaryen doğum sırasında postspinal hipotansiyon için anestezi öncesi FTc'nin prediktif değerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel kontrollü olarak planlanan çalıĢmaya sezaryen operasyonuna alınacak olan 20-40 yaĢ arası, ASA (American Society of Anesthesiologists) II, kadın hastalar dahil edildi. Preoperatif bakım ünitesinde hastalar ilk FTc kestirim değerlerine göre iki ayrı gruba atandı. Birinci grup (n=36), preoperatif giriĢ FTc(W)<327 ms olan hastalardan oluĢtu. Bu hastalara 500 ml Ringer's lactate bolus uygulandı. Ölçüm 20 dakika sonra tekrarlandı ve FTc(W)<327 ms ise ilave 500 ml Ringer's lactate bolus uygulaması daha yapıldı. FTc(W)>327 ms üstüne çıkana kadar minimal sıvı yüklemeleri ile devam edildi. Ġkinci grupta (n=36) anestezi öncesi FTc(W) >327 ms üstünde olan hastalara preload sıvı uygulaması yapılmadı. Tüm hastaların demografik verileri, vital bulguları, verilen sıvı miktarları ve türleri, vazopressör ihtiyaçları, sensoriyal blok düzeyleri ve yan etkiler kayıt altına alındı. Spinal anestezi sonrası geliĢen hipotansiyonu önlemede ilk olarak noradrenalin, ikinci seçenek olarak iv Ringer Laktat ve/veya HES uygulandı. Bulgular: Bu gruplar arasında yaĢ, boy, kilo, beden kitle indeksi, ASA grupları ve gebelik haftası ve SpO2, KH, SAB, DAB, OAB değerleri arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Ancak 6 ile 50. Dakikalar arasında preload uygulanan grubun ortalama kan basıncı değerlerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha düĢük olduğu görüldü. Spinal anestezi sonrası hipotansiyon preload uygulanan grupta 3(%8,8) hastada görülürken FTc değerine göre preload uygulanmayan grupta 5(%13,6) hastada görüldü. Hipotansiyon insidansı her iki grupta benzer olup beklenen oranın altındaydı (<%20). Preload grubunda hastaların %69'unda T5 düzeyinden kontrol grubunda ise %58'inde T6 düzeyinden duysal blok geliĢtiği görüldü. Tüm hipotansiyon geliĢen hastalar göz önünde bulundurulduğunda bu hastaların %62,5'inde blok düzeyi T4 düzeyinde iken hipotansiyon geliĢmeyen hastaların sadece %7,8'inde (64 hastadan 5'i) blok düzeyi T4 seviyesindeydi. Hiçbir hastada T4 düzeyinin daha üstünde sensoriyal blok geliĢmedi. Preload grubunun açlık süresi ortalama 11,83±2,31 saat olarak tespit edildi. Kontrol grubunun açlık süreleri ortalaması ise 9,16±1,02 saat idi. Preoperatif giriĢ FTc değerleri preload grubunda ortalama 298,11±16,33 ms olarak saptanırken, kontrol grubunda 336,52±5,65 ms olarak görüldü. Ġlk FTc değeri kestirim değerinin altında olan (<327 ms) hastalarda 500 ml'lik sıvı yüklemesinin ardından hastaların büyük çoğunluğunda (33 hasta, %91,7) hedef kestirim değere ulaĢılamadı. Ġlk ölçülen FTc değeri 308 ms'nin üzerinde ise yalnızca 500 ml sıvı ile hedefe ulaĢmanın mümkün olabileceği tespit edildi. Ancak bu değerin altında (<308 ms) çok yüksek olasılıkla (%91,7) hastaların 1000-1500 ml sıvı ihtiyacı olacağı ön görüsü ortaya kondu. Sonuç: C/S ameliyatına giren gebelerde spinal anestezi sonrası geliĢebilecek olan hipotansiyonu önleyebilmek için FTc değerinin güvenilir bir Ģekilde kullanılabileceğini ve hipotansiyon geliĢebilecek hastalarda erken müdahale seçeneklerinin düĢünülmesi açısından yön verebileceğini göstermiĢtir. Anahtar Kelimeler: Spinal Anestezi, Hipotansiyon, DüzeltilmiĢ Akım Süresi, Sezaryen

AnesteziAnestezi-spinalHipotansiyon+3
Nuralı Mamasabır Uulu
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif sezaryen vakalarında preoperatif anksiyete düzeyinin spinal anestezi başarısı üzerine etkisi

Amaç: Çalışmamızın primer amacı spinal anestezi uygulanacak gebelerin sezaryen operasyonu öncesindeki anksiyete düzeyleri ile spinal anestezi başarısı arasındaki ilişkiyi analiz etmek ve anksiyetenin anestezi yönetimi üzerindeki etkilerini anlamaya çalışmaktır. İkincil amacımız ise anksiyete ve spinal anestezi komplikasyonları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif, kesitsel ve gözlemsel olarak planlanan çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında elektif sezaryen operasyonu nedeniyle spinal anestezi uygulanacak, ASA 2 grubu, 18 yaş ve üzeri, anksiyete ölçeğini doldurabilecek bilinç düzeyinde olan ve çalışma için onam veren düşük, orta ve yüksek anksiyete olarak üç gruptan oluşan 150 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Preoperatif anksiyete düzeyleri STAI ile değerlendirilen hastalar operasyon alanına alındıktan sonra rutin monitörizasyonlar yapılarak spinal anestezi işlemi uygulandı. Operasyon odasında spinal anestezi uygulanan hastaların demografik bilgileri, cerrahi süresi, uygulanan sıvı miktarı, oluşan spinal anestezi yan etkileri kaydedildi. Spinal anestezi öncesi, postspinal ve cerrahi sırasında 5 dakikada bir ağrı skorları ve vital bulguları değerlendirilen hastalara ağrı derecelerine göre müdahale (Sedoanaljezi-Genel Anestezi) uygulanıp kaydedildi. Bulgular: Sedoanaljezi uygulanan hasta sayısının şiddetli anksiyete saptanan grupta orta ve düşük anksiyete gruplarına göre ve orta anksiyete saptanan grupta düşük anksiyete saptanan gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu tespit edildi. Ancak genel anestezi uygulanan hasta sayıları şiddetli anksiyete grubunda orta ve düşük anksiyete grubuna göre daha yüksek bulunmasına karşın bu fark istatistiksel olarak gruplar arasında anlamlı değildi. Anksiyete şiddeti arttıkça ağrı skorlarının ve müdahale gereksiniminin arttığı gözlendi. Hastaların anksiyete şiddetleri ile yan etki gelişmesi oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı. Şiddetli anksiyete saptanan grupta spinal deneme sayısı diğer gruplara göre istatistiksel olarak daha yüksekti. Sonuç: Çalışmamızda, preoperatif dönemde anksiyete düzeyi ile spinal anestezi başarısı arasında negatif bir korelasyon olduğu anksiyete düzeyleri arttıkça ek müdahale ihtiyacının arttığı tespit edildi. Yüksek preoperatif anksiyeteye sahip hastalarda cerrahi sırasında ağrı skorlarının daha yüksek olduğu ve böylece sedoanaljezi veya genel anestezi ihtiyacının artabileceği gösterildi.

AnesteziAnestezi-spinalAnksiyete+2
Saliha Yavuz
Çukurova University
2023
00

Related subjects