Cesarean section
128 theses under this subject heading
Gündüz ve gece şiftinde alınan apendektomi ve sezaryen operasyonu geçiren erişkin hastalarda anestezi yönetiminin karşılaştırılması
. Sezaryen doğum ve apendektomi, merkezimizde hem gündüz hem de gece şiftinde uygulanan en sık iki ameliyat türüdür. Gündüz ve gece şiftinde yapılan ameliyatlarda anestezi uygulamaları arasındaki farklılıklar intraoperatif ve postoperatif komplikasyon üzerinde etkili olabilir. Çalışmamızın amacı, mesai içinde ve nöbet saatlerinde gerçekleştirilen sezaryen doğum ve apendektomi vakalarının özelliklerini karşılaştırmak, yanı sıra perioperatif komplikasyonlarla ilişkili olası faktörleri ortaya koymaktır. Çalışmaya, 01.07.2023- 01.01.2024 tarihleri arasında merkezimizde gündüz şifti (08:00-17:00) veya gece şiftinde (17:00-08:00) sezaryen doğum (n=132) veya apendektomi (n=20) uygulanan erişkin hastalar dahil edildi. Hastalara ait temel demografik ve klinik özellikler, anestezi şekli, intraoperatif anestezi uygulamaları ve perioperatif komplikasyon verileri prospektif olarak toplandı. Mesai saatlerinde yapılan ameliyatların %94,2'si, nöbet saatlerinde yapılan ameliyatların %71,4`ü sezaryen doğum idi (p<0,001). Ameliyat zamanları arasında profilaktik antibiyotik kullanımı (p=0,243), ortanca lomber ponksiyon (p=0,101) veya entübasyon (p=0,943) deneme sayısı, bupivakain dozu (p=0,705) veya fentanil kullanımı (p=0,472) açısından anlamlı farklılık yoktu. Gündüz yapılan ameliyatlarda antiemetik ilaç kullanımı (p=<0,001), spinal veya kombine anestezi uygulaması (p=0,005) ve intraoperatif >1000 mL sıvı verilme sıklığı (p=0,01) nöbette yapılan ameliyatlara göre yüksek saptandı. Mesai saatlerinde intraoperatif vazopressör gereksinimi daha yaygın iken (p=0,001), nöbette yapılan operasyonlar sonrası bulantı veya kusma oranı daha yüksek bulundu (p=0,013). İntraoperatif vazopressör ihtiyacı ile ameliyatta ısıtıcı kullanılmaması; intraoperatif baş ağrısı ile ortalama boyun kısa olması; postoperatif bel ağrısı ile artmış ortanca lomber ponksiyon deneme sayısı; postoperatif idrar retansiyonu ile endokrinolojik hastalık varlığı ilişkili bulundu. Tek değişkenli analizlerde erkek cinsiyet, apendektomi ameliyatı, antiemetik ilaç kullanılmaması, genel anestezi uygulanması ve intraoperatif verilen toplam sıvı miktarının 1000 mL altında olmasının postoperatif bulantı veya kusma gelişim riskini artırdığı görülse de çok değişkenli analizde postoperatif bulantı veya kusma gelişimini öngördürücü bağımsız risk faktörü gösterilmedi.
Sezaryen ile doğum yapan kadınlara uygulanan progresif gevşeme egzersizleri ve transkütan elektriksel sinir stimülasyonunun akut ağrı, emzirme davranışı ve konfor düzeyine etkisi; Randomize kontrollü çalışma
Dünyada ve ülkemizde uygulama sıklığı giderek artan sezaryen ile doğum, doğum sonu yaşanabilecek bir çok sorunu da beraberinde getirmektedir. Sezaryen sonrası yaşanabilecek sorunlar arasında ağrı, emzirme sorunları ve konforda azalma önemli yer tutmaktadır. Sezaryen sonrası yaşanılan sorunların azaltılmasında farmakolojik yöntemlerin yetersiz kalması ve bir çok yan etkiye sahip olması nonfarmakolojik yöntemlere yönelimi arttırmaktadır. Bu araştırma sezaryen ile doğum yapan kadınlara uygulanan progresif gevşeme egzersizleri ve Transkütan Elektriksel Sinir Stimülasyonun akut ağrı, emzirme davranışı ve konfor düzeyine etkisinin değerlendirilmesi amacıyla randomize kontrollü çalışma olarak yapılmıştır. Örneklem sayısı PASS 11 programı ile hesaplanmış ve örnekleme alınan kadınlar gruplara randomizasyon planına göre atanmıştır. TENS grubunda 30, progresif gevşeme egzersizleri grubunda 30, TENS ve progresif gevşeme egzersizlerinin birlikte uygulandığı grupta 30 ve kontrol grubunda 30 olmak üzere örneklem seçim kriterlerine uygun 120 kadın araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırma, 20 Ağustos 2018-15 Nisan 2019 tarihleri arasında, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yürütülmüştür. Araştırma verileri; Veri Toplama Formu, Görsel Kıyaslama Ölçeği, LATCH Emzirme Tanılama Aracı, Emzirme Öz-Yeterlilik Kısa Form Ölçeği (Postnatal Şekli), Doğum Sonu Konfor Ölçeği ve Anne İzlem Formu aracılığı ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; sayı, yüzde ve ki-kare testleri; sürekli değişkenler için ortanca, "Wilcoxon İşaret testi", "Kruskall-Wallis H testi" uygulanmıştır. Araştırma bulgularına göre üç müdahale grubunda da (TENS uygulanan grup, progresif gevşeme egzersizleri uygulanan grup ve TENS ve progresif gevşeme egzersizlerinin birlikte uygulandığı grup) kontrol grubuna göre sezaryen sonrası ağrının anlamlı düzeyde azaldığı, emzirme özyeterliliği ve konforun arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Emzirme davranışı ile ilgili olarak TENS uygulanan grupta emzirme davranışı üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik olmamakla birlikte progresif gevşeme egzersizleri grubunda ve TENS ve progresif gevşeme egzersizlerinin birlikte uygulandığı grupta emzirme davranışının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha iyi olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak sezaryen sonrası ağrı, emzirme sorunlarının giderilerek konforun arttırılmasında TENS ve progresif gevşeme egzersizlerinin birlikte uygulanması en etkili yöntem olmakla birlikte TENS; ağrı, emzirme özyeterlilik ve konfor üzerinde, progresif gevşeme egzersizleri ise ağrı, emzirme davranışı, emzirme özyeterlilik ve konfor üzerinde etkilidir. Araştırma sonuçlarımıza göre sezaryen sonrası TENS ve progresif gevşeme egzersizlerinin birlikte ya da ayrı ayrı uygulanmasının ağrı yönetiminde, emzirme sorunlarının giderilmesinde ve konforun arttırılmasında güvenli birer nonfarmakolojik yöntemler olarak kullanılması önerilmektedir.
Obstetrik anestezide; spinal anestezi eğitiminde ultrason kullanımının değerlendirilmesi
Obstetrik hastalar; nöroaksiyel blok girişimleri açısından, diğer hasta gruplarına göre, özellikli bir hasta grubudur. İşlem öncesi ultrasonografik görüntüleme; orta hattın belirlenmesi, optimal ara boşluk seviyesine karar verilmesi gibi, başarılı nöroaksiyal yerleşim için güvenilir ve doğru bilgiler sağlayarak; daha fazla doğruluk ve daha az iğne girişimleri sağlar. Bu çalışmada; obstetrik anestezide spinal anestezi eğitimi sırasında lomber ultrason (USG) kullanımının, eğitim programı içinde yer almasının, başarılı spinal anestezi uygulaması için eğitim açısından faydalarının değerlendirilmesini amaçladık. Bu randomize ve prospektif olarak planlanan çalışmaya; spinal anestezi altında elektif sezaryen ameliyatı yapılan, ASA II-III grubu, tekli gebeliğe sahip, 128 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya lomber USG eğitimi almış farklı kıdemde iki anestezi asistanı katılmıştır. Çalışmaya katılan hastalar; her iki katılımcı için ultrasonografi grubu (UG) ve palpasyon grubu (PG) olarak toplam 4 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar; her iki yöntemin başarısı, uygulayıcı kıdeminin başarıya olan etkisi, palpasyon zorluk derecesi, giriş seviyesi, toplam giriş sayısı, iğne yönlendirme sayısı, iğne yerleştirme süresi, blok başarısı, Vizüel Analog Skala (VAS) zorluk derecesi, komplikasyon gelişimi ve hasta memnuniyet düzeyleri yönünden değerlendirilmiştir. Blok başarısını etkileyen en önemli faktörün; anestezi tecrübesi ve uygulanan yöntemden bağımsız olarak; artmış vücut ağırlığı ve vücut kitle indeksi olduğu saptanmıştır. Her iki yöntemde; giriş seviyesi, toplam giriş sayısı, iğne yönlendirme sayısı, iğne yerleştirme süresi, blok seviyesi, ek analjezik ihtiyacı, blok başarısı, komplikasyon gelişimi VAS zorluk skalası ve hasta memnuniyet düzeyleri yönünden, iki uygulayıcı arasında fark gözlenmemiştir. Yeterli eğitim ve deneyim ile palpasyon yönteminin USG ile uygulama kadar başarılı olduğu gösterilmiştir. Spinal USG eğitiminin; her kıdemdeki asistana uygulanabilirliğinin daha kesin kanıtlarla gösterilebilmesi için; daha fazla sayıda ve farklı kıdemdeki asistanların dahil olduğu eğitim çalışmaları planlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Spinal anestezi, ultrason, sezaryen doğum, obstetrik anestezi
Sezaryen ameliyatında farklı vücut bölgelerinin basınçlı hava ısıtma tekniği kullanılarak ısıtılmasının maternal hipotermi, titreme, termal konfor, yenidoğan apgar skoru ve emzirmeye etkisi: Randomize kontrollü çalışma
Bu araştırma, sezaryen ameliyatında sadece alt ekstremitelerin, sadece üst ekstremitelerin ve tüm vücudun basınçlı hava ısıtma tekniği kullanılarak ısıtılmasının maternal hipotermi, titreme, termal konfor, yenidoğan APGAR skoru ve emzirme başarısına etkisini belirlemek amacıyla paralel grup randomize kontrollü çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini, 3 Mart-30 Nisan 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi doğumhanesine planlı sezaryen ile doğum yapmak üzere başvuran 76 gebe oluşturmuştur. Çalışma 4 grup ile yürütülmüştür: tüm vücudun ısıtıldığı grup (n=19), sadece üst ekstremitelerin ısıtıldığı grup (n=19), sadece alt ekstremitelerin ısıtıldığı grup (n=19) ve kontrol grubu (n=19). Müdahale gruplarındaki kadınlar, ameliyattan 30 dk öncesinde ısıtılmaya başlanmış olup, ameliyat sonrası 30 dk boyunca ısıtılmaya devam edilmiş ve her 15 dk'da bir vücut sıcaklıkları, titreme ve termal konfor düzeyleri değerlendirilmiştir. Araştırma verileri; Tanıtıcı Bilgiler Formu, Obstetrik ve Doğum Sonu Özellikler Formu, İzlem Formu, tez çalışması kapsamında geliştirilen Termal Konfor Ölçeği, Sıcaklık Konfor Algı Skalası, Titreme Düzeyi Tanılama Formu, LATCH Emzirme Tanılama ve Ölçüm Aracı ve Görsel Kıyaslama Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Ameliyat başlangıcında sadece kontrol (%26,32) ve alt ekstremite ısıtma (%5,26) gruplarında hipotermi görülürken, üst ekstremite ısıtma grubunda ameliyatın 15. dk'sından itibaren (%10,53), tüm vucut ısıtma grubunda ise ameliyatın 60. dk'sından itibaren (%5,26) hipotermi görüldüğü saptanmıştır. Ameliyat sonrası kontrol grubundaki kadınların %31,60'ında titreme görülürken, müdahale gruplarında titreme görülmemiştir (p=0,001). Ameliyattan 30 dk öncesinde sıcaklık konfor algı puanları açısından gruplar arasında fark bulunmazken, daha sonraki ölçümlerde gruplar arasında anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir (p=0,001). Bununla birlikte, termal konfor açısından müdahale ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Yenidoğan 1. ve 5. dakika APGAR skorlarının tüm gruplarda 7 puanın üzerinde olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Tüm vücut ısıtma grubunun LATCH puanının (8) üst ekstremite ısıtma grubu (9) ve alt ekstremite ısıtma (10) gruplarının puanına göre daha düşük olduğu belirlenmiştir (p=0,009). Araştırmanın sonucunda; hemşirelerin basınçlı hava ısıtma tekniğini sezaryen ameliyatı olan kadınlarda hipotermi ve titremenin önlenmesi amacıyla kullanması önerilmektedir.
Kordon klempleme zamanının term ve preterm yenidoğanlarda oksidan-antioksidan medyatörler üzerine etkisi
Kordon klempleme, günümüzde her doğumda uygulanmasına rağmen süresi ve tekniği ile ilgili ortak bir yöntem belirlenememiştir. Geçmiş yıllarda uygulanan geç kordon klemplenmesi (30-60 sn) yapılan doğum sayısının artmasıyla yerini erken kordon klemplenmesine (0-29 sn) bırakmıştır. Klempleme zamanındaki değişim bağlamında, net ve ortak bir tekniğin olmaması bu konuya ilginin artmasına neden olmuştur. Doğumda düşük oksijenli intrauterin ortamdan yüksek oksijenli ekstrauterin ortama geçen yenidoğan bebeklerde serbest oksijen radikalleri üretiminde artış olmaktadır. Neonatal tıp alanındaki gelişmeler sayesinde çok düşük ağırlıklı ve immatür bebeklerin yaşatılması mümkün hale gelmiştir. Bu bebeklerde mekanik ventilasyon, resusitasyon gibi işlemler serbest oksijen radikali üretimini artırmaktadır. Ancak yenidoğan bebeklerde ve özellikle prematüre bebeklerde antioksidan savunma sistemi yeteri kadar gelişmemiştir. Tüm bunların sonucunda bu bebekler oksidan strese karşı büyük risk altındadır. Oluşan oksidatif stres diabetes mellitus, nekrotizan enterokolit (NEK), patent duktus arteriosus (PDA), hipoksik iskemik ensefalopati (HİE), prematüre retinopatisi (ROP), bronkopulmoner displazi (BPD), periventrikuler lökomalazi (PVL), intraventriküler hemoraji (İVH) gibi patolojiler başta olmak üzere çok fazla hastalığın gelişmesinden sorumlu tutulmaktadır. Bu hastalıkların önlenmesi için önerilen çözümlerden biri, antioksidan takviyesi ile serbest oksijen radikallerinin oluşumunun engellenmesidir. Kordon klemplenme zamanı, kan akımı sürdüğü zaman boyunca geçişi devam eden medyatörler nedeni ile bebeklerdeki oksidan-antioksidan denge üzerine etkili olabilir. AMAÇ: Bu çalışmada; term ve preterm yenidoğanlarda kordon klemplenme zamanının, bebeklerdeki oksidan ve antioksidan medyatörler üzerine etkilerinin aydınlatılması amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmamıza Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine Nisan 2018- Haziran 2018 tarihleri arasında sezaryen endikasyonu olup doğum yapan 80 gebe dahil edildi. Gebeler gestasyonel haftalarına göre preterm ve term (<37, ≥37) olmak üzere her biri 40'ar kişilik iki gruba ayrıldı. Bu gruplar daha sonra kendi içerisinde hemen klempleme yapılanlar ve en az 30 sn beklendikten sonra klempleme yapılanlar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Sezaryen sırasında alınan umblikal kan örneklerinde katalaz, MDA, MPO, HIF1α ve PGF2 α gibi oksidan-antioksidan medyatör düzeyleri ölçülerek kordon klemplenme zamanının bu medyatör düzeylerine etkisinin incelenmesi hedeflendi. Hastalardan 2 tanesinin kan örneklerinin hemolizli olması nedeniyle bu hastalar çalışmadan çıkarıldı ve kalan 78 hasta ile çalışma tamamlandı. SONUÇLAR: Sonuçlar değerlendirildiğinde; gruplar arasında maternal yaş, gravida, parite ve abortus sayısı yönünden istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. PGF2α, HIF1α ve MDA açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi ancak katalaz ve MPO düzeyleri için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. TARTIŞMA: Çalışmamızın sonucunda; umblikal kordun geç klemplenmesinin özellikle preterm yenidoğanlarda oksidatif stresle başa çıkmayı da iyileştirdiği ve böylece bebeği oksidan strese daha dayanıklı hale getirdiğini de göstermiş olmaktayız. Ayrıca günümüzde artan sezaryen doğumlar için geç kordon klemplenmesinin yararları konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bizim çalışmamıza ise sadece sezaryen ile doğum yapan gebe hastalar dahil edilmiştir. Bu da, günümüzde artan sezaryen oranları ve bu konuda yapılmış çalışmaların azlığı nedeniyle ayrı bir önem taşımaktadır. Çalışmamızın bu yönde yapılacak diğer çalışmalara ışık tutacağını düşünmekteyiz.
Plasenta previa olgularının yönetimi ve yatırarak takip kriterlerinin belirlenmesi
Bilgi birikimi ve baş döndürücü teknolojik gelişimlere rağmen peripartum kanamalar maternal morbidite ve mortalitenin nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Plasenta previa olguları modern obstetri pratiğinin yönetilmesi zor hasta gruplarından birisini oluşturmaktadırlar. Literatür genişçe değerlendirildiğinde özellikle hospitalizasyon zamanı açısından net bilgiler görülememektedir. Yapılan prospektif klinik çalışmaya 2016-2019 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran plasenta previa olguları dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan katılımcı sayısı 98'dir. Olguların yaşı, geçirdikleri gebelikler, doğumları hazırlanan olgu formu ile kayıt altına alınmıştır. Plasenta previa olgularında çok sık görülen ve klinik sonuçlar için anlamlı olan kanama miktarı ve zamanı hazırlanan olgu formları ile kayıt altına alınmıştır. Kanama takibi gebelik sonlanana kadar sürmüştür. 32. gebelik haftasında olgular vajinal ultrasonografi ile gri skala ve doppler parametleri olmak üzere değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 28. haftadan önce kanamanın olması ve/veya iki ve daha fazla kanama atağının olmasının acil sezaryen ihtiyacı ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur ve bu ilişki istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,05). Servikal uzunluğun 30 mm'den daha kısa olmasının acil sezaryen ile ilişkisi gösterilmiştir ve bu ilişki istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,05). Gebelik sayısı ve geçirilmiş sezaryen sayısı ise plasental invazyon patolojileri ile istatistiki anlamlı olarak ilişkilidir (p<0,05). Ayrıca yapılan çalışma ile elde edilen önemli bir bilgi olarak, plasenta previalı olgularda acil sezaryen ihtiyacı ile invazyon patolojileri arasında bir ilişki gösterilememiştir (p=0,241). Plasenta previalı hastaların yönetimi için donanımlı cerrahi ekip, tecrübeli bir anestezi grubu ve her an yüksek düzeyde destek sağlayabilecek bir aktif kan merkezinin varlığı zaruridir. Sonuç olarak hangi hastanın acil cerrahi müdahale için yüksek risk taşıdığının belirlenmesi yönetimin kişiselleştirilmesi ve aylarca süren hastane yatışlarının önlenmesi için önemlidir.
Sezeryan hastalarında kronik ağrı insidansı
Amaç: Bu çalışmada; sezeryan operasyonları sonrası gelişen kronik ağrının görülme sıklığı ve risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum AD'da Ocak 2015-Ekim 2015 tarihleri arasındaki dönemde sezaryen operasyonu geçiren olguların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri (yaş, kilo, boy), gebelik sayısı, operasyon süreleri, anestezi tipi (genel-rejyonal), kronik ağrı öyküsü, daha önceki operasyonu, ek hastalıkları, postoperatif dönemdeki analjezik miktarı kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar telefon ile aranacak ve telefon ile ulaşılabilen hastalara geçirdikleri sezaryen operasyonuna bağlı ağrı duyup duymadıkları sorgulandı. Ağrı tanımlayan hastalara bir test yapılarak ağrının yoğunluğu ve karakteristiği belirlendi. Elde edilen tüm veriler istatiksel olarak değerlendirildi. İstatiksel analiz için SPSS 21.0 for Windows programı kullanıldı. İstatistiksel yöntem olarak kategorik değişkenler için sayı ve yüzdeler, sayısal değişkenler için ortalama, standart sapma ve ortanca değerleri kullanıldı. Ayrıca grup karşılaştırmalarında ANOVA Test, Kruskal Wallis Testi, T Test, Ki-Kare testi ve Pearson istatistiği kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p değerinin 0,05 ten küçük olması durumu olarak kabul edildi. Bulgular: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum AD'da sezeryan operasyonu geçiren 387 olgunun yaşı, boy ve kilo değerleri arasında kronik ağrı ile aralarında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmazken, BMI, gebelik sayısı, daha önceki kronik ağrı öyküsü ile kronik ağrı arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Çalışmamızda SSKA insidansı % 10.9 bulundu. Uygulanan anestezi yöntemleri ile kronik ağrının ilişkisi karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.004) Özellikle spinal anestezi ve genel anestezi altında sezaryen operasyonu geçiren olgularda kronik ağrı görülme oranının daha yüksek olduğu görüldü. Erken postoperatif dönemde uygulanan analjezi protokolünün kronik ağrı gelişme insidansı ile ilişkisi değerlendirildiğinde istatiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.03). Postoperatif analjezi yönetiminde tüm hastalarda multimodal bir protokol uygulandığını saptandı Bu protokoller içinde epidural analjezinin olduğu tedavi protokollerinde kronik ağrı insidansı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Fakat post-op epidural analjezi uygulanan hastalada kronik ağrı yüzde değerinde fazla çıkmıştır. Kronik ağrının spinal ve genel anesteziye bağlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. Epidural anestezi olan hastalarda ise SSKA oranı istatistiksel olarak daha düşük bulundu. Kronik ağrısı olan hastaların %41.3'ü (n=160) acil , %58.7'si (n=227) elektif sezaryen idi. Kronik ağrı açısından istatiksel olarak anlam bulunmadı. Sonuç: Sezaryen operasyonlarından sonra postoperatif dönemde annenin bebeği ile ilgilenebilmesine olanak sağlayacak şekilde ağrı tedavisinin yeterli sürede etkin bir şekilde sağlanmasının kronik ağrı gelişmesini önleme açısından gerekli olduğu kanısına varıldı.
Sezaryende uygulanan anestezi yöntemlerinin retrospektif değerlendirilmesi
Obstetrik cerrahide en önemli girişim sezaryendir ve gittikçe artan bir insidansla tüm doğumların yaklaşık % 25'ini oluşturmaktadır. Normal bir cerrahi anestezide sadece bir kişinin güvenliği ve optimal koşullar sağlanmaya çalışılırken; sezaryende annenin ve annede oluşan her türlü değişiklikten etkilenen fetusun da güvenliği sağlanmak zorundadır. Çalışmamız, hastanemiz etik kurul onayı alındıktan sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde yapıldı. Bu çalışmada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde Ocak 2015- Aralık 2015 tarihleri arasındaki dönemde sezaryen operasyonu geçiren gebelerin anestezi yönetimi ve yenidoğan kayıtları retrospektif olarak tarandı. Hastaların demografik verileri (yaş, kilo, boy), gebelik sayısı ve haftası, paritesi, sezaryenin acil ya da elektif olması, yandaş hastalıkları, operasyon süresi, yenidoğan Apgar skoru, yenidoğanın boyu ve kilosu, uygulanan anestezi yöntemi (genel, spinal, epidural ve kombine spinal epidural), yenidoğan 1. ve 5. dakika APGAR skorları ve annenin yoğun bakım ihtiyacı kaydedildi. Bu yöntemlerin anne ile yenidoğan üzerine etkileri değerlendirildi. İstatiksel analiz için SPSS 21.0for Windows programı kullanıldı. Tanımlayıcı istatistikler, kategorik değişkenler için sayı ve yüzdeler, sayısal değişkenler için ortalama, standart sapma ve ortanca olarak sunuldu. Sayısal değişkenler için çoklu bağımsız grup karşılaştırmalarında normal dağılım varsayımı sağlandığı durumda ANOVA Test, sağlanmadığı durumda Kruskal Wallis Test; ikili bağımsız grup karşılaştırmalarında normal dağılım varsayımı sağlandığı durumda ise T Test kullanıldı. Kategorik değişkenler için ise Ki-Kare koşulu sağlandığı durumda çoklu ve ikili grup karşılaştırmalarında Ki-Kare test istatistiği kullanıldı. Sayısal veriler arasındaki ilişkide normal dağılım sağlandığı korelasyonlar için Pearson istatistiği kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p değerinin 0,05 ten küçük olması durumu olarak kabul edildi. Araştırma kapsamına alınan hastaların yaş, boy ve kilo verileri değerlendirildiğinde, hastaların yaş ortalaması 30,08±5,54 (min:20, max:45), boy ortalaması 161,69±6,25 cm (min:145, max:180) ve kilo ortalaması 78,08±13,31 kg (min:42, max:163) olarak bulundu. Hastaların en çok gebelik sayısı %31,8 ile 2 gebelik olurken, en yüksek parite sayısı %40 ile 0 ve %37,2 ile 1 olarak saptandı. Çalışmamızda hastalara uygulanan anestezi yöntemleri incelendiğinde, hastaların %83,7'sine spinal anestezi uygulanırken, %11,6'sına genel anestezi, %2,9'una epidural- spinal kombine anestezi ve % 1,8'ine epidural anestezi uygulanmıştır. Hastalara uygulanan sezeryan operasyonun %58,1'i elektif operasyon iken %41,9'u acil olarak gerçekleştirilmiştir. Ayrıca hastaların toplam % 0,36'sında ek anestezi ihtiyacı olmuştu.Hastaların %71,45'i 36-40 gebelik 34 hastasında doğum yapmışlardı. Hastaların gebeliğe bağlı gelişen ek hastalıkları incelendiğinde ise %68'inde gebeliğe bağlı herhangi bir ek hastalık bulunmazken, %9,4'ünde preeklampsi, %4'ünde plesanta previa totalis, %1'inde ablasyo plasenta, %1,1'inde gebelik kolestaz, %6,4'ünde GDM olduğu görüldü. Hastalarda bulunan ek hastalıklar incelendiğinde %57,6'sında herhangi bir ek hastalık bulunmazken, %1,2'sinde DM, %1,4'ünde HT, %11,3'ünde tiroid bozukluğu, %5,3'ünde hematolojik rahatsızlıklar, %2,6'sında kardiyak hastalıklar ve astım, %2,5'inde karaciğer rahatsızlığı ve %12,5'inde diğer hastalıklar bulunduğu saptandı. Toplamda 1657 hastadan doğan bebeklerin, 1 çocuk olanlarda 76'sı yoğun bakıma kaldırılırken, 32 adedi exitus olmuş ve 92 adet doğan 2. çocuklardan 15'i yoğun bakıma kaldırılırken, 4 tanesi exitus olmuştur. Doğan bebeklerden 1. çocuk olanların ortalama kilosu 3020±802,4 g (min:600, max:5500), 2. çocuk olanların ortalama kilosu 2117±603,2 g (min:890, max:4070) ve 3. çocukların ortalama kilosu 1673,33±552,25 g (min:1564, max:1830) olduğu tespit edilmiştir. Bu bebeklerin boy uzunlukları incelendiğinde; 1. çocuk olanların ortalama boyu 48,34±4,3 cm (min:32, max:60), 2. çocuk olanların ortalama boyu 44,97±3,01 cm (min:38, max:51) ve 3. çocukların ortalama boyu40±1 cm (min:39, max:41) olduğu saptanmıştır. Hastaların postoperatif dönemdeki yoğun bakım ihtiyaçları değerlendirildiğinde 2 hastanın dahiliye yoğun bakıma, 4 hastanın anestezi yoğun bakıma ve 1 hastanın da göğüs hastalıkları yoğun bakıma transfer edildiği bulunmuştur. Obstetrik anestezide hangi anestezi yönteminin uygulanacağına operasyonun aciliyeti, hastada varolan patolojiler, her yöntemin avantaj ve dezavantajları gibi faktörler, hastanın tercihi ve anestezistin tecrübesi göz önünde bulundurularak karar verilmelidir. Anne veya fetus için vital tehdit oluşturan acillerde (çok acil) genel anestezi, erken doğum gerektiren fakat anne veya fetus için tehlike oluşturmayan stabil acillerde ve elektif sezaryenlerde rejyonal, çoğunlukla da spinal anestezi uygulanması genel bir yaklaşımdır. Biz de rejyonal anestezinin hem anne hem de yenidoğan için güvenle tercih edilecek bir yöntem olduğu kanısındayız. Yaptığımız bu retrospektif araştırma sonucu elde edilen verilere dayanılarak gebelerde anestezi yöntemini seçerken pek çok faktörün birlikte ele alınması; genel anestezinin sadece endikasyonu varsa uygulanması gerektiği sonucuna varıldı. Rejyonal anestezi yöntemlerini tercih ederken de operasyonun aciliyeti, gebenin gebeliğe bağlı veya gebelikten bağımsız yandaş hastalıkları gibi faktörler değerlendirilmelidir.
Ebe ve cerrahi hemşirelerin doğum şekli tercihleri ve etkileyen faktörler
Bu çalışma cerrahi birimde çalışan ebe ve hemşirelerin doğum şekli tercihleri ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla kesitsel-tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Çalışma, Ocak-Nisan 2021 tarihleri arasında Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde cerrahi birimde çalışan, 60 ebe ve 110 hemşire ile yapılmıştır. Veriler, ''Birey Tanıtım Formu'' ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Anket formu iki bölümden ve toplamda 31 sorudan oluşmaktadır. Birinci bölümde katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, obstetrik özellikleri, doğuma yönelik düşünceleri, doğum şekli tercihleri ve tercih nedenleri, ikinci bölümde ise katılımcıların doğum eğitimi ve doğum şekli kararını etkileyen faktörler yer almaktadır. Verilerin istatistik analizinde SPSS 22,0 programı kullanılmıştır. Sonuçlar %95 güven aralığında, p<0,05 anlamlılık ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 35,00±7,20 idi. Katılımcıların vajinal doğumu tercih etme oranı %55.9'dur. Sağlık çalışanlarının vaginal doğumu tercih etme nedenleri arasında en çok önceki sezaryende olumsuz deneyim yaşanması (%85.3) ve daha az kanama olmasıdır. (%81.1). Sezaryen doğumu tercih nedenleri arasında doğum korkusu (%82.7), doğum ağrılarının şiddetli olması (%80), epizyotomi korkusu (%56) gibi nedenler olmuştur. Çalışmada gebelerin doğum şekli tercihini yaş, ekonomik durum, medeni durum, meslek, mesleki deneyim, çalışılan birim ve çocuğu olma durumunun etkilediği (p<0,05) görülmüştür. Ebe\hemşirelerin doğum şekli tercihleri gebeler üzerinde etkili olabilmektedir. Sağlık çalışanlarının doğum şekli tercihleri dikkatle takip edilmeli, bu konudaki bilgi eksiklikleri giderilmeli ve onların rol model oldukları unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Ebe, Hemşire, Sezaryen Doğum, Vajinal Doğum, Doğum Tercihi
Oksitosin hormonunun organizasyonel ve aktivasyonel etkilerinin bazı sosyal psikolojik değişkenler bağlamında incelenmesi
Hormonlara ve benzer maddelere perinatal dönemdeki maruziyetlerin yenidoğanın beyin yapılarını organize ederek sonraki davranışları üzerinde nispeten uzun vadeli etkilere sahip olabildiği bilinmektedir. Hormonların organizasyonel etkileri olarak bilinen bu etki, steroid yapılı cinsiyet hormonları ve ilişkili oldukları cinsel davranışlar üzerinden sıklıkla gösterilmiş olsa da insan sosyal davranışları üzerinde perinatal dönem hormon maruziyetlerinin gelişimsel etkilerinin olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Doğum ve emzirme üzerindeki iyi bilinen periferik etkilerine ek olarak nöropeptit oksitosin (OT), sosyal davranışın düzenlenmesinde de merkezi bir role sahiptir. Bu bakımdan sosyal davranış becerilerinde gözlenen bazı bireysel farklılıkların, OT'nin perinatal seviyelerindeki farklılıkların uzun vadeli etkilerini yansıtması olasıdır. Bununla birlikte, perinatal dönemde OT'ye farklı düzeylerde maruz kalmış olmanın sosyal davranış becerileri üzerindeki olası gelişimsel etkileri keşfedilmemiş durumdadır. OT'nin vajinal doğum sırasında rahim kaslarının kasılmalarını sağlamadaki periferik rolüne paralel olarak, spontan vajinal doğum sırasında anne ve yavruda gözlenen OT düzeylerinin, normal doğum sürecinin hiç başlamadığı planlı/elektif sezaryen ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede yüksek olduğu tutarlı bir biçimde raporlanmaktadır. Bu bilgiler ışığında mevcut tez çalışması, perinatal OT maruziyetlerindeki farklara dayanarak vajinal ve planlı sezaryen doğum ile dünyaya gelmiş yetişkinlerin sosyal davranış becerilerinde farklılıklar olup olmadığını incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla, çeşitli içleme kriterlerini karşılayan vajinal ya da planlı sezaryen doğumlu yetişkinler, OT ile ilişkili olduğu sıklıkla kanıtlanmış sosyo-bilişsel değişkenler olan duygu tanıma ve empati becerileri açısından karşılaştırılmıştır. Katılımcıların duygu tanıma becerileri biçim değiştirme tekniği (morphing) kullanılarak altı temel duygu ifadesi için oluşturulan dinamik duygu geçiş videolarındaki duyguları doğru tanıma oranları ve doğru tanıdıkları duygu ifadesine geçişi anlama süreleri ile ölçülmüştür. Katılımcıların empati becerileri ise, göz çevresi verilen kimselerin içine bulundukları zihin durumlarını tahmin etmeyi içerek Gözden Zihin Okuma Testi'nin bilgisayara uyarlanmış versiyonunda elde edilen doğru yanıt oranları ve tepki süreleri üzerinden değerlendirilmiştir. Tez çalışmasının bulguları vajinal doğum ile dünyaya gelen katılımcıların planlı sezaryen doğum ile dünyaya gelen katılımcılara kıyasla duyguları anlamlı olarak daha yüksek doğruluk oranıyla tanıdıklarını ve bu sonucun mutluluk hariç tüm temel duygular için elde edildiğini göstermiştir. Benzer şekilde vajinal doğumlu katılımcılar planlı sezaryen doğumlu katılımcılara kıyasla Gözlerden Zihin Okuma Testi'nde anlamlı olarak daha yüksek doğru yanıt oranına sahip olmuşlardır. Bu bulgulara ek olarak duyguları doğru tanıma oranı açısından kadınların erkeklerden daha yüksek skorlar elde ettikleri ve belirli duyguların diğerlerine kıyasla daha doğru ve hızlı biçimde tanındığı görülmüştür. Elde edilen sonuçlar, doğum türünün ve buna bağlı olarak perinatal dönemde maruz kalınan OT düzeylerinin sosyal davranış becerilerinin optimal gelişimi için kritik olabileceğine işaret etmiştir. Bulgular ve olası doğurguları ilgili literatür eşliğinde tartışılmış, çalışmanın sınırlılıkları aktarılarak ileriki çalışmalar için önerilerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Hormonların organizasyonel etkileri, oksitosin, doğum türü, planlı sezaryen doğum, sosyal davranışlar
Sekonder infertil popülasyonda sezaryen skar defekti görülme sıklığı
Global olarak artan sezaryen oranlarına paralel olarak artan istmosel görülme sıklığını saptamak amacı ile Ocak 2022-Şubat 2023 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi ve Üreme Sağlığı Teşhis, Tedavi, Eğitim ve Araştırma Merkezi'ne başvuran geçirilmiş sezaryeni olan ve en az bir yıl korunmasız ilişkiye rağmen gebe kalamayan hastalara öncelikle transvajinal ultrason ve takiben salin infüzyon sonografisi yapıldı.İstmosel görülme sıklığı transvajinal ultrason ile değerlendirmede %27,5, SİS ile değerlendirmede %32,5 olarak saptandı
Kadının aydınlatılmış onamı bağlamında sezaryen uygulamaları: Biyoetik bir değerlendirme
Tez çalışması, Türkiye'de sezaryen uygulamaları öncesi aydınlatılmış onamın usulüne uygun olarak alınması konusunda sıkıntıların mevcut olduğu varsayımına dayanılarak planlanmıştır. Bu tez çalışmasında hem biyoetik disiplininin hem de feminist çalışmaların yöntem bilgisi çerçevesinde kadınların doğum şekli tercihlerinde özerk olup olmadıkları konusunda bilgi üretmek amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda biyoetik, biyopolitika, biyoiktidar, tıbbileşme kavramları açıklanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda tez kapsamında aydınlatılmış onamın sezaryen doğum öncesinde uygulanma yöntemine dair karşı karşıya kalınan etik sorunlar belirlenmiş ve çözümüne ilişkin öneriler sunulmuştur. Araştırmanın genel amacı, Türkiye'de sezaryen uygulamalarında biyoetik bağlamında aydınlatılmış onam kavramının değerlendirilmesidir. Bu çalışmada bilgilendirmenin kapsamı, bilgilendirmenin doğum süreci üzerindeki etkisi, aydınlatılmış onamın temel bileşenlerinin sezaryen uygulamaları öncesi yapılan bilgilendirme çerçevesinde içerilip içerilmediğini saptamak hedeflenmiştir. Araştırma amacına ulaşabilmek için niteliksel alan araştırması yürütülmüş, katılımcıların sezaryen doğumu tercih nedenleri, sezaryen konusundaki düşünceleri, karar mekanizması ve sezaryen doğumda aydınlatılmış onam uygulaması konularına ilişkin değersel söylemleri, hazırlanan soru formu üzerinden derinlemesine görüşmeler yapılarak elde edilmiştir. Belirlenmiş her kategorinin altında birbirini destekleyen sorular hazırlanmıştır. Derinlemesine görüşmelerden elde edilen veriler, tematik analiz yöntemi ile değerlendirilmiştir. Görüşmelerde öne çıkan değersel söylemler, bağlam, ana tema ve alt temalara ayrılmıştır. Niteliksel araştırmanın saha çalışması tamamlandığında sezaryen öncesi aydınlatılmış onamın uygulanma usulüne yönelik önemli bilgiler elde edilmiştir.
Postpartum kanama riski yüksek gebelerin sezaryen ameliyatında transamin'in etkisi
Postpartum kanama sezaryen ameliyatlarında yaşamı tehdit eden bir komplikasyon olmaya devam etmektedir. Traneksamik asit kullanımı postpartum kanama tedavisinde rutin olarak önerilmekle birlikte profilaktik kullanımına dair net bir kanıt yoktur. Bu çalışmada postpartum kanama açısından riskli olan hastalarda transaminin tahmini kan kaybı, postpartum kanama insidansı ve transfüzyon ihtiyacına olan etkisini gözlemlemeyi hedefledik. Etik Kurul onayı ve hasta onamı alındıktan sonra elektif sezaryen planlanmış olan 20-41 yaş arasında ve ASA II fiziksel durumundaki postpartum kanama riski yüksek (çoğul gebelik, geçirilmiş sezaryen öyküsü, gebeliğe bağlı hipertansiyon, makrozomi, PPK öyküsü, doğum sırasında sezaryen, anemi, plasenta previa, plasenta invazyon anomalileri) 83 hasta dahil edildi. Hem genel anestezi hem de spinal anestezideki traneksamik asit etkisini incelemek için kontrollerle birlikte dört grup oluşturuldu. Çalışma gruplarına kord klemplendikten sonra intravenöz 1 gram traneksamik asit uygulandı ve tahmini kan kaybı bir formül ile hesaplandı. Ayrıca hastanın transfüzyon ihtiyacı, postpartum kanama insidansı, hemoglobin ve hemotokrit değişiklikleri, traneksamik asit yan etkileri ve uterotonik kullanımı kaydedildi. Çalışmamızda tahmini kan kaybı traneksamik asit gruplarından Grup 1'de 511 ml, Grup 3'te 579 ml; kontrol gruplarından Grup 2'de 590 ml, Grup 4'te 617 ml olarak hesaplandı. Tahmini kan kaybı, kan transfüzyon ihtiyacı ve postpartum kanama insidansı bakımından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). İkincil sonuçlar incelendiğinde; postoperatif hemoglobin-hematokrit değişiklikleri, yan etkiler ve uterotonik kullanımı açısından gruplar arasında fark saptanmadı (p>0,05). Traneksamik asit uygulanan hastaların hiçbirinde tromboembolik olay izlenmedi. Sonuç olarak; profilaktik traneksamik asit kullanımının hem genel anestezi hem de spinal altındaki sezaryen operasyonlarında kan kaybı ve kan tranfüzyonunda etkili olmadığı sonucuna varıldı.
Sezeryanda spinal anesteziye bağlı hipotansiyonu önlemek için profilaktik norepinefrin bolus ve infüzyon uygulamalarının karşılaştırılması
Spinal anestezi, elektif sezeryan ameliyatı geçirecek gebelerde yaygın kullanılan hızla uygulanabilen ve basit nöroaksiyal anestezi yöntemi olup duysal ve motor blok ile birlikte hipotansiyon nedeni olabilecek sempatik blok da meydana gelir. Gebelerde spinal anestezi sonrası hipotansiyona bağlı bulantı, kusma, plasental ve umblikal kan akımında azalma ile fetal asidozis gibi komplikasyonlar gelişebilir ve insidansı %60-80 oranında değişmektedir. Sezeryan ameliyatlarında aortakaval basıya bağlı hipotansiyonu önlemek amacıyla sol uterin pozisyon ayrıca sempatik blok kaynaklı hipotansiyonu önlemek amacıyla düşük doz spinal anestezi ve yeterli sıvı desteğinin yanında uygun profilaktik vazopressör kullanımı önerilmektedir. Norepinefrin (NE), spinal anestezi sonrası gelişen hipotansiyonu önlemede hipotansiyon gelişince veya profilaktik olarak yapılır. Bu çalışmamızda spinal anestezi ile elektif sezeryan ameliyatı planlanan 18 - 40 yaş arası, ASA II, term (37-42 gestasyon haftaları arasında), tekil gebelik olan ve sistolik kan basıncı (SAB) değeri 100-140 mmHg arasında olan, rasgele seçilmiş 40'ar olguluk iki grup toplamda 80 gebeye profilaktik NE bolus veya infüzyon uygulamalarının hipotansiyon insidansı, maternal ve fetal hemodinamik yan etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Spinal anestezi sonrası bolus grubuna 6 µg profilaktik NE uygulandıktan sonra SAB %90 altına düşmesi durumunda 4 µg, %80 altına düşmesi durumunda 6 µg uygulandı. İnfüzyon grubuna ise 0 ile 5 µg /dk hızında ve hipotansiyonun derecesine göre titre edilerek profilaktik NE uyguladık. Bolus grubunda; SAB bazal değerin %90-80 arası insidansı %92,5, %80-60 arası değer %57,5, infüzyon grubunda SAB bazal değerin %90-80 arası insidansı %62,5 ve%80-60 arası insidansı %32,5 saptanmıştır. Bolus grunda infüzyon grubuna göre hipotansiyon insidansı istatiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur(p0,05). Bolus grupta SAB bazal değerin %90-80 ve %80'nin altı hipotansiyon epizotları infüzyon gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p0,05). Toplam kullanılan norepinefrin miktarı bolus grubunda ortalama 25 µg iken infüzyon grubunda 45 µg olarak infüzyon grubunda anlamlı olarak daha fazla bulundu (p0,05). Her iki grup da hipertansiyon, taşikardi, bradikardi ile maternal bulantı, kusma insidansı benzerdi. Bolus grubunda 1. dakika APGAR skoru infüzyon grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Her iki grup arasında 5. dakika APGAR ve umblikal kan gazı pH, PO2 ve PCO2 değerleri benzerdi. İnfüzyon grubu baz fazlalığı (BE) değeri, bolus gruba göre daha yüksek negativite ile istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. 1. dk APGAR skorları ve baz fazlalığı istatistiksel olarak farklılık bulunmakla birlikte klinik farklılık önemsizdi. Sonuç olarak hipotansiyonu önlemede infüzyon grubu hemodinamik olarak daha etkili stabilite sağladı ve her iki grupta da klinisyen müdahalesi yüksekti. Anahtar kelimeler: elektif sezaryen, spinal anestezi, norepinefrin
Planlı sezaryenin doğum sonrası erken süt salınımı ve emzirme başarısına etkisi
Amaç: Bu araştırmada planlı sezaryen doğumların doğum sonrası erken süt salınımı ve emzirme başarısına etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma kohort çalışma olarak Şubat-Ekim 2022 tarihlerinde ve Aydın ilinde doğum sonrası dönemdeki 90 anne (planlı sezaryen: 30, acil sezaryen: 30, vajinal doğum: 30) ile yapılmıştır. Veriler Tanıtıcı Bilgi Formu, LATCH Emzirme Tanılama Ölçeği ve Laktasyon Değerlendirme Formu ile toplanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistikler, Ki-kare, ANOVA ve Kruskal Wallis testleri ile analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmada planlı sezaryen olan kadınların doğum hafta ortalamalarının (38,30 ± 0,60; min-max: 37-39) istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde acil sezaryen (39,00 ± 1,23; min-max: 37-41) ve vajinal doğum (39,17 ± 1,18; min-max: 37-41) gruplarınkinden daha küçük olduğu belirlenmiştir (F: 11,109; p= 0,004). Vaginal doğum yapan annelerin bebeklerinin ten tene temas yapılma oranının (%63,3) planlı (%6,7) ve acil (%3,3) sezaryenlerinkinden daha yüksek olduğu ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (χ²= 36,939; p= 0,001). Doğum sonrası bebeğin ilk 30-60 dakika içerisinde anne sütü ile beslenme oranları bakımından üç grup arasındaki fark anlamlı idi (planlı sezaryen: %6,7; acil sezaryen: %36,7; vaginal doğum: %93,3) (χ²= 46,859; p= 0,001). Planlı sezaryen olan annelerde doğum sonrası bebeğin sadece anne sütü ile beslenme oranının (%6,7) istatisksel olarak anlamlı bir şekilde vaginal doğum (%93,3) ve acil sezaryen (%36,7) olanlarınkinden daha düşük olduğu saptanmıştır. Yine LATCH ölçek puan ortalamalarının anlamlı bir şekilde planlı sezaryen yapanlarda en düşük (5,33±2,02; min-max: 2-10), acil sezaryenlerde orta (8,16±1,41; min-max: 4-10) ve vajinal doğum yapanlarda daha yüksek (8,93 ± 1,04; min-max: 7-10) olduğu saptanmıştır (K-W: 41,128; p< 0,001). Sonuç: Bu araştırmada planlı sezaryenin, bebeklerin ten tene temas, ilk 30-60 dakika içerisinde emzirilme, sadece anne sütü ile beslenme ve emzirme başarısını olumsuz etkilediği sonuçlarına ulaşılmıştır. Planlı sezaryen oranlarının azaltılması yolu ile doğum sonrası erken dönemde bebek sağlığının geliştirilmesine katkı sağlanabilir. Anahtar kelimeler: Anne sütü, Emzirme, Emzirme sorunları, Sezaryen doğum, Vaginal doğum.
Sezaryen uygulanan gebelerde preoperatif klasik müzik dinletisinin tükürük kortizol düzeyi ve anksiyete üzerine etkisi
Amaç: Müzik, rejyonal anestezi uygulanmış hastalarda anksiyeteyi azaltmak için non-farmakolojik bir yöntem olarak çeşitli çalışmalarda kullanılmıştır. Literatürde müziğin anksiyete üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar genellikle sadece anksiyete anketleri kullanılarak yapılmıştır. Bu nedenle, bu çalışmada rejyonal anestezi altında sezaryen ameliyatı olan hastalarda müziğin perioperatif anksiyeteye etkisini; nesnel bir belirteç olan tükürük kortizol düzeylerine de bakarak değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza spinal anestezi altında sezaryen cerrahisi uygulanan, yaş aralığı 20-42 (ortalama 30±6) yıl olan 60 tane kadın hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen gebeler ameliyat günü sabah serviste ziyaret edilerek hastaların yaşı, boyu, kilosu, vücut kitle indeksi, gebelik haftası, eğitim durumu, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, sigara kullanımı, önceki anestezi deneyimleri kaydedildi. Gebelerden STAI-S ve BAI ölçeğini doldurmaları istendi (STAI-S 1, BAI 1 ). Hastaların anksiyete düzeylerini değerlendirebilmek için kortizol seviyesini ölçmek amacıyla tükürük örneği alındı (kortizol 1). Hastalar ameliyathaneye geldiğinde kapalı zarf yöntemi ile iki gruba ayrıldı. Grup M' ye bekleme odasında 30 dakika (dk) boyunca kulaklık ile 432 Hz klasik müzik dinletildi. Grup K'ye herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Her iki grubun 15'er dk arayla kan basıncı, kalp hızı, SpO2 kaydedildi. 30 dk sonunda her iki gruptaki hastalardan tekrar STAI-S ve BAI ölçeğini doldurmaları istendi (STAI-S 2 ve BAI 2) ve tükürük örneği alındı ( kortizol 2). Operasyon odasında grup M' deki hastalar müzik dinlemeye devam etti. Her iki grubun 15'er dk arayla kan basıncı, kalp hızı, SpO2 kaydedildi. Postoperatif derlenme odasında çıkarılan hastalar burada 30 dk bekletildi bu sürede kan basıncı, kalp hızı, sP02 değerleri kaydedildi; bu sürenin sonunda hastalardan tekrar anksiyete ölçeklerini doldurmaları istendi (STAI-S 3, BAI 3) ve tükürük örneği alındı (kortizol 3). Bulgular: Çalışmamızda demografik veriler, gebelik haftası, sigara kullanımı, eğitim durumu, kronik hastalık, intraoperatif komplikasyon, birinci dakika ve beşinci dakikada değerlendirilen bebek APGAR skorları gruplar arasında benzerdi. STAI-S 1 ve BAI 1 skorları gruplar arasında istatistiksel olarak benzerdi (p>0,005). STAI-S 2, STAI-S 3 skorları arasında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). BAI 2 ve BAI 3 skorlarında da istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p=<0,001 ve p=,006). Gruplar arası kortizol 1 düzeyleri istatistiksel olarak benzerdi (p= 0,509). Kortizol 2 düzeyleri arasında gruplar arası anlamlı fark mevcuttu (p= 0,033). Gruplar arası postoperatif kortizol düzeyleri arasında istatistiksel olarak fark yoktu (p= 0,736). Gruplar arası kan basıncı ve kalp hızı değerleri preoperatif bekleme odasında grup M'de düşmüş olup bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,001) STAI-S 1-2-3 ile BAI 1-2-3 arasında istatiksel olarak pozitif yönde korelasyon olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda müzik dinletilen grupta anksiyete skorlarının ve tükürük kortizol düzeylerinin daha düşük olduğu saptadık. Tükürük kortizol düzeylerinin de azalmış olması müziğin anksiyete üzerindeki olumlu etkisini nesnel bir belirteç olarak desteklemektir. Müzik; uygulaması basit, ucuz, non invaziv ve yan etkisi olmayan bir yöntemdir. Müziğin anksiyeteye olan etkisini araştırmaya yönelik farklı hasta popülasyonlarında, daha fazla hasta ile daha geniş kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Sezaryen, Müzik, Tükürük Kortizolü, Anksiyete
Sezaryen doğum sonrası emzirmenin başlatılmasında yaşanan sorunlar
Amaç: Bu araştırma sezaryen doğum sonrası emzirmenin başlatılmasında yaşanan sorunları belirlemek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma, kesitsel-analitik olarak, 09 Aralık 2019 ve 09 Aralık 2020 tarihleri arasında, Denizli Devlet Hastanesi'nde sezaryen doğum yapan 260 kadın ile gerçekleşti. Araştırmanın verileri araştırmacı tarafından hazırlanan "Tanıtıcı Bilgi Formu" ile LATCH Emzirme Tanılama Ölçeği ve Emzirme Tutumunu Değerlendirme Ölçeği kullanılarak, yüz yüze görüşme yöntemi ile toplandı. Çalışmanın verileri bilgisayar ortamında IBM SPSS Statistics 22 (PASW Inc., Chicago. IL. USA) programı kullanılarak, tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma), bağımsız gruplarda t testi ve mann whitney u testi, tek yönlü varyans analizi, kruskal wallis, pearson ve spearman korelasyon analizi, çoklu regresyon analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 260 anneden, 145'i (%55,8) emzirmede sorun yaşadığını bildirmiştir. Annelerin yaşadıkları emzirme sorunları; sütünün gelmemesi (%52,4), sezaryen sonrası ağrı (%31,7), rahat olmayan emzirme pozisyonu (%21,4), düz/çökük meme ucu (%14,5), ebeden yardım alamama (%2,8) ve diğer sorunlar (%7,6) şeklindedir. Annelerin LATCH Emzirme Tanılama Ölçeği toplam puan aralığı 3,50-9,50 olup ortalaması 7,21±1,27. Emzirme Tutumunu Değerlendirme Ölçeği puanı ise, 67,00-176,00 aralığında olup, ortalaması 118,70±19,30 olarak bulunmuştur. Sonuç: Annelerin çoğunluğunun sezaryen doğum sonrası emzirmenin başlatılmasında sorun yaşadıkları, emzirme başarısı düşük ve emzirme tutumu olumsuz olan annelerin daha çok sorun yaşadıkları tespit edilmiştir. Annelerin emzirme tutumlarının pozitif yönde olması için ebelik girişimleri sağlanarak emzirme başarıları yükseltilebilir, emzirmeye başlama sorunları azaltılabilir. Anahtar kelimeler: Ebe, Emzirmenin Başlatılması, Emzirme Sorunları, Sezaryen Doğum.
Sezaryen doğum öyküsü bulunan gebelerin myometriumdaki sezaryen skarına yönelik yapılan shear wave elastosonografinin etkinliği ve doğum planlamasına katkısı
Amaç: Bu çalışmada, B-mod ultrason (US) ve shear wave elastografi (SWE) görüntüleme yöntemleri kullanılarak sezaryen skarının gebelerin myometrium elastisitesinde yapmış olduğu değişikliklerin değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin sezaryen öykülü gebelerde tercih edilecek doğum yönteminin belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif çalışmaya 28-32 gebelik haftası aralığındaki 120 gebe dahil edilmiştir. Bu olguların 60'ı sezaryen, diğer 60'ı ise normal doğum yapmış gebelerden oluşmaktadır. Sezaryen doğum yapmış gebelerin 30'unun daha önce bir, diğer 30'unun ise iki sezaryen öyküsü, benzer şekilde, normal doğum yapmış gebelerin de 30'unun daha önce bir, diğer 30'unun ise iki normal doğum öyküsü bulunmaktadır. Myometrium SWE ve kalınlık ölçümü sezaryen öyküsü bulunan gebelerde sezaryen skarının görüldüğü yerden, görülemediği durumda myometrium kesi hattı olan mesane üst sınırının yaklaşık 2 cm üzerinden, normal doğum öyküsü bulunan olgularda ise mesane üst sınırının yaklaşık 2 cm üzerinden gerçekleştirildi. Ayrıca sezaryen geçirmiş gebeler önceki doğumundan geçen zaman dilimlerine göre iki yıldan az, iki-beş yıl arası ve beş yıldan fazla olmak üzere üç gruba ayrıştırıldı. Elde olunan veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Normal doğum yapmış gebelerde ortalama myometrium elastisite değerleri 9,6 ± 3,22 kPa, sezaryen doğum yapmış gebelerde ise 21,33 ± 9,18 kPa ölçülmüş olup iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). Altgruplar açısından bakıldığında; ND1 grubunda 10,07 ± 3,24 kPa, ND2 grubunda 9,14 ± 3,19 kPa, SZ1 grubunda 21,86 ± 10,54 kPa, SZ2 grubunda ise 20,80 ± 7,74 kPa bulundu. SZ1 ile ND1 altgrupları ve SZ2 ile ND2 altgrupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (sırasıyla p<0,001, p<0,001). Sezaryen sonrası geçen süreye göre bakıldığında iki yıldan az zaman geçmiş olguların elastisite değeri SZ1 grubu için 32,78 ± 12,14 kPa, SZ2 grubu için 23,48 ± 3,84 kPa ve tüm sezaryen hastaları için 28,9 ± 10,42 kPa olarak ölçüldü. İki-beş yıl geçmiş olgularda elastisite değeri SZ1 grubu için 24,72 ± 6,23 kPa, SZ2 grubu için 23,61 ± 7,54 kPa ve tüm sezaryen hastaları için 24,01 ± 6,98 kPa bulundu. Beş yıldan fazla zaman geçen olgularda ise elastisite değeri SZ1 grubu için 14,55 ± 5,35 kPa, SZ2 grubu için 14,3 ± 5,96 kPa ve tüm sezaryen hastaları için 14,45 ± 5,46 kPa olarak ölçüldü. Tüm gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Median ve ortalama myometrium kalınlıkları açısından gruplar arası istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Sezaryen doğum yapmış gebelerin myometrium sertlikleri, normal doğum yapmış olguların myometrium sertliklerinden anlamlı olarak yüksekti. Sunulan çalışmada önceki sezaryen doğumdan 2 yıldan daha kısa sürede ölçümü gerçekleştirilen olgularda elastisite değeri anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sezaryen sonrası 5 yıl ve daha fazla zaman geçen gebelerin elastisite değerinin ise normal doğum yapmış gebelerin elastisite değerine yaklaştığı tespit edildi. Bu bulgu ile sezaryen geçirmiş gebeleri normal doğuma yönlendirmek için ultrason elastografinin önemli bir parametre olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bu verilerin daha geniş gebe sayıları ve daha kategorize edilmiş sezaryen sonrası sürelere sahip çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Elastografi, Sezaryen skarı, Ultrasonografi.
Sezaryen doğumlarda akupresür ve sırt masajının laktasyona etkisi: randomize kontrollü çalışma
Amaç: Araştırmanın amacı, sezaryen doğumlarda akupresür ve sırt masajının laktasyona etkisini incelemektir. Gereç Yöntem: Araştırma randomize kontrollü deneysel olarak, Haziran 2021-Ocak 2022 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ali Kahya Yerleşkesi'nde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini bu hastanede sezaryen ile doğum yapan kadınlar; örneklemini 97 kadın (akupresür n: 34, sırt masajı n: 31 ve kontrol grubu n: 32) oluşturmuştur. Veriler, Tanıtıcı Bilgi Formu, Bebek Takip Formu, Anne Takip Formu ve Annelerin Laktasyon Başlama Belirtilerini Değerlendirdiği Vizüel Analog Skala ile toplanmıştır. Kadınlara, postoperatif 0. günde bir kez, postoperatif 1. günde iki kez ve postoperatif 2. günde bir kez olmak üzere toplamda dört kez, akupresür grubuna altı dakika akupresür, sırt masajı grubuna üç dakika sırt masajı uygulanmış ve yapılan uygulamalardan 15 dakika sonra bebek açken tartılmış ve en az 20 dakika süreyle araştırmacı kontrolünde emzirmeleri sağlanmıştır. Emzirme sonrası bebekler tekrar tartılarak süt miktarı ölçülmüştür. Kontrol grubundaki kadınlar rutin bakım almış ve kadınlara emzirme desteği sağlanarak araştırmacı tarafından süt miktarı ölçülmüştür. İstatistiksel analizde, Tek Yönlü Varyans Analizi, Kruskal-Wallis, Ki-kare testleri uygulanmış ve post hoc analizlerinde Bonferroni testi ve Bonferroni Düzeltmeli Mann Whitney U testi kullanılmıştır. İkiden fazla bağımlı yapıda izlemin karşılaştırmalarında, Friedman testi uygulanmış olup post hoc analizinde Wilcoxon İşaretli Sıralar testi yapılmıştır. Tip 1 hata düzeyi ise 0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Araştırmamızda akupresür grubundaki kadınların yaş ortalaması 24,18±4,16, sırt masajı grubundakilerin 26,39±3,66 ve kontrol grubundakilerin 24,63±4,28'dir. Akupresür, sırt masajı ve kontrol gruplarındaki kadınların anne sütü miktarlarının, birinci ve ikinci izlemde benzer olduğu, akupresür ve sırt masajı gruplarındaki kadınların, kontrol grubundaki kadınlara göre üçüncü (sırasıyla; 10,88±4,99; 10,97±5,06 ve 7,03±4,18 gram, p=0,001) ve dördüncü (sırasıyla; 12,50±5,11; 13,39±5,22 ve 9,53±5,29 gram, p=0,005) izlemlerde anne sütü miktarı ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla olduğu, memelerde hissedilen gerginlik, ısı artışı ve ağrı düzeylerinin birinci ve ikinci izlemde akupresür, sırt masajı ve kontrol grubundaki kadınlarda benzer olduğu, üçüncü izlemde ise, memelerde hissedilen gerginlik düzeyinin, sırt masajı grubunda (5,43±2,70) kontrol grubuna (4,03±2,44) göre, ısı artışı düzeyinin de, akupresür ve sırt masajı gruplarının kontrol grubuna göre (sırasıyla, 5,44±1,89; 5,29±1,68 ve 3,68±1,83) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu bulunmuştur (sırasıyla p=0,039 ve p<0,001). Sonuç: Sezaryen doğumlarda akupresür ve sırt masajının anne sütü miktarını artırdığı ve etkilerinin benzer olduğu; laktasyon başlama belirtilerinde ise akupresürün sadece memelerdeki ısı artışında, sırt masajının ise hem gerginlik hem de ısı artışında etkili olduğu bulunmuştur.
Sezaryen sırasında tüp ligasyonu ve bilateral salpenjektominin over fonksiyonları üzerine etkisinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, sezaryen sırasında tüp ligasyonu ve bilateral salpenjektominin over fonksiyonları ve rezervi üzerine etkisini ultrasonografik ve biyokimyasal olarak değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışmaya, sezaryen uygulanan 90 hasta prospektif olarak dahil edildi. Hastalar; bilateral tüp ligasyonu (pomeroy yöntemi), bilateral salpenjektomi ve kontrol grubu olmak üzere üç eşit gruba ayrıldı. Hastaların dermografik özellikleri, gebelik haftaları kaydedildi. Cerrahi işlemden önce ve 10-12 hafta sonra ultrasonografik muayene ile over volümleri ve antral folikül sayıları (AFS) kaydedildi, venöz kan numuneleri alınarak anti müllerian hormon (AMH) ve inhibin B düzeyleri bakıldı. Bulgular: Grup 1'in yaş ortalaması 31±4.202, Grup 2'nin 35.47±3.481, Grup 3'ün 26.3±3.861 olup gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlıydı. Tüm parametreler, preoperatif ve postoperatif dönemlerdeki değişimlerine göre değerlendirildi. AMH ortalama değerlerinde Grup 1'de 0.138±0.119 artma, Grup 2'de 0.230±0.094 artma, Grup 3'te 0.025±1.9830 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. İnhibin B ortalama değerlerinde Grup 1'de 2.241±4.538 azalma, Grup 2'de 0.545±3.981 azalma, Grup 3'te 5.907±6.00 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. Over volümü ortalama değerlerinde Grup 1'de 0.032±0.292 azalma, Grup 2'de 0.310±0.417 azalma, Grup 3'te 0.327±0.488 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda araştırdığımız parametrelerdeki değişimlerin, gebelik ve laktasyon dönemindeki hormonal durum nedeniyle mi yoksa tubal sterilizasyondan mı kaynaklandığı net değildir. Yine de sezaryen sırasında tubal sterilizasyon, pratik ve güvenli bir yöntem olarak kabul edilebilir. Anahtar kelimeler: Sezaryen, tüp ligasyonu, salpenjektomi, antimüllerian hormon, inhibin b.
Plasenta yerleşim ve adezyon anomalilerinde hücre adezyon moleküllerinin (E-selektin, P-selektin, ICAM-1, VCAM-1, LRG-1 ) serum düzeylerinin vajinal doğumlu ve eski sezaryenli hastalarla karşılaştırılması
Amaç: Plasenta yerleşim ve adezyon anomalilerinde hücre adezyon moleküllerinin yeri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Mart 2020 ile Eylül 2021 tarihleri arasındaki hastalar alınmıştır. 18-50 yaş, 153 olgudan 56 hasta plasenta yapışma ve/veya yerleşim anomalisi grubunu oluştururken, plasenta yapışma anomalisi (plasenta invazyon anomalisi ve/veya previa patolojisi) bulunmayan 55 olgu sezaryen grubunu ve 42 olgu vajinal doğum kontrol grubunu oluşturdu. 153 hastanın demografik özellikleri, özgeçmişleri sorgulandı. I-CAM-1, V-CAM-1, E-Selektin, P-Selektin, LRG-1 düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Gruplar arasında E-Selectin, P-Selectin, ICAM-1 ve LRG-1 değerlerinde anlamlı farklılıklar olduğu tespit edildi (p<0,05). NVD ve PP grupları arasında E-Selectin açısından anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,038). P-Selectin açısından ise C/S ve PP grupları arasında anlamlı bir fark olduğu belirlendi (p=001). P-Selectin PP grubunda daha yüksek izlendi. ICAM-1 açısından NVD, C/S grubu (p=0,041) ve NVD, PP grubu (p=0,013) arasında anlamlı fark izlendi, C/S ve PP grubu arasında anlamlı fark görülmedi. LRG-1 açısından ise her 3 grup arasında anlamlı bir fark olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Plasenta invazyon anomalilerinin altta yatan mekanizması halen belirsiz olmasına rağmen kronik inflamasyon, düşük maternal vasküler kan akımı ve hemoraji ile bağlantılı histopatolojik bir mekanizma ile ilgili olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle bazı inflamasyon, invazyon ve adezyon moleküllerinin bu süreçte rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda V-CAM-1 hariç tüm adezyon molekülleri PP grubunda anlamlı yüksek saptandı. E-Selektin ve LRG-1 adezyon moleküllerinde ise normal doğuma göre C/S hastalarında dahi anlamlı yüksek saptandı. Sonuç olarak; bu adezyon molekülleri PP hastalarında bir marker olarak çalışılabilir. Anahtar Sözcükler: Plasenta previa, Plasenta akreata, E-Selectin, P-Selectin, ICAM-1, VCAM-1, LRG-1
Sezaryen sırasında uterusun Vicryl veya V-LOC ile sütüre edilmesinin karşılaştırılması
Bu araştırma sezaryen sırasında V-LOC (Ethicon Inc.) ile suture edilmiş uterus ile geleneksel yöntem olan vicryl (Ethıcon Inc.) ile suture edilmiş uterus arasındaki operasyon sonrası istmosel oluşumunun ve myometriyal kalınlığın karşılaştırılması amaçlanmıştır.Daha önce sezaryen ameliyatı olan hastalarda uterin skarın olduğu bölgede ön duvarda dolum defekti veya niş izlenebilir. Bu alan istmosel olarak adlandırılır. İstmosel kadınlarda ara kanamalara şikayetlerine, pelvik ağrıya, sekonder infertiliteye sebebiyet verebilmektedir.Bu nedenle, yaptığımız araştırmada anormal kanama şikayetlerini azaltmak ve komplikasyonları önlemek adına V-LOC sutur kullandık.V-LOC 180 sutur poliglikonat içerikli olup doku destek süresi 3 hafta, emilim süresi 180 gündür.Tırtıklı yapısı sayesinde dokuyu sayısız noktalardan tutularak gerginliği hat boyunca eşit düzeyde yayar. Bu sebeple vicryl ile suture edilmiş uterusta ön duvarda meydana gelebilecek dolum defekti V-LOC sutur yardımıyla minimalize edilmiştir ve myometriyal kalınlık büyük ölçüde korunmuştur.
Sezaryen doğumlarda kesi yerine subkütan olarak uygulanan 20cc Bupivakain'in postoperatif ağrı üzerine etkisinin incelenmesi
AMAÇ: Genel anestezi altında sezaryen olan hastalarda, kesi yerine subkutan olarak uygulanan Bupivakain'in postoperatif ağrı düzeylerine etkinliğinin araştırılması MATERYAL METOD: T.C. Demiroğlu Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Özel Ataşehir Avicenna Hastanesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Bölümünde 01.01.2020 ile 01.06.2022 tarihleri arasında term dönemde genel anestezi ile sezaryen olmuş hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan 60 hastanın bilgileri iki guruba ayrıldı. Grup A (n=30) ameliyat bitiminde insizyon hattına subkutan olarak 20 cc bupivakain uygulanmış ve sonrasında VAS ile ağrı skorlaması yapılmış olan gebelerden, Grup B (n=30) ameliyat bitiminde kesi yerine herhangi bir uygulama yapılmamış, sonrasında ise VAS ile ağrı skorlaması yapılmış olan gebelerden oluşmaktadır. Postoperatif 2, 4, 6 ve 12. saat ağrı düzeyleri retrospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: A grubunda 4, 6 ve 12. saat ağrı düzeylerinin, B grubundan istatistiksel olarak anlamlı daha düşük değerlere sahip olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca A grubunun kendi içinde 2. Saat ağrı düzeyi 6 ve 12. Saatten anlamlı derecede daha yüksektir. Ek olarak 4. Saat ağrı düzeyi de 6. Saat ağrı düzeyinden anlamlı derecede daha yüksektir. B grubunda ise 2. saat ağrı düzeyi 6. Saat ağrı düzeyinden, 4. Saat ağrı düzeyi ise 6 ve 12. Saat ağrı düzeyinden anlamlı derecede daha yüksektir. SONUÇ: Yaptığımız retrospektif çalışmamızda genel anestezi altında yapılan sezaryen doğumlarda ameliyat bitiminde kesi yerine subkütan olarak uygulanan 20 cc Bupivakain infiltrasyonunun postoperatif ağrı yönetiminde, ağrı skorlarını düşürerek etkili olduğu sonucuna ulaştık.
Sezaryen olgularında postoperatif ağrı için epidorul devamlı infüzyon ve aralıklı bolus uygulama
Sezaryen olgularında postoperatif ağrı