Ancient Ages
127 theses under this subject heading
Antik Çağ'da Kuzey Pisidia'nın sosyo-ekonomik yapısının mekânsal analiz verileriyle değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, Kuzey Pisidia Bölgesi'ndeki (Eğirdir Gölü çevresi) antik yerleşim alanlarının geçmişte nasıl kullanıldığını ve ekonomik yapısının nasıl olduğunu bütünsel bir bakış açısıyla anlamak, açıklamak ve yorumlamaktır. Araştırma, coğrafi olarak Mikro Bölge olarak tanımlanan alanda bir vaka çalışmasıdır. Mikro Bölge, 2014-2022 yılları arasında F. Özcan tarafından yürütülen "Kuzey Pisidia Yüzey Araştırmaları (KPYA)" projesi kapsamında incelenen alan olarak tanımlanmıştır. Mikro Bölge'de Parlais, Prostanna, Bindaios, Malos, Timbriada ve Kapıkaya kent ve yerleşim alanlarının ilk insan izlerinden başlayarak Hellenistik, Roma İmparatorluğu, Geç Antik Çağ ve Erken Bizans İmparatorluğu dönemlerine ait arkeolojik verileri incelenmiştir. Çevresel arkeoloji ve peyzaj arkeolojisi yaklaşımlarını benimseyerek mekânsal analizler yoluyla kurgulanan bir araştırma modeli uygulanmıştır. Bu model, arkeolojik, numismatik, epigrafik ve diğer araştırmalardan elde edilen verilerin bir araya getirilmesi, katmanlaştırılması, haritalandırılması ve geçmişe yönelik tahmin analizlerini içermektedir. Böylelikle coğrafi bilgi sistemi (CBS) kullanılarak istatistiksel ve mekânsal analizlerle mikro bölgeye ait verilerin yoğunlukları ve dönemsel dağılımları incelenmiş, yerleşim ve ekonomik örüntüler analiz edilmiştir. Çalışmanın sonucunda, Kuzey Pisidia'da incelenen mikro bölgenin tarih boyunca stratejik bir öneme sahip olduğu ve bu nedenle savunma sistemlerinin geliştirildiği anlaşılmıştır. Çevresel faktörlerin, bölgenin yerleşim alanlarının seçimi ve ekonomik faaliyetlerde önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Tüm çevresel koşullar göz önüne alındığında, tarımsal faaliyetlerin mikro bölgenin "kendi kendine yeterli" seviyede olduğunu, bölgenin itici ekonomik gücünün ise ormancılık ve su/ göl ekonomisine dayandığı düşünülmektedir.
Terra sigillata ile çağdaş seramik uygulamalar
ERTÜRK, Metin. Terra Sigillata ile Çağdaş Seramik Uygulamalar, Yüksek Lisans Sanat Çalışması Raporu, Ankara, 2019. Terra Sigillata, Roma Döneminde yapılmış mühür dekorlu seramik kaplara verilen isimdir. Zaman geçtikçe kapların üzerindeki pekişmiş (zinter) astar ile özdeşleşerek "Terra Sigillata Astarı" olarak anılmaya başlanmıştır. Yüzyıllardır çömlek ustalarının tutkusu haline gelen terra sigillata tekniği geliştirilerek günümüze kadar ulaşmıştır. Astarın yapılışı, uygulanışı ve formlar ile kusursuz hale gelmesi uzun çaba ve sabır gerektiren bir süreç olduğundan, elde edilen pürüzsüz yüzey ve kilden gelen doğal parlaklık seramik ustalarının nesilden nesile aktardığı önemli bir miras haline gelmiştir. Anadolu'da Neolitik Dönem'den itibaren seramik yüzeylerde kullanılmaya başlayan astarın en gelişmiş hali Terra Sigillata'dır. Kilin renk verme özelliğinin bir değer olarak yüzeyde kullanılması seramik sanatı için yeni olanaklar sağlamaktadır. Terra Sigillata, tarih boyunca seramik formların üstünde sadece yalınlığı, geçirgenliği azaltması ve doğal parlaklığı sebebi ile kullanılmamış, Ege uygarlıklarının seramik üretiminde de önemli yeri olan bu astar türü, günlük kullanım için üretilen seramik kaplar içinde kullanılmıştır. Bu seramiklerde özellikle geometrik desenlerden savaş sahnelerine kadar çok çeşitli formlar göze çarpmaktadır. Bu çalışma ile günümüzden 2300 yıl önce çömlekçi ustalarının tutkusunu şuan ki şartlarla birleştirerek yeni formlar ve yeni anlatım dillerini oluşturmaktır. Yüzeyin üstünde oluşan ipeksi mat yüzeyin yarattığı yalınlık ile çağdaş formlarla birleşerek az malzeme ile güçlü ifadeler kurulmuştur. Antik Yunan Dönemi ve Roma Dönemi'nin altın astarı Terra Sigillata, 20. yüzyıldan itibaren tekrar öğrenilmek istenen, uygulanan ve değeri günümüzde daha da iyi anlaşılan astar türü olmuştur. Anahtar Sözcükler: Terra Sigillata, Seramik, Çağdaş Seramik Sanatı, Astar
Sebaste antik kenti yüzey araştırmaları'nda ele geçen terra sigillata ve Geç Roma kırmızı astarlı seramikleri (2016-2019)
Geç Neolitik Dönem'den itibaren kültür ögelerine rastlanan ancak Batı Anadolu'nun Romalılaştırılma sürecinde adı anılmaya başlanan Sebaste kenti, bulunduğu konum ve verimli toprakları ile binlerce yıl ayakta kalmayı başarmıştır. Kentin lokalizasyonu ilk defa 19. yüzyılda Anadolu topraklarına gelen Avrupalı gezgin araştırmacılar tarafından çevrede bulunan yazıtların okunması ile yapılmıştır. 1966-1978 yılları arasında ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri adına Dr. Nezih Fıratlı tarafından 13 sezon boyunca höyükler, kiliseler ve tümülüslerde kazılar gerçekleştirilmiştir. Bu kazılar neticesinde kiliselerin altında Roma hamamına ait mimari temeller olduğu ve kentin merkezinin de kiliselerin bulunduğu bölge olduğu anlaşılmıştır. 2016 yılından itibaren yapılan yoğun yüzey araştırmalarıyla birlikte Sebaste'nin merkezi olan Selçikler ve çevresindeki tüm alanlar taranmıştır. Bu bağlamda tespit edilen mimari parçalar ile küçük buluntuların ele geçtiği alanlarda, kronolojik sınıflandırmalar yapılarak yerleşimin tarihsel süreçlerine ışık tutulmaya çalışılmıştır. Küçük buluntular arasında yer alan ve bu çalışmanın temelini oluşturan Roma seramikleri ise yüzey araştırmasında, yerleşke ve buluntu paralelliği ile toprağın altındaki yapılar hakkında ipucu göstermesi açısından önem kazanmaktadır. Ayrıca, yüzey araştırmalarında ele geçen kırmızı astarlı seramiklerin çalışmamız dahilinde ilk defa değerlendirilmesi, kentin ticaret ve pazar hakimiyetini görebilmemiz açısından önemlidir.
Mozaiklerde antik dönem onarımları
Mozaikler ilk oluşturulduklarından bu yana önemli bir süsleme öğesi olmuşlardır. Bulundukları mekanlarda görsel şölen etkisi veren mozaikler, kullanıldıkları dönem içinde çeşitli nedenlerle tahrip olmuşlar, bu tahribatın ardından da çeşitli tekniklerle onarılarak kullanıma yeniden kazandırılmışlardır. Mozaiklerdeki onarım izleri, sadece uygulanan teknik hakkında bilgi vermemekte, mozaik sanatının dönemsel ya da bölgesel gelişimine dair ipuçları da barındırmaktadır. Bunlar dönem insanlarının günlük yaşamları ve toplum düşüncesini yansıtan etkilerdir. Antik dönem mozaik onarımları incelendiğinde, herhangi bir kural ya da disiplin çerçevesinde yapılmadıkları fakat bir anlayış ve düşünce tarzıyla uygulandıkları anlaşılmaktadır. Kullanımdan kaynaklı, bir felaket sonucu ve kasıtlı tahribatlar sonucu hasara uğrayan mozaik döşemeler, farklı anlayışlar doğrultusunda onarılmıştır. Onarımın boyutu, niteliği (uyumluluğu/uyumsuzluğu), çevre koşulları, yapının niteliği, mozaiğin konumu, dönemin şartları gibi etkenler, onarımın niteliğini belirleyen unsurlardır. Bunlar dışında özgün malzeme kullanımı, uygulanan yöntem ve uygulama şekli de onarımın kalitesine doğrudan etki etmiştir. Bu onarım uygulamaları, tercih ediliş nedenleri ve uygulama biçimlerindeki farklılıklarla birlikte antik dönem restorasyon çalışmaları hakkında da önemli bilgiler verir. Bu tez çalışması, erken dönem mozaiklerden geç dönem mozaiklere kadar, onarım uygulamalarında bir bütünlüğün, stilin olup olmadığını anlamaya yönelik bilgiler edilmesini amaçlamıştır. Anahtar Kelimeler: Antik Onarım, Mozaik, Tahribat, Tessera, Restorasyon
Antik Roma'da reform hareketleri (Cumhuriyet Dönemi)
Kelime anlamı olarak Reform; yeniden şekillendirme, düzeltme, düzenleme ve ıslahat anlamına gelmektedir. "Antik Roma'da Reform Hareketleri (Cumhuriyet Dönemi)" adını taşıyan ve yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmada da Roma Cumhuriyet Dönemi'nde gerçekleştirilen reformların neden ve sonuçları üzerine bir değerlendirme yapılmıştır. Antik ve modern kaynaklar incelenmiş ve elde edilen bulgular yorumlanmıştır. Çalışmanın sonucu göstermektedir ki; Roma Cumhuriyet Dönemi'nde gerekli reformların zamanında yapılamaması ve yapılan reformların yeterli kapsamda olmaması, Roma Cumhuriyeti'nin ortadan kalkmasıyla sonuçlanmıştır. Roma Cumhuriyet Dönemi'nde gerçekleştirilen reformları; siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri alanlarda yapılan reformlar olarak dört ana başlık altında toplamak mümkündür. Adı geçen alanlarda yapılan ve yapılmak istenen reformlar, Cumhuriyet rejimine sadık kalınmaması sonucu meydana gelen sınıf çatışmalarına paralel olarak gerçekleşmiştir.
Antik dönem mitolojilerinde ahlâki kötülüğün görsel yansımaları
Mitoloji, bin yıllardır insanlığın yaşamını anlamlandıran ve biçimlendiren söylenceler bütünüdür. Varoluşundan bu yana kendisini ve çevresini anlamlandırmaya çalışan insan, çeşitli inanışları yaşamıyla bütünleyerek, duygusal ısınma ihtiyacını gidermiş ve onu çaresiz bırakan zorluklar karşısında ayakta kalabilmek üzere güç ve teselli bulmuştur. Bu zorluklar, tarihin çeşitli dönemlerinde, tanımlanmak ve kavranabilir bir anlam zemininde temellendirilmek üzere kimi zaman muhayyile düzeyinde bir 'şeytan' kişileştirmesiyle, kimi zaman ise "kötülük" kavramlaştırmasıyla ele alınmıştır. Kötücül nitelikleriyle öne çıkan kurgusal karakterler ve olaylar, insanın yaşadığı çevreyi anlamlandırma sürecine katkı sağlamış olmakla birlikte, mitolojik literatürün önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Kötülük, felsefe için önemli bir düşünce alanı olmakla birlikte, içeriği itibariyle, çeşitli inanışların muhtevasında mevcut ve işlek vaziyettedir. Düşüncenin ve inanışın, tarih boyunca beslendiği bir anlam basamağı olan kötülük, mitolojiyle olan güçlü ilişkisinin de etkisiyle, sanatsal üretim için de etkili ve sürekli bir kaynak olmuştur. Bu tez kapsamında, antik dönem mitolojilerindeki olaylar ve karakterler, kötülüğün ahlâki yönleriyle ilişkileri bağlamında ele alınmış ve bu olaylar ve karakterlerin, çeşitli dönemlerde sanatçılar tarafından yorumlanan plastik örnekleri irdelenmiştir. Kötülük kavramının mitolojiyle ilişkisinin sanat tarihindeki serüvenini inceleyen teorik bir araştırma ve çözümlemeye müteakiben, kötülük ve mitoloji ilişkisinin merkezde olduğu bir dizi uygulama gerçekleştirilmiştir.
Geç Antik Çağ'da (M.S. 4.-7. yüzyıl) Doğu Akdeniz'de üretilen ticari amphoralarda dipinti, graffiti ve mühür kullanımı
Geçtiğimiz yirmi yılda Doğu Akdeniz'in Geç Roma – Erken Bizans dönemiamphoraları, araştırmacılar tarafından merak edilen ve ilgi çekenkonular arasında yer almakta ve bu ilgi ile her geçen gün yeni araştırmalar ortaya çıkmaktadır.Özellikle, yaklaşık üç/dört yüz yıllık bir dönemi kapsayan Geç Roma – Erken Bizans dönemine ait amphoraların üretim ve kullanımını anlamaya dönük çalışmaların son yıllarda oldukça arttığını görmekteyiz.Söz konusu çalışmalar sayesinde artık, Doğu Akdeniz Havzasında üretilmiş ve yaygın dolaşıma sahip amphoralara dair daha detaylı verilere ulaşılmıştır. Ancak, söz konusu amphoraların üzerindeki yazıt ve mühürlere ilişkin çalışmaların, Batı Akdeniz amphoralarının araştırma seviyesine ulaşacak aşamada olmadığı görülmektedir. Bahsi geçen, Doğu Akdeniz Havzası kökenli amphoralar üzerinde görülen yazıt ve mühürler, burada hazırlanan tez çalışmasının esas konusunu oluşturmaktadır. Tezin odak noktası, Doğu Akdeniz'de özellikle Küçük Asya merkezli, büyük ölçekli üretim yapılan ve Doğu Roma İmparatorluğu içinde ekonomik ve ticari açıdan bir yeri olduğu öngörülen başlıca amphora formlarıdır: LRA 1, LRA 2, LRA 3 ve Zeest 80. Öncelikle, amphoralar üzerindeki yazıt ve mühürlerin bir korpusu oluşturulmuş ve bu korpus üzerinden, anlam çözümlemelerinin yanı sıra, yazıt geleneği ve amphora tipolojisi açısından değerlendirilmeleri yapılmaya çalışılmıştır. Tez araştırmasının ikincil kısmında ise, ilk bölümünden elde edilen verilerin dönemin ekonomik ve ticari hayatı içindeki konumu değerlendirilmiştir. Buna göre, amphora tipleri ve kataloglanan yazıt ve mühürlerin ışığında; Roma Döneminde var olduğu bilinen annona civicia ve annona militaris sistemleri, Doğu Roma imparatorluğu özelinde sorgulanmaya çalışılmıştır. Bu inceleme, amphora tipolojileri ve buluntu yerlerini esas aldığı kadar, yazıt ve mühürlerin anlamları, içerikleri ve kimi temsil ettikleri temelinde de yürütülmeye çalışılmıştır.
Tripolis nekropolisleri
Tripolis Lydia, Karia ve Phrygia arasındaki bölgede, verimli toprakları ve önemli ticaret yolu üzerinde olan bir kenttir. En görkemli yıllarını Roma imparatorluk çağında yaşamıştır. Bulunduğu coğrafya, bir kentin kurulması için çok uygun bir konumdadır. Tripolis nekropolis alanlarında 2007-2009 yıllarında yapılan kazı (Doğu Nekropolisinde 7 kaya mezarı ve iki traverten lahit) ve yüzey araştırmaları sonucunda Değirmentepe veya Kale tepe olarak adlandırılan tepenin hemen altındaki yamaçlarda yayılan nekropolis alanları, Kuzey, Doğu ve Batı nekropolis alanları olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Bu ayrılma, tamamen topoğrafik durumdan ileri gelmektedir. Düzenli bir kent planlamasına sahip olan Tripolis'te, aynı zamanda Nekropolis alanlarının da böyle bir planlanmaya gidildiği ve bazı özel durumlara dikkat edildiği anlaşılmaktadır. Doğu ve Kuzey nekropolisinde en çok yapılan mezar türü kaya oda mezarlardır. Ardından, tüm nekropolis alanlarında karşımıza çıkan, traverten lahitler ikinci sırayı almıştır. Üçüncü mezar türü örgü tekne mezarlar, sadece Batı Nekropolisinde karşımıza çıkmaktadır. Doğu Nekropolisinde karşımıza çıkan ve düzensiz taşlardan örülü iki adet tonozlu mezar son mezar türüdür. Tüm mezar türlerinin son derece özensiz yapılmış olması sebebiyle ekonomik durumu orta olan insanlara ait olduğu tahmin edilmektedir. Kaya mezarları ve lahitlerin MS 1. yüzyıldan MS 7. yüzyıl ortalarına kadar sürekli kullanılmıştır. Örgü tekne mezarlar ve tonozlu mezarların ise Geç Antik Çağda yapıldığı düşünülmektedir.
Antik Dönemde Ege denizi'nde navigasyon sistemleri (Klasik çağlar)
Ege Denizi'ndeki adalar sulardan oluşmuş bariyerlerle ayrılmış bir biçimde bulunmaktadır fakat anakaraya yakın oldukları için yakın bulundukları kıyılar ile coğrafi bir birlik oluşturmaktadır. Antik dünyanın ağırlık merkezi İran ve Yakındoğu'dan batıya, Yunanistan'a kaydıktan sonra Akdeniz, gerek Yunan ve Roma uygarlıklarında gerek ticarette, gerekse yolculuklarda par excellence aracı rolünü üstlenmişti. Karada iç kısımlarda da bazı önemli Yunan yerleşimleri olmasına rağmen, Atina, Korinth, Sirakuza, Miletos gibi zengin şehirlerin tümü limandır. Böyle olması kaçınılmazdı; her yaz, her biri yaklaşık 100 pound ağırlığında, iki ya da üç bin galon yağı yüzlerce mil uzaktaki pazarlara götüren bir tüccar mütevazı büyüklükte tek bir gemiyle bunları taşıyabiliyordu. Hava iyi olduğu takdirde deniz yolculuğu hiç de kötü değildi. Yolcu yiyeceğini, içeceğini depolayıp, donanımını yükleyince yapacak işi kalmazdı: Gemi onun hanı olur, işi rüzgar ya da kürekler görürdü. Akdeniz ve Ege'de yolculuk ederken hızı ve rotayı belirleyen temel unsur yaz rüzgarlarıydı. Kuzeyden esen bu rüzgarlara "etezyen" ya da halk deyişiyle "meltemler" denirdi. Gemi bu rüzgarları arkasına aldığı zaman, rüzgar yönünde istediği yere rahatlıkla seyahat edebilirdi fakat dönüş yolculuğu aynı rahatlıkta gerçekleşmezdi. Bunun nedeni, dönüş yolculuğunun büyük bölümünü ters yönden esen rüzgarlara karşı yapmanın gerekli olmasıydı. Rotalarını da bu bağlamda rüzgarların esme yönleri ve zamanlarına göre belirlemeleri gerekiyordu. Mevki, yön ve mesafe navigasyonun üç ana elemanıdır. Amaç teknenin bulunduğu mevkinin, seyir ettiği yönün, mesafeyi de kapsayan gideceği rotanın tayin edilmesidir. Rota tayin ederken ise çeşitli navigasyon aletlerinden faydalanılmıştır.
Arkeolojik buluntular ışığında antik dönem teknelerinde yürütücü güçler
Bu tez kapsamında, arkeolojik kazı ve araştırmalarda ele geçen seramik, mühür, model ve fresk gibi buluntulardan hareketle antik dönem teknelerinde ilerlemeyi sağlayan elemanların kullanımı ve gelişimi incelenmiştir. İki ana başlık altında, yelken ve kürek olarak ayrılan yürütücü elemanlar, bölge ve dönem sıralaması içinde verilmiştir. Dönem verilerine ve şartlarına birebir uygun şekilde gerçekleştirilmiş deneysel arkeoloji çalışmaları ile tez konusu desteklenmiştir.
Antik dönemde iskandiller
Bu tez kapsamında antik iskandiller üzerine daha önceden yapılmış olan az sayıdaki çalışmalar sonucu netleşmiş verileri toparlayıp, üzerine eklemelerde ve önerilerde bulunulmuştur. Günümüzde iskandil; kullanımı, kullanım sırasındaki hataları, kullanım alanları ve antik iskandil tasvirleri araştırılıp teorik veriler elde edilerek, antik metinler ile değerlendirilmiştir. Antik iskandil buluntuları, J. P. Oleson'un ve E. Galili, B. Rosen, D. Zviely'nin oluşturmuş oldukları tipolojiler üzerinden anlatılmıştır.
Antandros Nekropolisi Amphora mezarları
Antandros antik kenti Balıkesir il sınırları içerisinde kalan Edremit ilçesinin Altınoluk mahalle sınırlarında yer almaktadır. Antik kent Altınoluk mahalle merkezinden yaklaşık 2.5 km. batıda yer alan Kaletaşı Tepesi üzerinde kurulmuştur. Modern araştırmacılar kentin Kaletaşı Tepesi'nin batısında ve eteklerinde kurulduğunu düşünmektedir. Kaletaşı Tepesi'nin yaklaşık 300 m. batısında Kara Kazan Deresi yer almaktadır. Dere kent ile kentin nekropolünün doğal sınırıdır. Kentin nekropol alanı Kaletaşı Tepesi'nden yaklaşık 500 m. batıdadır. Kentin nekropolü 1980'li yıllarda bölgenin imara açılması ile ortaya çıkmıştır. Nekropol alanında 1991-1995 yılları arasında aralıklarla kurtarma kazıları devam etmiştir. Değinilen kazılar Balıkesir Kuva-i Milliye Müzesi arkeologları tarafından gerçekleştirilmiştir. 2000 yılında Ege Üniversitesi, Klasik Arkeoloji Anabilimdalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Gürcan Polat tarafından antik kentte ve onun nekropolünde sistematik kazı çalışmalarına başlanmıştır. Çalışmanın amacı 2001-2012 yılları arasında nekropol alanında gerçekleştirilen sistematik kazılar sonucunda ortaya çıkartılan amphora mezarların değerlendirilmesidir. Bu doğrultuda inhumasyon gömü çeşidinde kullanılan ticari amphoralar üretim yerleri ve kronolojilerine göre sınıflandırılmıştır. Özellikle bebek ve çocuk mezarı olarak kullanılan amphoralar ile bağlantılı olan mezar hediyeleri de tez kapsamında değerlendirilmiştir.
Yazılı kaynaklar ışığında Tuwanuva/Tyana
Niğde İli Bor İlçesi Kemerhisar Beldesi'nde yer alan Tyana Antik Kenti MÖ II. binyıldan günümüze kadar yerleşim görmüş önemli bir kent olarak karşımıza çıkmaktadır. Asurca tabletlerde Tuhana/Tuwana olarak geçen kent Hitit çivi yazılı metinlerde Tuwanuwa olarak bilinmektedir. Özellikle Geç Hitit Dönemine ait bilgilerin büyük kısmını başta sayıları 20 bini aşan kil tabletlerden ve ele geçen diğer arkeolojik buluntulardan öğrenmekteyiz. Asurluların Anadolu ile ticari münasebetleri yaklaşık 250 yıllık bir süreci kapsamaktadır. Tyana kenti bugün her ne kadar Roma ve Bizans dönemleri ile ön planda olsa da kentin tarihi geçmişi ve 2021 yılında ilk defa ele geçen arkeolojik buluntular, Asur Ticaret Kolonileri Çağı'ndan beri kesintisiz yerleşim gördüğünün kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır. Geç Hitit Döneminde en büyük krallıklardan biri olan Tabal Bölgesi, o dönemde siyasi güç elde etmiş kentlerden biri olarak görülmektedir. Tabal Bölgesi'nin başkenti antik kaynaklarda ve çivi yazılı belgelerde Tuwanuwa, Kral Warpalawas ise bu bölgenin kralı olarak bilinmektedir. Tyana kenti bugün kazı çalışmaları halen devam etmekte olup modern yerleşme ile iç içe olan antik kentin kalıntıları büyük ölçüde toprak altındadır. Tyana lokalizasyonunda klasik dönemler öncesi arkeolojik verilere bugüne kadar ulaşılmamış olması, kentin klasik dönemler öncesi kültür varlığında soru işareti bırakmıştır. Tez konusunu oluşturan arkeolojik buluntular ve antik kaynaklar aracılığı ile kentin klasik dönemler öncesine ışık tutacak önemli veriler bir araya getirilmiş ve tez çalışması içerisinde değerlendirilmiştir. Bununla beraber antik ve modern dönem yazarlarının kent ile ilgili verdikleri birçok bilgiyi antik kaynaklar aracılığı ile edinmekteyiz ve bu bağlamda yazılı belgelerin modern yüzünü oluşturan seyahatnameler hiç şüphesiz en önemli kaynaklar arasında yer aldığı açık bir gerçektir.
Farklı antik dönem toplumlarında karşılaştırmalı dental mikro aşınma analizi
Antropoloji'nin temel kaynaklarından olan dişler, hayatta kalmanın temel unsuru olan beslenmenin ortaya çıkarılmasında çok büyük bir öneme sahiptir. İncelenen antik toplumun sosyal yapısının ve sağlık problemlerinin ortaya çıkarılmasında beslenme önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle bu tez çalışmasında Doğu Roma/Bizans Dönemi'ne tarihlenen Belentepe, Patara ve Kibyra toplumlarının beslenme rejimlerinin belirlenmesi ve yaşanılan bölgenin bu duruma etkisi olup olmadığının ortaya konulabilmesi için mikro aşınma çalışması yapılmıştır. Toplumun genelini yansıtması amacıyla her toplumdan kadın, erkek ve çocuk bireylerin her birinden 15 adet birinci molar seçilmiştir. Seçilen dişlerin her birinin oklüzyal yüzeylerinde beslenme için kullanılan 10n, f9 ve fx fasetlerinden SEM'de (taramalı elektron mikroskobu) 500 büyütme ile görüntü alınmış ve alınan görüntüler Microwear 4.02 programında analiz edilmiştir. Analizler yapılırken alınan görüntülerde belirlenen mikro izler 4:1 oranına göre sınıflanmış ve belirlenen izin uzunluğunun derinliğine oranı 4: 1 oranından büyük olan tüm izler çizik, bu orandan küçük ya da eşit olan tüm izler çukurluk olarak belirlenmiştir. Yapılan analizler ile her dişin her faseti için belirlenen mikro izlerin çizik sayısı, çukur sayısı, çizik genişliği, çizik uzunluğu, çukurluk oranı, çukur genişliği ve çukur uzunluğu belirlenmiş ve istatistik analizlere tabi tutulmuştur. Analizler sonucunda bir deniz kenarı yerleşimi olana Patara toplumunun, bir tepe yerleşimi olana Belentepe toplumu ile yüksek bir tepe yerleşimi olan Kibyra toplumlarına oranla beslenmesinde daha fazla aşındırıcı nitelikte madde bulunduğu belirlenmiştir. Belentepe toplumunun ise diğer iki topluma oranla daha yumuşak besinler tükettiği saptanmıştır. Her üç toplumun hem kendi içerisinde hem de toplumlar arasında kadın, erkek ve çocuk bireyler arasında beslenme şekli açısından bir farklılık olmadığı tespit edilmiştir.
The Byzantine perception of India in late antique literary sources
This study focuses on the Byzantine perception of India according to the descriptions found in a selected group of late antique literary sources. Belonging to diverse literary genres and describing different aspects of India in relation with their own literary contexts, these sources can to a large extent reflect the Byzantine attitude toward such a remote geographical location. By placing the Byzantine sources in question within a framework that stretches from Antiquity as far as the Middle Ages, this study aims at observing the literary depictions of India in the Byzantine era and understanding the Byzantine perception of this land. Thus, it analyzes the impact of classical (Greco-Roman) literary modalities, Christian discourse, and commercial networks between the Byzantine Empire and India on the Byzantine ethnographical and geographical perception of India.
The Patria of Hesychios of Miletos: A literary performance
This thesis examines Hesychios of Miletos's late antique Patria of Constantinople within a framework of tools and concepts developed within literary studies, literary criticism, and memory studies. Modern scholarship has often approached the corpus of patriographic literature on Constantinople as an unreliable treasure of evidence about the city's topography. Likewise, Hesychios's Patria has been primarily used as evidence about the state of the contemporary social milieu and has not been thoroughly analyzed as a literary artifact. Hence, it has been the case that what we know about Hesychios's literary personality and interpretations of his Patria are reconstructions of modern scholars based on their view of Late Antiquity. This thesis conceives Hesychios's work as a literary performance. It starts by discussing the concept of genre and the genre of patria in Byzantine literature in chapter two. Looking at both primary sources about Hesychios and modern reconstructions of who he was, it examines what we can know about Hesychios's literary personality in chapter three. Chapter four introduces structural literary analysis tools and examines Hesychios's source Anaplous Bosporou. Chapter five is a thorough analysis of Hesychios's work through structural and literary analysis using tools and concepts developed in memory studies. All throughout, this thesis asks the perennial historiographical question, "How much can we really know?" and rather than reaching definitive conclusions, it aims to enrich and complicate what we think about Hesychios and his Patria.
Antik Çağ koroplastik sanatı ve bu sanatın etkileriyle ortaya çıkan günümüz seramik örnekleri
YÜKSEK LİSANS TEZ ÖZÜ ANTİK ÇAĞ KOROPLASTİK SANATI VE BU SANATIN ETKİLERİYLE ORTAYA ÇIKAN GÜNÜMÜZ SERAMİK ÖRNEKLERİ Ayla Canay Seramik Anasanat Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ağustos 2000 Danışman: Doç. Ayşegül Türedi özen Antik Çağ koroplastik sanatının gelişimi, ve bu gelişim sürecinde diğer sanat dalları ile olan etkileşimleri araştırılmıştır. Günümüze ulaşan koroplastik örnekleri, Antik Çağ insanlarının yaşam tarzları, sanatları ve inançlarıhaktonda ipuçları sağlayarak, bize aslında o dönemin insanım anlatmaktadır. Aynı zamanda koroplastikler, diğer kaynaklardan çok az şey öğrenebildiğimiz Antik Çağ kadınının da sosyal yaşamım ve statüsünü de bugüne taşımaktadır. Bu eserlere baktığımızda insanlar arasındaki eşitsizlikten ve sınıf farklılığından doğan sorunların sanatı nasıl etkilediği de çok net bir biçimde ortaya konmaktadır. Koroplastiklerin tarihsel gelişim kronolojisinde bakıldığında ortaya çıkan bir özellik, değişen yaşam koşullan ve hayata yeni perspektiflerle bakmaya başlamaları, beraberinde koroplastiklere de yansıyan yeni gelişmeler ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucunda da koroplastik sanatında görülen eserlerle naifliğin yanında, daha serbest ve özgür pozlardaki insanların konu olarak işlenmesine neden olmuştur. Tüm bunlar, bugün mevcut sanat eserlerin ortaya çıkışı ve etkileşimlerinden çok da farklı değildir. Bu araştırma ile sanatın gelişmesinde ve yayılamasında diğer sanat dallan gibi, koroplastik sanatının da ne kadar önem taşıdığı görülmüştür. it
Telesphoros ve ikonografisi
M.S. 1. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülen Telesphoros; sağlık tanrısı, rüya yorumlayıcısı, sağlık cini olarak görülüyordu. Çocuk Tanrı olarak bilinen Telesphoros, yunan dilinde kusursuzluğu bahşeden anlamına gelmekteydi. Bu sebeple Yunan ve Roma İmparatorluk Dönemi'nde yaygınlığı artmış ve Roma Pantheonuna alınmıştır. Telesphoros'un, Asklepios'un oğlu olduğunu düşünen Antik yazarlar vardır. Bazı kaynaklarda ise Asklepios'un yardımcısı olarak bahsedilir. Telesphoros yalnız betimlendiği gibi Asklepios ile ve Hygieia ile de betimlemeleri de bulunmaktadır. Kapüşonlu bir himation ile betimlenmektedir. Nadir olarak kapüşonu omuzlarında olan betimlemeleri de vardır. Bazen bir çocuk bazen ise bir cin olarak betimlenmiştir. Asklepios ile betimlendiğinde bir çocuk gibi yalnız betimlendiğinde ise bir cin gibi tasvir edilmiştir. Telesphoros'un kıyafeti tek bir coğrafyaya ait değildir. Pergamon, Atina, Mantine, Tirikla ve Thespies'deki birkaç Asklepion'da Telesphoros tasvirleri ile karşılaşılmıştır. Telesphoros kültünün Yunan kökenli olmadığı görüşü köken tartışmaları arasındaki en kabul edilir görüştür. Telesphoros isminin hastalıklara son veren şifa getiren anlamının kıyafetlerine yansıdığı düşünülmektedir. Kapüşonlu ve himationlu olması soğuktan korunmaya yöneliktir. Bu durum ise Telesphoros'un kuzey kökenli olduğu görüşünü desteklemektedir.
MÖ. I. binyılda Kıta Yunanistan ve Anadoluda figürin üretimi
Bu çalışmada, şimdiye kadar yapılmış olan yayınlardaki figürin üretimyle ilgili verilerin toplanarak bir bütün halinde bilim dünyasına sunulması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda figürinler ve üretimlerine dair yapılmış detaylı ve tekil çalışmalar bir arada değerlendirilerek sunulmuştur. Bu çalışmanın kapsamı kil esas alınarak üretilmiş figürinleri oluşturmaktadır. Çalışmanın konusu olan figürinlerin tarihsel süreç boyunca gelişimleri incelenmiştir. İnceleme alanı Prehistorik Dönem'den başalayarak, Minos Dönemi ve ilerleyen süreç içerisinde Hellenistik Dönem sonuna kadar olup tüm dönemde meydana gelen teknik, tipolojik ve stilistik gelişimlerini oluşturmaktadır. Araştırmacılar, figürin üretim sürecini bir kent veya teknik özellik ya da dönem incelemesi olarak ele almışlardır. Bu şekilde ele alınan kentlerde üretim nasıl ilerlemiş, teknik ne şekilde gelişmiş ve dönem ilerlerken kendi içinde nasıl şekillenmiş bunun bilgisinin verilmesi amaçlanmıştır. Ele alınan çalışmalarda her biri ayrı ayrı aktarılmak istenen bilgilerin derlenip bir bütün olarak sunulması açısından tez çalışmasının önemini ortaya koymaktadır.
Antik Dönem'de sunu kavramı ve Anadolu Altarları
Antik Dönem'de yaşayan insanların inandıkları tanrılara ve tanrıçalara seslerini duyurabilmek ve onları memnun edebilmek amacıyla yapmış oldukları altarlar, inançlarını anlamamız konusunda bizlere yardımcı olan en önemli unsurlardandır. Özellikle Yunan ve Roma toplumlarında gelişen bu süreç bizlere birçok farklı sunu ve sunak tipinin ortaya çıktığını göstermektedir. Yüzyıllar boyu süren bu ritüeller, aynı zamanda bir mimari geleneğin de gelişmesinde önemli rol oynamaktadır. Yunanlılar inşa ettikleri altarlarda tanrı ve tanrıçalara karşı görevlerini yerine getirirken Romalılarda bu durum biraz değişmiştir. Özellikle Roma İmparatorluk Dönemi'nde ortaya çıkan imparator kült yerleri ise Romalıların imparatorlara karşı tutumunu da göstermektedir. Yunanlıların inşa ettikleri altarlar çoğunlukla Olympos tanrıları adınadır. Olympos tanrıları, tanrısal dünyanın tamamını kapsamasa da önemli bir yerini oluşturdukları görülmektedir. Özellikle Homeros ve Hesiodos'un anlatılarıyla Olympos tanrıları ve aile yapısını daha iyi anlamamız mümkündür. Romalıların inşa ettikleri altarlara bakacak olursak hem tanrılar adına hem de imparatorlar adına yapılmış olan birçok altar karşımıza çıkmaktadır. Roma Dönemi'nde karşımıza çıkan imparator kült yerleri, imparatorlar ve tanrılar arasındaki ilişkiyi bizlere göstermektedir. Bu durum ise altarlar üzerindeki gelişmeleri farklı bir boyuta taşımıştır. Bu yeni gelişmelerle birlikte sunuların nitelikleri değişmiş ve farklı şekillerde sunular yapılaya başlanmıştır. Bu durum da bizlere farklı işlevleri ve planları olan altarları karşımıza çıkarmaktadır. Bu çalışma antik kaynaklarla birlikte güncel kaynaklar incelenerek Yunan ve Roma toplumlarındaki inanışları, bu inanışlarla birlikte gelişen sunu kavramlarını ve bunlara paralel olarak Anadolu topraklarında yapılmış olan altarları incelemek üzerine bir çalışma olmuştur.
Geleneksel toplumdan modern topluma etik'in sosyolojik temelleri
Geleneksel toplumlarda ve modern toplumlarda etiğin ve ahlakın nasıl temellendirildiği, nasıl bir dönüşüm geçirdiği araştırmanın amacını oluşturmaktadır. Geleneksel toplumların temel dinamiklerinin anlaşılması için antik dönemdeki tartışmalara yer verilmiştir. Çalışmanın bütünselliğinin korunması için ise güncel tartışmalara yer verilmiştir. Tarihsel süreç içerisinde, Akıl'ın, Tanrı'nın, Doğa'nın ve Sözleşme'nin etiğin ve ahlakın kaynağı olarak görüldüğü anlaşılmıştır. Zamanla bu unsurların önemlerinin azaldığı; buna bağlı olarak da, bireylerin ciddi dönüşümlerle, risklerle karşı karşıya kaldığı saptanmıştır.
Roma İmparatorluğu'nda Maniheizm (MS III. - VI. yüzyıllar)
Bu araştırmada, milattan sonra üçüncü yüzyılda ortaya çıkışıyla birlikte Mezopotamya'dan başlayarak Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde Batı dünyasına yayılan Maniheizm'in, Roma coğrafyasında geçirdiği tarihsel süreç ve bu sürece etki eden dinî-siyasî faktörler incelenmiştir. Maniheizm üzerine yapılan araştırmalar kapsamında iki farklı disiplini birbirine bağlayan bu araştırma, bir yandan Maniheizm'in Roma İmparatorluğu'ndaki tarihini ve erken dönem Hıristiyan geleneğiyle olan etkileşimini inceleyerek Dinler Tarihi araştırmalarına, diğer yandan dönemin dinî atmosferinin anlaşılmasına yönelik yeni bakış açıları ortaya koyarak Roma Tarihi üzerine yapılacak geç antikçağ araştırmalarına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bu amaca uygun olarak araştırmaya yönelik bulgular ele alınırken deskriptif yöntem, klasik tarih ve karşılaştırmalı tarih metotları ile antik metinlerde yer alan bilgilerin tarihsel bir perspektif içerisinde doğru şekilde yorumlanmasına imkân veren metinsel içerik analizi yöntemi kullanılmış; ayrıca fenomenolojik yöntemin aşamalarından biri olan empatik yaklaşım metoduna başvurulmuştur. Araştırmanın temel problemini, Maniheizm'in Roma coğrafyasına ne zaman ve hangi yollarla girdiği, imparatorluk sınırları içerisinde hangi bölgelere kadar ulaştığı, toplum üzerinde ne düzeyde etkili olduğu ve Roma İmparatorluğu'na oldukça hızlı giriş yapan bu dinî geleneğin, yine benzer bir hızla bu topraklardaki etkisini kaybedişinin hangi etmenlere bağlı olarak gerçekleştiği hususları oluşturmaktadır. Bu bağlamda araştırmanın birinci bölümünde öncelikle Maniheizm'in ortaya çıkışı, bu sırada Roma İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu siyasi, sosyo-kültürel, ekonomik ve dinî durum ile Maniheist geleneğin Roma topraklarına yayılmasını sağlayan misyon anlayışı incelenmiş, ardından Maniheist misyonerlerin hangi yolları kullanarak Roma coğrafyasına girdiği ve bu coğrafyada hangi bölgelere kadar ulaştığı konusu ele alınmıştır. İkinci ve üçüncü bölümlerde ise Maniheizm'in hangi etmenlere bağlı olarak Roma topraklarındaki ivmesini kaybettiği hususuna değinilmiştir. Bu etkenlerden ilkini, Hıristiyan din adamlarının Maniheizm karşıtı mücadelesi; ikincisini ise Roma imparatorlarının Maniheizm'e yönelik izlediği siyaset oluşturmaktadır. Buna dayanarak ikinci bölümde Hıristiyan kilisesinin Maniheistlere karşı verdikleri mücadele ile onlara karşı çıkma gerekçeleri tartışılmış; üçüncü bölümde ise İmparator Diocletianus'tan (285-305) Iustinianus'a (527-565) kadar geçen yüzyıllar içerisinde değişen ve giderek yoğunlaşan Maniheizm karşıtı Roma yasaları ve bunların Maniheistlerin ilerleyişi üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Araştırmanın sonucunda, gelişmiş ve sistematik bir misyon anlayışı benimseyen Maniheist geleneğin alışılagelen inançları yok etmediği, aksine tam da ihtiyaç duyulan bireysel kurtuluşa önem verdiği için Roma toplumu içerisinde hızlı bir şekilde kabul gördüğü ve sahip olduğu gelişmiş misyon anlayışı sayesinde Mezopotamya'dan başlayarak Suriye, Mısır, Filistin, Anadolu, Balkanlar, Kuzey Afrika, İtalya, İspanya ve Galya'yı da içine alacak şekilde dönemin tüm Roma eyaletlerine ulaştığı saptanmıştır. Maniheizm'in üç yüz yıl boyunca varlık gösterdiği Roma topraklarındaki etkisini kaybedişinin ise, Roma iktidarı ve Kilise arasında kurulan ittifakın bir sonucu olarak gerçekleştiği görülmüştür. Anahtar Kavramlar: Dinler Tarihi, Geç Antikçağ, Maniheizm, Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlık
Antik çağ uygarlıklarında sporun görünümü, uygulama nedenleri ve fonksiyonları
İlkel toplumlardaki ilk sportif faaliyetler idealist görüşe göre dans, materyalist görüşe göre mızrak atıcılığıdır. Yerleşik topluma geçişle ortaya çıkan boş zaman ve mülkiyet anlayışı, ilk çağ uygarlıklarında sporun savaşa hazırlık ve eğlence amaçlı yapılmasına neden olmuştur. Mezopotamya uygarlıklarında; boks, güreş, okçuluk, atlı sporlar ve su sporlarının yapıldığı arkeolojik buluntulardan anlaşılmaktadır. Geniş spor yelpazesine sahip Antik Mısır'da sportif aktivitelerin izleri dönem kalıntılarından ve hiyerogliflerden gözlenebilmektedir. Eski Çin'in beden eğitimi ve spor faaliyetleri; sağlık yönelimli kungfu ve savaş sporlarını içeren wushu etrafında şekillenmiştir. Eski Türkler'de; atlı sporlar, okçuluk, güreş, kayak ve futbol kültürel hayatın şekillendiricilerinden olmuştur. Antik Yunan'da spor aktiviteleri; zihinsel, fiziksel ve ruhsal bakımdan uyumlu gelişen ideal insana ulaşmanın aracıdır. Beden eğitiminin sac ayaklarından birini oluşturduğu Klasik Çağ Atina Eğitim Sistemi diğer kent devletlerine örnek oluşturmuştur. Klasik Çağ'ın sonunda sofist ve filozofların etkisiyle değişim gösteren ideal insan anlayışı, yalın entelektüel gelişim üzerine yapılandırılmıştır. Helen-Roma döneminde spor sağlık yönelimli olarak yapılmış, atletik yarışmalarda meslek atletliği ön plana çıkmıştır. Antik çağın en büyük spor organizasyonu Antik Olimpiyat Oyunları, MÖ 776'da başlamış, Klasik Çağ'da 23 spor disiplininde 5 güne yayılan programıyla doruk noktasına ulaşmıştır. Oyunların felsefi ve dini alt yapısını anlayamayan Romalılar, oyunları yozlaştırmış, MS 393'de bütün pagan kült törenlerin yasaklamasıyla oyunlar son bulmuştur.
Aizanoi antik kenti bomosları
Aizanoi Antik Kenti günümüzde Kütahya İli Çavdarhisar ilçesinde bulunmaktadır. Antik Dönemde ise Phrygia Epiktetosu olarak adlandırılan bölgede konumlanmıştır. Aizanoi, Epiktetos kentleri arasında önemli ve gelişmiş kentlerden biridir. Kent, Hellenistik dönemde Pergamon ve Bithynia Krallığı arasında el değiştirmiş ve bu krallıkların yönetimi altında varlığını göstermiştir. Roma Dönemi'nde bölgenin önemli kentlerin arasında yer almıştır. Aizanoi Antik Kenti'nde bomoslar ile ilgili daha önceden çalışmalar mevcut olup, bunun üzerine bölgede tespit edilen bomosların tipoloji olarak yeni veriler elde edebilmek amacıyla bu çalışma gerçekleştirilmiştir. Çalışmada Aizanoi antik kenti bomoslarının üzerinde görülen epigrafik veriler, figürler ve bezemeler incelenerek tarihlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Aizanoi, Hellenistik, Roma, Phrygia, Bomos