Kidney
Bu konu başlığı altında 267 tez
Sıçanlarda böbrek iskemi reperfüzyonu ile oluşturulan oksidatif hasara karşı deksmedetomidinin etkisi
Amaç: Alfa-2 adrenerjik reseptör agonisti olan deksmedetomidinin iki farklı dozunun sıçanlarda böbrek iskemi-reperfüzyonu sırasında oluşan oksidatif hasara karşı koruyucu etkisi olup olmadığını bulmaya çalıştık. Aynı zamanda böbrek fonksiyon testlerinden olan kan üre azotu (BUN) ve kreatinin (Cre) düzeyleri ile proinflamatuar sitokinlerden olan TNF-? düzeyine etkilerini araştırdık.Materyal ve Metod: Erkek Sprague Dawley sıçanlar herbirinde 10 hayvan olmak üzere 4 gruba ayrıldı: Grup 1 (kontrol), grup 2 (iskemi-reperfüzyon), grup 3 (deksmedetomidin 100 µg/kg) ve grup 4 (deksmedetomidin 10 µg/kg). Sıçanların sağ böbreği alındıktan sonra sol böbreğe 40 dakika iskemi ve sonra 3 saat reperfüzyon uygulandı. Deney sonunda alınan kan ve sol böbrek dokusunda biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: Kontrol grubuna göre Grup 2'de serumda ölçülen BUN ve Cre düzeyleri ile böbrek dokusu malondialdehit (MDA) düzeyi belirgin artarken (p<0.05), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktivitesi ve glutatyon (GSH) seviyesi belirgin azaldı (p<0.05). Grup 2'ye göre grup 3'te BUN ve Cre düzeyleri belirgin azalırken (p<0.05), SOD enzim aktivitesinde belirgin artış görüldü (p<0.05). Tüm ölçümlerde grup 3 ile grup 4 arasında anlamlı fark bulunmadı ve tüm ölçümlerde grup 2'ye göre grup 4'teki değişiklikler, grup 3'teki değişikliklere benzer bulundu. TNF-? yönünden grup 2'ye göre grup 4'te belirgin azalma saptandı (p<0.05).Sonuç: Böbrek iskemi reperfüzyon hasarına karşı deksmedetomidinin 100 µg/kg ve 10 µg/kg dozlarda belirgin antioksidan etkiler göstermektedir.Anahtar kelimeler: Sıçan, böbrek, iskemi-reperfüzyon, oksidatif stres, deksmedetomidin.
Rezidüel böbrek fonksiyonları olan periton diyalizi hastalarında serum n-terminal probrain natriüretik peptit (NT-proBNP), nötrofil gelatinase-associated lipocalin ilişkili protein (NGAL) ve fibroblast growthfactor (FGF23) ilişkisi
Amaç ve metod: Kronik kalp yetmezliği olan ve glomerüler filtrasyon oranıhafif derecede azalmış olan hastalarda Gelanitase lipocalin ilişkili protein (NGAL)düzeylerinin arttığı bildirilmiştir. Bu durum böbrek interstisyelinde kronik olarak basınçartışına ve böbrek hasarına bağlı olabilir. Kalp yetmezliği hastalarında serum Nterminal-pro brain natriuretic peptide (NT-proBNP) düzeyleri artmaktadır. Bu pilotçalışmada rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP yüksek olan ayaktan peritondiyalizi hastaları (PD) ile rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP düzeyleridaha düşük hastaların çalışmanın başlangıcında ve 3 ay sonraki ölçümlerde serumNGAL düzeyleri yönünden karşılaştırılmasını amaçladık. Yaş, cinsiyet yönünden farklıolmayan 20 ayaktan periton diyalizi hastasında ve 20 sağlıklı kontrol grubunda serumNT-proBNP, NGAL ve fibroblast growth faktör 23 (FGF23) ölçüldü.Sonuçlar: Hastalarda serum NT-proBNP, NGAl ve FGF 23 düzeyleri anlamlıolarak hastalarda daha yüksekti (p <0.05). NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerindeolan (10 hasta: hipervolemik grup) hastalar ile NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar (10 hasta) arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, serumkreatinin, Parathormon, NGAL, FGF23 kan ure azotu (BUN), idrar volümü, Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal Disease Study formulüne göre hesaplananglomerüler filtrasyon oranı ve ekokardiyografik incelemede sol ventrikül diyastol sonuçapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği yönünden çalışma başlangıcındaki ve 3 aysonraki değerlendirmede bir farklılık saptamadık (p>0,05). NT-ProBNP düzeyleri 1000pg/ml üzerinde olan (hipervolemik grup) hastaların ortalama NT-proBND düzeyleri13323,3±11235,9 pg/ml, NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların ise456,1±266,7 pg/ml idi. NGAL düzeyleri ile ekokardiyografik incelemede sol ventriküldiyastol sonu çapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği, rezidü idrar miktarı arasında dabir ilişki saptayamadık. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerinde olan hastalar ileNTProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların 3 ay sonraki 2. ölçümlerindeNT-ProBNP düzeyleri ilk ölçümlerine göre istatistiksel olarak anlamlı olarak(13323,3±11235,9 pg/ml den 9667,3±9483,2 pg/ml) azaldı (p<0.05). NGALdüzeylerinde ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar 3 ay sonraki 2. ölçümlerinde serum NT-ProBNP ve NGALdüzeylerinde anlamlı bir değişiklik bulamadık. Her iki grup arasında hastaların 3 aysonraki değerlendirilmelerinde Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal DiseaseStudy formülleri ile hesaplanan tahmini glomerüler filtrasyon hızı yönünden fark yoktu.Serum NGAL ilk ölçümünün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve NTproBNP alındığında NGAL'in bağımsız belirleyicisi olarak albumini saptadık. SerumNGAL ikinci ölçümün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve serum NTproBNP düzeyleri arasındaki değişiklik alındığında NGAL in bağımsız belirleyicisiolarak albumini saptadık. Diğer faktörlerin ise bir etkisi olmadığını saptadık.Sonuç olarak hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre serum NT-ProBNP,NGAL ve FGF 23 düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Periton diyalizi hastalarında vücutvolüm durumunun bir göstergesi olarak değerlendirilen serum NT-ProBNP ile NGALdüzeyleri arasında bir ilişki yoktu. Periton diyalizi hastalarında albumin gibi diğerfaktörler serum NGAL düzeylerinin belirleyicisi olarak görünüyor.
Wıstar albıno sıçanlarda streptozotocın ile oluşturulan diyabetik nefropatinin tedavisinde melatonin, quercetın ve resveratrol'ün etkilerinin araştırılması
Böbrek hasarının patogenezinde, oksijen radikallerinin rol aldıkları bilinmektedir. Diyabet'in reaktif oksijen ürünlerinin (ROS) oluşumunu hızlandırdığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda streptozotocin (STZ) ile oluşturulan diyabetin neden olduğu böbrek hasarının giderilmesinde antioksidan özellikleri bilinen melatonin, quercetin ve resveratrol'ün etkilerini karşılaştırmalı olarak incelemektir.Bu çalışmada, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarından temin edilen toplam 47 adet, 300-360 gram, erkek Wistar albino cinsi sıçanlar kullanıldı. Denekler rastgele seçilerek 5 gruba ayrıldı. Grup 1 (n=7): Kontrol, Grup 2 (n=10): Diyabet (STZ 45 mg/kg/tek doz/ip), Grup 3 (n=10): Diyabet + Melatonin (10 mg/kg/30 gün/ip), Grup 4 (n=10): Diyabet + Quercetin (25 mg/kg/30 gün/ip), Grup 5 (n=10): Diyabet + Resveratrol (10 mg/kg/30 gün/ip). Sıçanların deney başında, ortasında ve sonunda açlık kan glukoz değerleri ile vücut ağırlıkları ölçüldü. 30 günlük deney sonunda ketamin anestezisi altında sıçanlar sakrifiye edildi. Pankreas ve böbrek dokuları çıkartıldı. Sol böbrekler ve pankreas histolojik, sağ böbrekler biyokimyasal değerlendirmede kullanıldı. Doku örnekleri %10'luk nötral formalinde fikse edildikten sonra parafine gömüldü. 5 ?m kalınlığında alınan kesitlere Hematoksilen-Eozin, Periyodik Asid Schiff, Toluidin mavisi boyama metodları ile TGF-ß1 immün boyaması uygulandı ve Leica DFC 280 ışık mikroskobunda değerlendirildi.Diyabet grubunda, kontrol grubuna göre açlık kan glikoz seviyelerinde artış ile vücut ağırlıklarında azalma saptandı. Böbrek tubullerinde ve glomerüllerinde histopatolojik değişiklikler gözlendi. Tubullerde epitelyal dökülme, hücre şişmesi, intrasitoplazmik vakuolizasyon, mikrovillus kaybı ve peritubuler infiltrasyon tespit edildi. Glomerüllerde kapiller bazal membran kalınlaşması ve sklerotik değişiklikler izlendi. Bu grupta TGF-ß1 boyanan hücreler belirgindi. Biyokimyasal analizlerde, diyabet grubunda kontrol grubuna göre MDA seviyesi artmış, SOD ve CAT aktiviteleri azalmıştı. Diyabetik sıçanlara melatonin, quercetin ve resveratrol verilmesi böbrek hasarını önemli derecede azalttı. Bu gruplardaki açlık kan glikoz düzeyleri diyabet grubuna göre belirgin olarak azalmıştı. Tubuler ve glomerüler değişiklikler diyabet grubuna göre anlamlı derecede hafifledi. Ayrıca biyokimyasal analizlerde, diyabet grubuna göre MDA seviyesinde azalma gözlenirken, SOD ve CAT aktivitelerinde belirgin bir artış saptandı.Bu çalışmada, sıçanlarda diyabetin neden olduğu böbrek hasarında oksidatif stresin rol oynadığı, diğer yandan melatonin, quercetin ve resveratrol uygulamalarının oksidatif stresi azaltmada etkili olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak, uyguladığımız tüm tedavi edici ajanların diyabete bağlı olarak ortaya çıkan böbrek hasarının giderilmesinde, antioksidan savunma sistemini destekleyerek yararlı olduğu düşüncesindeyiz.
Unilateral parsiyel üreteral obstrüksiyonun sıçan böbreklerinde yangısal ve fibrogenetik süreçler üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Komplet veya parsiyel unilateral üreteral obstrüksiyon oluşturulan hayvan modelleri üzerinde renal zedelenmenin etiyopatogenezi aydınlatmaya yönelik çok sayıda çalışma yapılmaktadır. Ancak bu zedelenmede yangısal ve fibrogenetik süreçlerin rolü henüz yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, parsiyel unilateral üreteral obstrüksiyon oluşturulan sıçanlarda; yangısal ve fibrogenetik süreçlerin, IL-6 ve STAT3 özelinde immunohistokimyasal yöntemler kullanılarak incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 21 günlük toplam 18 Wistar sıçan her biri 6 sıçan içeren 3 gruba ayrıldı: Kontrol (K) grubu, sham (S) grubu, parsiyel üreteral obstrüksiyon (PÜO) grubu. K grubuna herhangi bir cerrahi işlem uygulanmadı. S grubunda laparotomi sonrası sol proksimal üreter psoas kasından diseke edilip serbestleştirildi ancak herhangi bir obstrüksiyon işlemi uygulanmadı. PÜO grubunda laparotomi yapılarak sol proksimal üreter diseke edilip serbestleştirildi ve psoas kasına iki noktadan gömüldü. İki haftalık deney süresinin sonunda tüm gruplara ait denekler sakrifiye edildikten sonra ipsilateral nefrektomi materyallerinden elde edilen kesitlerde yangısal ve fibrogenetik sürecin incelenmesi için IL-6 ve STAT3 ekspresyonları immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Bulgular: PÜO sonrası ilk iki haftalık erken postoperatif dönemi içeren bu çalışmada; S ve PÜO gruplarındaki IL-6 ekspresyonunun K grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdiği saptanmıştır (p<0,0001). IL-6 ekspresyonunun PÜO grubunda S grubuna kıyasla daha yüksek olmasına karşın, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). STAT3 ekspresyonu da PÜO grubunda diğer gruplara göre daha yüksek olmasına karşın, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: PÜO grubunda ipsilateral IL-6 ekspresyonunun K grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ve S grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek bulunması, yangısal/fibrogenetik süreçte IL-6'nın rol oynayabileceğini düşündürmektedir. STAT3 ekspresyonunun PÜO grubunda, K ve S gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artışı, erken dönemde kısmi bir fibrogenetik sürecin işlediğini desteklemektedir. Bu sonuçların daha uzun süreli deney modellerinde ve farklı yolakları/yöntemleri içerecek şekilde araştırılması, PÜO sonrası görülen renal zedelenmenin etiyopatogenezinin aydınlatılmasında yardımcı olabilir.
Hyperıcum perforatum'un gebe sıçanlarda embriyotoksik ve teratojenik etkisinin araştırılması
Depresyon tüm toplumu her yaşta etkileyen önemli bir hastalıktır ve gebelik döneminde görülme oranı %18-19 olarak bildirilmiştir. Hypericum perforatum (HP) antienflamatuar ve antiviral özellikleri olduğu gösterilen, yara iyileşmesi, inflamatuvar barsak hastalığı ya da depresyonda kullanılmaya başlanan, popüleritesi son zamanlarda artmış bitkisel bir üründür. "Bitkisel ürün daha zararsızdır" ön görüsü ile gebelikte, depresyonda HP kullanılmasının etkinliğini ve fetusun maruziyetinin güvenilir olduğunu değerlendiren kontrollü klinik çalışmalar mevcut değildir. Bu nedenle Hypericum perforatum' un fetal klinik, morfolojik ve histolojik bulgulara göre teratojenik etkilerini araştırmayı amaçladık. Kontrol grubuna sadece musluk suyu verilirken, 100 mg/kg ve 300 mg/kg olmak üzere düşük doz ve yüksek doz tedavi alan gruplara Hypericum perforatum içme suyuna karıştırılarak uygulandı. Tedaviye grupların gebelik oranını değerlendirmek için sıçan çiftleşmesinden bir hafta once başlandı ve muhtemel yan etkileri görmek için doğum gününe kadar devam edildi. Elde ettiğimiz sonuçlar şöyledir; ilaç tedavisi alan grupta kontrol grubuna göre gebelik oranı daha düşüktü ve tedavi edilen gruplarda da fetus sayısı azaldı; buna ek olarak yüksek doz tedavi gruplarında doğum zamanı ertelendi. Histolojik değerlendirmelerimize göre H&E uygulanan fetüslere ait karaciğer dokularında kontrol grubuna göre iltihabi reaksiyonların geliştiği, fokal nekrozun meydana geldiği ve nekrozun bulunduğu lobül içerisinde ortalama bir tane olduğu, yer yer hidropik ve vakuollü dejenerasyonun varlığı saptandı. Tüm gruplarda hematopoezisin devam ettiği görüldü. Böbrek dokularında kontrol grubuna göre glomerüllerin çaplarında küçülme olduğu, bowman kapsülünün yok olduğu, yoğun konjesyon varlığı, tübüllerde hidropik ve hiyalin dejenerasyon varlığı saptandı. Masson trikrom uyguladığımız plasentalarda bağlantı zonunda kontrol grubuna göre küçülme gözlendi. Morfolojik olarak ta tedavi alan grupların plasentaları daha küçüktü. iNOS uyguladığımız ve oksidatif hasarı açığa çıkardığımız IHC yönteminde karaciğer ve böbrek dokularında düşük doz alanlarda (100 mg/kg) , yüksek doz alanlara (300 mg/kg) göre daha az oksidatif hasar geliştiği gözlendi. Şimdiye kadar elde edilen tüm veriler, Hypericum Perforatum' un teratojenik ve embriyotoksik doz bağımlı olabileceğini göstermiştir. Çalışmamızda Hypericum perforatum' un gebelikte kullanımını araştırdık. Gebelikte bitkisel ürünlerin "akılcı ilaç kullanımı" konusunda bilinçlenilmesi için gelecek çalışmalar sürdürülmelidir.
Prenatal dönemde 900 mhz'lik elektromanyetik alana maruz bırakılmış ratlarda koruyucu kumaşın böbrek morfolojisine etkileri
Elektromanyetik alanın uzun süreli maruzyeti, anne karnından itibaren başlamaktadır. Bu çalışmada en fazla kullanılan cep telefonu frekansı olan 900 MHz tercih edilerek prenatal dönemdeki maruziyetin, yenidoğan yavruların böbrekleri üzerindeki etkisine bakılması ve bu maruziyete karşı tedbir olarak koruyucu kumaş kullanımının etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yapılan çalışmada 3 gebe sıçandan oluşan 5 grup bulunmaktadır. Bu gruplardan elektromanyetik alan (EMA), EMA+Koruyucu kumaş (EMA+K) grupları gebeliklerinin ilk günlerinden itibaren 900 MHz'lik elektromanyetik alana maruz bırakıldılar. Kontrol, SK(sadece kumaş),Sham grupları ise elektromanyetik alandan uzak tutuldular ve sadece Kontrol grubu sıçan tutuculara yerleştirilmedi. Doğumdan hemen sonra, infantlar sakrifiye edildi ve sağ ve sol böbrek dokuları ayrı ayrı alındı. Yapılan histolojik işlemlerden sonra böbrekte Bowman kapsülü ve glomerül çapı, proksimal tübül iç çapı, korteks ve medulla kalınlığı ile bazal membran devamlılığı Hematoksilen-eozin, Periyodik Asit-Shiff ve Masson's Trikrom boyaları uygulanarak histometrik yöntemlerle belirlendi. Bu çalışmanın sonucunda, EMA grubunda Bowman kapsülü bazal membran devamlılığı EMA+K, Sham, Kontrol ve SK gruplarına göre daha düşük oranda gözlendi. Glomerül çapı, tüm gruplarda benzer oranda bulunurken, EMA grubuna ait böbrek dokularının Bowman kapsülü çapı, diğer deney gruplarının Bowman kapsülü çaplarından daha geniş olduğu bilgisayar ortamında ölçülerek belirlendi.. Bu çalışmanın sonucunda EMA'ya prenatal dönemde maruz kalmış sıçanların böbrek morfolojisinde önemli değişiklikler meydana geldiği belirlenmiştir. Deneyde kullanılan koruyucu kumaşın, elektromanyetik alanın meydana getirdiği hasarı düşürdüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Elektromanyetik alan, böbrek, koruyucu kumaş, histometrik ölçüm
Prediyaliz hastalarında ortalama trombosit hacmi ile renal ultrasonografi bulguları arasındaki ilişki
Kronik böbrek yetmezliğinde subklinik inflamasyon olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son yıllarda MPV'nin farklı inflamatuar hastalıklarda, inflamasyon belirteci olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. Ayrıca, MPV seviyelerinin hem prediyaliz hem de diyaliz hastalarında değişebileceğine dair çalışmalar da yayınlanmıştır. Bununla birlikte, KBH'nin değişik aşamalarındaki böbrek ultrason bulguları ile MPV arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada prediyaliz hastalarında MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi EAH Nefroloji Kliniği'nde takip edilen, en az 3 ay süreyle GFH değeri 60 ml/dk/1.73 m2 altında olan prediyaliz hastalarının dosyaları çalışma amacıyla retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya KBH evre 3 (n=44) ve evre 4 (n=42) olan ve henüz diyalize girmeyen hastalar dahil edildi. DPÜ Evliya Çelebi EAH arşivi, Nefroloji BD arşivi kullanılarak hastaların demografik özellikleri (yaş, cins), ek hastalıkları, tam kan sayımı, inflamatuar ve biyokimyasal parametreleri (hemoglobin, wbc, nötrofil, lenfosit, mpv, platelet, pdw, rdw, crp, bun, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, ürik asit, albümin, parathormon), renal ultrasonografik bulguları (parankimal ekojenite, parankim kalınlığı, böbrek boyutları) dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Bu çalışmada, veriler statistical package for social science (SPSS) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde, MPV ile korteks kalınlığı (p=0,56, r=-0,06) ve böbrek boyutu (p=0,84, r=-0,02) arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında da önemli bir ilişki saptanmadı. MPV ile nötrofil, nötrofil/lenfosit oranı, wbc, rdw, kreatinin, albümin, ürik asit, pH, HCO3 arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. (p>0,05). MPV ile GFH, crp, sedim, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, ferritin, parathormon arasında negatif yönde korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Diyabeti olan hastalarda MPV ve ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki analizinde MPV ile böbrek boyutu (p=0,23, r=-0,17) ve MPV ile korteks kalınlığı (p=0,20, r=-0,18) arasında negatif korelasyon mevcuttu, ancak istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında ise anlamlı ilişki saptandı (p=0.04). Sonuç Sonuç olarak, prediyaliz KBH hastalarında MPV ile renal ultrason bulguları arasında istatistiki olarak anlamlı olmayan bir ilişki tespit edilirken, diyabeti olan hastalarda MPV ile renal parankimal ekojenite arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prediyaliz hastası, Ortalama Trombosit Hacmi, Renal ultrason bulguları
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda pulmoner, fiziksel ve psikososyal fonksiyonların incelenmesi
Nefrotik sendrom oluşturulan sıçanlarda resveratrol ve metformin tedavilerinin böbrek dokusundaki anti-apoptotik proteinlere etkileri
Nefrotik sendrom (NS) çocukluk çağı böbrek yetmezliğinin önemli bir nedeni olmakla birlikte patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Apoptozis NS'de önemli bir hasar mekanizması olarak görülmektedir. Ancak NS'de ortaya çıkan apotozis ile ilişkili anti-apoptotik proteinlerin böbrek doku düzeyleri ve bu proteinlere etkili olabilecek tedavi yöntemleri ile ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızda adriamisin ile oluşturulan deneysel NS modelinde, pro-apoptotik kaspaz-3 ve anti-apoptotik proteinler olan XIAP ve survivin'in serum ve böbrek doku düzeyleri ölçülerek, potansiyel anti-apoptotik özelliklere sahip resveratrol ve metformin tedavilerine olan yanıtları araştırılmıştır. NS oluşturulmak üzere intra-peritoneal adriamsin verilen sıçanlar rasgele 3 gruba ayrıldı. Grup 1'deki sıçanlara (n=11) hiçbir tedavi verilmedi. Adriamisin verilmesini takip eden ikinci haftanın sonunda, dört hafta süre ile Grup 2'deki sıçanlara (n=8) resveratrol; Grup 3'teki sıçanlara (n=7) da metformin tedavileri verildi. Grup 4'teki sıçanlar (n=10) ise kontrol grubu olarak izlendi. Altıncı hafta sonunda elde edilen serum ve böbrek doku lizatında kaspaz-3, XIAP ve survivin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Deney gruplarındaki sıçanlara ait böbrek dokularında glomerüler, tübüler ve interstisyel hasarları belirlemek üzere skorlama yapılarak patolojik değerlendirme yapıldı. Survivin, XIAP ve kazpaz-3'ün renal doku düzeyleri tedavi edilmeyen sıçanlarda konrol grubu ile benzerdi. Resveratrol ve metformin ile tedavi edilen sıçanların renal doku survivin değerleri, tedavisiz gruba göre, istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Nefrotik sendromlu sıçanların serum survivin ve XIAP düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Serum kazpaz-3 düzeyleri ise kontrol grubuna göre düşüktü istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Resveratrol ve metformin tedavileri, eşit derecede olmak üzere, tedavisiz sıçanlara göre serum kaspaz-3 düzeylerini artırarak kontrol grubu ile benzer hale getirdi. Tedavisiz izlenen sıçanların böbrek dokusundaki iskemik kollapsın, resveratrol ve metformin tedavileri ile tedavi edilen hiçbir nefrotik sıçanda görülmedi. Serum total kolesterol ve trigliserid düzeyleri resveratrol ve metforminin tedavilerinden etkilenmedi. Resveratrol ve metformin ile glomerular hasarın istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı saptandı. Metformin tedavisi ile ayrıca interstisyel hasarlanma da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldı. Resveratrol ve metformin tedavilerinin tubuler hasarı azaltmadığı görüldü. Resveratrol ve metformin tedavileri ile deney sonucunda ölçülen proteinüri düzeylerinde 4.haftaya göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma olduğu saptandı. Tedavi edilmeyen sıçanlarda ise proteinürinin artmaya devam ettiği belirlendi. Sonuçlarımız resveratrol ve metforminin, halen kullanılan immunsupresif ilaçların yanında destek tedavileri olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Metformin ve resveratrol tedavilerinin nefrotik sendromlu hastalardaki etkinliğinin gösterilebilmesi için daha geniş çapta klinik ve laboratuvar çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Bütilhidroksitoluen'in sıçan dokularında laktat dehidrogenaz ve glukoz 6 fosfat dehidrogenaz aktiviteleri üzerine etkisi
Bütillenmiş hidroksitoluen (BHT), öncelikle antioksidan özellikleri ile gıda katkı maddesi olarak kullanılır. Ayrıca, kozmetik, ilaç, kauçuk, elektrik transformatör yağı ve mumyalama sıvısı gibi çeşitli ürünlerde bir antioksidan katkı maddesi olarak belgelenmiştir. LDH, tüm hücrelerde bulunan stabil bir sitoplazmik enzimdir. LDH, plazma membranı hasar gördüğünde hücre kültürü süpernatantına hızla salınır. Glikoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PDH) enzimi, pentoz fosfat metabolik yolunun en önemli enzimlerinden birisidir. Bu çalışmada, BHT maruziyetinin, sıçanların karaciğer, böbrek, beyin ve akciğer dokularında LDH ve G6PDH aktiviteleri üzerine etkisi araştırılmıştır. LDH ve G6PDH aktivitesi izlenmiş, BHT'nin neden olduğu sitotoksisite değerlendirilmiş ve çalışılan dokulardaki hasar yorumlanmıştır, çalışmada 200-250gr ağırlığında wistar-albino sıçanlar kullanılmıştır. Hayvanlar kontrol ve deney gruplarına ayrılarak, her çalışma saatinde deney grubu ve kontrol grubu için 3'er sıçan ele alınmıştır. BHT'nin 125, 250 ve 500 mg/kg dozları intraperitonal yolla uygulanmıştır. Enjeksiyondan 12 ve 24 saat sonra servikal dislokasyon ile öldürülerek sıçanların karaciğer, böbrek, beyin ve akciğer dokuları süratle çıkarılmıştır. LDH ve G6PDH aktiviteleri spektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. Sonuç olarak beyinde LDH aktiviteleri, BHT uygulamasından sonra kontrol gruplara göre anlamlı bir artış, ancak, karaciğer ve böbrekte anlamlı bir azalış göstermiştir. G6PDH aktivitesinin kontrol değerlerine göre düşüş ve çıkışlar göstermesine rağmen bu farklar istatistiksel olarak anlamsız görülmüştür.
Kistik böbrek hastalıklarının retrospektif değerlendirilmesi
Kistik böbrek hastalıkları basit kistten, kronik böbrek hastalığına (KBH) yol açabilecek kalıtsal kistik hastalıklar yelpazesinden oluşur. Çalışmamızda kistik böbrek hastalıkları tanısı alan hastalarımızın demografik, klinik ve laboratuvar verilerinin geriye dönük inceleyerek değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nefroloji polikliniğine 2011-2021 yılları arasında kistik böbrek hastalığı nedeni ile başvuran 257 hastanın dosyası geriye dönük olarak incelendi. Dosya kayıtlarından, hastaların tanısı, cinsiyet, yaş, takip süresi, anne-baba akrabalığı, ailede kistik böbrek hastalığı, prenatal takip durumu, klinik, laboratuvar ve ultrasonografi özellikleri, eşlik eden ürolojik anormallikler, genetik tahlil sonuçları, eşlik eden böbrek dışı bulgular, diyaliz ihtiyacı ve hastanın son durumu gibi bilgiler kaydedildi. Çalışmamız kapsamında incelenen kistik böbrek hastalığı olan 257 hastanın içerisinde en sık olarak 100 hastada (%38.9) multikistik displastik böbrek (MKDB), 92 hastada (%35.8) basit kist, 21 hastada (%8.2) otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPKBH), 18 hastada (%7.0) otozomal resesif polikistik böbrek hastalığı (ORPKBH), 14 hastada (%5.4) nefronofitizis, 10 hastada (%3.9) bardet biedl, birer hastada (%0.4) tuberoskleroz ve medüller sünger böbrek ile takip edildiği saptandı. Hastaların tanı yaşı ortalaması 60.31±60.59 ay, takip süresi ortalaması ise 94.76±61.98 ay olarak tespit edildi. Hastaların %55.6'sı (n=143) erkek, %44.4'ü (n=114) kız idi. Anne-baba akrabalığı 113 hastada (%44.0), prenatal tanı 97 hastada (%37.7) tespit edildi. Hastaların başvuru ve takip sırasında tespit edilen bulgular değerlendirildiğinde; %4.7 (n=12) hastada hematüri, %5.1 (n=13) hastada proteinüri, %11.3 (n=29) hastada kreatinin yüksekliği, %12.1 (n=31) hastada hipertansiyon ve %40.5 (n=104) hastada da idrar yolu enfeksiyonu saptandı. Eşlik eden ürolojik anomaliler değerlendirildiğinde toplam 63 hastada (%24.51) ürolojik anormallik olduğu tespit edildi. En sık %26.9 (n=17) oranında böbrek taşı, %25.4 (n=16) UP darlık ve %22.2 (n=14) oranında vezikoüreteral reflü eşlik ettiği tespit edildi. Hastaların son durumda %12.8'inin (n=33) KBH olduğu, KBH olan hastaların da %60.6 (n=20)'sında diyaliz ihtiyacı olduğu saptandı. Bu hastalardan ORPKBH olan bir hastanın beyin tümörü nedeni ile exitus olduğu saptandı. Kistik böbrek hastalıkları proteinüri, hipertansiyon ve son dönem böbrek yetmezliğine yol açabilen önemli bir grup hastalıktır. Kistik böbrek hastalıkları ile takipli çocuk hastaların takiplerinin düzenli yapılması, oluşabilecek komplikasyonların erkenden fark edilmesini sağlar. Bu durumda erken müdahale ile komplikasyonlar tedavi edilebilir, hastaların son dönem böbrek yetmezliğine gidişi takipler ile önlenebilir veya geciktirilebilir.
Renal transplantasyon hastalarına uygulanan refleksolojinin yorgunluğa etkisi
Yorgunluk renal transplantasyon yapılan hastalarda sık rastlanan bir sorundur. Bu nedenle bu araştırma renal transplantasyon hastalarına uygulanan refleksolojinin yorgunluğa etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Araştırma, bir vakıf üniversitesi uygulama ve araştırma hastanesinin transplantasyon kliniğinde 07.12.2020-18.06.2021 tarihleri arasında randomize, kontrollü ve deneysel olarak yürütüldü. Araştırma öncesi etik kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Çalışmanın evrenini transplantasyon ünitesinde renal transplantasyon yapılan 254, örneklemini ise 68 hasta oluşturdu. Çalışmaya alınan hastalar bir program yardımıyla müdahale (n=34) ve kontrol (n=34) grubuna ayrıldı. Müdahale grubuna, refleksoloji için hazırlanan odada, hastaların her iki ayağına 15'er dakika olmak üzere toplamda 30 dakika süren refleksoloji uygulandı. Uygulama haftada iki gün, her hastaya toplam 16 seans şeklinde iki ay boyunca yapıldı. Veriler, Soru Formu ve Piper Yorgunluk Ölçeği (PYÖ) ile toplandı. Dört alt boyuttan oluşan PYÖ'den alınan toplam puan 0-10 arasında değişmekte ve puan arttıkça yorgunluk düzeyi de artmaktadır. Soru formu ve PYÖ çalışmanın başında, dördüncü ve sekizinci haftanın sonunda ise her iki gruba tekrar PYÖ uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare, Student t, Mann Whitney U ve Kruskal-Wallis, korelasyon, genelleştirilmiş tahmin denklemi ve Least Significant Difference testleri kullanıldı. Müdahale grubunda yer alan hastaların uygulama öncesi 4.37±1.98 olan PYÖ toplam puan ortalamasının, dördüncü haftada 3.68±1.55, sekizinci haftada 3.73±1.86'ya düştüğü, kontrol grubunda ise 4.28±1.71 olan PYÖ toplam puan ortalamasının dördüncü haftada 4.23±2.16, sekizinci haftada 4.32±1.58'e yükseldiği ancak gruplar arası karşılaştırmanın anlamlı olmadığı belirlendi. Refleksolojinin grup, zaman ve grup/zaman etkileşimi incelendiğinde; sadece duygulanım alt boyut puan ortalamasında anlamlı değişimin olduğu belirlendi. Renal transplantasyon yapılan hastalara uygulanan refleksolojinin yorgunluk şiddetini azaltması nedeniyle yorgunluğun yönetiminde kullanılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Refleksoloji, Renal Transplantasyon, Yorgunluk.
Tip 1 diyabetes mellitus tanılı çocuklarda renal elastografi değerlerinin sağlıklı çocuklarla karşılaştırılması
Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı, diyabetik nefropatisi olmayan çocukların non-invaziv bir method olan shearwave elastografi ile ölçülen shear dalga SWVları (SWV) değerlerini , sağlıklı çocuklar ile karşılaştırılmayı amaçladık. Çalışmaya Amerikan Diyabet Derneği tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre Tip 1 DM tanısı (HbA1c > %6,5, açlık kan şekeri ≥ 126 mg/dl, tokluk kan şekeri ≥ 200 mg/dl) almış 18 yaşından küçük, ancak Diyabetik Nefropati (DN) tanısı almamış normoalbüminürik, kreatinin değerleri, ve glomerüler filtrasyon hızı (eGFR) yaşına göre normal sınırlarda olan 30 hasta ve klinik laboratuvar bulguları normal olan 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Tüm hastalara ve sağlıklı gruba shear wave elastografi incelemesi yapıldı. Her iki böbrek parankiminin üst, orta ve alt zonundan ROI yardımıyla metre/saniye birimiyle değerler elde edildi. Her zondan üçer adet olmak üzere her böbrekten toplam dokuz adet SWV ölçümü yapıldı ve bu ölçümlerin her iki böbrek için ortalamaları hesaplandı. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. (p>0,05).Sağlıklı grupta sağ ve sol böbrekten ölçülen parankim SWV değerleri ortalamaları sağ ve sol olmak üzere 1,91 ± 0,38 m/s,2,14 ± 0,41 m/s olarak saptandı. Hasta grupta ise sağ ve sol böbrekten ölçülen parankim SWV değerleri ortalamaları sağ ve sol olmak üzere 1,99 ± 0,24 m/s, 2,06 ± 0,34 m/s, olarak saptandı. Bu sonuçlara göre sağ ve sol böbrek SWV değerleri ortalamasında hasta grup ile sağlıklı grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. (p>0,05). Buna göre çalışmamızda DN olmayan Tip 1 DM hastalarıyla sağlıklı kontrol grubun elastografi değerleri benzer olarak bulundu. Kronik bir hastalık olan Tip 1 DM hastalığında kronik komplikasyonu olan DN'nin gelişimi tanı aldıktan sonraki ortalama 5-15 yıl içinde başlamaktadır. Biz yaptığımız çalışmada erken evrede diyabetik çocuklarda elastografi değerlerini normal relatif hasta olmayan populasyonla farklı bulmadık. Bu sonuçlarda bize elastografinin sonuçlarının önemli olabileceğini göstermiştir. Erken evrede hastalığın takibinde ve ileri evre ayırımında böbreklerin etkilenip etkilenmediğini belirlemek açısından ve gerekli önlemleri almak için elastografi kullanılabiliceğni düşünüyoruz. Ancak bu çalışmanın ileri evre hastalığı bulunanlarda da devam etmesi gerekmektedir. Çalışmamızın gelecekte renal elastografi konusunda yapılacak daha kapsamlı ve kontrollü çalışmalara yol göstereceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Tip 1 Diyabete Mellitus, Elastografi, Diyabetik Nefropati
Vezikoüreteral reflü hastalığı bulunan çocuk hastalarda böbrek parankiminin elastografi ile değerlendirilmesi
Vezikoüreteral reflü (VUR) hastalığında en önemli komplikasyon böbrekte skar varlığıdır ve tespitinde dimerkapto süksinik asitten (DMSA) faydalanılmaktadır. Biz bu çalışmamızda pediyatrik VUR hastalarında skar varlığı tespitinde elastografinin tanıya katkısını araştırmayı amaçladık. Bunun için son bir yıl içerisinde raporlanmış DMSA tetkikleri bulunan 50 pediyatrik VUR hastası ve 21 sağlıklı çocukçalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarındaki böbrekler "böbrek ünitesi" ismi ile araştırmaya dahil edildi. Hasta grubunda evre 3,4 ve 5 reflüsü bulunan böbrekler "ileri evre böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. "İleri evre böbrek üniteleri" skarlı ve skarsız olarak kendi içinde ikiye ayrıldı. Hasta popülasyonundaki evre 1 ve 2 reflüsü bulunan böbrekler "erken evre böbrek ünitesi"olarak, tek taraflı reflüsü olan hastalarda reflü olmayan taraftaki böbrekler "kontralateral böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 21 kişilik kontrol grubundaki toplam 42 böbrek ünitesi ise "kontrol böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 3 hastada soliter böbrek yapısı mevcuttu ve toplam 139 böbrek ünitesi ile araştırma yapıldı.Böbreklerin üst, orta ve alt zonlarına elastografi değerlendirmesi yapılmıştı. Ölçümler sırasında kapsülden ve mümkün olduğunca medulladan kaçınarak korteksi değerlendirmek için her zona üç adet ilgi alanı(ROI) yerleştirildi. Her böbrek ünitesinde toplam 9 ölçüm gerçekleştirilip parankimin ortalama shearwave elastografi (SWE) hızları m/sn cinsinden kaydedildi. Yapılan karşılaştırmada ileri evre skarlı böbrek ünitelerinin SWE hızlarının diğer gruplardan anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). Bu karşılaştırmaya yönelik yapılan "Receiver Operating Characteristic" (ROC) analizinde SWE hızı için 2.06 m/sn değerinin skarlı böbrek ünitelerini skarsız ileri evre böbrek ünitelerinden ayırmada duyarlılığı %83.7 özgüllüğü %76.5olarak hesaplandı. SWE tekniği renal parankimin değerlendirilmesinde umut vaat eden, tekrarlanabilir, kolay uygulanabilir, non-invaziv bir tanısal görüntüleme yöntemidir. Yaptığımız çalışmanın bu konu üzerinde daha geniş kapsamlı ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını, ayrıca SWE incelemesinin skar oluşumunun tespitinde DMSA'ya alternatif olarak kullanılabilecek umut vadeden bir yöntem olduğunu düşünüyoruz.
Farklı serum potasyum düzeylerinin kronik böbrek hasarı progresyonuna etkisi
Giriş Böbrekler potasyum sekresyonu, reabsorbsiyonu ve atılımı regüle eden renal mekanizmalar aracılığıyla potasyum homeostazisinde önemli rol oynamaktadır. Kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda en sık görülen elektrolit bozukluğu hiperkalemidir. KBH'lı bireylerde çok az sayıda çalışmada hiperkalemi, hipokalemi veya farklı serum potasyum (sK) seviyeleri ile KBH progresyonu arasındaki zayıf bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı KBH hastalarında, farklı sK düzeylerinin hastalık progresyonu üzerindeki etkisinin gösterilmesidir. Gereç ve yöntem Bu çalışma en az bir yıl takip edilmiş, 1171 evre I-IV KBH hastası ile gerçekleştirildi. Hasta takiplerinin başında ve sonunda glomerular filtrasyon hızı (GFR) kaydedildi. Ek olarak hasta takipleri sırasındaki ortalama GFR değeri hesaplandı. GFR hesaplamasında CKD-EPI formülü kullanıldı. GFR seviyelerindeki farklılık saptanarak GFR'si azalan hastalar tespit edildi. sK seviyeleri gruplara ayrılarak analiz edildi: Grup 1; <3.5 mmol/l, Grup 2; 3.5-4.0 mmol/l, Grup 3; 4.0-4.5 mmol/1, Grup 4; 4.5-5.0 mmol/1, Grup 5; 5,0-5,5 mmol/1, Grup 6; > 5.5 mmol/1. sK≥5.0 mmol/l hiperkalemi, sK < 3.5 mmol/L hipokalemi olarak sınıflandırıldı. GFR azalmasını tahmin etmek için binary lojistik regresyon modeli kullanıldı. Bulgular Hastaların medyan yaşı 66 yıl idi. Hastaların %45,9'u (n = 537) erkek, %54,1'i (n = 634) kadındı. Ortalama sK seviyesi 4.6 ± 0.4 mmol/l'ydi. Hastaların %26,1'inde hiperkalemi varken, sadece %0,6'sında hipokalemi vardı. GFR seviyeleri hasta takipleri sırasında anlamlı derecede azalmıştı (p<0,001). sK düzeyi, hastaların son GFR'si ile negatif yönde koreleydi (r=0,016, p=0,016). GFR'si azalan hastalarda, azalmayan hastalara kıyasla sK (p=0,002), fosfor (p<0,001), üre (p<0,001), magnezyum (p=0,018) ve ürik asit (p=0,021) seviyesi daha yüksek, kalsiyum (p<0,001) ve albümin (p=0,002) seviyesi daha düşüktü. Ek olarak, GFR'si azalan hastalarda beta-bloker (p=0,012), kalsiyum kanal bloker (p=0,018) ve ACEi/ARB (p=0,020) kullanım sıklığı daha fazlaydı. GFR'si azalan hastalarda diyabet ve anemi sıklığı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002 ve p=0,037). GFR'si azalanlarda sK seviyesi 3,5-4,0 mmol/l olan hasta sayısı daha azken, 5,0-5,5 mmol/l olan hasta sayısı daha fazlaydı. Tek değişkenli analizlerde anlamlı ve ilişkili bulunan tüm değişkenler serum potasyum seviyeleri için binary lojistik regresyon analizde test edildi. Regresyon modelinde, hiperkalemi veya sK=3,5-4,0 mmol/l, sK=5,0-5,5 mmol/l, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB kullanımı GFR azalmayla ilişkili bulundu. sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,49; %95 GA; 1.03–1.97; p=0,030) ve hiperkalemi (OR 1.44; %95 GA 1.06–1.95; p=0,017) GFR azalmasıyla ilişkiliyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucuydu (OR 0,51; %95 GA 0,28–0,92; p=0.025). Oluşturulan regresyon modelinde albümin, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB, beta bloker, kalsiyum kanal blokerüne göre düzeltme yapıldığında, sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,21, %95 GA 1,04-1,45, p=0,036) ve hiperkalemi (OR 1,31, %95 GA 1,10-1,81, p=0,022) GFR azalmasında bağısız belirleyiciyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı bağımsız bir belirleyiciydi (OR 0,62, %95 GA 0,53-0,73, p=0,035). Sonuç Sonuç olara, hiperkalemi ve sK=5,0-5,5 mmol/l olması KBH hastalarında GFR azalması ile ilişkili bulundu. Tam tersine, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucu bulundu. Bu nedenle KBH hastalarının yönetiminde serum potasyum seviyeleri takip edilmelidir.
65-80 yaş arası ve 80 yaş üzeri hasta gruplarında akut böbrek hasarı gelişimi için risk faktörleri ve böbrek sağkalımı üzerine etki eden faktörler
Giriş ve Amaç: ABH, böbrek fonksiyonundaki ani bozulma sonucu vücutta azotlu atık ürünlerin birikimi, ekstraselüler sıvı, elektrolit ve asit baz dengesinde bozulma gibi böbrek fonksiyon bozukluğunun diğer sonuçlarının da olduğu bir klinik tablodur. Yaşlı popülasyonda gerek risk faktörleri, gerek etiyoloji, klinik bulgular, gerekse sonlanım genç hastalardan farklılıklar gösterebilir. Çalışmamızın amacı 65 yaş ve üzeri hastalarda ABH risk faktörlerini belirlemek, hastalığın seyrine etki eden faktörleri ve sonlanımının belirleyicilerini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 65 yaş ve üzeri olup ABH nedeniyle yatışı yapılan veya yatış sürecinde ABH gelişen hastalar değerlendirilmiştir. 65 yaş altı olan veya onam vermeyen hastalar dışlanmıştır. Dahil edilen hastalarda ABH'nin olası nedeni/nedenleri, yatış neden(ler)i, komorbid hastalıklar, hastaların kullanmakta oldukları ilaçlar, ABH tanısından sonra takip süreleri, yatış süresince böbrek fonksiyonları üzerine etki edebilecek ilaç veya tıbbi uygulamalar, taburcu tarihindeki kan basıncı, serum üre ve kreatinin düzeyleri ile tGFH kaydedilmiştir. İleri yaşlı olarak tanımlanabilecek 80 yaş üzeri hastalar ile 65-80 yaş arası hastalar çalışma parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Bağımsız iki grupta sayısal değişkenlerin karşılaştırmaları normal dağılım koşulu sağlanmadığından Mann Whitney U testi ile yapılmıştır. Gruplarda oranlar Ki Kare testi ile analiz edilmiştir. Sağkalım oranları Kaplan Meier Analizi ile hesaplanmıştır. Risk faktörleri Cox regresyon analizi ile incelenmiştir. İstatistiksel alfa anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 196 hasta dahil edilmiştir (103 kadın, 93 erkek). Ortalama yaş 72,5±4,4 yıl saptanmıştır. 148 hasta 65-80 yaş arası iken 48 hasta 80 yaş üzeri idi. Hastaların 83'ünde (%56,1) altta yatan KBH mevcuttu. Hastaların bazal kreatinin düzeyleri 1,30±0,57 mg/dl, tanı anında kreatinin düzeyi 3,43±4,35 mg/dl, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamaları 125,9±31,6 mmHg ve 68,8±17,7 mmHg idi. Hastaların 100'ünde (%51,0) evre-2, 53'ünde (%27,0) evre-3 ve 43'ünde (%21,9) evre-1 ABH olduğu tespit edilmiştir. Yaş grupları ABH evresi açısından benzer bulundu. ABH etiyolojisi en sık prerenal nedenler (%56,6) olarak kaydedilmiştir. Yaş alt grupları arasında etiyoloji temel grupları açısından fark saptanmamıştır. Prerenal nedenlerden en sık olanının oral alım eksikliğine bağlı dehidratasyon (%29,1) olduğu, intrinsik renal nedenlerden en sık olanının nefrotoksin maruziyeti (%26,0) olduğu görülmüştür. En sık üç yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları, infeksiyonlar ve kardiyovasküler sistem hastalıkları olarak tespit edilmiştir. 80 yaş üzeri olan hastalar arasında ise en sık yatış nedeni infeksiyonlar olup bunu genitoüriner sistem hastalıkları ve kardiyovasküler hastalıklar takip etmiştir. Yaş grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. En sık üç komorbid hastalık sırasıyla hipertansiyon, DM ve KBH olup yaş gruplarının analizinde 80 yaş üzeri grupta bu sıralama hipertansiyon, KBH ve iskemik kalp hastalığı şeklinde idi. Ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. En sık kullanılan üç ilaç grubu sırasıyla beta blokerler, diüretikler ve RAAS blokerleri idi. Yaş grupları arasında ilaç grupları açısından fark yoktu. Hastaların taburcu oldukları sıradaki sonlanımları incelendiğinde toplam hasta grubunda %74,9 hastada iyileşme (%40,3 tam ve %34,6 kısmi) tespit edilirken %9,6 hasta diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği hastası olarak taburcu olmuş, %15,3 hasta ise hayatını kaybetmiştir. 65-80 yaş arası grupta hasta sonlanım durumları incelendiğinde zeminde KBH olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha sık ve ölüm sıklığının ise daha düşük olduğu görüldü (p<0,021). Sepsis mevcut olan hastalarda ölüm oranının belirgin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). ABH evresi ilerledikçe tam iyileşme oranının azaldığı, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise arttığı görülmüştür(p<0,001). Yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha çok, ölümün ise daha az sıklıkta görüldüğü tespit edilmiştir (p<0,003). Malignitesi olan hastalarda iyileşme oranlarının daha düşük olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise daha sık olduğu saptandı (p<0,023). Beta bloker kullanan hastalarda mortalite daha düşüktü (p<0,025). Nonoligürik hastalarda iyileşme oranlarının daha yüksek, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranının ise daha düşük olduğu saptandı (p<0,001). 80 yaş üzeri grupta cinsiyet, etiyoloji, ABH evresi, komorbid hastalıklar, oligüri olmasına göre yapılan alt grup analizlerinde sonlanım açısından fark saptanmadı. Dihidropiridin grubu kalsiyum kanal blokeri kullanan hastalarda ölüm oranının daha düşük olduğu (p<0,033), RAAS blokeri (p<0,031) veya beta bloker (p<0,006) kullanan hastalarda kısmi iyileşmenin daha sık, tam iyileşmenin daha az olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranlarının ise daha fazla olduğu dikkat çekti. Cox regresyon analizi ile iyileşme olmaması (diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği veya ölüm) için başlıca risk faktörleri 65-80 yaş grubunda aminoglikozid kullanımı (p<0,001) ve DM varlığının (p<0,032); 80 yaş üzeri grupta ise kalp yetersizliğinin olması (p<0,004), yatış endikasyonunun kardiyovasküler hastalıklar olması (p<0,001) ve kolistin kullanımı (p<0,026) idi. 65-80 yaş grubunda hastanın nonoligürik olmasının iyileşmeme riskini azalttığı (p<0,003); 80 yaş üzeri grupta ise etkisinin olmadığı görülmüştür (p<0,078). ABH evrelerinin 80 yaş üzeri grupta etkisi görülmezken, 65-80 yaş grubunda evre-2 ABH'nin evre-3 ABH ile kıyaslandığında koruyucu etkisi olduğu görülmüştür (p<0,009). Cox regresyon analizi ile ölüm ile ilişkili faktörler incelendiğinde aminoglikozide bağlı ABH'de ve nondihidropiridin grubu KKB kullananlarda riskin daha yüksek, nonoligürik seyredenlerde ise daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Çok değişkenli analizde ölüm veya diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği için zeminde KBH olması (p<0,048) ve hastanın nonoligürik olmasının (p<0,005) koruyucu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Geriatrik popülasyon pek çok nedenle ABH'ye karşı daha savunmasızdır. Bu hasta grubunda ABH prognozu daha kötü olup çalışmamızda da raporladığımız gibi diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve mortalite oranları yüksektir. Özellikle sepsis, kalp yetersizliği gibi sistemik hastalıklar ve nefrotoksik ilaç kullanımı ABH gelişimini tetikleyebildiği gibi prognozu da olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle geriatrik hasta popülasyonunda ilk hedef ABH'den korunmak olmalıdır. Bu amaçla tüm klinisyenlerin hedefleri komorbid hastalıkların etkin tedavisi, nefrotoksik ajanlardan kaçınmak, çoklu ilaç kullanımından kaçınmak, ilaç dozları ve uygulamaları konusunda dikkatli olmaktır. Diğer önemli nokta ise yaşlı hastalarda en sık ABH nedeni olarak raporlanan dehidratasyon konusunda farkındalığın yüksek olması, volüm durumunu etkileyebilecek diüretikler gibi ilaç gruplarının doz titrasyonlarının çok dikkatli yapılması, sıkça görülen geriatrik sendromlarda karşımıza çıkabilecek oral alım eksiklikleri ile başa çıkma yöntemlerinin aranmasıdır. Anahtar sözcükler: Akut böbrek hasarı, kronik böbrek hasarı, yaşlılık, mortalite, sepsis, dehidratasyon.
Tilapia Nilotica'da bakırın karaciğer,solungaç,kas,böbrek beyin ve kan dokularındaki birikimi ve bazı kan parametreleri üzerine etkisi
IV ÖZ Bu araştırmada, 0.1, 0.5, 1.0 ve 5.0 ppra Cu ortam der isimler inde bakırın Tilapia nilotica' da karaciğer, solungaç, kas, böbrek, beyin ve kandaki birikimi ile metalin kan hemoglobin ve hematokrit düzeyleri üzerine etkilerinin 1, 7, 15 ve 30 günlük sürelerde belirlenmesi amaçlanmıştır. incelenen dokularda bakır birikimi ortam derişimi ve etkide kalma süresine bağlı olarak artmıştır. Bakır birikimi en fazla karaciğer, en az ise beyin dokusunda olduğu bulunmuş ve dokular arasında birikim ilişkisinin; Karaciğer > Böbrek > Solungaç > Kas > Beyin şeklinde olduğu saptanmıştır. Kandaki bakır düzeyleri genelde düşük olup, etkide kalma süresi ve derişim artışına paralel olarak artmıştır. Kan hematokrit yüzdesi ve hemoglobin miktarı deney süresine ve ortam derişimine bağlı olarak değişim göstermiştir. Genel olarak belirli bir sürede ortam derişiminin artması veya belirli bir ortam derişiminde etkide kalma süresinin uzaması ile bu parametrelerde başlangıçta bir artma, daha sonra tekrar düşme gözlenmiştir.
Cyprinus carpio (L)'de azinphosmethyl'in solungaç, böbrek, beyin ve dalak dokularında total proteinin kantitatif değişimine etkisi
rv OZ Bu çalışmada, organofosforlu insektisit AzinphosmethyTin 0,20 ve 0,35 ppm derişimlennin kültür balığı Cyprtnus carpio (L)' de solungaç, böbrek, beyin ve dalak dokularında total protein düzeylerine etkileri 1, 2, 3, 4, 15 ve 30 gün sürelerle incelenmiştir. Azinphosmethyl'in başlangıçta düşük derişimde tüm dokularda, yüksek derişimde ise dalak dışındaki dokularda protein miktarını azalttığı belirlenmiştir. İlerleyen sûre içerisinde bu miktarın her iki derişimde dalgalanmalar göstererek, yüksek derişimde beyin dokusu dışındaki tüm dokularda kontrol düzeyine ulaştığı gözlenmiştir. Pestisit stresinde besin alınamaması nedeniyle proteinlerin enerji ihtiyacını karşılamak üzere kullanılması, pestisitin enzim aktivitelerini inhibe ederek işlevsel aksaklıklar oluşturması veya incelenen dokularda histolojik deformasyonlar oluşturarak protein sentezinin engellendiği ve bu nedenlerle de protein miktarında azalmalar görüldüğü düşünülmektedir, ilerleyen sürelerde balığın ortam şartlarına adaptasyon göstererek protein miktarını düzenlemeye çalıştığı tahmin edilmektedir.
Tilapia nilotica'da karaciğer, dalak, böbrek, kas ve solungaç dokularındaki kadmiyum birikiminin total protein düzeyi ve iyon dağılımı üzerine etkileri
83 ÖZET Bu çalışmada 1, 15, 30, 45 ve 60 günlük surelerle 0.01, 0.05, 0.1, 0.5 ve 1.0 ppm kadmiyum ortam derişünlerinin etkisinde tutulan T. niloticdma. kas, solungaç, karaciğer, böbrek ve dalak dokularındaki metal birildminin total protein derişimi ile Na+, K+, Ca** ve Mg^ iyonlarının dağılımına etkisi incelenmiştir. Belirlenen süreler sonunda disekte edilen kas, solungaç, karaciğer, böbrek ve dalak dokularındaki kadmiyum derişimi Perkin Elmer 3100 marka atomik absorbsiyon spektrofotometresi yardımı ile elde edilen absorbanslardan, incelenen dokular Üe serumdaki Na+, K+, Ca^ ve Mg^ derişimleri ise Philips... marka atomik absorbsiyon spektrofotometresi yardımı ile elde edilen derişimlerden hesaplanmıştır. Total protein derişimi belirlenecek olan kas, karaciğer ve böbrek doku örnekleri yaş ağırlıkları saptandıktan sonra homojenize edilmişlerdir. Doku homojenahndaki total protein derişimi Lowry yöntemi uygulanarak spektrofotometre yardımı ile, serum protein derişimi ise Technicon-Rax (Technicon) sistemi ile belirlenmiştir. Bu araştırmada, kadmiyum metabolik aktivitesi yüksek olan solungaç, karaciğer, böbrek ve dalak dokularında yüksek düzeyde birikmiştir. Bu dokulara oranla kas dokusu kadmiyum derişimi oldukça düşüktür. Kadmiyum, öncelikle Metallothionein (MT) sentez kapasitesi yüksek olan karaciğer dokusunda birikmekle birlikte, deney süresine bağlı olarak en âzla böbrek dokusunda yoğunlaşmıştır. Deney süresine bağlı olarak böbrek dokusu kadmiyum derişiminin fazla artması, karaciğerdeki metalin atılmak veya depolanmak üzere MT'ye bağlı olarak bu dokuya taşınması ile açıklanmaktadır. Karaciğer ve böbrek dokularında kadmiyum birikim düzeyine bağlı olarak total protein derişimi araş göstermiştir. Total protein derişiminin artması, bu dokularda MT ve MT dışı kadmiyum bağlayıcı proteinlerin sentezi ile açıklanmaktadır. Ancak, önceki sürelere göre 60. günde bu dokulardaki kadmiyum ve total protein derişimi bir miktar düşüş göstermiştir. Bu durum, dokuların regülasyon kapasitesini aşan fazla kadmiyumun MT, amino asit ve glutatyona bağlı olarak anlıma uğraması ile açıklanabilir. Kadmiyum, kas dokusu protein metabolizmasını farklı şekilde etkileyerek bu dokudaki total protein derişimini özellikle 0.5 ve84 1.0 ppm ortam derişimlerinde deney süresine bağlı olarak düşürmüştür. Kadmiyumun etkisinde serum protein derişimi önemli düzeyde değişmemiştir. Ancak, 45 ve 60. günlerde 0.5 ve 1.0 ppm ortam derişimlerinde serum protein düzeyi bir miktar artış göstermiştir. Kadmiyumun etkisinde serum ve incelenen dokulardaki Na+, K+, Ca** ve Mg** iyonlarının düzeyi değişmiştir. Kadmiyum kas, karaciğer, böbrek ve dalak dokuları ile serumda düşürürken, solungaç dokusu kalsiyum düzeyini arttırmıştır. Bu durum kadmiyumun etkisinde solungaç dokusu klor hücrelerinde aktif kalsiyum taşınımının inhibe edilmesi ile açıklanmaktadır. Kadmiyum, incelenen dokular ile serumda sodyum düzeyini bir miktar arttırırken, potasyum düzeyinin düşmesine neden olmuştur. Bu durum kadmiyumun etkisinde Na^K'-ATPaz aktivitesi ile hücre içi ve hücre dışı Na+-K+ dağılımının değişmesi ile açıklanabilir. Kadmiyum kas dokusu ile serumda magnezyum düzeyini arttırırken, incelenen diğer dokularda magnezyum düzeyinin düşmesine neden olmuştur. Doku magnezyum düzeyinin düşüş göstermesi kadmiyumun Mg^-ATPaz aktivitesini inhibe etmesi ile, serum magnezyum düzeyinin artması ise böbrek tübüllerinin işlev yapamaması ve serum kalsiyum düzeyindeki düşüşe bağlı sekonder etki ile açıklanabilir.
Primer tavşan böbrek hücre kültürünün krioprezervasyonu
Bu çalışma primer tavşan böbrek hücre kültürünün gelişmesiyle ilgili faktörlerin araştırılması ve hücrelerin krioprezervasyonunun optimizasyonu için yapılmıştır. Hücrelerin üremeleri ile ilgili faktörler (Na+, K+, O,, C02, H+, pH, hücrelerin canlılık oranı ve hücre sayısı) değerlendirildiğinde primer tavşan böbrek hücre kültürünün devam ettirilmesi için %10 dana serumlu Hanks besiyerinin uygun olduğu görülmüştür. Hücrelerin krioprezervasyonu için en iyi metodun hücrelerin Hanks besiyeri ve fetal dana serumundan (1:1) oluşan %10 DMSO'lu dondurma solüsyonunda +4°C'de 30 dakika, sonra styrofoam kutu içinde 20°C'de 1 saat ve -70°C'de 1 gece tutulduğu ve sıvı azotta 40 gün bekletilen metod olduğu tespit edilmiştir. Bu metodla hücrelerin %84 oranında canlılığını koruduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Primer tavşan böbrek hücre kültürü, Krioprezervasyon, Hanks besiyeri, Na+, K+, 02, C02, H+
Biochemical study to evaluate the role of heavy metals and oxidative stress in the incidence of kidney disease in Iraqi patients
The study was conducted on kidney patients (60 male and female, and healthy subjects control n=60, Serum was used to assay antioxidant enzymes activities and to measure MDA to prove such lipid peroxidation occurring as MDA considered an indirect measurement for lipid peroxidation, GSH in control group (11.65±0.01) while the increase in patient male and woman (18.55±0.01, 30±0.01), which MDA in control group (0.227±0. 1) that increase in patient male and woman (0.384±0.02, 0.138±0.01) and GST in control group (3.3±0.01) while the increase in both groups (3.8±0.01, 3.6±0.01). The control group's TAC (4.00±0.32), were calculated. Additionally, the TAC values for renal patients were (2.38±0.55), while in women (2.16±0.34). The mean TAC in patients is significantly decreasing from the control group (P<0.001). The control group's serum chromium (Cr) concentrations were (0.94±0.11). Additionally, the serum chromium (1.08±0.14) levels of the children with kidney disease, then in women with (1.5±0.13). Compared to the control group in the current study, the mean blood Chromium level in patients with Kidney is considerably greater (PKeyword: Böbrek = Kidney ; Böbrek hastalıkları = Kidney diseases ; Iraklılar = Iraqi ; Oksidatif stres = Oxidative stress ; Peroksidaz = Peroxidase
Assessment of the level of hepcidin , iron status, hematological variables in chronic renal disease patients underwent hemodialysis
The current study was designed to compare hemodialysis and non-hemodialysis CKD patients regarding their hematology and iron status serum levels subjects who were diagnosed with chronic renal failure during January 2022 and March 2022 at Azadi Teaching Hospital and Al-Jumhuri Hospital. Experimental studies were carried out by private laboratories in Kirkuk, Iraq. The volunteers in the current study were divided as follows: 40 healthy volunteers as a control group. 40 CKD patients without needing hemodialysis as a second group. 40 CKD patients whose need hemodialysis as a third group. The results showed a significant (P<0.05) reduction in hematological parameters (RBC, Hb, PCV, MCV, and MCHC) in CKD patients. Also, results showed a significant (P<0.05) increase in kidney functions (urea and creatinine) in CKD patients. Patients with and without HD had significantly lower levels of hepcidin, ferritin, and TIBC (P<0.05) than the control group. Erythropoietin levels in patients with and without HD were significantly (P<0.05) lower than in the control group. TNF and CRP levels demonstrated significantly (P <0.05) elevated in patients without HD and with HD compared to the control group.
Kronik hemodiyaliz tedavisi alan hastaların diyaliz tedavisi alma sürelerine bağlı olarak değişen anksiyete düzeylerinin incelenmesi
Araştırma, kronik hemodiyaliz tedavisi alan hastaların diyaliz tedavi sürelerine bağlı olarak değişen anksiyete düzeylerini incelemek amacıyla tanımlayıcı kesitsel bir çalışma olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini Çankırı il ve ilçelerindeki Devlet Hastanelerinde hemodiyaliz ünitelerinde tedavi gören hastalar, örneklemini ise çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan hastalar oluşturmuştur. Veriler, hastaların sosyodemografik ve hastalıkla ilgili özelliklerini içeren 20 sorudan oluşan Kişisel Bilgi Formu ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) kullanılarak toplanmıştır. Bu kapsamda 155 katılımcıdan veri toplanmıştır. Beck anksiyete ölçeğinin çeşitli bilgilere göre ortalamaları ve bu ortalamalar arasındaki farkın anlamlı olup olmadığı bağımsız gruplar t testi ve tek yönlü varyans analizi ile, cevapların hemodiyaliz süresine göre değişimi ise ki-kare ile analiz edilmiştir. Analizler sonrasında anksiyete oranı %15 olarak bulunmuştur. Hemodiyaliz süresi 0-1 yıl olanların anksiyete düzeyi diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Bu oran daha çok yaşlı hastaların etkisiyle düşük bulunmuş olup, anksiyete oranı yüksek olan hastaların daha çok genç hastalar olduğu saptanmıştır. Tedavinin psikososyal etkileri ile ilgili çalışmaların çok merkezli ve daha geniş örneklem grupları ile yapılması ve sonuçların değerlendirilerek, tedavi planlamasında anksiyete odaklı müdahalelere yer verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: :Anksiyete, Hemodiyaliz Süresi, Hemşirelik
Evaluation and association of some biochemical parameters in patients with renal diseases in fallujah city in Iraq
Renal diseases are spread in the city of Fallujah in Al-Anbar Governorate-IRAQ, so it is important to study their effect on human health. This is significant as renal diseases raise the risk of heart attack and stroke, as well as kidney failure needing dialysis or transplantation.This study was aimed to determine the level of vitamin D, thyroid hormones, and some other parameters associated with chronic kidney disease and to know the extent of the effect of chronic kidney disease on their levels in patients with chronic renal disease in Fallujah, Iraq (Al-anbar governorate). Samples were collected at Fallujah General Hospital, in cooperation with the Department of Nephrology Consultation and the Laboratory Department. The samples of patients with chronic kidney disease were 60 (30 men and 30 women). The control group samples were taken from 50 healthy people (30 men and 20 women). Laboratory tests were carried out in the laboratories of Fallujah General Hospital. Results of age did not show between the patients group and and the control group any significant differences P-value( P>0.5). Blood urea and serum creatinine showed highly significant increase(P<0.05) in CKD patients compared to controls. uric acid result showed significant increase(P<0.05) between the patient group compaired to the control group. Albumin results showed significant decrease (P<0.05) in the patient group compared to control groups. T3 and T4 results showed significant decrease(P<0.05) in the patient group compared to control group.TSH results did not showed any significant differences(P>0.05) between the patient group compared to the control group. 25(OH) D results showed significant decrease(P<0.05) in the patient group compared to the control group.