Klinik psikoloji
Bu konu başlığı altında 106 tez
Cinsel şiddete maruz kalan kadınların psikoterapi deneyimi: Kadınlar bize ne anlatmak istiyor?
Bu tez çalışmasının temel amacı; yetişkinlik yaşamında cinsel şiddete maruz bırakılmış kadınların psikoterapi deneyimini derinlemesine anlamaktır. Bu hedefe ulaşmak için nitel bir çalışma yürütülmüştür. Çalışma örneklemini 18 yaş ve sonrası cinsel şiddete maruz bırakılmış ve en beş seans psikoterapi almış beş kadın katılımcı oluşturmaktadır. Kadınlar ile yarı-yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler yorumlayıcı fenomenolojik analiz ile incelenmiştir. Analizler sonucunda beş tema ortaya çıkmıştır. Bunlar sırasıyla; (1) Psikoterapiye Giden Yol Engellerle Dolu, (2) Bir Yara Mağarasında Yaşıyoruz, (3) İyileşmeye Açılan Alan: Terapiden Beklentiler, (4) Kimseye Anlatamadım: Cinsel Şiddeti Anlatmak Cesaret İstiyor, (5) Psikoterapiden Kazanımlar. Söz konusu temalar ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.
Psikoterapi seanslarında terapistlerin kopma anlarındaki otantisite deneyiminin ve otantisitenin profesyonel kimlikteki yerinin incelenmesi
Bu tez çalışmasında deneyimli terapistlerin ve yüksek lisans eğitiminin süpervizyon döneminde olan terapistlerin psikoterapi seanslarındaki kopma anlarında otantisiteyi nasıl deneyimlediklerinin ve otantisitenin profesyonel kimliklerinde nasıl bir yeri olduğunun incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz ile yürütülmüş olup amaçlı örneklem ile ulaşılan toplam on iki katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir. Analiz sonucunda elde edilen temel bulgulardan biri deneyimli terapistlerin kopma anını merak duygusu ile anlamaya çalıştıklarını ve otantisiteyi bu anlarda yarar sağlayacak bir araç gibi kullandıklarını gösterirken süpervizyon sürecindeki terapistlerin kopma anlarında hissettikleri kaygı ile bu anlarda profesyonel kimlikleri ile hareket ederek kopma anıyla baş etme eğiliminde olduklarını göstermiştir. Diğer bir bulgu deneyimli terapistlerin profesyonel kimlik ile otantisiteyi bütünleşmiş ve esnek bir şekilde deneyimlediklerini ve otantisiteyi profesyonel sınırlar içinde terapötik bir araç olarak kullanabildiklerini gösterirken süpervizyon sürecindeki terapistlerin profesyonel kimlik ile hareket ettiklerinde kendilerini daha güvende hissettiklerini ve hata yapma kaygısı ile otantisiteden uzaklaşabildiklerini göstermiştir. Bulgular alan yazında yer alan çalışmalar ışığında tartışılmıştır.
Sosyal medyada psikoloji: İzlenimler ve psikoterapi beklentileri
Bu tez çalışmasının amacı; sosyal medyadaki psikoloji temalı içeriklerin psikoterapiye ilişkin beklentileri nasıl şekillendirdiğini ve içeriklere yönelik izlenimleri hem daha önce psikoterapi deneyimi olmayan bireyler hem de psikoterapistlerin perspektifinden incelemektir. Bu amaç doğrultusunda psikoterapi deneyimi olmayan on iki birey ve sosyal medyadaki psikoterapi içerikleri hakkında bilgisi olan on iki psikoterapistle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler refleksif tematik analiz yöntemiyle analiz edilmiştir. Bireyler sosyal medyada psikoterapiye dair edinilen bilgilerin kimi zaman kendilerine ve psikoterapi sürecine katkısını vurgularken kimi zaman kafa karışıklığı yaratabileceğini belirtmişlerdir. Psikoterapistler ise, bu içeriklerin bireyin psikoterapi beklentilerini çeşitli yönlerde şekillendirirken kişilere zarar verici etkileri olabileceğini de vurgulamışlardır. Her iki grup da içeriklerin psikoterapiye yönlendirici etkisi olduğunu ifade etmiştir. Bulgular, sosyal medyadaki psikoloji temalı içeriklerin kişiler üzerindeki ve psikoterapi beklentilerine yönelik etkisinin çift yönlü olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle psikoterapistlerin bu beklentileri dikkate alarak süreci yapılandırmalarının önemi ortaya konmaktadır.
Olumlu ve olumsuz çocukluk çağı yaşantılarının yetişkinlik dönemi kişilik psikopatolojisi düzeyi ile ilişkisinde kültürel eğilim özelliklerinin düzenleyici rolünün incelenmesi: Kültürlerarası bir çalışma
Çocukluk çağı olumsuz yaşantıları kişilik psikopatolojisi için bir risk faktörü iken, çalışmalar olumlu çocukluk yaşantılarının kişilik psikopatolojisi düzeyini azalttığını göstermektedir. Kültürün ve kültürel yönelim özelliklerinin kişilik psikopatolojisi üzerinde etkili olduğu bilinmesine rağmen, çocukluk yaşantıları ve kişilik psikopatolojisi düzeyi arasındaki ilişkide bu faktörlerin rolüne ilişkin alan yazında bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle mevcut çalışmanın amacı, çocukluk çağı olumlu ve olumsuz yaşantıları ile kişilik psikopatolojisi düzeyi arasındaki ilişkide kültürel eğilim özelliklerinin düzenleyici rolünün kültürlerarası olarak incelenmesidir. Bu amaçla, öncelikle Japonca formu bulunmayan Çocukluk Çağı Olumlu Yaşantılar Ölçeği (ÇÇOYÖ)'nin Japonca'ya çevirisi yapılmış ve 300 katılımcının dahil olduğu bir örneklemde ölçeğin psikometrik özellikleri incelenmiştir. ÇÇOYÖ Japonca formunun geçerli ve güvenilir bir ölçek olarak kullanılabileceği görüldükten sonra, ana çalışmada 18-65 yaş aralığında, Türkiye (n=482) ve Japonya'dan (n=493) toplam 975 kişi katılımcı olarak yer almıştır. Çalışmada çocukluk çağı yaşantılarını değerlendirmek amacıyla "Çocukluk Çağı Olumlu Yaşantılar Ölçeği" ve "Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği", kişilik psikopatolojisini değerlendirmek amacıyla "SCID-5-SPQ", ve kültürel eğilim özelliklerini değerlendirmek amacıyla Benlik Kurgusu Ölçeği kullanılmıştır. Çalışma değişkenleri arasındaki ilişkiler korelasyon analizi ile incelendikten sonra, çocukluk yaşantısı örüntüleri ve kültürün kişilik psikopatolojisi üzerindeki etkisi iki yönlü MANOVA ile incelenmiş, ardından çocukluk çağı yaşantılarının yetişkinlik dönemi kişilik psikopatolojisi düzeyi ile ilişkisinde kültür ve kültürel yönelimin rolü çift düzenleyici analizler ile test edilmiştir. Analizler sonucunda, çocukluk çağı olumlu yaşantıları arttıkça kişilik psikopatolojisi düzeyinin azaldığı, diğer yandan çocukluk çağı olumsuz yaşantıları arttıkça kişilik psikopatolojisi düzeyinin arttığı, çocukluk çağı örüntülerinin kişilik psikopatolojisi düzeyiyle ilişkisinin ise kültüre göre farklılaştığı görülmüştür. Çift düzenleyici analiz sonuçları ise, çocukluk çağı yaşantıları ile A, B ve C kümesi kişilik psikopatolojisi arasındaki ilişkide kültür ve kültürel eğilim özelliklerinin düzenleyici rolünün anlamlı olduğuna, bireyin bireycilik veya toplulukçuluk eğilimi düzeyinin ve kültürün belirli kişilik psikopatolojisi düzeylerini artırabileceğine veya azaltabileceğine işaret etmektedir.
Obsesif kompulsif belirtilerin yordanmasında algılanan ebeveyn tutumları, kişilik inançları ve erken dönem uyum bozucu şemaların rolü: Nicel ve nitel bir araştırma
Bu çalışmanın amacı algılanan ebeveyn tutumları, kişilik inançları, erken dönem uyum bozucu şemalar ve obsesif kompulsif belirti düzeyi arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesidir. Bu tez çalışması, bahsedilen amaçlar doğrultusunda karma yöntem kullanılarak nicel ve nitel araştırma olmak üzere iki aşamayı içermektedir. Nicel araştırmada, algılanan ebeveyn tutumları ve obsesif kompulsif belirtiler ilişkisinde kişilik inançları ve erken dönem uyum bozucu şemaların aracı etkileri incelenmiştir. Nicel çalışmada 319'u kadın, 87'si erkek ve 2'si diğer cinsiyet olmak üzere toplam 408 katılımcı yer almıştır. Veri toplama araçları olarak Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği–Çocuk Formu, Kişilik İnanç Ölçeği–Kısa Türkçe Form, Young Şema Ölçeği-Kısa Formu ve Obsesif Kompulsif Envanteri–Revize Edilmiş Form kullanılmıştır. Bireylerin ebeveynlerinden algıladıkları reddedicilik ve aşırı korumacılık arttıkça obsesif kompulsif belirti şiddetinin de yükseldiği görülmüştür. Aracı değişken analizinden elde edilen bulgular, algılanan reddedicilik ve aşırı korumacılık ile obsesif kompulsif belirti şiddeti arasındaki ilişkide çekingen ve obsesif kompulsif inançlarının aracılık etkisini göstermektedir. Algılanan reddedicilik ile OKB belirti düzeyi arasındaki ilişkiye şema alanlarından zedelenmiş otonomi, diğerleri yönelimlilik ve yüksek standartların; algılanan aşırı korumacılık ile OKB belirti düzeyi arasındaki ilişkiye de zedelenmiş otonomi, zedelenmiş sınırlar, diğerleri yönelimlilik ve yüksek standartlar şemalarının aracılık ettiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu tez çalışmasının ikinci aşaması olan nitel araştırmada; 20-30 yaş aralığında OKB tanılı dört kadın, iki erkek olmak üzere toplam altı katılımcının ebeveynleriyle ilişkilerinin özünü derinlemesine anlamak amaçlanmıştır. Yarı-yapılandırılmış nitel görüşmeler yürütülmüş ve yorumlayıcı fenomenolojik analizle temalar ortaya çıkarılmıştır. Ebeveynlerle ilişkilerin özellikleri odak noktasında Nasıl Bir Anne/Baba ve Nasıl Bir Aile Yapısı temaları yer almaktadır. Nasıl Bir Anne/Baba teması Mükemmeliyetçi/Baskıcı/Otoriter, Aşırı Koruyucu/Kontrolcü/Müdahaleci, Soğuk/İlgisiz ve Sıcak/Destekleyici alt temalarını; Nasıl Bir Aile Yapısı teması Muhafazakar/Dindar ve Eğitime/Statüye Önem Veren alt temalarını içermektedir. Ebeveynlerle ilişkilerin etkileri odak noktasında Hata yapmamalıyım, İçimde tuttuğum çok şey var, Başıma kötü bir şey gelecek, Değersizim, Kimseye güvenilmez, Ben sorumluyum, Yetersizim ve Kontrollü olmalıyım temaları bulunmaktadır. Olması istenen/ideal ilişki odak noktası ise Mükemmeliyetçi/Baskıcı/Otoriter Olmayan, Aşırı Kontrol/Müdahale Etmeyen ve Dengeli, İlgili ve Yakın Bir İlişki temalarını kapsamaktadır. Nicel ve nitel araştırmadan çıkarılan ortak bulgu, OKB belirtileri yüksek bireylerin maruz kaldığı olumsuz ebeveynlik ve bunun etkisiyle ortaya çıkan işlevsel olmayan inançlardır. Birtakım kısıtlılıklara sahip olan bu araştırmanın, ilgili alanyazında ve klinik uygulamalarda obsesif kompulsif semptomatolojinin etiyolojisine ve tedavisine ilişkin önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.
Çocukluk çağı travmalarının psikolojik belirtiler ile ilişkilerinde savunma mekanizmalarının aracı rollerinin incelenmesi
Bu tez çalışmasında, klinik uygulamada önemli bir yeri olan çocukluk çağı travmaları, savunma mekanizmaları ve psikolojik belirtilerin birbirleriyle ilişkileri kuramsal ve klinik bir perspektif ile oluşturulmuş hipotezler ile belirli amaçlar üzerinden ele alınmıştır. Çalışmanın örneklemini, 503'ü (%82.5) kadın, 101'i (%16.6) erkek ve 6'sı (%1) belirtmek istemiyor olmak üzere 20-45 yaş aralığında 610 katılımcı oluşturmuştur. Katılımcılara sırasıyla Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Savunma Biçimleri Testi-40, Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R) uygulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25.0 programı kullanılmıştır. Verileri incelemek adına Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Katsayısı Analizi, Hiyerarşik Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi ve Hayes'in (2018) PROCESS Macro Model 4 analizinden yararlanılmıştır. Analiz sonuçlarına göre; duygusal istismar, duygusal ihmal ve cinsel istismar demografik özellikler ve diğer istismar ve ihmal türleri kontrol edildiğinde psikolojik belirtileri yordadığı görülmüştür. Fiziksel istismar ve fiziksel ihmal, öte yandan, demografik özellikler kontrol edildiğinde psikolojik belirtileri yordarken, diğer istismar ve ihmal türleri kontrol edildiğinde istatistiksel anlamını yitirmiştir. Demografik özellikler ve diğer savunma mekanizmaları kontrol edildiğinde; immatür, nevrotik ve olgun savunma mekanizmalarının depresif belirtileri yordadığı görülmüştür. Tekil savunma mekanizmaları açısından; yansıtma, otistik fantezi, pasif saldırganlık, yalıtma, bedenselleştirme, mizah, yer değiştirme ve yapma bozma depresif belirtileri yordamıştır. Obsesif kompulsif belirtiler, öte yandan, immatür, nevrotik ve olgun savunma mekanizmaları tarafından yordanırken, tekil savunma mekanizmaları açısından, yalıtma, yapma bozma, pasif saldırganlık, otistik fantezi, bedenselleştirme ve mizahın obsesif kompulsif belirtilerin yordayıcıları olduğu görülmüştür. Çocukluk çağı travmalarının psikolojik belirtiler ile ilişkilerinde immatür savunma mekanizmalarının aracı rolü anlamlı bulunurken, nevrotik ve olgun savunma mekanizmalarının bu ilişkiye aracılık etmediği görülmüştür. Elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmıştır. Son olarak, çalışmanın sınırlılıkları ve gelecek çalışmalar için öneriler değerlendirilmiş ve araştırmanın klinik doğurguları tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler Çocukluk çağı travmaları, ihmal ve istismar, savunma mekanizmaları, psikolojik belirtiler, depresif belirtiler, obsesif kompulsif belirtiler
Kronik rahatsızlıklarda zihinselleştirmenin rolüne ilişkin bir araştırma: Tip 1 Diyabet hastalarında zihinselleştirmenin tedavi uyumuyla ilişkisinin incelenmesi
Kronik rahatsızlıklar tam bir iyileşme mümkün olmadığı için periyodik takip ve destek gerektirmektedirler. Bu durum kronik rahatsızlıklarda tedavi uyumunu oldukça önemli kılmaktadır. Günlük ve hatta saatlik kontrol ve müdahalenin gerekli olduğu tip 1 diyabet için de bu durum geçerlidir. Kişilerin sağlık davranışlarına yönelmesinin hastalıkla ilgili algılarıyla ilişkili olduğunu ortaya atan sağlık inanç modeli de bu sağlık inançlarını belirlemek ve sonrasında sağlık davranışlarını arttırmak için geliştirilmiştir. Zihinselleştirme ise kişilerin kendisinin ve başkalarının eylemlerini, davranış ve duygularını zihinsel süreçlere bağlayabilme becerisidir. Bu çalışmanın amacı da tip 1 diyabette zihinselleştirme ile sağlık inançlarının tedavi uyumuyla ilişkisini incelemektir. Bu amaçla 18-45 yaş arası 112 tip 1 diyabetli katılımcıdan Yansıtıcı İşleyiş Ölçeği (RFQ-4), Diyabete Özgü Sağlık İnanç Modeli, Warwick-Edinburg Mental İyi Oluş Ölçeği, Hasta-Hekim İlişkisi Ölçeği, Kısa Sağlık Okur-Yazarlığı Tarama Aracı ve bu araştırma için geliştirilen Tip 1 Diyabet Tedaviye Uyum Ölçeği doldurması istenmiştir. Veri toplama süreci çevrimiçi ve anonim olarak gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre yansıtıcı işleyişin belirsizlik alt boyutu tedavi uyumunu sağlık inanç modelinin aracılığında yordamaktadır. Benzer bir aracılık ilişkisi yansıtıcı işleyiş belirsizlik alt boyutu kişilerin iyi oluşlarını yordarken de bulunmaktadır. Öte yandan yansıtıcı işleyiş ve sağlık inanç modelinin hasta hekim ilişkisi, sağlık okuryazarlığı ve metabolik kontrolle ilişkisinde bir aracılığa rastlanmamıştır. Tedavi uyumunun yansıtıcı işleyişin belirsizlik alt boyutu ve metabolik kontrol ile negatif yönlü bir ilişkisinin bulunduğu görülürken yansıtıcı işleyişin kesinlik alt boyutu, iyi oluş, sağlık inançları, hasta-hekim ilişkisi ve sağlık okuryazarlığı ile pozitif yönlü bir ilişkisinin olduğu görülmektedir. Çalışmanın sonuçları zihinselleştirmenin sağlık inançları üzerinden tedavi uyumuna etkisi olduğu hipotezini doğrulamaktadır. Aynı durum iyi oluş için de geçerlidir. Bu nedenle tip 1 diyabet tedavisinde zihinselleştirme odaklı psikoterapilerin uygulanmasının hem tedaviye uyumu arttıracağı hem de kişilerin iyi oluşlarını olumlu yönde etkileyeceği beklenilebilir. Anahtar Kelimeler Zihinselleştirme, Tedavi Uyumu, Sağlık İnançları, Tip 1 Diyabet
Psikopatolojinin tespitinde yeni bir yaklaşım: Makine öğrenmesiyle ve derin öğrenmeyle dilin analizine dayalı psikopatolojinin tespiti
Arka plan: Psikolojide yakın zamanda başlayan metodolojik dönüşüm, psikopatolojilerin kendine özgü dillerinin olduğunu göstermektedir. Amaç: Bu çalışma, dilsel belirteçler temelinde doğal dil işleme (DDİ) ve makine öğrenimi (MÖ) yöntemiyle genel psikopatolojileri tespit etmeyi ve depresyon, anksiyete ve depresif-anksiyete grupları arasında ayrım yapmayı hedeflemektedir. Yöntem: Toplam 2551 katılımcıya ulaşılmış ve içleme kriterleri sonrasında 18-43 yaş aralığında 1901 kişi kalmıştır. Kısa Semptom Envanteri kullanılarak genel psikopatoloji grupları; Depresyon, Kaygı ve Stres Ölçeği kullanılarak depresyon, anksiyete ve depresif- anksiyete spesifik grupları oluşturulmuştur. Çalışmada Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği ile olumsuz duygu durumu da değerlendirilmiştir. Genel psikopatoloji tespitindeki modeller, öz beyana dayalı (Demografik Bilgi Formu ile) tanı grupları ile harici doğrulamaya tabi tutulmuştur. Model açıklamaları için SHAP kütüphanesi kullanılmıştır. Beier Cümle Tamamlama Testiyle (BCTT) toplanan, yaşamın 13 alt alanına ilişkin tutumlar iki yolla analiz edilmiştir: (1) Yazılı içeriğin analizinde doğrudan DDİ (BERT Modeli), (2) BCTT alt boyut puanları temelindeki analizde klasik MÖ (Destek Vektör Makinesi) kullanılmıştır. Bulgular ve Tartışma: Patoloji tanı grubu, subklinik örneklemden oluşturulan test setlerinden daha iyi performans gösterirken geçmiş tanı grubu kontrol grubundan ayırt edilememiştir: Psikopatolojinin gelişimindeki ve tedavi sürecindeki bilişsel değişiklikler, ortak ve tutarlı bir yapı aracılığıyla geçekleşiyor olabilir. Depresyondaki umutsuzluğun aksine anksiyetede bilişsel içerik nispeten olumlu kalmıştır: Umut, anksiyeteden depresif anksiyeteye geçişte önemli bir etken olabilir. 'Ben konuşması'(I-talk) genel psikopatolojinin önemli; anksiyetenin ise özgün belirtecidir. Bilişsel içerik-özgüllük hipotezleriyle tutarlı olarak, depresyon ve anksiyete kelime sayısı, depresyon ve anksiyete gruplarının önemli ayırt edicisidir. Sonuç: Yazarın bildiği kadarıyla bu çalışma Türk psikoloji literatüründe yapay zeka ile anksiyete, depresyon ve depresif-anksiyete arasındaki ayrımın araştırıldığı ve özgün metodolojisiyle genel psikopatolojilerin tespitine yönelik ilk kapsamlı çalışmadır. Bulgular, yapay zekanın psikopatoloji tespitindeki potansiyelini ve daha fazla araştırmaya duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır.
Bağlanma perspektifinden sosyal kaygıya yeni bir yaklaşım: Bağlanma örüntüleri ile sosyal kaygı arasındaki ilişkide değerlendirilme korkularının rollerinin incelenmesi
Bağlanma örüntüleri ve değerlendirilme korkuları sosyal kaygı bozukluğunun (SKB) etiyolojisinde ayrı yer tutan etmenler olarak ele alınmaktadır. Buna karşılık, farklı kuramsal arka planlara sahip etmenlerin bir bozukluğun etiyolojisinde nasıl bütünlüklü bir tablo sunduğunu anlamak, bozukluğun tanı ve tedavi sürecine katkı sunabilir. Bu amaç doğrultusunda bu çalışmada, SKB'nin bilişsel modellerinde yer alan olumlu ve olumsuz değerlendirilme korkularının bağlanma örüntüleri ile sosyal kaygı arasındaki ilişkilerdeki olası aracı rolleri iki yol üzerinden sınanmıştır: (1) Kaygılı bağlanma ile sosyal kaygı arasındaki ilişkiye olumsuz değerlendirilme korkusunun aracılık ettiği yol ve (2) kaçıngan bağlanma ile sosyal kaygı arasındaki ilişkiye olumlu değerlendirilme korkusunun aracılık ettiği yol. Çalışma 371 lisans öğrencisi katılımcı ile yürütülmüştür. Çalışmada Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSKÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YIYE-II), Olumsuz Değerlendirilme Korkusu Ölçeği-Kısa Formu (ODKÖ-KF) ve Olumlu Değerlendirilme Korkusu Ölçeği (ODKÖ) kullanılmıştır. Aracı değişken hipotezleri Baron ve Kenny'nin adımları takip edilerek yürütülmüştür. Yapılan aracı değişken analizi sonucunda olumsuz değerlendirilme korkusunun kaygılı bağlanma ile sosyal kaygı arasındaki ilişkide anlamlı biçimde kısmi aracı rolü oynadığı ve olumlu değerlendirilme korkusunun kaçıngan bağlanma ile sosyal kaygı arasındaki ilişkide anlamlı biçimde kısmi aracı rolü oynadığı gözlenmiştir. Her iki aracılık da diğer değerlendirilme korkusu kontrol edildiği durumda dahi istatistiksel olarak anlamlı kalmaya devam etmiştir. Yürütülen Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi sonucunda her iki bağlanma örüntüsü ve değerlendirilme korkusunun da sosyal kaygının pozitif yönde anlamlı biçimde özgün birer yordayıcısı olduğu gözlenmiştir. Bu bulgular, kaçıngan bağlanma ve sosyal kaygı arasındaki mevcut kuramsal beklentilerle uyuşmayan istatistiksel olarak anlamlı ilişkiyi yeni bir kuramsal çerçeve içerisinde açıklamaya yardımcı olabilir. Ayrıca bu sonuçlar, erken bağlanma deneyimleri sonucunda oluştuğu varsayılan bağlanma örüntülerinin sosyal kaygıyla ilişkisine değerlendirilme korkuları gibi bilişsel etmenlerin aracılık edebildiğini göstermektedir. Bu bilişsel aracıların tespit edilebilmesi aynı zamanda erken bağlanma deneyimlerinin ve bağlanma örüntülerinin tedavide müdahale edilebilir aracılarının belirlenmesi anlamına gelebilir.
Cinsel saldırıya maruz kalan kadınlarda psikoterapötik değişim sürecinin incelenmesi: Şema odaklı bir yaklaşım
Cinsel saldırıya maruz kalma, travma sonrası stres bozukluğu belirtileri başta olmak üzere pek çok psikolojik belirtinin ortaya çıkmasına neden olabilecek oldukça örseleyici yaşantılardandır. Cinsel saldırıya maruz kalan bireylerin psikoterapisinde yaygın olarak kullanılan psikoterapi yaklaşımlarının kısıtlılıkları ve bu yaklaşımlara getirilen eleştiriler göz önünde bulundurulduğunda, alternatif bir müdahale modelinin önerilmesinin önemli olduğu düşünülmektedir. Şema terapinin pek çok psikolojik bozukluğun tedavisinde etkili olduğu çalışmalar tarafından gösterilmiş olsa da, TSSB ve özellikle cinsel saldırıya yönelik müdahale konusunda alanyazındaki çalışmaların sınırlılığı dikkatleri çekmektedir. Bu noktadan hareketle bu araştırmanın amacı, cinsel saldırıya maruz kalan bireylere psikoterapötik müdahalede kullanılabilecek, kısa süreli ve şema terapinin sıklıkla kullandığı teknikleri içeren (imgesel yeniden senaryolaştırma, sandalye teknikleri, sınırlı yeniden ebeveynlik ve empatik yüzleştirme) bir psikoterapi protokolünde, psikoterapötik değişim sürecinin nicel ve nitel yöntemlerle incelenebilmesidir. Bu amaç doğrultusunda araştırmada, cinsel saldırıya maruz kalan 6 kadın katılımcı yer almıştır. Tüm katılımcılara terapi öncesi, terapi sonrası ve takip aşamalarında Travma Sonrası Stres Bozukluğu-Kendini Değerlendirme Ölçeği (TSSB-KDÖ), Beck Depresyon Ölçeği ve SCL-90 uygulanmış ve katılımcıların elde etmiş oldukları puanlar, bu aşamalar arasında değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı düzeyde istatistiki sonuçlara ulaşmayı sağlayan analizlerin sonuçlarına göre genel olarak, katılımcıların son test ve takip aşamalarında almış oldukları puanların, ön test aşamasından almış oldukları puanlara göre düştüğü gözlenmiştir. Ayrıca TSSB-KDÖ için yürütülen analizler, tüm katılımcıların süreç içerisinde yaşamış oldukları değişimin klinik anlamlılığa sahip olduğu sonucuna ulaşılmasını sağlamıştır. Uygulanan şema odaklı psikoterapi sonrasında katılımcılardaki değişimin nasıl gerçekleştiğinin incelenebilmesi için ise öyküleyici (narrative) analiz kullanılmış, danışanların seanslarda aktardığı, cinsel saldırı yaşantısıyla bağlantılı öykülerin psikoterapistle birlikte nasıl yeniden birlikte inşa edildiği incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre danışanların psikoterapi süreçlerinin üç aşamada tamamlandığı görülmüştür. İlk aşama 'travmatik öykünün ilk yazarları', ikinci aşama 'travmatik öykünün yeniden yazarları' ve son aşama ise 'travmatik öykünün ortak yazarları' olarak isimlendirilmiştir. Tüm bulgular ayrıntılı şekilde ele alınmış, alanyazın doğrultusunda tartışılmış; ayrıca şema odaklı psikoterapi müdahalesi için bir model önerisinde bulunulmuştur.
Anoreksiya Nervoza tanısı almış ergen hastaların şema terapi süreçlerindeki değişim örüntülerine yönelik nitel bir inceleme
Bu tez çalışmasında Anoreksiya Nervoza tanısı alan kız ergen hastalarla yürütülen Şema Terapi süreçleri incelenmiştir. Psikoterapi araştırmaları ile uygulamalar arasında kalan boşluğu doldurabilmek ve psikoterapinin yol açtığı değişim mekanizmalarını incelemek için süreci nitel ve nicel verilerle aktarmak temel bir öneri olarak vurgulanmaktadır (Elliot, 2002; Kazdin 2008; Iwakabe ve Gazzola, 2009). Bu doğrultuda, bu tez çalışmasında ölçekler, terapist puanlamaları, katılımcı görüşmeleri gibi çok sayıda kaynaktan veri toplanması ve ayrıntılı vaka özetleri oluşturulması yoluyla sistematik vaka çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Her seansın başında ve sonunda Duygudurum Değerlendirme Formu, Seans Değerlendirme Ölçeği-Sıfatlar Formu, Terapötik İttifak Ölçeği Gözden Geçirilmiş Kısa Formu ile nicel veriler toplanmıştır. Bunlarla birlikte psikoterapi süreçlerinin başında, ortasında ve sonunda katılımcılar Kısa Semptom Envanteri, Yeme Tutum Testi ve Young Şema Ölçeği Kısa Formu doldurmuştur. Çalışmada ayrıca katılımcıların psikoterapi deneyimlerine odaklanılmış, 10. ve 20. seansların ardından Değişim Görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. İlk değişim görüşmelerinden çıkan temalar "Çekingenim Her Yerde, Hatta Burada" ve "Başkaları Söylesin" alt temalarıyla "Konuşmak Zor" teması; "Aklım Yemekte: Yemekle Kavga", "Gözüm Kilomda: Bedenimle Kavga" ve "Sosyalleşmek Sıkıntı Veriyor" alt temalarıyla "Hastalığa Dair" teması; "Hem Yakın Hem Uzağım", "Neden Böyleyim, Nasıl Değişiyorum?", "İçimdeki Sesler: Modlarla Temas" ve "Farklı Bir Ses Tanıyorum: Sınırlı Yeniden Ebeveynlik" alt temalarıyla "Gelgitli Terapi" teması olmuştur. İkinci değişim görüşmelerinden çıkan temalar "Daha İyi Bir Ben", "Davranışlarım Değişiyor: Başka Yollardan Gidiyorum" ve "Sağlıklı Yetişkin Modum Büyüyor" alt temalarıyla "Değişime Dair" teması; "Bana İyi Gelenler, Farklı Tarifler" ve "20 Seans Yetmez: Beklentiler" alt temalarıyla "Güçlenirken" teması olmuştur. Çalışmadan elde edilen tüm bulgular ilgili alanyazın ışığında tartışılmıştır.
Integrating clinical psychology to motivation in work life: Development and validation of rational emotive self determination scale for workers
This study is a scale development study for the use of clinical psychology in business life. The scale established on assumptions of Rational Emotive Behavior Theory (REBT) and Self Determination Theory (SDT). The scale measures irrational beliefs on three basic psychological needs (autonomy, competence, relatedness) of individuals. The idea of the combination explains human cognition in a different perspective: irrational beliefs and basic psychological needs has been evaluated in same track in order to collect data about how people unhealthy thinking styles on the psychological needs interfere their work motivation. The scale can be used in work places to measure irrational beliefs of their autonomy, competence and relatedness needs. Basic psychological needs are important concepts on human motivation, especially in work environment. What are the cognitive factors prevent workers being motivated toward their tasks and jobs? The measure partly answers the question. Outcomes of development of Rational Emotive Self Determination Scale for Workers (RESD-W) study provided promising results. The psychometric properties of the 16-item RESD-W were examined through 7 phases with assesing the factor structure of the RESD-A with explonatory factor analysis and confirmatory factor analysis, the reliability of the scale, test retest analysis, and construct validity. 607 participants were recruited from city of Istanbul and Ankara for this research. Analyses confirmed that theoretical expectations and yielded positive outcomes. According to outcomes RESD-W is a reliable and valid scale. The results were discussed with regard to practice, arguing that an examination of work life motivational and well-being problems through the integrated lens theoretical principles of REBT and SDT may provide an integrative perspective.
Psikodrama temelli bir müdahale programının hafif düzey depresyonu olan üniversite öğrencilerinin umutsuzluk ve intihar eğilim düzeyleri üzerine etkisi
Araştırma, psikodrama temelli müdahale programı uygulanarak hafif düzey depresyonu olan üniversite öğrencilerinin umutsuzluk ve intihar eğilim düzeyleri üzerine etkisini incelemek üzere deneysel desene göre yapılmıştır. Araştırmaya Beck depresyon envanterinden hafif düzey depresyon puanı (11-16 puan) alan, umutsuzluğu ve intihar eğilimi olan 60 üniversite öğrencisi (30 öğrenci kontrol grubu ve 30 öğrenci deney grubu) alınmıştır. Oturumlar umutsuzluk çerçevesi üzerine yarı yapılandırılmış süreç odaklı psikodrama müdahale programı ile yürütülmüştür. Çalışma 13 oturum olarak haftada 2 gün olmak üzere 3 saatlik oturumlarla toplamda 1.5 ay süre ile devam etmiştir. Araştırmada, gerçek denemeli modellerden "ön test/son test kontrol gruplu deneysel model" üzerinde çalışılmıştır. Verilerin toplanmasında veri ölçme aracı olarak Beck Depresyon, Beck Umutsuzluk ve İntihar Olasılığı Ölçekleri katılımcılara uygulanmıştır. Ölçekler, deney grubundaki ve kontrol grubunda katılımcılara öntest ölçümü, sontest ölçümü ve izlem testi ölçümü olarak sunulmuştur. Ölçekler öğrencilere deney öncesi ve sonrasında verilmiş; ayrıca deney grubuna program bitiminden 4 hafta sonra tekrar uygulanmıştır. Araştırmanın amaçlarını test etmek amacıyla frekans, t testi ve tekrarlı ölçüm testleri ile veriler analiz edilmiştir.Çalışmanın deney grubundaki öğrencilerin % 46.7'si kadın, % 50'si 18-21 yaş; kontrol grubundaki öğrencilerin 46.7'si erkek, % 56.7'si 22-25 yaş grubundan oluşmaktadır. Öğrencilerin %93.3' ü bekar, çoğunluğunun 4. sınıfta, % 83.3'ünün çalışmadığı tespit edilmiştir. Deney grubundaki ve kontrol grubundaki katılımcıların ilk ölçümlerinin (ön-test) puanlarının ortalamaları arasında anlamlı düzeyde bir farklılaşma yoktur. Çalışmada deney grubuna katılanların depresyon, umutsuzluk ve intihar eğilim düzeyleri öntest/sontest puan ölçümleri arasında anlamlı bir farklılışma varken, sontest ölçümlerinin öntest ölçümlerinden anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir.Kontrol grubunun depresyon, umutsuzluk ve intihar eğilim düzeyleri öntest/sontest ölçümlerinin puanlarının istatiksel olarak anlamlılık bulunmamıştır. Deney grubunun depresyon, umutsuzluk ve intihar ölçeğinden aldıkları sontest ölçümleri ile izlem ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlılık tespit edilmemiştir. Deney grubuna psikodrama temelli müdahale programı bittikten 4 hafta sonra uygulanan izlem ölçümünün sonucunda programın etkiliğinin devam ettiği belirlenmiştir.Elde edilen bu sonuçlar doğrultusunda; psikodrama temelli müdahale programının grup üyelerinin depresyon, umutsuzluk, intihar eğilim düzeylerini azalttığı görülmüştür.
Akılcı Duygucu Davranışçı Kuram ve öz-belirlenim kuramı çerçevesinde yeni bir ölçek: Akılcı-Duygucu Öz-Belirlenim (ADÖB) Ölçeğinin geliştirilmesi
Bu çalışmada, Öz-Belirlenim Kuramı (ÖBK) ile Akılcı Duygucu Davranışçı Kuram (ADDK) biraraya getirilerek, Akılcı Duygucu Öz-Belirlenim Ölçeği (ADÖB) olarak isimlendirilen bir ölçek ortaya konuldu. Araştırma sadece bir ölçek geliştirmesi olarak değil ancak iki kuramın ilerde birlikte değerlendirebileceği yeni bir psikoterapötik yaklaşıma öncülük etmesi beklentisi ile gerçekleştirildi. ADÖB'ün amacı temel psikolojik ihtiyaçlar olarak ÖBK'da belirtilen özerklik, yeterlilik ve ilişkili olma ihtiyaçlarının ışığında, ergenlik çağındaki çocuklarda akılcı olmayan inanışları ölçmektir. Maddelerin yazım aşamasında kuramsal temeller dikkate alınarak ölçeğin üç alt boyutu, özerklik ihtiyacı akılcı olmayan inanışları, yeterlilik ihtiyacı akılcı olmayan inanışları ve ilişkili olma ihtiyacı akılcı olmayan inanışları olarak adlandırıldı. ADÖB'ün 51 maddesinin psikometrik nitelikleri test edildi. Bu çalışma, klinik (N=220) ve klinik olmayan (N=383) örneklem üzerinde gerçekleştirildi. ADÖB'ün faktör yapısını, güvenilirliğini ve yapısal geçerliliğini değerlendirmek için dört çalışma gerçekleştirildi. Bu çalışmada, geçerlilik ve güvenilirlik analizleri araştırmanın hipotezini desteklemiş ve olumlu sonuçlar vermiştir. Açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri üç faktörlü yapıyı işaret etmektedir. Eklerde rapor edildiği gibi, hem klinik olmayan hem de klinik örneklemde madde düzeyinde gerçekleştirilen açımlayıcı faktör analizleri, özellikle klinik örneklem veri setinde çok açık bir şekilde üç faktörlü yapıyı ortaya koymuştur. Güvenlirlik analizleri iç tutarlılık değerlerinin ölçeğin alt grupları arasında .76 ve .88 arasında değiştiğini göstermektedir. Test-tekrar test yöntemine dayalı güvenilirlik katsayıları ise özerklik ihtiyacı akılcı olmayan inanışları boyutu için .88, ilişkili olma ihtiyacı akılcı olmayan inanışları boyutu için .77, yeterlilik ihtiyacı akılcı olmayan inanışları boyutu için .91 olarak tespit edilmiştir. Bu sonuçlar ADÖB'ün test-tekrar test güvenilirliklerinin yüksek olduğunu ve ölçeğin kararlı ölçümler yapabildiğini göstermiştir. Dış kriter geçerliliği çalışmasında ADÖB'ün şu ölçeklerle ilişkisine bakılmıştır: Reynolds'un Ergenler İçin Uyum Süreçleri Taraması Ölçeği (REİDTÖ), Duygu Durum Rahatsızlıkları Profili Ölçeği (DDRP), anne ve babadan algılanan Temel Psikolojik İhtiyaçlar Ölçeği (TPİÖ). Sonuçlar ADÖB'ün bu üç ölçek ile orta ve yüksek derececede ilişkisi olduğunu ortaya koymuştur. Araştırma sonuçlarına göre, ölçek, psikoterapi alanına ADDT ve ÖBK'nın kuramsal çerçevelerinin bir araya getirildiği farklı bir yaklaşımı önerebilir.
Çocukluk çağı travmaları ile ruh sağlığı ilişkisinde ontolojik iyi-oluş düzeyinin aracılık etkisinin yapısal eşitlik modellemesi ile test edilmesi
ÖZET Çocukluk Çağı Travmaları İle Ruh Sağlığı İlişkisinde Ontolojik İyi-Oluş Düzeyinin Aracılık Etkisinin Yapısal Eşitlik Modellemesi İle Test Edilmesi Topal, Ece Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Tez Danışmanı: Doç. Dr. Ömer Faruk Şimşek Haziran, 2016- 88 sayfa Çocukların yetişkin bireyler tarafından bakıma ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Bu korunma, çocuğa ebeveynleri tarafından veya kendisine bakım veren yetişkinler tarafından sağlanmaktadır. Çocuğun korunması ve bakımında kaza dışı zarar görmesi halinde yaşadığı travmatik durumların, ruh sağlığını olumsuz yönde etkilediği düşülmektedir ve literatürde bu etki üzerinde durularak araştırmalar yapılmaktadır. İstismar ve ihmali içeren çocukluk çağı travmalarının birçok psikopatoloji ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Travmaların psikopatoloji üzerindeki etkileri veya ilişkisi bilinmekte; ancak bu duruma aracılık eden değişkenlerin veya süreçlerin neler olabileceği tam olarak bilinememektedir. Ontolojik iyi oluş, kişinin yaşamını proje olarak değerlendirmesi olarak ele alınan iyi oluş teorisidir. Bireylerin ruh sağlıklarının da bu projenin pozitif/negatif duygusal ve bilişsel yapılanması ile ilişkili olduğu düşülmektedir. Bu sebeplerden hareket edilerek bu araştırmada çocukluk çağı travmaları ve ruh sağlığı ilişkisinde ontolojik iyi oluş düzeyinin aracılık edip etmediği yapısal eşitlik modeli ile incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi, 25-45 yaş arasında, çalışmaya gönüllü katılan 200 kişiden oluşmaktadır. Bireylerin çocukluk çağı travma, depresyon, anksiyete, yaşam doyumu ve ontolojik iyi oluş düzeyleri ölçülmüştür. Yapılan yapısal eşitlik modeli sonucunda; çocukluk çağı travmanın ruh sağlığı üzerinde etkisi olduğu, ayrıca ontolojik iyi oluş düzeylerinin çocukluk çağı travma ve ruh sağlığı ilişkisine aracılık ettiği/aracı bir rolünün olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler; çocukluk çağı travma, ontolojik iyi oluş, yaşam doyumu, depresyon, anksiyete.
Rem uykusu davranış bozukluğu ile depresyon ve kaygı arasındaki ilişki
Bu araştırmanın yapılış amacı REM uykusu davranış bozukluğu olan bireylerin depresyon ve kaygı bozukluklarına yakalanma riskinin ortaya çıkarılması ve aradaki ilişkinin belirlenmesidir. Bağırma, konuşma veya kendisini veya yatak arkadaşını yaralayabilecek fiziksel hareketlerin eşlik ettiği uykudan uyanma araları REM uykusu davranış bozukluğu olarak tanımlanmaktadır. Çalışmanın etik kurul izni T.C. İstanbul Arel Üniversitesinden alınmıştır. Çalışmanın analizlerinin yapıldığı örneklemine, İstanbul ilinden T.C. Sağlık Bakanlığı Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinden 47 kişi, T.C. Sağlık Bakanlığı Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesinden 39 kişi, T.C. Sağlık Bakanlığı Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesinden 28 kişi, toplamda 114 kişi alınmıştır. Kontrol grubu olarak da rastgele seçilmiş 108 kişi çalışmaya katılmıştır. Katılımcıların REM uykusu davranış bozukluğunun "düşük" düzeyde olduğu söylenebilir (13-0=13/3=4,33; 0-4,33: düşük; 4,34-8,66: orta; 8,67-13,00: yüksek). REM uykusu davranış bozukluğu puanları ile anksiyete (r=.43; p<.05) ve depresyon (r=.56; p<.05) puanları arasında pozitif yönlü ve anlamlı ilişki tespit edilmiştir. REM uykusu davranış bozukluğu yüksek olan katılımcıların anksiyete ve depresyon belirtileri de yüksektir.
Lacanyen psikanalitik klinikte obsesyonel öznenin kaygısının imkanı
Bu çalışmada, Lacanyen Psikanalitik Özne Kuramı çerçevesinde bir vaka analizi üzerinden semptomun ele alınışı nitel bir çalışma ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı, Obsesyonel Yapı ve OKB tanısının; semptomun farklı ele alınışı üzerinden, vaka analizi ile öznenin tarihselliği ve dilinde ortaya koymaya çalışmaktır. Bu bağlamda birinci bölümde araştırmanın konusu, içeriği, problematiği; ikinci bölümde psikiyatri ve klinik psikolojide semptom ve tanı ile Lacanyen psikanalitik kuramda semptom ve yapı incelenmiştir. Çalışma, Lacanyen psikanalitik kuramı esas alınarak OKB tanısı almış ve geçmiş tedavi deneyimlerine sahip bir kadın ile yürütülmüştür. Çalışma boyunca süpervizyon desteği alınmıştır. Sekiz aylık süreç boyunca kişinin izni doğrultusunda, veri analizi için ses kaydı alınmıştır. Dördüncü bölümde çalışmanın amacı doğrultusunda psikanalitik söylem analizi perspektifinde klinik vaka çalışması; sonrasında kuramsal tartışma yürütülmüştür. Bu bağlamda çalışmanın sonucu olarak; DSM merkezci semptomun ele alınışında görülen davranış ve düşüncelere yönelinmesinden ziyade, Lacanyen psikanalitik özne kuramı çerçevesinde öznenin tarihselliği ve dilinde, semptomun anlamı ve işlevinin önem taşıdığı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Obsesyonel Özne, Obsesyonel Nevroz, OKB, Semptom, Lacanyen Psikanalitik Özne Kuramı
Klinik psikologların iyilik hallerinin nitel yöntemle incelenmesi
Bu araştırma psikologların iyilik hallerini sağlama ve sürdürme becerileri ile meslekleri arasındaki ilişkiyi zamansal bir çizgide değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda uygulama alanında beş yıl ve daha uzun süredir çalışan psikologların, meslek seçimi motivasyonlarından mesleki anlamda yetkinlik kazanmaya kadar olan sürece dair anlatıları değerlendirilerek gömülü teori yöntemi ile kuramsal bir çerçeve oluşturulmaya çalışılmıştır. Türkiye'de doğrudan psikologları konu alan çok az çalışma olmasından dolayı, araştırma ile bu doğrultudaki alanyazına katkı sağlaması amaçlanmaktadır. Psikolog adayları ve genç psikologlar için de çalışmanın rehber niteliği görebileceği beklenmektedir. Araştırma sonucunda; kişilerin meslek seçimlerinde etkili olan faktörlerin ve mesleki gelişim süreçlerinin, özyeterlilik ve iş tatminlerine olan etkisi ile iyilik hallerini sağlamak ve sürdürmek için uyguladıkları stratejiler belirlenmiştir. Sürdürmeyi zorlaştıran; maddi, eğitim sistemi ve iş ortamında yaşanılan problemler ve kişilerin ruhsal durumlarına olumsuz etki eden faktörlere yönelik gerçekleştirilen stratejiler iyilik hali boyutlarına göre değerlendirilerek mesleki iyilik hali kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Çalışmada kişilerin mesleki iyilik hallerini sağlamalarında; psikolog olmalarının en önemli faktör olduğu gözlenmiştir.
Ev kadınlarında algılanan ebeveyn tutumu ile somatizasyon arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü
Bu çalışmanın amacı, ev kadınlarının somatizasyon düzeyi ile algılanan ebeveyn tutumları arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünü incelemektir. Bu amaçla 20-50 yaş arası 300 kadın çeşitli internet platformları üzerinden araştırmaya katılmıştır. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R) Somatizasyon alt boyutu, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları-Çocuk Formu (EMBU-C) ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DERS-16) ölçekleri uygulanmıştır. Yapılan korelasyon analizi sonucunda algılanan ebeveyn aşırı koruyuculuk ve reddedicilik tutumları arasında pozitif yönlü İlişki bulunmuştur. Algılanan ebeveyn aşırı koruyuculuk ve reddedicilik tutumları ile somatizasyon ve duygu düzenleme güçlüğü düzeyleri arasında pozitif yönde ilişki olduğu bulunmuştur. Algılanan ebeveyn duygusal sıcaklık tutumu, reddedici tutum ile arasında negatif yönlü ilişki olmasına rağmen somatizasyon ile arasında ilişki bulunamamıştır. Yapılan aracı değişken analizi sonucunda duygu düzenleme güçlüğü, algılanan anne aşırı koruyuculuk tutumu ile somatizasyon problemleri arasındaki ilişkiye ve algılanan baba tutumu ile somatizasyon arasındaki ilişkiye tam aracılık ettiği bulunmuştur. Analizler sonucunda elde edilen bulgular uyumsuz ebeveyn tutumlarının, yetişkin bireylerde duygu düzenleme güçlükleri yaşanmasında ve somatizasyon problemleri oluşmasında rol oynayacağını öne sürmektedir. Çalışmanın bulguları literatür kapsamında tartışılmıştır.
An investigation of mental health professionals' abilities to recognize emotions and complex mental states from facial expressions
The main purpose of this study is to examine the ability of mental health workers to recognize emotions and complex states from facial expressions. For this purpose, 36 mental health professionals consisting of psychologists and psychological counselors and 24 people who are not mental health professionals were reached. The participants' ability to recognize emotions and complex states from facial expressions was assessed using the McGill Face Database. Since the original language of the data set was English, translation into Turkish and pilot study were done. The first hypothesis of this study was that mental health professionals recognize emotions and complex states from facial expressions better than other people. In the second hypothesis, it was expected that there is a significant difference between male and female participants in terms of facial expression recognition performance. The facial expression recognition performance of mental health professionals and the other group was analyzed by Independent Sample t-test, and it was found that mental health professionals recognized facial expressions significantly better. The face recognition performances of female and male participants were analyzed by Independent Sample t-test and no significant difference was found between the two groups. The findings of the research, contributions to the literature, limitations of the study and suggestions for future studies are discussed.
Examining the prevalence and profile of depression, anxiety and stress in an Australian clinical setting
Depression, anxiety, and stress are mental health problems that negatively affect individuals' quality of life. This study aims to evaluate the prevalence and profile of depression, anxiety, and stress based on clinical archival data collected in 10 years, and encompassing 490 Australian based sample, aging from 17 to 77 years old. Patients were assessed with in-take forms and DASS which measured depression, anxiety, and stress levels of individuals. In this study, 281 (57.3%) of the participants were female and 209 (42.7%) were male. In the dataset, the prevalence of depression, anxiety and stress was found to be unusually high. It was identified that people who are being under the age of 50, having children, having a previous history of depression, having a low socio-economic condition, being from an Eastern Mediterranean culture, having a low level of education and occupation and believing in Christianity or Islam are more likely to experience severe or extremely severe levels of depression. In anxiety, results showed that being a female, having a previous history of depression, having a low level of education and occupation, being from an Eastern Mediterranean culture and believing in Christianity or Islam, increased probability of experiencing severe or extremely severe anxiety symptoms. Lastly, stress results indicated that being married, having a previous history of depression, having a low education and occupation levels and being non-religious made individuals become more likely to experience severe or extremely severe levels of stress. Results of the present study can be partially supported by the literature review. It is concluded that the prevalence and profile of depression, anxiety and stress can be obtained because demographic factors are related to mental health problems. Both prevalence and profile provide an understanding of the burden of these diseases, and support the provision of health services like therapy, and counselling. Keywords: Anxiety, Australia, clinical archive, depression, prevalence, stress
Online versions of single session virtual reality therapy and emdr flash therapy on the treatment of flying fear
Aviation has become an essential component of the worldwide environment; nonetheless, several individuals continue to experience aviophobia. Despite the availability of several therapies for aviophobia, research on single-session interventions yielding accelerated results is limited. The objective of this research was to evaluate the effectiveness of the single-session Online Virtual Reality Therapy (OVRET) and the single-session online flash technique at a four-week follow-up. The research design disregarded relaxation or breathing methods to concentrate only on the effects of exposure and therapy. In the present study, individuals obtained by convenience sampling were randomly allocated to the OVRET group, the online flash technique group, or the psychoeducation-only group. This experiment was registered on December 27, 2024, at ClinicalTrials.gov (Registration number: NCT06758635) and it was funded by the Ibn Haldun University Research Fund (Number: 2238). The findings indicated substantial differences between groups, before and after treatment. The OVRET group exhibited reduced levels of flight-related fear and anxiety in the FAS, FAM, and VAFAS assessments; however, the flash technique group demonstrated statistically significant differences just in the VAFAS tests as compared to the psychoeducation group. The research emphasises the efficacy of online single-session therapies designed to immediately alleviate anxiety and fear to flying. The OVRET and partially the EMDR flash technique, were found to be effective in treating aviophobia, as evidenced by the findings of the study.
Majör depresyon ve yaygın anksiyete bozukluğu tanısı alan kişilerde bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin değerlendirilmesi
Amaç:Bu araştırmada, klinik ortamda, Majör Depresyon Bozukluğu ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu tanısı almış bireylerin, bilişsel duygu düzenleme stratejilerine bakılarak, varsa farklılıkların incelenmesi ve sağlıklı bireyler ile karşılaştırarak farklılıklarına bakılması amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel bir çalışma olan bu araştırmanın örneklemini Aralık 2016-Mart 2017 tarihleri arasında, 2 farklı devlet hastanesindeki psikiyatri polikliniğine başvuran 62 kişi oluşturmuştur. Araştırma kapsamında veri toplama araçları olarak, Sosyodemografik Özellikler Bilgi Formu, Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği ve DSM-IV-TR Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme kılavuzu uygulanmıştır. Araştırmada elde edilen bilgiler SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Sciences) for Windows programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) testi kullanılmıştır. Anova testi sonrasında farklılıkları belirlemek üzere tamamlayıcı post-hoc analizi olarak Tukey testi kullanılmıştır. Araştırmanın sürekli değişkenleri arasında pearson korelasyon analizi uygulanmıştır. Elde edilen bulgular %95 güven aralığında, %5 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırma sonucunda, klinik ortamda majör depresyon veya yaygın anksiyete tanısı almış kişilerin, bilişsel duygu düzenleme stratejileri alanyazıdaki bilgiler ile tutarlı bulunmuştur. Sonuç: Sağlıklı grubun uyumlu bilişsel duygu düzenleme puanları, depresyon grubunun ve anksiyete grubunun uyumlu bilişsel duygu düzenleme puanlarından anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Depresyon ve anksiyete grubunun uyumsuz bilişsel duygu düzenleme puanları, sağlıklı grubun uyumsuz bilişsel duygu düzenleme puanlarından yüksek bulunmuştur. Grupların hangi bilişsel duygu düzenleme stratejilerini kullandıkları regresyon analizi yapılarak ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular ışığında, ileride yapılacak olan çalışmalar için faydalı olabilecek çeşitli önerilerde bulunulmuştur.
DEHB tanısı almış çocukların aile resmi çizimlerinin algılanan ebeveyn tutumları ve anksiyete düzeyleri ile ilişkisi
Amaç: DEHB çocukluk çağında en sık görülen nörogelişimsel bozukluklardan biridir ve sıklıkla öğrenme güçlüğü, gelişimsel dil patolojileri, içe atım ve dışa vurum sorunları başta gelmek üzere başka bozukluklarla birliktelik gösterir. DEHB'nin tedavisi sırasında bu komorbid durumların tanınması ve tedavisi de oldukça önemlidir. Bu çalışmada, DEHB tanısı alan çocukların aile resmi çizimleri ile çocukların algıladıkları ebeveyn tutumları ve anksiyete düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma grubu 7-13 yaş arasında 36 çocuk ve annesinden oluşmuştur. Örneklemdeki tüm çocuklara Ana Baba Tutumları Envanteri, Kinetik Aile Çizim Testi ve Durumluk- Sürekli Kaygı Ölçeği uygulanmıştır. Anneler ise Conner's DEHB Ebeveyn Değerlendirme Ölçeği ve Sosyodemografik Veri Formu doldurmuştur. Bulgular: DEHB tanılı çocuklar ve kontrol grubu arasında ana baba tutumları bakımından anlamlı fark bulunmuştur. Araştırma grubunun sürekli kaygı düzeyleri kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulunurken, durumluk kaygı düzeyleri iki grup arasında farklı bulunmamıştır. Ayrıca DEHB tanısı alan çocukların aile resmi çizimlerinin bu çocuklarda sürekli kaygı düzeyini yordamada faydalı olabileceği görülmüştür. Sonuç: Sonuç olarak çocuk resimlerinin, DEHB tanılı çocukların değerlendirme sürecinde muayeneyi tamamlayıcı önemli bir araç olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, aile resimleri, projektif test, anksiyete