Patoloji
94 theses under this subject heading
Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri
Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.
Anormal servikal sitolojide anormal endoservikal patoloji ve human papilloma virus prevelansı
Giriş: Servikal kanser günümüzde dünya da kadınlar arasında dördüncü sıklıkta görülen ve önlenebilir bir kanser olması nedeniyle önemini korumaktadır. Bu nedenle birçok tarama programı geliştirilmiş olup bizim ülkemizde de en çok servikal sitoloji ve PCR ile hrHPV DNA pozitifliği taraması yapılmaktadır. Birçok çalışmada HPV enfeksiyonunun servikal kanserlerde %96-99 oranında pozitif olduğu belirtilmiştir. HPV'nin tek başına pozitifliğinin dışında yardımcı faktörlerlerin olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Biz bu çalışmada anormal servikal sitolojide anormal endoservikal patoloji ve HPV prevelansını, olası kofaktörlerin bu durumu nasıl etkilediğini, endoservikal örneklemenin önemini değerlerlendirdik. Metod: Bu çalışmada polikliniğimiz kolposkopi ünitesinde Ocak 2013 ve Nisan 2016 tarihleri arasında anormal servikal sitoloji ile takip tedavi gören 505 hasta değerlendirilmiştir. HPV DNA taraması ve endoservikal örneklem yapılmış olan 215 anormal servikal sitolojili hasta ile 175 kontrol grubu hasta karşılaştırılmıştır. Servikal sitoloji konvansiyonel ve likid bazlı (thin prep) teknik ayırt edilmeksizin çalışmaya dahil edilmişir. Servikal sitoloji Bethesda 2001 sınıflandırma sistemine göre yorumlanılmıştır. HPV DNA hastanemiz patoloji, mikrobiyoloji ve ayrıca dış merkez olarak KETEM laboratuarlarında PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Tüm endoservikal örneklemler endoservikal fırça ve küretaj yöntemleri kullanılarak elde edilip hastanemiz patoloji bölümünce değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma için toplamda 505 olgu değerlendirilmiştir. Eksik verileri olan olgular çıkartıldığında analizler 390 olgu üzerinden yapılmıştır. Çalışmada anormal Pap smear'e sahip olanların sayısı 215 (%55), normal Pap smear'i olanların sayısı 175 (%45) olarak saptanılmıştır. Olguların ortalama yaşı 45.5±9 olarak saptanmıştır. Parite ortalama 2.2, ilk cinsel ilişki yaşı ortalama 20, OKS kullanım oranı %27.9'du. Hastaların %31.3'ü menapozda ve %28'inde ek hastalık mevcuttu. Pap smear sonucu anormal olguların yaş ortalaması 45'ti. Sigara kullanımı %27.2 ve OKS kullanım oranı %26.3 olarak saptandı. Anormal Pap smearli olgularda HPV pozitifliği prevelansı %68.8'di. Bu grupta anormal endoservikal örneklem patoloji prevelansı %40 olarak bulundu. Yaş ile anormal servikal sitoloji arasında bir ilişki saptanmadı. Kontrol grubununda HPV pozitifliği prevelansı %53,7' idi. Bu grupta HPV pozitifliğinin %44'ünü HPV 16, %9.3'ünü HPV 18, %3.2'sini HPV 16 ve 18 birlikteliği %43'ünü diğer HPV tipleri oluşturmaktaydı. Anormal endoservikal örneklem patoloji sonucu prevelansı %2.8'idi. Anormal smear sitolojisi ile HPV DNA pozitifliği arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki saptandı (p:0.002). Gravida, parite, ilk cinsel ilişki yaşı, OKS kullanımı, sigara kullanımı ile anormal servikal sitoloji arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anormal servikal sitoloji ile abortus ve küretaj öyküsü arasında istatistiksel anlamlı sonuç elde edildi. HPV DNA pozitifliği ile sigara kullanımı ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. HPV DNA pozitifliği ile diğer kofaktörler arasında yapılan karşılaştırmalarda istatistiksel anlamlı sonuç bulunmadı. HPV DNA pozitifliği ile küretaj öyküsü karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı sonuç bulundu (p= 0.037). Anormal servikal sitoloji ile anormal endoservikal patoloji karşılaştırıldığında sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p˂0.001).Anormal servikal sitoloji derecesi arttıkça anormal endoservikal patoloji ve HPV DNA pozitifliği sıklığının arttığı gözlendi (p:0.002). Anormal endoservikal patoloji ile HPV DNA pozitifliği dışındaki diğer ko-faktörler karşılaştırılmış olup istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı. Anormal endoservikal patoloji ile HPV DNA pozitifliği arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p˂0.001). Sonuç: HPV pozitifliği anormal servikal sitoloji ile ilişkili bulunmuştur. Anormal servikal sitoloji ile abortus ve dilatasyon-küretaj ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anormal servikal sitoloji ile gravida,parite, OKS, sigara kullanımı, yaş, ilk cinsel ilişki yaşı arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. HPV pozitifliğini ko-faktörlerle değerlendirdiğimizde sigara ile ilişkisi anlamlı bulunmuştur. HPV pozitifliği ve dilatasyon -küretaj öyküsü ilişkisi anlamlı bulundu. Anormal servikal sitolojili hastalarda anormal endoservikal patoloji prevelansı diğer çalışmalara göre yüksek bulundu. Anormal endoservikal patoloji ile yaş, gravida, parite, abortus, küretaj, OKS, sigara kullanımı, ilk cinsel ilişki yaşı değişkenleri açısından istatistiki olarak anlamlı bir ilişki çıkmamıştır ancak HPV DNA ile karşılaştırdığımızda sonuç anlamlıydı..
Türk kamu bürokrasisinde patolojik bir olgu olarak kırtasiyecilik ve kırtasiyeciliği azaltmaya yönelik çalışmalar
İnsan hayatının olmazsa olmazı haline gelen bürokrasinin, insanları uğraştıran, gereksiz yere bekleten, zaman, kaynak ve emek kaybına yol açan duygusal ve kötüleyici yönünü ifade etmek amacıyla kırtasiyecilik kavramı kullanılmaktadır. Yapılan incelemeler sonucunda zaman içinde kırtasiyeciliğin diğer bürokratik sorunlarla birleşerek, Türk kamu bürokrasisinin önemli sorunlarından birisi haline geldiği anlaşılmıştır. Böylece, Türk kamu bürokrasisinde kırtasiyeciliği azaltılmaya yönelik çok sayıda çalışmanın yapıldığı tespit edilmiştir. Çalışmanın amacı, Türk kamu bürokrasisinde kırtasiyeciliği azaltmaya yönelik çalışmaları kapsamlı bir şekilde inceleyip ortaya koymak ve bu çalışmaların kırtasiyeciliği azaltma konusunda ne ölçüde başarı sağladığını değerlendirmektir. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde bürokrasinin değişik anlamları, tarihçesi, bürokrasiye yönelik farklı yaklaşımlar üzerinde durulmuş ve Türk kamu bürokrasisinin Cumhuriyet döneminden sonraki tarihsel gelişimi ele alınmıştır. İkinci bölümde kırtasiyecilik kavramının farklı yönleri, sonuçları açıklanmaya çalışılmış olup, Türk kamu bürokrasisinde kırtasiyeciliği artıran etkenlere değinilmiştir. Son bölümde Türk kamu bürokrasisinde kırtasiyeciliği azaltmaya yönelik çalışmalar belirtilmiş ve bu çalışmalar hakkında bir değerlendirmeye gidilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bürokrasi, Türk Kamu Bürokrasisi, Kırtasiyecilik.
Pankreas kanseri tanılı hastaların klinik, patolojik ve sağkalım özelliklerinin retrospektif incelenmesi
Merkezimizde tedavi gören pankreas kanseri tanılı hastaların klinik, patolojik özelliklerinin hastaların sağkalım süreleri ile ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesi'nde Ocak 2012-Mart 2021 arasında tanı ve tedavi alan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir.Genel sağkalım (GS) ve hastalıksız sağkalım (HS) analizleri Kaplan-Meier yöntemi ile analiz edilmiştir. Gruplararası karşılaştırmalarda ise Logrank testi kullanılmıştır. Hastaların ortanca yaşı 60,5 (20 -87 ) idi. Hastaların% 59,5'i erkek ve % 40,5'i kadındı. Patolojik alt tiplere göre; 178 hasta (%89) adenokarsinom, 15 hasta (%7,5) nöroendokrin, 7 hasta (%3,5) psödopapiller tip olarak tespit edildi. Tanı anında 146 hasta (%73) evre IV idi. Hastaların 146'sında (%73) tanı anında metastaz mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca GS süresi 7 ay (%95 GA (5,34-8,65)) ve HS süresi 13 ay (%95 GA (9,39-16,60)) olarak hesaplandı. Adjuvan kemoterapi (KT) alan hastalarda almayan hastalara göre GS süresi anlamlı olarak daha uzun bulundu (33,9 vs 20,1 ay) (p:0,001). Palyatif KT alan hastalarda almayan hastalara göre GS süresi anlamlı olarak daha uzun bulundu (36,8 vs 15,2 ay) (p:0,005). Kanser gelişiminde önemli rol oynayan sigara tüketimi konusunda toplum bilgilendirilmelidir. Uygun hastaları operasyona yönlendirmek sağkalım açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Adjuvan kemoterapi, pankreas kanseri, sağkalım
Klinik ve radyolojik olarak aksiller tutulumu olmayan meme kanserli hastalarda sentinel lenf nodu örneklemesi ve nihai patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi kliniğine meme kanseri tanısı ile başvuran ya da kliniğimizce meme kanseri tanısı konulan ve peroperatif sentinel lenf nodu biyopsi yapılan hastaların (Ağustos 2020-Aralık 2022) tanı, tedavi ve klinik sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na ait arşivdeki ve hastane veri tabanındaki hastaların kayıtlı verileri retrospektif olarak incelendi. Araştırma süresi 24.08.2020 ile 30.12.2022 tarihleri arasında hastanemizde meme kanseri tanısı ile opere olan hastaları kapsayacak şekilde belirlendi. Bu dönemdeki; yaş, ek hastalık varlığı, aile öyküsü, sigara kullanımı, histolojik grade, tümör boyutu, tümör tipi, tümör evresi, uzak metastaz varlığı, neoadjuvan tedavi alma durumu, USG bulguları, Ki-67 proliferasyon indeksi, östrojen reseptör durumu (ER), progestero reseptör durumu (PR), HER-2 pozitifliği, tümör marker pozitifliği, aksilladaki metastatik lenf bezi durumu gibi parametreler kıyaslandı. Bulgular: Çalışmamızda 175 hastadan yalnızca 41(% 23,4) hastada aksiller diseksiyon yapıldı, kalan 134 hasta aksiller diseksiyon ve buna bağlı komplikasyonlardan korunmuş olduğu görüldü. Lokal ileri evre olup aksilla tutulum olan hastalar, neoadjuvan tedavi alıp kötü prognaza sahip oldukları görüldü. Bu hasta grubunda aksiller diseksiyon yapılma oranı daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. (p<0,001) Sonuç: Araştırmanın sonunda bu verilere göre sağlık sistemini fazla yükten kurtarmak, hastaların daha hızlı iyileşmesini sağlamak ve komplikasyonlardan uzak durmak için tüm meme kanseri hastalarına per-operatif SLNB yapmak önerilir. Anahtar Kelimeler: Aksiller diseksiyon, meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, sentinel lenf nodu biyopsi.
Etlik piliçlerde probiyotik (Saccharomyces cerevisiae) kullanımının kronik dozlardaki T-2 toksininin olumsuz etkilerini gidermedeki rolü ve besi performansına etkileri
Bu çalışma, etlik piliç yemlerine yem katkı maddesi olarak probiyotik (Saccharomyces cerevisiae) ilavesinin etlik piliçlerde, T-2 toksininin farklı besi dönemlerindeki farklı dozlarının olumsuz etkisini gidermedeki rolünü, canlı ağırlık kazancı, yem dönüşüm oram, yem tüketimi gibi besi performansına etkilerini ve, ölüm oranı ile patolojik değişiklikleri belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Günlük 88 Ross 308 erkek etlik civcivler biri kontrol, yedisi deneme grubu olmak üzere 8 gruba ayrılmışlardır. Deneme grubu yemlerine, 3 gr/ kg probiyotik, 2 mg/kg ve 4 mg/kg düzeyinde T-2 toksini besinin 1. günü ve 21. günlerinden itibaren sürekli katılmıştır. Civcivler 1-24. günler arası %22.5 hamprotein, 3120 kcal ME/kg, 25-42. günler arası % 21 hamprotein, 3250 kcal ME/kg besin maddesi içerikli yemlerle ad libitum olarak yenilenmişlerdir. Çalışmada, T-2 toksini verilen hayvanların bazı dokularında oluşan patolojik değişimlerin yemlere probiyotik ilavesi ile azaltılabileceği gözlemlenmiştir. İlave probiyotik+ 2 mg/kg T-2 toksini verilen grupların besi performansına ait değerler probiyotik eklenmemiş T-2 toksini gruplarına göre istatistiki olarak farklı bulunmuştur (PO.05). Çalışmanın sonunda ilave probiyotiğin etlik piliçlerde mikotoksikozis olgularım azalttığı ve besi performansına ait değerleri olumlu yönde etkilediği saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Probiyotik (Saccharomyces cerevisiae), T-2 toksin, etlik piliç, besi performansı, patoloji
Doğu Akdeniz Bölgesi meşe taksonları (Quercus spp.)'nın Cynipidae faunası ve ilişkili böcek türlerinin belirlenmesi
Galler parazitik bir organizmanın (böcek, bakteri, fungus) neslinin devamı için beslenme, barınma ve koruma maksatlı bir bitkide hücre sayısı (hyperlasie) ve boyutunda (hypertrophye) artışa neden olan atipik bitki büyümeleridir. Böcekler gale neden olan en yaygın organizmaların başında gelir. Böcekler içerisinde 6 takıma mensup 52 farklı familya üyesi bitkilerde gal oluşumuna neden olur. Böcek grubu içerisinde tür sayısı bakımından gal sineklerinden (Diptera:Cecidomyiidae) sonra gal oluşturan en zengin ikinci grubu Cynipidae (Hymenoptera) familya üyeleri oluşturur. Cynipidae familyasında Cynipini tribusu üyeleri Fagaceae (Quercus, Castanea, Castanopsis, Chrysolepis, Lithocarpus ve Notholithocarpus) türlerinde gal oluştururken aynı familyanın Ceroptresini ve Synergini (Synophrus türü hariç) tribus üyelerei Cynipini tribus üyelerinin oluşturduğu gallerde yerleşimci (inquiline) meşe gal arısı olarak ürerler. Ayrıca bazı Coleoptera, Diptera, Lepidoptera gibi yerleşimci böcek türleri ile Chalcidoidea üstfamilya üyesi parazitoid türler gali üreme materyali olarak kullanır. Bu gruplarla birlikte mikroorganizma ve diğer canlılarla birlikte meydana gelen komleks yapı meşe gal arısı ve onun komünitesini oluşturur. Bu çalışmada Türkiye'nin Doğu Akdeniz Bölgesinde doğal olarak yetişen 11 farklı Quercus taksonu üzerinde gal yapan Cynipini tribus üyesi meşe gal arısı ile ilişkili olan yerleşimci, parazitoid ve ziyaret eden böcek komünitesi araştırılmıştır. Araştırma 2019-2024 yılları arasında Türkiye'nin Akdeniz Coğrafi Bölgesi'nin Adana Bölümünü oluşturan Doğu Akdeniz Bölgesi ile (Adana, Hatay, Kahramanmaraş, Mersin ve Osmaniye) yakın çevresinde (Gaziantep, Kilis ve Karaman-sadece Ermenek ilçesi ve Niğde) doğal Quercus (meşe) alanlarında yürütülmüştür. Araştırma alanında toplam 237 farklı noktada örnek toplanmıştır. Örnekler laboratuvarda saflaştırıldıktan sonra uygun büyüklükte kaplarda kültüre alınmıştır. Örnekler her 15 günde bir kontrol edilmiştir. Elde edilen hymenopter örnekler %70'lik alkol bulunan cryo tüplere aktarılmış, Coleoptera ve Lepidoptera örnekler tekniğine uygun prepara edilerek daimî koleksiyon haline getirilmiştir. Örneklerin ön tanısı literatüre göre tarafımızca yapılmış sonrasında konu uzmanına teyit ettirilmiştir. Araştırma sonucunda; meşe gal arısına (Hymenoptera: Cynipidae) ait 13 cinse bağlı 67 tür, parazitoid gruba (Hymenoptera) ait 9 cinse bağlı 21 tür, yerleşimci gruba (Hymenoptera ve Lepidoptera) ait 3 cinse bağlı 9 tür ve ziyaret eden gruba (Coleoptera) ait 1 cinse bağlı 1 tür olmak üzere toplam 3 takım mensubu 26 cinse ait 98 tür tespit edilmiştir. Saptanan 67 meşe gal arı arasında Dryocosmus mikoi Türkiye Cynipidae faunası için ilk kayıt olduğu tespit edilmiştir. Bu kayıtla Türkiye Cynipidae faunası 172'den 173'e, meşe gal arısı sayısı da 124'ten 125'e yükselmiştir. Bununla birlikte, parazitoid gruptan 6 Chalcidoidea (Hymenopter) tür; Aulogymnus testaceoviridis (Eulophidae), Sycophila binotata (Eurytomidae), Ormocerus sp. dif. dirigoius (Pteromalidae), Ormyrus destefanii (Ormyridae), Torymus affinis ve T. eglanteriae (Torymidae) Türkiye böcek faunası için ilk kayıt olduğu belirlenmiştir. Böylece bu çalışma kapsamında toplam 7 türün Türkiye böcek faunası için ilk kayıt olduğu ortaya çıkartılmıştır. Belirlenen türlerden Andricus superfetationis, Pammene gallicolana ve Torymus auratus Türkiye'den ikinci kez bu çalışma ile bildirilmiştir. Bunlara ilaveten bugüne kadar dünyada konukçu kaydı bulunmayan Bootanomyia hepdurgunae'nın dünya konukçu listesine Pseudoneuroterus saliens (Kollar, 1857)-sx ilk kez kaydedilmiştir. Ayrıca Andricus truncicola-ag Sycophila flavicollis'in, A. quercusramuli-sx Sycophila iracemae'nın, Chilaspis nitida-sx Sycophila variegate'nın, Synophrus politus Ormyrus destefanii'nin konukçu listesine bu çalışma ile eklenmiştir. Çalışma kapsamında tespit edilen 98 türün 84'ü Doğu Akdeniz Bölgesi'nden ilk kez bu çalışma ile bildirilmektedir. Saptanan türlerden 37'si Akdeniz, 30'u Güneydoğu ve 27 tanesi İç Anadolu Bölgesi cynipid faunası için ilk kayıt olduğu saptanmıştır. Günümüze kadar 18 türle temsil edilen Doğu Akdeniz Cynipidae faunasının yürütülen bu çalışma sonucunda 67 türü Cynipini+Synergini [66 Cynipini+1 Synergini (sadece Synophrus türü)], 5 türü Synergini, 2 türü Ceroptresini ve 5 türü Diplolepidini tribus üyesinden olmak üzere toplam 82 türle temsil edildiği belirlenmiştir. Bunların dışında birçok tür için konukçu kaydı, yeni yayılış bilgisi ve diğer bulgular detaylı olarak verilmiştir.
Omuz artroskopisi yapılan hastalarda preoperatif manyetik rezonans görüntülemede tespit edilen patolojik bulguların intraoperatif patolojik bulgularla korelasyonu
Omuz Artroskopisi Yapılan Hastalarda Preoperatif Manyetik Rezonans Görüntülemede Tespit Edilen Patolojik Bulguların İntraoperatif Patolojik Bulgularla Korelasyonu Amaç: Artroskopik omuz cerrahisi yapılan hastaların geriye dönük Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme raporları ve artroskopik cerrahi işlemlere ait kayıt altına alınan ameliyat notları taranarak görüntüleme raporlarındaki bulguların ve ameliyatlarda saptadığımız bulguların ne derecede örtüştüğü araştırılacaktır. Elde edilen verilerden günümüz poliklinik şartlarında raporlanan MR görüntülerinin artroskopik omuz cerrahisine karar vermede etkinliğine dair bilgiler elde edilecektir. Materyal ve Metot: Omuz şikâyeti ile başvuran ve cerrahi tedavi uygulanan 90 hasta ile retrospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya alınan hastaların yaş, cinsiyet, patolojik omuz tarafı, akromiyon tipi, kemik patolojileri (humerus, distal klavikula, glenoid), eklem mesafeleri, kartilaj kaybı, ödem, osteofitik dejenerasyon, AC eklem patolojisi varlığı, rotator kas yırtıkları (supraspinatus, infraspinatus, teres minör ve subskapularis), biseps dejenerasyonu, SLAP lezyonu, rotator manşet tendon devamlılığı, bursit, sıvı koleksiyonu ve Vizüel analog skala (VAS) verileri incelendi. MR ve artroskopi sonrası sonuçlar kıyaslandı. Bulgular: Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 55,3±11,5 yıl olup, %52,2'si kadındı. Sağ eklem tutulum sıklığı %68,9 olarak saptandı. Humerus, distal klavikula ve glenoid patolojilerini göstermek açısından artroskopi ve MR arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). En sık saptanan akromiyon tipi, Tip 1 olup, artroskopide Tip 3 görülme sıklığı anlamlı olarak yüksek saptanmış olup (p<0,05); yöntemler arasındaki uyum orta düzeydeydi. Eklem mesafesi, kartilaj kaybı, ödem ve osteofitik dejenerasyon açısından artroskopinin daha üstün olduğu (p<0,05) ve yöntemler arasında uyumun orta-yüksek olduğu saptandı. Yöntemler arasında AC eklem patolojisini göstermede fark olmadığı (p>0,05); yöntemler arasında uyumun önemsiz düzeyde olduğu saptandı. Supraspinatus yırtığı, infraspinatus yırtığı, SLAP ve rotator manşet tendon devamlılığının bozulduğu patolojilerde yöntemler arasında fark olmadığı (p>0,05); yöntemler arasında uyumun önemsiz düzeyde olduğu saptandı. Artroskopinin subskapularis yırtıklarında ve biseps dejenerasyonunu göstermede daha başarılı olsa da (p<0,05); uyumun düşük-orta düzeyde olduğu saptandı. Bursit ve sıvı koleksiyonunu göstermek açısından artroskopi ve MR arasında farklılık saptanmamış olup (p>0,05); yöntemler arasındaki uyum önemsiz düzeydeydi. Post operatif 60.günde hastaların VAS skorlarının anlamlı şekilde düştüğü saptandı. Sonuç: Omuz patolojilerine yol açan lezyonların tanısında, artroskopinin MR'den üstün olduğu saptandı. Özellikle subskapularis tendon rüptürlerinin MR'de diğer patolojilere göre daha az tanı aldığı saptandı. Bazı tanılarda MR'nin, artroskopi ile sonuçlarının yüksek uyumlu olsa bile hastanın bir bütün olarak değerlendirildiğinde yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: omuz, artroskopi, manyetik rezonans
Prostat adenokarsinomunda PCR ile TMPRSS2-ERG gen füzyonunun gösterilmesi
Prostat Adenokarsinomunda PCR İle TMPRSS2-ERG Gen Füzyonunun Gösterilmesi TMPRSS2 (transmembran proteaz, serin 2) promotorunun, erythroblastosis virüs E26 (Ets) gen ailesiyle füzyonu, prostat kanserinde sık olarak izlenir. TMPRSS2, androjen yanıtlı bir transmembran serin proteazıdır. Ets gen ailesi, iyi korunmuş DNA bağlanma bölgesi ve N-terminal düzenleyici bölge içeren, transkripsiyon faktörleridir. Bu genlerin füzyonu, prostat tümör hücrelerinde, androjen bağımlı Ets faktör transkripsiyonuna neden olur. En yaygın füzyon TMPRSS2- ETS-ilişkili gen ( ERG)'dir. Ayrıca ETV1, ETV4 ve ETV5 füzyonları da tanımlanmıştır. Çalışmamız yaş ortalaması 64 (46-88), PSA değerleri ortalama 10,4 (0,6- 116,4) olan 101 hastadan oluşmaktadır. 20 olgu BPH, 31 olgu gleason skor 6, 25 olgu gleason skor 7 ve 25 olgu gleason skor 8 ve üzeridir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan Gleason skor 8 ve üzeri olan 14 olgu TUR-P'den, geri kalan 87 olgu radikal prostatektomi den oluşmaktadır. Olgularımıza ait parafin bloklardan, RT-PCR yöntemiyle TMPRSS2- ERG gen ekspresyonu çalışılmıştır. Toplam 20 BPH olgusunun 8'inde (%40) ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu saptanmış, 12'sinde (%60) görülmemiştir. Otuz bir Gleason skor 6 (Düşük grade'li) olgu ve 25 Gleason skor 7(orta grade'li) olgunun tamamında ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu görülmüştür. Yirmi beş Gleason skor 8 ve üzeri (yüksek grade'li) olguda ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu izlenmemiştir (p=0,000) . Ekspresyon, sağ kalımla, Gleason skorla ile ilişkili bulunmuştur (p<0,05) ancak yaş ve PSA ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda, TMPRSS2/ERG ekspresyonunun düşük gleason skorlu ve periferal zon tümörü olan olgularda pozitif olduğunu saptadık. Gleason skoru yüksek olan olgularımızda TMPRSS2/ERG ekspresyonunun olmaması, bu tümörlerin transizyonel zonda yerleşmesine bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Periferal zondan gelişmiş ve genellikle radikal prostatektomi ile örneklenen tümörlerde ekspresyon varlığı, periferal ve transizyonel zondan gelişen tümörlerin farklı moleküler yolaklar izlediği görüşünü desteklemektedir. Bununla birlikte, tümör gelişim yolağının ilk basamaklarında, ekpresyonun daha etkin olup, ileri basamaklarda ise farklı moleküler yolakların devreye girmesi olası bir diğer mekanizmadır.
Glioblastome multiforme'li hastalarda PTEN'i hedefleyen mikroRNA seviyelerinin patolojik dokularda araştırılması
Amaç: Glial tümörler primer SSS tümörlerinin 1/3'ünü oluşturur. GBM glial tümörlerin en sık görülen formu olup ve aynı zamanda en agresif olan primer malign tümördür. Bu çalışmamızda GBM'li tümör dokusunda PTEN'i hedefleyen miRNA düzeylerine bakılıp, tümör dokusunda mikroRNA bulunup bulunmadığının saptanması amacımız oldu. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde ameliyat edilen ve patoloji örneğinin sonucu olarak glioblastome multiforme olarak raporlanan 26 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu olmadığı için sadece PTEN ile ilişkili miRNA'ların patolojik dokularda düzeylerine bakılmıştır. Bulgular: Kliniğimizde ameliyat edilen vakaların histopatolojik incelenmesinde 26 GBM tümör saptandı. GBM tümör dokusundaki miR-(106b-5p,17-5p,144-3p,19a-3p)'nin Ct değerleri bulundu. Sonuç: GBM tümör dokusunda PTEN'i hedefleyen mikroRNA'ların (106b-5p,17-5p,144-3p,19a-3p ) mevcut olup olmadığı bulunup seviyesi tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Glioblastom, miRNA, fosfataz ve tensin homolog(PTEN)
Malign germ hücreli over tümörlerinde kliniko-patolojik özeliklerin prognoza etkisi
Malign over germ hücreli tümörler (MOGHT), tüm over kanserlerinin %5'sinden sorumludur. Primitif germ hücrelerinden köken alan germ hücreli over tümörlerinin en önemli özellikleri – genç hastalarda görülmesi, yaklaşık 1/3 nün malign olması, üçüncü dekad sonrası az görülmesi ve tanı anında olguların yaklaşık yarısından fazlasının erken evrede olmasıdır. Amaç: MOGHT uzun sağkalımla ilişkili olması, farklı gidişatları, ve biyolojik özellikleri nedeni ıle diğer over tümörlerinden ayrı incelenmelidir. Bu çalısmamızda amacımız Çukurova Universitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında son 25 yılda MOGHT tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özellikleri ile birlikte prognostik parametrelerin de incelenmesi ve bulguların sağkalıma etkisinin araştırılmasıdır. Gereç Ve Yöntem : Kliniğimizde Nisan 1992- Kasım 2017 tarihleri arasında opere edilen ve takipleri yapılan 115 MOGHT tanılı hastanın onkolojik dosyaları, klinik ve patolojik kayıtları incelendi. Hastaların klinik özellikleri, operasyon bilgileri, frozen ve final patoloji karşılaştırma sonuçları, tedavileri ve takip bulguları incelenerek bu verilerin sağkalıma etkileri araştırıldı. İstatistiksel değerlendirme Statistical Package for Social Sciences for Windows 20 (IBM SPSS Inc. Chicago, IL) programı kullanılarak yapıldı. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier testi ile yapıldı. Malign germ hücreli over tümörlerdeki gruplandırılmış risk faktörlerinin Toplam Sağkalım (OS) ve Hastalıksız Sağkalım (DFS) süreleri hem ortalama hem de ortanca cinsinden belirtildı ve Log-Rank testi ile istatistiksel anlamlılık değerlendirildi. Sağkalımı öngörmedeki bağımsız etkenler, geriye doğru seçim yöntemi ile Cox regresyon analizi kullanılarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 115 hastanın yaş ortalaması 27.5 +_ 14.3 tür. Ortalama takip süresi 71.04 aydır. Hastaların 40'ı (%34.7) Disgerminom, 37'si (%32.1) İmmatur Teratom, 15'i (%13.04) Endodermal sinüs tümörü, 17'si (%14.8) Mikst Germ Hücreli Tümör histopatolojisine sahip idi. Hastaların 69' u(%60 ) tanı anında reproduktif dönemde, 70'i (%61) nullipar olduğu belirlenmiştir. En sık başvuru şikayeti ağrı (%47) ve anormal uterin kanama (%27) olmuştur. 55 hastaya (%47.8) FKC, 38'ne (%33) tam evreleme cerrahisi, 22'ne (%19.8) ise dış merkezde operasyon yapıldıktan sonra kliniğimizde tamamlayıcı cerrahi uygulanmıştır. Postoperatif dönemdeki gebelik oranlarına baktığımızda 79 hastanın fertilite istemi olmasına rağmen sadece 55'ine fertilite koruyucu cerrahi yapılmış olup 19'unda (%34.5) gebelik meydana gelmiş ve onların 15'inde terme ulaşan canlı doğum elde edilmiştir. Çalışmaya alınan 115 hastanın 5 yıllIk sağkalımı %74 dur. Olguların yaklaşık 61'i (%53) Evre 1, 19'u (%16 ) Evre 2, 28'i (%24.3) Evre 3, 6'sı (%5.2 si) Evre 4 olmuştur. Tümör lokalizasyonu 15 (%13) hastada bilateral olmuştur. Tümör dokusunun histopatolojik diferensasyonu ise 48 (%41.7 ) hastada iyi, 28 (%24.3 ) hastada ise kötü olarak diferansiye edilmiştir. 71 (%61.7) hastaya lenf nodu diseksiyonu yapılmıştır. 69 olguda (%60) tanı anında metastaz saptanmamıştır. Sonuç: Kliniğimizde 1480 over kanseri olgusunun 115 (%7) ni MOGHT oluşturmaktadır. Calısmamız kapsamında yapılan tek yönlü analizlerde ; tümör lokalizasyonu, sitoreduksiyon yapılamamış olması, ileri evre hastalık, kötü diferansiyasyon, metastaz saptanmış olması, mikst germ hücre histolojik tipi, hastaların sistemik hastalığının bulunması (diyabet, hipertansiyon, astım vb.) kötü prognostik faktörler olarak belirlendi. Çok yönlü analizlerde hastalıksız sağkalıma etki eden faktörler ileri evre, tümörün mikst germ hücre histolojisinde olması ve suboptimal sitoredüksiyondur. Çalışmamızda, mikst germ hücreli over tümörlerinin hem hastalıksız hem de toplam sağkalım sürelerinin, diğer histolojik türlere göre belirgin olarak düşük olduğu gösterilmiştir. Fertilite koruyucu cerrahi sonrası gebelik oranlarının yüksek bulunması ise hastalar için umutvericidir. Anahtar Kelimeler: MOGHT, germ hucreli, Disgerminom, İmmatur Teratom, Toplam Sağkalım, Hastalıksız Sağkalım, Prognostik Faktörler
Submukozal invazyonu olan yüksek dereceli mesane tümörü olan hastalarda klinik ve patolojik verilerin prognoza etkisi
Amaç: Mesane ürotelyal karsinomu tanısı koyulan hastaların %75'i tanı anında KİOMK'dir. KİOMK'lerinin zamanla %70'den fazlasında nüks, %10'dan fazlasında ise T2 progresyonu görülmektedir. Biz de çalışmamızda KİOMK'lerinde çeşitli demografik, klinik ve patolojik verilerin prognoz üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç Yöntem: Hastanemizde 2006-2018 yılları arasındaki patolojik değerlendirmesi T1G3 mesane ürotelyal karsinomu olan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri; yaş ve cinsiyet, klinik verileri; tümör boyutu, tümör sayısı ve NLR, patolojik verileri ise; submukozal invazyon derinliği, eş zamanlı CİS varlığı, eş zamanlı LVİ varlığı ve varyant histoloji varlığıydı. Bu verilerin KİOMK'lerindeki çeşitli prognostik faktörler ile ilişkisi istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: Patolojik tanısı T1G3 olan 157 hastadan 63 tanesi kriterlere uymadığı için çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen 61 hasta primer, 33 hasta sekonderdi. Medyan takip süresi 36,50 (2-150) aydı. Hastaların 80'i (85,1%) erkek, 14'ü (14,9%) kadındı (p< 0,05). Yaş ortalaması erkeklerin 64,6±9,4 kadınların 68,1±12,3 idi (p> 0,05). Genel yaş ortalaması 65,19±9,9'du. Hastaların 47'sinde (50%) nüks, 27'sinde (28,7%) progresyon görüldü. Nükse kadar geçen süre ortalama 9±4 (1-83), progresyona kadar geçen süre ortalama 17.1±2 (2-70) aydı. Genel sağkalım ortalama 92,2±8,0 ay idi. Nüks ihtimali ve progresyon ihtimali açısından tümör boyutu (p= 0,039), tümör sayısı (p= 0,022), NLR (p= 0,048) ve eş zamanlı LVİ varlığı (p= 0,011) anlamlı bulundu. Nükse ve progresyona kadar geçen süre ile hiçbir parametre arasında korelasyon bulunmadı (p>0,05). Genel sağkalım ile sadece NLR arasında korelasyon bulundu (p= 0,048). Sonuç: Bu bulgulara göre tümör boyutu, tümör sayısı, NLR ve LVİ'nin KİOMK'lerinde prognostik öneminin olduğu görülmüştür. Diğer parametreler ile prognostik faktörler arasında korelasyon bulunmaması, çalışmanın retrospektif olmasına, hasta sayısının az olmasına, hasta gruplarının dağılımında heterojenite olmasına ve erken sistektomi yapılan hasta grubunun çalışmamızda yer almasına bağlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, nüks, progresyon.
Stratonikeia antik kenti Batı Cadde kilise iskeletlerinin antropolojik analizi
Bu tez çalışmasının materyalini, Prof. Dr. Bilal Söğüt Başkanlığı'nda 2014-2016 yılları arasında Batı Cadde Kazıları sırasında Kilise Nekropolü'nde ortaya çıkarılan iskelet kalıntıları oluşturmaktadır. Çalışmalar, 59 mezardan 103 bireye odaklanmıştır. Kilisenin 4. yüzyılda yapıldığı ve M. S. 7. yüzyılda terk edildiği söylenmektedir ve mezarların Roma İmparatorluk Dönemi'ne, yani M. S. 11-12 yüzyıllara tarihlendiği söylenir ancak bu varsayımlar kesin değildir. İskelet kalıntıları cinsiyet, yaş ve patoloji olmak üzere üç ana bölümde incelenmiştir. 103 bireyde patolojik olgularda yüksek oranlı travmalar ayrı kategoriler kullanılarak incelenmiştir. Kalıtımın temelini oluşturan konjenital anomaliler (malformasyonlar) ayrı başlıklarda verilmektedir. Bu gözlemleri istatistiksel bağlamda açıklamak yeterli olsada, bize akrabalık bilgisini ve iskeletlerin tüm genom özelliklerini verebilecek örnekler alarak kanıtlarımızı açıklığa kavuşturmak için uluslararası ortaklarla çalışmalar yapılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Stratonikeia, Batı Cadde, Kilise, Paleoantropoloji, Patoloji.
Perianal tümörlerde patolojik incelemeler ve MAPK sinyal yolağının tümörün onkogenezindeki rolünün değerlendirilmesi
Amaç: CD117 –c-KİT olarak da bilinir- c-KİT proto-onkogeni tarafından kodlanan bir tirozin kinaz reseptörüdür. İnsanlarda yapılan çalışmalarda prostat kanseri gibi gonadal hormonların etkisi altında gelişen tümörlerde c-KİT reseptörü ile karsinogenezis arasında ilişki belirlenmiştir. Köpek malign meme tümörü olgularında tümörün alt tipi ile c-KİT boyanma paterni arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Androjenik hormonların etkisi altında geliştiği ileri sürülen perianal tümörlerde c-KİT ekspresyonu bilinmemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada perianal tümör olgularında (toplam 17 olgu) c-KİT ifadesi ve onunla ilişkili sinyal yollarından biri olan MAPK sinyal yolağının aktivasyonu immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Perianal tümörler önerilen histopatolojik ve immunohistokimyasal değerlendirme kriterleri ışığında değerlendirildirilerek sınıflandırıldı. Bulgular: Olguların %29'una perianal adenom, %12'sine perianal epitelyom, %59'una ise perianal karsinom tanısı konuldu. İncelenen olguların hiçbiri CAM5.2 ile reaktivite göstermedi. İstatistiksel analizler perianal tümör alt tipleri arasında c-KİT ekspresyonu bakımından farklılık olmadığını ortaya koydu. Tüm olgularda rezerv/bazoloid hücrelerinde sitoplazmik c-KİT immunoreaktivitesi belirlendi. Hepatoid hücrelerdeki c-KİT boyanma paterni olgudan olguya değişmekle birlikte olguların genelinde sitoplazmik c-KİT immunoreaktivitesi saptandı. Olguların 3'ünde p-ERK1/2 ile pozifif boyanma belirlendi. Sonuç: Bir ön çalışma niteliğindeki bu çalışmada olguların genelinde anormal (sitoplazmik) boyanma paterninin belirlenmesi ve membranöz boyanmanın azalma eğiliminde olması c- KİT'in perianal tümör gelişiminde rolü olduğunu düşündürdü. Ayrıca yüksek düzeyde c-KİT ifade eden olguların kinaz inhibitörlerinden fayda görebileceğini akla getirdi. Anahtar kelimeler: CAM5.2, c-KİT, Köpek, Perianal tümör, p-ERK1/2
Majör tükrük bezi kitlelerinin sonoelastografik özellikleri ve patoloji korelasyonu
Amaç: Tükrük bezi kitlelerini elastografik skor ve strain oranları ile değerlendirerek elastografinin benign ve malign tümörleri ayırmadaki tanısal etkinliğini araştırmak. Materyal-Metot: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalında 2014 ile 2015 tarihleri arasında B-mode ultrasonografide tükürük bezinde lezyon saptanan 38 hastada 7 malign 33 benign lezyon strain elastografi ile değerlendirildi ve strain oranları hesaplandı. Elde edilen sonuçlar patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Strain oranları benign grupta ortalama 2,09±1,93, malign grupta ortalama 2,02±1,59 olarak hesaplandı. İstatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p= 0,388). Elastografik skor benign grupta ortalama 2,36±0,74, malign grupta ortalama 2,28±1,38 olarak hesaplandı. İstatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p= 0,352). Strain oranını 2,05 kabul ettiğimizde sensitivite %75, spesifite %70 olmaktadır. Ancak ROC eğrisi altında kalan alan 0,73 olup istatistiksel olarak anlamsızdır (p=0,16). Sonuç: Elastografi tükrük bezi kitlelerinin benign malign ayrımında B-mode ultrasonografiye yardımcı bir tetkiktir. Ancak benign ve malign kitlelerde belirgin örtüşmeler olmaktadır. Çalışmamızda malign lezyon sayısı az olup daha geniş seriler ile yeni çalışmalar yapılması gerekmektedir. Yüzeyel kitlelerin elastografik değerlendirilmesinde lezyon ile referans doku altında benzer sertlikte dokular olmasına özen gösterilmedir. Yaptığımız literatür taramalarında daha önce lezyon altında yer alan dokunun sertliğinin elastografik sonuçları etkilediği belirtilmemiş olup bu açıdan çalışmamız bir ilk olmaktadır.
Mide adenokanseri ile hp (+), hp (-) intestinal metaplazi arasındaki moleküler patoloji
Giriş ve Amaç: İntestinal metaplazi (IM), mide kanseri gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür.WNT sinyal yolağı karsinogenezisde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda IM ve mide kanseri hastalarında WNT sinyal yoluna ait genlerin tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 34 mide kanserli, 45intestinal metaplazili ve 25 kontrol olgu olmak üzere toplam 104 kişi çalışmaya dahil edildi. Mide kanseri, IM ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile WNT sinyal yolu anahtar gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Tümör yükünü yansıtan , prognostik önemi olan metastaz varlığı ve mide de lokalizasyonuna göre mide kanseri hastaları alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. IM hastaları mide kanseri için risk faktörü olarak Kabul edilen Helikobakter Pilori (HP) varlığına göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. Bulgular: Mide kanserli ve IM'li hastalardaRHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin kontrol grunbuna göre anlamlı şekilde overeksprese olduğu saptandı. Metastatik mide kanseri hastalarında metastaz göstermeyen hastalara oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Diffüz tip mide kanseri hastlarında diffüz olmayan mide kanseri hastalarına göre RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Mide kanseri hastları ile IM hastaları karşılaştırıldığında gen ekspresyonlarında anlamlı bir fark bulunmadı. HP pozitif IM hastlarında HP negatif IM hastalarına oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu saptandı. Sonuç: RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin mide kanseri hastalarında tümör yükünü yansıtabileceğini düşünmekteyiz. Mide kanserinden önce RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin IM hastalarında ekspresyon oranının artmaya başladığını ve bu ekspresyonu HP varlığının artırdığını düşünmekteyiz. Bu konularda daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler:Mide kanseri, İntestinal metaplazi, RHOA, CXADR, CSNK1A1, CCND2, DVL2, FZD8, NFACT1
Endoskopik Dakriyosistorinostomi ameliyatı yapılmış hastalarda kese histopatolojik özelliklerinin prognoza etkisinin değerlendirilmesi
Epifora, otolaringoloji ve oftalmolojide sık rastlanan bir yakınmadır. Epiforanın tedavisinde amaç gözyaşının buruna geçişini düzgün bir şekilde sağlamaktır. Medikal tedavinin yetersiz kaldığı durumlarda cerrahi olarak pasajı sağlamak gereklidir. Günümüzde DSR temel olarak endonazal ve eksternal olmak üzere iki yöntemle uygulanmaktadır. En-DSR' nin hem işlem hem de hastalık tekrarı açısından eksternal DSR'e kıyasla avantajlı özelliklere sahiptir. DSR ameliyatları sonrasında rekürrensler olabilmektedir. Bu araştırmanın yapılmasındaki amaç, En-DSR ameliyatı yapılan hastalardaki nüks (hastalık tekrarlama) oranlarını tespit etmek, beraberinde ameliyat sırasında alınmış olan kesenin histopatolojik özellikleri ile hastalığın tekrarlama arasındaki ilişkiyii ortaya koymaktır.Çalışmaya dahil edilen hastalar Göz Hastalıkları A.D. ile işbirliği kapsamında Anabilim dalımıza En-DSR ameliyatı yapılmak üzere yönlendirilmiş ve yapılan incelemelerde lakrimal keseleri normal ya da dilate olan postsakkal stenozlu olgulardır. Bu çerçevede, Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 1995?2010 tarihleri arasında kronik dakriyosistit tanısı ile En-DSR uygulanan 78 hasta sorgulama ve kontrol muayene amaçlı çağrıldı. Ancak sadece 34 hasta (%44) kontrol muayenesine geldi. Ayrıca kontrole gelen hastalar; yaş, cinsiyet, takip süresi, primer ya da revizyon cerrahi, silikon tüp uygulanması, En-DSR ile eş zamanlı rinolojik cerrahi, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonların varlığı ve postoperatif subjektif şikayetler açısından değerlendirildi. Hastalara rutin KBB ve endoskopik muayene ile fluorescein testi uygulandı. Kontrole gelen 34 hastanın 25'inin (%73.5) lakrimal kese örnekleri Patoloji A.D.'ı tarafından histopatolojik (yangısal hücre infiltrasyonu, fibrozis, kapiller damar proliferasyonu ve kronik yangı skoru açısından) incelemeye alındı.Tüm olgularda postoperatif kontrol süresi (p=0.598), yaş (p=0.502), cinsiyet (p= 0.649), silikon tüp uygulaması (p= 0.249), En-DSR ile eş zamanlı sinonazal cerrahi uygulaması (p= 0.541), primer/revizyon cerrahi (p= 0.390) ile iyileşme sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Patoloji A.D. tarafından değerlendirilen 25 lakrimal kese preparatlarındaki hücre infiltrasyonu (p=0.05), fibrozis (p=0.05), kronik yangı skoru (p=0.03) ile iyileşme sonuçları arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptandı. Bu sonuç ile lakrimal kesede yangı skoru şiddetlendikçe başarı oranının düştüğü gösterilmiştir.Kronik yangı skorunun rekürrens açısından kötü prognoz kriterleri içerisinde olduğu düşünülebilir. Bu nedenle daha önceki çalışmalarda rutin histopatolojik değerlendirme önerilmezken, bu çalışmada elde ettiğimiz veriler doğrultusunda En-DSR sırasında rutin lakrimal kese biyopsisi alınması ile rekürrens olabilecek ileri derecede yangısı olan olguların daha yakın takip edilmesi gerektiği önerilebilir. Sonuç olarak, bu çalışma bize lakrimal kesede fibrozis, yangısal hücre infiltrasyonu ve kronik yangı skoru arttıkça iyileşmenin olumsuz etkilendiğini düşündürmektedir.
Prostat kanserinde de-ritis oranının patolojik sonuçları öngörmede önemi
Amaç: Bu çalışma, prostat kanseri tanısıyla radikal prostatektomi yapılan hastalarda operasyon öncesi bakılan De Ritis oranının (serum Aspartat Transaminaz (AST)/Alanin Transaminaz (ALT)) ameliyat sonrası ISUP-GG (International Society of Urological Pathology Grade Group) derece yükselmesi (upgrade) ve patolojik sonuçları öngörmedeki etkinliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2012-2022 yılları arasında lokalize prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi yapılan 152 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların operasyon öncesi 1 aylık süre içerisinde bakılan serum AST ve ALT değerleri çalışmaya alındı. Hastaların yaşı, preoperatif tümör karakteristikleri (biyopsi öncesi PSA, prostat volümü, PSA dansitesi, biyopsi ISUP- GG, maksimum biyopsi tümör volümü) ve prostatektomi patolojik özellikleri (ISUP-GG, patolojik tümör evresi, lenf nodu tutulumu, seminal vezikül invazyonu ve cerrahi sınır durumu) değerlendirildi. Bulgular: Radikal prostatektomi sonrası ISUP upgrade saptanan grupta De Ritis oranı ortalaması upgrade saptanmayan gruba göre daha düşük saptandı (1,14±0,28 karşı 1,10±0,27, p=0.38). Upgrade tahmin etmek için yapılan ROC eğri analizi sonucunda optimal De Ritis oranı eşiği 1.22 olarak hesaplandı. Düşük De Ritis oranı olan grupta upgrade görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı (%51'e karşı %34, p=0.05). Düşük De Ritis oranı olan hastalarda, radikal prostatektomi sonrası patolojik T3, seminal vezikül invazyonu ve lenf nodu invazyonu oranları istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla 0.68, 0.50 ve 0.39). Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda düşük De Ritis oranı ile radikal prostatektomi sonrası ISUP upgrade ve olumsuz patolojik özellikler (T3, lenf nodu tutulumu, seminal vezikül invazyonu) arasında ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.
Gaziantep il ve ilçelerinde yetiştiriciliği yapılan nohuda zarar veren fungal hastalık etmenlerinin belirlenmesi ve yabani nohut türlerinde bulunan dayanıklılığın araştırılması
Kültürü yapılan nohut (Cicer arietinum L.) yüksek oranda içerdiği proteinler nedeni ile gerek insan ve gerekse de hayvan beslenmesinde önemli bir yere sahiptir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde ekim alam (%22.36) ve üretim (%13.23) açısından tahıllardan sonra gelen baklagiller, ekonomik olarak önemli bir katkı payı ile karşımıza çıkmaktadır. Gaziantep ili ve çevresindeki toplam ekim alanının %24.8 kısmı ve toplam üretimin ise % 10.51 kadarı baklagil tarımına ayrılmıştır (Anonim, 1997). (Annonymous, 1997)Nohutta önemli ekonomik ürün kayıplarına neden olan fungal hastalık etmenleri bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemlileri Fusarhun ve Ascochyta türleridir. Bu fungal etmenlerin toprak ve tohum kökenli olmaları dolayısı ile mücadelesi oldukça güçtür ve en önemli kontrol yöntemi hastalığa dayanıklı nohut çeşitlerinin kullanılması ve kültürel mücadeledir. Bununla birlikte kesin bir kontrol yönteminin belirlenmesi için hastalık etmenlerinin populasyon düzeyinde tanısının yapılması ön koşuldur.IV Bu çalışmada, 2000-2001 yetiştirme döneminde Gaziantep il ve ilçelerinin nohut yetiştiriciliği yapılan alanlarında sorun olan fungal hastalık etmenlerinin saptanması ve tanısının gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Gaziantep merkez ve 9 ilçenin nohut ekimi yapılan alanlarına arazi çıkışları gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, bazı tarlalarda %80'e ulaşan kayıpların meydana geldiği saptanmış ve hastalık simptomları gösteren bitkilerden yapılan izolasyonlarda, Antraknoz başta olmak üzere Fusarhım sokmi, Macrophomina sp., Alternaria sp. ve Rhizoctonia solanı etmenleri belirlenmiştir. En yaygın Antraknoz etmeni Ascochyta rabei olarak saptanmış ve toplam, 15 izolat saflaştırılmıştır. Bu izolatlardan 5 tanesi farklı Araştırma Enstitüleri'nden elde edilen 7 nohut çeşiti üzerine inokule edilerek patojenite denemelerinde kullanılmıştır. Yapılan çalışmalarda denenen çeşitlerin önemli bir bölümünün kullanılan izolatlara hassas olduğu saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar, 2001 yılında epidemi yapan Ascochyta yanıklığına karsı acil önlemlerin alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Cicer. Ascochyta, izolat, patoloji
Düzce Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji arşivindeki 10 yılık (1999-2008) kanser olgularının genel değerlendirmesi (Epidemiyolojik bir çalışma)
Anahtar kelimeler: Düzce, Kanser, İstatistiksel Dağılım, EpidemiyolojiGİRİŞ: Kanser çağımızda tüm ülkelerde en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Bu nedenle kanserin önlenmesine yönelik çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Kanserle savaşta öncelikle düşmanın kimliği, boyutları ve yaygınlığının bilinmesi temel noktayı oluşturur. Böylece kanserin özellikleri ve davranışının belirlenebilmesi, koruyucu önlemlerin alınması, erken tanı, tedavi, takip ve araştırmaların planlanmasına ışık tutacaktır.Bu çalışma ile Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 1999 -2008 yılları arasında kesin tanı almış kanser hastalarının raporları değerlendirilerek bölgedeki kanser sıklığının saptanması, sık görülen kanser tiplerinin belirlenmesi ve bu bulguların Türkiye ve Dünya geneline göre farklılıklarının bulunarak detaylı çalışmaların yapılmasına yardımcı olmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEMLER: 1 Ocak 1999 yılı ile 31 aralık 2008 yılı arası 10 yıllık dönem içerisinde Düzce Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Anabilim Dal'ında kesin benign veya malign kanser tanısı konmuş dokulara ait raporların retrospektif olarak incelendiği bir araştırmadır. Bu raporlar yıl, yaş, cinsiyet ve sistemlere göre gruplandırılıp benign ve malign dağılımları incelendi. Veriler Microsoft Office Excel 2007 programına girilerek aynı isimlere ait benzer sistemlerdeki aynı tümör tipine ait birden fazla veri tek veri haline dönüştürüldü. Sonuçlar sayılar ve yüzde oranları şeklinde verildi.BULGULAR: Toplam 31916 adet biyopsiye ait rapor geriye yönelik olarak tarandı. Benign ve malign kanser tanısı alan 4740 (% 14.85) olgudan 2204'ü (% 46.49) erkek, 2536'sı (% 53,51) kadındır. Sadece malign olgular değerlendirildiğinde ise toplamda 2076 (% 6.5) olgu bulunmuş olup, bunların 1409 (% 67.80) adeti erkek, 667 (% 32,2) adeti kadın olarak belirlendi Her iki cins birlikte değerlendirildiğinde, kanser en sık; malign olgulara göre 60-69 yaş arasında, benign ve malign tüm olgularda ise 40-49 yaş aralığında görülmekteydi. Olgularda erkek hastalarda özellikle 60 yaşından sonra kanserlerin arttığı, yaş aralığı olarak 60-69 yaş arasında en fazla kanser görüldüğü belirlendi. Kadın hastalarda ise 10-60 yaş aralığında erkeklerden fazla görülürken, en fazla 40-49 yaş aralığında kanser bulundu.Çalışmamızda sistemlere göre benign ve malign tümörlere bakıldığında ilk 3 sırayı deri (% 21.37), kadın genital sistem (% 20.90), sindirim sistemi (% 14.36) almaktadır. Sadece malign olgularımız dikkate alındığında ise bu sıralama deri (% 20.76), solunum sistemi (% 17.27) ve sindirim sistemi (% 17.22) olarak değişmektedir. Erkeklerde 1.erkek genital sistem (% 23.3), 2. solunum sistemi (% 23.1), 3. sindirim sistemi (% 15.8) tümörleri, kadınlarda ise 1.deri (% 28.63), 2. sindirim sistemi (% 20.54), 3.meme (% 14.69) tümörleri görülmüştürSONUÇ: Çalışmamıza ait veriler sonucu bölgemize ait tümör profili ile Türkiye genelinde görülen en sık 5 kanser türü sıralamalarda farklılıklar olmakla birlikte aynıdır. Bu da Türkiye genelinde yürütülen kanserle savaş önlemlerinin bölgemizde de küçük farklılıklarla aynı şekilde uygulanabileceğini göstermektedir.
Stres ve egzersize bağlı olarak beyinde ve davranışlarda meydana gelen fizyopatolojik değişikliklerin araştırılması
1. ÖZET Stres; homeostazisin bozulmasında etkili olan hafıza gibi içsel faktörlerden ve tehdit gibi çevresel etkilerden kaynaklanan uyaranlara karşı geliştirilen beyin-vücut reaksiyonu olarak tanımlanabilir. Stresörlerin varlığında homeostazisin korunması için endokrin, sinir ve immun sistemleri kapsayan kompleks bir stres yanıtı ortaya çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda belirtildiği üzere stres; stresörlerin etki süresine bağlı olarak birey üzerinde çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilmektedir Egzersiz ise fiziksel durumu iyileştirmek ve devamlı hale getirebilmek için düzenli tekrarlar şeklinde yapılan fiziksel aktivite olarak açıklanmaktadır. Egzersizin olumlu fiziksel etkilerinin yanında fizyolojik ve psikolojik yararlarının da olduğu yapılan çalışmalar ile ortaya konulmuştur. Bu çalışmada, stres ve egzersizin kognitif, afektif ve seksüel işlevler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Tüm gruplara uygulanan davranış testlerinin yanında, stres ve egzersizin beyinde meydana gelen stres mekanizmasına doğrudan veya dolaylı olarak etkisi olduğu kabul edilen, nörotransmitterler ve nöropeptidlere ait reseptörlere ilişkin gen ifadelerindeki değişiklikler belirlenmiştir. Böylelikle stres ve egzersizin etkilerinin altında yatan hücresel mekanizmaların da ayrıntılı bir şekilde ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmada seksüel olgunluğa erişmiş (3 aylık) 40 adet Sprague-Dawley ırkı erkek sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar; Kontrol, Egzersiz, Stres, ve Stres+Egzersiz olmak üzere, her biri 10 hayvandan oluşan 4 gruba ayrılmıştır. Stres modeli için kısıtlama aparatı kullanılarak kronik stres oluşturulmuştur. Tüm gruplara çalışma süresince belirlenen zamanlarda davranış testleri uygulanarak kayıt altına alınmıştır. Çalışmanın sonunda, immünofloresan ve gen ifadesi analizi için uygun yöntemler kullanılarak beyin örnekleri toplanmıştır. Elde edilen beyin örneklerinde Hipotalamusun arkuat nükleusunda (ARC) kisspeptin ekspresyonları immünofloresan yöntemle incelenmiştir. Ayrıca hipotalamus, hipokampus, prefrontal korteks ve korpus striatum bölgelerinde de stres ve egzersizle ilişkili gen ifadeleri Real Time Polimeraz Zincir Reaksiyonu yöntemiyle (RT-PCR) analiz edilmiştir. Yapılan davranış test sonuçlarına bakıldığında; hareketsizlik ile indüklenmiş stres grubunda anksiyete ve depresyon belirteçlerinin diğer gruplar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak arttığı gözlenmiştir. Cinsel davranış test sonuçlarına göre ise stres oluşturulmuş grupta ejakülasyon ile sonuçlanmış başarılı cinsel performansın anlamlı düzeyde azaldığı görülmüştür. Bu hayvanlara egzersiz yaptırıldığında ise verilerin olumlu yönde değiştiği gözlenmiştir. Çalışmada gerçekleştirilen arkuat nükleusta kisspeptin ekspresyonlarındaki değişimler ve gen ifadesi analiziyle ortaya konulan sonuçlar, davranış testleriyle gösterilen etkilerin altında yatan mekanizmaları açıklayıcı niteliktedir. Sonuç olarak; stres oluşumu ile afektif, kognitif ve cinsel işlevlerde ortaya çıkan gerilemenin egzersiz uygulaması ile olumlu yönde değiştiği gösterilirken, değişimlerin altında yatan genetik ve hücresel mekanizmalara ait aydınlatıcı bilgilere ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Stres, egzersiz, beyin, davranış.
Tavşanlarda deneysel akut anemi ve akut inflamasyonun kalp kası üzerine etkilerinin araştırılması
Anemi ile seyreden enfeksiyöz ve inflamatuvar bazı hastalıklarda kalp kası hasarı şekillenmektedir. İnflamasyonun tek başına kalp kası hasarı oluşturduğu ortaya konulmasına rağmen, aneminin tek başına kalp kası hasarı oluşturup oluşturmadığı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada, tavşanlarda deneysel akut inflamasyon modeli ile sistemik inflamasyonun kalp kası üzerine etkilerinin değerlendirilmesi, deneysel akut normovolemik anemi modeli ile de aneminin kalp kası hasarı oluşturup oluşturmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 28 adet Yeni Zellanda ırkı tavşan kullanıldı. Tavşanlar rastgele, Akut İnflamasyon (AI) grubu (n:8), Akut İnflamasyon Kontrol (AIK) grubu (n:6), Akut Anemi (AA) grubu (n:8) ve Akut Anemi Kontrol (AAK) grubu (n:6) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Akut anemi oluşturmak amacıyla 24 saat aralıkla 5 gün boyunca hematokrit değer %10-15 aralığına inene kadar tekrarlayan flebotomi uygulandı. AA ve AAK grubundaki tavşanlardan 0, 24, 48, 72, 96 ve 120. saatlerde hematolojik ve biyokimyasal analizler için kan örnekleri alındı. Akut inflamasyon oluşturmak için ise sekal ligasyon ve punksiyon modeli uygulandı. AI ve AIK grubundaki tavşanlardan 0, 4, 8, 12. saatlerde hematolojik ve biyokimyasal analizler için kan örnekleri alındı. Deney sürelerinin tamamlanmasını takiben tavşanlar ötenazi edilerek, histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler için kalp kası örnekleri alındı. Deney sonucunda AA grubu serum kardiyak troponin I (cTnI) konsantrasyon ortalamalarının (0.072±0.045 ng/mL) AAK grubu ortalamalarına göre (0.015±0.005 ng/mL) önemli derece (P<0,01) artış gösterdiği belirlendi. Aynı zamanda AI grubu cTnI konsantrasyonu ortalamalarının da (1,177±0,971) AIK grubu ortalamalarına (0.031±0.021) göre yüksek (P<0,01) olduğu tespit edildi. Hem AA hem de AI grubundaki tavşanların kalp dokularının histopatolojik incelenmesinde hücrelerin sınırlarının kaybolduğu, koyu eozonofilik boyandığı, çekirdeklerinin piknotik olduğu ve kayolizise uğradığı, kas tellerinin enine çizgilenmelerinin ortadan kaybolduğu, koagulasyon nekrozu alanlarının varlığı ve mononükleer hücre infiltrasyonu dikkati çekti. Ayrıca sitoplazmik cTnI immunoreaktivitesinin AA ve AI grubunda kontrol gruplarına göre azalmış olduğu tespit edildi. Bu deneysel çalışmanın sonucunda akut aneminin kalp kası hasarına neden olduğu ve anemi ile serum cTnI konsantrasyonu arasında önemli derece negatif korelasyon olduğu ortaya koyuldu. Anahtar Kelimeler: Tavşan, anemi, endotoksemi, kardiyak troponin I, patoloji
Bethesda sınıflamasına göre önemi belirsiz atipi bulunan tiroid nodüllerinin elastografi, sintigrafi ve cerrahi sonrası patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi
Bethesda sınıflamasına göre önemi belirsiz atipi bulunan tiroid nodüllerinde malignite oranı %10-30' dur. Bu çalışmada görüntüleme yöntemlerinin malignite saptanmasında faydalı olup olmadığının belirlenmesi ve malignite oranının merkezimizdeki değerinin belirlenmesi amaçlandı. Aralık 2018 ile Kasım 2019 tarihleri arasında prospektif olarak 35 tiroid nodülü biyopsisi Bethesda sınıflamasına göre önemi belirsiz atipi/ önemi belirisz foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL) olarak tanı almış hastaya operasyon öncesi sintigrafi, ultrason-elastografi yapıldı. Hastaların hepsi ameliyat edilerek patoloji sonuçları incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 17'si (%48,6) benign, 18'i (%51,4) malign olarak tespit edildi. Malignlerin 17'si (%94,4) kadın, 1'i (%5,6) erkekti (p=0,041) Ultrason elastografide benign olan hastalarda Emax ortalamasının median değeri 35,140 kPa (6,556 -162,416) iken malign olanlarda median değer 58,624 kPa olarak bulundu (19,083 – 109,073) (p=0,316) Sintigrafide hipoaktif nodülün/nodüllerin olduğu 10 hasta (%47,6) benign, 11 hasta (%52,4) malign olarak saptandı. Hiperaktif nodülün/nodüllerin olduğu 3 hasta (%60) benign, 2 hasta (%40) malign olarak saptandı. Hiperaktif ve hipoaktif nodüllerin birlikte olduğu 2 hastada malignite saptandı. Sintigrafide diffüz artmış tutulumu olan 2 hasta benign, minimal aktivite saptanan 1 hasta malign, subakut tiroidit saptanan 1 hastanın da benign olduğu görüldü (p=0,364) ÖBA/ÖBFL olarak belirtilen sınıf için literatürde çalışmamızdaki yüksek malignite değerini destekleyen yayınlar olması bu grubun tedavi yönetiminde daha dikkatli olunması gerektiğini düşündürmektedir. Bu grup hastalar dikkatlice takip edilmeli, klinik ve ultrason bulgularına göre direkt cerrahi de yapılabileceği unutulmamalıdır. Anahtar kelimeler: önemi belirsiz atipi, Bethesda sınıflaması, sonoelastografi, sintigrafi
Patolojik beden üzerine görsel yorumlar
?Patolojik Beden Üzerine Görsel Yorumlar? adlı tezin amacı hastalığın beden üzerindeki etkisine dikkat çekerek hasta beden ve sanat ilişkisini kurmaktı. Bu amaç doğrultusunda hastalık bilimsel ve felsefi tanımlamalarla açıklanarak sanat tarihiyle paralel olarak irdelenmiştir. Hastalığın sanat tarihiyle ilişkili olarak tarihsel sürecine, bu konu kapsamında eser üreten sanatçılara ve sanat eserlerine yer verilmiştir. Yapılan araştırmalar çerçevesinde hastalık meselesi uygulama çalışmalarında kavramsal olarak sorgulanmıştır.Araştırma; araştırma, gözlem ve uygulama yöntemlerini içermektedir. Konu ile ilgili kaynaklardan araştırma yapılarak veri elde edilmiştir. Araştırmada, hasta bireyler üzerine araştırmacının kendi bedeninde ve yakın çevresinde; gelişimsel yetersizliği olan bireyler üzerine ise TSK Sağlık Vakfı Özel Eğitim Okulu ve Rehabilitasyon Merkezi'nde gözlem ve inceleme yapılmıştır. Elde edilen verilerden ve yapılan gözlemlerden faydalanılarak uygulama çalışmalarının içeriği oluşturulmuştur. Uygulama çalışmalarında akrilik, lavi, fotoğraf ve kâğıt heykel teknikleri kullanılmıştır.Araştırmaya göre; patolojinin sanatın içinde var olduğu sonucuna varılmış ve patolojideki gelişmelerin sanat tarihinde bedenin incelenmesi açısından önemli bir konuma sahip olduğu gözlenmiştir. Uygulama çalışmalarının oluşturulmasıyla da konunun pekişmesi sağlanarak sanat ve patolojik beden ilişkisi sanatsal bir yorumla ortaya koyulmuştur.Anahtar Sözcükler1)Patoloji ve Sanat2)Hastalık ve Sanat3)Hastalık4)Bozulma5)Çirkinlik