Pathology

106 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde endometrial biyopsi sonucu maling olan hastaların frozen ve ana patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi

Endometrium kanserinin tedavisinde primer tedavi cerrahidir . endometrial biyosi sonucu EK olan hastaların frozen ve ana patoloji sonucuyla uyumunu beliriemek ve frozen yapılan hastalar da cerrahi sürede frozenda tümör histolojisi, grade , servikal tutulumu tümör capi ve myometrial uyumu yönlendirilmesinde oldukça önemlidir. Frozen inceleme ile düşük riskli hastalarda gerekli olmayan cerrahiyi yapmamak hastanın ameliyat süresini, morbiditesi ve maliyeti önemli boyutta azaltır. Yüksek riskli hastalarda ise uygun cerrahinin yapılması hastanın yaşam süresini belirgin olak etkiler . Bu çalışmanın amacı endometrial biyopsi sonucu endometrium karseri olan hastalada frozen inceleme ile ana patoloji arasında uyum oranını değerlendirmek ve ayrıca frozen incelemenin intraoperatif uygun cerrahi tedavi yönetimini değelirlemektir Bu çalışmaya 01 Ocak 2018 ve 30 Aralık 2022 tarihleri arasında, endometrial biyopsi sonucunda endometriun karsinom saptanması nedeniyle Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı bölümünde 81 hasta cerrahisi yapılan, frozen ve ana patolojisi mevcut olan 81 hasta tümör çapı,myometrial invazyon, tümör histolojisi, grade ve servikal tutulum açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların kliniko-patolojik verileri hasta dosyaları ve hastane bilgi sisteminden elde edildi. Çalışmada elde edilen bulgula istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans) yanısıra niceliksel parametreler arasındaki uyumun belirlenmesinde Sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC), niteliksel parametreler arasındaki uyumun belirlenmesinde Kappa uyum katsayısı hesaplandı. Sonuçlar %95 güven aralığında ve anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi Hastaların Yaş ortalamaları 62,84±8,024 yıldır.en genç hasta 36 yaşında en yaşlı hasta 83 yaşındadır.. Ameliyat süreleri 90 dk ile 150 dk arasında değişmektedir. endometrial biyopsi sonucu EK olan ana patolojide 2 hastanın sonucu beninğ saptanmiştır. %2,4(2/81) Bu hastaya biyopsi sonucu uyumsuzluğu nedeniyle gereksiz cerrahi yapılmiştır.Frozen incelemede ise 3 hasta beninğ( %3,6( 3/81) )saptanmiştır.frozen ile ana patoloji tanısı arasındakı uyum oranı grade, myometrial invazyon, , tümör çapı ve servikal tutulum için Kappa uyumu sırasıyla , %66,4, %77,1, %83,4 ve %97,6 saptandı. 81 hastanın myometrial invazyon ve grade uyumsuzlugu nedeniyle 25 fazladan lenfoktomi yapıldı.2 hastada grade ve myometerial uyumsuzluk nedenıyle gerekli olan cerrahi tedavi yapılmamıştır.Bu çalışmada sonuçlarına bakıldığında biyopsi, frozen ve ana patoloji karsılastırıldığında sonuçlar orta düzeyde uyumlu ve frozen incelemenin yüksek ve düşük riskli endometrium kanserinin ayırt etmede ve dolayısıyla cerrahi planlamada etkinliğinin ve güvenilirliğinin istatistik anlamlı olduğu görüldü. Frozen ve ana patolojide grade ve myometrial invazyon orta derecede uyumdur.tümör çapı ve servikal tutulum arasında neredeyse mükemmele yakın uyum saptanmıştır. Bu faktörler, endometrium kanseri olan hastalarda lenfadenektomi gerekliliği ile ilgili intraoperatif karar vermeyi yönlendirmek için kullanılabilir.

BiyopsiEndometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlar+3
Mehmet Öztürk
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Streptozotosin ile indüklenmiş diabetik ratlarda oluşturulan yanık modelinde Centella asiatica (kaplan otu) ekstraktının yara iyileşmesi üzerine etkisinin patolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada streptozotosin (STZ) ile indüklenmiş diabetik ratlarda oluşturulan yanık modelinde, Centella asiatica ekstraktı içeren krem ve pomad formülasyonlarının yara iyileşmesi üzerine etkileri patolojik ve moleküler düzeyde araştırıldı. Çalışmada, 12 haftalık toplam 92 dişi Wistar-Albino rat Kontrol (K), yanık (Y), diyabet (D), diyabet+yanık (DY), diyabet+yanık+krem (DYK) ve diyabet+yanık+pomad (DYP) olmak üzere 6 ana gruba ayrıldı. Kontrol grubu 12 rattan oluşurken, deney grupları 16'şar rattan oluştu. Her ana grup da kendi içinde iki alt gruba bölünerek; 7 günlük tedavi (1. grup) ve 14 günlük tedavi (2. grup) grupları oluşturuldu. Diyabet oluşturulacak ratlara, tek seferlik 55 mg/kg dozunda STZ intraperitoneal (ip) olarak enjekte edildi. Enjeksiyondan 2 gün sonra açlık kan glukoz düzeyi ölçüldü ve 200 mg/dl üzeri çıkanlarda diyabet modeli oluşmuş kabul edildi. Yanık gruplarındaki (Y, DY, DYK, DYP) ratların sırt derisi üzerine 1 cm çapında 2. derece termal yanık genel anestezi altında gerçekleştirildi. DYK grubuna, yanık sonrası her gün %2,5'lik Centella asiatica ekstraktı içeren krem, DYP grubuna ise aynı şekilde pomad topikal olarak uygulandı. Gruplara göre lezyonlu deri alanı 0., 3., 7., 10. ve 14. günlerde ölçülüp makroskobik olarak değerlendirildi. Yanık oluşturulmasından sonra 1. gruplardaki ratlara 7. gün, 2. gruplardakilere ise 14. günde nekropsi yapıldı. Uzaklaştırılan kontrol ve lezyonlu deri bölgesinin yarısı moleküler analizler için -80°C'ye, yarısı da histopatolojik incelemeler için %10'luk formole alındı. Makroskobik değerlendirmede, DY grubunda yara alanlarının belirgin şekilde geniş olduğu, tedavi uygulanan DYK ve DYP gruplarında ise 7. ve 14. günlerde anlamlı olarak küçüldüğü gözlendi. Histopatolojik incelemede, tedavi gruplarında PMNL ve MNH infiltrasyonunda azalma, fibroblast/fibrosit yoğunluğu, anjiyogenez ve epitelizasyon parametreleri yönünden ise belirgin artış gözlendi; erken dönemde DY grubuna göre hücresel infiltrasyonun azaldığı, geç dönemde ise fibroblast/fibrosit proliferasyonu ve epitelizasyonun arttığı belirlendi (p<0,05). Moleküler analizlerde, tedavi gruplarında TNF-α düzeylerinde anlamlı azalma, FGF-2, EGF, VEGF ve IGF-1 düzeylerinde ise anlamlı artış gözlendi (p<0,05). Pomad formülasyonunun, istatistiksel olarak önemli olmasa da kreme oranla hafif düzeyde daha yüksek iyileştirici etki gösterdiği dikkati çekti. Sonuç olarak, Centella asiatica ekstraktının diabetik yanık modelinde antiinflamatuvar, rejeneratif, anjiyogenetik ve epitelizan etkileriyle iyileşmeyi desteklediği ve formülasyonun tedavi etkinliği üzerinde kısmen rol oynadığı belirlenmiştir. Elde edilen bulgular ışığında, Centella asiatica içeren bitkisel kökenli topikal ajanların diyabetik yanık tedavisinde umut verici bir alternatif olabileceği ve bu etkinin mekanizmalarının daha ayrıntılı olarak aydınlatılmasının gelecekte yapılacak translasyonel çalışmalara yol gösterici nitelik taşıyabileceği değerlendirilmiştir.

Centella asiaticaDiabetes mellitus-tip 1Patoloji+2
Osman Dağar
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

Headshaping in Anatolia: A qualitative and quantitative research

Several studies worldwide, by applying different methods, have investigated different aspects of intentional headshaping and, especially in the last decades, have tried to elaborate standardised quantitative analysis methods. Research in Anatolia instead, by morphoscopic approaches, have exclusively focused on severe cases of circular headshaping, mostly dated to the prehistoric periods, aiming at the identification of the most recurrent morphological cranial alterations as well as at suggesting shaping techniques or at hypothesizing reasons and meanings. Moreover, while almost all the existing studies have employed data of well-preserved skeletal materials from adult individuals, the fragmented status of the most ancient Anatolian skeletal remains as well as the presence of a high number of subadults for some chronological periods has led to propose an alternative approach for the investigation of this topic in this geographical context. In fact, although the high informative potentiality of subadult data, the incomplete cranial development of this age group makes quantitative investigations difficult. The present study, by the statistical analyses of metric and morphological data collected on both adults and subadults coming from ten different archaeological sites dated from the Neolithic to the Post-Medieval Age, has tried, for the first time, not only to identify morphological and metric alterations diagnostic of the different headshaping types identified in Anatolia but also to shed light on the relationship between artificial cranial modification and the development of Wormian bones or metopism and pathological conditions such as craniosynostosis and Porotic Hyperostosis. Nevertheless, the most important contribution of the work is the elaboration of a quantitative method able to discriminate, with a high percentage of accuracy, between unmodified and circularly and tabularly shaped crania by the application, for the first time, of proportional metrics computed on data of both adults and subadults.

AnatoliaHeadshapingSkull+3
Valentina D’amıco
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik malign melanom hastalarının klinik ve patolojik özellikleri, sağkalımları ve sağkalım belirleyicilerinin incelenmesi

Melanom, melanositlerden köken alan agresif seyirli bir cilt kanseridir. Tüm dünyada en sık görülen kanserler arasında beşinci sıradadır ve son yıllarda insidansı giderek artmaktadır. Malign melanomlar, kısmen kemorezistan tümörlerdir ve özellikle metastatik evrede mortaliteleri oldukça yüksektir. Ancak son yıllarda özellikle immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımı ile melanom tedavisinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Bu çalışmada metastatik malign melanom hastalarında, güncel tedavi rejimleriyle birlikte artan sağkalımları ve sağkalımın prognostik belirleyicilerini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı'na 2014-2022 yılları arasında başvuran 52 metastatik kutanöz melanom hastası dahil edildi. Hastalara ait demografik veriler, klinik ve patolojik özellikler, metastaz tarihleri ve bölgeleri, verilen tedaviler ve progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım verileri değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen %25 hasta de nova metastatik, %75 hasta reküren metastatik idi. Melanomların en sık, ilk metastaz yaptıkları bölgeler, akciğer ve uzak lenf nodu metastazıydı. En sık tercih edilen tedavi rejimi, tüm basamaklarda tekli veya kombine verilen immünoterapi ajanlarıydı. İmmünoterapi alan hastalarda genel yanıt oranları (ORR); birinci basamakta %36, ikinci basamakta %19 idi. Metastatik melanom hastalarının medyan genel sağkalımı 20,9  2,19 ay olarak bulundu. 1, 3 ve 5 yıllık sağkalımları sırasıyla %78,1, %29,7 ve %25,5 olarak bulundu. Genel sağkalımla tümör yerleşim bölgesi, karaciğer metaztazı, kemik metastazı, LDH düzeyi ve nötrofil/lenfosit oranı arasında anlamlı ilişki gösterildi. Çok değişkenli analizde karaciğer metastazı, genel sağkalımı olumsuz yönde etkileyen bağımsız risk faktörü olarak değerlendirildi. Bulgularımız, merkezimizde daha önce yürütülen benzer bir çalışmayla kıyaslandı. Çalışmamız güncel tedavi rejimleriyle birlikte metastatik melanom hastalarının sağkalımlarında gösterilen iyileşmeyi destekledi.

MelanomNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+5
Fatıma Gül Gülbahçe İncesu
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin uzun dönem takip sonuçları ve negatif prediktif değerinin belirlenmesi

Multiparametrik prostat MRG (mp-MRG), prostat tümörlerinin erken tanısında, tedavi öncesi evrelemede ve tedaviye yanıt takibinde sıklıkla kullanılan etkin bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmadaki amaçlarımız, PI-RADS v2 üzerinden mp-MRG'nin tanısal performansını incelemek, farklı klinik alt gruplarda tetkiğin negatif prediktif değerini (NPD) hesaplamak, çeşitli modellerle mevcut tanısal performansı geliştirmeye çalışmak, PI-RADS v2'nin prognostik önemini ortaya koymak, düşük PI-RADS skor grubundaki (PI-RADS≤3) hastaların "uzun dönem takip sonuçlarını" değerlendirmek ve bulgularımızla hasta yönetimine katkı sağlamaktır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda prostat kanseri (PKa) şüphesiyle mp-MRG incelemesi yapılan 2456 erişkin hastanın klinik, biyokimyasal, radyolojik ve histopatolojik verileri retrospektif olarak toplanmış ve genel veri seti oluşturulmuştur. Çalışmanın ilk kısmında genel veri setinden histopatolojik incelemesi olan vakalar (810 hasta ve 826 biyopsi) filtrelenerek mp-MRG'nin ve PI-RADS v2'nin tanısal ve prognostik performansı değerlendirilmiş, alt grup analizleri yapılmış ve makine öğrenmesinin tanısal performansa katkısı incelenmiştir. İkinci kısımda ise, genel veri setinden ilk PI-RADS skoru≤3 olan ve yeterli klinik izlemi bulunan hastalar (PI-RADS 1-2 grubunda 385 hasta, PI-RADS 3 grubunda 478 hasta) seçilmiş, kanser tanısız izlem süreleri ve olasılıkları hesaplanmıştır. Çalışmamıza göre, histopatolojik inceleme sonucu ISUP≥2 olan vakalar klinik anlamlı prostat kanseri (ka-PKa) kabul edildiğinde ve PI-RADS v2 üzerinden değerlendirme yapıldığında, mp-MRG'nin NPD'si %92,8-95,5 aralığındayken, pozitif prediktif değeri (PPD) %33,2-44,8 arasında değişmektedir. Mp-MRG yüksek duyarlılığa (%90,8-98,4) sahiptir ama özgüllüğü (%14,6-51,6) düşüktür. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda ka-PKa tespit oranları sırasıyla %4,6, %8,1, %36,4 ve %60,6'dır. PI-RADS skorları yükseldikçe kötü prognozlu kanser olasılığı da artmaktadır. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda kötü prognozlu kanser olasılıkları sırasıyla %6,8, %9,9, %31,5 ve %65,6 olarak bulunmuştur. PI-RADS 3 vakalarda, "mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığı" ve "düşük PSA dansitesi (mPSAD<0,15 ng/mL2)" tanısal ve prognostik olarak koruyucu iki temel değişkendir. Alt grup analizlerinde, PI-RADS 3 vakalardaki bu iki alt grupta hem ka-PKa hem de kötü prognozlu PKa olasılığı %5'ten düşüktür ve bu alt gruplar PI-RADS 1-2 grubuyla benzerlik göstermektedir. Makine öğrenmesi algoritmaları ka-PKa olasılığının öngörülmesinde umut vadetmektedir. Çalışmamızda makine öğrenmesi yöntemleriyle oluşturulan hibrit model %88,2 NPD ve %91,1 PPD ile tüm vakaların yaklaşık %90'ını doğru sınıflandırmıştır. PI-RADS 1-2 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %99,1, %96,5 ve %93,8 iken; PI-RADS 3 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %94,9, %90,9 ve %89,1 olarak bulunmuştur. mPSAD her iki alt grup için de ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etki etmekteyken, ilk mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığının sadece PI-RADS 3 grubunun ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etkisi bulunmuştur. Sonuç olarak, mp-MRG negatif prediktif değeri ve duyarlılığı yüksek bir tetkiktir. Pozitif prediktif değeri ve özgüllüğü ise düşüktür. Makine öğrenmesi ile mp-MRG'nin hali hazırda yüksek olan NPD'si büyük ölçüde korunurken, PPD'si ve özgüllüğü kayda değer şekilde yükseltilebilir. "PI-RADS 1-2 grubunda", "mPSAD<0,15 ng/mL2 olan PI-RADS 3 vakalarda" ve " mp-MRG öncesi negatif biyopsisi olan PI-RADS 3 vakalarda" ka-PKa ve kötü prognozlu PKa olasılıkları düşük olduğu için biyopsi ertelenerek klinik takip yapılabilir. Üstelik klinik takip yapıldığında dahi, bu hasta gruplarında beklenen ka-PKa tanısız izlem olasılığı kayda değer ölçüde yüksektir. Her üç grupta da 3 yıllık ka-PKa tanısız izlem olasılığı %94'ün üstündedir.

Makine öğrenmesiManyetik rezonans görüntülemePatoloji+2
Ömer Önder
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Çene kemiklerinde rastlanılan patolojik oluşumların dental volumetrik tomografi ile düşünülen teşhislerinin histopatolojik tetkikler ile doğrulanması

Amaç: Bu çalışmanın amacı; çene kemiklerinde rastlanılan patolojik lezyonların dental volumetrik tomografi (DVT) bulgularını değerlendirmek, bu bulgular ışığında konulan ön tanıları, histopatolojik değerlendirme sonuçları ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2017 – Şubat 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Ağız Diş Çene Cerrahisi AD'na başvuran hastalar arasında maksilla veya mandibulalarında santral yerleşimli 50 patolojik lezyon izlenmiş olan 50 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çene kemiklerinde rezorpsiyona sebep olan, radyolüsent, radyoopak ya da radyolüsent-radyoopak görünümlü mikst litik lezyonlara sahip olan hastalarda, panoramik radyografi ve dental volumetrik tomografi ile minor cerrahi işlemin uygulanacağı patolojik lezyona sahip bölge değerlendirilmiştir. Dental volumetrik tomografi yardımı ile ön tanı not edildikten sonra, yapılan minör cerrahi girişimde elde edilen spesimen histopatolojik incelemeye tabi tutulmuştur. Histopatolojik tanı ile daha önce not edilmiş olan ön tanılar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 lezyonun 41'i kist, 9'u tümör ve benzeri oluşumlar ve kemik ile ilgili patolojilerden oluşmaktadır. En sık izlenen lezyon radiküler kist olmuştur. Çalışmamızdaki 50 olgudan 14'ünde (%28); ön tanılar ile histopatolojik tanılar farklı olmuştur. Yapılan istatistiksel analizlerde, kist ile tümör ve benzeri lezyonların lokalizasyonları (mandibula/maksilla–anterior/posterior) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>.05). Sonuç: DVT, çenelerde görülen patolojik lezyonların tanı, tedavi ve kontrollerinde giderek daha sık başvurulan bir araç olmuştur. Patolojik oluşumun 3 boyutlu değerlendirilmesinde ve operasyonun planlanmasında son derece faydalı olmasına karşın, kesin tanı çin histopatolojik değerlendirmenin gerekliliği göz ardı edilmemelidir. Anahtar Kelimeler: dental volumetrik tomografi; çene kemiklerinde patolojik lezyonlar; kist

KistlerMaksillaMandibula+5
Emre Çengelli
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile neoadjuvan kemoterapi + trastuzumab ve kemoterapi + trastuzumab + pertuzumab almış hastaların patolojik tam yanıt, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup kanser ile ilişkili ölümler arasında ikinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda meme kanserinin tedavisi ile ilişkili yeni tedavi modalitelerinin gelişmesi meme kanserine bağlı ölüm oranlarını azaltmıştır. Neoadjuvan kemoterapi (NAKT) lokal ileri meme kanserinde standart tedavidir. NAKT'ye patolojik tam yanıt (pCR) elde etmek giderek önemli hale gelmiştir. Bu durumu öngörmek için çeşitli klinik ve patolojik belirteçler araştırılmıştır. HER2 pozitif hastalarda kemoterapiye anti-HER2 tedavilerin eklenmesiyle onkolojik sonuçlarda iyileşme görülmüştür. Özellikle pertuzumab eklenmesinin pCR'yi artırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmada kliniğimizde HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile NAKT+trastuzumab ve NAKT+trastuzumab+pertuzumab almış hastaların pCR, hastalıksız sağkalım (DFS), genel sağkalım (OS) sonuçlarının karşılaştırılması ve pCR'yi predikte eden faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne 2011-2023 yılları arasında başvuran, HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile neoadjuvan tedavi alan ve tedavi sonrası opere edilen 102 hasta dahil edildi. Hastaların tıbbi kayıtlarından elde edilen klinik, demografik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelendi. Hastalar, aldıkları neoadjuvan tedaviye göre; NAKT rejimi yanında tek başına trastuzumab ve trastuzumab+pertuzumab olacak şekilde gruplandırıldı. İki grup arasında pCR, DFS, OS ve pCR üzerine etkili faktörler istatistiksel analizle değerlendirildi. Ayrıca, NAKT+anti-HER2 tedavi almış tüm hastalarda elde edilen pCR durumuna göre DFS ve OS karşılaştırıldı. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi kullanılarak elde edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 102 hastanın yaş ortalaması 50,43 (27-74) olup tamamı kadındı. Hastaların %40,2'si postmenopozal, %59,8'i evre 3, %91,2'si lokal ileri evredeydi. Tüm grupta %41,2 olan pCR, NAKT'ye yalnızca trastuzumab eklenen grupta %39,5 iken trastuzumab+pertuzumab eklenen grupta %42,4'tü. Hormon reseptörü (HR) negatifliği, moleküler tipin ER-PR-HER2+ olması ve klinik N evresinin 0-1 olması pCR'nin prediktörleriydi (p<0,05). 3 yıllık OS oranı bu iki grupta sırasıyla %92,2 ve %97,7 idi. Median DFS, NAKT+trastuzumab alanlarda 90,3 ay iken NAKT+trastuzumab+pertuzumab alanlarda henüz medyana ulaşılmamıştı. Ayrıca, NAKT+anti-HER2 tedavi ile pCR elde edilen ve edilmeyen tüm hastalar karşılaştırıldığında, pCR olanlarda olmayanlara göre OS'de anlamlı olmasa da artış saptandı (92,6 ay vs 80,5 ay, p=0,41). Sonuç: HER2 pozitif meme kanserinde NAKT+trastuzumabın yanına pertuzumab eklenmesi pCR, DFS ve OS'yi artırır. HR negatifliği ve klinik N evresinin 0-1 olması pCR'nin bağımsız prediktörleridir. Bu klinik ve patolojik özelliklerle pCR öngörülebilir, DFS ve OS oranlarında artış sağlanarak prognoz iyileştirilebilir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, pertuzumab, patolojik tam yanıt, sağkalım

HER2Meme hastalıklarıMeme neoplazmları+7
Ahmet Faruk Çelik
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme duktal karsinoma insitu hastalarında nüksle ilişkili klinik ve patolojik özelliklerin değerlendirilmesi

Amaç : Tıbbi onkoloji kliniğimizde meme duktal karsinoma insitu tanısıyla takip edilmekte olan hastaların arşiv dosyalarında kayıtlı klinik ve patolojik özellikleri değerlendirmek ve bu özelliklerin nüks ile ilişkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza yaklaşık 6000 meme kanseri tanılı hastanın sistem dosyası taranarak en az 2 sene takip edilmiş duktal karsinoma insitu (DCİS) hastaları dahil edilmiştir. Bu 6000 dosya sistemde 21 tane farklı tanı kodu ile taranmıştır. Nihai olarak 44 hasta DCİS olarak bulunmuştur. Bu hastaların patoloji raporlarından ve dosyalarından östrojen ve progesteron reseptör durumu, ki-67 yüzdesi , cerbb2 durumu, lezyon boyutu ve grade'i, nekroz varlığı, lezyonun patolojik varyantı, kalsifikasyon varlığı ve çeşidi, operasyon tipi, sentinel lenf nodu biyopsisi durumu, radyoterapi alıp almadığı, hormonoterapi alıp almadığı, takipte nüks zamanı ve nüks gelişen hastaların nüks ile ilişkili olabilecek klinik ve patolojik özelliklerine bakılmıştır. Bulgular: Meme DCİS tanılı hastaların %56,8'ine (n=25) mastektomi operasyonu yapıldığı, %43,2'sine (n=19) meme koruyucu cerrahi (MKC) yapıldığı saptandı. Bu olguların %65,9'una (n=29) radyoterapi (RT) verilmediğini, %34,1'ine (n=15) RT verildiğini tespit ettik. Hastaların %38,6'sına (n=17) hiçbir hormon tedavisi verilmediği tespit edilirken, %40,9'u (n=18) tamoksifen almıştı, %9,1'i (n=4) aromataz inhibitörü almıştı, %11,4'ü ise (n=5) tamoksifen ve aromataz inhibitörünü sıralı olarak almıştı. Hormon tedavisi verilen 27 hastanın hormonoterapi süresi ortalama 3,65 ± 1,76 yıl olarak saptandı. Olguların %50,0'ında (n=22) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmamışken, %45,0'ında (n=20) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmıştı. Sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan 20 hastanın da biyopsi sonucu negatifti. Hastaların %52,3'üne (n=23) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapılmadığı, %38,6'sına (n=17) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapıldığı saptandı. Aksiller diseksiyon yapılan hastaların lenf nodlarında pozitiflik saptanmadı. Hastaların %4,5'inde (n=2) nüks tespit edilirken bu hastaların birinde 2 yıl içinde, diğerinde 8 yılda nüks olduğu kaydedildi. Erken nüks olan hastada tümör boyutu 5,5 cm idi ve hastaya mastektomi yapılmıştı. Hasta bu operasyon sonrası RT ve hormonoterapi almamıştı, östrojen ve progesteron reseptörü negatifti, Cerbb2'si (+++) olarak raporlanmıştı. Hasta operasyondan 2 sene sonra nüks etmişti. 8 sene sonra nüks olan diğer hastamızda ise tümör boyutu 1 cm idi ve gradı 3 idi, MKC operasyonundan sonra hasta RT ve 5 sene tamoksifen almış daha sonra ilaçsız izleme alınmıştı ve bu süreçte nüks etmişti. Nüks olan iki hastanında nüks tipi invaziv kanserdi. Nüks yeri ikisinde de lokal olarak memedeydi. Sonuç: Çalışmamızda DCİS tanısı ile takipli hastaların sadece ikisinde nüks saptandı. Nüks eden hasta sayımız az olduğu için nüks ile ilişkili olabilecek faktörler üzerine ek analiz yapamadık. Nüks ile ilişkili durumların analizi için daha geniş hasta sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, duktal karsinoma insitu, radyoterapi, mastektomi, hormonoterapi

KarsinomaKarsinoma-duktalMeme hastalıkları+3
Muhammet Şehmi Yılmaz
Necmettin Erbakan University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Iasos Bizans Dönemi toplumunun paleopatolojik analizi

Bu çalışmada Iasos Bizans toplumunu oluşturan bireylere ait iskeletler üzerinde morfolojik incelemeler yapılmış ve toplumun sağlık yapısını ortaya koymak amaçlanmıştır. Iasos Bizans toplumunda travma, enfeksiyonel hastalıklar, eklem hastalıkları, metabolik hastalıklar, konjenital anomaliler ve tümöral oluşumlar gözlenmiştir. Travma Iasos'da % 13,3 oranında görülmektedir ve tüm travmalar birey yaşıyorken iyileşmiştir. Diğer Anadolu Bizans-Orta Çağ toplumları ile karşılaştırıldığında, travmanın Iasos Bizans toplumunda diğer toplumlara nazaran daha az görüldüğü ortaya çıkmıştır. Travmaların muhtemelen düşme veya çarpma gibi küçük kazalar sonucunda oluşmuş olabileceği düşünülmüştür. Enfeksiyonel hastalıklardan toplumda yalnızca periostitis gözlenmiştir. Toplumda görülme oranı % 17,2'dir. Diğer toplumlarla karşılaştırıldığında ortalama bir değer sergilemektedir. Periostitisin yüksek oranda görülmemesi genellikle toplumun hijyen seviyesinin ve yaşam standardının yüksek olmasına bağlanmaktadır. Ancak % 60,4'lük fetus-bebek-çocuk ölüm oranı, böyle bir durumun ihtimal dahilinde olmadığını göstermektedir. Iasos Bizans toplumunda az oranda görülen periostitisin muhtemel sebebini lezyonun enfekte olmuş bireylerin kemiklerine yansımadan bireylerin hızlı bir şekilde hayatlarını kaybetmiş olmasına bağlamak makul görünmektedir. Eklem hastalıklarından vertebral osteoartrit (% 24,6), vertebral osteofit (% 13,11) ve periferal osteoartritin Iasos Bizans toplumunda diğer Anadolu toplumlarına kıyasla çok daha düşük oranda görüldüğü ortaya konmuştur. Bizans Dönemi'nde elitlerin ve din adamlarının kilise gibi kutsal alanların içine ya da çevresine gömüldükleri bilinen bir bilgidir ve bu bağlamda Iasos Bizans toplumuna ait bireylerin bazilika çevresindeki mezarlardan çıkarıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla, eklem hastalıklarının az oranda görülmesinin temel sebebinin topluluğu oluşturan bireylerin balıkçılık ile uğraşan bireylerden ziyade, elit bireylerden ve din adamlarından oluşabileceği düşüncesi makul gözükmektedir. Iasos Bizans toplumunda tespit edilen porotic hyperostosis (%12), cribra orbitalia (% 19,7), femoral cribra (%3,8) ve osteoporoz (%5,1) metabolik hastalıkların biyogöstergeleridir. Porotic hyperostosis ve cribra orbitalia birçok çalışmada genel olarak demir eksikliği ile ilişkilendirilmektedir. Ancak temel besin kaynağını deniz ürünleri oluşturan Iasos'ta demir eksikliğinden kaynaklı bu lezyonların görülmesi beklenen bir durum değildir. Bazı çalışmalarda cribra orbitalianın ve porotic hyperostosisin demir eksikliğinden ziyade B12 eksikliği sonucu oluştuğu belirtilmiş ve sindirim sistemini etkileyen enfeksiyonlar sonucu meydana gelen vitamin kaybının (B12) bu lezyonların oluşmasına sebep olabileceği bildirilmiştir. Bu bağlamda, MS. 6.yüzyılda ortaya çıkan ve 14. yüzyılda tekrar ortaya çıkarak Anadolu'ya ulaşan vebanın Iasos'a Bizans Dönemi'nde ulaşmış olabileceği ve insanların sindirim sistemini etkileyerek bireylerde porotic hyperostosis ve cribra orbitalia gibi lezyonların oluşmasına sebep olmuş olabileceği düşünülmektedir. Ancak, vebanın ölümlere oldukça hızlı sebep olduğu ve bu nedenle kemiklerde lezyon bırakma ihtimalinin düşük olduğu da unutulmamalıdır. Iasos Bizans toplumunda konjenital anomalilerden sakralizasyon (%5) ve çoklu blok vertebra (%6,7) toplumda oldukça az oranda görülmektedir. Aynı şekilde tümöral oluşumlardan olan osteoma Iasos toplumunda oldukça nadir olarak gözlenmektedir (% 4,2). Iasos Bizans toplumunda yetişkin olmayan bireyler toplumun %62,3'ünü oluşturmaktadır. Diğer Anadolu Bizans-Orta Çağ toplumları ile karşılaştırma yapıldığında, bu oranın oldukça yüksek olduğu göze çarpmaktadır. Bazilika çevresine elitlerin ve din adamlarının yanında bebek ve çocukların da gömülme ihtimali Iasos Bizans toplumundaki bu yüksek bebek-çocuk ölüm oranını açıklamaya adaydır. Bununla beraber, Anadolu'ya yayılan hıyarcıklı veba bağışıklık sistemi yetişkinlere oranla daha zayıf olan bebek ve çocukları büyük oranda etkilemiş ve ölümlerine sebep olmuş olabilir.

Bizans DönemiBizans İmparatorluğuHastalık+5
Merve Gümrükçü Uslu
Ankara University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda patolojide pozitif cerrahi sınıra yatkınlık yaratan risk faktörlerinin incelenmesi ve RE-operasyon gerekliliğinin tartışılması

Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malignite olup klinisyenlerin tarama, takip ve tedavideki başarısına rağmen halen önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. Bu çalışmanın amacı meme kanseri nedeniyle opere edilmiş ve patoloji incelemesi sonucunda pozitif cerrahi sınır sonucu gelmiş hastaların genel özelliklerinin ve bu duruma yatkınlık yaratan risk faktörlerinin belirlenmesi ayrıca reoperasyon yapılan ve reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye yönlendirilen hasta gruplarının lokal nüks, sistemik nüks ve sağkalım açısından karşılaştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada AÜTF bünyesi hastanelerinde 2008 Ocak -2020 Aralık tarihleri arasında meme kanseri nedeniyle opere edilmiş 2242 hastanın retrospektif olarak patoloji raporları incelenmiş olup pozitif cerrahi sınıra sahip ( invaziv komponent ya da duktal karsinoma in-situ cerrahi sınıra 1 mm'den daha yakın ) , neoadjuvan tedavi almamış ve tanı anında sistemik nüksü bulunmayan, 18 yaş üstündeki hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalar reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye giden grup ve reoperasyon yapılan grup olarak ikiye ayrılarak daha sonra ise nihai marjin statüslerine göre tekrar gruplandırılarak gruplar arasında lokal nüks, sistemik nüks, sağkalım açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastalar reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye giden grup ve reoperasyon yapılan grup olarak ikiye ayrılıp final marjin statüslerine göre de nihai marjin pozitif ve nihai marjin negatif olarak ayrıldıktan sonra lokal nüks, sistemik nüks, sağkalım açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında lokal nüks ve sistemik nüks görülme oranlarının dağılımları istatistiksel olarak farklı değildi (Sırasıyla; P=0,080; P=0,101 ). Gruplar arasında mortalite görülme oranları istatistiksel olarak farklı değildi (P=0,146). Gruplar arasında sağkalım süreleri anlamlı farklı değildi ancak anlamlı farklılık sınırına yakın idi (P=0,083). Nihai marjin negatif grupta bulunan hastaların sağkalım sürelerinin ortalaması 163 (158-168) ay ve nihai marjin pozitif kalarak adjuvan tedaviye giden grup sağkalım sürelerinin ortalaması 150 (140-160) ay idi. Genel sağkalım sürelerinin ortalaması 161 (156-165) ay idi. Sonuç: Meme kanseri nedeniyle meme koruyucu cerrahi geçiren hastalarda ilk operasyon sonrasında patolojinin pozitif cerrahi sınır şeklinde sonuçlanması durumunda hastayı ikinci bir operasyona yönlendirmek yerine seçilmiş bir hasta grubunda ve hasta bilgilendirilerek karar verilip hastaları hem psikolojik olarak zorlayacak hem kozmetik olarak daha kötü sonuçlara yol açacak reoperasyondan kaçınıp, adjuvan tedaviyi geciktirmeden adjuvan tedaviye başlamak, reoperasyon lokal nüks, sistemik nüks ve mortalite üzerinde anlamlı bir değişiklik sağlamayacağı için tercih edilebilir. Anahtar sözcükler: meme kanseri, pozitif cerrahi sınır, lokal nüks, invaziv duktal karsinom, meme koruyucu cerrahi

KarsinomaKoruyucu hekimlikMeme hastalıkları+4
Ayşe Sena Çalış
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas nöroendokrin tümörlerinde proliferasyon indeksinin değerlendirilmesinde dijital patolojinin önemi

Amaç: Çalışmamızda, pankreasın nöroendokrin tümörlerinde diferansiyasyonun belirlenmesi ve gradeleme yapılabilmesi için gerekli olan Ki67 proliferasyon aktivite indeksinin üç ayrı sayım yöntemi kullanılarak hesaplanması ve rutin uygulamada hangi yöntemin daha uygun olacağının belirlenmesi hedeflenmiştir. Ayrıca pankreatik nöroendokrin tümörlerin anatomik lokalizasyon, histomorfolojik özellikler ile ilişkisinin gösterilmesi ve bunların prognoz üzerindeki etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2000 – Ağustos 2023 tarihleri arasında pankreatik nöroendokrin neoplazi ön tanısı ile ameliyat edilen ve bölümümüzde yapılan histopatolojik inceleme ve immünhistokimyasal değerlendirme sonucunda nöroendokrin tümör veya karsinom tanısı alan hastalar Avicenna programı üzerinden taranmıştır. Buna göre pankreas kaynaklı endokrin tümör olguları değerlendirmeye alınmıştır. Dahil edilme kriterlerine sahip olan olgulara ait bölümümüz arşivinde bulunan hematoksilen-eozin kesitleri, nöroendokrin belirteç (Sinaptofizin ve Kromogranin A) ve Ki67 boyalı immünhistokimyasal kesitler yeniden değerlendirmeye alınmıştır. Daha önce hematoksilen ve eozin ile boyanmış preparatları değerlendirirken, tanıyı doğrulamak için gerekli mitoz sayısı da dahil olmak üzere pankreas nöroendokrin neoplazisinin histomorfolojik özellikleri tanımlanmıştır. İmmünohistokimyasal olarak boyanmış kesitler, önce ışık mikroskobunda incelenecek, Ki67 proliferasyon indeksi ışık miroskobunda boyanmanın yoğun olduğu "hot spot" alanlarda x40 büyütme ile 2000 tümör hücresinde pozitif nükleer boyanan tümör hücreleri sayılarak hesaplanmıştır. İkinci olarak sayım x40 objektifli 3DHistech Pannoramic Scanner (P250 Flash III) kullanılarak yapılmıştır. Ki67 immünhistokimya boyalı kesitler 3DHistech Pannoramic Scanner (P250 Flash III)'da taranmıştır. Taranan slayt görüntüleri üzerinde patolog tarafından manuel olarak en yüksek Ki67 immünoreaktivite yoğunluğuna sahip alanlar ("hot spot"), 400x büyütmede seçilmiştir. Bu alanların yarı otomatik dijital analiz softwere (Case Viewer 2.5 rtm) kullanılarak yüksek çözünürlüklü görüntü formatında dışa aktarılması yapılmıştır. Tüm olgular için Ki67 immünoreaktivitesi, pozitif tümör hücrelerinin sayısının minimum 2000 toplam tümör hücresine bölünmesiyle verilen nükleer boyanan tümör hücrelerinin yüzdesi olarak ifade edilmiştir. Daha sonra patolog tarafından seçilen aynı sıcak nokta alanlarını otomatik program (Quant Center, Cell Quant rejim) değerlendirecek ve ardından yüzde olarak ifade edilen, pozitif olarak boyanmış hücrelerin sayısı ve toplam hücre sayısının sonucundan oluşacak olan sonucu verilmiştir. Toplam 87 Pankreatik nöroendokrin neoplazi olgusunun değerlendirilmesi yapılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, ameliyat türü, tanı, evre, tümör lokalizasyonu, tümör boyutu, cerrahi rezeksiyon alanında tümör varlığı, nekroz varlığı, lenfovasküler ve/veya perinöral invazyon varlığı, lenf nodu metastazı ve uzak metastaz varlığı değerlendirilecek, hastalara ait gibi klinik bilgiler "Hastane Bilgi Sistemi" sisteminden elde edilmiştir. Tanıları doğrulamak veya değiştirmek için seçilen hematoksilen-eozin boyalı kesitler en son 2017 Dünya Sağlık Örgütü Endokrin sınıflandırmasına göre yeniden belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 51,6 olan 52 kadın (%59,8) ve 35 (%40,2) erkek hasta dahil edildi. Tüm vakaların tanı anındaki ortalama yaşı 51,60 olarak bulundu. Yaş aralığı 24-83 yaş arasında değişmekteydi. Işık mikroskopla manuel Ki67 sayma yöntemi ile 25 G1 PNET olgusu, 43 G2 PNET olgusu ve 19 G3 PNET ve PNEK olgusu tanımlandı. Dijital görüntü üzerinde manuel değerlendirmede, 32 olgu G1 PNET, 36 olgu G2 PNET ve 19 olgu G3 PNET ve PNEK olarak değerlendirildi. Dijital görüntüde otomatik değerlendirmede, 23 olgu G1 PNET, 32 olgu G2 PNET ve 19 olgu G3 PNET ve PNEK olarak değerlendirildi Çalışmamızda her olgu için ışık mikroskopla manuel değerlendirme, dijital görüntü üzerinde manuel değerlendirme ve dijital görüntüde otomatik değerlendirme olmak üzere üç farklı yöntemle elde edilen Ki67 proliferasyon indeksi sonuçları arasındaki uyum değerlendirildi. İstatistiksel olarak sınıf içi korelasyon katsayısı (Intraclass Correlation Coefficient-ICC) 0,964 ile 0,983 (ortalama 0,975) arasında saptandı. Ki67 proliferasyon indeksini hesaplamaya yönelik üç yöntemin arasında yüksek düzeyde bir korelasyon olduğu görüldü. Çalışmamızda kullanılan Ki67 proliferatif indeksi hesaplama yöntemlerinin sonuçlarının birbiri ile istatistiksel olarak anlamlı ve uyumlu olduğu tespit edildi (p<0,0001). Ki67 sonuçları ile tümör derecesinin belirlenmesinde dijital görüntüde otomatik değerlendirme ve dijital görüntü üzerinde manuel değerlendirme yöntemleri kullanıldığında, tümör derecesinin daha düşük tespit edildiği; ışık mikroskopla manuel hesaplama yöntemi kullanıldığında ise tümör derecesinin daha yüksek belirlendiği görüldü. Mitoz sayısına ilişkin elde edilen sonuçlar ile ışık mikroskobunda değerlendirilen Ki67 proliferatif indeks sonuçları karşılaştırıldığında mitoz sayısı ile Ki67 arasında yüksek bir korelasyon bulunduğu saptandı (p<0,0001). Karşılaştırmalı analizlerde, olgularda cinsiyet (p<0,05), tümör sınırları (p<0,001), TNM evresi (p<0,001), histolojik patern (p<0,001), nekroz varlığı (p<0,05), mitoz sayısı (p<0,001), ek invazyon varlığı (p<0,001), PNİ (p<0,05), LVİ (p<0,001), metastatik LN (p<0,05) ve uzak metastaz (p<0,001) varlığı açısından istatistiksel farklılıklar olduğunu saptandı (p<0,05). Yaşı, tümörün fonksiyonel olması veya sendromik tümör varlığı, tümör lokalizasyonu, pozitif cerrahi sınır ve tümör boyutunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (p>0.05). Düşük ve orta dereceli PNEN olgularında ortalama yaşam süresinin tanıdan sonra 160 ay olduğu belirlendi. NET derece 3 olgularda ortalama yaşam süresinin tanıdan sonra 18 ay olduğu saptandı. Az diferansiye NEK tanısı olan hastaların ortalama yaşam süresinin tanıdan sonra 25 ay olduğu belirlendi. Sonuç: Çalışmamız grade 1 ve 2 PNET'lerde kadın baskınlığını; grade 3 PNET'lerde ve PNEK'de ise erkek baskınlığını ortaya çıkardı. Çalışmamızda yer alan 14 hastada (%16) PNEK tanısı bulunmakta ve bu hastalarda ortalama yaşın 54 olduğu saptandı. Çalışmamızda 79 (%95,41) tümör sporadikti. 4 (%4,59) kalıtsal sendrom vakası tespit edildi. Çalışmamızda 13 (%85) fonksiyonel tümör vakası belirlendi. Çalışmamızda Ki67 proliferatif indeksi ve mitoz sayısı sonuçlarına göre evreleme sonuçları karşılaştırıldığında yüksek bir korelasyon bulunduğu görüldü. Çalışmamızda Ki67 proliferatif indeksi değerlendirirken üç sayma yöntemini (ışık mikroskobu kullanılarak manuel sayma, dijital görüntü kullanılarak manuel sayma ve otomatik program) kullanıldı ve ICC ortalaması 0,975 olarak saptandı. Sonuçta Ki67 proliferasyon indeksini hesaplamaya yönelik üç yöntem arasında yüksek düzeyde bir korelasyon bulunduğu görüldü. PNEN'in differansiyasyon derecesini etkileyen parametreleri değerlendirirken 9 parametre tanımlandı: morfolojik diferansiyasyonun kaybı, tümör sınırlarının karakteri, komşu dokulara/organlara invazyon varlığı, nekroz varlığı, mitoz sayısı, lenfovasküler ve perinöral invazyon varlığı, lenf nodülerinde ve/veya uzak organlarda metastaz. Hastanın yaşı, fonksiyonel tümör veya sendromik tümör varlığı, tümör lokalizasyonu, pozitif cerrahi sınır ve tümör boyutu parametreleri PNEN farklılaşmasının tanımıyla bir ilişki göstermedi. Genel sağkalım değerlendirilirken, cerrahi rezeksiyondan sonraki ortalama sürenin, PNET grade 1 ve PNET grade 2'nin, PNET grade 3 ve PNEK grade 3'e kıyasla yüksek bir genel sağkalım gösterdiği ortaya çıktı. PNET grade 3 ve PNEK grade 3'nün genel sağkalım karşılaştırıldığında, benzer değerlere rağmen PNEK grade 3, PNET grade 3'ye göre daha yüksek genel sağkalım gösterdi. Çalışmamızın sonuçları, Ki67 proliferatif indeksinin belirlenmesinde dijital görüntü üzerinde otomatik sayıma dayanan programların, PNEN tanısı ve sınıflaması için rutin uygulamada kullanılabileceğini gösterilmiştir. Bununla birlikte; her üç yöntem kullanılarak yapılan değerlendirmede, pozitif boyanan hücrelerin tümör hücresi olduğundan emin olunarak sayım yapılmasının sonucu değiştirebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Pankreas, Nöroendokrin Neoplazi, Ki67, Dijital analiz

Ki-67Nöroendokrin tümörlerPankreas hastalıkları+4
Inga Adanır
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over kanseri ön tanılı hastalarda 'Risk of malignancy indeks (RMI)' çeşitlerinin karşılaştırılması

Adneksiyel kitle öntanılı hastanın operasyon öncesi RMI skorlama sistemlerinin kullanılması ile yeterli cerrahi tedavi, yeterli operasyon hazırlığı ve yeterli ekip-ekipman hazırlığı yapılması sağlanmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda 4 farklı malignite indekslerinden RMI-2 nin kullanılmasının daha doğru olacağı sonucuna varılmıştır.

Adneks hastalıklarGenital hastalıklar-kadınNeoplazmlar+4
Hasan Volkan Ege
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Master'sOpen AccessEN

Data augmentation on chest X-rays for improving pathology classification performance

In recent years, deep learning techniques have made great progress. We can see applications of it in many fields such as economics, military, healthcare, and so on. Healthcare, in particular, is one of the most critical of these areas. While the world population is growing every day, healthcare professionals need more computerized technologies to make things faster. Proposed new methods are making important contributions to the healthcare system, but the lack of data is limiting development. Privacy issues prevent more patient data from being collected to use for training models. For example, chest X-rays are commonly used in pathology classification. However, studies are limited due to the lack of public datasets. To solve this problem, we focus on data augmentation on chest X-rays to improve pathology classification results. To this end, we demonstrate three methods. In the first, we propose a heatmap based image inpainting that uses X-ray images with observations and inpaints the large healthy areas to create new X-rays while preserving the labels. The second proposed method synthesizes images using an extended version of GANSpace by adding a conditional generator StyleGAN2-ADA. Finally, we demonstrate the manipulation of real and healthy X-ray images using latent space manipulation and GAN inversion. Our quantitative experiments show that heatmap based inpainting improves classification results from 86.1\% to 87.7\%. To provide a basis for our Conditional GANSpace method, the results of X-ray image generation experiments using StyleGAN2-ADA are also provided. The classification result of the dataset augmented using StyleGAN2-ADA is 87.36\% and our Conditional GANSpace improves this result with the highest result of 88.5\%.

PathologyClassificationX ray photogrammetry
Onur Adıgüzel
Boğaziçi University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Aeromonas veronii ile doğal enfekte levreklerde patolojik ve immunohistokimyasal bulgular

Amaç: Bu araştırma Aeromonas veronii ile doğal enfekte levreklerde, makroskobik, histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak enfeksiyonunun nasıl bir yayılım, yoğunluk gösterdiğini araştırmak amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; Aeromonas veronii ile enfekte 22 adet levrek makroskobik, bakteriyolojik, histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiştir. Histopatolojik incelemelerde rutin HE boyamanın yanı sıra, Ziehl-Neelsen ve Brown-Hopps boyamalar yapılmıştır. İmmunohistokimya için Yeni Zelanda Albino tavşanı kullanılarak poliklonal antikor üretilmiş olup, bakteriyolojik incelemede ise sekans analizleri, API 20E ve VITEK-2 analizleri uygulanmıştır. Bulgular: Elde edilen bakterilerin sekans dataları gen bankasında eşleştirildiğinde bakterilerin Aeromonas veronii ile %96-98 arasında değişen oranlarda benzerlik gösterdiği görülmüştür. Histopatolojik olarak ise granülomlar en dikkat çekici bulgu olmuştur. İmmunohistokimyasal veriler bakterinin granülomlarda çoğunlukla makrofaj sitoplazmalarında yer aldığını ve yeni generasyonlarını bu hücrelerde şekillendirdiğini göstermektedir. Sonuç: Nekropsi ve histopatolojik bulguların ayırıcı tanıda yetersiz kalması, bakteriyolojik kültürü takiben kimyasal ve moleküler metodların ise uzun bir sürece yayılması tanıda gecikmelere yol açabileceği sonucunu doğurmuştur. Bu yüzden immunohistokimyasal metodların da tanıya eklenmesi gerektiği sonucu doğmuştur. Anahtar kelimeler: Aeromonas veronii, Bakteriyoloji, Histopatoloji, İmmunohistokimya, Levrek

Aeromonas veroniiBakterilerBalıklar+5
Emre Berke
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Monosodyum glutamat ile deneysel toksikasyon oluşturulmuş yaşlı ratlarda, betanin'in (C24H26N2O13) olası koruyucu etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu araştırma, monosodyum glutamat (MSG) nanopartiküllerinin kronik toksisitesine maruz kalan yaşlı ratlarda kırmızı pancar bitkisinde (Beta vulgaris) bulunan betanin (C24H26N2O13) etkili maddesinin koruyucu etkilerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada yaşlı sıçan kullanılmıştır. Toplamda 48 sıçan rastgele 4 farklı gruba ayrılmıştır. 28 gün süren çalışmanın sonucunda sıçanlar derin anestezialtında sakrifiye edilmiştir. Total antioksidan kapasite (TAK), total oksidan kapasite (TOK), paraoksanaz (PON), thiol seviyeleri, malondialdehit (MDA) ve nitrik oksit (NO) sıçan kan serumunda spektrofotometrik yöntem ile çalışılmıştır. Oksidatif Stres İndeksi (OSİ), TAK'ın ve TOK'a oranlanması ile hesaplanmıştır. Aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP) ve total bilirübin elisa kiti kullanılarak kolorimetrik yöntem ile ölçülmüştür. Karaciğer patolojik değerlendirmesi hematoksilen eozin boyama yöntemi ile ışık mikroskop altında incelendikten sonra mikrofotoğrafları alındı. Normal dağılıma uygunluk testi Shapiro Wilk Testi ile değerlendirildi. Değişimlerin anlamlı olup olmadığı one-way ANOVA yöntemi saptanmıştır (p<0,05). Anlamlı çıkan verilerde post-hoc testi (Duncan) kullanıldı. Bulgular: TAK, TOK, OSİ, ALT, PON, MDA ve thiol seviyeleriserum düzeylerinde gruplar arası farkın istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olduğu saptandı (p˂0,05 ). AST, ALP, NO ve total bilirübin serum düzeylerinde gruplar arası farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı (p›0,05). Kontrol grubuna kıyasla MSG grubunda TOS, OSİ, thiol ve MDA seviyesinde anlamlı yükselme olurken, TAK ve PON seviyesinde anlamlı düşüş meydana gelmiştir. Kontrol grubuna kıyasla MSG+betanin grubunda ALT seviyesinde anlamlı yükselme meydana gelmiştir. AST, ALP, total bilirübin ve NO seviyelerinde kontrol grubuna kıyasla MSG grubunda artış meydana gelmiştir. Ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Histopatolojik bulgular incelendiğinde MSG grubunda yaygın olmayan hafif hidropik dejenerasyon ve MSG+betanin grubunda ise hemen hemen normal histolojik görünüm belirlenmiştir. Sonuç: Betaninin antioksidan etkiyi arttırabileceği ve MSG'nin neden olduğu histopatolojik hasarı azalttığı sonuçlarına ulaşılmıştır. Yaşlanma sürecinde farklı dozlarda uzun süreli betanin kullanımının antioksidan etkilerinin belirlenmesi için ileriki çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AntioksidanlarGıda katkı maddeleriOksidatif stres+4
Gürkan Baytar
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller tiroid kanserinde next genereration sequencing(NGS) moleküler multiple varyant analizi, histopatolojik ve immunhistokimyasal bulguların değerlendirilmesi

PTK tiroid malignitelerinin %90'indan fazlasını oluşturan en yaygın malign tiroid tümörü tipidir. Tiroid karsinomunun insidansı son birkaç dekaddır hızla artarken PTK'yı en yaygın malign endokrin tümör haline getirmiştir. Tiroid kanserinin son yıllarda moleküler patogenezinin anlaşılması daha etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için büyük umut vaat etmektedir. Çoğu PTK yavaş yayılım gösterse de bazıları agresif bir klinik seyir ile ilişkilidir. Histopatolojik ve moleküler parametreler ile PTK'nın farklı alt tiplerini belirlemek için kapsamlı araştırmalar yapılmıştır. Risk sınıflandırmasına yardımcı olmak için BRAF ve RAS gibi çok sayıda moleküler belirteç önerilmiştir. PTK'yı yüksek riskli ve düşük riskli gruplara ayırma kavramı, prognozu tahmin etme ve PTK'lı hastaların cerrahi ve cerrahi sonrası yönetimini optimize etme potansiyeli nedeniyle son zamanlarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada PTK tanısı alan olgularda yeni nesil dizileme (Next Generation Sequencing, NGS) sistemiyle bölümümüzde tespit edilen somatik mutasyonların profilinin belirlenmesi ve moleküler belirteçlerin histopatolojik ve immunhistokimyasal parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2019-2021 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenen PTK tanılı olguların tiroidektomi materyalleri içerisinden NGS sistemiyle analiz edilen olgular dahil edildi. Toplam 74 olgunun hepsine immunhistokimyasal olarak Yüksek molekül ağırlıklı keratin (HMWK), Sitokeratin-19(CK19) ve Galektin-3 boyaları uygulandı. Çalışmada tümörlerin prognozunda rol oynayan histopatolojik bulgular, immunhistokimyasal CK19, galektin-3, HMWK ekspresyonları ve NGS ile genlerde saptanan patojenik mutasyonlar değerlendirilmiştir. İstatiktiksel analizler sonucunda BRAF mutasyonu ile immunhistokimyasal galektin-3 ve CK19 ekspresyon değerleri arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal galektin-3 ekspresyonu ile lenf nodu metastazı ve lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal CK19 ekspresyonu ile lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir. İmmunhistokimyasal CK19, HMWK ve galektin-3 ekspresyonlarının kendi arasında anlamlı korelasyonu tespit edilmiştir. Tümör boyutu ile lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüştür. Lenf nodu metastazı ile histopatolojik olarak saptanan psammom cisimcikleri ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu izlenmiştir. Daha önceki çalışmalarda BRAF pozitifliğinin hem kötü prognoz açısından hem de spesifik tedaviler açısından önemi gösterilmiştir. Bu nedenle tiroid materyallerinde NGS yöntemi ile bu genlerdeki mutasyonların analiz edilmesi olguların takip ve tedavisinde yol gösterici olabilir. NGS sonuçları daha efektif olmakla birlikte NGS cihazlarının ya da immünhistokimyasal BRAF'ın olmadığı laboratuvarda immünhistokimyasal bir alternatife ihtiyaç duyulabilir. Mevcut bulgularımız birçok merkezde sıklıkla çalışılan Sitokeratin-19 ve Galektin-3 boyanma yüzdelerindeki oransal artışın moleküler BRAF pozitifliği ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Sitokeratin-19 ve Galektin-3 birçok merkezde tanısal amaçlı olarak da kullanıldığı için, ek bir immünhistokimyasal boya, doku kaybı veya yöntem olmaksızın olguların moleküler BRAF açısından araştırılmasına hızlı bir yönlendirme potansiyeli sunabilir. BRAF mutasyonu pozitifliğinin kötü prognozla ilişkili olması ve bu mutasyonun immünhistokimyasal Sitokeratin-19 ve Galektin-3 oranları ile korele olması; bu iki immünhistokimyasal boyanın boyanma oranlarındaki artışın kötü prognozla ilişkili olduğuna dair fikir vermektedir.

Dizi analiziHistopatolojiKarsinoma+5
Haslet Hünler
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

D-dimer değeri yüksek olan ve acil patoloji saptanmayıp taburcu edilen hastaların takibi ve sonuçlarının retrospektif analizi

Çalışmamızın amacı acil servise başvuran, D-dimer değeri yüksek olup acil patoloji saptanmayan hastaların taburculuktan sonraki süreçte yapılan takiplerinde morbidite ve mortalite oranının retrospektif olarak incelenmesidir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi AS'ine Ocak 2018-Aralık 2019 tarihleri arasındaki iki yıllık dönemde başvuran PE ön tanısı ile D-dimer tetkiki istenen 18 yaş üstü hastalar çalışmaya dâhil edilmiştir. D-dimer değeri yüksek olup bir patoloji saptanmayan ve taburcu edilen olgular hasta grubu olarak alınmıştır. Kontrol grubu olarak ise D-dimer negatif olup patoloji saptanmayan ve taburcu edilen hastalardan oluşmuştur. Çalışmaya 297 D-dimer (+) ve 297 D-dimer (-) olmak üzere toplam 594 olgu dâhil edilmiştir. D-dimer (-) grupta hasta oranı %1,68 (n=5) iken D-dimer (+) grupta bu oran %18,86 (n=56) olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,001). Dimer (+) grupta en sık rastlanan hastalık pnömoni (n=11) ve Koroner Arter Hastalığı (n=5) olarak tespit edilmiştir. D-dimer (-) grupta exitus oranı %1,68 (n=5) iken D-dimer (+) grupta bu oran %11,78 (n=35) olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,001). Sonuç olarak D-dimer pozitif grupta hem hastalık hem de mortalite oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur.

Acil servis-hastaneD-dimerEmboli+6
Fulya Büşra Kaval
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri

Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiHepatit+6
Zeynep Nurkabul
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst gastrointestinal sistem şikayeti olan hastalarda aile içi helicobacter pylori bulunma sıklığının retrospektif olarak üre nefes testi,clo testi veya patolojik tanı ile gösterilmesi

Çalışmamız Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniğinde yapılmıştır.1.10.2014 ile 1.10.2016 tarihleri arasında Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'ne dispepsi, reflü veya dismotilite şikayetlerinden biri veya birkaçı ile başvurup, endoskopi yapılarak Helicobacter Pylori saptanan 60 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların aynı evde yaşayan ve C13 üre nefes testi veya endoskopik işlem yapılarak Helicobacter Pylori enfeksiyonu olup olmadığı araştırılmış 1. dereceden yakınlarına (eş, çocuk) bakıldı. Aile içi Helicobacter Pylori geçiş sıklığı araştırıldı Hasta eşlerinin 44 (%74,58)'ünde, çocuklarının(ailelerin bir çocuğunda) 26 (%55,32)'sında ve ikinci çocuklarının (iki çocuklu ailelerin) 9 (%45)'unda üre nefes testi pozitif bulunmuştur Bu tespitte özellikle eşlerde %74,58'lik oran dikkat çekmiştir. Sonuç olarak çalışmamız HP'nin aile içi geçişi olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın, HP'nin özelliklerinin ortaya konduğu genetik analizinin yapılarak desteklenmesi gerektiği kanaatindeyiz

Gastrointestinal sistemHelicobacterHelicobacter enfeksiyonları+5
Halil Aydar
Yeditepe University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin ölümü sintigrafisinin rat modelinde patolojik bulgularla karşılaştırılması

Beyin ölümü herhangi bir olay sonucu canlının beyin fonksiyonlarının tamamen kalıcı olarak kaybedilmesi olarak tanımlanır. Transplantasyon cerrahisindeki gelişmeler beyin ölümünün erken tanısını daha da önemli hale getirmiştir. Bu nedenle klinik beyin ölümü teşhisinin laboratuar yöntemlerinden biri ile desteklenmesi gerekmektedir. Tc 99m DTPA ile yapılan beyin sintigrafisi, beyin ölümü sonrası serebral kan akımı kaybını gösteren oldukça duyarlı bir tanı metodudur. Bu yöntemle serebral kan akımı miktar olarak hesaplanabilir. Tc 99m HMPAO ve Tc 99m ECD gibi hidrofilik olmayan ajanlar kullanılarak serebral kan akımı dışında beyin parankim perfizyonu da gösterilebilir. Bu çalışmada deneysel olarak gerçekleştirilen beyin ölümü sonrası Tc 99m DTPA beyin sintigrafisi ile tespit edilen serebral kan akımının azalması ile eş zamanlı olarak beyinde meydana gelen histopatolojik değişikliklerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma kapsamında 20 ratta deneysel olarak beyin ölümü modeli gerçekleştirilmeden bir gün önce ve beyin ölüm modeli gerçekleştirildikten sonra canlı 11 rata Tc 99m DTPA ile beyin ölümü sintigrafisi yapılmış ve serebral kan akımı miktarı görüntülenmiştir. Tc 99m DTPA beyin sintigrafisi entübasyon ve monitörizasyon altında gerçekleştirildi. Gruplar arası karşılaştırma yapmak için Mann Whitney U testi kullanıldı (beyin ölümü öncesi ve sonrası sintigrafik kantitatif sonuçlar). Sintigrafilerin analizleri sonucu elde edilen zaman aktivite eğrilerinde özellikle arteryel fazda sayım düzeylerinde anlamlı düşüşler izlendi (p<0,01). Ayrıca birinci ve altıncı dakikalar arasında serebral kan akımındaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Tüm olgularda deney sonrası elde edilen beyin dokularında ortak ana histopatolojik bulgular nöronlarda dejenerasyon ve soluklaşma, periselüler alanda yaygın ödem ve yer yer peteşiel kanamalar olarak izlendi. Sonuç olarak Tc 99m DTPA ile yapılan beyin sintigrafisinin kantitatif bulguları serebral kan akımının kaybolduğu beyin ölümü olgularında erken dönemde izlenen histopatolojik bulgularla ilişkili bulunmuştur. Serabral kan akımını gösteren Tc 99m DTPA ile yapılan beyin sintigrafisinin kantitatif verileri, beyin ölümü kesin tanısını gösterebilir ve böylece transplantasyon oranlarının artmasına yol açıp potansiyel donörlerin daha erken tespit edilebilmesini sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Beyin ölümü, Tc 99m DTPA, serebral kan akımı, histopatolojik bulgular.

BeyinBeyin ölümüHayvan deneyleri+6
Yunus Güzel
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anormal servikal sitolojide anormal endoservikal patoloji ve human papilloma virus prevelansı

Giriş: Servikal kanser günümüzde dünya da kadınlar arasında dördüncü sıklıkta görülen ve önlenebilir bir kanser olması nedeniyle önemini korumaktadır. Bu nedenle birçok tarama programı geliştirilmiş olup bizim ülkemizde de en çok servikal sitoloji ve PCR ile hrHPV DNA pozitifliği taraması yapılmaktadır. Birçok çalışmada HPV enfeksiyonunun servikal kanserlerde %96-99 oranında pozitif olduğu belirtilmiştir. HPV'nin tek başına pozitifliğinin dışında yardımcı faktörlerlerin olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Biz bu çalışmada anormal servikal sitolojide anormal endoservikal patoloji ve HPV prevelansını, olası kofaktörlerin bu durumu nasıl etkilediğini, endoservikal örneklemenin önemini değerlerlendirdik. Metod: Bu çalışmada polikliniğimiz kolposkopi ünitesinde Ocak 2013 ve Nisan 2016 tarihleri arasında anormal servikal sitoloji ile takip tedavi gören 505 hasta değerlendirilmiştir. HPV DNA taraması ve endoservikal örneklem yapılmış olan 215 anormal servikal sitolojili hasta ile 175 kontrol grubu hasta karşılaştırılmıştır. Servikal sitoloji konvansiyonel ve likid bazlı (thin prep) teknik ayırt edilmeksizin çalışmaya dahil edilmişir. Servikal sitoloji Bethesda 2001 sınıflandırma sistemine göre yorumlanılmıştır. HPV DNA hastanemiz patoloji, mikrobiyoloji ve ayrıca dış merkez olarak KETEM laboratuarlarında PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Tüm endoservikal örneklemler endoservikal fırça ve küretaj yöntemleri kullanılarak elde edilip hastanemiz patoloji bölümünce değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma için toplamda 505 olgu değerlendirilmiştir. Eksik verileri olan olgular çıkartıldığında analizler 390 olgu üzerinden yapılmıştır. Çalışmada anormal Pap smear'e sahip olanların sayısı 215 (%55), normal Pap smear'i olanların sayısı 175 (%45) olarak saptanılmıştır. Olguların ortalama yaşı 45.5±9 olarak saptanmıştır. Parite ortalama 2.2, ilk cinsel ilişki yaşı ortalama 20, OKS kullanım oranı %27.9'du. Hastaların %31.3'ü menapozda ve %28'inde ek hastalık mevcuttu. Pap smear sonucu anormal olguların yaş ortalaması 45'ti. Sigara kullanımı %27.2 ve OKS kullanım oranı %26.3 olarak saptandı. Anormal Pap smearli olgularda HPV pozitifliği prevelansı %68.8'di. Bu grupta anormal endoservikal örneklem patoloji prevelansı %40 olarak bulundu. Yaş ile anormal servikal sitoloji arasında bir ilişki saptanmadı. Kontrol grubununda HPV pozitifliği prevelansı %53,7' idi. Bu grupta HPV pozitifliğinin %44'ünü HPV 16, %9.3'ünü HPV 18, %3.2'sini HPV 16 ve 18 birlikteliği %43'ünü diğer HPV tipleri oluşturmaktaydı. Anormal endoservikal örneklem patoloji sonucu prevelansı %2.8'idi. Anormal smear sitolojisi ile HPV DNA pozitifliği arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki saptandı (p:0.002). Gravida, parite, ilk cinsel ilişki yaşı, OKS kullanımı, sigara kullanımı ile anormal servikal sitoloji arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anormal servikal sitoloji ile abortus ve küretaj öyküsü arasında istatistiksel anlamlı sonuç elde edildi. HPV DNA pozitifliği ile sigara kullanımı ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. HPV DNA pozitifliği ile diğer kofaktörler arasında yapılan karşılaştırmalarda istatistiksel anlamlı sonuç bulunmadı. HPV DNA pozitifliği ile küretaj öyküsü karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı sonuç bulundu (p= 0.037). Anormal servikal sitoloji ile anormal endoservikal patoloji karşılaştırıldığında sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p˂0.001).Anormal servikal sitoloji derecesi arttıkça anormal endoservikal patoloji ve HPV DNA pozitifliği sıklığının arttığı gözlendi (p:0.002). Anormal endoservikal patoloji ile HPV DNA pozitifliği dışındaki diğer ko-faktörler karşılaştırılmış olup istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı. Anormal endoservikal patoloji ile HPV DNA pozitifliği arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p˂0.001). Sonuç: HPV pozitifliği anormal servikal sitoloji ile ilişkili bulunmuştur. Anormal servikal sitoloji ile abortus ve dilatasyon-küretaj ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anormal servikal sitoloji ile gravida,parite, OKS, sigara kullanımı, yaş, ilk cinsel ilişki yaşı arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. HPV pozitifliğini ko-faktörlerle değerlendirdiğimizde sigara ile ilişkisi anlamlı bulunmuştur. HPV pozitifliği ve dilatasyon -küretaj öyküsü ilişkisi anlamlı bulundu. Anormal servikal sitolojili hastalarda anormal endoservikal patoloji prevelansı diğer çalışmalara göre yüksek bulundu. Anormal endoservikal patoloji ile yaş, gravida, parite, abortus, küretaj, OKS, sigara kullanımı, ilk cinsel ilişki yaşı değişkenleri açısından istatistiki olarak anlamlı bir ilişki çıkmamıştır ancak HPV DNA ile karşılaştırdığımızda sonuç anlamlıydı..

NeoplazmlarPapillomPapillomavirüsler+6
Burcu Bıçakçı
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Türk kamu bürokrasisinde patolojik bir olgu olarak kırtasiyecilik ve kırtasiyeciliği azaltmaya yönelik çalışmalar

İnsan hayatının olmazsa olmazı haline gelen bürokrasinin, insanları uğraştıran, gereksiz yere bekleten, zaman, kaynak ve emek kaybına yol açan duygusal ve kötüleyici yönünü ifade etmek amacıyla kırtasiyecilik kavramı kullanılmaktadır. Yapılan incelemeler sonucunda zaman içinde kırtasiyeciliğin diğer bürokratik sorunlarla birleşerek, Türk kamu bürokrasisinin önemli sorunlarından birisi haline geldiği anlaşılmıştır. Böylece, Türk kamu bürokrasisinde kırtasiyeciliği azaltılmaya yönelik çok sayıda çalışmanın yapıldığı tespit edilmiştir. Çalışmanın amacı, Türk kamu bürokrasisinde kırtasiyeciliği azaltmaya yönelik çalışmaları kapsamlı bir şekilde inceleyip ortaya koymak ve bu çalışmaların kırtasiyeciliği azaltma konusunda ne ölçüde başarı sağladığını değerlendirmektir. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde bürokrasinin değişik anlamları, tarihçesi, bürokrasiye yönelik farklı yaklaşımlar üzerinde durulmuş ve Türk kamu bürokrasisinin Cumhuriyet döneminden sonraki tarihsel gelişimi ele alınmıştır. İkinci bölümde kırtasiyecilik kavramının farklı yönleri, sonuçları açıklanmaya çalışılmış olup, Türk kamu bürokrasisinde kırtasiyeciliği artıran etkenlere değinilmiştir. Son bölümde Türk kamu bürokrasisinde kırtasiyeciliği azaltmaya yönelik çalışmalar belirtilmiş ve bu çalışmalar hakkında bir değerlendirmeye gidilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bürokrasi, Türk Kamu Bürokrasisi, Kırtasiyecilik.

BürokrasiKamu bürokrasisiKırtasiyecilik+1
Nurettin Bilmez
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Bursa ilindeki sığırlarda ayak biyomekaniğinin morfolojik, radyolojik, patolojik ve taban yük dağılımı bulguları ile karşılaştırmalı araştırılması: Randomize eks-vivo çalışma

Bu çalışmada; Bursa ilindeki sığırlarda ayak biyomekaniğinin morfolojik, radyolojik, patolojik ve taban ağırlık dağılım bulguları ile karşılaştırmalı araştırılması amaçlandı. Çalışmanın materyalini; Bursa ili ve ilçelerindeki mezbahalara getirilmiş 85 adet ineğe ait 340 adet ayak oluşturdu. İlçelerden randomize alınan 5 ineğe ait ayaklara ilçe ismi ve olgu numarası verilerek gerekli işaretlemeler yapıldı. Ayakların mekanik temizliği sonrası klinik olarak ayak derisi ile medial ve lateral tırnaklardaki lezyon varlığı incelendi. Morfolojik olarak tırnak açısı, paries ungulae uzunluğu, diyagonal paries ungulae uzunluğu, solea ungulae uzunluğu ve genişliği, iç ve dış tırnak yükseklikleri, ökçe yükseklikleri ölçüldü. Radyolojik olarak bulguların toplam sayı ve yüzdelik değerleri alındı. Histopatolojik inceleme için hastalıklı ayaklardan numune alındı, preparatlar hazırlandı ve hematoksilen eozin boyama sonrası mikroskobik incelemeler gerçekleştirildi. Footscan platformu kullanılarak taban ağırlık dağılımları belirlendi. İstatistiksel olarak morfolojik ve taban ağırlık dağılımı bulgularının grup içi değerlendirmesi ve ikili grup karşılaştırmalarında "t-testi", ikiden fazla grup karşılaştırmalarında "tek yönlü varyans analizi" ve çoklu karşılaştırmalarda "Tukey testi" kullanıldı, gruplar arası değerlendirmelerde "Pearson Korelasyon" analizi kullanıldı. Klinik muayenede 84 inekte en az bir ayak hastalığı belirlendi. Ökçe erozyonu %80 oranda görülürken, diğer enfeksiyöz, non-enfeksiyöz ve tırnak deformasyonu gibi ayak problemleri de tespit edildi. Radyolojik olarak, en yaygın bulgu osteofitti ve phalanx proximalis'te (%89,41), procesus extensorius'ta (%78,82) ve tuberculum flexorium'da (%67,06) görüldü. Morfolojik muayenede, gruplar arasında, tırnak açısı sağ ön lateral tırnakta, iç kenar yüksekliği sağ ön lateral-medial ve sol arka lateral tırnaklarda, dış kenar yüksekliği de sağ ön medial, sağ arka medial, sol arka lateral ve sol arka medial tırnaklarda anlamlı farklılık saptandı. Grup içinde ise tırnak açısının negatif korelasyonları mevcuttu. Taban ağırlık dağılımının gruplar arası yapılan değerlendirmesinde sağ ön lateral, sağ ön medial, sol ön lateral ve sağ arka medial tırnaklarda anlamlı farklılık vardı. Grup içi taban ağırlık dağılımı ile Osmangazi ilçesi diyagonal uzunluk parametresi arasında iyi dereceli pozitif yönlü korelasyon saptandı. Sonuç olarak, sığırlarda ayak biyomekaniğini değerlendirmede ayak taban ağırlık dağılımının anlamlı sonuçlar verdiği görülmüş, bu nedenle morfolojik, radyolojik ve histopatolojik bulgular ile birlikte yapılacak biyomekanik incelemenin sığır ayaklarında daha detay bulgular sunacağı rapor edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ayak biyomekaniği, morfoloji, patoloji, radyoloji, sığır, taban ağırlık dağılımı.

AyakBursaMorfoloji+5
Uygur Canatan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas kanseri tanılı hastaların klinik, patolojik ve sağkalım özelliklerinin retrospektif incelenmesi

Merkezimizde tedavi gören pankreas kanseri tanılı hastaların klinik, patolojik özelliklerinin hastaların sağkalım süreleri ile ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesi'nde Ocak 2012-Mart 2021 arasında tanı ve tedavi alan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir.Genel sağkalım (GS) ve hastalıksız sağkalım (HS) analizleri Kaplan-Meier yöntemi ile analiz edilmiştir. Gruplararası karşılaştırmalarda ise Logrank testi kullanılmıştır. Hastaların ortanca yaşı 60,5 (20 -87 ) idi. Hastaların% 59,5'i erkek ve % 40,5'i kadındı. Patolojik alt tiplere göre; 178 hasta (%89) adenokarsinom, 15 hasta (%7,5) nöroendokrin, 7 hasta (%3,5) psödopapiller tip olarak tespit edildi. Tanı anında 146 hasta (%73) evre IV idi. Hastaların 146'sında (%73) tanı anında metastaz mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca GS süresi 7 ay (%95 GA (5,34-8,65)) ve HS süresi 13 ay (%95 GA (9,39-16,60)) olarak hesaplandı. Adjuvan kemoterapi (KT) alan hastalarda almayan hastalara göre GS süresi anlamlı olarak daha uzun bulundu (33,9 vs 20,1 ay) (p:0,001). Palyatif KT alan hastalarda almayan hastalara göre GS süresi anlamlı olarak daha uzun bulundu (36,8 vs 15,2 ay) (p:0,005). Kanser gelişiminde önemli rol oynayan sigara tüketimi konusunda toplum bilgilendirilmelidir. Uygun hastaları operasyona yönlendirmek sağkalım açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Adjuvan kemoterapi, pankreas kanseri, sağkalım

NeoplazmlarPankreasPankreas hastalıkları+4
Yusuf Cenk Şingar
Gaziantep University
2022
00

Related subjects