Kolon neoplazmları
Bu konu başlığı altında 94 tez
Development of anticancer drug loaded nanoparticle and in-vitro evaluation
Colorectal cancer is the third most commonly occurring cancer which remains asymptomatic in its early stages, leading to 1.8 million diagnoses per year. If detected at an early stage, it can be treated through chemotherapy, with 5-Fluorouracil being a promising treatment option. However, this medication is accompanied by a significant number of side effects, making the treatment process unpleasant for patients. In this study, 5- FU was loaded into chitosan nanoparticles using an ionic gelation method, with the aim of reducing the drug's side effects and evaluating the cytotoxicity of the prepared nanoparticles. The prepared nanoparticles were characterized in terms of particle size, particle size distribution, zeta potential, morphology, encapsulation efficacy, in-vitro release, and in-vitro cytotoxicity. The nanoparticles were prepared in a pH of 4.5 using a 5:1 chitosan to tripolyphosphate ratio, resulting in a particle size of 217.03 ± 10.41, a PdI of 0.37 ± 0.11, and a zeta potential of 0.02 ± 0.02. The encapsulation efficacy was calculated as 15.69%, with a sustained release profile of approximately 40% over 24 hours. The cytotoxicity analysis showed that 5-FU-loaded chitosan nanoparticles effectively stopped the proliferation of CT-26 colorectal cancer cells with a lower concentration of 5-FU compared to free 5-FU. In conclusion, the prepared nanoparticles exhibit stable, uniform distribution, appropriate particle size, and efficient encapsulation capability. Furthermore, they demonstrate an initial burst release followed by sustained release after 24 hours, making them a promising candidate for the treatment of colorectal cancer with further in-vivo investigations and clinical trials.
İmmünokemoterapötik nanoplekslerin kolon kanseri tedavisinde etkinlik ve güvenliğinin in vitro - in vivo değerlendirilmesi
Kolon kanseri tedavisinde cerrahiden sonra en sık kullanılan yöntem kemoterapidir. Ancak kanser hücreleri, hayatta kalmak için immün sistem hücrelerinin tanıma mekanizmasından kaçmakta ve farklılaşma yetenekleri ile kemoterapötiklere karşı direnç geliştirmektedirler. Bu nedenle, kemoterapinin yanı sıra immünoterapinin de kullanılmasının tedavinin etkinliğini artırabileceği bilinmektedir. Nanopleksler, zıt yüklerin etkileşimine dayalı oluşan nano boyutlu sistemlerdir ve bu çalışmada nanopleks yapısını oluşturmak için siklodekstrin (CD) polimeri, 5-Florourasil (5-FU) ve İnterlökin-2 (IL-2) kullanılmıştır. Nanoplekslerin ortalama partikül büyüklükleri ve dağılımı, yüzey yükü tayini, ilaç yükleme etkinliği, her iki etkin madde için farklı ortamlarda salım profili belirleme ve çeşitli stabilite çalışmaları yapılmıştır. Konvansiyonel hücre kültürü çalışmalarında CD polimerlerin güvenliliği hücre proliferasyonuna etkisi ile belirlenmiştir. Ardından ilaç yüklü nanoplekslerin etkinlikleri 2-boyutlu hücre kültürü ve gerçek zamanlı hücre canlılığı analizi ile belirlenmiştir. 3-boyutlu hücre kültürü çalışmaları ile nanoplekslerin etkinliği hücre canlılığı, immünohistokimyasal inceleme ve elektron mikroskobu incelemesi ile belirlenmiştir. Yapılan in vivo çalışmalarla ise CD polimerlerin güvenlilikleri sağlıklı farelerde tek doz intravenöz (i.v.) uygulama sonrası alınan kan örnekleri ile belirlenmiştir. Son olarak, tümör indüklenen farelerde, nanoplekslerin antitümöral etkinlikleri hayatta kalma oranı, metastaz ve immün cevap açısından belirlenmiştir. Çalışmaların sonucunda, IL-2 ve 5-FU'yu birlikte taşıyan nanopleksler hazırlanmış ve parenteral yoldan kolorektal immünokemoterapi açısından umut vaat eden bir model ilaç taşıyıcı sistem ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: immünokemoterapi, kolon kanseri, kombine ilaç taşınımı, nanopleks, siklodekstrin
Kolon kanserinin tedavisinde fenotiyazin yapılı bileşiklerin kullanımlarının değerlendirilmesi ve etki mekanizmalarının araştırılması
Kansere bağlı ölümlerin en etkili nedenlerinden biri olan kolon kanseri, evrensel bir sorun olarak nitelendirilmektir. Epidomiyolojik çalışmalar, kanser ve nörodejeneratif hastalıkları birbirleri ile ilişkilendirmektedir. Transmembran bir protein olan amiloid prekürsör protein (APP), kanser ile ilgili araştırmalarda son zamanlarda oldukça dikkat çekmektedir. Üç APP aile üyesinden biri olan APP, en fazla çalışılan protein olup, kırılması sonucu β-amiloid peptid oluşumunun neden olduğu Alzheimer hastalığın'da (AH) temel rol oynamaktadır. AH'nda, APP'nin proteolitik olarak işlenmesi, 2 yol ile gerçekleşmektedir: (i) α-sekretaza bağlı amiloidojenik olmayan yol (ii) β-sekretaza bağlı amiloidojenik yol. Bu yolaklarda, sekretazlar adı verilen bir grup enzim tarafından proteolitik kırılma sonucu farklı fonksiyonları olan fragmentler üretilmektedir. APP'nin yanı sıra, diğer üyeler de (APLP1 ve APLP2), sekretazlar tarafından parçalanarak C-terminal fragmentlerin (CTF) salınmasına neden olmaktadır. Son araştırmalar, kanser hücrelerinde aşırı eksprese edilen APP ve/veya APLP2'nin inhibe edilmesinin ya da bu proteinlerin proteolitik kesim enzimlerine (α- ve β-sekretazlar gibi) karşı geliştirilen inhibitörlerin kanser hücre çoğalmasını azalttığını göstermektedir. Çünkü, APP ve amiloid prekürsör-benzeri protein-2 (APLP2) ekspresyonlarının ve bunların kesim ürünüleri CTF'lerin birçok kanser türünde, kanser hücre proliferasyonuna korelasyon göstererek arttığı bulunmuştur. Kolon kanseri ile ilgili in-vitro ve in-vivo çalışmalarda, APP'nin büyüme için gerekli olduğu bildirilmiştir. APP'nin, α-sekretaz (ADAM10) tarafından kesilmesi ile oluşan çözünür, sekrete formu sAPPα'nin sadece nöronal sağlığı destekleme işlevi olmayıp, aynı zamanda hücre büyümesi, çoğalması ve migrasyonu ile de yakından ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Yakın zamanda, pankreas kanseri hücre hatları ile yapılan bir çalışmada, α-sekretaz (ADAM10) aracılı sAPPα oluşumu inhibe edildiğinde, hücre büyümesinin ve proliferasyonun etkili bir şekilde azaldığı gösterilmiştir. Aynı zamanda total APP ve sAPPα üzerinden de antikanser etkiye sağladığı katkı araştırılmak istenmektedir. Yakın zamanda laboravuvarımızda gerçekleştirilen çalışmalarda, fenotiyazin yapısına sahip azur B bileşiğinin total APP ve sAPPα üzerinde göstermiş olduğu etkili azalma, ayrıca TBO ve TH'nin PS70 hücrelerinde total APP ve sAPPα düzeylerinde yine, azaltıcı etki göstermesi, fenotiyazin yapısına sahip bileşiklerin, antikanser etkiye katkı sağlayabileceği öngörülmektedir. Sonuç olarak, fenotiyazin yapılı bileşiklerin , total APP, APLP2, sAPPalfa, sAPLP2alfa ve sAPPalfa ile yakından ilişkili alfa-sekretaz üzerine ilişkisi incelenecektir. Ayrıca, sAPPalfa'nın fosfotidil inozitol-3-kinaz-Akt kinaz sinyalizasyon yolağında anahtar bir rol oynaması nedeniyle bu yolak açısından antiproliferatif etkileri değerlendirilecektir.
Kolon kanserli hastaların oksijen tüketimi, solunum kas kuvveti, fiziksel fonksiyon ve yaşam kalitelerinin sağlıklı kişiler ile karşılaştırılması
Kolorektal kanser ve/veya uygulanan tedavilerin sağkalan bireyler üzerinde kısa ve uzun dönem etkileri bulunmaktadır. Bu nedenle kolorektal kanserli bireylerde kardiyorespiratuar uygunluk, solunum kas fonksiyonu, fiziksel fonksiyon, yorgunluk algısı ve yaşam kalitesi etkilenebilir. Çalışmanın amacı kolorektal kanserli bireylerde maksimal oksijen tüketimini, solunum kas kuvveti ve enduransını, fiziksel fonksiyonu, yorgunluk ve yaşam kalitesini sağlıklı bireylerle karşılaştırmaktı. Çalışmaya 20 kolorektal kanserli hasta ile cinsiyet ve yaş olarak uyumlu 20 sağlıklı birey katıldı. Bireylerin fiziksel ve demografik özellikleri kaydedildi. Fiziksel aktivite seviyesinin değerlendirilmesinde Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) kullanıldı. Solunum kas kuvveti ağız içi basınç ölçümü (maksimal inspiratuar basınç-MIP ve maksimal ekspiratuar basınç-MEP) ve solunum kas enduransı değerlendirildi. Maksimal oksijen tüketimi ölçümü için Modifiye Bruce Protokolü ile Kardiyopulmoner Egzersiz Testi (KPET) yapıldı. Yaşam kalitesi EORTC-QLQ-C30 ve EORTC-QLQ-CR29 anketleri ile, yorgunluk ise Kısa Yorgunluk Sorgulaması Anketi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) toplam puanı ve yürüme skoru kolorektal kanserli bireylerde daha fazlaydı (p<0,05). Kolorektal kanserli bireylerin MEP ve maksimal oksijen tüketimleri sağlıklı bireylere kıyasla anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). MİP ve solunum kas enduransında gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kolorektal kanserli bireylerde EORTC-QLQ-C30 fonksiyonel durum alt başlıklarında en iyi skor rol performansta, en düşük skor emosyonel durumda bulundu. Semptom alt başlıklarında en fazla etkilenim yorgunlukta, en az etkilenim bulantı ve kusmada görüldü. Kısa Yorgunluk Sorgulamasına Göre kolorektal kanserli bireylerde yorgunluk algılamaları sağlıklı bireylere göre daha yüksekti (p<0,05). Sonuç olarak, kolorektal kanserli bireylerde solunum kas kuvveti, maksimal oksijen tüketimi, fiziksel fonksiyon ve yorgunluk şiddeti sağlıklı bireylere kıyasla ciddi düzeyde etkilenmektedir. Tıbbi tedavi öncesi, sırasında ve sonrasında rehabilitasyon programlarına, katılım bu etkilenimlerin azaltılması ve kardiyopulmoner egzersiz testi ile değerlendirilen kardiyorespiratuar uygunluğun geliştirilmesinde önem arz etmektedir.
Erken evre kolon kanseri olgularında sistemik ve tümör-içi inflamasyon belirteçlerinin prognostik ve prediktif değeri
Bu çalışmanın amacı erken evre kolon kanseri olan hastalarda sistemik ve lokal inflamasyon belirteçlerinin prognostik, prediktif etkisini araştırmak ve bu iki belirteci birlikte kullanarak prognoza ve kemoterapi yanıtlarına etkisini değerlendirmektir. Bu araştırmaya küratif rezeksiyonu yapıldıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Medikal Onkoloji bölümüne başvuran, Ocak 2008- Ocak 2016 tarihleri arasında tanı alan, evre 2-3 olan, tanı anında 18 yaş ve üzerinde olan 304 hasta dahil edildi. Sistemik inflamasyon belirteçleri olarak cerrahi öncesi nötrofil lenfosit oranı (NLR), albumin-NLR skoru, sistemik immun inflamasyon indeksi (SII) ve panimmun inflamasyon değeri (PIV) değerlendirildi. Hastaların tümör dokularında tümör periferi ve merkezinde CD8 lenfosit yoğunluğu 75.persantiline göre düşük veya yüksek yoğunluk olarak ikiye ayrıldı. Kombine inflamasyon skoru (KİS); PIV değeri yüksek ve CD8 yoğunluğu düşük olan hastalarda KİS yüksek riskli, diğer hastalarda KİS düşük riskli olarak sınıflandırıldı. Yüksek albümin-NLR skoru ve yüksek PIV daha kısa DFS ve OS ile ilişkili bulundu. Ortalama CD8 yoğunluğunun düşük olması kısa DFS ile ilişkili bulundu. Kombine inflamasyon skorunun yüksek olması hem daha kısa OS hem de daha kısa DFS ile ilişkili bulundu. Evre 2 hastalarda KİS yüksek olan olgularda adjuvan kemoterapinin DFS'yi anlamlı olarak artırdığı görüldü. KİS düşük olan hastalarda ise adjuvan kemoterapinin DFS katkısı yoktu. Hastalıksız sağkalım için çok değişkenli analizde; ≥ 65 yaş (HR:3,12 %95 CI 1,78-5,48, p<0,001), evre 3 hastalık (HR:1,82 %95 CI 1,06-3,12, p=0,029), kombine inflamasyon skorunun yüksek olması (HR:3,82 %95 CI 2,21-6,61, p<0,001) daha kısa DFS ile ilişkili bulundu. Bu çalışmada tanımladığımız kombine inflamasyon skorunun yaş ve evreden bağımsız olarak kötü prognozla ilişkili ve evre 2 hastalarda kemoterapinin katkısı için prediktif değeri olabileceği görülmüştür. Kombine inflamasyon skoru erken evre kolon kanseri olan hastalarda prognostik ve kemoterapi yanıtını ön gören yeni bir belirteç olarak kullanılabilir.
Hepg2, CACO-2 ve HT-29 kanser hücrelerinde 2D jel elektroforez ve MALDI-TOF/TOF-MS ile ankaferd hemostat' ın in-vitro antineoplastik etkisinin proteomik açıdan araştırılması
Yaşam bilimlerinde çığır açan keşiflerden biri insan genom projesinin tamamlanmasıyla gerçekleştirilmiştir. Ancak tüm genom haritasının oluşturulması, bilim adamları için zorlu bir görevi de beraberinde getirmiştir. Bu görev insan proteomunun karakterizasyonudur. Proteomik araştırmalar, moleküler seviyede değişim gösteren proteomların analizinin yapıldığı çalışmalardır. Onkoproteomik, kanser hücresindeki protein etkileşimlerini içeren proteomik teknolojilerin kullanıldığı proteomiklerin bir koludur. Kanser patogenezinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak, tanı için yeni tümör biyobelirteçleri geliştirmek ve örneklerin proteom profili kullanılarak erken tespit ve teşhisi sağlamak için onkoproteomik çalışmalar yapılmaktadır. Bu tez çalışması kapsamında, Caco-2 ve HT-29 kolon kanseri ve HepG2 karaciğer kanseri hücre hatları, Ankaferd Hemostat (ABS; Ankaferd Blood Stopper®) ile farklı sürelerde muamele edilmiştir. ABS ile muamele edilen hücreler (işlenmiş, T grubu) ve muamele edilmeyen hücreler (kontrol, C grubu) üzerinde karşılaştırmalı proteomik çalışmalar yapılmıştır. Proteomik çalışmalarda, 2 boyutlu jel elektroforezle ayrılan C ve T gruplarına ait proteinler için imaj analizi çalışmaları yapılmıştır. C ve T grupları karşılaştırıldığında, nicel anlamda en az 2 kat farklılaşan proteinler, MALDI-TOF/TOF-MS ile analiz edilmiş ve peptid dizileme çalışmalarıyla tanımlanmıştır. Tanımlanan proteinler Uniprot ve SwissProt gibi veri tabanlarında taranıp yapıları, fonksiyonları, gen adları ve protein-protein etkileşimleri belirlenmiştir. String veri tabanı aracılığıyla da ABS' nin, kanser hücrelerinde etkilediği biyolojik süreçler ve yolaklar tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Proteomik, Kolon kanseri, Karaciğer kanseri, İki boyutlu (2D) jel elektroforez, MALDI-TOF/TOF-MS, Protein etkileşimleri, Ankaferd Hemostat. Bu tez çalışması 114S500 no' lu TUBİTAK projesi ve 17656 no'lu Hacettepe BAB Projesi tarafından desteklenmiştir.
Metabolomik ve fluksomik çalışmalar ile kolon kanserinde kemoterapötiklere karşı direncin in vitro değerlendirilmesi
Günümüzdeki yenilikçi teknolojiler sayesinde omiks (genomik, transkriptomik, proteomik, metabolomik ve fluksomik) gibi karmaşık analizler yapılabilmektedir. Omik analizlerden elde edilen detaylı bilgi; hastalıkların mekanizmasını anlamak, erken teşhisini kolaylaştırmak, bireysel tedavi stratejilerini seçmek ve bunların etkinliğini değerlendirmek için büyük bir potansiyele sahiptir. Metabolomik fenotipinin belirlenebilmesi için çok sayıdaki metabolitin eş zamanlı ve kapsamlı analizlerinin yanı sıra döngü hızlarının da belirlenmesini gerektirir. Tez çalışmaları kapsamında kolorektal kanseri in-vitro modeli olan insan kolon adenokarsinom hücre hatlarına (Caco-2) ve kontrol olan insan fötal kolon hücre hatlarının (FHC) kematöratpotiklere karşı gözlenen direnç gelişimine bağlı olarak fenotipde gözlenen değişimler metabolomik, lipidomik ve fluksomik analizler ile incelenmiştir. Fluksomik analizlerde kararlı 18O izotopu işaretleme ajanı olarak kullanılmıştır. Metabolomik, lipidomik ve fluksomik analizlerin gerçekleştirilmesinde GC-MS ve LC-qTOF-MS analitik cihazları kullanılmıştır. Bu analizler sonucunda 300'ün üzerinde metabolit/lipit ve 38 metabolitin 18O işaretlenme yüzdeleri hesaplanmıştır. Tez kapsamında ilk kez 18O kararlı izotopu ile Krebs döngüsü metabolitleri, aminoasitler, yağ asitleri ve oligofosfonükleotitlerin işaretlenme yüzdeleri belirlenmiştir. İstatiksel olarak anlamlı bulunan metabolitler ile gerçekleştirilen yolak analizlerinde malat-aspartat mekiği, aminoasit, amonyak metabolizmaları ile glikoz-alanin ve üre döngülerine ait yolakların dirence bağlı olarak değiştiği gözlemlenmiştir. Elde edilen kapsamlı omiks (metabolomiks, lipidomiks ve fluksomiks) verileri, kemoterapötiklere karşı izlenen direncin hücre dinamiklerindeki farklılıklarını göstermiştir.
Uzun süreli egzersizlerin tedavileri tamamlanmış izlem sürecindeki kolon kanseri hastaların psikofizyolojik değişimlerine etkileri
Tedavileri tamamlanmış izlem sürecindeki kolon kanseri hastalarına uygulanacak uzun süreli egzersiz programlarının hastaların psikofizyolojik değişimlerine etkilerini incelemek amacıyla planlanan çalışmamıza, Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi, Tıbbi Onkoloji Bölümü'nde (1. - 3. evre) erken evre kolon kanseri tanısı almış, opere edilmiş veya tedavisi tamamlanmış izlem sürecinde olan 18 - 65 yaşları arasındaki kadın ve erkek hastalar ile sağlıklı sedanter bireyler katılmıştır. Çalışmanın başında, tüm katılımcılardan test protokolünde yer alan anketleri doldurmaları ve fiziksel uygunluk testlerine katılmaları istenmiştir. Çalışmanın başlangıcında katılımcılar; sağlıklı sedanter bireyler ve tedavi edilmiş izlem sürecindeki kolon kanseri hastaları olarak iki gruba ayrılmışlardır. Sağlıklı sedanter bireyler çalışmanın sağlıklı grubunu oluşturmuş, çalışma süresince herhangi bir egzersiz programına katılmadan sadece kendileri için hazırlanmış psikofizyolojik testleri uygulamışlardır. Tedavi edilmiş kanser hastaları ise, bilgisayarda oluşturulan "rastgele sayı" tablosuna göre kontrol ve çalışma grubu olarak ikiye ayrılmışlardır. Tedavi edilmiş izlemdeki kolon kanseri hastalarından oluşturulan kontrol grubundaki hastalar da çalışma süresince herhangi bir egzersiz programına dâhil olmamış, sadece protokolde yer alan psikofizyolojik testlere katılmışlardır. Çalışma grubu, dört aylık çalışma süresince, test protokollerine ek olarak, spor bilimciler ve hekimler tarafından kendileri için programlanmış egzersizleri çalışma sorumluları ve/veya aile bireyleri ile birlikte gözetim altında uygulamışlardır. Tüm katılımcılar, çalışmanın başlangıcında, ikinci ayında (8. hafta sonunda) ve dördüncü ayın sonunda olmak üzere üç farklı zamanda test protokollerinde yer alan anketleri doldurmuş ve fiziksel uygunluk testlerine katılmışlardır. Dördüncü ayın sonunda uygulanan son testlerin ardından çalışma sonlandırılmıştır. Çalışmamız, randomize tek kör niteliğinde planlanmış, testler ve istatistiksel değerlendirmeler katılımcıları tanımayan, katılımcılar hakkında bilgi sahibi olmayan ve katılımcıların hangi gruba dâhil olduğunu bilmeyen kişi/kişiler tarafından yapılmıştır. Çalışmada anlamlılık düzeyi 0.05 olarak belirlenmiş ve istatistiksel analizler IBM SPSS v22.0 paket programında gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Egzersiz, kanser, psikofizyolojik testler.
Biyoteknolojik transformasyon ile alerjen molekül içeriği azaltılmış propolisin kanser hücrelerinde apopitozis ve anjiogenez üzerine etkisi
Propolis arıların koruyucu etkilerinden faydalandıkları doğal bir üründür. Arılar propolisi, reçineden zengin ağaç ve bitkilerden topladıkları reçineyi tükürük enzimleri vasıtasıyla sindirip mumla karıştırarak kovanda hazırlar. Propolis koloniyi bakteriyel, fungal ve viral tehditlere karşı korur, arıların hastalık kapmasını önler. Propolis güçlü antioksidan, antiinflamatuar ve anti tümör etkileri nedeniyle insan sağlığının korunmasında uzun yıllardır kullanılmaktadır. Birçok faydasının yanında içerdiği bazı bileşenler, özellikle kafeik asit esterleri ve hidroksisinamik asit esterleri değişik alerjik komplikasyonlara neden olabilmektedir. Bizim çalışmamız da biyolojik transformasyonla alerjen içeriği düşürülmüş, propolisin kolon kanseri ve sağlıklı kolon hücre hatlarına sitotoksik, apopitotik ve anjiogenetik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Propolis örnekleri farklı çözgen ve yöntemlerle ekstre edilerek, farklı Lactobacillus plantarum suşları kullanılarak biyolojik transformasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Transformasyon sonrası tüm ürünlerin LC MS/MS'de içerik analizleri yapılmış ve daha sonra hücre kültürü çalışmalarına geçilmiştir. HCT-116 kolon kanseri hücre hattı ve CCD-841 CoN normal kolon epitelyal hücre hatları üzerinde propolisin sitotoksik, apopitotik ve anjiogenetik etkilerine bakılmıştır. Tüm propolis örnekleri deneylerimizdeki 28 paramere üzerinden değerlendirilmiş ve en etkili örnekler tespit edilmiştir. Çalışma sonucumuz ilk defa biyolojik transformasyonla alerjen içeriği düşürülmüş, bir ok örnekte diğer polifenollerin miktarı korunmuş veya artmış, kolon kanserinde daha etkili sitotoksik, apopitotik, anti poliferatik ve anti anjiyogenik bir etkiye sahip, sağlıklı kolon hücre hattını koruyan apiterapötik ürünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Çalışmamız tüm propolis örneklerinin spesifik hücre hattına duyarlı, polifenol içeriği ekstreye çıkaracak en iyi çözgeni belirlenmiş, ve kullanımı için güvenli doz aralığı belirlenmiş ürünlerin kanser tedavisinde kullanılmasını önermekte ve bunun propolis tedavisini daha özgün ve etkili hale getireceğini savunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Propolis, Biyolojik Transformasyon, Antioksidan, Apopitosiz, Kolon kanseri, Anjiogenezis
Yaban mersininde bulunan hidroksisinnamik asidlerin antioksidan aktivitesi ve kanser hücre kültüründe apopitozis induksiyonu üzerine etkisi
Son zamanlarda, Yaban merisini meyvesi ülkemizde oldukça popülerdir. Yaban mersini, sahip olduğu Hidroksisinnamik asitler nedeniyle tıbbi özellikleri olan antioksidan bileşiklerin ümit verici bir kaynağı olan aromatik bir bitkidir. Sıkılaştırıcı fakat tatlı ve yenilebilir olan mavi-siyahımsı meyveler, güçlü antioksidan özelliklere sahip olan flavanoidler ve Hidroksisinnamik asitler (Kafeik, p-Kumarik ve Ferulik asit) içerir. Bu tür gıdalarda bulunan fenolik bileşikler, serbest radikal temizleme, oksijen radikal absorbansı ve metal iyonlarının şelatlanması gibi birçok potansiyel yolla antioksidan olarak hareket edebilirler. Yaban mersininde bolca bulunan C vitamini, serbest radikalleri tutarak hücrenin DNA'sını korur ve kanser oluşumunu engeller. Yine yaban mersininde bulunan antisiyaninler, ellagik asit ve urolitin gibi maddeler, DNA'nın serbest radikallerce hasarını azaltarak kansere karşı koruyucu etki göstermektedir. Bu çalışmada ülkemizde doğal olarak yetişen Yaban mersini bitkisinin meyvelerini ve yapraklarını kullanarak farklı infüzyon ve kaynama yöntemleri ile elde edilen yaban mersini çayları, içerisinde bulunan Hidroksisinnamik asitlerin varlığı, antioksidan aktiviteleri ve apopitosiz üzerine değerlendirilecektir. Yaban mersini çayları; yapraklar, ham meyve, kurutulmuş ve parçalanmış ham meyve, meyve çekirdekleri ve çekirdeksiz ham meyve farklı infüzyonlar ve kaynatma: 1 dak, 3 dak, 5 dak,7 dak, 10 dak. Fenolik seviyeler LC MS / MS tekniği ile belirlenmiştir. Tüm ürünlerin invitro HCT-116 Kolon kanseri hücre hattında antioksidan ve aktiviteleri spektrofotometrik yöntemlerle analiz edilmiştir. Antioksidat aktivitesi için MDA ve TEAC değerlendirilmiştir. Sitotoksisite ve canlılık testleri WST-8 (Water Soluble Tetrazolium Salt-8) solüsyonu eklenerek yapılmıştır. Apopitosiz için ise intrensek ve ekstrensek yolakların kaspazlarının aktive olması için gerekli reseptörlerinden olan TRAIL ve Apaf-1 ELISA Kit yöntemiyle değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, Yaban mersini çay ekstraktlarında bulunan hidrosinnamik asitlerin HCT-116 kolon kanseri hücre hattında antioksidan potansiyelini değerlendiren ilk çalışma olup TEAC trolox eşdeğerine göre etken maddeler karşılaştırıldığında en yüksek sonuçlar yaban mersini çay ekstratı 13,5 mM olarak hesaplanmıştır ve elde ettiğimiz veriler 5 dk kaynatma yöntemi kullanılarak hazırlana yaban mersini çayının zengin antioksidan kaynağı olduğunu göstermektedir. Hidrosinnamik asit olan Kafeik, p-kumarik ve Ferulik asit ve bunların kombinasyonları ile ve yaban mersinin kendisiyle gerçekleştirerek hücre kültürü in vivo çalışmalarında tekli olarak hidrosinnamik asitleri değerlendirdiğimizde 48.saat IC50 konsantrasyonu 39,9 μg/ml ile p-Kuarik asit en etkili hidroksisinnamik asit olarak değerlendirilmektedir. Yapılan ikili ve üçlü hidrosinnamik asit konsantrasyonlarında görülmektedir ki kafeik asid ve ferulic asidin 1:1 oranında IC50 dozlarının yarısının birleşiminin yapmış olduğu sitotoksite, tek başarına yaptığı belirlenen IC50 dozlarının yarısının yapmış olduğu sitotoksite, 2.6 kat daha fazladır. Yapılan üçlü kombinasyonda yine her bir hidroksisinnamik asidin 1:1 oranında IC50 dozlarının yarınsın birleşiminin yapmış olduğu sitotoksiteden, tek başarına yaptığı belirlenen IC50 dozlarının yarısının yapmış olduğu sitotoksiteden 4.5 kat daha fazladır. 5 dk kaynama yöntemi ile yapılan yaban mersini çayının içerisindeki hidroksisinnamik asitler hesaplandığında yaban mersini çayının tekli ve kombine şekildeki hidroksisinnamik asitlerden daha fazla etkili olduğu gözlenmektedir. Yaptığımız çalışmada ayrıca TRAIL ve Apaf-1 ELISA kit sonuçlarına bakılarak Kafeik, p-Kumarik, Ferulik asit başta olmak üzere bu hidrosinnamik asitlerin kombinasyonları ve yaban mersini çay ekstraktının karşılaştırılmasıyla elde edilen en yüksek değerin 80000 μg/mL % 50 öldürme konsantrasyonunda 5 dk kaynama yöntemi ile hazırlanan yaban mersini çay ekstraktının olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yaban Mersini, Antioksidan, Apopitosiz, Kolon kanseri, Apaf-1,TRAIL
Sağ ve sol kolon tümörlerinde cmtm3 ve sstr2 genlerinin ifade düzeylerinin araştırılması
Dünya genelinde ve ülkemizde en yaygın görülen kanser türlerinden olan kolorektal kanser, gastrointestinal kanserler içinde en sık görülendir. Tümör dokusunun sağ kolon ve sol kolonda olmasına göre sıklığı, klinik özellikleri, seyri ve uygulanan tedavi yöntemi değişiklik gösterebilmektedir. Bu durum sağ kolon ve sol kolonun histoloji, anatomi, morfoloji ve genetik yapısındaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Çalışmamızda sağ ve sol kolon yerleşimli tümöral dokularda tümör gelişimi ve ilerlemesi açısından önemli roller üstlenebileceği düşüncesiyle CMTM3 ve SSTR2 genlerinin ekspresyonlarını inceledik. Örneklemimiz; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalında histopatolojik tanısı konulan 42'si sağ kolon, 47'si sol kolon olmak üzere 89 tümörlü doku örneği ve aynı bireylerin tümörlü dokuya komşu sağlıklı doku örneğinden oluşmuştur. Çalışmamız; kolorektal kanserin en yaygın türü olan adenokarsinomlu dokulardan hazırlanmış parafin bloğa gömülü arşiv materyallerinde gerçekleştirildi. Doku örneklerinden önce RNA izolasyonu arkasından cDNA sentezi gerçekleştirildi. CMTM3 ve SSTR2 genlerinin ekspresyonu Real Time PCR'de karşılaştırmalı CT (ΔΔCT) yöntemiyle analiz edildi. Bulguların istatistiksel değerlendirmesi Wilcoxon T-testi, Student T-testi ve Mann-Whitney U-testi ile yapıldı. Kolorektal kanser erkeklerde kadınlara göre daha sık görülmektedir (p<0,05). Sağ kolon tümörlü hastalarda CMTM3 ve SSTR2 genlerinin ekspresyonu daha yüksektir (p=0,047). Sol kolon tümörlü hastalarda da aynı şekilde CMTM3 ve SSTR2 genlerinin ekspresyonu daha yüksektir (p=0,026). Sağ ve sol kolon tümörlü hastalar için CMTM3 ve SSTR2 geni ekspresyonunu kıyasladığımızda; sadece sol kolon tümörlü hastalarda CMTM3 gen ekspresyonu daha yüksektir (p=0,027). Kolorektal kanserli hastalarda CMTM3 ve SSTR2 gen ekspresyonunun erkeklerde daha yüksek olması kolorektal kanserin erkeklerde daha sık görülmesini açıklamada bir belirteç olabilir. CMTM3 gen ekspresyonunun sol kolon tümörlü hastalarda daha yüksek olmasını ise kolorektal kanserin sol kolonda daha yüksek görülmesiyle ilişkilendirebiliriz. Mersin örneklemi temelinde gerçekleştirdiğimiz bu çalışma CMTM3 ve SSTR2 genlerinin kolorektal kanserli doku ve kontrol grubundaki ekspresyon değerlerine dair ülkemizdeki ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır.
Sağ ve sol kolon tümörlerinde GALNT5 ve ZDHHC9 genlerinin ifade düzeylerinin araştırılması
Kolorektal kanserler her iki cinsiyette görülme sıklığı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır. Kolon kanserinde ilkin tümörün sağ ya da sol kolonda bulunmasına göre klinik, patolojik ve genetik farklılıklar meydana gelmektedir. Bu durum hastalığın seyrini ve uygulanacak olan tedavi yöntemini değiştirebilmektedir. Yaptığımız çalışmada sağ ve sol kolon yerleşimli tümöral dokularda ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin ekspresyonlarını inceledik. Örneklemimiz; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalında 42'si sağ kolon, 47'si sol kolon olmak üzere 89 tümörlü doku örneği ve aynı bireylerin tümörlü dokuya komşu sağlıklı doku örneğinden oluşmuştur. Çalışmamız; kolorektal kanserin en yaygın türü olan adenokarsinomlu dokulardan hazırlanmış parafin bloğa gömülü arşiv materyallerinde gerçekleştirildi. Doku örneklerinden önce RNA izolasyonu arkasından cDNA sentezi gerçekleştirildi. ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin ekspresyonu Real Time PCR'de karşılaştırmalı CT (ΔΔCT) yöntemiyle analiz edildi. Bulguların istatistiksel değerlendirmesi Wilcoxon T-testi, Student T-testi ve Mann-Whitney U-testi ile yapıldı. Kolorektal kanser erkeklerde kadınlara göre daha sık görülmektedir (p<0,05). Sağ ve sol kolon tümörleri genel olarak ve ayrı ayrı değerlendirildiğinde: ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin her ikisinin de ekspresyon seviyelerinde artış söz konusudur (p<0,001). Bu artış her iki cinsiyette de benzer oranlarda olup farklılık göstermemektedir. Her iki genin sağ ve sol kolon tümörlerindeki ekspresyonunu karşılaştırdığımızda ise sol kolon GALNT5 geni ekspresyonu sağ kolona göre daha yüksektir (p<0,048). ZDHHC9 ve GALNT5 genleri ekspresyonlarının hem sağ hem sol kolon tümörlerinde daha yüksek olması kolon kanserine yakalanmada biyobelirteç olabileceklerini göstermektedir. Sol kolon GALNT5 geni ekspresyonunun sağ kolona göre daha yüksek olması ise sol kolon kanserlerinin sağ kolon kanserlerinden daha sık rastlandığı gerçeğini açıklamada önemli bir belirteç olabilir. Mersin örneklemi temelinde gerçekleştirdiğimiz bu çalışma ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin kolorektal kanserli doku ve kontrol grubundaki ekspresyon değerlerine dair ülkemizdeki ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır.
Meme kanserli ve kolorektal kanserli hastalarda kapesitabin ile birlikte PPI kullanımının sağkalıma etkisi
Amaç: Meme kanseri ve kolorektal kanser dünya genelinde en sık görülen başlıca kanserlerdendir. Kolorektal kanserli ve meme kanserli hastalarının tedavisinde kapesitabin içeren tedavi rejimleri oldukça önemli bir kısmı kapsamaktadır. Kapesitabin oral olarak alındığından diğer ilaçlar ile eş zamanlı kullanıldığında etkileşim gösterebilmektedir. Yapılan sınırlı çalışmalarda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının sağkalımı azalttığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalar daha çok kolon kanseri üzerine yoğunlaşmış olup, bu alanda yapılan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışma ile kolon kanserli ve metastatik meme kanserli hastalarda kapesitabin eş zamanlı ppi kullanımının sağkalım üzerine negatif etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 ile Aralık 2020 tarihleri arasında Meram Tıp Fakültesi Onkoloji Kliniğinde takip ve tedavisi yapılan 66 neoadjuvan-adjuvan kolon kanseri, 40 metastatik kolon kanseri ve 60 metastatik meme kanseri tanılı hasta demogrofik özellikler ve ppi kullanımına göre retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya 66'sı adjuvan-neoadjuvan kolon kanseri, 60'ı metastatik meme kanseri, 40'ı metastatik kolon kanseri olan toplam 166 hasta dahil edildi. Metastatik kolon kanseri olan hastaların %62,50'si (n=25) erkek, %37,50'si (n=15) kadındı. Bu gruptaki hastaların yarısı ppi kullanırken yarısı ppi kullanmıyordu. Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 39,47 (CI: 30,06- 48,87) ay, PPI kullanmayan hastaların 44,29 (CI: 33,77-54,81) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,39) vi Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 15,92 (CI: 9,73-22,12) ay, PPI kullanmayan hastaların 21,88 (CI: 12,39-31,36) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,80) Adjuvan- neoadjuvan kolon kanseri olan hastaların %63,60'ı (n=42) erkek, %36,40'ı (n=24) kadındı. Bu grupta 26 kişi ppi kullanırken, 40 kişi ppi kullanmıyordu. Adjuvan-neoadjuvan kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 84,44 (CI: 62,64-106,24) ay, PPI kullanmayan hastaların 78,58 (CI: 70,37- 86,78) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,85) Metastatik meme kanserli hastaların tamamı kadındı. 33 kişi ppi kullanırken, ppi kullanmayan 27 kişi vardı. Meme kanserli hasta grubunda PPI kullanan hastaların sağkalım süresi ortalama 105,21 (CI: 77,37-133,05) ay, PPI kullanmayan hastaların 139,13 (CI: 100,86-177,39) ay olarak belirlendi. Meme kanserli hastalarda PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,12) Meme kanseri grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 19,53 (CI: 12,99-26,06) ay, PPI kullanmayan hastaların 36,91 (CI: 21,44-52,39) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,34) Sonuç: Çalışmamızda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının kolon kanserli ve meme kanserli hastalarda progresyonsuz sağkalıma ve ortalama genel sağkalıma anlamlı negatif etkisi bulunmamıştır. Bu çalışmadaki en önemli kısıtlayıcı faktör hasta sayısının az olmasıdır. Anahtar Kelimeler: kolorektal kanser, meme kanseri, ppi, kapesitabin, sağkalım
Kolon kanseri hücrelerinde kolekalsiferol/D3 vitamin uygulamasının otofaji ve endoplazmik retikulum stresi üzerinden değerlendirilmesi
D vitamini, vücut üzerinde yaygın etkileri olan güçlü bir steroid hormon kolekalsiferolün öncüsüdür. Antikanser etkiye de sahip olan D vitamini, yetersiz güneş ışınlarına maruz kalma ve kanserli bireylerde görülebilecek çeşitli sebeplerden dolayı bu etkisini gösteremez. Ayrıca bazı kanser hastalarında D vitamini eksikliği ile de karşılaşılmaktadır. Kolekalsiferol vücudu besleyen en önemli D vitamini formudur. Yapılan çalışmalar kolekalsiferolün çeşitli kanser hücrelerinin proliferasyonunu, göçünü, invazivliğini ve anjiyogenezini inhibe ettiğini göstermiştir. Ayrıca kolekalsiferol, bağırsaktaki bağışıklık hücrelerinin biyolojisini düzenleyerek bağırsak mikrobiyotasını olumlu yönde etkilemektedir. Bu çalışmada kolekalsiferol uygulamasının kolon kanseri hücrelerinde otofaji ve endoplazmik retikulum (ER) stresi üzerine etkisi değerlendirilmiştir. Kolekalsiferolün HT-29 ve HCT 116 hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi XTT analizi ile araştırılmıştır. Sitotoksisite sonuçları dikkate alınarak, sonraki analizde hücreler 48 saat boyunca 150 ve 250 µM kolekalsiferol ile muamele edilmiştir. Ardından kontrol ve doz gruplarından RNA izolasyonu yapılmış, cDNA sentezlenmiş ve apoptoz, ER stresi ve otofaji ile ilişkili genlerin ekspresyon seviyeleri qRT-PZR ile analiz edilmiştir. Kolekalsiferolün kolon kanseri hücrelerinin koloni oluşturma yetenekleri üzerine etkisi, koloni formasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca florometrik tabanlı otofaji kiti ve GRP78/BiP ELISA kiti kullanılarak kolekalsiferolün otofaji ve ER stresi üzerine etkisi araştırılmıştır. qRT-PZR sonuçlarına göre, kolekalsiferol uygulaması kolon kanseri hücrelerinde apoptoz ve ER stresi ile ilişkili genlerin ekspresyonunu artırırken, otofaji ile ilişkili genlerin ekspresyonunu azaltmıştır. Benzer şekilde kolekalsiferol uygulaması sonrasında otofaji azalırken ER stresi belirteci GRP78/BiP miktarında artış saptanmıştır. Ek olarak, kolekalsiferol, kolon kanseri hücrelerinin koloni oluşturma yeteneğini önemli ölçüde azaltmıştır. Tüm sonuçlar bir arada değerlendirildiğinde, kolekalsiferolün kolon kanseri hücrelerinde otofajiyi baskılayarak, ER stresi ile apoptozu arttırarak antikanser etkiye neden olduğu düşünülmektedir.
Beyaz ve siyah sarımsak ekstraktlarının 5-fluorourasil (5-FU) ile kombinasyonlarının CAACO-2 kolorektal adenokarsinom hücrelerinde antiproliferatif etkilerinin araştırılması
Kolon kanseri, son yıllarda yüksek prevalansı olan bir sindirim sistemi sorunudur. Doğal diyet ürünleri, kolon kanserinin önlenmesi ve yönetilmesinde geniş çapta araştırılmıştır. Sarımsak, kolon kanseri hücrelerine karşı etkili olan birçok biyoaktif bileşen içeren iyi bilinen bir baharat türüdür. Örneğin, siyah sarımsak ekstraktlarının PI3K/Akt yolunu inhibe ederek hücre döngüsü ve apoptozisini indüklediği bulunmuştur. Bunun yanında, ham sarımsak ekstraktları, mitokondriye bağımlı kaspaz-3 aktivitesi sayesinde kanser hücrelerinin apoptozisine katkıda bulunmuştur. Çalışmada BME, SET ve 5-FU tek başına ve kombinasyonlar halinde kullanılmıştır. Çalışmada en iyi antioksidan aktivite, toplam fenolik madde miktarı ve toplam flavonoid madde miktarı SSU'da; en düşük ise SET'de gözlenmiştir. Kaspaz-3 aktivitesi, BME, BME+5-FU, SET, SET+5-FU ve 5-FU uygulamalarında kontrole göre yüksek olmasına rağmen aralarındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). BME+5-FU kontrole göre en yüksek kaspaz 8 aktivitesi gösterirken; en düşük kaspaz-8 aktivitesi SET'de gözlenmiş olup, bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p˂0,05). BME, BME+5-FU, SET ve 5-FU uygulanan Caco-2 hücrelerinde NF-κB düzeylerinde kontrole göre artış; SET+5-FU uygulanan gruplarda ise NF-κB düzeylerinde kontrole kıyasla azalış gözlenmiştir (p>0,05). BME+5-FU uygulanan Caco-2 hücrelerinde COX-2 aktivitesinde kontrole göre artış; BME, SET+5-FU, SET ve 5-FU uygulanan gruplarIN COX-2 aktivitelerinde ise kontrole kıyasla azalış gözlenmiştir (p>0,05). BME, BME+5FU, SET+5FU ve 5-FU ya ait gruplarda yara açıklığında artış gözlenmiştir (p˂0,05).
Generation of patient specific iPSC-derived healthy organoids from primary colorectal cancer patients with/without metastasis and transcriptome analysis
Cancer is a multifactorial disease with high mortality and incidence rate. Colorectal cancer (CRC) is a type of gastrointestinal cancer and causes about 700,000 deaths worldwide every year. Although CRC propagation mechanisms are partially explained by genetic factors, a clear cancer initiation mechanism has not been revealed. Age and environmental factors are particularly prominent in non-hereditary (sporadic) CRC formation, but it is still unknown how and why certain colon cells are affected by such factors. Early diagnosis is vital for CRC, as in other types of cancer. The most reliable diagnostic method is the pathological examination of suspicious tissue biopsies taken during colonoscopy in the distal colon and rectum. However, since the perceptible symptoms of CRC patients are usually at more advanced stages, it is not practical to apply such an invasive method for early diagnosis to individuals who do not yet have any complaints. For this reason, it is very important to develop new methods for the early diagnosis of sporadic CRC development. Induced pluripotent stem cells (iPSCs) are formed by transferring certain pluripotent transcription factors (Oct4, Sox2, Klf4, c-Myc) into somatic cells. The most basic feature of iPSCs, which are reprogrammed to the embryonic stem cell stage, is their ability to differentiate into cell types of three germ layers. The fact that the cell models currently used in cancer studies simulate the final stages of cancer limits in vitro studies from being able to study cancer initiation and development. In particular, iPSCs show promise for early diagnosis and determination of appropriate treatment. In this thesis study, we reprogrammed erythroid progenitor cells from peripheral blood of CRC patients into iPSCs by using the Sendai viral system. After that, we differentiated iPSCs into colon organoids. Following the development of healthy colon organoids of CRC patients, transcriptome analysis was done by RNA sequencing. Whether there were transcriptomic patterns that may cause susceptibility to cancer formation in individuals who develop CRC. In this way, it was assessed to see if there were any trends at the transcriptome level in people who had CRC that would indicate a susceptibility to cancer. After this thesis was successfully completed, it was discovered that the pathways already linked to cancer were expressed differently in healthy colon organoids from CRC patients in comparison with the donors without a history of cancer. Also, it was shown that the expression of gene clusters linked to the epithelial-mesenchymal transition shifted between healthy colon organoids from patients with and without metastases.
Sürveyans, epidemiyoloji ve nihai sonuçlar programı kullanarak (SEER, uluslararası kanser enstitüsü) kolon kanseri lokalizasyonuna göre yıllar içerisinde evre bazlı onkolojik sonuçların karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma, son yirmi yıldır metastatik olmayan kolon kanseri nedeniyle küratif cerrahi uygulanan hastalarda spesifik anatomik kolon segmentleri ve evreleri bazında popülasyon düzeyinde sağkalım farklılıklarını belirlemeyi amaçlandı. Yöntem: 2000 ve 2019 yılları arasında metastatik olmayan kolon adenokarsinomu nedeniyle küratif cerrahi uygulanan hastalar Surveillance, Epidemiology, and End Results (SEER) veri tabanı kullanılarak belirlendi. Taşlı yüzük hücresi ve müsinöz adenokarsinom tanısı alan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Anatomik yerleşimine göre çekum, çıkan kolon, hepatik fleksura, transvers kolon, splenik fleksura, inen ve sigmoid kolon olmak üzere yedi kolon alt segmenti tanımlandı. Çalışma süresi dört bölüme ayrıldı: 2000-2005, 2006-2010, 2010-2015 ve 2016-2019. Farklı kolon segmentleri, evreleri ve zaman dilimleri arasında demografik, klinik ve patolojik faktörler karşılaştırıldı. Kaplan-Meier sağkalım analizi, her bir kolon alt bölgesi konumu ve evresi için yapıldı ve eğriler, log-rank testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Toplam 195105 hasta tespit edildi (Çekum:43855, Çıkan kolon:39224 Hepatik fleksura:9472, Transvers kolon:18427, Splenik fleksura:6783, İnen kolon:12694 ve Sigmoid kolon:64650) (Evre-1: 58956, Evre -2:68135, Evre -3:68014). Daha proksimal kolon kanseri olan hastalar anlamlı olarak daha yaşlıydı, kadın olma olasılığı daha yüksekti, daha fazla sayıda toplanan lenf nodu ve nodal pozitifliği vardı. Sigmoid ve inen kolon kanseri teşhisi konan hastalarda, proksimal kolon kanserlerinden daha yüksek genel sağkalım oranları gösterildi. Çalışma süresi boyunca, üç yıllık ve beş yıllık genel sağkalım oranları, her bir kolon bölgesi ve aşaması için önemli ölçüde iyileştiği gösterildi. Sonuç: Mevcut çalışma, primer metastatik olmayan kolon kanseri için küratif cerrahi uygulanan hastalarda yıllar boyunca tüm kolon segmentleri ve evreleri için genel sağkalım oranlarının iyileştiğini gösterdi. Erken tedaviye erişim ve tedavi yöntemlerindeki gelişmeler, her bir kolon bölgesi ve aşaması için yıllar boyunca genel sağkalım oranlarını artırdığı ön görülmektedir. Özellikle embriyolojik ve cerrahi planların bilinmesi ve anlaşılması kolon kanseri cerrahisinde sonuçları iyileştirmektedir.
Metastatik kolon karsinomu tanılı hastalarda anti-EGFR tedaviye yanıtı etkileyen klinik ve laboratuvar biyobelirteçler
Kolon kanseri kolon mukozasından köken alan bir malignitedir. Tüm dünyada görülen kanserler içinde meme ve akciğer kanserinden sonra en sık üçüncü kanserdir. Kanser tarama programlarında yer almasının hastalığın tespitinde önemli bir faktördür. Hastalığın etiyolojisinde hem genetik hem de çevresel faktörlerin rol oynamaktadır. Diğer malignitelerde de olduğu gibi kolon kanseri prognozu ile inflamasyon ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmamız ile Anti-EGFR tedavi yanıtını etkileyen klinik ve biyokimyasal belirteçleri incelemeyi, literatürdeki verilerle karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2010 ile Kasım 2021 tarihleri arasında tedavi alan kolon kanserli hastalar dahil edilmiştir. Metastatik evrede olan ve anti-EGFR tedavi alan 113 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların bilgilerine hastane elektronik dosya sistemi kayıtları taranarak ulaşılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, tanı tarihleri, tanıdaki evreleri, histopatolojik verileri, tümör lokalizasyonları, mutasyon verileri, metastaz durumları, ameliyat geçmişleri, aldıkları kemoterapi rejimleri, tedaviye yanıt durumları, laboratuvar bulguları incelendi. Evreleme için TNM evreleme sistemi kullanıldı. Her hasta için Nötrofil sayısı, Lenfosit sayısı, Trombosit sayısı, LDH, Albümin, CRP, Total Kolesterol değerlerine göre NLR, PLR, CRP/ Albümin, CONUT, PNI, PFS değerleri hesaplandı. Çalışmamızın sonunda hastaların anti-EGFR tedavi öncesi CRP/Albümin oranı, CONUT skoru ve CRP değerleri ile tedaviye yanıt süreleri ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak metastatik kolon kanseri tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek birtakım parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, metastatik kolon kanserinin birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olduğu, inflamatuar belirteçlerin tedavi yanıtı üzerine etkili olabileceği heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Effect of IR780-loaded silica-coated gold nanorods for photodynamic therapy of cancer
Photodynamic therapy (PDT) is a new approach to cancer treatment that activates a photosensitizer (PS), a light-sensitive chemical, with a specific wavelength of light. PDT is a promising new method, however, the efficacy of PDT is still limited because of a low accumulation of PS in the target cell and limited penetration of light to the deeper tissue which prevents the killing of all cancer cells. As a result, cancer recurrence is inevitable. Gold nanostructures are good biocompatible carriers of PS. Increasing PS accumulation on the target site leads to the effective destruction of cancer cells, but different cancer cells require different approaches. One of the resistant colon cancer types is HCT116 and it needs a better approach to treatment. Gold nanorods (GNRs) have a high absorption spectrum at near-infrared (NIR) as compared with other types of Gold nanoparticles (GNPs). However, GNRs are limited for the loading amount of PS and they tend to aggregate within cells. To overcome these limitations, we will develop mesoporous silica-coated GNRs (GNRs@SiO2) for effective PS loading in this study. To test this hypothesis, we aim to test the PDT efficacy of IR780, as a PS, loaded GNRs@SiO2, (GNRs@SiO2@IR780) and GNRs@SiO2@PEG (GNRs@SiO2@IR780@PEG). This investigation of PDT with GNRs@SiO2@IR780 and GNRs@SiO2@IR780@PEG will cause a dramatic decrease in colon cancer volume as compared with GNRs@SiO2 alone and GNRs@SiO2@PEG alone. Keywords: Photodynamic Therapy, Colon Cancer Cells, Gold Nanorods, Silica Coating, IR780.
HT-29 insan kolon kanseri hücre hattında Eriodictyol ve Brusatol'un 5-Florourasil ile kullanımının hücre canlılığı ve apoptoz üzerindeki potansiyel etkilerinin araştırılması
Kanser önemli ölüm nedenlerinden biridir. Kanserin tedavisi için kullanılan geleneksel yöntemlerin yan etkileri nedeniyle, kanseri önlemek veya tedavi etmek için yeni stratejiler geliştirilmesine yönelik çalışmalar hız kazanmıştır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda kanser tedavisinde kombine yaklaşımın önemi vurgulanmıştır. Çok eski çağlardan beri insanoğlunun başvurduğu doğa aktif ve güvenli anti-kanser ajanları için büyük bir zenginliğe sahiptir. Kolorektal kanser en sık teşhis edilen kanserler arasındadır. Bu hastalığın tedavisinde geleneksel olarak cerrahi yöntem ve kemoterapinin yanı sıra tedaviyi geliştirmenin ve yan etkileri ertelemenin potansiyel bir yolu olarak kombinasyon veya çok bileşenli tedavi gösterilmektedir. Bu çalışmada bildiğimiz kadarıyla ilk defa ticari Eriodictyol ve Brusatol'ün insan kolon kanseri/kolorektal kanser hücre hattında (HT-29 hücre hattı) 5-FU antikanser ilacı ile birlikte kullanımlarının hücre canlılığı üzerindeki etkilerinin belirlenmesinin yanı sıra apoptoz üzerindeki potansiyel etkilerinin de değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla öncelikle etken maddelerin ayrı ayrı ve kombine uygulamalarının HT-29 hücre hattında hücre canlılığı üzerindeki etkileri doz ve zamana bağlı olarak MTT deneyi ile araştırılmıştır ve her bir etken maddenin IC50 değeri belirlenmiştir. IC50 değerleri dikkate alınarak etken maddelerin ayrı ayrı ve kombine uygulamalarının HT-29 hücre hattında hücre canlılığı üzerindeki etkileri 24, 48 ve 72 saat için değerlendirilmiştir ve kombinasyon indeksi değerleri hesaplanmıştır. Brusatol veya Eriodictyol'ün IC50 ve IC50/2 konsantrasyonları ile 5-FU'nun IC50 konsantrasyonları ile yapılan kombinasyon uygulamalarının apoptoz üzerindeki etkisi ise Annexin V/PI boyama ve apoptotik genlerin Real-Time PCR analizi ile 48 saat için araştırılmıştır. Ayrıca etken maddelerin tek başına ve kombin uygulamalarının hücre döngü profili üzerindeki etkisi de 48 saat için incelenmiştir. En düşük IC50 değerleri Brusatol için hesaplanmıştır. Brusatol'ün 24, 48 ve 72. saatler için hesaplanan IC50 değerleri sırasıyla 109.5, 1.15 ve 0.96 µM'dır. Kombinasyon uygulamalarında hesaplanan Kİ değerleri farklılık göstermektedir. Brusatol ve 5-Florourasil'in yapılan kombin uygulamaları arasında Brusatol'ün IC50 ve IC50/2 değerindeki konsantrasyonları ile 5-FU'nun IC50 ve IC50/2 değerindeki konsantrasyonları ile yapılan kombin uygulamaların ortak olarak 24 ve 48 saatte sinerjik etki gösterdiği belirlenmiştir. 48 saatte Eriodictyol'ün IC50/2 değerindeki konsantrasyonu ile 5-FU'nun IC50 ve IC50/2 değerindeki konsantrasyonlarının yanı sıra Eriodictyol'ün IC50 ve 5-FU'nun IC50/2 değerindeki konsantrasyonları ile yapılan kombin uygulamaların etkisinin sinerjik olduğu görülmüştür. Brusatol'dan farklı olarak Eriodictyol'ün 5-FU ile 72 saat kombin uygulamalarında sinerjik etki belirlenmiştir. Brusatol, Eriodictyol ve 5-FU'nun test edilen üçlü kombinasyonlarının ise her inkübasyon zamanı için antagonist olduğu tespit edilmiştir. Brusatol'ün 5-FU ile denenen kombin uygulamalarında toplam apoptotik hücre yüzdesinin etken maddelerin tek başlarına neden olduğu toplam apoptotik hücre yüzdesine kıyasla daha fazla olduğu belirlenmiştir. Real time PCR analizi sonuçlarına göre test edilen genler içerisinde bax ve kaspaz-3 apoptotik gen seviyesindeki anlamlı artış Brusatol ve 5-FU'nun IC50 değerindeki konsantrasyonları ile yapılan kombinasyonda tespit edilmiştir. Bununla birlikte Brusatol ve Eriodictyol'ün tek başlarına HT-29 hücrelerinde kontrole kıyasla özellikle S evresindeki hücre yüzdesinde artışa neden olduğu belirlenmiştir. Brusatol'ün 5-FU ile kombinasyon uygulamalarında yine özellikle S evresindeki hücre yüzdesinin kontrole kıyasla daha fazla olduğu görülmüştür. 48 saat için yapılan deneylerden elde edilen veriler Eriodictyol'e göre Brusatol'ün tek başına veya 5-FU ile kombinasyon halinde HT-29 hücrelerinde apoptotik hücre yüzdesinde artışa neden olabileceğini göstermiştir. Bu çalışmadan elde edilen veriler özellikle kolon kanserine karşı kombin veya diğer alternatif yaklaşımlarına temel veri sağlayabilir. Yapılacak in vivo çalışmalar bu etken maddelerin kullanımına yönelik çalışmalara katkı sağlayacaktır.
Sağ kolon kanseri cerrahisinde floresans görüntüleme ile lenfanjyografinin katkılarının retrospektif incelenmesi
Kolorektal kanser, dünya çapında en yaygın üçüncü kanserdir. Beş yıllık sağkalım erken hastalıkta %90 seviyesinden metastatik hastalıkta %10 seviyesine kadar değişebildiğinden, nodal tutulum sağkalımı etkileyen önemli faktörlerden biridir. Kolon kanseri cerrahisinde toplanan lenf nodu sayısının prognoz ile doğru orantılı olduğu kanıtlanmıştır. Sonuçları iyileştirmek amacıyla, komplet mezokolik eksizyon (KME) tekniği tanımlanmıştır. Daha fazla lenf nodu toplamak KME tekniğinin amaçlarından biridir. Bu nedenle kolon kanseri cerrahisinde daha fazla lenf nodu toplamak için geliştirilecek yeni yöntemlerin büyük önem arz etmektedir. Floresans görüntüleme teknolojisi, lenfanjiyografi ve lenfatik haritalamayı mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada sağ kolonun belirli seviyelerinde anterior ve posterior yüzlere ve peritümöral alana submukozal indosiyanin yeşili (ICG) enjeksiyonu ile lenfatik haritalama tekniği kullanılarak kolektomi ameliyatı yapılan hastaların verileri incelenmiştir. Lenfatik haritalama yapılan 10 hasta (S grubu) ile 1:2 oranında karşılaştırılan 20 hasta (C grubu) arasında yaş, ASA skoru, tümör yerleşimi, tümör T ve N evreleri ve prognoza etkili patolojik belirteçler bakımından farklılık bulunmamıştır. Her iki grubun ameliyat süreleri benzerdir. C grubunda %10 oranında intraoperatif komplikasyon görülse de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,540). Lenfanjiyografi sonrası rezeksiyon lojunda ICG tutan lenf nodları tespit edilmiş ve bu lenf nodları ayrı kaplarda patolojik inceleme için gönderilmiştir. Ayrı gönderilen lenf nodu sayısına bakıldığında haritalama yapılan S grubunda anlamlı olarak daha fazla lenf nodu gönderildiği tespit edilmiştir (p=0,001). Sağ kolon kanserinin cerrahi tedavisinde ICG ile lenfatik haritalama tekniğinin ameliyat süresini uzatmadan ve güvenle uygulanabilir olduğunu gösterdiğimiz çalışmamızda yapılan lenfanjiyografi ile rezeksiyon alanında rezidü kalan ve ayrı olarak eksize edilen lenf nodları ile lenfadenektominin sınırlarını genişletebildiğimizi ve bunu yaparken özellikle vasküler yaralanmaları içeren intraoperatif komplikasyonları arttırmadığımızı göstermiş bulunmaktayız. Böylelikle KME'nin önemli sorunu olan vasküler yaralanmadan kaçınarak selektif olarak D3 lenf nodu diseksiyonu mümkün olabilir.
Kolonun prekanseröz lezyonları ve adenokarsinomlarında suprabasin ekspresyonunun araştırılması
Kolorektal kanserler, en sık görülen üçüncü kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde ise 2. sırada yer almaktadırlar. Yaşam tarzı değişiklikleri nedeniyle insidansı artmaktadır. Yaklaşık %90'ı adenokarsinomlardan oluşmaktadır. Kolon adenokarsinomlarının çoğunluğu adenomlardan köken alırken daha küçük bir kısmı serrated yolaktan gelişmektedir. Adenomlar, en sık görülen neoplastik poliplerdir. Hiperplastik polipler ise en sık görülen serrated lezyondur. Suprabasin, epidermisin suprabazalindeki keratinositlerde ekspresyonu tanımlanan bir gen olup son yıllarda tümör invazyonu, progresyonu, metastazında işlevinin olduğu ve birçok kanserde yukarı regülasyon gösteren bir protoonkogen olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda kolon adenokarsinomları ve prekanseröz lezyonlarının Suprabasin ekspresyon düzeylerindeki farklılıkları ortaya koymayı amaçladık. Çalışmaya, hastanemiz arşivinden seçilen 45 kolon adenokarsinomu (15 iyi diferansiye, 15 orta derecede diferansiye, 15 az diferansiye), 45 adenom (15 tübüler adenom, 15 tübülovillöz adenom, 15 villöz adenom), 15 hiperplastik polip ve 15 normal kolon mukozası örneği alındı. Kesitlere immünohistokimyasal olarak Suprabasin uygulanarak gruplar arasındaki immünreaktivite farklılıkları araştırıldı. İyi diferansiye, orta derecede diferansiye ve az diferansiye adenokarsinom gruplarının immünreaktivite düzeyleri, diğer çalışma gruplarına göre istatistiksel anlamlı şekilde yüksek iken (p<0,001) bu gruplar arasında anlamlı bir fark elde edilememiştir. Tübüler adenom, tübülovillöz adenom ve villöz adenom grupları, hiperplastik polip ve kontrol ile kıyaslandığında ise immünreaktivitede hafif artış görülmekle birlikte istatistiksel anlamlı bir fark saptanamamıştır. Bu gruplar arasında da anlamlı bir farklılık elde edilememiştir. Hiperplastik polipler ile kontrol grupları arasında benzer immünreaktivite saptanmıştır. Sonuç olarak, kolon adenokarsinomlarında Suprabasin immünreaktivitesi diğer lezyonlar ve normale göre önemli şekilde artmaktadır. Tüm bu bulgularla kolon adenokarsinomlarının prekanseröz lezyonlarından ayrımında Suprabasin'in biyobelirteç olarak kullanılabileceği ve ayrıca Suprabasin'in adenokarsinom patogenezinde rolü olabileceği değerlendirilmiştir.
2011-2021 arasında ülseratif kolit tanısı konulan hastalarda tanı anındaki tutulum yeri, premalign lezyonlar ve mayo skorunun retrospektif olarak değerlendirilmesi
Ülseratif kolit kolonda kesintisiz mukoza tutulumu yapan, aktivasyon ve remisyonlarla seyreden kronik inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Hastalarda en sık görülen şikayetler karın ağrısı, ishal ve rektal kanamadır. Gastrointestinal semptomların yanında tüm vücudu tutabilen çeşitli ekstraintestinal bulgular sıklıkla görülebilir. Hastalığın şiddeti ve süresi ile kolorektal kanser insidansında artış görülmektedir. Takip ve tedavide hem medikal hem cerrahinin yeri vardır. Çalışmamızın amacı hastaların epidemiyolojik olarak incelenmesi, premalign lezyonlarının ve kolorektal kanser insidansının tespit edilmesi ve bu veriler arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Ayrıca klinik araştırmalarda kullanılmak üzere, hastanın genel durumu ve prognozunu değerlendirmek için geliştirilen Mayo skorlama sisteminin kullanılarak hastaların Mayo skorunun hesaplanması ve bu ölçeğin diğer veriler ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 1 Ocak 2011 ile 31 aralık 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji bölümüne başvuran ve ülseratif kolit tanısı konulan 535 kişinin verileri toplandı. Ancak veri yetersizliği nedeniyle 375 hasta çalışmaya dahil edilemedi. Çalışmanın kriterlerine uyan ve yeterli verisi bulunan 160 hasta cinsiyet, tanı yaşı, ekstraintestinal bulgular, polip ve poliplerin patolojik alt tipleri, kolektomi, mayo skoru ve kolorektal karsinom gelişimi açısından retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızda 3 farklı kıtadan yapılan yayınlar ile verilerimizi kıyasladık. Epidemiyolojik olarak erkek hasta oranı daha fazla olmasına rağmen hastaların medyan tanı yaşı avrupa verileri ile korele bulundu. Yaptığımız analizlerde ekstra intestinal bulgu insidansının diğer ülkeler ile benzer olduğunu tespit ettik. Çalışmamızdaki hastaların mayo skoru diğer çalışmalara göre daha yüksek tespit edilirken, kolorektal kanser ve kolektomi oranlarının mayo skorundaki artış ile arasındaki anlamlı ilişki literatür ile uyumlu bulundu.
Benzofuran halkası bağlı 3-nitrofenil kalkon türevinin kolon kanseri hücreleri üzerindeki antikanser aktivitesinin belirlenmesi
Kalp ve damar hastalıklarından sonra başlıca ölüm nedenlerinin ikincisini oluşturan kanserin görülme sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Güncel istatistiki verilere göre kansere yönelik çeşitli belirtiler ile sağlık kuruluşuna başvuran her on kişiden birine kolon kanseri tanısı konmaktadır. Görülen artışa bağlı olarak, klinikte kullanılan kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi gibi tedavi seçeneklerine kıyasla yan etkisi daha az olan ve hedefe yönelik yeni tedavi yöntemlerine ihtiyaç doğmaktadır. Doğal olarak bitkilerde bulunan ya da yapay olarak sentezi yapılabilen bileşikler olan kalkonlar, anti kanser başta olmak üzere geniş bir biyolojik aktiviteye sahiptir. Yapılan bu tez çalışmasında, benzofuran halkası bağlı 3-nitrofenil kalkon türevinin [3-(3-Nitrophenyl)-1-(benzofurane-2-yl)-2-propen-1-one] insan kolon kanseri hücreleri (HCT-116, HT-29) üzerindeki anti kanser etki ve mekanizmaları araştırılmıştır. Türevin hücre canlılığına etkisi SRB yöntemi ile belirlenip elde edilen sonuçlardan yola çıkarak ileri analizlerde kullanılmak üzere doz ve tedavi süresi seçimi yapılmıştır. Ayrıca, klinikte insan kolon kanseri tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ilaç olan 5-fluorouracil ile kombinasyon çalışması yapılmıştır. Hücre ölümünün hangi mekanizma üzerinden gerçekleştiği (apoptozis/nekrozis) Anneksin-V/Hoechst/Propidyum İyodür üçlü boyama yöntemi ile floresan mikroskopta analiz edilmiştir. Akım sitometrisi ile apoptotik yolakta görevli Kaspaz 3/7 moleküllerinin düzeyleri kantitatif olarak belirlenmiştir. Hücre döngüsünün hangi evrede baskılandığı akım sitometrisi kullanılarak analiz edilmiştir. Hücre ölüm mekanizmalarından olan apoptoz ile ilişkili proteinlerdeki değişimler Western Blot yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Son olarak, hücrelerin migrasyon ve koloni oluşturma yeteneklerine olan etkisi araştırılmıştır. Bulgular doğrultusunda, türevin insan kolon kanseri hücrelerinde doza ve zamana bağlı olarak sitotoksik aktivitenin artışına ve apoptozise neden olduğu, G0/G1 evresinde hücre bölünmesini baskıladığı, migrasyon ve koloni oluşturma yeteneklerinde ise azalmaya neden olduğu bulunmuştur.