Psychiatry
94 theses under this subject heading
Psikiyatri kliniklerinde deneyimsel tasarımın hastalar üzerine etkileri: Özel Boylam Hastanesi örneği
Sağlık mekânlarında kullanıcıların sosyal ve psikolojik gereksinimlerini karşılayabilecek tasarım anlayışına yönelik farkındalığın artması ile destekleyici tasarım yaklaşımlarının önemi giderek yaygınlaşmaktadır. Özellikle psikiyatri kliniklerinde hastaların mekânsal deneyime dayalı psikolojik gereksinimlerini karşılayan fiziksel-çevresel faktörler ve tasarım yaklaşımları hastaların iyileşme sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Deneyimsel tasarım, sağlık mekânlarında doğru uygulandığında hastalara güven ve memnuniyet sağlayabilen, tedaviyi destekleyici ve psikolojik olumlu etkileri barındıran bir unsurdur. Bu tezde; (1) deneyimsel tasarım kavramının tanımına ve sınıflandırılmasına, (2) sağlık mekânlarında deneyimsel tasarımın işlevine, (3) psikiyatri kliniklerinin deneyimsel tasarım yaklaşımlarına yer verilmiş ve (4) iyileşme sürecinde deneysel tasarımın etkilerini araştıran bir anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucunda ortaya çıkan bulgular ışığında, psikiyatri kliniklerinin iç mekân tasarımında deneyimsel tasarımın sağlık mekânı deneyiminde hastaların mekân algısı ve buna bağlı olarak iyileşme sürecini destekleyen yönleri ele alınmıştır. Bu bağlamda tezin, deneyimsel tasarım kriterleri bağlamında psikiyatri kliniklerinin mekân tasarımına ışık tutması ve katkı sağlaması hedeflenmiştir.
Defisit ve defisit olmayan şizofreni hastalarında serum oreksin ve ghrelin düzeylerinin incelenmesi
Şizofreni birbirinden farklı semptomların birlikte bulunduğu bir hastalıktır. Bu anlamda hastalığın heterojen bir özelliğinin olduğu bilinmektedir. Günümüz tedavi seçenekleri pozitif belirtilerin tedavisinde başarılı gözükmekle birlikte negatif belirtiler açısından aynı başarıdan bahsetmek mümkün gözükmemektedir. Şiddetli negatif belirtiler ve bilişsel kaybın yaygın görüldüğü bir alt tip olarak tanımlanabilecek defisit sendrom (DS) etiyolojisinin aydınlatılması tedavi seçeneklerinin artması için yol gösterici olacaktır. Şizofreni etiyolojisini aydınlatmaya yönelik yapılan çalışmalar santral etkileri sahip olduğu bilinen birçok hormon ile ilişkisini incelemiştir ancak oreksin ve ghrelinin şizofrenideki rolünü araştıran kısıtılı sayıda çalışma vardır. Çalışmamızda defisit sendrom ve defisit olmayan şizofreni(ND) hastalarında serum oreksin ve ghrelin düzeylerini inceleyerek bu moleküllerin şizofreni ve DS ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya DS grubunda 23, ND grubunda 27 hasta ve 20 sağlıklı kontrol (SK) dahil edilmiştir. Gruplar karıştırıcı faktörlerin dışlanması amacıyla yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi açısından eşleştirilmiştir. Katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinden elde edilen serumda ELISA yöntemi ile oreksin A, B ve ghrelin düzeyleri çalışılmıştır. DS ve ND hastalarda oreksin A değerlerinin SK grubuna göre daha düşük saptandığı görülmüştür. Oreksin B değerleri karşılaştırıldığında yalnızca DS hastalarda serum düzeyinin SK gruba göre anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür. Oreksin düzeylerinin hasta grupları arasında benzer olduğu saptanmıştır. Ghrelin düzeyi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Serum oreksin A, oreksin B ve ghrelin düzeyleri ile klinik parametrelerin korelasyon analizi sonucunda oreksin B ile BPRS ve SANS skoru arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif bir korelasyon bulunurken, oreksin B ile CGI, arasında anlamlı ve pozitif bir korelasyon olduğu saptanmıştır Çalışmamız sonucunda elde edilen veriler ghrelin ile şizofreni arasında anlamlı bir ilişki saptamamışken oreksin molekülünün şizofreni etiyolojisinde varolan potansiyel rolünü desteklemektedir. Çalışmamızda DS ile oreksin B düzeylerini ilişkili olarak saptanmış olup çalışmamız bu ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Oreksin, Ghrelin, Defisit Sendrom
İki uçlu bozukluğu olan kadınlarda anneliğe yönelik tutumlar
Bu tanımlayıcı araştırma, iki uçlu bozukluğu olan kadınlarda anneliğe yönelik tutumları incelemek amacıyla, Temmuz 2022- Haziran 2024 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini sosyal medya üzerinden ulaşılan üreme çağındaki nullipar iki uçlu bozukluk tanılı ve ruhsal bozukluğu olmayan ve üreme çağında olan kadınlar oluşturdu. Araştırmanın örneklemini oluşturan 112 kadından araştırmacılar tarafından literatürden yararlanarak oluşturulmuş ve bireysel özellikleri, üreme sağlığına ve iki uçlu bozukluk tanı ve tedavisine dair bilgileri değerlendiren 37 soruluk bilgi formu ile veriler toplandı. İstatistiksel analizde, tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra, karşılaştırmalarda Bağımsız Gruplar T-Testi, Anova Testi, Mann Whitney U Testi ve Kruskal Wallis H testi kullanıldı. İlişki tespitinde ise Pearson ya da Spearman korelasyon analizinden yararlanıldı. Çalışmada iki uçlu bozukluk tanılı kadınların doğurganlığa ve çocuk sahibi olmaya yönelik ölçek alt boyutlarından beklentiler ve planlamayı kapsayan üçüncü alt boyut puanlarının ruhsal bozukluğu olmayan kadınlara göre düşük bulundu. Anneliğe yönelik duygu ve düşünce ifadelerinde en sık bahsedilen duygunun "arzulama", en sık ifade edilen düşünce temasının ise "anne olmayı düşünmeme" olduğu saptandı. İki uçlu bozukluk tanılı kadınların çocuk sahibi olmadan önceki beklentileri ve planlarının ruhsal bozukluğu olmayan katılımcılardan daha düşük olduğu bulundu. İki uçlu bozukluk tanılı kadınların doğurganlığa ve çocuk sahibi olmaya yönelik tutumları üzerinde medeni durum ve yaş gibi bireysel özelliklerin ve hastaneye yatış sayısı ve ilk atak türü gibi hastalığa dair özelliklerin etkisi olduğu bulunurken, üreme sağlığına dair özelliklerin etkisi olmadığı saptandı. Sonuç olarak anneliğe yönelik tutumu etkileyen faktörler içerisinde iki uçlu bozukluk tanılı kadınlara özgü faktörler yer almaktadır. Bu faktörlerin ayırt edilmesi ruh sağlığı alanında çalışan klinisyenler, özellikle ruh sağlığı ve psikiyatri hemşireleri tarafından, sürdürüm tedavilerinde dikkat edilmesi gereken noktalarda yeni bir bakış açısı geliştirilebilmesi açısından önemlidir. Ayrıca iki uçlu bozukluğun yönetiminde hastayla birlikte çalışılabilecek alanlar hakkında farkındalık kazanılabilecektir.
Psikiyatri kliniğinde tedavi gören hastalarda farmakolojik tedavi dışı psikiyatrik çare arama davranışları ve ilişkili faktörler
Bu çalışma araştırma, akut psikiyatri servislerinde yatan ruhsal bozukluğu olan hastalarda psikiyatrik çare arama davranışları düzeyleri ve etkileyen faktörlerin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı araştırma olarak gerçekleştirildi. Çalışma verileri, Şubat 2023-Haziran 2023 tarihleri arasında İstanbul ilinde bir ruh sağlığı ve hastalıkları hastanesinden elde edildi. Çalışma örnekleminin bir eğitim araştırma hastanesinde psikiyatrik tedavi gören 140 hasta oluşturdu. Verilerin değerlendirilmesi için SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 20.0 istatistik programı kullanıldı ve anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kabul edildi. Çalışma sonucunda; katılım sağlayan hastaların çoğunluğunun tıp-dışı tedavi uygulamalarını tercih ettiğini ve bu tercihlerin çoğunlukla dini inançlar veya aile yönlendirmesi gibi faktörlerden kaynaklandığı saptandı. Cinsiyet, psikiyatri kliniğine geliş şekli ile tıp-dışı tedavi tercihleri arasında anlamlı ilişkiler bulundu.. İlaç uyumu ve psikolojik yardım arama tutum ölçeği puanları ile tıp-dışı tedavi tercihleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır.
Bipolar hastalar açısından iyileşmenin taşıdığı anlam
Amaç: Çalışmanın amacı; bipolar tanısı olan bireylerin iyileşme süreçleri ile ilgili duygu ve düşüncelerini ortaya çıkarmak, iyileşme sürecini etkileyen faktörleri bulmak, iyileşme kavramına verdikleri anlamları açığa çıkararak bireylerin iyileşme deneyimlerini bütüncül bir resim ile sunmaktır. Yöntem: Çalışma nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik desene dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. Amaçlı örnekleme yöntemlerinden ölçüt örnekleme yöntemiyle belirlenen 28 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Görüşme formunda yer alan araştırma soruları; iyileşmenin anlamına, iyileşmeye ait duygulara, iyileşmeyi etkileyen faktörlere ve bireysel iyileşme çabalarına yöneliktir. Verilerin analizinde MAXQDA Plus Programı kullanılarak tümevarıma dayalı analiz yapılmıştır. Bulgular: İyileşme kavramı; yolculuğun başlangıcı, yolculuğun rotası, yolculuğun içindeki durak ve yolculuğun anlamı başlıkları altında yolculuk metaforu ile betimlenmiştir. 'Yolculuğun Başlangıcı', bipolar bozukluğun ortaya çıkması veya tekrarlamasıdır. Bireyler iyileşme yolculuğuna, o an iyi ve kötü hayatlarında var olanları alarak çıkmaktadır. Bipolar bozukluğa, aileye, sosyal çevreye, ilaçlara yönelik algıları, duyguları, bilgileri, deneyimleri ve dayanıklılık düzeyleri bavulun içinde yer alanlardır. Yolculuğa çıkabilmek için gerekli olan bilet, 'İlaçlar' olarak tasvir edilmiştir. İlaç kullanımı ile ilgili paylaşımlar; 'ilaçlar olmadan asla!', 'bıraktım ama neden?' ve 'kullandım sonuç aynı' başlıkları altında toplanmıştır. Her yolculuğun bir rotası ve her yolcunun bir hedefi vardır. Bu doğrultuda, 'Yolculuğun Rotası' teması oluşmuştur. 'Yolculuğun İçindeki Durak' teması, bireylerin hastane süreçlerini temsil etmektedir. Bu tema; 'hastane istasyonu', 'istasyon çalışanları' ve 'yol arkadaşları' başlıklarından oluşmaktadır. Bireyler, 'Yolculuğun Anlamı'nı, üretmek, sevmek, sevgiyi anlamak ve mutluluğa ulaşmak olarak açıklamışlardır. Sonuç: Çalışma sonucunda, iyileşmenin anlamı ağırlıklı olarak, topluma dahil olma, çalışabilme, yuva kurma, verimli olma, iyi ilişkiler, uğraşlarının olması, gündelik hayatı sürdürebilme gibi çağdaş yaklaşıma paraleldir. Bunun yanında, geleneksel iyileşme tanımını destekler nitelikte; ilaç kullanmama, eski hayata dönme, belirtilerin olmaması ve hastalığın hiç olmaması yönünde tanımlamalarda vardır. İyileşmeye yönelik en temel duygu ise mutluluktur. Anahtar Kelimeler; Bipolar bozukluk; iyileşme; nitel araştırma; fenomenoloji
Psikiyatri kliniğine başvuran hastaların kullandığı bitkisel ürünlerin belirlenmesi
Psikiyatri Kliniğine Başvuran Hastaların Kullandığı Bitkisel Ürünlerin Belirlenmesi Psikiyatri kliniğine başvuran hastalarda bitkisel ürün kullanımını belirlemek amacıyla yapılan tanımlayıcı araştırma 303 birey ile gerçekleştirilmiştir. Bireylere yüz yüze görüşme ile anket formu uygulanmıştır. Katılımcıların yarıdan fazlası kadın (n=194, %64) ve evlidir (%54.5) ve %38.9'u lise mezunudur. Araştırmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 40.14±15.15'tir. Erkeklerin yarısından fazlası çalışmamaktadır (n=66). Bitkisel ürünlerin en çok rutin kullanımı (günlük çaylar) bulunmaktadır (%60,7). Bu kullanımı sırası ile obezite (%17.2) ve uykusuzluk (14.8) takip etmektedir. En çok kullanılan form bitki çayıdır (%96,6). En çok bitkisel ürün temin edilen yer aktarlardır (%68). Hastalar en çok yakınlarının tavsiyesi ile bitkisel ürün kullanmaktadır (%54). Hastaların yarısından fazlası kullandığı bitkisel ürünü araştırmamıştır (%59,1). En fazla akraba/arkadaştan (%39,5) ve internetten (%34,7) bilgi edinilmiştir. Katılımcıların %41,5'i bitkisel ürünü her gün kullanmaktadır. Katılımcıların %79'unun kullandığı bitkisel ürünlerin aylık maaliyeti 25 TL'yi geçmemektedir. Çoğunluk, kullandığı bitkisel ürün bilgisini doktoru ile paylaşmamıştır (%81). Taze bitki olarak en çok kullanılan ürün cevizdir (%73.6). Kuru bitki olarak tarçın (%29.7) ve bitki çayı olarak ıhlamur (%50.2) en sık kullanılan bitkilerdir. Aloe vera bitkisinin jeli kullanılmaktadır (%8.9). Sarı kantaron bitkisi, yağda bekletilerek kullanılmaktadır (%22.8).
Genel psikiyatri polikliniği ve bir aile danışmanlık merkezine ilk kez başvuran olgularda erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu'na eşlik eden I. eksen psikiyatrik bozukluk yaygınlığının araştırılması
AMAÇ: Araştırmamızın birincil amacı bir üniversite hastanesi erişkin genel psikiyatri polikliniğine ilk kez başvuran ardışık olgular ile bir aile danışmanlık merkezine ilk kez başvuran ardışık olgulardaki erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) yaygınlığını araştırmaktır. Araştırmamızın ikincil amacı ise erişkin DEHB'li olguların başvuru nedenlerini ve DEHB'ye eşlik eden I.eksen psikiyatrik bozukluk yaygınlığını belirlemektir. YÖNTEM: Araştırmamız Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) Erişkin Genel Psikiyatri Polikliniği ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na bağlı Psikoaktif Aile Danışmanlık Merkezi'nde yürütülmüş olan kesitsel bir epidemiyolojik çalışmadır. Araştırmayla ilgili bilgi verilerek araştırmaya katılmayı kabul ettiklerini gösterir yazılı onayları alınan ve klinik değerlendirme öncesinde dışlama ölçütlerini karşılamayan olgulardan araştırmada kullanılan olgu rapor formunu, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS)'yi, Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri'ni ve Wender Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ)'yü başvurdukları merkez şartlarında doldurmaları istenmiştir. Tarama ölçeklerinin herhangi birinden kesme puanının üzerinde skor alanlar (ASRS'nin A bölümündeki taralı alanlarda 4 ya da daha fazla maddeyi işaretleyenler; Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri'nde 1. veya 2. bölümdeki dokuzar sorudan en az beş tanesine 2 veya 3 puan verenler) genel psikiyatri polikliniğinde klinik görüşmeye alınmıştır. Aile danışmanlık merkezine başvuran olgular arasında tarama ölçeklerinin herhangi birinden kesme puanının üzerinde skor alanlar ise telefonla aranarak EÜTF'ye klinik görüşme için davet edilmiştir. Bu çalışmada duyarlılığı arttırmak için iki farklı tarama testi kullanılmıştır. Tarama testlerinin en az birinden geçerek klinik görüşmeye alınan olgulara Erişkinlerde DEHB için Tanısal Görüşme (DIVA 2.0) uygulanmıştır. Erişkin DEHB için tanısal değerlendirme yapılırken DSM-5 kriterleri dikkate alınmıştır. Mümkün olduğu durumlarda kişilerin 1.dereceden yakınları ile yüz yüze ya da telefonla görüşülerek çocukluk dönemleri ile ilgili bilgi alınmaya ve tanı doğrulanmaya çalışılmıştır. DIVA 2.0 ile değerlendirilerek erişkin DEHB tanısı konan olgulara DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) uygulanmıştır. Çocukluk çağı DEHB belirtilerini sorgulamaya yönelik olarak kullanılan WUDÖ'de kesme puanı 36 ve üzeri olarak belirlenmiştir. Bu görüşmeler yaklaşık 2 saat süren tek oturumda yapılmıştır. BULGULAR: DSM-5 kriterlerine göre yapılan değerlendirmede 210 olgudan oluşan genel psikiyatri polikliniği örneklemindeki erişkin DEHB yaygınlığı %14,3 (n=30); 133 olgudan oluşan aile danışmanlık merkezi örneklemindeki erişkin DEHB yaygınlığı ise %9,8 (n=13) olarak hesaplanmıştır. SCID-I'e göre genel psikiyatri polikliniği erişkin DEHB olgularına en sık eşlik eden tanılar sırasıyla depresif bozukluk (%40), özgül fobi (%26,7), alkol kötüye kullanımı (%16,7), distimik bozukluk (%16,7) ve obsesif-kompulsif bozukluk (%13,4) şeklinde; aile danışmanlık merkezi erişkin DEHB olgularına en sık eşlik eden tanılar ise depresif bozukluk (%46,1) ve alkol kötüye kullanımı (%23,1) şeklinde sıralanmıştır. Genel poliklinik DEHB olgularına en az bir psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %80, birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %46,7'dir. Aile danışmanlık merkezi DEHB olgularına en az bir psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %84,6, birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı ise %30,8'dir. Genel poliklinik DEHB olgularının ASRS (z=-2,345; p=0,019), Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri 3. Bölüm (DEHB ile ilgili özellikler ve sorunlar bölümü)(z=-2,461; p=0,014) ölçek puanları aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından anlamlı düzeyde yüksektir; WUDÖ ölçek puanları da genel poliklinik DEHB olgularında yüksek bulunmuş ancak aradaki fark istatistiksel anlamlılık kazanmamıştır (z=-1,045; p=0,296). Genel poliklinik DEHB olgularında DEHB'li olmayanlara göre disiplin cezası almış olma (χ²=9,210; p=0,011), sık iş değiştirme (χ²=11,989; p=0,002), polis ile başının derde girmiş olması (χ²=8,68; p=0,009), iş/ev kazası geçirmiş olma (χ²=5,501; p=0,028) oranları; aile danışmanlık merkezi DEHB olgularında ise DEHB'li olmayanlara göre disiplin cezası almış olma (χ²=18,423; p=0,001), polis ile başının derde girmiş olması (χ²=11,997; p=0,005), adli sorun yaşamış olma (χ²=5,466; p=0,035) oranları yüksek bulunmuştur. Genel poliklinik (χ²=1,776; p=0,180) ve aile danışmanlık merkezi (χ²=3,263; p=0,090) DEHB olgularında DEHB'li olmayanlara göre intihar girişiminde bulunmuş olma oranları da yüksek bulunmuş ancak aradaki fark istatistiksel anlamlılık kazanmamıştır. Çocukluk döneminde DEHB tanısı almış olan erişkin DEHB tanılı olguların oranı genel poliklinikte %16,7; aile danışmanlık merkezinde ise %30,8'dir. Genel poliklinik DEHB olgularının yalnızca %30'u, aile danışmanlık merkezi DEHB olgularının ise yalnızca %15,4'ü kendisinde DEHB olduğundan kuşkulanarak başvuruda bulunmuştur. Başvuru yakınmalarına baktığımızda aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından evlilik/ilişki sorunları (%84,6'ya karşı %49,5) (χ²=5,680;p=0,037), kendi içinde yaşadığı sorunlar (%53,8'e karşı %14,7) (χ²=11,166; p=0,003), eğitim hayatındaki sorunlar (%46,2'ye karşı %9,5) (χ²=12,864; p=0,03) nedeniyle başvuranların oranının DEHB'li olmayanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu; iş hayatındaki sorunlar (%30,8'e karşı %10,5) (χ²=4,153; p=0,064) nedeniyle başvuranların da istatistiksel anlamlılık kazanmasa da yine DEHB'li olmayanlardan yüksek olduğu görülmüştür. Genel poliklinikte DEHB tanısı alan ve almayan olgular arasında başvuru nedenleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Aile danışmanlık merkezine başvurarak DEHB tarama testlerini geçen olguların %54'ü hastanede klinik görüşme yapılması için olan davete olumlu yanıt vermemiştir. SONUÇ: Araştırmamızda genel psikiyatri polikliniği ve aile danışmanlık merkezine başvuran olgulardaki erişkin DEHB yaygınlığı genel toplum örneklemi için bildirilenden yüksek bulunmuştur. Her iki merkezde de DEHB olgularının tamamına yakınında eşlik eden en az bir psikiyatrik bozukluğa rastlanmıştır. Genel psikiyatri polikliniğine başvuran DEHB olgularının daha ağır seyrettiği ve birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranının istatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından yüksek olduğu görülmüştür. Evlilik/ilişki sorunları, kendi içinde sorunlar, eğitim hayatında sorunlar, iş hayatında sorunlar yaşayan DEHB olguları ilaç dışı tedavi yöntemlerin uygulanmasını bekledikleri aile danışmanlık merkezine başvurmuştur. Aile danışmanlık merkezine başvuran olgular arasında DEHB olasılığı yüksek olan bir grubun psikiyatri polikliniğine yönlendirilmeleri konusunda güçlükler yaşanmıştır. DEHB tanısı psikiyatri kliniklerinde eş tanı oranlarının yüksek olması nedeniyle, aile danışmanlık merkezlerinde ise diğer yaşamsal sorunların ön plana çıkmış olması nedeniyle atlanıyor görünmektedir. Bu çalışmadan elde edilen verilerin DEHB'nin yaygınlığının, erişkinlerdeki klinik görünümünün, olguların psikiyatri klinikleri ve aile danışmanlık merkezlerine başvuru nedenlerinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunması umulmaktadır. Bu çalışma farmakoterapi dışı tedavi yöntemlerinin uygulanmasını bekleyen bir grupta erişkin DEHB prevalansını gösteren, DEHB'lilerin klinik görünümünü ve başvuru nedenlerini ortaya koyan ilk çalışmadır; ancak kuşkusuz bu alandaki bilgi birikimi ve deneyimin arttırılması için ruh sağlığı alanında hizmet veren veren kurumlarda daha geniş ölçekli yeni araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Aile danışmanlık merkezi; erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu; eş tanı; psikiyatri polikliniği; yaygınlık
Bir üniversite tıp fakültesi hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların COVİD-19 pandemisi öncesi ve pandemi sürecindeki tanılarının ve demografik özelliklerinin karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Koronavirüs-19 hastalığı 2019 yılı aralık ayında Çin'de ortaya çıkmış ardından tüm dünyaya yayılmıştır. Ülkemizde de diğer ülkeler gibi bu küresel salgınla ilgili çeşitli kısıtlamalar ve tedbirler uygulanmıştır. COVID-19 salgınının insanların ruh sağlığına olan etkilerine dair yapılan çalışmalar bazı ruhsal hastalıkların pandemi nedeniyle arttığını ortaya koymuştur. Çalışmamızda COVID-19 pandemisinin ruh sağlığı üzerine etkilerini incelemek için Mersin Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğimize pandemi öncesi dönemde başvuran hastaların demografik ve tanısal verileri ile pandemi ilanı sonrasındaki demografik ve tanısal verilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda 1 Mart-1 Temmuz 2019 (pandemi öncesi ), 1 Mart-1 Temmuz 2020 ve 1 Mart-1 Temmuz 2021 (pandemi süreci) tarihleri arasında, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların otomasyon kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiş olup otomosyon sisteminden ulaşılamayan verilere hastanemizin psikiyatri polikliniği arşivinden hastaların dosyaları taranarak ulaşılmıştır. İstatiksel analizler Statistica v.13.3.1 programı ile yapılmıştır. P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Pandemi öncesine kıyasla pandemi sürecinde hasta başvuru sayısı belirgin olarak azalmıştır. Pandeminin başladığı 2020 yılında 2021 yılına kıyasla başvuru sayısı daha azdır. Hasta sayısı da pandemi öncesi döneme kıyasla pandemi sürecinde azalmıştır. Tıbbi belge çıkarılması için yapılan başvurular pandemi öncesine göre 2020 yılında azalmıştır fakat 2021 yılında ise diğer iki yıla oranla artmıştır. Hem pandemi öncesinde hem de pandemi sürecinde erkek hastaların sayısı kadın hastalardan anlamlı olarak düşüktür. Yıllar ile hastaların cinsiyetleri arasında anlamlı bir değişiklik tespit edilmemiştir. Hastaların yaş ortalaması pandemi öncesi döneme göre pandemi sürecinde azalmıştır, pandemi öncesine göre 2021 yılındaki yaş ortalamasındaki azalma anlamlı bulunmuştur. Bipolar duygulanım bozukluğu ile obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar tanılarında anlamlı değişiklik izlenmemiştir. Pandemi sürecinde anksiyete bozuklukları tanısının oranı pandemi öncesine göre anlamlı olarak artmıştır. Anksiyete bozuklukları pandeminin ülkemizdeki başlangıcı olan 2020 yılı mart-temmuz aylarına kıyasla 2021 yılının aynı aylarında daha da artış göstermiştir. Pandemi sürecinde depresif bozukluk tanısının oranı pandemi öncesine göre anlamlı olarak azalmıştır. Pandemi sürecinde pandemi öncesine kıyasla nörogelişimsel bozukluk tanısının oranında anlamlı bir artış gözlenmiştir. Şizofreni açılımı kapsamında ve psikozla giden bozuklukların oranı 2021 yılında pandeminin ülkemizdeki ilk başlangıç dönemi olan 2020 yılına göre anlamlı olarak daha düşüktür. Travma ve stresörlerle ilişkili bozuklukların oranının pandemi öncesinde pandemi sürecine göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç ve öneri: COVID-19 pandemisi psikiyatri polikliniğine başvuru ve hasta sayısını azaltmıştır. Bu dönemde pandemi öncesine kıyasla depresif bozukluk, travma ve stresörlerle ilişkili bozukluklar azalmışken anksiyete bozuklukları ve nörogelişimsel bozukluklar artış göstermiştir. Bunun yanında başvuruları ve tanıları hastaların motivasyonları, pandeminin getirdiği hayat koşullarındaki değişiklikler, sokağa çıkma yasakları etkilemiştir. Salgınların insanların psikolojisi ve huzuru üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için yeterince kaynak sağlayıp gerekli tedbirleri almak kritik önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, demografik veri, pandemi, psikolojik etki
II. Abdülhamid Döneminde delilik
This study tried to identify the status of insane in the mind of the state during the Abdülhamid II's reign. The main issue of this study is the contradiction between the position of the insane and insanity in the Abdülhamid's era and his charitable and protector sultan image. In this regard, the meaning of insanity and the insane in the mind of the Ottoman society and the Ottoman Empire during the era of Abdülhamid II has been questioned. The Ottoman asylums, the practices in these asylums, the Ottoman psychiatrists and their studies have been analyzed. Therefore, the position of the insane and insanity in Abdülhamid II's era has been clarified. The primary sources that are the basis of this study are the official documents written by the Security and Internal Affairs in the Prime Minister Ottoman Archive, the notes of the Ottoman psychiatrists, and the papers published in Servet-i Fünun.
Hemşirelerin iş yaşam dengesi ile ruh sağlığı sürekliliği arasındaki ilişkinin incelenmesi
daha sonra doldurulacaktır.
İslam felsefe geleneğinde et-Tıbbu'r-Rûhânî kavramı -İbnü'l-Cevzî merkezli bir inceleme-
et-Tıbbu'r-Rûhânî, insan nefsinde meydana gelen hastalık ve istenmeyen durumların belirlenmesi ve bu hastalıkların tedavisini amaçlayan bir disiplindir. Ahlak ilminin temel amacı olan "kişinin mutluluğu kazanması" (Tahsilu's-Saade), bireyin doğru ve iyi eylemler yaparak nefsini eğitmesine bağlıdır. Bu noktada bireyin ruhunun sağaltımını hedefleyen et-Tıbbu'r-Rûhânî ilmi önem arz etmektedir. Zira bu ilim, ruh ve beden şeklinde ikili bir yapıdan oluşan insanın nefsindeki eksiklikleri giderip hastalıkları tespit ederek onun rûhen ve buna bağlı olarak bedenen sağlığını geri kazandırmayı hedeflemektedir. Bu çalışma, et-Tıbbu'r-Rûhânî ilmi ile ilişkili olan kavramların ve et-Tıbbu'r-Rûhânî kavramının felsefe, psikoloji ve İslam düşüncesindeki arka planının incelenmesi neticesinde meseleyi İbnü'l-Cevzî merkezli olarak ele almaktadır. Felsefe geleneğinin bir parçası niteliğindeki et-Tıbbu'r-Rûhânî ilminin, felsefî çizgide olmayan, bilakis ehli hadis ekolünün yaklaşımlarını benimseyen Hanbelî bir düşünür olan İbnü'l Cevzî tarafından ele alınması bu çalışmayı orijinal kılan bir husustur. et-Tıbbu'r-Rûhânî ilmini oluşturan unsurlar, İslam ahlâk felsefesinde nefsin manevi bir cevher olarak görülmesi neticesinde ortaya konulan nefs-beden ilişkisi konusundaki teoriler, Aristo, Platon, Galen gibi düşünürleri kapsayan Grek düşüncesi, psikoloji ve psikiyatri gibi bu ilmin anlaşılmasını sağlayan kavramlar, İslam literatüründe ele alınan beden ve ruh sağlığı eserleri ve Ebu Bekir er-Râzî, İbnül-Cevzî tarafından yazılanlar başta olmak üzere, et-Tıbbu'r-Rûhânî ismiyle kaleme alınan eserlerdir. Çalışmanın birinci bölümünde "İbnü'l-Cevzî ve İlmî Kişiliği" ele alınmaktadır. Bu başlık altında onun hayatı, eserleri ve yöntemi ortaya konulmuştur. İkinci bölüm "Kavramsal Çerçeve" başlığı altında konuyla ilgili kavramlardan oluşmaktadır. Bu bağlamda et-Tıbbu'r-Rûhânî kavramının tarihsel gelişimi üzerinde durulmuş ve bu kavram ile ilintili diğer kavramlara yer verilmiştir. Bu kavramlar sırası ile Tıp, Tıp Ahlâkı, Erdem ve Değerler Eğitimi, Nefs ve Ruh kavramlarıdır. Yine bu bölümde konu ile ilgili modern kavramlara da yer verilmiştir. Bu kavramlar ise Psikoloji, Psikiyatri, Psikoterapi ve Psikanaliz kavramlarıdır. Üçüncü bölümde "İbnü'l-Cevzî'nin et-Tıbbu'r-Ruhanî Geleneğindeki Yeri ve Katkısı" ele alınmıştır. Bu bölüm "et-Tıbbu'r-Ruhanî'de Akıl ve Hevâ", "et-Tıbbu'r-Rûhânî'de Ahlâk Eğitimi ve Nefsin Hastalıkları" ve "Nefsin Eğitimi ve Kâmil Hayatın Sağlanması" şeklinde üç başlıktan oluşmaktadır. "et-Tıbbu'r-Rûhûnî'de Ahlâk Eğitimi ve Nefsin Hastalıkları" ana başlığı altındaki "et-Tıbbu'r-Rûhânî'de sosyal ilişkiler ve eğitim" başlığı altında sırasıyla "Çocukların Disiplini", "Aile İçerisinde Uyum ve Kişisel Gelişim" başlıklarına yer verilmiştir. "et-Tıbbu'r-Rûhânî'de Ahlâk Eğitimi ve Nefsin Hastalıkları" ana başlığı altındaki "et-Tıbbu'r-Rûhânî'de bireysel eğitim: nefsin hastalıkları ve sağaltımı" başlığı altında ise sırasıyla "aşk, açgözlülük, cimrilik, dünyevi otoriteyi sevmek, savurganlık, yalan, haset, kin, öfke, kibir, şımarıklık/kendini beğenme, riya, aşırı(gereksiz) düşünme, aşırı hüzün, aşırı tasa ve gam, ölüm kaygısı ve korkusu, aşırı rahatlık ve tembellik" hastalıklarının ve bunların sağaltımlarının İbnü'l-Cevzî açısından nasıl değerlendirildiği üzerinde durulmaktadır. Üçüncü bölümün sonunda ise İbnü'l-Cevzî açısından "Nefsin Eğitimi ve Kâmil Hayatın Sağlanması" konusu ele alınmaktadır. Sonuç bölümü ise konuyla ilgili bulgular, sonuç ve önerileri kapsamaktadır. Anahtar Kavramlar: Ahlak, et-Tıbbu'r-Rûhânî, İbnü'l-Cevzî, Nefs, Sağaltım
Çocuk ve ergen psikiyatrisi polikliniğine başvuran, psikometrik test yapılmış hastaların retrospektif analizi: Tek merkezli deneyim
Zeka testleri, tanımlama (zihinsel iyileştirme, öğrenme güçlükleri, diğer bilişsel bozukluklar, üstün zekâlılık), yerleştirme (üstün zekalı ve diğer özel programlar) dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle ve klinik değerlendirmeye ek olarak bilişsel olarak uygulanır. Çalışmamızın amacı zeka düzeyi ile ebeveynlik tarzı ve sosyodemografik faktörlerin aralarındaki ilişkileri incelemektir. Çalışmaya psikometrik test yapılan 595 hastadan ebeveynlerine ulaşılıp PARI ölçeği yapılabilen 135 hasta dahil edildi. Hastaların 26'sına (%19.3) WİSC-R testi, 15'ine (%11.1) MCHAT testi, 35'ine (%25.9) ODKL testi, 42'sine (%31.1) GOODENOUGH ve PORTEUS testleri ve 64'üne (%47.4) AGTE yapılmıştı. Olguların 83'ü (%61.5) erkek, 52'si (38.5) kadın olup kadın/erkek oranı 0.62 saptandı. Yaş ortalaması 81.74±3.92 ay olarak bulundu. Kardeş sayısı arttıkça PARI'nın baskı ve disiplin boyutu (faktör 5) puanlarının da istatistiksel anlamlı olarak arttığı görüldü (p=0.049, r=0.574). Çocukların okul öncesi eğitim süresi artıkça ebeveynlerinin PARI Aşırı annelik boyutu (Faktör 1), Ev kadınlığı reddetme boyutu (Faktör 3) ve Karı-Koca geçimsizlik boyutu (Faktör 4) puanlarının azaldığı görüldü, bu istatiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla p=0.032, p=0.022, p=0.038 ve r=0.185, r=0.197, r=0.179). Yabancı dil eğitimi almayan çocuklarda AGTE'de hafif gelişim geriliği daha fazla saptandı (p=0.010). PARI sonuçları ile WİSC-R sonuçlarını değerlendirdiğimizde aşırı annelik boyutu (Faktör 1) puanları azaldıkça WİSC-R test sonuçlarının olumlu yönde değişim gösterdiği saptandı. Ebeveynlik çocuğun desteklenmesi ve gelişimsel potansiyeline ulaşmasının sağlanmasına yönelik davranışlar bütünü olarak ele alınabilir. Olumlu ebeveynlik çocuğa gerekli kişiler arası ilişkilerde ve hayatının diğer alanlarında yüksek işlevsellik kazandırabilir. Yüksek riskli ailelerde dahi efektif ebeveynliğin tüm risk faktörlerininin etkilerini azaltan çocuğun işlevselliğini koruyan ve dirençli çocuklar yetiştirilmesine olanak sağlayan anahtar bir bileşen olduğu gösterilmiştir.
Uludağ Üniversitesi Engelli Sağlık Kuruluna başvuran olguların retrospektif değerlendirilmesi
Çalışmamızda Uludağ Üniversitesi Engelli Sağlık Kurulu'na başvuran hastaların raporlarının tanımlayıcı incelemesini yapmak, ÇÖZGER sistemine geçildikten sonra olan değişiklikleri değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Çalışmamız Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Engelli Sağlık Kurulu'na 20/02/2018 – 20/02/2020 tarihleri arasında başvuran hastaların ESKR ve ÇÖZGER'leri retrospektif olarak taranarak yapılan tanımlayıcı bir çalışmadır. Hastaların sadece raporları baz alınmıştır, hasta dosyaları incelenmemiştir. Belirlenen tarihler arasında başvuran tüm hastalar çalışmanın evrenini ve örneklemini oluşturmaktadır. Tüm hastaların raporları çalışmaya dahil edilmiş olup, çalışmada dışlama kriteri bulunmamaktadır. Toplam 1747 hastanın raporları incelenmiş olup, %44,7'sinin ÇERSH başvurusu bulunmaktadır. Hastaların %58,2'si erkek, %41,8'i kadındır ve yaş ortalaması 8,502 ± 4,804 yıl, ortancası 8,000 yıldır. Hastaların %43,3'ü zihinsel yetersizlik, %26'sı gelişimsel gerilik (GG) (birlikte %69,6'sı bilişsel gelişimde gecikme (BGG)), %12,1'i özgül öğrenme bozukluğu (ÖÖB), %11,9'u otizm spektrum bozukluğu (OSB) tanılarını almıştır. BGG tanısı alan hastaların %14,9'unun sınır düzeyde mental kapasiteye sahip olduğu, %61,7'sinin hafif düzeyde, %15,9'unun orta düzeyde, %7,6'sının ağır düzeyde BGG olduğu saptanmıştır. ÇÖZGER'de ESKR'ye göre ÖÖG tanısı alma oranı anlamlı olarak daha yüksek (p<0,0001), GG tanısı alma oranı ESKR'den anlamlı olarak daha düşük (p<0,0001) saptanmıştır. Hastaların %12,1'inde eşlik eden bir psikiyatrik tanı saptanmıştır. ÇÖZGER'de bu oran ESKR'ye göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p=0,0001). En sık eşlik eden tanı %49,5 ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğudur. Hastaların %42,1'inde eşlik eden sistemik bir hastalık bulunmaktadır. Sistemik hastalıkları olan hastaların %26,5'inde nörolojik, %19,1 genetik %14,6 kulak burun boğaz hastalığı bulunduğu saptanmıştır. Hastaların %24,6'sında epilepsi eşlik etmektedir. Çalışmamızın sonuçları özel gereksinimli çocukların sağlık kurulu raporları için başvurularını incelemekte ve sistemsel değişikliklerin başvuru oranları, tanı dağılımları üzerine etkilerini vurgulayan bir çalışmadır. Bu iv bağlamda özel gereksinimli çocuklara uygun desteklerinin sağlanması amacıyla, yapılan sistemsel değişikliklerin klinik yansımalarının belirlenmesi, hem klinisyenler hem kanun koyucuların ileriye yönelik çalışmaları için alana katkı sağlaması amaçlanmıştır.
Psikiyatri kliniğine başvuran 8-13 yaş grubundaki çocuklarda mizaç özellikleri, duygu düzenleme ve annenin ebeveynlik stresi ile içe yönelim sorunları arasındaki ilişki
Çocuklarda içe yönelim sorunlarının doğasının anlaşılması amacıyla yapılan bu çalışmada içe yönelim sorunları ile çocuğun mizaç ve karakteristik özellikleri, duygu düzenleme seviyesi ve annenin ebeveynlik stresi arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu kapsamda Gazi Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Anabilim Dalı Polikliniği'ne ve özel bir psikiyatri merkezine başvuran ve depresyon, kaygı bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk tanısı alan 33 çocuk ve anneleri çalışmaya katılmışlardır. Çalışmaya katılan çocuklar Çocuklar için Mizaç ve Karakter Envanteri'ni, anneleri ise araştırmacı tarafından oluşturulan Demografik Bilgi Formu'nu, Anne Baba Stres Ölçeği'ni, Duygu Ayarlama Ölçeği'ni ve 6-18 Yaş Çocuk ve Gençler için Davranış Değerlendirme Ölçeği'ni doldurmuşlardır. Ölçeklerden elde edilen verilere korelasyon, MANOVA ve regresyon analizleri uygulanmıştır. Korelasyon analizi sonucunda çocuğun içe yönelim sorunlarının zarardan kaçınma mizaç özelliği, ebeveynlik stresi ve duygu ayarlama seviyesiyle ilişkili olduğu, varyans analizi sonucunda ise çocuğun cinsiyetinin ve ailede psikiyatrik tedavi alma durumunun bu faktörler üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür. Son olarak yapılan regresyon analizi sonucunda çocuğun zarardan kaçınma mizaç özelliğinin ve çocuğun duygu durumunda salınımlar ve duygusal yoğunluk yaşamasının içe yönelim sorunlarını yordadığı görülmüştür.
Denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazı gerçekleştirilen yükümlülerde antisosyal davranış özellikleri ve damgalanma algısının incelenmesi
Denetimli serbestlik tedbiri, mahkemece belirtilen koşullar ve süre içinde, denetim ve denetleme planı doğrultusunda hükümlünün yeniden sosyalleşmesi için ihtiyaç duyduğu her türlü hizmet, program ve kaynakların sağlandığı, bireyin sosyal uyumunu gözeten alternatif ceza infaz modelidir. Bu çalışma, 345 denetimli serbestlik yükümlüsünün psikososyal uyum süreçlerini gözleyerek suça eğilimde antisosyal davranış özellikleri ve damgalanma algısı ilişkisine ışık tutmak amacıyla tanımlayıcı özellikte yapılmıştır. Antisosyal Davranış Ölçeği, Genel Damgalanma Algısı Ölçeği, Yakın Zamanda Yaşanan Damgalanma Deneyimleri Ölçeği, Dışlanma ve Ayrımcılığa Dair Kişisel Deneyimler ölçme formları ile Sosyodemografik Veri Toplama Formu kullanılarak oluşturulan anketler, yükümlüler tarafından kişisel mahremiyetin korunduğu ve gönüllülük esasına dayalı yüzyüze görüşme ortamında uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS Statistics 22.0 paket programı, sayı, yüzde, frekans, ortalama, standart sapma, Mann Whitney U, Kruskal-Wallis testleri ve Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Normal dağılım göstermeyen değişkenler için parametrik olmayan testler kullanılmıştır. Çalışmaya katılan yükümlülerin % 91.3'ü erkek, % 8.7'si kadındır. Bireylerin sosyodemografik özellikleri ile damgalanma ölçek puan ortalamaları ve antisosyal davranış ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Bu çalışmanın, ruh sağlığı ve psikiyatri hemşireliğinin toplum temelli uygulama olan denetimli serbestlik kapsamının güçlendirilmesinde oldukça katkı sağlayacağı önemli bir öngörü oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Antisosyal davranış, damgalanma, denetimli serbestlik, psikiyatri hemşireliği
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği takibinde olan hastaların tanısal stabilitesinin retrospektif olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; ICD-10'a göre en yaygın olarak konulan psikiyatrik tanıların, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'nde uzun vadeli stabilitesini retrospektif olarak değerlendirmek ve tanı değişimini etkileyen faktörleri belirlemektir. Bu çalışmaya, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne en az ikinci başvurusu olan ve tanı olarak ICD-10 tanı sistemindeki çalışma için hazırlanan tanı gruplarından birini alan 1435 hasta alınmıştır. Her hastanın bilgileri retrospektif olarak taranarak, elde edilen bilgiler Sosyodemografik Veri Formu ve Dosya Takip Formuna kaydedilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmada en yüksek tanı tutarlılık oranı Psikotik bozukluklar, en düşük tanı tutarlılık oranı Şizoafektif bozukluklar tanı grubunda tespit edilmiştir. Tanı değişimini etkileyen risk faktörleri araştırıldığında; sadece hastanın tanısının tanı değişim riskini etkilediği tespit edilmiştir. Şizofreni ve ilişkili bozuklukların kronik ve yıkımla giden seyri yüksek tanısal stabilite olasılığının daha fazla olacağını düşündürmektedir. Buna karşın Şizoafektif bozukluk tanısındaki kararsızlık, bu hasta grubunun tanımlanması için tanı ölçütlerinin etkisiz olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Psikiyatrik tanılar, tanı stabilitesi, tanısal tutarlılık, tanı değişikliği
Ülseratif kolit hastalarında oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Ülseratif kolit; kolonu tutan, kronik enflamatuar bir hastalıktır. Araştırmanın amacı; ülseratif kolit hastalarında oksidatif stresi ve enflamatuar yanıtı ölçmek, eşlik edebilecek olan depresyon ile anksiyeteyi ve bilişsel bozulmaları saptamak ve bu hastalıktaki oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın, psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler üzerindeki olası etkilerini anlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, ülseratif kolit tanılı; 18-65 yaş aralığında olan toplam 38 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise toplam 38 sağlıklı gönüllü bireyden oluşturulmuştur. Katılımcılara Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Envanteri ölçekleri ile nöropsikolojik testler uygulanmıştır. Katılımcılardan biyokimya tüplerine kan örnekleri alınarak IL-6, TNF-α, Total Oksidatif Stres (TOS) ve Total Antioksidan Kapasite (TAK) değerleri ölçülmüştür. Bulgular: Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorlarında gruplar arasında anlamlı bir farklılık; IL-6, TNF-α, TAK ve TOS değerleri ile Wisconsin Kart Eşleştirme testi skorları arasında ve Beck Anksiyete Ölçeği skorları ile Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızın bulguları; ülseratif kolit hastalarında bilişsel işlevlerin sağlıklı popülasyona göre anlamlı olarak bozulmuş olduğunu ve yürütücü işlevlerdeki bu bozulmaların, enflamatuar yanıt ve oksidatif stres düzeyleri ile korelasyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, ileri çalışmalarla tekrarlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, IL-6, TNF-α, TAK, TOS, OSİ, depresyon, anksiyete, bilişsel işlevler.
Yaşlı hastalarda dürtü kontrol bozukluklarının özellikleri
Amaç: Bu çalışma yaşlı hastalarda Dürtü Kontrol Bozukluklarının sıklığı, klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi ve diğer psikiyatrik hastalıklar üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Standardize Mini Mental Test uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri hastaların % 17'sinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 22,4'ünde dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 15,8), ikinci sırada Patolojik Kumar Oynama (% 9,2)dır. Çalışmaya katılan tüm hastaların sosyodemografik özellikleri ele alındığında grubun çoğunluğunun erkek (%54), evli (%80), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (%51), orta düzeyde sosyoekonomik düzeye sahip oldukları (%79), tamamının çalışmadığı (ev hanımı dahil) veya emekli olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Dürtü kontrol Bozukluğu olan ve olmayan hasta grupları arasında sosyodemografik özelliklerden sadece cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Yaşlı hasta grubunda erkeklerin %34,1'i yaşam boyu en az bir Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı konmuşken, kadınların %8,6'sı Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı almıştır. Çocukluk çağı dönemine ait hastalıklardan Davranım Bozukluğu, Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişimi, fiziksel hastalık öyküsü ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır Alkol/madde kullanım bozukluğu Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta %17,6 oranında saptanmışken, olmayan grupta hiçbir olguya rastlanmamıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran 60 yaş ve üzeri hastalarının yaklaşık beşte birinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının yaşam boyu oldukça sık oranda görüldüğü ve yaş ilerledikçe sıklığının azaldığı belirlenmiştir.
Acil servise zehirlenme sonucu gelen hastaların sosyodemografik özellikleri ve psikiyatrik analizi
Amaç: Ölüme götüreceğini bilerek bireyin gerçekleştirdiği tüm eylemler özkıyım olarak tanımlanabilir. Zehirlenme bireyin kimyasal bir maddeye maruz kalması sonucu yaşamsal fonksiyonlarının etkilenmesidir. Tüm toplumlarda özkıyım sıklığı giderek artan bir halk sağlığı sorunudur. Özkıyım davranışının gelişimine katkıda bulunan psikiyatrik, çevresel, sosyal, ekonomik ve ailesel faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Bizim amacımız özkıyım düşüncesi ve davranışının altında yatan nedenleri araştırmak, hastaların özkıyım öncesinde ve esnasında içinde bulundukları psikiyatrik tabloyu tanımlayarak gerekli medikal ve psikoterapinin sağlanmasıyla ileride gelişebilecek özkıyım girişimlerini önlemektir.Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak planlanan bu çalışmada fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra 2009-2011 yılları arasında üniversitemiz acil servisine başvuran 18 yaş üstü, çalışmamıza katılmayı kabul eden, bilinçli olarak özkıyım davranışında bulunan 38'i erkek (% 31,1) ve 84'ü (% 68,9) kadın toplam 122 hasta alındı. Çalışmamız için hastaların sosyodemografik özelliklerini çözümlemeye yönelik oluşturduğumuz anket formundaki sorular yöneltildi. Hastaların istatistiksel analizi SPSS 15.0 veri analiz paket programı ile yapıldı.Bulgular: Özkıyım girişiminde bulunan hastaların 67'sinin (% 54,9) 18-24 yaş grubunda olduğu, 61'inin (% 50) bekar olduğu, 80'inin (% 65,6) çalışmadığı görülmüştür. Hastaların ortak özelliklerine baktığımızda bekar, bayan, genç yaş grubu, işsiz oldukları görülmektedir. Zehirlenme tedavileri bittikten sonra psikiyatri ile konsülte edilen hastaların 55'inde (% 45,1) depresyon en fazla konulan tanı oldu.Sonuç: Bireyin yaşadığı toplumsal, ekonomik, ailesel ve psikiyatrik sorunlar sonucu başvurduğu bir yöntem olan özkıyım davranışı, bireye göre alternatif bir çözüm yolu veya kendini ifade etme biçimidir. Özkıyım davranışında bulunan bireylere verilecek destek ile bu kişilerin özkıyım riskinde azalma sağlanabilir. Bu amaçla özkıyımda bulunan hastaların sosyodemografik özellikleri bilinmeli ve psikiyatri tarafından değerlendirilmelidir.Anahtar kelimeler: Acil servis, Zehirlenme, Özkıyım, Psikiyatri
Hemşirelerde otantiklik ve psikolojik dayanıklılık düzeyleri ile aralarındaki ilişki
Bu araştırma hemşirelerde otantiklik ve psikolojik dayanıklılık düzeylerini belirlemek ve bu kavramlar arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacı ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Bu araştırmanın evrenini Ankara il merkezindeki hastanelerde çalışan hemşireler, örneklemini ise Sağlık Bilimleri Üniversitesi'ne bağlı Ankara Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi (233 hemşire) ile Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde (456 hemşire) çalışan 689 hemşire oluşturmuştur. Araştırmanın verileri 1 Mart - 20 Ağustos 2019 tarihleri arasında araştırmaya gönüllü katılan ve dahil edilme kriterlerine uyan 189 hemşireden elde edilmiştir. Verilerin toplanmasında "Hemşire Tanıtım Formu, Otantiklik Ölçeği, Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirmesinde IBM SPSS Statistics 20 programı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık sınırı p<0,05; iç tutarlılık sınırı 0,70 ve üzeri olarak kabul edilmiştir. Ölçeklerin birbirleriyle olan ilişkisinin incelenmesinde Spearman Korelasyon katsayısından faydalanılmıştır. Bununla birlikte ölçek ve alt ölçek puanlarının bağımsız değişkenlerle karşılaştırılmasında iki gruplu bağımsız değişkenlerde Mann Whitney U testi, ikiden fazla gruplu bağımsız değişkenlerde Kruskal Wallis Varyans Analizi kullanılmıştır. Hemşirelerin yaş ortalaması 31.31±8.25 olup %92.6'sı kadın; %54'ü evli; %44.4'ü çocuk sahibi; %64'ü lisans mezunu; %61.9'u yoğun bakımda çalışmakta; %34.6'sı 9 yıldan fazla hemşirelik yapmaktadır. Hemşirelerin çoğunluğunun mesleğinden memnun ve mesleki bir örgüte üye olduğu, iş dışı bir hobi ile ilgilendiği, geleceğe yönelik hedefler belirlediği ve sorun çözmede yardım aldığı belirlenmiştir. Bu durumların hemşirelerin psikolojik dayanıklılığını arttırdığı ve hemşirelerin otantiklik düzeyleri arttıkça psikolojik dayanıklılıklarının azaldığı saptanmıştır.
Şizofren hastaların algıladıkları sosyal desteğin incelenmesi (Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi örneği)
Şizofreni, dünya genelinde nüfusun yaklaşık % 1'ini etkileyen ağır bir ruhsal bozukluktur. Şizofreninin negatif semptomlarını önlemede sosyal destek etkin bir role sahiptir. Bu çalışmada şizofren hastaların algıladıkları sosyal desteğin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu durumu inceleyebilmek için katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği uygulanmıştır. Çalışma, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'ne 16.02.2016-12.04.2016 tarihleri arasında başvuran, şizofreni tanısı almış, araştırmaya dahil edilme ve araştırmadan dışlanma kriterlerini karşılayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 60 hasta ile tarama modeli kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucunda şizofren hastaların algıladıkları sosyal destek; cinsiyete, intihar girişiminde bulunup bulunmama durumuna, eğitim durumuna ve medeni duruma göre tüm alt boyutlarda ve ölçeğin tamamında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermemiştir. Gelir düzeyi ve çalışma durumuna göre ise şizofren hastaların algıladıkları sosyal destek, arkadaş desteği alt boyutunda ve ölçeğin tamamında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermiştir. Çalışmanın önemli bir kısmında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmaması, değişkenler ve algılanan sosyal destek arasında ilişki bulunmadığı anlamına gelmemelidir. İstatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermeyen bulgularda, puanlar bazında değişkenlerin az da olsa algılanan sosyal desteği etkilediği söylenebilir. Anahtar sözcükler: Algılanan sosyal destek, Anlamlı farklılık, İntihar, Sosyal destek, Şizofreni
Psikiyatrik rahatsızlık nedeniyle ssgi (seçici serotonin gerialım inhibitörü) grubu ilaç kullanan hastalarda gözün arka segment parametrelerinin incelenmesi
Amaç:Depresyon nedeniyle SSGİ grubu antidepresan ilaç kullanan hastalarda gözün arka segment parametrelerini değerlendirmek. Yöntem: Şubat 2017 ve Ağustos 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğine kontrol amaçlı gelen hastalarından oluşan prospektif, klinik, interdisipliner tek merkezli bir çalışmadır. Aynı tarihlerde hastaneye kontrol amaçlı başvuran, sistemik ve oküler hastalığı bulunmayan gönüllüler kontrol grubu olarak seçilmiştir. İlacı 1 yıldan az kullananlar; grup1, 1 yıl ve daha fazla kullananlar; grup 2 ve kontrol grubu; grup 3 olarak alt gruplara ayrıldı. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene ve spektral domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile retina sinir lifi tabakası (RSLT), santral fovea kalınlığı (SFK) ve koroid kalınlığı ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışma grubunda (40 kadın, 12 erkek ) 52 hasta, kontrol grubunda (40 kadın, 12 erkek ) 52 hasta olmak üzere 104 hastanın 104 gözü değerlendirildi. Hem çalışma ve kontrol grubunda hem alt gruplarda gruplar arasında yapılan ikili karşılaştırmalarda yaş, cinsiyet, düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK), göz içi basıncı (GİB), sferik ekivalan (SE), cup/disk (C/D) oranları, ön arka aksiyel uzunlukları(AXL), SFK, RSLT ve koroid kalınlıkları açısından anlamlı fark saptanmadı (p >0.05). Sonuç: SSGİ kullanan ve kullanmayan olgular arasında gözün arka segment parametrelerinde anlamlı bir fark saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Depresyon, Antidepresan, Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörü, Retina Sinir lifi Tabakası, Retina, Koroid
Psikiyatrik hastalarda aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı ve klinik özellikleri
Psikiyatrik Hastalarda Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Sıklığı ve Klinik Özellikleri Amaç: Aralıklı patlayıcı bozukluk sözel ve/veya fiziksel agresyon ile sonuçlanan, yineleyici biçimde saldırganlık dürtülerine karşı koyamama atakları ile tanımlanan bir bozukluktur. Klinik psikiyatri pratiğinde sıkça rastlanabilecek önemli bir psikiyatrik bozukluk olmasına rağmen bu konuda literatürde az sayıda veri bulunmaktadır. Bu çalışmada aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığının ve bu bozuklukla ilişkili sosyodemografik ve klinik özelliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize 2015 yılında ilk altı aylık periodda ilk kez başvuran 406 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Eksen I ve Eksen II bozukluklarının tanısı DSM-IV ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre konulmuştur. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı için DSM-IV ve ayrıca DSM-5 tanı ölçütleri kullanılmıştır. Tanı koyma sürecinde; Eksen I bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID I), Eksen II bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID II), Belirti Tarama Listesi (SCL-90), Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanı ve değerlendirme envanteri, araştırmacının yaptığı klinik görüşme ve sosyodemografik veri formundan edinilen bilgiler kullanılmıştır. Bunlara ek olarak dürtüsellik ve agresyonun değerlendirilmesi amacıyla katılımcılara Barratt Dürtüsellik Ölçeği 11 ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Aralıklı patlayıcı bozukluğun DSM-5'e göre yaşam boyu ve 12 aylık sıklığı sırasıyla % 16,7 ve % 11,3 olarak saptanmıştır. Bozukluğun ortalama başlangıç yaşı 16,4 yıl olarak hesaplanmıştır. Aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı erkeklerde kadınlara göre 3,8 kat (%95 GA= 1,9-7,5), kırsal kesimde yaşayanlarda şehir merkezinde yaşayanlara göre 2 kat (%95 GA=1,1-3,7), yaşam boyu özkıyım girişimi olanlarda olmayanlara göre 2,7 kat (%95 GA=1,3-5,6), yaşam boyu self mutilatif davranışı olanlarda olmayanlara göre 4,5 kat (%95 GA=2,3-8,7) ve ailede öfke sorunu bildirenlerde bildirmeyenlere göre 3 kat (%95 GA=1,5-5,9) fazladır. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı alan grupta çocukluk çağı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranım Bozukluğu ve Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma katılımcıların yaklaşık altıda birinin DSM-5 tanı ölçütlerine göre yaşam boyu Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısını karşıladığını ortaya koymaktadır. Aralıklı patlayıcı bozuklukla istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi gösterilen sosyodemografik özellikler arasında cinsiyet, yaşanılan yer, yaşam boyu özkıyım girişimi, self mutilatif davranış öyküsü ve ailede öfke sorunu öyküsü bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aralıklı Patlayıcı Bozukluk, Agresyon, Dürtüsellik, Öfke.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun kendine zarar verici davranışlarla ilişkisinin değerlendirilmesi: Depresyon grubu ile kontrollü çalışma
Amaç: Çalışmamızda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) grubunu, kendine zarar verme davranışı (NSSI) ve duygu düzenleme güçlüklerinin (ED) sık çalışıldığı (öyküde) depresyon tanısı olan kontrol grubu ile karşılaştırarak, DEHB'nin kendine zarar verme davranışını nasıl etkilediğini incelemek amaçlanmıştır. Kapsam: Depresyonda ED'ın NSSI'a zemin hazırladığı bilinmektedir. Son yıllarda DEHB üzerine yapılan çalışmalarda içsel huzursuzluk, ED, aşırı zihinsel gezinme gibi öznel deneyimler öne çıkmıştır. Günümüzde kullanılan tanı sistemlerinde yer almayan bu belirtiler DEHB' de yeterince çalışılmamıştır. DEHB' de ED, NSSI ve intihar riskini artırmaktadır. Gereç ve Yöntem: 45 DEHB tanılı hasta ile 48 (öyküde) depresyon tanılı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, turgay formu, kendine zarar verme davranışı değerlendirme envanteri, duygu düzenleme güçlüğü ölçeği ve aşırı zihinsel gezinme ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Her iki grupta NSSI ve ED benzerdir. Zihinsel gezinme, DEHB grubunda daha fazladır ve DEHB belirtileri ile güçlü düzeyde ilişkilidir(p< 0,01 r= 0,705). DEHB grubunda kontrollere göre çocuklukta ev kazası, akademik sorunlar yaşama (sınıf tekrarı, disiplin cezası) ve erişkin hayatta da devam eden sorunlar (trafik cezası alma) daha fazladır (p< 0,01). Sonuç: DEHB tanı ve tedavisinde temel belirtilerin yanı sıra emosyonel belirtiler ve kendine zarar verme davranışı ele alınmalıdır. NSSI ile başvuranlarda dürtüsellik ve emosyonel belirtiler altta yatan DEHB tanısını maskeleyebilir. Depresyon, kişilik bozukluğu (borderline, antisosyal) gibi klinik durumların yanında DEHB tanısı da akılda tutulmalıdır.