Gingiva
85 theses under this subject heading
İnsan gingival fibroblast hücrelerinde etanol, öjenol ve asetil salisilik asitin sitotoksik ve apoptotik etkilerinin incelenmesi
Diş ağrısı, insan yaşamının hemen her döneminde karşılaştığı önemli bir problemdir. Diş ağrısı birçok sebeple meydana gelmekle birlikte diş çürüğü akla gelebilen sebeplerin başında gelmektektedir. Diğer nedenlerin arasında diş minesinde erozyon, herhangi bir travmaya bağlı olarak dişte çatlak veya kırık oluşması, diş eti enfeksiyonu ve yirmi yaş dişleri de diş ağrısının başlıca sebepleri arasında yer alır. Genellikle ağrı kesicilerle ve farklı yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılan diş ağrıları, hekime başvurulması geciktikçe sorunu çok daha büyütecek bir rahatsızlıktır. Özellikle kulaktan dolma bilgilerle diş ağrısının tedavi edilmeye çalışılması, dişte ve dokularda önemli hasarlar oluşmasına sebebiyet vermektedir. Hastaların faydalı olacağını umarak kullandığı maddelerin doku üzerine etkilerinin daha iyi anlaşılması ve bu konuda bilinçlendirilmesinin sağlanması amacıyla, tamamlayıcı sağlık uygulamalarında sıklıkla kullanıldığı rapor edilen etanol, öjenol ve asetilsalisilik asitin, farklı konsantrasyonlarının(0.01 μM, 0.1 μM, 1 μM, 10 μM, 100 μM, 1000 μM) insan gingival fibroblastları (HGF-1) üzerine sitotoksik etkisini, apoptotik etkisini ve proinflamatuar etkisini incelemektir. Çalışmamızda ticari olarak temin edilen HGF-1 hücre hatları kullanılmıştır. Sitotoksisite değerlendirilmesi için MTT yöntemi ve H&E boyama yönteminden yararlanılmıştır. Apoptotik etkilerini değerlendirebilmek için apoptoz yolaklarının kavşak noktalarında etkili olduğu bilinen BAX ve Caspase 3 düzeyleri ELISA ve MTT yöntemleri kullanılarak ölçülmüştür. Proinflamatuar etkilerini incelemek amacıyla proinflamatuar sitokinlerden olan IL-1B ve TNF-alpha düzeylerinin ölçülmüştür. Bu ölçümler için ELISA yönteminden faydalanılmıştır. Bulgularımız bize etanolün 10 μM'lık doz konsantrasyonundan sonra sitotoksisitesinin artarak hücre proliferasyonunu azalttığını, BAX ve Caspase-3 proteinlerinde artış olduğunu ve IL-1B ve TNF-a sevilerinde artış olduğunu göstermiştir. (p<0,01). Öjenolde ve asetilsalisilik asit de ise 100 μM'lık doz konsantrasyonundan sonra sitotoksisitesinin artarak hücre proliferasyonunu azalttığını, BAX ve Caspase-3 proteinlerinde artış olduğunu ve IL-1B ve TNF-asevilerinde artış olduğunu göstermiştir. (p<0,01).
Dişeti çekilmelerinin tedavisinde titanyum trombositten zengin fibrin (T-PRF) ve bağ dokusu greftinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Estetiğin sağlanması, dental hassasiyet, çürük ve çürük olmayan servikal lezyonların önlenmesi; dişeti çekilmelerinin tedavisinin temel tedavi hedefleridir. Dişeti çekilmelerinin tedavisinde birçok cerrahi yöntem mevcut olmasına rağmen subepitelyal bağ dokusu grefti (SBDG) altın standart olarak kabul edilmektedir. Titanyum trombositten zengin fibrin (T-PRF); içi cam tüplerde elde edilen trombositten zengin fibrinin (PRF) aktivasyonu sırasında cam içeriğindeki silikadan etkilenebileceği hipotezine dayanılarak titanyum tüplerde geliştirilmiş bir trombosit konsantresidir. Titanyumun kullanılması fibrinin ağının daha sıkı hale gelmesine, rezorpsiyon süresinin uzamasına ve büyüme faktörlerinin daha kontrollü ve uzun süre salınmasına sebep olur. De-epitelize bağ dokusu grefti (DBDG), palatinal bölgeden epitel ile beraber alındıktan sonra, greftin üzerindeki epitelin ekstraoral olarak uzaklaştırılmasıyla elde edilir. Epitele yakın konumda bulunan daha sıkı ve stabil olan lamina proprianın tamamını içermesi sayesinde; DBDG, SBDG'den daha üstün performans gösteren bağ dokusu greftidir. Bugüne kadar, PRF'den daha stabil ve organize olan T-PRF ile kök yüzey kapatmada altın standart olan subepitelyal bağ dokusu greftinden (SBDG) daha stabil olan de-epitelize bağ dokusu greftinin (DBDG) dişeti çekilmelerinin tedavisinde tünel tekniği ile kullanımının etkinliğini ve öngörülebilirliğini karşılaştıran hiçbir klinik çalışma mevcut değildir. Bu randomize klinik çalışmanın amacı, Miller Sınıf I/II dişeti çekilmelerinin tedavisinde farklı otojen greft materyallerininin klinik sonuçlarını (T-PRF&DBDG) karşılaştırmaktır. Kliniğimize başvuran ve toplam 80 dişte Miller Sınıf I/II dişeti çekilmesi gösteren 27 hastanın tedavisi tamamlandı. Dişeti çekilmeleri randomize olarak T-PRF (40 diş) veya DBDG (40 diş) ile modifiye tünel teknikle tedavi edildi. Klinik ölçümler başlangıç, operasyondan sonra 3. ay ve 6. ay olarak kaydedildi. VAS (Vizüel Analog Skala), iyileşme indeksi değerlendirildi ve materyal kalınlıkları kaydedildi. Başlangıç dişeti çekilme derinliği T-PRF grubunda 3,02 ± 1,15 mm iken, DBDG grubunda 2,81 ± 0,86 mm olarak ölçüldü. 6 ay sonra T-PRF grubunda ortalama kök yüzey kapanma oranı %78,33 ve DBDG grubunda 85,28 tam örtülen kök yüzey ortalaması; T-PRF grubunda %62,5 ve DBDG grubunda %70 bulundu. Her iki değer için de gruplar arası istatistiksel anlamda fark bulunmadı. Çalışmada kullanılan T-PRF ve DBDG materyal kalınlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Kullanılan greft materyallerinin her ikisi de tedavi sonunda; keratinize doku genişliği ve dişeti kalınlığını istatistiksel anlamlı olarak arttırmıştır. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, Miller I/II dişeti çekilme defektlerinin tedavisinde otojen T-PRF membranın güvenilir ve etkili sonuçlar verdiği gösterilmiştir. T-PRF, DBDG' ye önemli bir alternatif olarak uygulanabilir.
Youtube ve tiktok platformlarında diş eti çekilmesi ile ilgili paylaşımların kalite ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı bireylerin yaşadıkları diş eti çekilmeleri sorunlarıyla ilgili bilgi almak için yöneldikleri Youtube ve Tiktok sosyal medya platformlarında diş eti çekilmesi ile ilgili sunulan bilgilerin kalitelerini ve güvenilirliklerini değerlendirmek ve her iki paylaşım platformundaki videoların kalite ve güvenilirliklerini karşılaştırmaktır. Çalışmamızda Youtube ve Tiktok platformlarında diş eti çekilmesi ile ilgili Aralık 2017-Aralık 2022 yılları arasında İngilizce dilinde yapılan video paylaşımları tek bir araştırmacı tarafından analiz edildi. Videolar, bilgilerin bilimsel güvenilirliği, kalitesi ve popülerlikleri açısından Küresel Kalite Ölçeği (KKÖ), Discern ve JAMA araçları kullanılarak değerlendirildi. Her videonun iletişim kalitesi, süresi, beğeni, beğenmeme, görüntülenme sayısı, kaynağı ve video tipi kategorilere ayrılarak kaydedildi. Sonuçlar uygun istatistiksel metodlar kullanılarak SPSS versiyon 26.0 paket programı ile analiz edildi. Çalışmaya toplam 248 video dahil edildi. Youtube paylaşım platformuna ait ortalama KKÖ ve Discern skorlarının orta-düşük düzeyde olduğu (sırasıyla 2,55; 1,88), diğer taraftan skorların Tiktok platformuna (sırasıyla 1,92; 1,42) göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). Youtube paylaşım platformunda Periodontoloji uzmanları tarafından yüklenen videoların iletişim kalitesi skorları diğer paylaşımcılara göre anlamlı olarak daha yüksek (p<0,001) iken, Tiktok platformunda video yükleyicileri arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p=0,111). Youtube platformundaki videolar için görüntülenme oranının 174,94 olduğu, Tiktok videoları için ise bu oranın 440,5 olduğu saptandı (p<0,05). Youtube platformunda beğeni ve görüntüleme oranı ortalamalarının Tiktok platformuna göre anlamlı olarak düşük (p<0,001), süre ortalamaları bakımından ise Tiktok platformuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Youtube ve Tiktok platformlarında Periodontoloji uzmanı hekimlerin yüklediği videoların Discern ve KKÖ için aldıkları skorların diğer paylaşımcılara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu. (p<0,005). Çalışmamızın sınırları dahilinde, Youtube ve Tiktok platformlarında paylaşılan videoların diş eti çekilmesi hakkında düşük ile orta kaliteli bilgi sağladığı ve bu platformların diş eti çekilmesi ve tedavileri hakkında güvenilir bilgi sağlamayabileceği sonucuna varıldı. Bu sonuçlar, hastaların diş eti çekilmesi ve tedavileri hakkındaki içeriklere karşı daha seçici olmalarının ve güvenilir kaynaklardan bilgi almalarının sağlanması gerekliliğini ortaya koyması açısından önemlidir.
İnce diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna ilave %0.8 hyaluronik asit jel uygulamasının etkinliğinin klinik ve hacimsel olarak değerlendirilmesi
Hyaluronik asit (HA) enflamasyon ve yara iyileşmesi mekanizmalarında rol oynayan lokal kemoterapötik bir ajandır. Bu çalışmanın amacı; ince diş eti fenotipine sahip evre II/III periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna (AFO) ilave %0.8 HA jel uygulamasının klinik etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya dahil edilen toplam 40 hasta a) AFO+ %0.8 HA jel (test=20) ve b) AFO (kontrol=20) olmak üzere rastgele 2 (iki) gruba ayrıldı. Tüm bireylerin başlangıç plak (P), sondalamada kanama (SK), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataçman seviyesi (KAS) ölçümleri kaydedildi. Başlangıç periodontal tedavi tamamlandıktan 4 hafta sonra cerrahi periodontal tedavi fazına geçilmek üzere ince diş eti fenotipine sahip, SCD ≥ 5mm olup horizontal kemik yıkımı olan bölgeler belirlendi. Diş eti fenotipinin belirlenmesinde Hu-friedy renkli diş eti sondaları kullanıldı. Tüm bireylerin ağız içi dijital taramaları alındı. Ameliyattan hemen önce ameliyat bölgesine ait rölatif diş eti çekilmesi (rDÇ) ölçümleri kaydedildi. Test grubuna AFO'ya ilave %0.8'lik HA jel, kontrol grubuna ise AFO'a ilave serum fizyolojik uygulandı. HA uygulaması AFO sonrası 4. haftada tekrarlandı. Yumuşak doku hacim (mm3 ) ve kalınlık (mm) değişim (Δ) ölçümleri bilgisayar yazılımları ile gerçekleştirildi. Değerlendirmeler tedavi sonrası 3. ve 6. ayda tekrarlandı. Klinik periodontal parametrelere ait 3.ay ve 6.ay ölçümlerinin başlangıca göre değişimi gruplar arasında karşılaştırıldığında, P yüzdesinde test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla azalma olduğu (p<0.05), klinik ataçman kazancının test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla olduğu (p <0,05) ve ΔrDÇ miktarının kontrol grubunda test grubuna göre daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Diğer taraftan, SK yüzdesi ve SCD ölçümleri her iki grupta başlangıca göre anlamlı azalmış olmasına rağmen (p<0.05), değişim gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Diş etindeki hacim (mm3 ) ve kalınlık değişiminin, kontrol grubunda test grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, ince diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında AFO'ya ilave % 0.8 HA jel uygulamasının klinik ataçman kazancını arttırdığı, DÇ'yi ve diş etindeki boyutsal değişimi azalttığı sonucuna varıldı. Bu nedenle, özellikle diş eti çekilmesinin beklenildiği ince diş eti fenotipine sahip bireylerin cerrahi periodontal tedavisine ek olarak % 0.8 HA jelin klinik olarak kullanımı önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Fenotip, hyaluronik asit, periodontal debridman, periodontitis, Üç boyutlu analiz.
The effect of diabetes on the mouth and gums
Diabetes is frequently associated with oral issues such as gingivitis, gum disease, mouth sores, gum caries, searing mouth syndrome, periodontal abscesses, infections, and impaired taste perception.50 hospitalized patients at Misrata Medical Center Hospital with diabetes and 50 individuals without diabetes made up the research sample. Before an interview, a clinical assessment of the each participant's oral health state was made and recorded. In comparison to non-diabetics, diabetic patients had gums indices that were more over 1/3 and below or equal to 2/3. The plaque index and diabetes status had a statistically significant relationship. Diabetic patients also had mild gingivitis, color is slightly different & swollen, and are more prone to tooth ache and dryness. There is a sizable information gap about the connection between diabetes and periodontal diseases, and there is a lack of understanding regarding the necessity of coordinated management by medical and dental specialists. The diabetes group had a lot higher oral pathology than the non-diabetic group. Smokers with diabetes are more likely than non-smokers to get serious gum disease. For the optimum treatment of diabetic patients, more work should be invested into advancing understanding and putting it into action.
Gingivektomi sonrası düşük doz lazer uygulamasının yara iyileşmesine etkisinin incelenmesi
Lazerler diş hekimliğinde 1980'lerden günümüze kadar kullanılmasına rağmen, lazer biostimülasyonu olarak da bilinen düşük doz lazer tedavisinin periodontoloji de kullanımı çok yaygın değildir. Bu split mouth tek kör kontrollü klinik çalışmanın amacı 980 nm dalga boyundaki düşük doz diyot lazerin gingivektomi sonrası yara iyileşmesi üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Maksiller veya mandibular anterior bölgede simetrik olarak en az 6 dişin etkilendiği kronik enflamatuar dişeti büyümesi olan 20 sistemik olarak sağlıklı hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların periodontal muayenesinde sondalama derinliği (SD), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ) ve klinik ataçman seviyesi (KAS) başlangıçta, ve tedaviden sonra 1. ayda kaydedilmiştir. Periodontal muayeneleri tamamlandıktan 1 hafta sonra hastalara diş yüzey temizliği yapılmıştır. Gingivektomi ve gingivoplasti cerrahisine karar verilen hastalara randevu verildi ve randevu zamanında tüm hastaların cerrahi işlemleri yapılmıştır. Çalışmamız splint-mount olarak değerlendirildiğinden lazer uygulanacak taraf yazı tura atılarak belirlendi ve uygulamanın yapılmayacak alanı lazer ışığından korumak için en az 5 mm kalınlığında silikondan bir aparat yapıldı. Lazer uygulanacak alana 0.,1.,3. ve 7.günlerde total 4 J/cm2 olacak şekilde 980 nm düşük doz lazer uygulanmıştır. Tüm hastalardan 0., 3., 7. ve 15. günlerde cerrahi alan mira-2-tone boyası ile boyandı ve fotoğrafları çekilmiş olup Image J programında değerlendirilmiştir. Klinik, yara iyileşmesi ve VAS bulguların sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluk kontrolünde Kolmogorov Smirnov testi kullanılmıştır. 2 bağımlı ölçümün karşılaştırılmasında Willcoxen testi, ikiden fazla bağımlı ölçümün karşılaştırılmasında Friedman testi kullanılmıştır. Tedavi sonrasında SD, KAS, Pİ, Gİ, VAS ve yara iyileşmesi verilerinde gruplar arası karşılaştırmalarda istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcut değil iken VAS'da 3. ve 7. günlerde daha düşük medyan değerleri elde edildi. Bu çalışma sonrasında gingivektomi ve gingivoplasti sonrası 980 nm düşük doz diyot lazer kullanımının klinik parametreler üzerine pozitif etkisi olduğu düşünülmektedir.
3 farklı dişeti retraksiyon yönteminin hasta konforu açısından karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; 3 farklı retraksiyon yönteminin hasta konforu, dişeti yer değiştirme etkinlikleri, kanama, hassasiyet ve dişeti çekilmesi yönünden Vizüel Analog Skalası (VAS) kullanılarak karşılaştırılmasıdır. Sabit protez ihtiyacı duyulan sağlıklı dişeti kriterlerine sahip toplam 144 birey çalışmaya dâhil edilmiş ve gruplara rastgele olarak dağıtılmıştır. 1. grup geleneksel retraksiyon kordu (Ultrapak®), 2. grup kord ve alüminyum klorid solüsyonu (Racestyptine, SEPTODONT®), 3. grup ise retraksiyon pastası (3M™ ESPE™ Astringent Retraction Paste®) olarak belirlenmiştir. İlk seansta dişler subgingival şemfır bitiş çizgisi uygulanarak prepare edilmiş ve aynı seansta geçici restorasyonları yapılmıştır. Ölçü seansı için 7 gün sonraya randevu verilmiştir. Retraksiyon seansında 7 soru, retraksiyon sonrası 1, 7, 28. Günlerde 7 soru sorularak cevaplar değerlendirilmiştir. Sonuçların istatistiksel analizinde Kruskal-Wallis, Mann-Whittney U, Ki kare testleri ve Bonferroni doğrulama testi kulllanıldı (α = 0,05). Karşılaştırılan yöntemler arasında dişeti yer değiştirme etkinliği, çalışma süresi, hassasiyet, işlem sonrası kanama ve hasta konforu açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001). Retraksiyon pastası grubu çalışma süresi ve hasta konforu açısından daha başarılı bulunmuştur (p<0,001). Hassasiyet tüm gruplarda 7. ve 28. günlerde azalma göstermiştir. Kord ve AlCl3 grubu yer değiştirme etkinliği açısından daha başarılı bulunmuştur (p=0,005). Retraksiyon sonrası kanama görülen en fazla diş sayısı geleneksel kord grubunda görülmüştür (p<0,001). Retraksiyon pastasında diğer gruplara göre daha az dişte dişeti çekilmesi görülmüştür (p<0,001). Kordsuz teknik (retraksiyon pastası) çalışma süresi, kanama, hassasiyet, postoperatif ağrı açısından diğer yöntemlere göre daha konforlu ve klinik kullanımda kolay uygulanabilir bulunmuştur.
İnterdental pembe estetiğin yapılandırılmasında hyaluronik asit kullanımının etkisi
Bu çalışmanın amacı, gingivitis nedeni ile izole interdental papil kaybı olan bölgelerde hyaluronik asit kullanımının papil dolumu üzerine etkilerinin incelenmesidir. Bu randomize, klinik kontrollü çalışmada, 24-44 yaşları arasındaki 11 hastadaki 89 papil bölgesi (Sınıf l ve Sınıf ll), iki gruba ayrılarak (Grup l: Sondalama ile enflamasyon oluşturulan grup (SEG), Grup ll: sondalama yapılmayan grup (SG)), hyaluronik asit enjeksiyonu ile tedavi edildi. Tedavi sonrası interdental papil bölgesindeki papil dolum oranı değerlendirildi. Papil kaybının olduğu bölgelerde (siyah üçgen alanlarda) milimetre cinsinden yükseklik ve genişlik ölçümleri yapıldı ve bu ölçümler detaylı ve standartize edilen fotoğraflar üzerinde yapılan alan ölçümleri ile teyit edildi. Grup l (SEG): Başlangıç periodontal tedaviyi (BPT) takiben interdental papil kaybı olan bölgelere tekrarlanan sondalama işlemi (her papil bölgesinde 10 kez) uygulanarak deneysel enflamasyon oluşturuldu. Bunu takiben 2. günde hyaluronik asit enjeksiyonu gerçekleştirildi. Grup ll (SG): BPT'yi takiben interdental papil kaybı olan bölgelere hyaluronik asit enjeksiyonu gerçekleştirildi. Hastalar ilk enjeksiyon seansından sonraki 2. ve 4. haftalarda çağırılıp hyaluronik asit uygulaması tekrarlandı. Hastalarda hyaluronik asit enjeksiyonunun başlangıcından sonraki 1. ve 3. aylarda klinik ölçümler tekrar edildi. Çalışmanın sonucunda; gruplar içerisinde başlangıç alan ölçümleri ile 120. gün alan ölçümleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark elde edilmişken (p=0.0001) ; iki grup arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştir. (p>0,05) Anahtar kelimeler: papil kaybı, hyaluronik asit, papil rejenerasyonu
Diode ve er:Yag lazerleri ile depigmentasyon uygulamasının etkinliğinin değerlendirilmesi 6 aylık takip
Bu çalışmanın amacı; melanin pigmentasyonu eliminasyonunda kullanılan diode ve Er:YAG lazerlerinin etkinliklerinin değerlendirilmesi ile, işlem sırasında ve operasyon sonrası dönemde oluşan ağrılar açısından karşılaştırılmasıdır (VAS-Ağrı). Bu çalışmada, 21-59 yaşlar arasındaki 30 hastadaki 120 pigmente bölge ikiye bölünerek, diode ve Er:YAG lazerle tedavi edildi.Her hastada iki lazer yöntemi de kullanılıp, çalışma split-mouth şeklinde planlandı. Her hastanın üst sağ-alt sol bölgesi(santral dişten 2.premolar dişe kadar olan alan) diode lazerle, üst sol-alt sağ bölgesi de Er:YAG lazerle tedavi edildi. Tedavi sonrası lazerlerin etkinlikleri, yara iyileşmesi, rekürrens, ağrı ve estetik değerlendirmelere bakıldı. Başlangıç periodontal tedaviyi (BPT) takiben, tedavi edilecek alanların fotoğraf kayıtları alındı. İlk olarak üst sağ-alt sol bölgeler diode lazerle tedavi edildi. Diode lazerle yapılan depigmentasyon tedavisinden 1 ay sonra da üst sol-alt sağ kadranlar Er:YAG lazerle tedavi edildi. Yapılan depigmentasyon işlemlerinin ardından hastalar, 3., 7., 15. günlerde görülüp işlem uygulanan alanlar, epitelizasyon değerlendirmesi için plak boyasıyla(Mira2Ton) boyanıp fotoğraf kayıtları alındı ve hastalardan ağrı seviyelerini VAS-Ağrı skalası üzerinden değerlendirmeleri istendi. Hastalar daha sonra 21., 30., 90. Ve 180. günlerde görüldü. Depigmentasyon yapılan alanlardan fotoğraf kayıtları alınarak, hastalardan estetik algılarını VAS-Estetik skalası üzerinden değerlendirmeleri istendi. Fotoğraf kayıtları üzerinden alan hesaplamaları İmage J programı kullanılarak yapıldı, böylece epitelizasyon süreleri ve 6 aylık takip sonunda repigmentasyon gösteren alanlar hesaplandı. Çalışmanın sonucunda; her iki yöntemin epitelizasyon, rekürrens, ağrı ve estetik olarak birbirine istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadığı gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: gingival pigmentasyon, diode, Er:YAG, depigmentasyon
İmplant üstü hibrid protezlerde altyapı ve diş eti materyali bağlantısının değerlendirilmesi
Bir hastanın osteointegre implantlar kullanılarak tam ağız rekonstrüksiyonu, diş hekimliğinde kabul gören bir tedavidir. Dişsiz hasta için tedavi seçenekleri temel olarak kalan kemik kalitesi ve kemik hacmine bağlıdır. Dikey ve yatay doku kaybı uygulanmak istenen implant pozisyonunu ve protez tipini sınırlandırdığı zaman tedavide zorluklar ortaya çıkar. Kayıp dokuların bir kısmı yeniden rehabilite edilebilse de sınırlamalar mevcuttur. Fonksiyon, estetik ve dişeti yapısını yeniden rehabilite edebilmek için metal alaşımı-akrilik, metal alaşımı-kompozit, metal alaşımı-porselen, zirkonya-kompozit ve zirkonya-porselen dahil olmak üzere farklı malzeme kombinasyonları kullanılmıştır. İmplant destekli sabit protezlerde biyolojik ve mekanik komplikasyonlar sıklıkla görülmektedir. Özellikle, implant ve abutment arasında pasif uyum eksikliği, yorgunluk ve stres, implant destekli protezlerde görülen en yaygın teknik komplikasyonlardır. Mevcut çalışmanın amacı, dişeti materyallerinin Co-Cr ve zirkonya altyapı materyallerine bağlanma dayanımlarını karşılaştırmaktır. Lazer sinterize Co-Cr alaşımı diskler (EOS Co-Cr SP-2, EOS) ve zirkonya (IPS e.max ZirCAD, Ivoclar) diskler 25 mm×3 mm boyutlarda hazırlandı. Silikon karbid kağıtlar ile örnekler zımparalandı. Örneklere AlO2 tozları ile kumlama işlemi uygulandı ve sonra % 90 alkol ile ultrasonik banyoda temizlendi, ardından örnekler distile suda bekletildi. Her iki gruptaki örneklere primer (Clearfil Ceramic Primer, Kuraray) ve rezin (Panavia Fluora Cement, Kuraray) uygulandı. Opak (Ceramage Pre Opaque, Kuraray) sadece Co-Cr örneklerin yüzeylerine uygulandı. Örnekler iki alt gruba ayrıldı. Bir alt gruba pembe porselen (IPS e.max Ceram, Ivoclar) diğerine pembe kompozit (Gradia Gum Shades, GC) uygulandı. Makaslama bağlanma dayanımı universal test cihazı ile dakikada 1mm'lik bir hız ile ölçüldü. Her alt gruptan 2'şer örnek kırık yüzey analizi ve element içeriğinin değerlendirilmesi için sırası ile SEM ve EDS cihazları kullanılarak incelendi. Altyapı ve dişeti materyallerinin her ikisinin de bağlanma dayanımını etkilediği bulundu. Co-Cr grubun ortalama (±SD) bağlanma dayanımı (10,09±5,25 MPa) zirkonya grubun bağlanma dayanımından (7,91±3,53 MPa) daha yüksektir. Pembe porselen grubunun ortalama (±SD) bağlanma dayanımı (12,09±4,20 MPa) pembe kompozit grubundan (5,80±2,04 MPa) daha yüksektir. Dört alt grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır. Metal-porselen grubunun (14,11±3,83 MPa) en yüksek bağlanma dayanımını gösterdiği bulundu. Metal-porselen grubunu sırasıyla, zirkonya-porselen (9,98±3,53 MPa), zirkonya-kompozit (5,95±2,19 MPa) ve metal-kompozit (5,65±1,92 MPa) grupları takip etmektedir. Kırık yüzey grafileri ve elemental içerik sonuçları değerlendirildiğinde bağlanma dayanımı sonuçları ile paralel sonuçlar elde edildi. İmplant destekli hibrid protezler hazırlanırken, iki faktör de bağlanma dayanımına etki ettiği için, altyapı ve dişeti materyallerinin seçimi kritik öneme sahiptir.
Palatal bölgeden alınan yumuşak doku grefti sonrası probiyotik kulanımının yara iyileşmesi üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı; sistemik ve oral sağlık üzerine olumlu etkileri bilinen Laktobasil içeren probiyotiklerin, palatinal bölgedeki greft operasyonu sonrasın-da açık yara yüzeyine uygulanmasının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin değer-lendirilmesidir. Çalışma 18-55 yaş arası sistemik olarak sağlıklı, mandibula anteriorda lo-kalize diş eti çekilmesi olan 24 hasta üzerinde randomize, çift kör ve plasebo kont-rollü olarak yapılmıştır. Bireyler probiyotik veya plasebo (Serum fizyolojik) şek-linde gruplandırılmıştır. Palatal bölgeden epitelize greft alınması sonrası tüm bi-reyler 10 gün boyunca günde 2 defa olmak üzere topikal probiyotik veya serum fizyolojiği damaktaki yara bölgelerine 1 damla (2.107 aktif liyofilize L. reuteri) ola-cak şekilde uygulamışlardır. İşlem sonrası epitelizasyon H2O2 yöntemi ile değer-lendirilmiştir. Renk ve ağrının değerlendirilmesi amacıyla VAS skalası ve Duyarlı-lığın değerlendirilmesi amacıyla Sözel Tanımlama Ölçeği (STÖ), 7-14-21 ve 28. günler ve 6.ayda olmak üzere kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre; 14 ve 21. günlerde VAS-renk, çalışma gru-bunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiş-tir(p<0,05). Epitelizasyon ve VAS- Ağrı açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Çalışma grubunda 28. günde duyarlılık kaybının daha az olduğu görülmüştür(p<0,05). Bu bulgulara göre palatal bölgeden greft alınması sonrası topikal probiyo-tik uygulamasının renk uyumu ve duyarlılık açısından olumlu etkileri gözlenmiş-tir. Ancak uygulamanın etkinliğini arttırmak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Serbest diş eti greft'i, Palatal yara iyileşmesi, Probiyotikler
Peri-implanter hastalıkların peri-implanter oluk sıvısı oksidatif stres belirteçlerine etkisinin incelenmesi
Günümüzde dental implantların diş eksikliklerinde sıklıkla kullanılmasıyla peri-implanter hastalıklarında görülme sayısında artış olmuştur. Peri-implanter hastalıklar da periodontal hastalıklar gibi inflamatuar hastalıklardır. Oksidatif stres periodontal hastalıklarda etken olarak görülmüş ve birçok oksidatif stres belirleçleri hastalık ile sağlıkta incelenmiştir. Çalışmamızın amacı, peri-implanter hastalıkların peri-implanter oluk sıvısı oksidatif stres belirteçlerine etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya klinik ve radyolojik olarak peri-implant sağlıklı tanısı konmuş 14 örnek, peri-implant mukozitis tanısı konmuş 15 örnek, peri-implantitis tanısı konmuş 15 örnek dahil edildi. Hastalardan periodontal klinik ölçümler (plak indeksi (PI), sondalama cep derinliği (SCD), gingival indeks (GI), sondalamada kanama indeksi (BOP), modifiye plak indeksi (mPI), modifiye kanama indeksi (mKI)) ve peri-implant oluğu sıvısı (PİOS) örnekleri alındı. Örneklerin istatistiksel olarak analizinde Shaphiro Wilk testi, Mann Whitney U testi ve Ki kare testi kullanıldı. Çalışmamızda total oksidan seviye (TOS) parametresi, peri-implantitis grubunda peri-implant sağlıklı grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) parametrelerine baktığımızda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Peri-implantitisin inflamatuar karakterinden dolayı TOS' u arttıracağı çalışmamızın sonuçlarına göre söylenebilir. Oksidatif stres belirteçlerinin peri-implant inflamasyonda ki potansiyel rolünü anlamak için peri-implant sağlıklı, peri-implant mukozitis ve peri-implantitis bölgelerinden alınan örneklerin değerlendirildiği çok merkezli, daha detaylı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Farklı periodontal hastalık türlerinde dişeti oluğu sıvısı, serum ve dişeti dokusu örneklerinden IL-10 ve TIMP-1 seviyelerinin belirlenmesi
Periodontal hastalıkların ortaya çıkışında ve gelişiminde patojen bakterilerin uyarısıyla konaktan doku yıkımını arttırabilcek vekonak dokuyu yıkıcı etkilerden koruyacak belirteçler salgılanmaktadır. Bu çalışmanın amacı agresif ve kronik periodontitisli bireylerin DOS, serum ve dişeti örneklerindeki IL-10 ve TIMP-1 miktarlarının periodontal tedavi ile değişimlerini tespit etmek ve bu miktarları sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktır. Çalışmamıza 9 KP, 9 AP ve 6 periodontal sağlıklı birey dahil edildi. PI, GI, SCD, KAS, SK ölçümleri ve DOS, serum ve dişeti dokusu örnekleri başlangıçta ve tedavi sonrası 3. ve 6. aylarda alındı. IL-10 ve TIMP-1 miktarları ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Klinik indeks değerlerine bakıldığında, PI ve SCD başlangıç değerleri AP grubunda KP grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Tedavi sonrası tüm klinik indeks değerlerinde KP ve AP gruplarında azalma olduğu görüldü. Başlangıç TIMP-1 DOS konsantrasyonu kontrol grubunda diğer iki gruba göre; KP grubunda da AP grubuna göre yüksek bulundu . DOS IL-10 konsantrasyon değerleri AP grubunda tedavi sonrası 6. aydaki azalma ile TIMP-1 konsantrasyonunda AP grubunda 3. ve 6. aydaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Başlangıç serum IL-10 değeri AP grubunda KP ve kontrol grubuna göre yüksek bulundu , TIMP-1, KP `de diğer gruplara göre yüksek bulundu. Doku IL-10 düzeylerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmazken, 110TIMP-1 kontrol grubunda diğer iki gruba göre; KP grubunda ise AP?e göre yüksek bulundu.Sonuç olarak; KP ve AP gruplarında yapılan başarılı bir tedavi sonrası DOS IL-10 ve TIMP-1 seviyelerinde belirgin değişimler olduğu, özellikle de AP grubunda bu değişimlerin istatistiksel anlamlılıkta daha ön plana çıktığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Periodontal hastalık, IL-10, TIMP-1111
Bifosfonat verilen ratlarda diş çekimi sonrası diyot lazerle uygulanan fotobiyomodülasyon, e vitamini ve pentoksifilinin kemik ve dişeti dokusu üzerine etkisinin incelenmesi
Bifosfonata bağlı çenelerde gelişen osteonekroz tedavisi için fikir birliği bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı bifosfonat uygulanan ratlarda diş çekimi sonrasıuygulanan fotobiyomodülasyonun, E vitamini ve pentoksifilinin kemik iyileşmesi üzerindeki etkinliğinin incelenmesidir. Çalışmamızda Sağlıklı Grup (n=8), Kontrol Grubu (n=8), Lazer Grubu (n=11), E vitamini Grubu (n=11), Pentoksifilin Grubu (n=11), Lazer-Pentoksifilin Grubu (n=10), Lazer-E vitamini Grubu (n=11), Pentoksifilin-E vitamini Grubu (n=10)olmak üzere 8 gruba ayrıldı. Deneklerin tamamı 36. günde sakrifiye edildi. Yeni kemik oluşumu, osteoblast ve osteoklast, fibrozis, enflamasyon ve anjiyogenezis yoğunlukları histopatolojik; Reseptör aktivatör faktör kappa B (NF-kB) ligandı (RANKL) ve osteoprotegerin (OPG) yoğunluğu immünohistokimyasal; alkalen fosfataz (ALP), kalsiyum (Ca), fosfor (P), aspartat aminotransferans (AST), alanin aminotransferans (ALT), C-telopeptid X (CTX) ve osteokalsin düzeyleri biyokimyasal olarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanıldı. Çalışma sonucunda Lazer-E vitamini grubunda yüksek seviye yeni kemik oluşumu görülme oranı, Kontrol, Pentoksifilin, Lazer-Pentoksifilin ve Pentoksifilin-E vitamini gruplarından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Lazer grubunda yüksek seviye yeni kemik oluşumu görülme oranı, Kontrol ve Pentoksifilin gruplarından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.05). E vitamini grubunda yüksek seviye kemik oluşumu görülme oranı, Kontrol ve Pentoksifilin gruplarından istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Kontrol grubunda şiddetli fibrozis görülme oranı, Sağlıklı, Lazer, E vitamini, Pentoksifilin, Lazer-E vitamini ve Pentoksifilin-E vitamini gruplarından istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sağlıklı grubun ALP düzeyi, E vitamini, Pentoksifilin, Lazer- Pentoksifilin, Lazer-E vitamini ve Pentoksifilin-E vitamini gruplarından istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur(p<0.05). Kontrol grubunun serum Ca ve ALT düzeyi, Pentoksifilin-E vitamini grubundan istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sağlıklı grubun serum P düzeyi, Lazer, E vitamini, Pentoksifilin, Lazer-Pentoksifilin, Pentoksifilin-E vitamini gruplarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Çalışmamızda Kontrol grubunun osteokalsin düzeyi, Lazer, Pentoksiflin, Lazer-Pentoksifilin ve Lazer-E vitamini gruplarından istatistiksel olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Gruplar arasında RANKL, OPG boyanma düzeyleri, osteoblast, osteoklast, enflamasyon, anjiyogenezis yoğunlukları, AST ve CTX düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonuçlarına göre MRONJ modeli oluşturulmak istenilen ratlarda kullanılan lazer ve E vitaminin tek başına veya birlikte kullanılmasının kemik doku üzerine olumlu etkiler oluşturulabileceği ifade edilebilir fakat bu konu ile ilgili geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: bifosfonat, lazer, fotobiyomodülasyon, E vitamini, pentoksifilin
Serbest dişeti greftinin başarısını etkileyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
1. ÖZET Serbest dişeti grefti (SDG) operasyonun Miller sınıf III çekilmelerde kök yüzeyini kapatmada başarı oranı oldukça düşüktür. Günümüzde birçok kullanım alanına sahip olan botulinum toksini (BTX) uygulandığı bölgedeki damarlarda kan akışını artırmaktadır. Bu çalışmada amaç mental kasa uygulanan BTX enjeksiyonunun SDG operasyonu üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Bu amaçla çalışmamız sadece SDG operasyonu uygulanan (n=20) ve SDG operasyonundan hemen sonra mental kasa BTX enjeksiyonu uygulanan (n=20) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Alt 1. kesici dişlerden başlangıç ve operasyon sonrası 1, 3 ve 6. ayda ölçülen periodontal parametreler (plak indeksi (Pİ), gingival indes (Gİ), sondlama cep derinliği (SCD), keratinize dişeti miktarı (KDM), yapışık dişeti miktarı (YDM), klinik ataçman seviyesi (KAS), dişetinin kalınlığı (DK), dişeti çekilme miktarı (DÇM), dişeti çekilme genişliği (DÇG) ve kök kapama yüzdesi (KYK (%))) üzerinden istatistiksel analiz yapıldı. Çalışma sonucunda gruplar arasında operasyon öncesi, operasyon sonrası 1, 3 ve 6. ay Pİ ve Gİ düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışma grubunun 3. ay SCD düzeyi, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.05). Çalışma grubunun operasyon sonrası 3 ve 6. ay KDM ve YDM, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek; DÇM, KAS düzeyleri ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.05). Çalışma grubunun operasyon sonrası 6. ay DK ve KYK (%), kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Botoks grubunda başlangıca göre 6. ay KDM, YDM, DK ve KYK (%) düzeylerinde görülen artışlar ve DÇM, KAS düzeylerinde görülen düşüşler, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Çalışmamızın sonuçlarına göre Miller sınıf III dişeti çekilmesine sahip alt 1. kesici dişlere uygulanan SDG operasyonu sonrası mental kasa uygulanan BTX enjeksiyonunun greft üzerine olumlu etkiler oluşturabileceği ifade edilebilir. Bu konu ile ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: dişeti çekilmesi, serbest dişeti grefti, mental kas, botulinum toksin
SDG operasyonlarında palatinalde oluşan yaraların iyileşmesini etkileyen faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi
Serbest dişeti grefti (SDG) keratinize dişeti eksikliği için uygulanan yöntemlerin başında gelmektedir. SDG için verici alan olarak genellikle damak mukozası tercih edilmektedir ve verici alanda açık yara yüzeyinin olması nedeniyle operasyon sonrası hastalarda rahatsızlık hissi yaratmaktadır. Bu çalışmanın amacı SDG sonrası verici sahada kullanılan hyaluronik asitin epitelizasyon ve ağrı duyusu üzerindeki etkinliğinin incelenmesidir. Çalışmamızda Kontrol Grup (n=34) ve Çalışma (hyaluronik asit) Grubu (n=29) olmak üzere iki grup oluşturuldu. SDG verici sahasındaki iyileşme 3. günde Vizüel analog skala (VAS) skoru ile ağrı ve palpasyonda kanama (PK); 7, 14, 21 ve 28. günlerde VAS skoru ile ağrı, PK ve Hidrojen peroksit (H2O2) ile köpürme testi değerlendirildi. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanıldı. Çalışmanın sonunda Kontrol Grubunun 3, 7, 14 ve 21. gündeki VAS skoru Çalışma Grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Kontrol Grubunun 7 ve 14. gündeki PK Çalışma Grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Kontrol Grubunun 14 ve 21. gündeki H2O2 ile köpürme testi Çalışma Grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Gruplar arasında 28. gündeki VAS skoru ve H2O2 ile köpürme testi arasında istatistiksel olarak fark bulunmamıştır (p>0.05). Gruplar arasında 21. gündeki PK açısından istatistiksel olarak fark bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonuçlarına göre SDG operasyonunun ardından uygulanan hyaluronik asidin verici alanın iyileşmesinin erken dönemlerinde ağrı, PK ve doku epitalizasyonunu gösteren H2O2 ile köpürme testi gibi parametreler üzerinde olumlu sonuç oluşturacağı gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Serbest Dişet Grefti, Yara İyileşmesi, Hyaluronik Asit
Kesi yaralarının tedavisi için antioksidan içeren ilaç şekillerinin geliştirilmesi
Bu çalışmada, farklı yardımcı maddeler ile glutatyonun ağız içine uygulanacak mukoadezif ilaç şekillerinin oluşturulması, bunların karakterize edilmesi, hazırlanan formülasyonların in vitro salım çalışmalarının yapılması, salım çalışmaları sonucunda uygun olduğuna karar verilen formülasyonun şişme ve mukoadezif özelliklerinin araştırılması ve seçilen formülasyonun tavşanlarda ağız içi kesi yarası üzerindeki iyileştici etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Glutatyon içeren formülasyonlar liyofilize veya doğrudan basım yöntemleri ile hazırlanmıştır. Liyofilizasyon ile hazırlanacak formülasyonlar sodyum aljinat ve PEG 6000 veya farklı tipte siklodekstrinlerin ilavesi ile hazırlanmıştır. Hazırlanan jeller liyofilizasyon ile kurutulmuş ve elde edilen tozlardan basılan disklerin salım özellikleri incelenmiştir. Doğrudan basım için ise 2 farklı aljinat, 2 farklı kitozan, hidroksipropilmetilselüloz, polikarbofil, 2 farklı tipte poloxamer kullanılarak değişik formülasyonlar hazırlanmıştır ve tozlardan disk şeklinde ilaç şekilleri basılmıştır.İn vitro salım çalışmaları sonucunda, in vivo deneylerde kullanılmak üzere kitozan ve glutatyon içeren formülasyon seçilmiştir. Yeni Zelanda tipi erkek tavşanların diş eti mukozalarına kesi yarası uygulanmış ve tavşanlar 4 gruba ayrılmıştır. 1. grup tavşanlara sadece kesi yarası yapılmıştır (n=6). 2. grup tavşanlara kesi yarası yapıldıktan sonra GSH+kitozan içeren diskler yerleştirilmiştir (n=6). 3. grup tavşanlara kesi yarası yapıldıktan sonra sadece kitozan içeren diskler yerleştirilmiştir (n=5). 4. grup tavşanlara kesi yarası yapıldıktan sonra sadece GSH içeren diskler yerleştirilmiştir (n=5). Yara oluşumu takiben 5. günde tavşanların yara dokularındaki oksidatif parametreler (MDA, GSH ve NOx) ölçülmüştür. GSH ve kitozan içeren disk ile tedavi edilen grupta doku MDA seviyeleri diğer gruplara kıyasla daha düşük bulunmuştur. GSH ve kitozan içeren disk ile tedavi edilen grupta doku GSH seviyeleri ile sadece kesi yarası uygulanan grup arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Benzer şekilde NOx seviyeleri arasında da arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir.Histolojik bulgulara göre sadece kitozan içeren disk uygulanan grupta yara iyileşmesinin diğer gruplara göre daha iyi olduğu görülmüştür.Deney sonuçları, hazırlanan kitozan-GSH formülasyonunun ve kitozanın ağız içi kesi yaralarına uygulanmasının yara iyileşmesi üzerinde etkili olabileceği yönündedir.
Mukogingival cerrahide damaktaki verici alana uygulanan titanyum tüpte hazırlanan trombositten zengin fibrin ve düşük doz lazer uygulamasının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, serbest dişeti grefti verici alanındaki yara iyileşmesini hızlandırmak ve hastanın operasyon sonrası şikayetlerini en aza indirmek için uygun yöntemin belirlenmesine yardımcı olmaktır. Bu amaçla, damaktaki sekonder yara bölgesine titanyum tüpte hazırlanan trombositten zengin fibrin (T-TZF) veya düşük doz lazer (DDL) uygulayarak, herhangi bir uygulama yapılmayan kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Üçüncü, 7., 14. ve 21. günlerde, hastalar kontrole çağırılarak yara iyileşme indeksi, doku kıvamı, renk uyumu, H2O2 köpürme testi ile epitelizasyon değerlendirildi. Hastaların ağrı ve yanma düzeyleri, alınan analjezik sayıları ve post operatif kanama durumları 1 hafta boyunca hasta tarafından kaydedildi. Başlangıç ve operasyon sonrası 1. ay palatal yumuşak doku kalınlığı ölçüldü. Her iki test grubunda da kontrol grubuna göre 14. günde daha az oranda hastada köpürme gözlendi. Ameliyat sonrası kanama prevalansı 1.ve/veya 2. günlerde her iki test grubunda kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Yara iyileşme indeksi açısından 3.,7.,14. ve 21. günlerde DDL ve kontrol grubu arasında; On dördüncü ve 21. günlerde ise T-TZF ve kontrol grubu arasında istatistiksel fark bulundu. Yedinci ve 14. günlerde damak renk uyumu bakımından; her iki test grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha yüksek değerler kaydedildi. Başlangıca göre 1 ay sonraki damak doku kalınlıkları değerlendirildiğinde, grup içi karşılaştırmada, kontrol grubunda 1. ay sonunda başlangıca göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma, T-TZF ve DDL gruplarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış olduğu görüldü. Bu çalışmanın sonucunda, T-TZF ve DDL uygulamalarının yara iyileşme üzerine olumlu etkisi olduğu söylenebilir.
Yeterli/yetersiz keratinize mukoza genişliğinin periimplant klinik parametreler ve periimplant oluğu sıvısı TNF-α düzeylerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada; periimplant klinik parametreler ve periimplant oluğu sıvısı (PİOS) Tümör Nekroz Faktör-α (TNF-α) düzeyleri değerlendirilerek, yeterli/yetersiz keratinize mukoza genişliği (KMG)' nin periimplant dokular üzerindeki klinik ve immünolojik etkileri araştırıldı. Çalışmaya 67 dental implant (Dİ) dahil edilirken, Dİ' ler mevcut KMG' lerine göre gruplara ayrıldı. Yetersiz KMG' ye sahip olan Dİ' ler, serbest dişeti grefti (SDG) veya idame grubuna dahil edilirken; yeterli KMG' ye sahip olan Dİ' ler kontrol grubunu oluşturdu. Klinik parametreler ve PİOS TNF-α düzeyleri; SDG grubunda başlangıç (2. Faz cerrahisi sonrası 1. ay), 2. ve 6. aylarda, diğer gruplarda başlangıç ve 6. ayda ölçüldü. Başlangıçta; periimplant cep derinliği (PİCD) ve KMG dışındaki klinik parametreler, SDG grubunda diğer gruplara göre istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulundu. 2. ayda; SDG grubunda başlangıca göre gözlenen belirgin düzeydeki klinik iyileşme 6. ayda devam ederek idame grubuna göre önemli düzeyde farklılık oluştururken, kontrollere göre önemli bir farklılık göstermedi. 6. ayda; SDG grubundaki tüm klinik parametrelerde (KMG hariç) azalma gözlenirken, diğer gruplarda sadece PİCD değeri önemli düzeyde azaldı. 6. ayda en yüksek KMG değeri SDG grubunda elde edildi. Başlangıçta, PİOS TNF-α düzeylerinde en yüksek değer SDG grubunda elde edilirken, diğer gruplar arasında önemli bir fark yoktu. 6. ayda; SDG grubundaki TNF-α düzeyleri diğer gruplara göre daha belirgin düzeyde azalmakla birlikte gruplar arasında önemli bir farklılık saptanmadı. Dİ' lerin uzun dönem başarısında KMG' nin gerekliliği tartışmalı olmasına rağmen; bu çalışmanın sonuçları KMG' nin periimplant sağlık üzerine yararlı etkileri olduğunu ve yetersiz KMG' nin artırılmasında SDG' nin ideal tedavi yaklaşımı olduğunu göstermektedir.
Kronik periodontitisli hastalarda anaerob bakteriyel etkenlerin moleküler yöntemler kullanılarak belirlenmesi
Periodontitis, periodontal liflerde ve se¬mentte harabiyete, alveolar kemikte yıkı¬ma neden olan klinik bir enflamasyondur. Kronik periodontitis ise plak birikimi sonucu ortaya çıkan, dişeti enflamasyonu ve cep oluşumu ile sonlanan, periodontal ataşman ve alveol kemiği kaybıdır. Bu tezde kronik periodontitisli hastalardan alınan subgingival plak örneklerinden, anaerob bakterilerin varlığının moleküler yöntemler ile araştırılması ve bu hastalardaki bakteri sıklığı ile, periodontitisin seyrini belirlemede önemli olan, plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ) ve sondalama derinliği (SD) gibi parametreler arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Bu amaçla, 2013 yılında Elazığ Diş Hastanesi' ne başvuran kronik periodontitisli 37 ve periodontitis yönünden sağlıklı 33 bireyden, periodontal ceplere paper pointler yerleştirilerek krevikular sıvı örnekleri alındı. Daha sonra, bu örneklerden DNA izolasyonu yapıldı. Elde edilen DNA'lar Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)-Ters hibridizasyon yöntemiyle incelendi. PCR-Ters hibridizasyon sonuçlarına göre; kronik periodontitisli 37 hastada % 94 Tannerella forsythia (T. forsythia-Tf) ve Fusobacterium nucleatum (F. nucleatum-Fn), % 86 Capnocytophaga türleri (C sp), % 78 Campylobacter rectus (C. rectus-Cr), % 70 Treponema denticola (T. denticola-Td), % 56 Parvimonas micra (P. micra-Pm) ve Eikenella corrodens (E.corrodens-Ec), % 51 Porphyromonas gingivalis (P.gingivalis-Pg), % 21 Eubacterium nodatum (E.nodatum-En) ve % 16 Aggregatibacter actinomycetemcomitans (A. actinomycetemcomitans-Aa)' a rastlanmıştır. Kontrol grubunda ise, % 54 Fn , % 15 C sp, % 3 Tf ve Ec' ye rastlanmıştır. Kronik periodontitisli ve sağlıklı bireylerdeki mikroorganizmaların dağılımı incelendiğinde, iki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p< 0,01, p<0,001). Pİ, Gİ ve SD değerleri bakımından her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,001). Hastaların cep derinliği ile bakterilerin bulunma sıklıkları incelendiğinde ise, Aa, Pg, Tf, Td, Pm, Cr, Ec varlığı ile sondalama derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar olduğu tespit edilirken (p<0,05, p<0,01, p<0,001). Pi, Fn, En, C sp varlığı ile cep derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenemedi (p> 0,05). Sonuç olarak, kronik periodontitisin seyrini belirlemede önemli olan klinik parametreler ile anaerob bakteri varlığı arasında kuvvetli bir ilişkinin olduğu ve bu ilişkiyi belirlemede daha hızlı, spesifik, doğru sonuçlara kısa sürede ulaşılabilecek, PCR-Ters hibridizasyon yönteminin uygulananabileceği kanaatine varıldı.
Non-brakiosefalik kedilerde periodontal hastalığa yatkınlığın klinik ve termografik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada; Gingival İndeks (Gİ), Papil Kanama İndeksi (PKİ) ve Plak İndeksi (Pİ)'ne göre kedilerin diş eti yangısı ve ağız hijyen derecesi belirlendi. Bu indeks dereceleri arasında, diş etinin farklı anatomik bölgelerinin, termal kamera yardımıyla ölçülen sıcaklıklarının karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmanın materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine ovariohisterektomi ve kastrasyon için getirilen, non-brakiosefalik ve diş etlerinde periodontal yıkımlanma gözlemlenmeyen, 1 yaş ve üzeri 50 kedi oluşturdu. Kliniğe getirilen kedilerin muayene odasında 30 dakika süre ile istirahati sağlandı. Anestezinin indüksiyonu sırasında pre entübe dönemde kedilerin dudakları kaldırılarak diş etleri görünür haldeyken termal kamera ile ilk termogramları alındı. Daha sonra kediler entübe edilerek anestezi cihazında inhalasyon anestezisine alındı. Kedilerin dudakları kaldırılarak diş etleri görünür hale getirildi ve 20 cm mesafeden termal kamera yardımıyla sağ ve sol maksiller ve mandibular yarımın termogramları alındı. Aynı prosedür rostral olarak insisiv dişler içinde uygulandı. Daha sonra tüm diş etlerine ait hiperemi, ödem, kanama ve plak yoğunluğu indeks sistemlerine göre kayıt altına alındı ve kediler işlemlerinin ardından taburcu edildi. Elde edilen termogramlardan, kedilerin her bir dişine ait diş etinin, serbest gingiva (SG), bağlı gingiva (BG) ve alveolar mukoza (AM) olmak üzere üç ayrı anatomik bölgesine ait sıcaklıkları kaydedildi. Kaydedilen sıcaklıklar kullanılan üç ayrı indeks sistemine göre ayrı ayrı sınıflandırıldı. Post entübe dönemde maksiller diş etlerinde Gİ dereceleri arasında SG bölgesinde (p=0,044<0,05); ayrıca mandibula bölgesinde ise SG, BG ve AM bölgelerinde (p=0,002<0.05) Gİ derecesi arttıkça sıcaklıkta önce düşüş sonrasında artış tespit edildi. Maksiller ve mandibular diş etlerinde Gİ0 derece olan SG, BG ve AM bölgelerinin kendi arasında bölgesel olarak SG-AM (r= 0,909°C ve p=0,000<0,05) ve BG-AM (r= 0,538°C ve p=0,037<0,05) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. Maksillar ve mandibular dişeti bölgelerinde sıcaklık farkında maksiller diş eti bölgelerinin (SG (r= 0,419±0,231°C ve p=0,071>0,05), BG (r= 0,457±0,231°C ve p=0,048<0,05) ve AM (r= 0,612±0,23°C ve p=0,006<0,05)) daha yüksek sıcaklığa sahip olduğu tespit edildi. Post entübe dönemde mandibulada PKİ dereceleri arttıkça AM bölgesinde sıcaklığın arttığı (p=0,048<0,05) sonucuna varıldı. Yine post entübe dönemde maksillada Pİ derecesi arttıkça SG bölgesinde (p=0,013; p<0,05) sıcaklıkta öncelikle bir düşüş sonrasında ise artış olduğu bulundu. Pre ve post entübe dönemde farklı Gİ, PKİ ve Pİ derecelerine sahip SG, BG ve AM bölgelerinin sıcaklık farkının karşılaştırıldığı analizde PKİ 2 hastalık derecesine sahip SG ve BG bölgelerinde istatiksel olarak pre entübe dönem sıcaklıklarının post entübe dönemden daha düşük olduğu (SG (r= -1.0334 ve p=0,023<0,05) ve BG (r=-0.8583p=0,043<0,05)) bulundu. Kedilerde yaş arttıkça Gİ derecesinin düştüğü ve Pİ derecesinin arttığı tespit edildi. Termal kameranın kedilerde diş eti hastalıklarının teşhisinde önemli katkıları olabileceği öngörüldü.
İmplant çevresi gingival fenotipin peri-implant doku sağlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; kliniğimize başvuran bireylerdeki dental implantların çevresinde bulunan gingival fenotipin belirlenmesi ve mevcut fenotipin implant çevresi doku sağlığıyla ilişkili klinik parametreler üzerindeki etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvurmuş, ağız içinde en az 1 yıl önce protetik restorasyonu tamamlanmış en az 1 implantı olan 60 bireye uygulanan 202 dental implant dahil edildi. Çalışma öncesinde hastalar çalışma hakkında bilgilendirildi ve hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alındı. Değerlendirme formu; anamnez ve klinik değerlendirme formu olarak ayrıldı. Klinik değerlendirme formunda protetik restorasyonun tipi, dental implant sayısı ve klinik periodontal parametreler (Plak indeksi, gingival indeks, sondalamada kanama, sondalama derinliği, dişeti çekilmesi miktarı, süpürasyon varlığı, keratinize mukoza genişliği, dişeti kalınlığı) kaydedildi. Elde edilen veriler ile gingival fenotipi oluşturan keratinize mukoza genişliği (KMG) ve dişeti kalınlığının (DK), klinik periodontal parametrelere etkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen implantların; 115'inin yeterli, 87 implantın ise yetersiz KMG'ye sahip olduğu bulundu. Aynı zamanda 74 implantın çevresindeki DK'nın kalın olduğu, 128 implantın çevresindeki DK'nın ince olduğu bulundu. DK ince olanların KMG'si, DK'sı kalın olanlara göre düşük bulundu (p<0,05). KMG'si yeterli olanların plak indeksi, gingival indeks, sondalamada kanama, sondalama derinliği, dişeti çekilmesi ve süpürasyon varlığı düşük bulundu (p<0,05). DK'sı kalın olanların gingival indeks, sondalamada kanama, sondalama derinliği, dişeti çekilmesi ve süpürasyon varlığı düşük bulunurken (p<0,05), DK ile plak indeksi arasında anlamlı bir fark bulunmadığı görüldü (p>0,05). Aynı zamanda dişeti kalın olan bölgelerde ve keratinize mukoza genişliği yeterli olan bölgelerde fırçalamada ağrı varlığı daha düşük bulundu. Sonuçlar: Keratinize mukoza genişliği ve dişeti kalınlığı, peri-implant doku inflamasyonuyla ve dişeti çekilmesiyle ilişkili bulunmuştur. Peri-implant dokulardaki sağlığın sürdürülebilmesi için en az 2 mm keratinize mukoza genişliği ve kalın bir dişetinin bulunması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Dental implant, Dişeti kalınlığı, Gingival fenotip, Keratinize mukoza genişliği, Peri-implant hastalıklar
Dişetine uygulanan farklı cerrahi yöntemlerin melanin pigmentasyonu eliminasyonu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Son yıllarda, estetik ihtiyacın artması ve güzel gülüsün kozmetik beklenti haline gelmesi insanların disetlerinin ön bölgesindeki kahverengi, siyah renkteki pigmentasyon odaklarının giderilmesi islemini gündemine getirmistir. Bu melanotik alanların tamamen eliminasyonunda cerrahi, lazer cerrahisi ve bununla birlikte cryocerrahi teknikleri kullanılmıstır. Tüm bu tedavi seçenekleri günümüzde hala genis kesimlerce kabul edilmis ve popülarite kazanmamıstır. Çalısmamızın amacı disetindeki melanin pigmentasyonlarının APD (Hava-toz püskürtme cihazı, Air Polishing Device) kullanılarak eliminasyonunun uzun dönem klinik degerlendirmesinin yapılması ve klasik bir yöntem olan gingivoplasti ile karsılastırılmasıdır. Çalısmamızda 12 bireye ait 18 adet üst çene ve alt çene kesici dislerle iliskili melanin pigmentasyonlu diseti bölgesi materyalimizi olusturmustur. Operasyondan hemen önce ve operasyondan 6, 12 ve 18 ay sonraki degerlendirmelerde Hedin'in modifiye pigmentasyon sınıflandırılması, keratinize diseti dikey yüksekligi, diseti çekilme miktarı ölçümleri yapıldı. Bireylerden operasyon sonrası 7. günde tedavi degerlendirme formunu doldurmaları istendi. APD ve gingivoplasti bölgelerinin baslangıç, 6., 12., 18. aylardaki fotografları alınarak, operasyon sahası ve olusabilecek repigmentasyon bölgelerinin yüzeyel alanları hesaplandı. Keratinize diseti dikey yüksekligi ve diseti çekilme miktarı degerlerinin 4 zaman dilimi arasında istatistiksel bir fark bulgulanmamıstır. Çalısmamıza katılan bireylerin tedavi sonrasındaki konforları ve memnuniyetleri APD grubu için daha olumlu yönde oldugu söylenebilir. Gingivoplasti ve APD bölgelerinin Hedin'in modifiye pigmentasyon sınıflandırması degerlerinin karsılastırılmalı olarak degerlendirilmesinde tüm zaman dilimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıstır. Pigmente alan oran degerlerinin karsılastırılmalı olarak degerlendirilmesinde tüm zaman dilimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıstır. Çalısmamızda elde ettigimiz bulgular, APD'nin melanin pigmentasyonunun eliminasyonunda alternatif bir tedavi metodu olarak kullanılabilecegi görüsümüzü desteklemektedir.
Kişiye özgü üç boyutlu dişeti çekilme modelinin ağız hijyen motivasyonu üzerine etkisi
Periodontal hastalıkların ana nedeni mikrobiyal dental plaktır. Bireylerin etkin plak kontrolünü yapabilmeleri sağlıklı periodonsiyumun elde edilmesi ve korunması için ön koşuldur. Bu nedenle, bireylerin fırçalama ve arayüz temizlik ajanlarını düzenli kullanmaları konusunda bilgilendirilmeleri ve motivasyonları çok önemlidir. Bu çalışmanın amacı, kişiye özgü üç boyutlu dişeti çekilme modeli kullanılarak yapılan ağız hijyen motivasyonunun klinik etkinliğini değerlendirmektir. Çalışmamıza 18-60 yaş aralığında sistemik olarak sağlıklı, en az 12 yıl eğitim düzeyine sahip toplam 84 (48 kadın ve 36 erkek) gingivitis hastası dahil edildi. Hastalar Geleneksel Yöntem (GY) (n=28), Üç Boyutlu Animasyon (ÜBA) (n=28) ve Periodontal Hastalık Öngörü (PHÖ) (n=28) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Çalışmaya başlamadan önce bireylerin periodontal bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla hastalara Periodontal Bilgi Düzey Anketi (PBDA) uygulandı. Verilen oral hijyen motivasyonun etkinliğini değerlendirmek için başlangıç periodontal tedaviden önce ve tedaviden sonra 6. haftada Rustogi Modifiye Navy Plak İndeksi (RMNPI), Gingival İndeks (GI) ve Papil Kanama İndeksi (PKI) ölçümleri yapıldı. Hastalara Dental Tedavi Motivasyon Skalası (DTMS) uygulanarak hastaların içsel, dışsal ve total motivasyon değerleri skorlandı. İstatistiksel analizler SPSS 23 bilgisayar yazılımı ile gerçekleştirildi ve p<0.05 anlamlı kabul edildi. RMNPI ve GI skorları gruplar arası karşılaştırıldığında, PHÖ grubu diğer gruplara göre daha fazla azalma gösterirken (p<0,05), GY ve ÜBA grupları arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0.05). PKI skorlarındaki değişim gruplar arasında anlamlı değildi (p>0,05). Grupların klinik verilerine ait tüm paremetrelerde başlangıca göre azalma tespit edildi (p>0.05). Hastaların motivasyon düzeyleri değerlendirildiğinde ise tüm gruplardaki total motivasyon değerleri başlangıca göre artarken, PHÖ grubundaki dışsal motivasyon artışı diğer gruplara göre daha fazlaydı (p>0.05). Ağız hijyen motivasyonunda kişiye özgü üç boyutlu görseller kullanılarak yapılan ağız hijyen eğitiminin, bireylerin tedaviye uyumlarını arttırmada etkili olabileceği düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: ağız hijyen motivasyonu, üç boyutlu görüntü, mikrobiyal dental plak, dişeti çekilmesi.