Komplikasyonlar

Bu konu başlığı altında 291 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ortopedi ve travmatoloji servisinde yatan hastalarda beslenme durumunun saptanarak, makromineral alımının beslenmeye bağlı komplikasyonlara ve hastanede yatış süresine etkisinin incelenmesi

Bu çalışma Ortopedik tanı almış olan hastaların; beslenme ve makromineral alım düzeylerinin hastanede kalış süresi ve oluşan komplikasyonlarla ilişkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma örneklemini Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Servisi'ne yatışı yapılan, ortopedik rahatsızlık tanısı almış 85 hasta oluşturmuştur. Çalışmaya dahil edilen hastalara; demografik bilgilerini, antropometrik ölçümlerini, beslenme durumları ve alışkanlıklarını belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme yöntemi ile bir anket uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların Besin Tüketim Sıklık Anketi ile beslenme durumları; NRS 2002 değerlendirilmesi ile nütrisyon riski tespit edilmiştir. Hastalarda %17,7 femur kırığı, %12,9 tibia/fibula kırığı, %12,9 ayak/bilek kırığı, %14,1 kol kırığı, %23,5 artroskopik cerrahi, %10,6 diz protez ve %8,3 kalça protez teşhisi konmuştur. Hastaların %47,1'inde hastaneye yatıştan sonra komplikasyonlar görülmüş olup; potasyum tüketimi arttıkça iştah kaybı ve ishal görülmesinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Protez hastalarında artroskopik cerrahi hastalarına göre hemoglobin (HGB) düşüklüğü istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu saptanmıştır (p=0,001). Hastaların %94,12'si NRS 2002 Skoru 3'ün altında, %5,88'i NRS 2002 skoru 3 ve üzerinde ve risk altında olup; beslenme durumu risk altında olan hastaların istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla hastanede kaldığı tespit edilmiştir (p<0.05). Erkek hastalar kadın hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla enerji, protein, yağ ve karbonhidrat tüketmektedir (p<0,001). Erkek hastaların Ca, P, K, Fe tüketimi kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazladır (p<0,001). Bu çalışmada Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji servisinde bulunan kadın hastaların günlük Ca ve Fe ihtiyacını genel anlamda karşılayamadığı görülmektedir. Elde edilen sonuçlara göre diyetisyen tarafından planlanan beslenme programı, hastanede yatışın kısalmasına ve malnütrisyonun önlenmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Beslenme, Malnütrisyon, Komplikasyon, Ortopedi

Beslenme durumuKomplikasyonlarMalnütrisyon+3
Beydanur Nizam
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transradial koroner anjiyografi öncesi gliseril trinitrat içerikli veya lidokain içerikli krem uygulamalarının işlem başarısına ve komplikasyonlarına etkisi

Amaç: Radial yaklaşımla koroner anjiyografi öncesi topikal nitrat kullanılmasının ponksiyon süresine ve komplikasyon oranına etkisinin araştırılmasını amaçladık. Materyal ve metod: Şubat 2023-Ağustos 2023 tarihleri arasında üniversite hastanemize koroner anjiyografi endikasyonu ile başvuran tüm hastalar çalışmamıza dahil edildi. İşlemden yarım saat önce radial arter üzerine topikal serum fizyolojik uygulanan hastalar Grup 1, topikal nitrat uygulanan hastalar Grup 2, topikal lidakoin uygulanan hastalar Grup 3 olarak adlandırıldı. Üç grubun verileri karşılaştırıldı. Sonuçlar: Ortalama ponksiyon süremiz 142±122sn olup Grup 1'de 171±131sn, Grup 2'de 88±48sn ve Grup 3'te 157±146sn ölçüldü. Üç grup arasında istatistiksel olarak farklılık olduğu saptandı (p=0.002). Bu farklılığın ikinci gruptan kaynaklandığını saptadık. Birden fazla ponsksiyon oranı da yine Grup 2 de daha az saptandı. Grup1'de 7 hastada, Grup 2'de 1 hastada ve Grup 3'te 3 hastada radial arterden ponksiyon sonlandırıldı ve femoral arter ponksiyonuna geçildi. Sonuç: Radial arter girişiminden yarım saat önce uygulanan topikal nitrogliserin, radial arter ponksiyon sayısını ve prosedür süresini azaltmaktadır, ponksiyon başarısını arttırmaktadır.

KomplikasyonlarKoroner anjiyografiLidokaine+3
Nurullah Uslu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primipar gebelerde plasenta yerleşim yerinin maternal ve fetal sonuçları

Amaç: Bu çalışmanın amacı primipar gebelerde ikinci trimesterde ultrasonografik inceleme ile plasental yerleşim yerinin saptanarak bu plasental yerleşimin gebelik sürecindeki komplikasyonlara, doğuma, postpartum maternal ve fetal sonuçlara etkisini değerlendirmektir. Yöntem ve Gereç: Bu çalışma retrospektif tanımlayıcı bir çalışma olup 01 Ocak 2020 ile 01 Ekim 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği antenatal polikliniğine başvuran gebelerden çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 250 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların ikinci trimesterde ultrasonografi yardımıyla saptanan plasental yerleşim yerleri kayıt altına alındı. Plasental yerleşim yeri ile gebelik komplikasyonları, doğum şekli, doğum haftası, maternal sonuçlar, yenidoğan tartısı, yenidoğan Apgar skoru, yenidoğan ybü takip ihtiyacı , kordon kan gazı vb parametreler karşılaştırıldı. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 24,59±5,11 yıldı. Olguların %41,2'sinde komplikasyon görüldü. En sık görülen komplikasyon %37,9 ile Fetal distress olarak saptandı. Sırasıyla IUGR , GDM, Preeklampsi, GHT , Oligohidramnios takip etti. Komplikasyon görülme oranları ve komplikasyon türleri, plasenta yerleşim yerlerine göre karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. (p<0,05) Doğum öncesi ve doğum sonrası maternal hemoglobin ölçümleri arasında plasenta yerleşim yerine göre farklılık saptanmadı. (p:0,762; p<0,05) Yine benzer şekilde plasenta yerleşiminin istatistiksel olarak doğum haftası, doğum şekli, yenidoğan tartısı, Apgar skoru ve ybü takip ihtiyacını öngörmede etkisi olmadığı belirlendi. (p<0,05). Kord kan gazı PH, PO2, PCO2 ve laktat değerlerinde plasenta yerleşim yerine göre istatistiksel farklılık saptanmazken glukoz değerlerinde anlamlı bulgu elde edildi. (p=0,009; p<0,05) Posterior yerleşimli plasentaya sahip olgularda doğum sonrası kordon kan gazındaki glukoz değeri, sağ lateral yerleşime göre daha yüksek saptandı. Sonuç: Çalışmamızda primipar gebelerde kordon kan gazı parametreleri ile plasenta yerleşim yeri karşılaştırıldığında kord kan gazı glukozunun; posterior yerleşimli plasentası olanlarda, sağ lateral yerleşimli plasentaya sahip olanlara göre daha yüksek olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Plasenta yerleşim yeri, gebelik komplikasyonları, kord kan gazı, neonatal sonuçlar

Fetal kanGebelikGebelik komplikasyonları+4
Tuğçe Çuhadar
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hadlock büyüme standardına göre fetal büyüme kısıtlılığı tanısı alan olguların Fenton büyüme çizelgesine göre oluşturulan gruplar arasında erken yenidoğan komplikasyonları açısından karşılaştırılması

Fetal büyüme kısıtlılığı günümüzde perinatal morbidite ve mortalitenin önemli bir nedeni olmaya devam etmektedir. FBK tanısı alan bebekler erken yenidoğan döneminde; hipoglisemi, hipotermi, polistemi, sepsis, konvülziyon, nekrotizan enterekolit (NEK), intraventriküler kanama (İVK), periventriküler lökomalazi (PVL), respiratuar distres sendromu(RDS), bronkopulmoner displazi (BPD), prematür retinopatisi, fototerapi gereksinimi, artan yoğun bakım ve mekanik ventilatör ihtiyacı yönünden risk altındadırlar. Çocukluk ve erişkin dönemde ise nörogelişimsel problemler, obezite, diyabet, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar açısından risk altındadırlar. Biz bu retrospektif klinik çalışmada; 2016-2021 yılları arasında kliniğimizde fetal büyüme kısıtlılığı tanısı ile takip ettiğimiz bebeklerin neonatal dönemde kullanılan Fenton büyüme çizelgesine göre oluşturulmuş gruplar arasında erken yenidoğan komplikasyonları açısından fark olup olmadığını incelemeyi amaçladık. FBK tanısı için EFW < 10 persentil olarak kabul ettik. Yenidoğan döneminde ise doğum ağırlıkları persentillerine göre bebekleri SGA ve AGA olarak gruplandırdık. Çalışma popülasyonuna toplamda 24 hafta ile 36 hafta 6 gün arasında doğan 290 hasta dahil edildi. FBK tanısı alan olguların 135'i (%46,6) Fenton büyüme çizelgesine göre SGA, 155'i AGA olarak değerlendirildi. Fenton'a göre oluşturulmuş SGA ve AGA grupları arasında komplikasyonlar yönünden yapılan karşılaştırmalarda; transfüzyon ihtiyacı (p=0.005) ve vücut ağırlığı artışı(gr/gün) (p=0.036) yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. AGA olarak değerlendirilen grupta transfüzyon ihtiyacı azalmış ve yenidoğan döneminde kilo artışı daha yüksek oranda normal olarak tespit edildi. Diğer yenidoğan komplikasyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Doğum haftalarına göre oluşturulan gruplarda (<34 hafta ve 334 hafta), <34 hafta doğan grupta AGA ve SGA bebekler arasında transfüzyon ihtiyacı ii (p=0.019) yönünden , 334 haftada ise SGA ve AGA olan grupta RDS (p= 0.039) görülme ve tam enteral beslenmeye geçiş süresi( p=0.009) yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak bizim çalışmamıza göre erken yenidoğan komplikasyonlarını ön görme açısından fetal büyüme standartları prognostik önemini korumaktadır. Ancak fetal büyüme standartları ile yenidoğan büyüme çizelgeleri arasındaki uyumsuzluğun giderilmesi için daha fazla sayıda hastanın dahil edildiği prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Fetal büyüme kısıtlılığı, SGA, erken yenidoğan komplikasyonları

Bebek-yenidoğmuşBebeklerFetal gelişim+3
Sanem Özcan
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sirotik hastalarda kardiyak ve solunumsal durumun değerlendirilmesi

Karaciğer sirozu, komplikasyonları göz önünde bulundurulduğunda multisistemik bir hastalıktır. Bu sistemler arasında kardiyopulmoner sistem de yer alır. Hastaların solunumsal semptomları, pulmoner ve kardiyak komplikasyonlarını detaylıca incelemek prognoz tayininde ve hastaların yaşam kalitesini iyileştirmede etkili olabilir. Bu çalışmada sirotik hastaların solunumsal semptomlarını, kardiyak durumlarını belirlemek ve efor kapasitesi ile ilişkisini değerlendirerek siroz prognozunu belirlemedeki etkisini incelemek amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, siroz tanısı ile takip edilen 75 hasta dahil edilmiş, solunumsal semptomlarına yönelik olarak spirometre, 6 dakika yürüme testi, elektrokardiyografi ve transtorasik ekokardiyografi uygulanmıştır. Çalışmanın yürütüldüğü 9 ay içerisinde hastaların hastane yatışları, dekompansasyon ve eksitus durumu kaydedilmiştir. Buna göre dekompanse hastalarda kompanse hastalara oranla dispne (p<0.001), efor dispnesi (p:0.001), ortopne semptomu (p<0.001) daha fazla, mMRC (modifiye Medical Research Council) skalası (p:<0.001) anlamlı oranda daha yüksek spirometrede FEV1% (p:0.003), FVC% (p<0.001) anlamlı oranda daha düşük, 6 dakika yürüme mesafesi beklenene göre %14 daha kısa görülmüştür (p:0.001). 3 hastada hepatik hidrotoraks saptanmıştır. Spirometrede FVC<%70 olan hastalar restriktif olarak kabul edilmiş, restriktif sonuçları olan hastaların 6 dakika yürüme mesafesi ortalama 173 metre daha düşük bulunmuştur (p<0.001). 6 dakika yürüme testini semptomatik olması nedeniyle tamamlayamayan hastaların verileri ayrıca incelenmiştir. Mortalite ile ilgili yapılan regresyon analizinde 6 dakika yürüme testini tamamlayamamanın mortalite riskini 31 kat arttırdığı görülmüştür (OR: 31.00 [%95 GA;3.07-312.83], p:0.004). Hastalar kardiyolojik muayene, elektrokardiyografi ve transtorasik ekokardiyografi ile sirotik kardiyomiyopati açısından değerlendirilmiştir. Buna göre Dünya Gastroenteroloji Kongresi Sirotik Kardiyomiyopati Kriterleri'nin sistolik ve diyastolik disfonksiyon kriterleri baz alındığında 29 hastada (%38.7), 2020 Sirotik Kardiyomiyopati Konsorsiyumu Sirotik Kardiyomiyopati Kriterleri uygulandığında 3 hastada (%4) sirotik kardiyomiyopati saptanmıştır. Bu farklılık sirotik kardiyomiyopatinin rutin pratikte kolay uygulanabilir ve evrensel geçerli parametreleri içeren bir kriterinin henüz var olmadığını düşündürmektedir. Bu bağlamda, sirozun az bilinen ve atlanabilen solunumsal ve kardiyak komplikasyonları değerlendirilerek yanı sıra bir kardiyopulmoner egzersiz testi sayılabilecek 6 dakika yürüme testi kullanılarak bu testin sirozun prognozunda ve mortalitede anlamlı bir yol gösterici olduğu sonucuna varılmıştır.

Karaciğer sirozuKardiyomiyopatilerKomplikasyonlar+5
Burcu Gürbüz
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut miyeloid lösemi hastalarında ilk basamak tedavide tamremisyon hedefi olan rejimlerin karşılaştırılması

Akut miyeloid lösemi (AML), kemik iliği ve periferik kanda miyeloid progenitör hücrelerinin (blastlar) klonal olarak artış gösterdiği, heterojen bir hastalık olarak karakterize edilir. Bu çalışmada amacımız akut miyeloid lösemi ile izlenen hastaların ilk basamak tedavide tam remisyon hedefi ile verilen rejimlerin etkinlik, güvenlik ve yan etki açısından karşılaştırmasını yapmaktır. Bu çalışma, dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre seçilen 130 hastanın verilerini değerlendirilmiştir. Dahil edilme kriterleri olarak, 18 yaşının üzerinde (erişkin) olmak, APL dışı AML tanısı almış olmak ve ilk kür kemoterapi tedavisinin kurumumuzda başlanmış olması seçilmiştir. İndüksiyon tedavisi ile hastalarda hemoglobin düzeyi (p<0,001), nötrofil sayısı (p<0,001) ve trombosit sayısında (p<0,001) anlamlı yükseliş saptandı.Tanı anında daha düşük fibrinojen (p=0,047) veya ferritin (p=0,01) düzeylerinin remisyon elde edilmesi ile ilişkili olduğu gösterildi.Çalışmamızda ilk kür kemoterapi ile remisyon elde edilen hastaların tanıda ortalama albümin düzeyi 3,91±0,46 g/dl iken, remisyona girmeyen hastalara göre (3,73±0,48 g/dl p=0,048) anlamlı olarak yüksek çıktı. Bu çalışmada, yoğun antrasiklin + sitarabin (3+7), azaltılmış yoğunluklu antrasiklin + sitarabin, etoposid+sitarabin ve azasitidin+venetoklaks tedavilerinin remisyona sokma oranlarında birbirlerine üstünlükleri izlenmediği ancak komplikasyon oranları farklılık gösterdiği için optimal indüksiyon tedavisine karar verirken etkililikten ziyade hastanın performans, yaş ve komorbiditeleri göz önüne alınarak komplikasyonları en az seviyeye indirmek ve bu sayede en düşük morbidite ve mortalite oranlarına ulaşmanın mümkün olabileceği gösterilmiştir.

KomplikasyonlarLösemiLösemi-miyeloid-akut+3
Sadık Yavuz
Hacettepe University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip 2 diyabet hastalarında orta ve ciddi hipoglisemi komplikasyonunun, Obsesif Kompulsif Bozukluk semptomları üzerine etkisi

Tip 2 diyabet tüm dünyada ve ülkemizde prevalansı hızla artmakta olan ve ülkemizde hasta sayısı 7 milyonu aşan kronik bir hastalıktır. Tip 2 diyabet zaman içerisinde çeşitli komplikasyonlara ve ek hastalıklara neden olabilmektedir. Hastalarda en sık rastlanan ve tedavi başarısını olumsuz etkileyen diyabet komplikasyonu hipoglisemidir. Diyabete bağlı komplikasyonların yaşanması başta depresyon ve anksiyete olmak üzere birçok psikolojik soruna neden olabilmektedir. Literatürde diyabet ve/veya komplikasyonları ile çeşitli psikolojik sorunlara dair birçok araştırma yer almaktadır. Ancak diyabet ve obsesif kompulsif bozukluk ilişkisinin incelendiği çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Diyabetli hastalarda hipoglisemi komplikasyonu ile obsesif kompulsif bozukluk ilişkisinin incelendiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu araştırmanın temel hedefi bir ilk olarak tip 2 diyabet hastalarında en sık görülen komplikasyon olan hipogliseminin, obsesif kompulsif bozukluk semptomları üzerindeki etkisini incelemektir. Araştırmanın örneklemini 2019 yılında Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Acil Servisine hipoglisemi nedeniyle başvuran tip 2 diyabetli hastalar (n1 :20) ve hipoglisemi yaşamamış olan tip 2 diyabetli hastalar (n2:20) oluşturmaktadır. Verilerin toplanmasında Bilgilendirilmiş Onam Formu, Sosyo-Demografik Form, Hipoglisemi Korku Ölçeği (HKÖ) ve Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) kullanılmıştır. Grup farklılıklarının değerlendirilmesi için parametrik olmayan testler kullanılmış ve elde edilen sonuçların raporlanabilmesi için Spearman korelasyon analizi ve regresyon analizlerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonuçlarında, iki grup arasında obsesif kompulsif semptom seviyeleri açısından anlamlı farklılıklar raporlanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar değerlendirilerek araştırmacılara ve sağlık çalışanlarına tavsiyelerde bulunulmuştur.

Diabet komplikasyonlarıDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+3
İsmail Arık
İstanbul Arel University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner tromboembolili hastaların klinik, laboratuvar özellikleri ve altı aylık takiplerinde nüks ve tedaviye bağlı komplikasyonların takibi

Giriş ve Amaç Pulmoner tromboemboli mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, tanısı zor olabilen fakat önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Bu çalışmamızda pulmoner emboli tanısı alan hastaların, klinik belirti ve bulgularını, risk faktörlerini, laboratuvar sonuçlarını, klinik skorlamaların ve radyolojik görüntülemelerin tanıdaki yerlerini, altı aylık takiplerinde hastalık ve tedaviye bağlı komplikasyonları değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca kazanılmış risk faktörü olan pulmoner embolili olgularda genetik mutasyonları ve trombofilik durumları tespit etmeyi amaçladık. Materyal ve Metod Çalışmamız daha önce venöz tromboemboli (VTE) öyküsü ve antikoagülasyon kullanım öyküsü olmayan, göğüs hastalıkları polikliniğine, acil servisine başvuran veya başka bir nedenle hastanede yatarken pulmoner tromboemboli tanısı alan 60 hastaya ait verilerin incelendiği prospektif bir araştırmadır. Bulgular Olguların ortalama yaşı 59,9±18,7 idi, %51,6'sı 65 yaşın üzerindeydi. Çalışmaya alınan olguların en sık başvuru şikâyeti nefes darlığı, batıcı göğüs ağrısı idi. En sık görülen bulgular ise takipne ve taşikardi idi. Olguların yarısına yakınının özgeçmişinde en az bir komorbid hastalık vardı. Olgulara eşlik eden en sık iki komorbid durum hipertansiyon ve kardiyak hastalıklar idi. Olguların tümünde en az bir risk faktörü, yarısından fazlasında ise en az iki risk faktörü mevcut iken ortalama risk faktörü sayısı 2,5 idi. Olguların genetik tetkiklerde olgu başına ortalama 2 mutasyon görülürken daha çok heterozigot mutasyonlar ön planda idi, en sık plazminojen aktivatörü inhibitörü tip 1 (PAI-1) ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTFHR) heterozigot mutasyonları görüldü. Olguların bilgisayarlı tomografisinde trombüs lokalizasyonu en sık sağ ana pulmoner arterdeydi. Sonuçlar Pulmoner emboli toplumun yaşlanması ve buna bağlı risk faktörlerinin artması ile birlikte daha çok görülen ve önemi daha da artan bir hastalık olmaya devam etmektedir. Olgularımızın tamamında en az bir tane kazanılmış risk faktörü olduğundan, anamnez derinleştirilirse neredeyse her hastada kazanılmış risk faktörü bulunabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca yine pulmoner emboli tanısı almış olguların tamamına yakınında genetik veya trombofilik durumlar tespit edilebileceğini düşünüyoruz. İmmobilizasyon ve obezitenin VTE ile en sık ilişkili önlenebilir risk faktörleri olması sonucuna ulaşılmış ve tanısal algoritmalarda yeni klinik tahmin skorlamaları geliştirilmesi kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antikoagülanlar; Derin ven trombozu; Pulmoner emboli; Risk faktörleri; Trombofili

AntikoagülanlarEmboli ve trombozKomplikasyonlar+7
İbrahim Halil Üney
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kliniğimizde perkütan koroner girişim yapılan hastalarda iskemik ve hemorajik strok insidansı

Dünyada ve Türkiye'de ölümün başlıca sebepleri arasında yer alan kronik iskemik kalp hastalığı, aynı zamanda hayat kalitesinde de düşüşe yol açmakta ve kronik bir hastalık olarak hastaların uzun süreli ilaç kullanmasına sebep olmaktadır. Koroner kalp hastalığının tedavisinde uygulanan girişimsel yöntemlerden biri olan perkütan koroner girişim oldukça başarılı sonuçlar veren bir yöntemdir. Ancak PKG sonrasında hastaların bazı ilaçları kullanması gerekmektedir. Bu ilaçların başlıcaları kan sulandırıcı olarak bilinen ilaçlardır. Bu ilaçlar kanın viskositesini azaltarak başta kanama olmak üzere çeşitli komplikasyonlara neden olabilmektedirler. PKG ve ardından kullanılan ilaçların komplikasyonları oldukça önemlidir. Bu komplikasyonlardan biri de serebrovasküler olay olarak da isimlendirilen, beyin damarlarında meydana gelen kanama ya da tıkanmaya bağlı görülen ve uzun vadede felçle sonuçlanan inme durumudur. Bu çalışmada, PKG yapılan hastalarda, işlemden sonraki dönemde, sonuçları itibariyle yıkıcı niteliğe sahip bir komplikasyon olarak inme gelişimi ele alınmıştır. Hastalar PKG işleminden sonra takip edilmiş ve inme (hem hemorajik hem iskemik) gelişen hastalar belirlenerek bu hastalar analiz edilmiştir. Böylece bu hastalarda olası risk faktörlerinin tespit edilerek önlenmesi için neler yapılabileceğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız, retrospektif bir çalışma olup; Kasım 2016 - Eylül 2019 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi, Kardiyoloji Kliniğine başvurup tüm sebeplerle (elektif ve acil) perkutan koroner girişim yapılan toplam 3.811 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların dosyaları geçmişe yönelik olarak taranmış ve PKG sonrası dönemde tomografi ve/veya MR ile inme tanısı konan hastalar belirlenmiştir. Bu hastaların dosyasından elde edilen demografik veriler ve laboratuar verileri istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Çalışma bulgularına göre PKG yapılan 3.758 hastanın toplam 49'unda (%1.3) işlem sonrası süreçte serebrovasküler olay (SVO) geliştiği saptanmıştır. 49 hastanın 43'ünde (%87.8) iskemik inme (infarkt) saptanırken, 6 hastada (%12.2) hemorajik inme saptanmıştır. Hastalara uygulanan işlemden sonra SVO gelişene kadar geçen ortalama süre ortalama 115.88 gün olup, ortalama LVEF de % 43.88 olarak kaydedilmiştir. SVO gelişen hastaların gelişmeyenlere kıyasla yaşlarının daha ileri olduğu, ayrıca kandaki beyaz küre (WBC) sayısı, kan üre düzeyi, kreatin düzeyi ve kan glukoz düzeyi SVO gelişmeyenlere kıyasla anlamlı oranda daha yüksek saptandığı belirlenmiştir. İki grup arasında kan lipid parametreleri ve diğer bakılan laboratuvar değerler ix açısından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Özellikle yaş ve kreatin değerlerinin yüksekliği, SVO gelişimi açısından bağımsız birer risk faktörü olarak belirlenmiştir. Çalışma verilerimize göre PKG yapılan hastaların küçük bir bölümünde görülen inme, sonuçları itibariyle ölümcül etkiler doğurabilmektedir. Bu nedenle inme açısından öngörücü olabilecek risk faktörlerinin belirlenmesi ve bunlara yönelik önlem alınması önem arz etmektedir. Gelecekte yapılacak çalışmalarla bu verilerin doğrulanması ve PKG yapılacak hastalarda inmeyi öngörmek açısından önemli olabilecek diğer risk faktörlerinin saptanması, bu yıkıcı komplikasyonun ve olumsuz sonuçlarının minimalize edilmesine katkı sağlayacaktır.

Cerrahi işlemler-minimal girişimselKardiyovasküler cerrahi girişimlerKomplikasyonlar+3
Emrah Özbek
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde histopatolojik sonuca etki eden faktörler

Tiroid kanserleri endokrin kanserleri içinde en sık görülen malignitelerdir. Tiroid kanserlerinin tedavisinde tiroidektomi önemli bir yer tutmaktadır. Ameliyat öncesi klinik değerlendirme, radyolojik görüntüleme, moleküler ve biyokimyasal testlere rağmen tiroid kanserlerinin bir kısmına ancak histopatolojik inceleme ile tanı konulabilmektedir. Tiroid cerrahisindeki ilerlemelere, kullanılan inovatif cerrahi enstrümanlara ve tiroid cerrahisinde uzmanlaşmış cerrahlara rağmen tiroidektomi sonrası ciddi komplikasyonlar görülebilmektedir. Bu komplikasyonları azaltmak için günümüzde, total tiroidektomiden, daha konservatif bir cerrahi yaklaşım olan hemitiroidektomi yönünde bir eğilim mevcuttur. Hemitiroidektomi sonrası hangi hastalara tamamlayıcı tiroidektomi yapılması gerektiği hususunda ise tartışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılmış 60 hasta ile aynı dönem içerisinde total tiroidektomi uygulanmış gruptan seçilen 60 ardışık hastanın(TİİAB: BETHESDA-3,4 veya 5) verileri karşılaştırıldı. Bu çalışmada; 01.01.2014-01.10.2019 tarihleri arasında kliniğimizce 1619 hastaya tiroid cerrahisi yapılmış olduğu belirlendi. Bu hastalardan 1191'ine ''Total tiroidektomi'', 321 hastaya ''Hemitiroidektomi'', 60 hastaya ise hemitiroidektomi patoloji sonucu malign olduğu için 2.cerrahi olarak ''Tamamlayıcı tiroidektomi'' uygulanmıştı. Malignite şüphesi nedeniyle ilk cerrahisinde hemitiroidektomi yapılan hastaların %83,5'inin total tiroidektomi ve onun komplikasyonlarından korunduğunu belirledik. Total tiroidektomi yapılan hastaların tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastalara göre hastanede yatış sürelerinin daha uzun olduğu görüldü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Total tiroidektomi grubunda, cerrahi patolojisi malign hastaların %17,7'sinde karşı lobda da malignite olduğu görüldü. Hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastaların %23,3'ünde maligniteye rastlandı. Tamamlayıcı tiroidektomi patoloji sonucunun benign veya malign olması durumunun postop hipokalsemi gelişme oranı üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı belirlendi. İstatistiksel anlamlı olarak, primer cerrahi sonrası 10-90.günler arasında tamamlayıcı tiroidektomi yapılmasının, 90.günden sonra yapılan cerrahiye göre daha yüksek oranda komplikasyona ve daha uzun süre hastanede yatışa neden olduğunu tespit ettik. Hemitiroidektomi yapılan hastalarda, patoloji tipinin, yaşın, tümör çapının ve serum TSH seviyesinin karşı lobda malignite görülmesi üzerine anlamlı ektisinin olmadığı görüldü. Bu çalışma ile hemitiroidektomi yapılan hastalarda karşı lobda malignite durumunu yüksek doğruluk oranıyla tahmin edecek belirteçleri araştırdık. Çalışmamız neticesinde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde malign histopatolojik sonuca etki eden faktörler olarak, erkek cinsiyet ile Papiller tiroid karsinomu(PTC) birlikteliği, 45 yaş üzerinde erkek cinsiyet, ilk cerrahi patolojide ilave risk faktörlerinin erkek cinsiyet ile birlikteliği, tamamlayıcı tiroidektominin sol tarafa uygulanması ve tiroglobulin(TG) düzeyinin 30ng/mL üzerinde olmasını tespit ettik. Yine çalışmamızın sonucunda tamamlayıcı tiroidektominin, total tiroidektomiden daha düşük komplikasyon oranına sahip olduğunu belirledik. Kesin endikasyon olmadıkça, hemitiroidektominin total tiroidektomiye tercih edilebileceğini ve hemitiroidektomi sonrası endikasyon varlığında tamamlayıcı tiroidektominin düşük morbidite ve güvenle yapılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler; Total tiroidektomi, hemitiroidektomi, tamamlayıcı tiroidektomi, zamanlama, komplikasyon.

KomplikasyonlarPostoperatif komplikasyonlarTiroid bezi+2
Ali Riza Karayıl
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yüksek ASA skoruna sahip ERKP endikasyonu olan hastalarda ERKP'nin güvenliliğinin değerlendirilmesi

ERKP (Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi) invaziv bir prosedür olup sedasyon altında yapılan bir işlemdir ve nispeten güvenli bir prosedür olarak kabul edilir. 1968'deki ilk tanımından bu yana, pankreatikobiliyer hastalıkların teşhis ve tedavisi için çok değerli bir yöntem olmuştur. Bununla birlikte, teknolojik gelişmelere, eğitim programlarına ve güvenlik protokollerine uyulmasına rağmen, ERKP diğer endoskopik prosedürlerin çoğundan daha yüksek oranda komplikasyon ile ilişkilendirilmiştir ; pankreatit, kolanjit, kanama, perforasyon sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Bu yüzden işlem öncesi risk tahmini sağlayacak skorlama sistemlerinin kullanılması önerilmektedir. Perioperatif/Postoperatif morbidite ve mortaliteyi doğru bir şekilde öngördüğü bilinen ASA skorlama sistemi sedasyon altında yapılan endoskopik prosedürlerde de kullanılmakta olup yüksek ASA skorunun daha fazla advers olay ile ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Bu çalışmada 18 yaş üstü ASA sınıfına göre kategorize edilmiş hastalarda, özellikle yüksek ASA skoru olanlarda, endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografinin güvenliliği araştırıldı. Çalışmaya Kasım 2018-Nisan 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Tıp Fakültesi Endoskopi Ünitesi'nde çeşitli endikasyonlarla tanı ve tedavi amaçlı 683 kez ERKP işlemi yapılan 517 hasta [341 (%49.9) kadın, ortanca yaş 56.5 (18-95)] dahil edildi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, başvuru/yatış birimi, ERKP endikasyonu, ERKP bulguları, yapılan işlemler ve ERKP sonrası gelişen komplikasyonlar incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalar ASA skoruna göre iki gruba ayrıldı ; grup 1 ASA skoru 1-2 olan hastaları kapsarken grup 2 ise ASA skoru 3-4-5 olan hastaları kapsamaktadır. Grup 1'de ASA skoru 1-2 olan 506 işlem kayıt altına alınırken grup 2'de ASA skoru 3-4-5 olan 177 işlem çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan istastistiksel analizlerde grup 1'nin yaş ortalaması grup 2'ye göre daha düşüktür [53.38 ±16.89 x 65.44 ±14.85 ve p=<0.001]. Her iki grup eşlik eden komorbidler açısından değerlendirildiğinde ise grup 1'e göre grup 2'de yer alan hastalarda daha yüksek oranlarda komorbid mevcuttur [255 (%50,4) x 164 (%92,7) ve p=<0.001]. Her iki grup karşılaştırıldığında özellikle malign hastalık tanısı olan hastalar grup 2'de daha fazladır [51 (%10,1) x 85 (%48) ve p=<0.001]. Grup 1'de yer alan hastaların yatış süresinin grup 2'de yer alan hastalara göre daha kısa olduğu dikkat çekmektedir [ 8.76±7.54 x 12.80±10.53 ve p=<0.001]. ERKP sonrası advers olaylar 683 işlemin 95'inde rapor edildi fakat gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı [65 (%12,8) x 30 (%16,9) ve p=0.175]. Her iki grupta da en sık görülen komplikasyon kolanjit olarak rapor edildi [32 (%6,3) x 14 (%7,9) ve p=0.331]. Grup 1'de işlem sonrası 12 (%2,3) hastada akut pankreatit görülürken grup 2'de ise hiçbir hastada görülmedi. Kanama grup 1'de 5 (%0,9) hastada saptanırken grup 2'de 7 (%3,9) hastada saptandı; istatistiksel olarak anlamlı fark olmamakla beraber sınırda bir değerdir(p=0.055). Perforasyon grup 1'de 5 (%0,9), grup 2'de 1 (%0,5) hastada gelişti; istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkmadı (p=0.677). Sepsis grup 1'de 7 (%1,3), grup 2'de 3 (%1,6) hastada izlemde gelişti; istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.766). ERKP sonrası işleme bağlı ölüm gerçekleşmedi. İşlem yapıldıktan sonra mevcut hastalıkların seyrine bağlı olarak işlem kaynaklı olmayan sebeplerle 20 hasta kaybedildi. Bu hastalar beklenildiği gibi ASA skoru yüksek olan gruptaydı. ERKP tekniklerindeki ilerlemelere rağmen işlem sonrası gelişen komplikasyonlar halen tamamen engellenememiştir. Daha önce literatürde bu yönde yapılan bir çalışmada özofagogastroskopi ve kolonoskopi yapılan hastalarda herhangi bir advers olay veya ciddi advers olay riskinin ASA skoru ile korele arttığı kanıtlanmıştır ancak bu ilişki ERKP'de ortaya çıkmamıştır ; bu çalışmada ERKP'nin sedasyonla ilgili ve nonspesifik komplikasyonları değerlendirilirken spesifik komplikasyonları değerlendirilmemiştir. Çalışmamızda bu sebeple ERKP'nin spesifik komplikasyonları değerlendirilmiştir. ERKP uygulanan 683 hastanın dahil edilerek retrospektif olarak incelendiği çalışmamızda ASA skorunun yüksek olmasının morbidite ve mortalite üzerinde anlamlı farka yol açmadığı görülmüştür. Böylece gelişen komplikasyonların ASA skorundan bağımsız olduğu, yüksek riskli hasta grubunda da ERKP'nin güvenle yapılabileceğini göstermek istedik. Dolayısıyla ERKP alternatif invaziv girişimlere göre daha güvenli olabilir ve ASA skoru yüksek hastalarda öncelikli olarak tercih edilebilir.

Advers olayKolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradKomplikasyonlar+2
Mehdi Kış
Hacettepe University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Mandibuler posterior bölgede immediat implant uygulamalarında apikal ve lingual stabilizasyon alanlarının cerrahi sınırlamalarının incelenmesi

Amaç. Bu radyolojik çalışmanın amacı; Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) incelemeleri ile, mandibuler posterior bölgedeki immediat implant uygulamalarında; planlama, cerrahi sırası veya sonrasındaki olası kompleksite ve/veya komplikasyonların belirlenmesi ve prognoz tayini için, veri toplama ve tanımlamaya yönelik, bölgedeki anatomik oluşumların durumlarının araştırılmasıdır. Gereç ve yöntemler. Toplam 497 hastanın mandibuler bölge için dört yüz doksan yedi KIBT görüntüsü geriye dönük olarak analiz edildi. Mandibuler birinci premolar, ikinci premolar, birinci molar ve ikinci molar bölgelerinin görüntüleri değerlendirildi. Bu tarama çalışmasında; mandibuler posterior bölgenin kret morfolojisi (Gallucci ve Posterior Kret tipi) ve anatomik oluşumları değerlendirildi. Kategorik değişkenler olay sayısı ve yüzde olarak sunuldu. Kategorik değişkenleri karşılaştırmak için ki-kare testi kullanıldı (P=.05). Bulgular. Dört yüz doksan yedi kısmi dişsiz hastanın 293'ü kadın, 204'ü erkekti. Gallucci kret tipi değerlendirmesinde oranlar sırasıyla oblik kret %41,5, S-şekilli kret %25,2, düz kret %19, kum saati kret %10,7, bazal kemik kret %3,7 olarak bulundu. Posterior Kret Tipi sınıflaması değerlendildiğinde sırasıyla U (konkav) tipi kret %35,5, P tipi %34,1, C tipi %30,3 oranında bulundu. İmplant kompleksitesi acısından diğer çalışmalara göre bizim çalışmamızda oblik kret tipinin yüksek ve (U) konkav kret tipi diğer çalışmalara göre düşük bulunmuştur. Sonuçlar. Yaptığımız tarama çalışmasında konkav ( U ) kret tipinin diğer çalışmalara göre düşük bulunması komplikasyon oranın da düşmesi anlamına gelir ve ırksal olarak implant başarısı açısında daha şanslı olduğumuzu gösterir niteliktedir. KIBT görüntülerinin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi, implant yerleştirmeden önce ve yerleştirme esnasında kret şekli ve anatomik oluşumlarla ilgili önemli klinik bilgiler sağlayabilir. Özellikle mandibuler posterior bölgenin kompleks yapısı implant uygulama öncesi ekstra dikkatli inceleme gerektirir. Anahtar Kelimeler: İmmediat implant, mandibula, komplikasyon.

Cerrahi-diş hekimliğiDental implantasyonDental implantlar+4
Orkhan Magsudlu
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hacettepe Üniversitesi ameliyathanelerinde 2018-2021 yılları arasında alınan robotik prostatektomi vakalarının anestezi yönetimi ve perioperatif komplikasyonlar açısından retrospektif değerlendirilmesi

Son yıllarda üroloji alanına büyük bir yenilik olarak giren robot yardımcılı laparoskopik prostatektomi işlemi, minimal invaziv olması, daha az kanamaya ve postoperatif ağrıya sebep olması gibi avantajlarının yanı sıra, cerrahi süresinin daha uzun olması, ileri derecede dik Trendelenburg pozisyonu gerektirmesi ve pnömoperiton nedeniyle hiperkarbi görülmesi gibi dezavantajları da beraberinde getirmektedir. Bu alanda yeni karşılık bulan robot yardımcılı prostatektomi ameliyatlarının perioperatif olası komplikasyonlarına yönelik çalışmalar kısıtlı sayıdadır. Bu çalışmada 2018-2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Üroloji ameliyathanelerinde alınan robot yardımlı ürolojik ameliyatların anestezi yönetimini ve perioperatif komplikasyonlarını incelemeyi amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri ameliyathanesinde Mart/2018 – Haziran/2021 tarihleri arasındaki robot yardımlı prostatektomi ameliyatlarının anestezi takip formları retrospektif olarak incelendi. Hasta demografikleri, anestezi yönetimi ve perioperatif komplikasyonlar açısından tarandı. Çalışmaya dahil edilen 86 hastanın ortalama yaşı 63,07 +/-8,02 yıl (44-80) ortalama vücut ağırlığı 81,38+/-11,64kg (55-120) ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 27.15+/-3,54kg/m2 (19,03-37,45) bulundu ve 64(%74) kişinin VKİ'si 25'in üstünde obez bulundu. Ortalama hastanede kalış süresi 3,09+/-1,04 gün(2-8) bulundu. Ortalama ameliyat süresi 218+/-34,6 dakika (155-320) ortalama anestezi süresi ise 274,78+/-36,04 dakika (210-385) bulundu. Ortalama hemoglobin düşüşü ise 0,99+/-0,81g/dl(-0,90-3,40) bulundu.Operasyon süresinin 2020 yılında 230 dakika iken 2021 yılında istatistiksel anlamlı olarak 200 dakikaya gerilediği tespit edilmiştir. Aynı zamanda operasyon süresinin VKİ değerlerinin artmasıyla beraber artış gösterdiği bulunmuştur. Bununla beraber obez hastalarda hiperkarbi sıklığının da daha fazla olduğu tespit edilmiştir. 32(%37) hastada intraoperatif hipotansiyon gelişmiş, 6 (%7) hastada hiperkarbi gelişmiştir. Hiçbir hastada intraoperatif hipoksi gelişmemiştir ve intraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ihtiyacı olmamıştır. Çalışmaya dahil edilen hastalarda uluslararası literatürle uyumlu şekilde, 2 (%2) hastaya postoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu 1 (%1) hastaya taze donmuş plazma transfüzyonu yapılmış, 1 (%1) hastada pulmoner tromboemboli gelişmiş, 1(%1) hastada periferik nöropati gelişmiş bir (%1) hastada ise ileus gelişmiştir. Korneal abrazyon, laringeal ödem izlenmemiştir. Robotik prostatektomi, radikal retropubik prostatektomiye önemli bir alternatif oluşturmaktadır. Fakat beraberinde gelen, anestezi açısından da önemli olan riskler göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle obez hastalarda hem ameliyatın süresinin uzayabileceği hem de karbondioksit retansiyonunun daha belirgin olabileceği göz önünde bulundurulduğunda, olası komplikasyonlar açısından daha dikkatli olunması gerektiği görülmektedir.

AmeliyathanelerAnesteziAnestezi ve analjezi+7
Kasım Aydoğdu
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplant alıcılarında gelişen post-transplant diabetes mellitusta mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesi

Renal Transplant Alıcılarında Gelişen Post-Transplant Diabetes Mellitusta Mikrovasküler Komplikasyonların Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tez, Ankara, 2022 Transplantasyon sayıları artması, değişen tedavi modaliteleri sayesinde transplant hastalarında artan yaşam süresi, ile primer transplantasyon kaynaklı mortalite önemli olmaktan çıkmaya başlayıp, artan sağ kalım ile metabolik komplikasyonların artışı dikkat çekmeye başlamıştır. PTDM de bunlardan biridir. Bu çalışmada renal transplantasyon alıcılarında transplantasyon sonrası gelişen Diabetes Mellitusun mikrovasküler komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1985-2017 arasında renal transplant olan 771 böbrek alıcısından oluşan bir kohorttan beş yıldan uzun süredir diyabeti olan 44 hasta PTDM grubu olarak kabul edildi. PTDM tanısı olmayan 50 renal transplant hastası kontrol grubu olarak kabul edildi. Diyabetik retinopati, fundus fotoğrafı ve optik koherans tomografi (OCT) ile değerlendirildi. Diyabetik nefropati taraması için spot idrar albümin/kreatinin (mg/g) ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Periferik nöropati değerlendirilmesi için hastalara Michigan Nöropati Tarama Sorgusu (MNSI) yapıldı. Nöropati muayenesinde ayakların görünümüne ve ayak bileği refleksine bakıldı. 10 gr monofilaman test ile ampütasyon riski değerlendirildi. Kantitatif duyusal testler ve vibrasyon CASE-IV cihazı ile uygulandı. Diyabetik nöropatinin erken tanısında kullanılan korneal konfokal mikroskopi uygulandı. Kardiyak otonom nöropati taraması için ELA Medical SpiderView Holter Cihazı 24 saatlik kayıt ile kalp hızı değişkenliği verileri incelendi. Fundus fotoğrafı ve OCT le değerlendirmede %20,5 hastada diyabetik retinopati izlendi. OCT de PTDM ve NPTDM (PTDM tanısı olmayan renal transplant alıcıları) grupta retinal liflerde benzer şekilde incelme izlendi. GFR ve spot idrar albümin/kreatinin ölçümlerinde gruplar arasında fark yoktu. MNSI klinik muayene bulgularında hastaların %20,5'inde diyabetik periferik nöropati mevcuttu. Korneal konfokal mikroskopik (CCM) değerlendirmede korneal sinir lif dansitesi (CNFD) PTDM grupta ve diyabetik nöropatisi olan grupta anlamlı düşüktü. Kardiyak otonom nöropati PTDM grubun yarısından fazlasını, NPTDM grubun yaklaşık beşte birini etkilemişti. PTDM seyrinde gelişen mikrovasküler komplikasyonlar Tip 1 ve Tip 2 diyabet seyrine uymayan benzersiz şekilde seyredebilmektedir. Ortaya çıkan mikrovasküler komplikasyonlar renal transplant hastalarında morbidite ve mortaliteye sebep olabilir. Bunun önlenmesi için PTDM seyrinde görülen mikrovasküler komplikasyonların tarama modaliteleri oluşturulması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Posttransplant Diabetes Mellitus (PTDM), NODAT (New Onset Diabetes After Transplantation), diyabetik retinopati, diyabetik nefropati, diyabetik periferik nöropati, korneal konfokal mikroskopi, kardiyak otonom nöropati

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+7
Başak Çelik Kavaklılar
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Distal femur tümör rezeksiyon protezlerinde sağkalım ve sağkalımı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Otuz yılı aşkın süredir; kemoterapi tedavisinin gelişmesi, implant imalat ve uygulama tekniklerindeki ilerlemeler, cerrahi tekniklerdeki yenilikler ve doğru hasta seçimi sonucu alt ekstremite kas iskelet sistemi tümörlerinde amputasyon yerini eklem koruyucu cerrahiye bırakmıştır. Endoprostetik rekonstrüksiyon ise eklem koruyucu cerrahi yöntemlerinden en sık tercih edilen yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2001-2020 yılları arasında distal femur tümör rezeksiyon protezi uygulanan 29'u kadın, 25'i erkek 54 hasta; protezlerin sağkalımı, görülen komplikasyonların değerlendirilmesi, hasta sağkalımı ve fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amacı ile çalışmaya dahil edilmiştir. Tümör dışı nedenlerle yapılan tümör rezeksiyon protezi cerrahileri dahil edilmemiştir. Fonksiyonel sonuçları değerlendirmek için MSTS skorlaması kullanılmıştır. Minimum takip süresi 1 yıl olan hastalar çalışmaya dahil edilmiş ve sağkalım analizleri Kaplan-Meier analizi ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan 54 hastanın 27'si (%50) osteosarkom, 9'u metastaz (%16.7), 7'si Ewing sarkom (%13) ve 11'i (%20.4) diğer başlığında toplanan dev hücreli tümör (4 hasta), kondrosarkom (3 hasta), multiple myelom (2 hasta), sinoviyal sarkom (1 hasta) ve lenfoma (1 hasta) idi. Yaş gruplarına bakıldığında 28 erişkin (%51.9), 26 pediatrik (%48.1) hasta olduğu görüldü. Son kontrolde 38 hastanın (%70.4) yaşıyor olduğu görüldü. Tarafımızca uygulanan tümör rezeksiyon protezlerinin literatür ile benzer protez sağkalımı, hasta sağkalımı ve komplikasyon oranlarına sahip olduğu görüldü. Fonksiyonel sonuçlarla birlikte değerlendirildiğinde alt ekstremite kas iskelet tümörlerinde rekonstrüksiyon amaçlı tümör rezeksiyon protezi uygulamasının güvenli ve başarılı bir yöntem olduğu görüldü.

EklemlerFemoral neoplazmlarFemur+7
Cem Çaylı
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVİD-19 pozitif ve negatif hastaların acil cerrahilerde perioperatif komplikasyonlar açısından karşılaştırılması

Giriş: Covid-19 pandemisi halen dünya genelinde etkilerini sürdürmektedir. Birçok alanda olduğu gibi enfeksiyonun perioperatif morbidite ve mortalite üzerinde de olumsuz etkileri gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarda Covid-19`lu hastalarda postoperatif pulmoner komplikasyonlar ve genel mortalitenin daha yüksek olduğu ortaya konulmuştur. Bununla birlikte literatürde acil cerrahilerde Covid-19 enfeksiyonunun etkilerini gösteren çalışmalar kısıtlıdır. Biz bu çalışmada acil cerrahi uygulanan hastalarda Covid-19 enfeksiyonu ile perioperatif komplikasyonlar arasındaki ilişkiyi araştırdık. Gereç ve Yöntem: Retrospektif dizaynda planlanan bu çalışmaya Mart 2020-Aralık 2020 tarihleri arasında merkezimizde genel veya rejyonel anestezi ile acil cerrahi işleme alınan erişkin hastalar dahil edildi. Hastalara ait demografik bilgiler, preoperatif klinik özellikler, laboratuvar sonuçları ve intra-/postoperatif komplikasyonlar hastane elektronik veritabanından ve perioperatif anestezi formlarından elde edilerek incelendi. Hastalar Covid-19 pozitif ve Covid-19 negatif olarak iki gruba ayrılarak perioperatif komplikasyonlar açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 67 (%51,1) kadın ve 64 (%48,9) erkek hastanın yaş ortalaması 43,8±19,2 yıl idi. Otuz altı (%27,5) hasta Covid-19 pozitif, 95 (%72,5) hasta ise negatifti. Pozitif hastaların postoperatif hastanede kalış süresi (p<0,001), yoğun bakım ihtiyacı (p<0,001) ve postoperatif komplikasyon sıklığının (p=0,001) negatif hastalara göra anlamlı olarak daha yüksek olduğu gösterildi. Otuz günlük genel sağkalım Covid-19 pozitif grupta %86,1 iken, negatif grupta %95,8 idi (p=0,045). Ayrıca, Bilgisayarlı Tomogrofi (BT)'de Covid-19 pnömonisi ile uyumlu görünüm varlığının 30 günlük genel sağkalım için anlamlı bir prediktör olduğu ortaya konuldu (HR: 6.36, %95 CI: 1,2-32,8, p=0,027). Sonuçlar: Covid-19 pozitif hastalarda postoperatif komplikasyon oranları daha fazla ve 30 günlük sağkalım daha düşük idi. PCR pozitifliği tek başına sağkalımda etkili bulunmadı, ancak ek olarak BT'de Covid-19 pnömonisi ile uyumlu görünüm varlığının 30 günlük genel sağkalım için anlamlı bir prediktör olduğu ortaya konuldu. Acil cerrahiler kendi başlarına elektif cerrahilere göre daha riskli iken, Covid-19 enfeksiyonu varlığı da ek katkı sağlamaktadır. Sonuç olarak Covid-19 pozitif hastalarda perioperatif komplikasyonlar açısından daha dikkatli olunmalıdır. Anahtar kelimeler: Covid-19, acil cerrahi, perioperatif komplikasyonlar.

Acil servis-hastaneAcil tıpCOVID 19+5
Merve Özer
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere konjenital katarakt hastalarında metabolik profilin erken ve geç dönem komplikasyonlarına etkisinin araştırılması

Konjenital katarakt, doğumda olan veya erken postnatal dönemde ortaya çıkan lens opasitesidir. Tüm dünyadaki prevalansı 10.000'de 1,71 (0,63-9,74) olarak bilinmektedir. Nadir görülmesine rağmen çocukluk çağı kataraktları çocuklarda görme bozuklukları ve körlüğün en önemli sebeplerinden biridir ve tüm dünyada çocuklarda körlüğün %5-20'sinin sebebini oluşturur. Görmeyi tehdit eden bir kataraktın uygun yönetimi; lensin cerrahi olarak alınmasını (ekstraksiyon) takiben, afak tashih ile düzeltme ve agresif bir ambliyopi tedavisini gerektirir. Konjenital katarakt ekstraksiyonunda, görsel prognozu etkileyen en kritik konu cerrahinin zamanlamasıdır. Unilateral kataraktlarda, ambliyopi gelişme riski daha yüksektir. Unilateral kataraktlarda 4-6 hafta arası, bilateral kataraktlarda ise 6-8 hafta arası önerilen cerrahi yaşıdır. Bilateral kataraktlarda bu süre 10 haftaya kadar uzatılabilmektedir. Metabolomiks, hızla gelişmekte olan biyokimyasal çalışma sahasıdır. Biyolojik sistemlerdeki endojen ve ekzojen metabolitlerin semi-kantitatif olarak çalışılması ve kıyaslanmasını sağlar. Bu çalışmada konjenital katarakt nedeniyle opere edilmiş olan hastalar post-operatif dönemde glokom geliştirip geliştirmediklerine göre glokom ve kontrol grubu olarak iki gruba ayrılmış; bu iki grup arasındaki serum metabolik profilleri karşılaştırılarak glokom gelişiminde olası bir biyobelirteç belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 48 hasta dahil edilmiştir. 48 hastanın 9'unda post-operatif dönemde glokom gelişimi mevcuttur. Bir hasta takip sırasında öldüğü için hiçbir gruba dahil edilememiştir. Gruplar arası dağılımda glokom grubunda olan 9 hastadan 5'i erkek (%55,6), 4'ü (%44,4) kadındır, kontrol grubunda olan 38 hastadan 16'sı (%42,1) erkek, 22'si (%57,9) kadındır (p=0,486). Otuz sekiz hastanın tanısı bilateral konjenital katarakt, 10 hastanın ise unilateral (5 sağ, 5 sol) konjenital katarakttır. Glokom grubunda tanı yaşı ortancası 3 (3-6) ay, kontrol grubunda tanı yaşı ortancası 3 (2-9) aydır (p=0,720). Glokom grubunda operasyon yaşı ortancası 4 (3-7,5) ay, kontrol grubunda operasyon yaşı ortancası 6,5 (3,75-18) aydır (p=0,409). Glokom grubunda çalışmaya dahil edildiğindeki ortalama yaş 8,13±5,11 (1,50-18) yaş, kontrol grubunda çalışmaya dahil edildiğindeki ortalama yaş 9,51±3,42 (2,00-15,00) yaştır (p= 0,330). Koopere olabilen tüm hastalara poliklinik muayenesinde görme keskinliği ölçümü yapılmıştır. Genel anestezi altında veya poliklinik muayenesinde göz içi basıncı ölçümü, kornea kalınlığı ölçümü, aksiyel uzunluk ölçümü, kornea çapı ölçümü, ön segmentin biyomikroskopik muayenesi, dilatasyonlu fundus muayenesi ve retinoskopi yapılmıştır; fundusun görülemediği durumlarda ise ultrasonografi ile değerlendirme yapılmıştır. Tüm hastalardan 1mL periferik kan örneği alınmıştır, kan santrifüjlendikten sonra plazma örnekleri eppendorf tüplerinde tüm plazma örnekleri birlikte analiz edilmek üzere -80°C'de saklanmıştır. GC-MS ve LC-qTOF-MS temelli metabolomiks analizler yapılmıştır. Fiehn ve Golm kütüphanelerinde daha önceden tanımlanmış olan toplamda 327 adet metabolit tanımlanmıştır. 327 metabolit içinde 17 tanesinin iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılığı saptanmıştır. Miyo-inositol (p<0,001), prolin (p=0,008), 3-indollaktik asit (p=0,010), gliserik asit (p=0,012), kolin (p=0,023), malik asit (p=0,035), trans-4-hidroksi-L-prolin (p=0,037), izositrik asit (p=0,041), fosfatidiletanolamin (p=0,044) metabolitlerinin düzeylerinde konjenital katarakt nedeniyle ameliyat olan hastaların ilerleyen takiplerinde glokom gelişimi sonrasında istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilmiştir. Kontrol ve glokom grupları arasında değiştiği saptanan ana yolakların arjinin ve prolin metabolizması (p=0,011), glioksilat ve dikarboksilat metabolizması (p=0,008), glisin, serin ve treonin metabolizması (p=0,008), askorbat ve aldarat metabolizması (p=0,035) olduğu tespit edilmiştir. Glokom gelişimi olan grupta istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte metiyonin (p=0,589), triptofan (p=0,542), homoserin (p=0,085) düzeylerinin kontrol grubuna oranla azaldığı tespit edilmiştir. Bu hedeflenmemiş metabolomiks çalışması, konjenital kataraktı olan hasta grubunda yapılmış olan ilk metabolomiks çalışmasıdır. Konjenital katarakt sonrası glokom gelişiminin ön görülmesinde rol oynayabilecek olası bir biyobelirteç belirlenmesi adına hedeflenmiş bir metabolomiks çalışması için pilot çalışma olup, daha geniş hasta grubunun olduğu çalışmalara öncülük edebilir. Anahtar kelimeler: Glokom, metabolomiks, konjenital katarakt, metabolik profil

GlokomGöz hastalıklarıKatarakt+4
Cansev Şekerler
Hacettepe University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diyabetes mellitus'lu işitme kaybı gelişen bireylerde diyabet süresi ile işitme kaybı seviyesi ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Diyabetes Mellitus mutlak insülin eksikliği veya insüline bağlı direnç sonucu kan glukoz seviyesinin yükselmesiyle karakterize metabolik bir hastalıktır. Klinik bulguları arasında polidipsi, polifaji ve poliüri bulunmaktadır. Tip 1 diyabet, tip 2 diyabet, gestasyonel diyabet ve spesifik türler olmak üzere alt sınıflara ayrılmıştır. Bireylerde insülin eksikliğine bağlı gelişen diyabete tip 1 diyabet denir. İnsülin direnci sonucu gelişen diyabet ise tip 2 diyabet olarak adlandırılır. Sağlıklı kadınlarda hamilelik sonucu ortaya çıkan diyabet ise gestasyonel diyabettir. Diyabet hastalarında kan glukoz düzeyinin yüksek olmasına bağlı olarak akut ve kronik komplikasyonlar görülebilir. Akut komplikasyonlara diyabetik ketoasidoz, hiperglisemik hiperozmolar durum ve hipoglisemi örnek verilebilir. Diyabet vücutta LDL kolesterol miktarını arttırarak lipit metabolizasyon bozukluklarına sebep olup kardiyovasküler sistemi de etkileyebilir. Ayak kısmında ise ülser oluşumuna neden olabilir. Diyabet sonucu istenmeyen birçok durum ortaya çıkabilir. Ortaya çıkan akut ve kronik komplikasyonların patofizyolojisi araştırılmalı ve bireyin klinik bulguları da dikkate alınarak en uygun tedavi yöntemi seçilmelidir. İşitme;dış kulak, orta kulak, iç kulak ve bunların alt bölümlerinden ses enerji dalgalarının geçip beyne aktarılması olaylarıdır. İç kulaktaki çekiç-örs-üzengi üç küçük kemikte veya başka minik? Mini sistemler??? sistemlerde hata olması durumlarında gerçekleşecek işitme kayıplarının dereceleri farklı olabilir. İşitme kaybında yapılan testler, doğru tedavi açısından önemlidir. En uygun tedavi yöntemi seçilmelidir. Dünyada doğuştan işitme kaybı insidansı 1/800-1/1500 arasındadır. Türkiye'de bu değer yaklaşık 1/1000 kadardır. Erken tedavi, uygun sağlık çalışanı olarak odyologlarla iletişim, erken yaşta olan bu rahatsızlıkta çocukların sosyal yaşama kazandırılması açısından önem kazanmıştır. İşitme Cihazları, işitme engelinde büyük önem taşır. Yapılan testlerin sonucuna bağlı olarak uygun işitme cihazının kullanılması yaşam kalitesini yükseltecektir.

Diabetes mellitusKomplikasyonlarİşitme kaybı+1
Rümeysa Ölçenoğlu
İstanbul Gelişim University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplant alıcılarında gelişen post-transplant diabetes mellitus seyrinde mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesi

Solid organ transplantasyonu sonrası meydana gelen hiperglisemi iyi bilinen metabolik bir komplikasyondur. Nakil sonrası immünolojik ve enfeksiyöz komplikasyonların iyi yönetilmesi nedeniyle greft ve hasta sağ kalımı uzamış, bununla beraber artan metabolik komplikasyonlardan olan Post-transplant Diabetes Mellitus'un (PTDM) insidansı artmış ve uzun dönem klinik seyrinin anlaşılması ihtiyacı doğmuştur. Nakil alıcılarında gelişen PTDM seyrinin diğer diyabet türlerine benzer olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, beş yıldan uzun süredir PTDM tanısı ile izlenen renal transplant alıcılarında mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesidir. Nakil öncesi diyabet tanısı olmayan, beş yıldan uzun süredir PTDM tanısı ile takip edilen, 18 yaş ve üzeri toplam 43 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 27'si (%62,8) erkek ve yaş ortalaması 50,12±12,2'dir. Diyabetik retinopati değerlendirimesi için hastalara fundus fotoğrafı ve optik koherans tomografi (OKT) çekildi. Diyabetik nefropati taraması için spot idrar albümin/kreatinin (mg/g) ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Periferik nöropati değerlendirilmesi için hastalara Michigan Nöropati Tarama Sorgusu (MNSI) yapıldı. Nöropati muayenesinde ayakların görünümüne ve ayak bileği refleksine bakıldı. Nörotezyometre ile ayak baş parmak vibrasyon duyusu ölçüldü. 10 gr monofilaman test ile ampütasyon riski değerlendirildi. Kantitatif duyusal testler CASE-IV cihazı ile uygulandı, ince lif nöropatisi değerlendirildi. Kardiyak otonom nöropati taraması için ELA Medical SpiderView Holter Cihazı ile kalp hızı değişkenliği verileri incelendi. Hastaların %58'ine canlı donörden nakil yapıldığı görüldü. Prednizolon (%93), mikofenolat mofetil (%83,7), siklosporin (%44,2) ve takrolimus (%30,2) sırasıyla en çok kullanılan immünsupresif tedaviler arasında yer almaktaydı. Ortalama diyabet takip süresi 8,4±4 yıl ve HbA1c %6,5 bulundu. Diyabet tedavisi olarak hastaların %55'i günde en az bir doz insülin, %41,9'u oral antihiperglisemik ajan kullanmaktaydı. Ortalama diyabet süresi sekiz yıl olmasına rağmen iki (%4,7) hastada diyabetik retinopati, dokuz (%20,9) hastada OKT ile retinal liflerde incelme saptandı. Biyokimyasal testlerde ortalama kreatinin 1,9±2,1 mg/dl, GFR 48,8±16,8 ml/dk/1,73m² ve albümin/kreatinin oranı 285,9±478,8 mg/g olarak hesaplandı. Albümin/kreatinin oranı 30-300 mg/g arasında olan 23 (57,5%), ≥300 mg/g olan sekiz (20%) hasta vardı. MNSI sorgusundan üç (%7) hasta ≥4 puan, fizik muayene kısmından dokuz (%20,9) hasta ≥2,5 puan aldı ve diyabetik nöropati olarak değerlendirildi. 10 gr monofilaman testinde beş (%11,6) hastada azalmış yanıt alındı, bir (%2,3) hastada ise yanıt alınamadı. Kantitatif duyusal testler ile yapılan değerlendirmede beş (%11,9) hastada diyabetik ince lif nöropatisi saptandı. Ortalama kalp hızı 84±14,6 atım/dk bulundu. Kalp hızı değişkenliği verileri incelendiğinde hastaların %55'inde parasempatik, %67'sinde sempatik sistem tutulumu saptandı. Sonuç olarak PTDM ile izlenen renal transplant alıcılarında gelişen mikrovasküler komplikasyonların, Tip 2 diyabet seyrinde beklenen komplikasyonlardan daha az sıklıkta ve daha hafif seyirli olduğu gösterilmiştir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+6
Özge Aybı Özdemir
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hematopoetik kök hücre nakli yapılan çocuk hastalarda renal komplikasyonların ve hipertansiyon sıklığının belirlenmesi

Bu çalışmanın amacı çocukluk çağında hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası renal komplikasyonların, hipertansiyonun sıklığını belirlemek ve risk faktörlerini araştırmaktır. Allojenik (n=165) ve otolog (n=2) nakil yapılan 167 hasta incelendi. Nakil sonrası 28 hastada (%16,8) hemorajik sistit (HS) geliştiği görüldü. Büyük yaşta HKHN yapılan ve viral enfeksiyon geçirenlerin daha sık HS geçirdiği gözlendi. Ayrıca malign tanı grubunda olanların, nakil sonrası venookluzif hastalık (VOH) veya viral enfeksiyon geçirenlerin pRIFLE kriterine göre daha sık akut böbrek hasarı (ABH) geçirdiği gözlendi. Son vizitte muayene edilen 72 hasta (41 erkek, 31 kız) geç dönem renal komplikasyon ve hipertansiyon yönünden incelendi. Hastalara ofis kan basıncı (KB) ölçümü ve ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu (AKBM) yapıldı. Ambulatuar KB ölçümleri yaş, cinsiyet ve boya göre en küçük medyan kareler (LMS) yöntemi kullanılarak standardize edildi. Amerikan Pediatri Akademisi'nin (APA) rehberine göre ofis KB'si normal olan 12 hastanın (%19,7) sekizinin AKBM'ye göre prehipertansiyon, dördünün hipertansiyon tanısı aldığı görüldü. Avrupa Hipertansiyon Cemiyeti'nin (ESH) rehberine göre ofis KB'si normal olan 15 hastanın (%23,4) onunun AKBM'ye göre prehipertansiyon, beşinin hipertansiyon tanısı aldığı görüldü. Hazırlık rejimi, akut ve kronik GVHH'nin sağ kalımı etkileyen önemli etkenler olduğu görüldü. Son vizitte kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalar incelendiğinde hematopoetik kök hücre kaynağı kemik iliği ile beraber kordon kanı, periferik kök hücre olan, doku uyumu tam olmayan ve kronik GVHH olanların daha sık KBH geliştirdiği gözlendi. Hazırlık rejimi, akut ve kronik GVHH'nin sağ kalımı etkileyen önemli etkenler olduğu görüldü. Sonuç olarak HKHN yapılan çocuk hastalar renal hasar ve HT gelişimi için riskli bireyler olması nedeni ile nakil ünitesi ile beraber çocuk nefroloji bilim dalı tarafından düzenli olarak takip edilmelidir. Anahtar kelimeler: Hematopoetik kök hücre nakli, hipertansiyon, ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu

BöbrekHematopoetik kök hücre transplantasyonuHematopoetik kök hücreler+5
Anar Gurbanov
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tam düzeltme operasyonu yapılmış olan fallot tetralojili olgularda aritmi komplikasyonunun preoperatif ve postoperatif EKG parametreleri ile değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu çalışmada, opere Fallot tetralojili olgularda EKG bulgularının ve bu bulguların komplikasyonlarla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Üniversitesi Hastanesi'nde Ocak 2006 – Aralık 2014 arasında tam düzeltme operasyonu yapılan Fallot tetralojili 0-18 yaş arasındaki olgular kaydedildi. Bu olguların arşiv dosyalarında kayıtlı veriler retrospektif olarak incelendi. Operasyon raporu, postoperatif ekokardiyografi raporu, kataterizasyon bilgileri, önceki palyatif operasyon bilgileri, preoperatif ve postoperatif elektrokardiyografi ve Holter elektrokardiyogram sonuçları gibi çalışmaya yön verecek bilgileri eksik olanlar çalışma dışı bırakıldı. Bu kriterlere göre dışlandıktan sonra 38 olgu çalışmaya alındı. Olgular telefon numaraları ile arandı ve çağırıldı. Bilgilendirilmiş Olgu Onam Formu eşliğinde ailelerine bilgi verildi. Onam alındıktan sonra demografik ve klinik verileri kaydedildi, EKO verileri, EKG parametreleri kaydedildi. Veriler SPSS 18.0 programıyla analiz edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan olguların ortanca yaşı 9'du (aralık: 4-21) ve 15'i kız, 23'ü erkekti. Tam düzeltme operasyonu öncesinde 16 olguda palyatif modifiye Blalock-Taussing (MBT) şant uygulanmıştı. Düzeltme operasyonunda RVOT genişletilmesi 13 olguda greft, 3 olguda perikardiyal yama, 22 olguda transanuler yamayla yapılmıştı. 3 olguda EKO'da pulmoner gradient <15 mmHg, 28 olguda 15-29 mmHg (hafif), 6 olguda 30-49 mmHg (orta) ve 1 olguda 50 mmHg (ağır) olarak ölçülmüştü. >50 mmHg gradientli hasta saptanmadı. Ayrıca 12 olguda orta, 1 olguda ağır pulmoner yetmezlik (PY) saptandı. Orta-ağır PY saptanan 13 olgunun 5'inde aynı zamanda PS gradientinin ≥30 mmHg olduğu gözlendi. Operasyon tipleri ile PS ya da PY gelişimi arasında ilişki saptanmadı. Tüm olgularda postoperatif dönemde QRS süresinde artış saptandı. QRS süreleri preoperatif dönemde %15,8 olguda >120 msn iken, operasyon sonrası 1. yılda 28,9%, 2. yılda 39,5%, 3. yılda ise 55,3% oranında saptandı. Özellikle postoperatif 3. yılda PY derecesi ile QRS süresi artışı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,03). QRS süresindeki değişimin operasyon tipi ve PS derecesi ile korelasyonu saptanmadı (p>0,05). PR sürelerinin hastaların tümünde izlemde arttığı gözlenirken operasyon tipi, PS ve PY ile aralarında korelasyon saptanmadı (p>0,05). P dispersiyonu normal sınırlarda (<40 msn) bulundu ancak postoperatif dönemde gruplar arasında anlamlı değişiklik saptanmadı. QRS aksının preoperatif ve postoperatif karşılaştırılmasında PY orta-ağır olan olgularda postoperatif dönemde sol aksa kaydığı, PS ≥30 mmHg olan olgularda ise sağ aksın sebat ettiği görüldü. QTc süresi tüm olgularda artarken diğer bulgularla ve aritmi gelişimi ile korelasyonu saptanmadı. Postoperatif dönemde QTd düzenli bir azalma ya da artış göstermedi; operasyon tipleri ve diğer bulgularla korelasyonu saptanmadı. Postoperatif 3.yılda 31 olguda (%81,57) RBBB, 6 olguda (%15,7) inkomplet sağ dal bloğu ve 1 olguda (%2,6) 1. derece AV blok saptandı. Holter elektrokardiyografide 1 olguda VEV (normal ritmin %5'inden az) ve 1 olguda aralıklı ektopik ritm görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda postoperatif PS ve PY gelişim oranları ve QRS artışıyla korelasyonları diğer çalışmalarla benzer şekilde bulunmuştur. QRS süresi >180 msn olan hasta saptanmadı. Ayrıca aritmi gelişimi ve QT dispersiyonunun yapılan diğer çalışmalara göre daha düşük çıkmasının, hasta sayısının ve izlem süresinin diğer çalışmalara görece yetersiz olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Postoperatif komplikasyon ve EKG bulgularının; daha çok sayıda hastanın daha uzun süre izlendiği çalışmalarla değerlendirilmesi gerekliliği aklımızda bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Fallot tetralojisi, tam düzeltme, QRS uzaması, erken dönem izlem, operasyon komplikasyonları, aritmi, EKG

Aritmi-kardiyakElektrokardiyografiFallot tetralojisi+4
Gizem Çakıcı
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk hastalarda uygulanan venöz kateter çeşitleri ve oluşan komplikasyonlarının retrospektif değerlendirilmesi

Santral venöz kateterizasyon (SVK) uygulamaları pediatrik hastaların takip ve tedavisinde önemli girişimlerden bir tanesidir. Çocuklarda damar çaplarının küçüklüğü, damar yapılarının tam gelişmemiş olması ve anatomik farklılıklar, uygun çap ve boyutta kateter temininde yaşanan zorluklar nedeniyle SVK uygulamaları erişkin hastalara göre daha güçtür. Bu çalışmada 35, 15 ve 4 yıllık deneyimli ellerde anatomik işaretlerle SVK uygulamaları ve karşılaşılan komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

KateterizasyonKomplikasyonlarPostoperatif komplikasyonlar+3
Shahın Azızov
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prediyabetik hasta popülasyonunda retinopati ve nefropati sıklığının araştırılması

Giriş ve Amaç: Prediyabet; plazma glukoz düzeyinin normalden yüksek olduğu, ancak diyabet tanı sınırlarına ulaşmadığı durumlar için kullanılan klinik bir terimdir. Prediyabetin daha önce yapılan gözlemsel çalışmalarda artmış kardiyovasküler risk, mortalite ve diyabet gelişimi ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur. Bazı çalışmalarda, prediyabetik bireylerde mikrovasküler komplikasyon sıklığının da artmış olduğu gösterilmiştir. Diyabetik retinopati dünyada en önemli önlenebilir körlük nedenlerinden biri ve diyabetin en sık görülen tedavi edilebilir mikrovasküler kronik komplikasyonudur. Diyabetik nefropati tüm dünyada KBY nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Diyabetin mikrovasküler komplikasyonlarının prediyabet evresinde tanınıp tedavi edilmesiyle, gelecekte gelişebilecek KBY ve körlük gibi komplikasyonların önlenmesinin sağlanacağı öngörülmektedir. Bu sebeple öncelikle prediyabetik popülasyonda retinopati ve nefropati sıklığını bilmek önemli olacaktır. Türkiye'de bu konuda fikir verebilecek bir çalıșma henüz literatürde bulunmamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2019 Eylül 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve Biyokimya Anabilim Dalı hasta veri tabanında OGTT ve serum kreatinin sonuçları bulunan kişiler arasından prediyabet tanı kriterlerini karşılayan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 30 BAG, 30 BGT, 30 BAG+BGT mevcut hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan; yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, prediyabet risk faktörleri (bilinen hipertansiyon, hiperlipidemi, psikiyatrik hastalık, gestasyonel diyabet veya iri bebek doğurma öyküsü, koroner, periferik veya serebral vasküler hastalık ve ailede diabetes mellitus varlığı öyküsü) bilgileri alındı. Boy, vücut ağırlığı ve bel çevresi ölçüldü. Hastalardan sabah alınan ilk idrar örneğinde spot idrarda mikroalbümin/kreatinin oranına bakıldı. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda detaylı göz muayenesi gerçekleştirildi ve uygun görülen 86 hastaya fundus floresein anjiografi (FFA) çekildi. FFA'da mikroanevrizma ve/veya periferik/maküler iskemi ve/veya vasküler sızıntı saptanan hastalarda retinopati mevcut kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 86 hastanın 16'sında (%18,6) FFA bulgularına göre çok hafif düzeyde non proliferatif retinopati saptandı. 86 hastanın 13'ünde (%15,1) nefropati saptandı. Toplamda retinopati veya nefropati saptanan 25 hasta mevcuttu (%29,1). Prediyabet alt tiplerine göre retinopati dağılımı incelendiğinde BAG grubunda %14,3, BGT grubunda %13,8, BAG+BGT grubunda %27,6 olarak bulundu. Nefropati oranı BAG grubunda %10,7, BGT grubunda %13,8, BAG+BGT grubunda ise %20,7 olarak saptandı. Total komplikasyon oranı ise BAG grubunda %21,4, BGT grubunda %27,6 BAG+BGT grubunda %37,9 olarak bulundu. Gruplar arası bu farklar istatistiksel olarak VIII bulunmadı. Çalışmamızda diyabetik retinopatinin; yaş, sistolik ve diastolik kan basıncı, serum ürik asit düzeyi, e--GFR ve anti--hiperlipidemik ilaç kullanımı ile anlamlı ilişkisi tespit edildi. Diyabetik nefropati ile sistolik kan basıncı, serum ürik asit seviyesi ve e--GFR düzeyi arasında anlamlı ilişki saptandı. Bilinen vasküler (koroner, serebral veya periferik) hastalık varlığı ile hem retinopati, hem de nefropati arasında anlamlı ilişki tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda prediyabetiklerde hem retinopati, hem de nefropati sıklığının beklenenden daha yüksek olabileceği ortaya konulmuştur (%18,6 vs %15,1). Kombine bozukluk (BAG+BGT) grubunda en fazla olmak üzere tüm prediyabet alt tiplerinde yüksek komplikasyon oranları gösterilmiştir. Ayrıca prediyabetiklerde makrovasküler komplikasyonlar ile mikrovasküler komplikasyonlar arasında ilişki olabileceği tanımlanmıştır. Son çalışmalar ışığında prediyabetiklerde yalnızca makrovasküler komplikasyonların değil; mikrovasküler komplikasyonların da eski bilinen oranlara göre daha yüksek olduğu görülmektedir. Bu sebeple bu konudaki çalışmalar arttıkça tarama ve tedavi konusunda yaklaşımların değişme ihtimali mevcuttur.

Diabetes mellitusDiabetik nefropatilerDiabetik retinopati+2
Sedat Can Güney
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

EÜTF Hastanesi Nöroloji Kliniğinde takipli Derin Beyin Stimülasyonu ve İmplante Edilebilir Pals Jeneratör değişimi uygulanmış olgularda gelişen yan etkilerin retrospektif değerlendirilmesi

Bu çalışmada EÜTF Nöroloji kliniğinde takipli olan Derin Beyin Stimülasyonu (DBS) uygulanmış ve İnternal Puls Jeneratör (İPG) değişimi uygulanmış Parkinson Hastalığı (PH), Esansiyel Tremor (ET), Distoni tanılı toplamda 121 hastanın dosyaları retrospektif değerlendirerek hastalık tip-alttiplerini, DBS hedefiyle ilişkisini, yan etki sıklığını, yan etki ve şiddetini, yan etki görülme zamanını ve düzelme durumunun ortaya konması; nörolojik, psikiyatrik, cerrahi ile ilişkili, donanım ile ilişkili olup olmadığı konusunda belli yan etki ana başlıkları altında toplayarak bunları hastaların demografik özellikleri, hastalık tipi, hastalık yılı-süre-şiddeti ile olan ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışmamızda Parkinson hastalarında DBS'ye bağlı herhangi yan etki görülmesi tremor hastalarına göre anlamlı olarak daha sık görülmüştür. Yine Parkinson hastalarında psikiyatrik yan etkiler anlamlı olarak daha sık görülmüştür. Donanım ile ilişkili yan etki varlığı; DBS yapıldığı yaş ile ilişkili, kilo alma ortaya çıkışı cinsiyet ile ilişkili(kadınlarda daha sık), genel psikiyatrik yan etki görülmesi (Dürtü kontrol bozukluğu ve psikoz) yine DBS öncesi herhangi bir nonmotor semptom var olmasıyla ilişkili bulunmuştur. Operasyon öncesi Rem Davranış Bozukluğu (RDB) varlığı olanlarda; psikiyatrik ve stimülasyon ile ilişkili yan etki daha çok görülmüştür. Donanım ile ilişkili yan etki, DBS yapıldığı anda yaşı ve hastalık başlangıcı daha düşük olanlarda,bununla paralel olarak da distoni hastalarında daha sık görülmüştür. Stimülasyon ilişkili yan etki ortaya çıkması DBS öncesi Levodopa eşdeğer dozu yüksek olanlarda ve non motor semptomu olanlarda daha sık görülmüştür. Pil değişimine ikincil yan etki ortaya çıkması DBS sonrası takip süresi daha uzun hastalarda ve DBS öncesi levodopa dozu daha yüksek olanlarda daha sık görülmüştür. Denge ve Yürüme Bozukluğu yan etkisi ortaya çıkışı; hastalık başlangıç yaşı ve DBS yapıldığı esnada yaşı daha büyük olanlarda daha sık görülmüştür. Tüm hastalar arası Globus Pallidus İnternus-Subtalamik Nukleus(GPİ-STN) karşılaştırmasında STN DBS yapılan olgularda kilo alma anlamlı olarak daha sık görülmüştür. Kilo alma kadınlarda daha sık görülmüştür. GPİ DBS yapılan distoni ve Parkinson hastaları karşılaştırıldığında; herhangi bir psikiyatrik yan etki görülmesi, dürtü kontrol bozukluğu görülmesi, psikotik bozukluk görülmesi; Parkinson hastalarında Distoni hastalarına göre anlamlı olarak daha sıktır. Parkinson hastalarında GPİ ve STN grupları karşılaştırıldığında GPİ grubunda psikotik bozukluk daha yüksek saptanmıştır. Sonuç olarak DBS yapılan hastalarda hastalık başlangıç yaşı, operasyon yaşı, cinsiyet, operasyon öncesi Levodopa dozu, hastalık tanısı , yapılan DBS türü, DBS sonrası takip süresi , Non-motor semptom varlığı, RDB varlığı gibi hastaya, hastalığa ya da operasyona ait bir takım faktörler belli bazı yan etkilerin ortaya çıkmasıyla ilişkili bulunmuştur. DBS öncesi ve sonrasında bu özellik ve faktörlere dikkat edilmesi; bu yan etkilerin ortaya çıkışı açısından hekimin daha dikkatli olmasını ve gerektiğinde uygun tedavinin uygun zamanda verilmesini sağlayabilecek ve hastalarda bu yan etkilere bağlı morbite ve mortalitenin azaltılmasında katkı sağlayabilecektir.

Beyin hastalıklarıDerin beyin stimülasyonuKomplikasyonlar+4
Can Emre Erdoğan
Ege University
2018
00

İlgili konular