Dogs
193 theses under this subject heading
Van ilinde köpeklerde echinococcus spp. koproantijenlerinin ELİSA yöntemi ile belirlenmesi
Bu çalışma, Van ilinde sokak köpeklerinde Echinococcus spp.'nin yayılışını koproantijen ELISA yöntemi ile tesbit etmek amacıyla yapılmıştır. Toplam 150 köpek dışkısı önce Taenia spp. yumurtaları yönünden çinko sülfat flotasyon metoduyla muayene edilmiştir. Dışkı örneklerinde Echinococcus spp.'nin koproantijenlerinin varlığı ticari bir koproantijen ELISA kiti kullanılarak (Combined kit) (COMBINED BIOTECH CO., LTD, Shenzhen,P.R.China) incelenmiştir. Köpeklerin % 15.3'ünün Taenia spp. ile enfekte olduğu tespit edildi. Köpeklerde Echinococcus spp'nin. koproantijen prevalansı % 29.3 oranında bulundu. Dışkı muayenesinde köpeklerin Taenia spp. haricinde Toxascaris leonina (% 13.3), Toxocara canis (% 11.3), Ancylostoma caninum (% 2.6) ve Trichuris vulpis (% 0.6) ile de enfekte olduğu görülmüştür. Bu çalışma Van'da köpeklerde Echinococcus spp.'nin koproantijen ELISA tekniği ile araştırıldığı ilk çalışmadır.
Kedi ve köpeklerde merkezi sinir sistemi lezyonlarına ilişkin manyetik rezonans görüntüleme ile elde edilen bulguların değerlendirilmesi
Günümüzde veteriner hekimlik uygulamalarında ileri görüntüleme tekniklerinin tanısal amaçla kullanımı yaygınlaşmış olup, özellikle üstün teknoloji manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve bilgisayarlı tomografi (BT) gibi teknikler sıklıkla kullanılmaktadır. Bu tekniklerden MRG, merkezi sinir sistemi lezyonlarının belirlenmesinde, diğer görüntüleme yöntemlerinden daha üstün bulunmuştur. Sunulan bu doktora tez çalışmasında İ.Ü.-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Polikliniklerine getirilen ve nörolojik bulguları nedeniyle MRG görüntülemeleri yapılan 50 kedi ve 50 köpek olgu değerlendirilmiştir. Lezyon nörolokalizasyonları kranial ve spinal genel iki, beyin beyincik beyin sapı ve 5 spinal segment bölümünden biri olarak belirlendi. Buna uygun olarak olguların görüntüleme sonucunda 72 kranial, 19 servikal, 27 torakal, 29 lumbal olmak üzere toplamda 147 bölgesi görüntülenmiş olup, elde edilen görüntülerin her biri ayrı ayrı değerlendirildi. Olgular elde edilen MRG bulgularına göre tanısı koyulan hastalığa uygun olarak ViTAMiN D sistematiğine göre vasküler, infeksiyöz-inflamatuar, travmatik, toksik, anamoli, metabolik, idiopatik, nutrisyonel, neoplazik ve dejeneratif olmak üzere merkezi sinir sistemi hastalık gruplarına dâhil edildi. Çalışma sonrası elde edilen veriler nörolojik disfonksiyon gösteren hastaların kesin tanısında nörolökalizasyon ve MRG'nin veteriner diyagnostikteki önemini vurgulanmıştır. Bu doktora çalışması ile MRG'nin veteriner pratikte kullanımının yaygınlaştırılması, nöroradyodiyagnostikteki öneminin vurgulanması, sağaltım öncesi ve sonrası süreçlerin başarısının artırılması ve böylelikle hastaların bu süreci daha refah içerisinde geçirmelerinin sağlanması amaçlanmıştır. Aynı zamanda dünyada beşeri ve veteriner hekimlikte etkili biçimde kullanılan MRG teknolojisinin sağladığı avantajlar ve sağaltım seçeneklerinin, ülkemizde de aktif bir şekilde kullanılması ile veteriner hekimliği eğitimine ve uygulama sahasına katkı sağlanması hedeflenmiştir.
Ovariohisterektomi yapılan köpeklerde preoperatif firocoxib ve meloksikam uygulamalarının postoperatif ağrı ve stres üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Sunulan çalışmada köpeklerde ovariohisterektomi operasyonu öncesi uygulanan farklı analjeziklerin postoperatif ağrı ve stres yönetimindeki etkisinin ortaya konulması amaçlandı. Planlanan çalışmada 30 adet köpek boyutlarına göre 3 eşit gruba ayrıldı. Firocoxib (5 mg/kg, n=10) veya Meloksikam (0.2 mg/kg, n=10) grubundaki köpeklere operasyondan 1 saat önce analjezik uygulanırken, Kontrol (n=10) grubundaki köpeklere preoperatif dönemde analjezik uygulanmadı. Tüm köpeklerin ovariohisterektomi operasyonu tecrübeli aynı veteriner hekim tarafından ve median hat üzerinden gerçekleştirildi. Tüm köpeklerde preoperatif 1. saat ile postoperatif 1, 2, 4 ve 24. saatlerde kalp atım sayısı, kapillar dolum zamanı ve rektal sıcaklık ölçüldü. Aynı saatlerde Glasgow, Melbourne ile Colorado ağrı skorlaması yapılarak, serum kortizol konsantrasyonun belirlenmesi amacıyla kan örnekleri de toplandı. Bununla birlikte preoperatif dönemde ve postoperatif 24. saatte tam kan analizi yapıldı. Rektal sıcaklık, kalp atım hızı, Glasgow ağrı skoru, serum kortizol düzeyi ve bazı kan parametrelerinde gruplar arasında istatistiki farklılık görülmemesine (p>0.05) rağmen zamansal farklılığın olduğu belirlendi (p<0.05). Perioperatif döneme göre, postoperatif 1. saatte rektal sıcaklığı ve kalp atım hızının en düşük seviyede olduğu, Glasgow ağrı skorunun ve serum kortizol konsantrasyonunun arttığı belirlendi. Serum kortizol konsantrasyonunun postoperatif 2. saatte artmaya devam ettiği, postoperatif 4. saatte yine düştüğü tespit edildi. Postoperatif 24. saatte fizyolojik parametreler, ağrı skoru ile serum kortizol düzeyindeki artışın preoperatif dönem seviyelerine gerilemesine rağmen tam kan analizinde stres lökogramı tespit edildi. Nötrofil/lenfosit oranı, kontrol grubunda diğer gruplara göre daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, postoperatif ilk saatlerde ağrının daha şiddetli olduğu tüm gruplarda tespit edilmesine rağmen postoperatif dönem ağrı üzerine tedavi grupları ve kontrol grubu arasında istatistiki farklılık belirlenmedi. Preoperatif dönemde analjezi kullanımı ve postoperatif ağrı ve inflamatuar yanıtın izlenmesinin ovariohisterektomi operasyonu geçiren köpeklerde önemli olduğu kanaatine varıldı.
Köpeklerde tibia kırıklarında, internal plak uygulaması ile birlikte PRP kullanımının erken dönem iyileşmeye olan etkisinin araştırılması
Trafik kazaları, başka hayvanlar tarafından gerçekleşen saldırılar ya da ateşli silah yaralanmaları gibi travmatik nedenler; köpeklerin uzun kemiklerinde kırıklara neden olmaktadır. Bir kemiğin eski işlevinin tekrar kazandırılabilmesi için geçen süre, hayvanın hayat refahı açısından büyük önem taşır. Bu tezin amacı; köpeklerde tibia kırıklarında internal plak uygulaması ile birlikte PRP kullanımının, erken dönem iyileşmeye olan etkisinin araştırılması, klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesidir. Çalışma materyalini; Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği'ne ve Çanakkale Anka Veteriner Kliniği'ne arka ekstremitelerde topallık şikâyeti ile getirilen, klinik ve radyolojik değerlendirmeler sonucunda tibia kemiğinde kırığı bulunan; değişik ırk, yaş, cinsiyet ve ağırlığa sahip 12 köpek oluşturmaktadır. Yaş ortalamaları; 24.92 ay, ağırlık ortalamaları ise 23.08 kg olarak belirlenmiştir. Hasta yakınlarının verdiği bilgiler ışığında, köpeklerde oluşan kırıkların tamamının (%100'ü) trafik kazası sonucu şekillendiği tespit edilmiştir. Getirilen 12 köpeğin tibia kırıklarının internal plak yöntemi ile stabilizasyonu sağlanmış, kemik boy ve kalınlığına uygun DCP, LC-DCP ve Rekonstrüksiyon plakları kullanılarak kırık fiksasyonu sağlanmıştır. Hayvanlar iki gruba ayrılmıştır. Birinci grupta olan 6 köpeğe operasyon sonrası, ensizyon hattı kapatılmadan, plağın üzerine gelecek şekilde, Easy PRP Kit ile hazırlanan PRP (Trombositten zengin plazma) solüsyonu dökülmüştür. İkinci grupta bulunan 6 köpeğe ise PRP uygulanmamıştır. Hastaların; operasyon öncesi, sonrası ve devamında (10.gün, 20.gün, 30.gün) toplamda 5 defa, iki pozisyon olacak şekilde (A/P ve M/L) röntgenleri çekilmiştir. Bu röntgenler üzerinden, oluşan kallus gri alanları ölçülerek kayıt altına alınmıştır ve ortaya çıkan veriler Mann Whitney-U Testi ile karşılaştırılmıştır. Radyolojik incelemede gözlemlediğimiz ve yapılan ölçümlerde sayısal veri olarak elde ettiğimiz kallus gri alanlarının; PRP uygulananlarda, PRP uygulanmayanlara kıyasla 10. ve 20. günlerdeki radyografilerinde daha yaygın olduğu görülmüştür. 30. günde ise elde edilen verilerde önemli bir fark oluşmamıştır. Hayvanlarda plak uygulaması sonrası ve PRP kullanımı sonrası, lokal ya da sistemik bir enfeksiyon görülmemiştir. Klinik tabloda ise tüm hayvanlar topallık olmaksızın sağlıklı taburcu edilmişlerdir. Çalışmada elde edilen veriler ışığında; köpeklerde tibia kemiklerinde internal plak uygulamasının etkin bir yöntem olduğu, kemiğin anatomik yapısından dolayı kolay uygulanabilir olduğu düşünülmüştür. PRP kullanımının kırık iyileşmesi, erken kallus oluşumu üzerine olumlu etkileri olduğu düşünülmüş ve otolog bir solüsyon olmasından kaynaklı, dokular üzerinde herhangi bir komplikasyona neden olmadığı görülmüştür. Bu sebeplerden yola çıkarak, tibia kırıklarında internal plak uygulaması yanında PRP kullanmanın, erken dönemde iyileşmeyi hızlandırmak için kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Cavalier King Charles Spaniel ırkı köpeklerde bos akım dinamiğindeki bozuklukların değerlendirilmesi
Cavalier King Charles Spaniel (CKCS) ırkı köpekler sahip olduğu fenotipik ve genotipik özellikler nedeniyle nörolojik hastalıklara predispozedirler. Zaman içinde artan brahisefalik özellikleri sayesinde beyin omurilik sıvısı (BOS) akım dinamiğinde bozukluklar meydana gelmiş ve buna bağlı olarak nörolojik hastalıkların görülme oranı oldukça artmıştır. Bunlardan; Chiari benzeri malformayon (CBM), siringomyeli (SM), atlantooksipital örtüşme en sık görülen nörolojik hastalıklardandır. Bu hastalıkların tanısı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile yapılabilmektedir. Rutin MRG incelemeleri haricinde, BOS akım hızı ile ilgili kantitatif inceleme ise Faz kontrast- MRG (FK-MRG) ile yapılmaktadır. Bu çalışmada, BOS akım dinamikleri incelenmek üzere 1-8 yaş arası 15 adet CKCS ırkı köpek kullanıldı. Nörolojik muayene bulgularına göre her bir olguya 1-5 arasında klinik derece skoru verildi. Daha sonrasında hastalara 3D-SPACE ve FK-MRG sekanslarını içeren iki aşamalı MRG çekildi. Bunun sonucunda olguların hepsinde CBM görüldü. CBM tanısı alan toplam 15 olguda, SM (n=11), ventrikülomegali/ hidrosefalus (n=7), Inteevertebral disk hastalığı (n=1), intrakranial kuadrigeminal kist (n=1), atlantooksipital örtüşme (n=5) ve rinore (n=1) gibi patolojilerin eşlik ettiği belirlendi. FK-MRG çekiminde ise akuaduktus mesensefali ve foramen magnum'un 1 cm kaudaline kürsör yerleştirilerek çekim yapıldı. Bu bölgelere ek olarak SM'i olan hastalarda SM hizasına da kürsör konarak ölçüm alındı. Elde edilen verilerin istatistiksel olarak değerlendirilebilmesi için üç ayrı grup oluşturdu. Klinik derece skoru 1 ve 2 olan hastalar Grup 1; Klinik derece skoru 3 olan olgular Grup 2 ve son olarak klinik derece skoru 4 ve 5 olan olgular ise Grup 3 olarak gruplandırıldı. Çekim bittikten sonra sonuçlar MRG istasyonunda değerlendirildi. Bunun sonucunda foramen magnum çapı, dördüncü ventrikül çapı, SM uzunluğu, SM çapı ile klinik derece skorları karşılaştırıldı ve aralarında istatistiksel anlamlı bir fark bulunmadı. Buna ek olarak, ventrikülomegali tanısı konan (n=7) olgularda ventrikül/beyin indeksine bakıldı ve olgularda hidrosefalus'a rastlanmadı. Atlantooksipital örtüşme tanısı konan olgulara kranioservikal bölgenin daha detaylı incelenmesi ve duruma atlantoaksiyal instabilitenin eşlik edip etmediğinin değerlendirmesi için bilgisayarlı tomografi önerildi. FK-MRG çekimi sonucunda ise klinik derece skoru ile BOS akım hızları arasında bir korelasyon bulunamadı. Sonuç olarak bu çalışmada yapılan morfolojik inceleme ve BOS akım hızı değerlerinin nihai bir sonuç ortaya koymaması klinik çalışma olmasına bağlı olarak kısıtlı süre zarfında az örneklem sayısı ile ilişkilendirilebilir.
Parvoviral enteritisli köpeklerde kalp kası fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Kanin Parvovirus (CPV) köpeklerde dünya çapında etkili olan önemli bir patojendir. Hastalık yavru köpeklerde sepsis ve sistemik inflamatuvar yanıt sendromuna (SİYS) neden olmaktadır. Sepsis ve SİYS çeşitli mekanizmalarla kalp kası fonksiyonlarını etkilemektedir. Bu çalışmada parvoviral enteritisli yavru köpeklerde önemli ölüm nedenlerinden olan myokardiyal hasarı belirlemek için kalp kası fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniği'ne getirilen sahipli CPV pozitif 16 yavru köpek (Grup A) ve herhangi bir şikâyeti bulunmayan, klinik ve hematolojik bulguları normal 16 sağlıklı sahipli yavru köpek (Grup B) dâhil edildi. Hasta olan yavrular semptomatik olarak tedavi edildi. Grup A ve Grup B'de bulunan köpeklerden bir kez kan alınarak hematolojik muayene gerçekleştirildi. Grup A'da bulunan köpeklerde SİYS kriterleri (beden ısısı (ºC), kalp ve solunum frekansları (dk), total lökosit sayısı (x109/l) ve nötrofilik lökosit (%)) değerlendirildi. Her iki gruptaki yavru köpeklere standart ekokardiyografi ve iki boyutlu benek takibi ekokardiyografi (2DBTE) uygulandı. 2DBTE ile sol ventrikül radyal gerilimi ve gerilim hızını belirlemek için görüntüler kaydedildi ve çevrimdışı olarak analiz edildi. Grup A ve Grup B'nin radyal gerilim ve gerilim hızları kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmadı. Ancak Grup A'da ölen hayvanların sağlıklı hayvanlara kıyasla daha düşük radyal gerilim değerlerine sahip olduğu belirlendi. Standart ekokardiyografi ile belirlenen ejeksiyon fraksiyonunun (EF) ve fraksiyonel kısalmanın (FS) gruplar arasında fark oluşturmadığı görüldü. Sepsis ve SİYS görülen parvoviral enteritisli yavru köpeklerde sol ventrikül fonksiyonlarının etkilendiği ve bu fonksiyonların değerlendirilmesinde standart ekokardiyografi ile beraber 2DBTE metodunun da kullanılması gerektiği kanısına varıldı.
Yıllık aşılamanın senyör köpeklerde kaygı, bilişsel fonksiyon bozukluğu ve fekal mikrobiyota üzerine etkilerinin incelenmesi
Aşılama protokollerinin doğru ve düzenli bir şekilde uygulanması evcil hayvanlar için hayati öneme sahiptir. İnfeksiyöz hastalıkları elimine etmek, çeşitli hastalıkların mortalite ve morbidite oranlarını azaltmak, zoonoz hastalıkların önüne geçmek amacıyla aşılama programlarının yürütülmesi daha sağlıklı bir popülasyon için en güvenilir profilaksi yöntemlerinden birisidir. Günümüzde, köpeklerde yıllık aşılamalar rutin olarak sürdürülmekte ve ülkemizde bu uygulama genellikle hayat boyu devam etmektedir. Buna karşın, köpeklerde hayat boyu aşılamanın beyin ve bağırsak mikrobiyotası ile davranış üzerine olan etkileri ile ilgili herhangi bir çalışmanın olmaması literatürde önemli bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Bu tez projesinin birincil amacı olan senyör köpeklerde (8 yaş ve üzeri) aşı uygulama yaşı ve sıklığının beyin ve kalın bağırsak mikrobiyotası üzerine etkilerinin ortaya konulmasını sağlamak amacı ile 16S rRNA sekanslama analizi, kısa zincirli yağ asitlerinin analizi ve flow sitometri analizi gerçekleştirilmiştir. Tez çalışmasının bir diğer amacı olan yaşlı köpeklerdeki kaygı ve bilişsel fonksiyon bozukluğu durumunu destekleyecek bir parametre olma potansiyeli bulunan beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) analizi de bu proje kapsamında gerçekleştirilmiştir. Aynı zamanda örneklem grubunu oluşturan köpek sahipleri tarafından cevaplanan ve köpeklerdeki hem kronik ağrı hem de bilişsel fonksiyon durumunu değerlendirmeye yardımcı olan anket formları kullanılmıştır. Ayrıca köpeklerin bilişsel fonksiyon durumunu değerlendirmek amacı ile bellek testi olan nesne seçim testi uygulanmıştır. Her yıl düzenli aşılanan köpekler ve en az üç yıl önce aşılanmış köpekler arasında Th1/Th2 oranınında anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur ve yıllık aşılamanın immun yanıt üzerinde etkisi olmadığı gözlenmiştir. Projenin verileri köpeklerde aşılamanın BDNF seviyeleri üzerine anlamlı bir etkisinin olmamasına karşın yaşlanmaya bağlı olarak BDNF seviyelerinin azaldığını göstermektedir. Dahası bu proje kapsamında yaşlı köpeklerdeki BDNF ortalamalarının kaygı durumu ile ilişkili BDNF ortalamasına oldukça yakın olduğu da tespit edilmiştir. Bu sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda yaşlı köpeklerin öğrenme performanslarındaki azalma ve kaygı durumlarındaki artıştan normale göre düşük olan BDNF seviyelerinin sorumlu olduğu ileri sürülebilir. Sonuç olarak, mevcut veriler köpeklerde de insanlara benzer şekilde BDNF seviyelerinin sadece kaygı durumu ile değil aynı zamanda yaşlanma ile ilişkili olabileceğini göstermesi açısından önem arz etmektedir. Çalışmaya katılan köpeklerin %95'inde Helsinki Kronik Ağrı İndeksine göre kronik ağrı bulgusu olduğu gözlenmiştir. Yıllık aşılamanın senyör köpeklerde fekal mikrobiyota bileşiminde etkili olmadığı gözlenmiştir fakat nesne seçim testinde düşük performans gösteren köpeklerde Actinobacteria ve Coriobacteria'nın anlamlı bir şekilde (p≤ 0,05) yüksek olduğu bulunmuştur. Fekal numuneler ile yapılan kısa zincirli yağ asitleri bilişiminde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Senyör köpeklerde yıllık aşılamanın fekal mikrobiyota, kaygı, bilişsel fonksiyon bozukluğu üzerinde bir etkisinin olmadığı gösterilse de yaşla birlikte ağrı ve kaygı durumlarında yaşanan artışın yönetilmesi gerektiği, BDNF'nin bu süreçte bir biyobelirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: BDNF, Bilişsel Gerileme, Kaygı, Köpek, Yaşlanma
Köpeklerde meme tümörü olgularında doppler ultrasonografi indeksleri ve histopatoloji sonuçlarının karşılaştırılması ile tümör karakteristiğinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında meme tümörlü dişi köpeklerin meme loblarına yapılan Doppler ultrasonografi muayenesi sonucunda elde edilecek bulguların Doppler indekslerinin belirlenmesi ve histopatoloji sonuçlarıyla karşılaştırılması ile tümör karakteristiğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın materyali olarak Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum ve Jinekoloji Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, 48 adet farklı yaş (2 ila 16 yaş arası değişen) ve çeşitli ırklardan (Alman Çoban Köpeği, Cocker, Poodle, Golden Retriever, İngiliz Setter, Kangal, Mix, Pekingese, Pointer, Terrier) dişi köpeklere ait toplam 61 kitle kullanıldı. Doppler ultrasonografik incemelesi yapılan materyaller histopatolojik olarak değerlendirildi. Mikroskobik incelemeler sonunda tümör tanıları (Karsinosarkoma, Simple Karsinoma, Karsinoma Mikst tip, Karsinoma Malignant Miyoepiteliyoma, Solid Karsinoma, Adenoskuamöz Karsinoma, Kompleks Karsinoma, Komedokarsinoma, Osteokondrosarkom,Yangılı Karsinoma, Benign Mikst Tümör, Kompleks Adenoma ve Simple Adenoma) konuldu. Bulgular operasyondan sonra histopatolojik tanı ile karşılaştırılarak meme tümörlerinde doppler indekslerinin meme tümör karakteristiğinin tahmininde güvenli olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, köpeklerden elde edilen doppler indekslerinden PSV ve HR değerlerinin (p<0,05) histopatoloji bulgularıyla benzerlik gösterdiği, doppler indekslerinin tümör karakterini önceden tahmin etmede etkin olduğu saptanmıştır.
İdiyopatik epilepsili köpeklerde limbik sistemin ileri manyetik rezonans görüntüleme analizleri ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı idiyopatik epilepsili köpeklerde limbik sistem yapılarının ileri manyetik rezonans analizi ile değerlendirilmesidir. Çalışmada toplam 20 adet köpek kullanıldı. Bunlardan 10 adet köpek idiyopatik epilepsi tanısı doğrulandıktan sonra çalışmaya dahil edildi ve çalışmanın deney grubunu oluşturdu. Geriye kalan 10 köpek ise nöroloji kliniğine çeşitli şikayetlerle başvuran ancak epilepsi almamış ve çalışmanın kontrol grubunu oluşturdu. Çalışmada köpekleri çalışmaya dahil etmek amacıyla öncelikle hastaların genel muayeneleri ve nörolojik muayaneleri yapıldı. Bunun ardından, tam kan ve biyokimya analizleri yapıldı. Hasta grubunu oluşturan köpeklerin öncelikle epilepsi tanılarını doğrulamak amacıyla EEG kayıtları alındı. EEG analizlerinde diken ve diken dalga komplekslerinin belirlenmesi sonucunda epilepsi tanıları doğrulandı. Devamında bütün hastalara öncelikle konvansiyonel manyetik rezonans kayıtları 3T Siemens cihaz ile kaydedildi. Eğer beyinde yapısal değişiklikler belirlenmediyse, çalışmaya devam edilerek difüzyon ağırlıklı görüntüler elde edildi. Bu aşamaya kadar herhangi patoloji belirlenen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Elde edilen bütün veriler daha sonrasında analiz yapılması amacıyla kaydedildi. Öncelikle hastaların voksel tabanlı görüntü analizleri yapıldı. Bu amaçla OsisriX analiz programı kullanıldı. Elde edilen veriler değerlendirilerek kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Elde edilen analiz sonuçlarına göre hasta gurubu ile kontrol gurubu arasında anlamlı bir fark belirlendi. Elde edilen difüzyon görüntüleme analizleri kontrol grubu ile değerlendirdi. Bu amaçla FSL yazılım programı kullanıldı. FSL programı ile görüntülerin fraksiyonel anizotropi (FA) analizleri yapıldı. Analiz sonucunda özellikle limbik sistem yapılarında p<0.05 olacak şekilde anlamlı olarak kontrol grubuna göre farklılık belirlendi. Yapılan bu çalışma ile özellikle ilaç dirençli epilepsilerde ilerleyen dönemlerde preoperatif değerlendirme anlamında faydalı olacağı ve bu çalışmaların artması gerektiği sonucuna varıldı.
Edirne yöresindeki köpeklerde Cryptosporidium spp.'nin yaygınlığının araştırılması
Amaç: Cryptosporidium spp. dünya çapında yaygın, insan ve hayvanlarda gastrointestinal hastalık meydana getirebilen paraziter bir protozoondur. Genç ve immun sistemi baskılanmış hayvanlarda ciddi enfeksiyona neden olan parazit sıklıkla sindirim sistemi epitel hücrelerine lokalize olarak enfeksiyon meydana getirmektedir. Zoonotik olması, geniş popülasyonlarda görülmesi ve etkenin çevrede yayılmasının kolay olmasıyla mücadele gerektiren bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Bu çalışma, Edirne yöresinde köpeklerde Cryptosporidium spp. varlığını belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini Edirne yöresindeki farklı yaş ve cinsiyette sağlıklı (n=86) ve ishalli (n=14) olmak üzere 100 köpek oluşturmuştur. Köpeklerden alınan dışkı örnekleri Kinyoun Asit-Fast boyama tekniği ile boyanarak mikroskop altında Cryptosporidium spp. ookistlerinin varlığı incelenmiştir. Bulgular: Yapılan mikroskobik inceleme sonucunda 100 dışkı örneğinden 5'inde (%5) Cryptosporidium spp. ookistlerine rastlanmıştır. Pozitiflik gösteren köpeklerin yaş, cinsiyet ve dışkı kıvamına göre dağılımı değerlendirilmiş ancak istatistiksel analizler sonucunda yaş, cinsiyet ve ishal semptomu ile Cryptosporidium pozitifliği arasında anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular, Edirne yöresinde köpeklerde Cryptosporidium spp. enfeksiyonunun %5 oranında görüldüğünü ortaya koymaktadır. Çalışma, etkenin bölgedeki epidemiyolojik izlenimi açısından önem taşımakta olup gelecekte köpeklerle ilgili yapılacak Cryptosporidium prevalans çalışmalarına bir referans olabileceği kanaatine varılmıştır.
Kedi ve köpeklerde anemi bulguları gösteren enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz hastalıklarda eritrosit morfolojilerine sitopatolojik yaklaşım
Amaç: Kliniklere gelen ve hemogram sonuçlarına göre anemik olan kedi ve köpeklerin kan yayması hazırlanarak hızlı ve ucuz bir yöntemle, rejeneratif ve nonrejeneratif sınıflandırmasının yapılması ve klinik gidişatın tespiti hedeflenmiş olup bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağlayacağı düşünüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Patoloji Anabilim Dalı‟na gönderilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 59 anemili 10 klinik olarak sağlıklı kedi ve köpekten alınıp gönderilmiş kanların rutin sitopatolojik muayenesi yapılmış olup, aynı örneklerin hemogram değerleri için hizmet alımı yapıldı. Kan yaymalarının incelemesi Wright's eosin metilen mavisi ve May-Grünwald Giemsa boyaları ile yapıldı. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Mikroskobik görüntülerin dijital fotoğrafları çekilerek bilgisayar ortamına aktarıldı. Tam kan analizleri kan sayım cihazı ile sayıldı. Bulgular: Bu çalışmada eritrosit morfolojileri kromozi derecelerine göre sınıflandırıldı. Kan yaymalarında, anemik kedi vakalarında 10 kedide makrositik, 5 kedide mikrositik bir anemi görülürken köpek vakalarında 16 makrositik, 3 mikrositik vaka görüldü. 12 kedi kan yayması hipokromik görülürken, 8 köpek vakasında hipokromik olduğu bildirildi. Sonuç: Anemik olan kedi ve köpeklerin kan yaymalarının hızlı ve ekonomik olarak hazırlanabildiği, aneminin sınıflandırmasının yapılabildiği, eritrosit morfolojilerinde değişiklerin incelenmesi ile bazı spesifik hastalıkların kesin teşhisine yaradığı, kan yaymalarında görülen kan parazitlerinin teşhisinde ucuz, güvenli ve hızlı tanıya ulaştırdığı, klinik gidişatın tespitinin sağlanabildiği ve hastalıkların tedavilerinin ne derece olumlu yanıt alındığın gözlemlenmesini sağladı. Hedeflenmiş olan bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: anemi, kedi, klinik patoloji, köpek, periferik yayma.
Köpeklerde görülen diş ve diş eti hastalıklarının dağılımı
Amaç: Köpeklerde diş ve diş eti hastalıklarının, en fazla görülen hastalıklar arasında yer aldığı bilinmektedir. Sunulan tez çalışmasında köpeklerde ağız boşluğunun inspeksiyon muayenesinde görülebilecek diş ve diş eti hastalıkları ve bunlara bağlı bazı klinik bulguların varlığı araştırılmış ve incelenmiştir. Bununla birlikte köpek sahiplerinin, köpeklerinin ağız sağlığı ile ilgili farkındalıkları da değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Sunulan tez çalışmasında farklı ırk, cinsiyet ve yaş grubundan 1082 adet köpekte toplam 2581 hastalık ve bulgu kayıt altına alınmıştır. Farklı ırk, cinsiyet ve yaş grubundan 1082 adet köpekte toplam 2581 hastalık ve bulgu kayıt altına alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen hayvanların tanımlayıcı istatistikleri cinsiyet, yaş, ırk, hasta sahiplerinin farkındalıkları ve maloklüzyon varlığına göre sınıflandırılmış ve sunulmuştur. Hastalık ve klinik bulgular ile yaş, beslenme, cinsiyet, ırk, diş grupları, hasta sahiplerinin farkındalıkları ve maloklüzyon varlığı arasındaki ilişki incelenmiştir. Verilerin analizinde Pearson Ki-Kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Sunulan tez çalışmasında; 645 erkek ve 437 dişi olmak üzere toplam 1082 köpek değerlendirildi. Yaş olarak en fazla 19-108 aylık (n=669) ve en az 0-9 aylık (n=55) köpek kayıt edilirken, büyük ırk köpeklerin en fazla (n=457), küçük ırk köpeklerin ise en az (n=259) olarak kayıt edildiği tespit edildi. Beslenme grupları arasında en çok karışık beslenmenin tercih edildiği görülürken (n=499) yaş mamanın en az (n=22) tercih edildiği belirlendi. Çalışmaya katılan köpek sahiplerinden 367'sının (n=367) köpeğinin diş ve diş eti hastalığı ile ilgili bilgi sahibi olduğu tespit edilmiştir. Toplam 2581 diş ve diş eti problemi tespit edilmiştir. En çok karşılaşılan diş ve diş eti sorunları anormal diş yönü (n=483) ve eksik diş (n=467) olarak bulunurken, bunu sırasıyla diş eti çekilmesi (n=297), periodontal cep (n=266), kırık diş (n=243), enemal hipoplazi (n=226), çürük diş (n=188), gingival hiperplazi (n=150), çatallanma (n=75), tümör (n=56), ülser (n=55), fazla diş (n=55) ve gingival kanama (n=20) izlemiştir. Çalışmaya katılan 109 aylık ve daha büyük köpeklerde tüm diş gruplarında hastalık varlığı beklenenden yüksek (P<0,001) olarak tespit edilmiştir. Yaş mama ile beslenen köpeklerin tüm diş gruplarında hastalık varlığı beklenenin üzerinde (P<0,001) bulunmuştur. Dişi köpeklerde insisiv, kanin, premolar dişlerde beklenenin üzerinde hastalık varlığı (P<0,001) tespit edilmiştir. Küçük ırk köpeklerin tüm diş gruplarında hastalık varlığı beklenenin üzerinde (P<0,001) saptanmıştır. Maloklüzyon varlığı küçük ırk köpeklere kıyasla (n=59) en fazla büyük ırk (n=96) köpeklerde rastlanmıştır. Maloklüzyon yokluğu orta ırk ve hastalık var olan köpeklerin (n=149) sadece insisiv diş grubunda beklenenden düşük (P<0,001) sayıda hastalık olduğu, büyük ırk ve hastalık var olan köpeklerde de kanin (n=148) ve premolar (n=104) diş gruplarında beklenenden düşük (P<0,001) sayıda hastalık tespit edilmiştir. Sonuç: Sunulan tez çalışmasından elde edilen çıktılara göre köpek sahiplerinin köpeklerinin ağız sağlığı durumlarının farkında olmadıkları söylenebilir Küçük ırk köpeklerde, yaşın ilerlemesi diş ve diş eti problemleri için predispoze faktör olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada en fazla tespit edilen sorunun diş anomalisi olduğu belirlenirken bu hastalıktan en fazla etkilenen diş grubunun insisiv diş grubu olduğu tespit edilmiştir. Dişi köpeklerin erkeklere göre diş ve diş eti hastalıklarına yatkın olabileceği kanısına varılmıştır. Maloklüzyonun tek başına hastalıklara sebebiyet veremeyeceği ve ileriye yönelik daha detaylı çalışma modellerinin oluşturulması gerektiği düşünülmüştür. Sunulan tez çalışması bütün olarak değerlendirildiğinde, köpeklerin ağız, diş ve diş eti sağlığı ile ilgili daha spesifik olarak yapılacak belirli hastalıklara yönelik ırk, yaş ve beslenme gruplarını inceleyen çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Leishmaniasis'in farklı evrelerindeki köpeklerde fibroblast büyüme faktörü-23 ve alfa-klotho konsantrasyonları ile ilişkili parametrelerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada sağlıklı ve Leishmaniasis'in farklı evrelerindeki köpeklerde Fibroblast Büyüme Faktörü-23 (FGF-23) ve α-Klotho konsantrasyonlarının belirlenmesi, böbrek fonksiyonu temelinde yapılan hastalığın evrelendirmesinde parametrelerin değişimlerinin ve kalsiyum-fosfor metabolizmasında önemi olan diğer metabolitlerle ilişkisinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 22 sağlıklı, 52 Leishmaniasis'li olmak üzere her iki cinsiyetten, farklı yaş ve orta büyüklükteki ırklardan toplam 74 köpek kullanıldı. Leishmaniasis'li köpekler klinik ve laboratuvar bulgular temelinde Leishvet önerilerine göre Evre I (n=16), Evre II (n=14), Evre III (n=9) ve Evre IV (n=13) olarak gruplandırıldı. Tek örnekleme ile rutin hemato-biyokimyasal parametreler yanında plazma FGF-23 ve serum α-Klotho, üre, kreatinin, fosfor, kalsiyum, parathormon, vitamin D konsantrasyonları ve idrar protein/kreatinin oranı ölçüldü. Sağlıklı köpeklerin verileri, genel ve evrelere göre Leishmaniasis'li köpeklerle karşılaştırıldı. Bulgular: Leishmaniasis'li köpeklerde FGF-23 (p<0.05), α-Klotho ve parathormon değerleri yüksek (p<0.001), D vitamini ve kalsiyum konsantrasyonları ise düşük (p<0.001) bulundu. FGF-23 konsantrasyonu Evre IV'de diğer tüm evrelerden yüksekti. α-Klotho düzeyindeki farklılıklar ise evreler arasında anlamlı değildi. FGF-23 düzeyi ile üre, kreatinin konsantrasyonları zayıf ve idrar protein/kreatinin oranı arasında orta düzeyde pozitif korelasyon belirlenirken, α-Klotho ile diğer parametreler arasında korelasyon belirlenemedi. Sonuç: Leishmaniasis'li köpeklerde FGF-23 ve α-Klotho düzeylerindeki artış ilk defa gösterildi. FGF-23 düzeyindeki artışların hastalığın ilerleyen evrelerinde daha belirgin olduğu ve üre, kreatinin konsantrasyonlarındaki artışla uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen bulguların Leishmaniasis'de görülen böbrek hastalığının patofizyolojisinin açıklanmasına yönelik ileride gerçekleştirilecek tanısal ve tedaviye yönelik çalışmalara kaynak oluşturabileceği düşünüldü.
Köpeklerde vücut sıcaklığı ölçümünde kızılötesi termometrenin kullanılabilirliği
Amaç: Vücut sıcaklığının doğru ölçümü, bir hastanın gerek incelenmesi gerekse de tanı açısından önemlidir. Günümüzde insanlar için çeşitli non-invaziv termometreler mevcuttur, ancak bunların köpeklerde kullanışlılığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmada, köpeklerde iki temassız kızılötesi termometrenin KÖT: VisioFocus PRO 06480 (VKÖT)-İtalya ve Weewell WTN 570 (WKÖT)-Çin vücut sıcaklığının aksiller (A) bölge ve korneadan (K) ölçümleri, KÖT'lerin klinik kullanılabilirliğini değerlendirmek için dijital rektal termometre DRT: Kruuse Digital Thermometer, Katalog No.: 291126 (KDRT)-Danimarka ile karşılaştırıldı. Gereç ve Yöntem: Hastanemize getirilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 150 köpek değerlendirildi. Her bir köpekte vücut sıcaklığı ölçümleri, sırasıyla DRT ile rektumdan ve iki temassız kızılötesi termometreler ile aksiller bölgeden ve korneadan gerçekleştirildi. DRT okumaları referans değer olarak kabul edilerek her iki KÖT'nin hem aksiller bölge hem de korneadaki sıcaklık okumaları bu referans değer (farklılıklar) ile karşılaştırıldı. Ölçüm yöntemleri arasındaki korelasyonlar Spearman, uyumlulukları da Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Bulgular: Kızılötesi termometreler VKÖT ve WKÖT ile aksiller bölgeden ölçülen medyan vücut sıcaklıkları sırasıyla 38,30 °C ve 37,90 °C olup, bu değerler DRT ölçümünden (38,70 °C) önemli düzeyde (p<0,001) düşük bulundu. Medyan DRT (38,70 °C) ile karşılaştırıldığında, vücut sıcaklığının iki KÖT (VKÖT: 37,50 °C; WKÖT: 37,00 °C) ile kornea ölçümleri de önemli düzeyde (p<0,001) düşüktü. İki KÖT ile aksiller bölgeden ve korneadan ölçülen sıcaklıklar ve DRT arasındaki korelasyonlar zayıftı. Passing Bablok regresyonunda iki ölçüm metodu arasında önemli sabit ve/veya orantısal yanlılık belirlendi. Bland-Altman test, vücut sıcaklığı ölçüm yöntemleri arasında önemli yanlılıklar ve klinik kullanım için kabul edilemeyecek uyum sınırları olduğunu ortaya koydu. Sonuç: Bu çalışmada köpeklerde aksiller bölge ve korneadan vücut sıcaklığı ölçümünde performansı değerlendirilen iki temassız KÖT kolay ve hızlı ölçüm sunmakla birlikte, klinik olarak dijital rektal termometre yerine kullanılabilir değildir.
Brakisefalik ırk köpeklerde yumuşak damağın bilgisayarlı tomografi (BT) ile muayenesi
Amaç: Bilgisayarlı tomografi varlığında görüntüleme ile endotrakeal tüp olmadan brakisefalik köpeklerde nazo- ve orofarengeal bölgede bulunan yumuşak ve kemik dokular üzerinde ölçümler yapılarak bu ölçümlerin birbirleri arasındaki korelasyon varlığı ve BOHS'nin klinik şiddeti ile ilişkilendirilmesi hakkında bilgi verilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Küçük Hayvan Kliniği'ne getirilen farklı ırk, yaş ve cinsiyetteki; horlama, solunum güçlüğü, egzersiz intoleransı ve senkop gibi BOHS'ın dört ana semptomundan en az birine sahip olan on iki brakisefalik köpek ile gerçekleşmiştir. Çalışmanın verileri, bilgisayarlı tomografi cihazı ile endotrakeal tüp olmaksızın servikal/farengeal bölgeden elde edilen sagittal, dorsal ve transversal kesitsel görüntüler ile oluşturulmuştur. Bulgular: Şiddetli derecede brakisefalik hava yolu sendromuna sahip köpeklerin yumuşak damak kalınlığı (P<0,05), hafif ve orta şiddetteki köpeklere kıyasla önemli ölçüde kalın bulunmuştur. İngiliz Bulldog ırkı köpeklerde yumuşak damak boyutları (uzunluk ve kalınlık), Pug ve Fransız Bulldog'lara kıyasla daha büyük olarak belirlenmiştir. Sendromun şiddeti ile yumuşak damak uzunluğunun %25'i ve %50'si seviyesindeki yumuşak damak kalınlıkları (K2 ve K3) arasındaki ilişki, istatistiksel olarak önemli (P<0,05) bulunmuştur. Farklı şiddetlerde brakisefalik sendroma sahip köpeklerde yumuşak damak uzunluğu açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Bu çalışmadaki en anlamlı sonuç, yumuşak damak kalınlıklarındaki artışın, brakisefalik obstruktif havayolu sendromunun şiddetini arttırdığı ve yumuşak damak uzunluğunun, her zaman klinik şiddetle ilişkili olmadığıdır. Anahtar kelimeler: Bilgisayarlı tomografi, brakisefalik obstruktif havayolu sendromu, yumuşak damak.
Akut renal hasarlı köpeklerde bağırsak ultrasonografisi: Bağırsak-renal ekseni odaklı prospektif değerlendirmeler
Amaç: İntestinal disbiyozis ile renal hastalıkların patofizyolojileri arasında, gastrointestinal sistem ve renal arasındaki bağlantıdan dolayı bir ilişkili bulunmaktadır. Bu kapsamda belirtilen tez projesi ile akut renal hasarı bulunan köpeklerde renal ve intestinal ilişkinin ultrasonografik olarak belirlenmesi ve ultrasonografik intestinal verilerin akut renal hasarın erken belirteci olup olmayacağının ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Doğal yolla oluşan akut renal hasar tanısı konulan ve herhangi bir şikayeti bulunmayan sağlıklı olmak üzere her iki cinsiyetten ve farklı yaşlardaki (yaş aralığı 1-13) toplamda 64 köpek çalışmaya dahil edildi. Birinci grubu (n=24), kliniğe aşı veya sağlık kontrolü amacıyla getirilen, klinik ve laboratuvar değerlendirilmelerinde herhangi bir anormallik saptanmayan sağlıklı köpekler, ikinci grubu subklinik akut renal hasar (ARH)'lı kreatin değerleri normal sınırlar içerisinde olup Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) değerleri yüksek olan köpekler (n=33), üçüncü grubu tübüler zararla ilişkili ARH bulunan kreatin ve NGAL değerleri yüksek (n=7) köpekler oluşturdu. Bulgular: Gerek tübüler zararla ilişkili ARH tanısı grubunda gerekse de subklinik ARH tanısı konulan gruplarda meydana gelen NGAL değişimleri ile yapılan sol böbrek /Aort ölçümleri arasında anlamlı düzeyde bir artış eğiliminin bulunmadığı belirlendi. Subklinik ARH ile, tübüler zararla ilişkili ARH kreatinin düzeyleri ve tübüler zararla ilişkili ARH bulunan hastalarla, sağlıklı grup arasında güçlü anlamlı (p<0,001) bir farklılık tespit edilmiştir. Tübüler zararla ilişkili ARH bulunan hastalarda kolon 3.3±0.1 mm, duodenum 5.1±0.4 mm, jejenum 4.4±0.3 mm olarak bulunurken, subklinik ARH grubuna dahil edilen hastalarda duvar kalınlıkları kolon 3.8±0.2 mm, duodenum 5.5±0.2 mm, jejenum 4.6±10.8 mm olarak tespit edilmiştir. Renal intestinal ilişki değerlendirildiğinde yanlızca subklinik ARH'li köpeklerdeki intestinal değişimler sağlıklılara kıyasla anlamlı olarak kolon p<0.001, duodenum p<0.01 ve jejenum p<0.05 bulunmuştur. Sonuç: ARH mevcut olan köpeklerde intestinal duvar kalınlıklarında artış görülmüştür. Elde edilen bu sonuçlar köpeklerde böbrek bağırsak iletişimini desteklemektedir.
Canine visceral leishmaniasis ile doğal enfekte köpeklerde abdominal aort elastikiyeti değişimlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Kanin Visceral Leishmaniasis'li (KVL) köpeklerde gelişen hipertansiyonun erken evrede belirlenebilmesi ve değerlendirilmesinde osilometrik ölçümlerin yanında abdominal aorta üzerinde meydana gelen elastikiyet değişimlerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: KVL ile enfekte olduğu tespit edilen 32 hayvan ve 12 sağlıklı köpek olmak üzere toplamda 44 hayvan değerlendirildi. Hasta hayvanlar KVL yönü ile evrelendirilerek 4 farklı gruba ayrıldı. Evrelerine göre gruplandırılan KVL'li ve sağlıklı köpekler doppler ultrasonografi ile değerlendirmeye alınarak abdominal aorta elastikiyetindeki değişimler belirlendi. Bulgular: KVL enfekte hayvanların gruplara dağılımda Evre I, II ve III düzeyinde olgular tespit edildi. Hastaların osilometrik yöntemle ölçülen tansiyon değerlerinin abdominal aorta elastikiyeti sonuçlarına göre anlamlı düzeyde değişimlerin oluşmadığı belirlendi. Hastalığın klinik evrelendirmesine bağlı olarak sağlıklı hayvanlar ile Evre III grubu arasında ve Evre II ile III grupları arasında abdominal aorta elastikiyetinin anlamlı derecede azaldığı (p<0,05) belirlendi. Sonuç: KVL ile enfekte hayvanların abdominal aorta elastikiyetlerinin hastalığın evresi ilerledikçe azalma eğilimde olduğu ve sistemik dolaşımı doğrudan etkileyebilecek değişimler meydana getirdiği kanaatine varıldı.
Köpeklerde idrar özgül ağırlık ölçümünde bir dijital refraktometrenin kullanılabilirliği
Amaç: İdrar özgül ağırlığı (İÖA), klinik olarak idrar konsantrasyonunu değerlendirmek için kullanılır ve rutin olarak refraktometre ile ölçülür. Köpeklerde İÖA'nın değerlendirilmesinde optik ve dijital refraktometrelerin karşılaştırıldığı çalışmaların sınırlı olması yanında sonuçlarıda bir örneklilik göstermemektedir. Bu nedenle, bu çalışmada İÖA ölçümünde el tipi dijital bir refraktometrenin (EDR) (Atago Pal-Usg Dog) klinikte rutin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2022 - Mayıs 2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine farklı nedenlerle getirilen 100 köpekten idrar örnekleri alındı. EDR ve referans yöntem olarak optik el tipi refraktometre (OER) (Atago URC-NE) sonuçları bağımlı t testi, Pearson korelasyon analizi, Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Ayrıca, EDR için varyasyon katsayısı (VK) ve total analitik hata (TAH) oranları belirlendi. Bulgular: OER ve EDR ile ölçülen ortalama İÖA arasındaki istatiksel olarak anlamlı bir fark (p = 000) belirlenmekle birlikte, iki refraktometre arasında pozitif mükemmel (r = 0,996) bir korelasyon bulundu. Passing - Bablok regresyon analiz; iki refraktometrenin sonuçları arasında sistematik ve orantısal yanlılık olmadığını gösterdi. Bland-Altman testinde OER ve EDR ile elde edilen ölçüm değerlerinin farklarına ilişkin ortalama değeri -0,9 olarak hesaplandı ve EDR ile ölçülen İÖA'nın OER ile ölçülen değerden 1,3 birim büyük, 3 birim küçük bulunabileceği belirlendi. VK değerlendirildiğinde, EDR'nin tekrarlanabilirliğinin oldukça iyi olduğu; TAH değerlendirildiğinde ise bu değerin İÖA için istenen sınırlarda olduğu gözlemlendi. Sonuç: Bu çalışma, köpeklerde EDR (Atago Pal-Usg Dog) ile İÖA'nın güvenli, kolay ve hızlı ölçülebileceğini ve EDR'nin klinik kullanım için uygun olduğunu gösterdi.
Gastrointestinal inflamasyonlu köpeklerde serum diamin oksidaz, zonulin, laktat ve D-dimer seviyelerinin tespiti
Amaç: İntestinal sistem patojenlere karşı bir savunma bariyeri gibi görev alırken aynı zamanda seçici emilim yoluyla temel besinlerin, iyonların ve diğer bileşiklerin metabolizmada kalmasını veya atılımını düzenler. Sızıntılı bağırsak da denilen patolojik durum bu bariyer işlevi bozukluğunda ve seçici geçirgenlik işlevinde değişiklikler meydana geldiğinde şekillenir. Ölüm veya hastalık, bağırsak duvarından "sızan" toksin ya da patojenlerin sistemik etkilerinin ve sonrasında başlayan inflamatuvar aracıların üretimini içeren bağışıklık tepkisinin bir sonucudur. Sızıntılı bağırsak bu nedenle hem hayatı tehdit eden bağırsak tıkanıklıklarına hem de hayatı olumsuz yönde etkileyebilecek kronik hastalıklara yol açmaktadır. Erken tanı, prognoz ve komplikasyonların öngörülebilmesi ve olguların risk kategorilerine ayrılması amacıyla kullanılan biyobelirteçler klinik kullanımda oldukça yararlıdır. Bu konuda farklı etiyolojik nedenlerle oluşan gastrointestinal inflamasyonda diamin oksidaz, zonulin, laktat ve D-dimer'ın sızıntılı bağırsağın tespitinde diyagnostik biyobelirteçler olarak rutinde kullanımının, teşhis ve sağaltım protokolleri konusunda fayda sağlayacağı düşünüldüğünden, analiz sonuçlarının bu bağlamda değerlendirilmesi çalışmamızın ana hedefi olmuştur. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında en az 1 gündür süre gelen diyare, kusma gibi gastroenteritis semptomları ile getirilen ve en az 1 ay öncesine kadar antibiyotik kullanmamış olan 62 hasta değerlendirilmiştir. Olgular yaş, ırk ve cinsiyet anlamında bir sınıflandırmaya tabii tutulmazken, etiyolojik sınıflandırma dikkate alınmıştır (Tablo 9). Kontrol grubu, aşıları ve antiparaziter tedavileri düzenli yapılan ve klinik olarak sağlıklı bulunan 10 köpekten oluşturulmuştur. Çalışma grubundaki olgulardan herbiri için Vena cephalica antebrachii'den antikoagülanlı tüplere 2'şer ml kan alınarak D-dimer ve laktat ölçümleri gerçekleştirilmiş ve ELISA ile gerçekleştirilecek DAO ve zonulin testi için antikoagülansız tüplere 2' şer ml kan alınıp santrifüje edilen örnekler -80 derecede saklanmış ve ELISA testleri akredite laboratuvarda yapılmıştır. Örneklerin hemolize ya da hiperlipidemik olmamasına dikkat edilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamına 0-5 yaşlı her iki cinsiyette ve farklı ırklarda 72 adet köpek dahil edilmiştir. Analizleri yapılan hastalarda ortalama ± standart hata yönünden DAO seviyelerinde (ng/mL) kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,0001) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Yine DAO seviyelerinde (ng/mL) ortalama ± standart hata yönünden kontrol grubu ile corona virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,05) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Ortalama ± standart hata yönünden zonulin seviyelerinde (ng/mL), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,001), kontrol grubu ile miksamatöz ko-infeksiyöz grup arasındaki istatistiksel fark (p<0,05), kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasındaki istatistiksel farkların (p<0,01) tamamı anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Laktat seviyelerinde (mmol/L) ortalama ± standart hata yönünden kontrol grubu ile non-infeksiyöz grup ve parvoviral enteritis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,01), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark kontrol grubu ile corona virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,0001), yine kontrol grubu ile giardiazis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan farkların (p<0,05) tamamı anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Ortalama ± standart hata yönünden D-dimer seviyelerinde (mg/dL) kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasında ve yine kontrol grubu ile miksamatöz ko-infeksiyöz grup arasında istatistiksel olarak fark (p<0,01), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasındaki fark (p<0,001) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen köpeklere ait serum örneklerinden elde edilen DAO, zonulin, laktat ve D-dimer verilerinin ortalama ve standart hata değerleri tablolaştırılmıştır (Tablo 14). Verilerin homojenite testleri Shapiro-Wilk analizine göre gerçekleştirildiğinde normal dağılmadığı ve transformasyon işlemlerine normalitenin sağlanamadığı belirlenmiştir. Bu kapsamda non-parametrik test tekniklerinden Kruskall-Wallis ANOVA yardımı ile incelenen parametrelere ait karşılaştırmalar yapılmıştır. Tüm analizler Graphpad Prism 9.2.0 (Dotmatics, Amerika) programında gerçekleştirilmiş olup analizlerde p<0,05 olarak tespit edilen durumlar istatistiksel anlamlı kabul edilmiştir. Sonuç: Analizleri yapılan hastalar ile kontrol grubu arasında anlamlı farklar bulunmuştur. Değişik etiyolojik sebeplerle gastrointestinal inflamasyona sahip köpeklerde DAO, zonulin, laktat, D-dimer, sızıntılı bağırsağın potansiyel biyobelirteçleri olarak umut vadetmektedir. Anahtar Kelimeler: D-dimer, Diamin Oksidaz, Laktat, Sızıntılı Bağırsak, Zonulin
Farklı dermatolojik bozukluğu bulunan köpeklerde kutanöz hastalık aktivitesinin belirlenmesine yönelik epidermal korneometrik analizler ve D-dimer seviyelerinin tespiti
Amaç: Hastalık takibinde biyokimyasal belirteçler, veteriner hekimin hastalığın ciddiyetini, ilerlemesini ve terapötik müdahaleyi sınıflandırmasına izin verir. Çapraz bağlı fibrinin iyi bilinen bir parçalanma/degradasyon metaboliti olan D-dimer, pıhtı oluşumu ve fibrinoliz ile yükselebilir. Bu doktora tezinin amacı, D-dimer konsantrasyonlarını analiz etmek ve köpeklerde birkaç farklı kutanöz hastalık aktivitesinin teşhisindeki önemini ve ayrıca ikinci biyobelirteçlerin erken teşhisi belirlemedeki gücünü değerlendirmekti. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla 5 köpek grubunda D-dimer analizleri yapıldı; (I) Endokrin grupta 10 köpek, (II) Enfeksiyöz grupta 10 köpek, (III) Enfeksiyöz olmayan grupta 10 köpek, (IV) Paraziter dermatozlu 10 köpek, (V) sağlıklı kontrol grubunda 10 köpek. Bulgular: Klinik olarak sağlıklı köpeklerde D-dimer aralığı < 0,1 mg/L idi. D-dimer düzeyleri (ortalama standart hata) açısından sağlıklı grup ile leishmania (p= 0.008), gıda alerjisi (p=0.016), atopik dermatit (AD) (p=0.000), piyoderma (p= 0.000) arasında istatistiksel anlamlılık vardı. Ayrıca uyuz grubuna göre leishmania (p=0.021), piyoderma (p=0.000), AD (p=0.001) ve gıda alerjisi grupları (p=0,034) arasında anlamlılık vardı. Dermatofitozis grubu ise AD (p=0.004) ve piyoderma (p=0.001) grupları arasında anlamlı değişiklikler gösterdi. Ayrıca malassezia ve AD (p=0.054) ve piyoderma (p=0.011) grupları arasında da anlamlı değişiklikler saptandı. Epidermal korneometrik analiz, uyuz (p=0.000), dermatit grubu (p=0.000), pire alerjik dermatit (p=0.034), malesezia (p=0.022), leishmania (p=0.011), dermatofitozis (p=0,044) ve piyoderma (p=0,054) ile sağlıklı grup arasında epidermal hidrasyon (%) ile ilgili önemli değişikliklerin var olduğunu gösterdi. Sonuç: Her iki parametre, D-dimer seviyeleri ve epidermal hidrasyon yorumu, klinik hastalık kanıtı ile kutanöz hastalık aktivitesi sırasında değişmiştir. D-dimer seviyeleri, seçilen hastalıklar sırasında bir biyobelirteç veya kutanöz hastalık aktivitesi olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, belirli kutanöz enflamatuar durumlarda cilt bozukluklarının yararlı olası bir biyobelirteci olabilir. Anahtar kelimeler: Analiz, D-dimer, Epidermal, Hastalık, Korneometrik, Kutanöz.
Ehrlichiosisli köpeklerin klinik değerlendirilmesinde C-reaktif protein kullanımının araştırılması
Amaç: Bu tez çalışmasında ehrlichiosisli köpeklerde CRP düzeylerinin belirlenmesi ve CRP ile çeşitli klinik bulgular arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamına Ehrlichiosisli (n=20) ve sağlıklı (n=10) köpek olmak üzere toplamda 30 köpek dahil edildi. Tüm hayvanlarda, klinik skorlamalar ve serum CRP düzeyleri belirlendi. Bulgular: CRP' nin enfekte köpeklerde (89.75 ± 16.55) ile sağlıklılara kıyasla (4 ± 0.00) yüksek (p = 0.000) seyrettiği görüldü. Ayrıca ehrlichiosisli köpeklerin CRP düzeyleri ile klinik bulgulardan yalnızca letarji (r = -0.524, p = 0.018) ve peteşi / ekimoz (r = -0.467, p = 0.038) ile istatiksel olarak anlamlı korele bulundu. Sonuç: Ehrlichiosisli köpeklerde CRP artışı ve klinik semptomların yangı ile ilişkili olarak değiştiği ancak daha fazla örneklem ile konunun araştırılması gerektiği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Ehrlichioisis, CRP, Klinik görünüm
Kedi ve köpeklerde kanser yönetimi; tanıdan tedaviye klinik çalışma
Amaç: Sunulan tez çalışmasında, ADÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na getirilen kedi ve köpeklerde kanser görülme sıklığı, tipleri, güncel tedavi yöntemlerinin uygulanabilirliği ve tedavi protokollerinin başarı oranları araştırılmıştır. Böylece, kanser konusunda bakış açısının genişletilmesi, güncel ve başarı vadeden tedavi protokolleri ile hastaların refah düzeyinin arttırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na 2020-2022 yılları arasında getirilen 3682 kayıtlı hastadan 19 kedi ve 90 köpek olmak üzere toplam 109 kanser hastası değerlendirilmiştir. Klinik muayene sonrası, her hastanın 3 yönlü akciğer grafisi çekilip göğüs boşluğu organları görüntülenmiştir. Metastaz şüpheli olan veya tümör lokasyonundan ötürü röntgen ile görüntüleme yapmanın yeterli olmadığı durumlarda ileri görüntüleme yöntemlerine (MR ve BT) başvurulmuştur. Hastanın öyküsü ve klinik durumuna göre belirlenen en uygun yöntemle tümörden örnekleme (biyopsi veya total rezeksiyon) yapılmıştır. Tüm cerrahi uygulamalarda tek tip anestezi protokolü; ksilazin HCL 1 mg/kg, ketamin HCL 10 mg/kg, izofluran %2 kullanılmıştır. Tümör tip tayini yapıldıktan sonra, her tümör tipine uygun en güncel ve etkin tedavi protokolü hızlıca planlanmış ve uygulanmıştır. Olguların %5,5'inde EKT, %30,2'sinde sadece cerrahi, %31,1'inde sadece kemoterapi ve %33'ünde hem cerrahi hem kemoterapi uygulaması, sağaltım yöntemi olarak kullanılmıştır. Bulgular: Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na 2020-2022 yılları arasında başvuran 3682 kayıtlı hastadan %2,9'unda (109/3682) çeşitli türde kanser belirlenmiştir. Bu 109 hastadan %82,5'inin (90/109) köpek ve %17,4'ünün (19/109) kedi olduğu belirlenmiştir. Kanser hastalarının tümör tiplerine göre dağılım; %5,5 (6/109) adenokarsinom, %22,9 (25/109) fibrom, %11,9 (13/109) hemanjiosarkom, %0,91 (1/109) kondrosarkom, %10 (11/109) lenfoma, %7,33 (8/109) enjeksiyon yeri sarkomu, %5,5 (6/109) mast hücre tümörü, %11 (12/109) osteosarkom, %17,4 (19/109) TVT, %7,33 (8/109) yassı hücreli karsinom olarak belirlenmiştir. Cinsiyet dağılımları köpeklerde; %65,5 (59/90) erkek ve %34,4 (31/90) dişi olarak belirlenirken, kedilerde; %52,6 (10/19) erkek ve %47,3 (9/19) dişi olarak belirlenmiştir. Yaş aralığı köpeklerde ortalama 7, kedilerde 6,5 yıl olarak belirlenmiştir. Köpeklerde ırk dağılımı; 2 Sibirya Kurdu (%2,2), 1 Terrier melezi (%1,1), 29 melez köpek (%32,3), 3 Pointer (%3,3), 13 Golden Retriever (%14,4), 7 Alman Çoban Köpeği (%7,7), 3 Presa Canario (%3,3), 9 Sivas Kangalı (%10), 2 Staffordshire Bull Terrier (%2,2), 3 Terrier (%3,3), 3 Pitbull (%3,3), 2 Bull Terrier (%2,2), 3 Rottweiler (%3,3), 4 Labrador Retriever (%4,4), 1 Boxer (%1,1), 1 Minyatür Pincher (%1,1), 1 Kopay av köpeği (%1,1), 2 Dogo Argentiono (%2,2), 1 Maltese Terrier (%1,1) şeklinde görülmüştür. Kedilerde ırk dağılımı ise; 14 melez kedi (%73,6), 4 Van kedisi (%21) ve 1 Scottish Fold (%5,2) olarak saptanmıştır. Sonuç: Adenokarsinom sağaltımında elektrokemoterapi tedavisinin literatür verilerle karşılaştırıldığında diğer yöntemlerden üstün olduğu; fibrom sağaltımında geniş marjinli rezeksiyonun tedavide yeterli olduğu; viseral hemanjiosarkom olgularında kombine tedavi de uygulansa sağ kalım sürelerinde önemli bir değişim yaşanmadığı; lenfoma, mast hücre tümörü ve yassı hücreli karsinomda inovatif kemoterapötik sağaltımının fark yarattığı; osteosarkomda kombine tedavinin daha uzun sağ kalım süresi sağladığı; TVT sağaltımında kemoterapinin tek başına yeterli olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Elektrokemoterapi, Kanser, Kedi, Kemoterapi, Köpek
Köpeklerde subklinik mastitislerin araştırılması
Mastitis, bakım ve beslenme koşulları, çevre, mikroorganizmalar, hayvan ve insan faktörlerinin birbirleriyle etkileşimleri neticesinde meme dokusuna giren mikroorganizmalara ve travmalara karşı meme dokusunun gösterdiği yangısal tepkidir. Bu çalışma, Hatay, Adana, Kahramanmaraş ve Gaziantep'te barınaklarda geçici olarak bulunan emziren dişi köpeklerde klinik ve subklinik mastitis olgularının prevalansının belirlenmesi, mastitise neden olan etkenlerin izolasyonu ve identifikasyonu amacıyla yapıldı. Bu amaçla 4 barınaktaki 29 köpekten 179 süt örneği toplandı. Yirmi dokuz köpekten 8'inde, 179 meme lobundan 16 tanesinde klinik mastitis tablosuna rastlandı. Laboratuvarda klasik yöntemle aerobik şartlarda ekilen örnekler cins düzeyinde identifiye edildikten sonra, %15 gliserinli tryptic soy broth içinde -20 oC'de saklandı. MALDI-TOF ile identifikasyon amacıyla -20 oC'de saklanan suşlardan kanlı agara pasaj yapıldı. MALDI-TOF ile tür düzeyinde identifikasyon sonrasında izolatlardan 19'unda (%10,61) miks üreme kaydedildi. MALDI-TOF sonuçları esas alınarak en sık elde edilen izolatlar 69 S pseudointermedius 28 S simulans, 25 S canis şeklinde tespit edildi. Bu türlerin ardından diğer mikroorganizmalar ise 7 S thoraltensis, 5 S felis, 2 S aureus ve 1 S equorum, 1 Corynebacterium mastiditis ve 1 Pasteurella canis şeklinde belirlendi. Köpek mastitislerinin prevalansı konusunda bir veriye ulaşılamamış ya da sahadan toplanan örneklerle elde edilmiş prevalansı ve etken listesini içeren bir yayın bulunamamıştır. Bu çalışma ile Türkiye'de ilk kez ve Dünya'da da bu genişlikte ve izolat çeşitliliğinde muhtemelen ilk kez böyle bir çalışma ortaya konulmuştur. Sonraki çalışmalara rehberlik ve öncülük etmesi umulan çalışma sonuçlarının evde bakılan köpekler için de yapılmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz.
Parvoviral enteritisli köpeklerde bazı kardiyak biyobelirteçlerin araştırılması
Köpek parvoviral enteritli (CPV) genç yavrularda miyokarditin saptanması için biyobelirteçler üzerine araştırmalar halen devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı, parvoviral enteritte (PVE) EKG, CK-MB, CT-1 ve Gal-3 gibi seçilmiş bazı kardiyak biyobelirteçlerdeki değişiklikleri ortaya koyarak hastalığın enterit formunda miyokardit varlığını belirlemekti. Çalışmanın materyalini 33 parvoviral enteritis (deney grubu) ve 8 sağlıklı aşı programı tamamlanmış 1yaş altı köpek (kontrol grubu) oluşturmuştur. Parvoviral enteritisli köpeklerde anoreksi, ateş, depresyon, kusma ve kanlı/kansız ishal tespit edilmiştir. Teşhis, dışkıda köpek parvovirus antijenini tespit eden hızlı tanı test kiti ile doğrulandı. Tüm köpeklerden kan örnekleri ve EKG kayıtları alındı. Parvoviral enteritisli köpeklere standart tedavi uygulandı. Tüm PVE köpeklerin serum kretin kinaz (CK), kretin kinaz-MB (CK-MB), galaktin-3 (Gal-3) ve kardiyotrofin-1 (CT-1) seviyeleri kontrol grubuna göre daha yüksekti p<0,05. Toplam lökosit sayısı tüm PVE grubunda düşük ve anlamlıydı. 3 aylıktan küçük köpeklerde HGB ve HCT değerleri kontrol grubu ile benzer olmasına rağmen referans limitlerin altında, RDW% ise diğer üç gruba göre daha yüksekti. Kreatinin tüm PVE gruplarında önemli ölçüde azaldı. 3 aylıktan küçük PVE köpeklerinde sinüs taşikardisi tespit edildi. EKG bulgularında kısa QT ve PR intervali <3 aylık PVE grubunda anlamlıydı. Sonuç olarak, EKG değişiklikleri, özellikle <3 aylık PVE köpeklerde miyokard hasarının belirlenmesinde daha belirleyicidir. PVE köpeklerde CK-MB ve CK ile paralel olarak artan Gal-3 ve özellikle CT-1, miyokardiyal hasar ve inflamasyonu ortaya koymada yeni biyobelirteçler olarak değerlendirilebilir. Ancak enteritli miyokardit olgularını ortaya çıkarmak için postmortem incelemeleri olan daha detaylı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Köpek, Parvoviral enteritis, miyokardit, galaktin-3, kardiyotrofin-1