Cattles
177 theses under this subject heading
Aydın ilinde bazı sütçü sığır işletmelerinde subakut ruminal asidozis insidansının belirlenmesi
Subakut ruminal asidozis (SARA) geviş getiren hayvanların artan derecede önem kazanan bir bozukluğu haline gelmektedir. Bu araştırma ile Aydın ilinde bazı sütçü sığır işletmelerinde farklı biyobelirteçler aracılığıyla SARA insidansının belirlenmesi amaçlandı. Total karışım rasyonu (TKR) ile besleme yapılan ve Aydın ilinde yer alan 8 farklı süt sığırcılığı işletmelesi çalışma kapsamına alındı. Her bir işletmede I. grup erken laktasyon (0-70. günler) ve II. grup orta laktasyonda (70- 140. günler) olmak üzere (her grupta en az n=12) 2' şer farklı grup oluşturuldu. Tez kapsamında tanımlayıcı biyobelirteçler olarak rumen pH' sı (dijital pH metre), rumen kontraksiyonlarının sayısı (fonendeskop), dışkı skorlaması (inspeksiyon), vücut kondüsyon skoru (Edmonson metodu) kullanıldı. Çalışma kapsamında 15/184 (% 8.15) hayvanın SARA pozitif (pH˂ 5.5) olduğu (12' si erken laktasyonda, 3' ü orta laktasyonda) bunun yanı sıra farklı iki çiftlikte (% 25 oranla D ve F çiftlikleri) saptanan birer olgunun SARA açısından risk grubunda, 167 olgunun ise SARA açısından negatif olduğu belirlendi. Rumen sıvısı pH değerlerinin sağlıklı hayvanlarda 6.54± 0.36, SARA teşhisli hayvanlarda ise 5.28±0.17 (p˂0.01) olduğu saptandı. Rumen kontraksiyonlarının sağlıklı olgularda 9.47± 1.13, SARA teşhisi konulanlarda 7.01± 0.7 olduğu ve istatistiksel olarak belirgin farklılık bulunduğu (p ˂0.01) görüldü. Dışkı skoruna ait ortanca değerin sağlıklı hayvanlarda 3± 0.009, SARA teşhisli hayvanlarda 2.5± 0.033 (p ˂0.01) olduğu dikkat çekti. Vucut kondisyon skoru (VKP) bakımından rumen pH'sı değerlendirildiğinde, 3˂VKP˂4 arasında VKP' ye sahip olan ineklerin ortalamaları diğer VKP gruplarına göre yüksek bulundu. İlaveten SARA teşhisi konulan 15 hayvanın 12 tanesinin VKP' si 4.25 ve 3 tanesinin VKP' si 4 olarak tespit edildi. Sağlıklı ve SARA teşhisi konulan ineklerin rumen pH' sı ile çalışma kapsamına alınan biyobelirteçler arasındaki korelasyonlar incelendiğinde rumen pH' sı ile rumen kontraksiyonu arasındaki ilişki sağlıklı ve SARA teşhisi konulan ineklerde sırasıyla 0.246 ve 0.647 olarak bulunmuş olup (P˂ 0.01), özellikle SARA teşhisi konulan ineklerde her iki özellik arasındaki korelasyonun sağlıklı hayvanlara göre yüksekliği dikkat çekti. Yine, rumen pH' sı ile VKP arasındaki ilişki her iki durumda da istatistiksel açıdan önemli bulundu (P˂ 0.01; sırasıyla sağlıklı ve SARA teşhisi konulan inekler için 0.414 ile 0.781). Dışkı skoru ile rumen pH' sı arasındaki ilişki her iki sağlık durumu bakımından ele alınmış olup, sağlıklı olan hayvanlarda düşük ancak istatistik bakımdan önemli değerler (0.222) elde edilirken, SARA teşhisi konulan hayvanlarda ise negatif yönde (-0.428) bir ilişkinin varlığı tespit edildi (P˃ 0.05). Sonuç olarak Aydın ili sınırlarında yer alan işletmelerde SARA'nın varlığı ilk kez bu çalışma ile değerlendirilmiştir. Çalışmamız kapsamında SARA ile ilişkide olan biyobelirteçlerin (rumen pH' sı, rumen kontraksiyonları, dışkı skoru, VKP) korelasyonlarıda incelenmiş olup tanı amacıyla da değerlendirilebileceği, erken koruyucu tedbirler alınarak hastalığın engellenebileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Aydın, sütçü sığır, subakut ruminal asidozis, insidans, biyobelirteç
Güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen buzağıların kan kalsiyum ve glukoz seviyelerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen yavrularının kan total ve iyonize kalsiyum ile glukoz seviyeleri birlikte karşılaştırıldı. Çalışmanın materyalini Almanya Giessen Justus Liebig Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum, Jinekoloji ve Androloji Kliniği'ne doğumun takibi ya da güç doğuma müdahale için getirilen gebe hayvanlara ait buzağıların verileri oluşturdu. Bu hayvanlar içerisinden seçilen 30 düve ve 30 inek olmak üzere toplam 60 adet anneden elde edilen 60 buzağıya ait veriler bu çalışmada kullanıldı. Değerlendirmeye alınan buzağılar normal ve güç doğumdan elde edilen yavrular olarak iki gruba, her grup da kendi içerisinde düve ve ineklerden elde edilen buzağılar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Buzağılardan doğum anından (PP0) başlayarak postpartum (PP) 2, 4, 6, 8, 12, 16, 24, 36, 48 ve 72'nci saatlerde alınmış kan örneklerinden ölçülmüş glukoz, total ve iyonize kalsiyum düzeyleri grup içerisinde ve gruplar arasında değerlendirildi. Buzağıların glukoz seviyelerine ölçüm zamanının etkisi anlamlı olup, glukoz seviyesi örnekleme zamanı içerisinde linear, kuadratik ve kübik değişimler göstermiştir (p<0,001). PP2 ve PP48 arasında, buzağıların kan glukoz seviyesi bakımından istatistiksel açıdan önemli doğum sayısı x doğum şekli interaksiyonları gözlenmekte olup (p>0,05), bu dönemlerde, güç doğum yapan düvelere ait buzağılarda kan glukoz düzeyinin diğer gruplardaki buzağılardan göre daha düşük ortalama değere sahip olduğu görülmektedir. İyonize ve total kalsiyum değerlerinin PP0' da tüm gruplarda yüksek olduğu PP2'den itibaren referans değerler arasına yerleştiği ve gruplar arasında bir fark bulunmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Buzağıların kan glukoz ve kalsiyum değerlerinin doğumdan kısa süre sonra bağımsız olduğu ancak hem glukoz hem de kalsiyum değerlerinin intrauterin yaşamda anneden etkilenerek regüle edildiği, PP0 değerlerine yansıması ile anlaşılmaktadır.
Yerli kara ve Doğu Anadolu kırmızısı ırkı sığırlarda calpastatin (CAST), leptin (LEP) ve büyüme hormonu reseptörü(ghr) genlerinin frekanslarının belirlenmesi
Bu çalışma, Yerli Kara (YK) ve Doğu Anadolu Kırmızısı (DAK) ırkı sığırlarda Calpastatin (CAST), Leptin (LEP) ve Büyüme Hormonu Reseptörü (GHR) gen polimorfizmlerinin frekanslarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın 50 baş YK, 50 baş DAK ırkı sığır kullanılmıştır. Alınan kan örneklerinden PCR-RFLP yöntemi ile genotiplendirme işlemi gerçekleştirilmiştir. CAST geni S20T polimorfizmi açısından CC, GC ve GG genotiplerine ilişkin frekanslar sırasıyla YK'larda %56, %40 ve %4; DAK'da ise sırasıyla %26, %40 ve %34 olarak belirlenmiştir. GHR geni S555G polimorfizmi açısından hem YK'da (%56) hem de DAK'da (%38) en yüksek frekansın AG genotipi olduğu tespit edilmiştir. LEP geni A80V polimorfizmi açısından ise incelenen tüm ırklarda sadece TT genotipi görülmüştür. Sonuç olarak, incelenen YK ve DAK ırkı sığırların hedeflenen CAST ve GHR polimorfizmleri açısından varyasyon gösteriği; ancak LEP-A80V polimorfizmi açısından ise monomorfik olduğu tespit edilmiştir. Et verim ve kalitesine etkili olduğu düşünülen CAST ve GHR genlerindeki polimorfik yapının, YK ve DAK ırkı sığırlarda fenotipi ne düzeyde etkilediğine ilişkin gerçekleştirilecek çalışmaların gerekliliği açıktır. Mevcut çalışmanın yerli gen kaynaklarının korunması açısından literatüre katkı sağlayacağı düşünülürken; söz konusu çalışmalara da temel oluşturacağı öngörülmektedir.
Kütahya yöresinde yayılış gösteren kene türlerinin araştırılması
Bu çalışma Kütahya çevresinde bulunan büyükbaş ve küçükbaş hayvanları enfeste eden kene türlerini, bunların mevsimsel aktivitelerini ve yaygınlıklarını belirlemek amacıyla planlanmıştır. Ekim 2010-Ekim 2011 tarihleri arasında 10 köyde hayvanlar ve barınakları enfestasyon yönünden muayene edilmiştir.İncelenen hayvanlarda enfestasyon oranı %9,55 olarak saptanmıştır. Ağaçköy, Ahiler, Ahmetoluğu, Bölcek, Enne, Kıranşeyh, Kozluca, Sırören, Yaylababa, Yenice'de yapılan araştırmalarda kene yoğunlukları sırasıyla %9,89, %10,35, %0, %0,91, %3,81, %5,48, %7,31, %37,44, %17,05, %7,76 olarak tespit edilmiştir. Barınaklarda keneye rastlanmamıştır. Ixodes ricinus, Ixodes hexagonus, Rhipicephalus (Boophilus) annulatus, Dermacentor marginatus, Hyalomma marginatum, Haemaphysalis parva, Haemaphysalis sulcata, Haemaphysalis punctata, Rhipicephalus bursa, Rhipicephalus sanguineus, Rhipicephalus turanicus'dan oluşan 11 kene türü tespit edilmiştir.Kene türlerinin mevsimsel aktiviteleri de tespit edilmiştir. Ixodes ricinus türüne en fazla sonbahar ve kış aylarında (kasım ayı sonu-ocak ayı başı) rastlanmıştır. Ayrıca, kasım ayında bir I. hexagonus saptanmıştır. Aynı ayda, R. (Boophilus) annulatus türü kenelerin yoğunluğunun, Kozluca'da ve Yaylababa'da arttığı tespit edilmiştir. Dermacentor marginatus genellikle kış aylarında bulunmuştur. Hyalomma marginatum nisan-temmuz ayları arasında görülmüş, nisan ayında ilk olarak Yaylababa'da bir keçide bulunmuştur. Haemaphysalis parva ekim, kasım ve mart aylarında bulunmuştur. Haemaphysalis sulcata kasım ve mart aylarında tespit edilmiştir. Haemaphysalis punctata sadece mart ve kasım ayında bulunmuştur. Rhipicephalus türleri genellik ilkbahar sonu ve yaz aylarında bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Keçi, Kene, Koyun, Kütahya, Mevsimsel Aktivite, Sığır.
Kırşehir'de yetiştirilen esmer sığırlarda bazı verim özelliklerine ait fenotipik parametre tahminleri
Çalışmada, Kırşehir ilinde yetiştirilen 4050 baş Esmer ırka ait verim kayıtları değerlendirilmiştir. Süt verim özelliklerinden 305 gün süt verimi (305 GSV), laktasyon süresi (LS) ve kuruda kalma süresi (KKS) ve döl verim özelliklerinden ise buzağılama aralığı (BA) üzerinde durulmuştur. İlgili özellikler üzerine doğum yılı, laktasyon sırası, buzağılama mevsimi, işletme büyüklüğü ve buzağılama yaşının etkileri araştırılmıştır. 305 GSV, LS, KKS ve BA ilişkin tanımlayıcı istatistikler sırasıyla 4607,1±26,1, 362,24±1,63, 63,242±0,361 ve 396,11±1,51 olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak, hesaplanan fenotipik parametreler ıslah çalışmalarında seleksiyon kriteri olarak kullanılabileceği ve seleksiyondaki başarıyı arttırabileceği düşünülmektedir. Ayrıca bu değerin hesaplanması bölgede artık Esmer ırkı sığırlardan ziyade diğer süt sığırı ırklarının yetiştirilmeye başlandığı ve eğilimin bu yönde olabileceğini göstermektedir.
Aydın İli söke ilçesinde siyah-alaca sütçü ineklerde subklinik mastitis prevalansının belirlenmesi
Bu çalışmada, Aydın ili Söke ilçesinin farklı mahallelerinde bulunan Siyah-Alaca ineklerde subklinik masititis oranının belirlenmesi ve subklinik mastitise neden olan bakterilerin moleküler (sekans analizi) identifikasyonun yapılması amaçlandı. Materyal olarak 312 baş Siyah-Alaca ineğin 1231 meme lobu kullanıldı. California Mastitis Test (CMT) sonucunda, ineklerin %72.44'ünün ve meme loblarının %46.63'ünün subklinik mastitisli olduğu belirlendi. Subklinik mastitisli inekler, yaş, laktasyon ayı, altlık yapısı, sağım sistemi ve bulundukları mahallelere göre değerlendirildi. Yaş ve laktasyon ayının artışı subklinik mastitis için riskli olduğu düşünüldü. Sağım sisteminin subklinik mastitise etkisi yüzdesel olarak farklı bulunsa da istatistiksel olarak önemli olmadığı (P>0.05) gözlenirken; kauçuk altlığın kullanıldığı işletmelerde subklinik mastitisin önemli derecede azaldığı kaydedildi (P<0.001). CMT pozitif 226 inekten aseptik şartlarda alınan süt numunelerinin 128'inde (%56.64) patojen mikroorganizmalar tespit edilirken 98'inde (%43.36) üreme görülmedi (P<0.05). Yüzyirmisekiz numuneden, 178'inde mikroorganizma ürediği, bunlardan 77'sinin (%43.75) bulaşıcı, 99'unun (%56.25) çevresel mastitis etkeni bakteri, 2'sinin ise maya olduğu tespit edildi. Streptecoccus spp., Stapylococcus spp., Corynebacterium spp., Bacillus spp. ve koliform grubu bakterilerin en çok identifiye edilen türler olduğu görüldü. Altlık materyali olarak gübrenin kullanıldığı işletmelerde, çevresel mastitis etkenlerinin subklinik mastitisde başlıca risk faktörü olduğu tespit edildi. Farklı bölgelerde yapılan çalışmalarda olduğu gibi Aydın ili Söke ilçesinde de subklinik mastitisin önemli bir sorun olduğu, ayrıca yetiştiricilerin hastalığın tanı, tedavi ve daha önemlisi koruma-kontrol yolları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları belirlendi. Belirli aralıklarla subklinik mastitis taraması yapılması, etken izolasyonu ve identifikasyonu ile mastitise karşı alınacak tedbirlerin işletmelerin karlılığı ve sürdürebilirliği için önemli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: California Mastitis Test, Moleküler identifikasyon, Subklinik mastitis
Adana entansif besi işletmelerinde sürü yönetim uygulamaları
Bu çalışma, entansif besi işletmeleri sürü yönetim uygulamalarına yönelik anket çalışması ile seçilen özel besi işletmesinde muhasebe kayıtları takibi olmak üzere 2 aşamalı olarak planlanmıştır. Anketlerde besicilere demografik yapı, işletme bilgileri ve besiciliğin genel durumu ile karlılık değerlendirmeleri konularında sorular sorulmuştur. Toplam 75 işletmede anket yapılmış, bir tanesinin kayıtları örnek olarak incelenmiştir. Anket sonuçlarına göre, işletmelerin büyük çoğunluğunda teknik bilgi ve takip eksikliği söz konudur. Besicilerin tecrübe ile iş takip ettikleri ve karlılığı da gelir-gider arası fark olarak gördükleri anlaşılmaktadır. Teknik bilgi konusunda yem fabrikalarının ilk sırada yer aldığı anlaşılmaktadır. Ancak yetiştiricilerin çoklukla birbirinden etkilendiği ve bilgi temininde sıklıkla yakın çiftliklere danıştıkları anlaşılmaktadır. Takip edilen işletme verilerine göre 303 günlük besi sonucunda et satışından 16.954.813,17 TL elde edilmiştir. Gübre satışıyla beraber toplam rakam 17.105.813,17 TL' ye ulaşmıştır. Toplam kar 1.509.493,17 TL olmuştur. Toplam harcanan miktar 15.596.320 TL olup bu rakama işletmenin amortismanı dâhil edilmemiştir. Bu haliyle yapılan kar %9,6 de kalmıştır. Aynı dönem için banka faizlerinin %18-20 bandında olduğu düşünüldüğünde işletme kar etmiş olsa da yapılan besinin ne kadar kazançlı olduğu, alınan risklerde hesaba katıldığında tartışmaya açık bir konudur. Ayrıca rasyon düzenleme, tartım ve gruplandırma yapabilen işletmeler daha iyi performans elde etmektedir. GCAA düşük olan işletmelerde besi süresi uzamaktadır. Takip edilen işletmede, kapasite kullanım oranı 22,38 olarak belirlenmiş olup, maliyetlerin olumsuz etkilenmesine sebep olmuştur.
İneklerde subklinik mastitislere sebep olan bakteri türüne göre sütteki TH1/TH2 sitokin dengesinin belirlenmesi
Bu tezde, ineklerde subklinik mastitislere neden olan bakteri türlerine (Escherichia coli, Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus) göre sütteki Th1/Th2 sitokin dengesinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya 180 adet inek dahil edildi. İneklere Kaliforniya Mastitis Testi (CMT) uygulandı. Kaliforniya Mastitis Testinde, dört meme lobuda negatif olan inekler CMT (-) grubuna (n=45) dahil edildi. Escherichia coli grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Escherichia coli üreyen ineklerden; Streptococcus agalactiae grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Streptococcus agalactiae üreyen ineklerden ve Staphylococcus aureus grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Staphylococcus aureus üreyen ineklerden oluşturuldu. Süt numunelerindeki somatik hücre sayımı Cell Counter cihazı kullanılarak ölçüldü. Süt kompozisyon analizi Laktoscan cihazı kullanılarak ve sitokin analizleri ise tür spesifik ticari ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Escherichia coli grubunda süt TNF-α ve IFN-γ düzeyi yüksek bulunurken, IL-2 düzeyi düşük bulundu. En düşük süt IL-4 düzeyi CMT (-) grubunda bulundu. Süt IL-5 düzeyi en yüksek Streptococcus agalactiae grubunda bulunurken, süt IL-10 düzeyi en yüksek Staphylococcus aureus grubunda tespit edildi. Ayrıca, sütteki somatik hücre sayısının (SHS) artması, TNF-α ve IFN-γ düzeyinin azalmasına, IL-5 düzeyinin ise artmasına neden oldu. Ancak, IL-2, IL-4 ve IL-10 düzeylerinin SHS değişikliğinden etkilenmediği tespit edildi. Ayrıca, süt örneklerinde yağ yüzdesi Escherichia coli grubunda en yüksek oranda bulunurken, yağsız kuru madde, protein, laktoz ve mineral madde yüzdesi en düşük oranda bulundu. Sonuç olarak, Escherichia coli grubunda Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th1 yönüne kaydığı belirlendi. Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus gruplarında ise Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th2 yönünde olduğu bulundu. Bulgularımıza göre, Escherichia coli'ye bağlı mastitis olgularında hücresel bağışıklığın güçlü tutulması gerekirken, Staphylococcus aureus ve Streptococcus agalactiae'nın neden olduğu mastitislerde ise hümoral bağışıklığın desteklenmesi kanaatine varıldı.
Postpartum sorunlu ineklerde asprosin ve beta-hidroksibütirik asit düzeylerinin araştırılması
Bu tezde, ineklerde asprosin düzeylerinin tespit edilmesi, bu hormonun postpartum hastalıklar ve β- hidroksibütirik asit (BHBA) ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi ayrıca asprosin hormonunun postpartum dönem hastalıkları özelliklede ketozis için bir belirteç olması ihtimalinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla tez iki aşamalı olarak dizayn edilmiştir. Birinci aşamada, yaşları 3-4 arasında değişen sağlıklı 20 Simental ırkı ineğin doğum anında, doğumdan sonra 3, 6, 9, 12 ve 15. günlerde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. İkinci aşamada ise 200 inek sağlıklı (n=100) ve hastalıklı (retensiyo sekundinarum, hipokalsemi, metritis, topallık, abomazum deplasmanı, mastitis) (n=100) olarak iki gruba ayrıldı ve doğum sonrası sadece 15. günde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. Her iki aşamada da asprosin düzeyleri ticari ELISA kiti ve BHBA değerleri ise ketometre kullanılarak ölçüldü. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde ineklerde asprosin hormonunun kan serumunda ölçülebilir düzeyde ve BHBA ile arasında negatif korelasyon (r= -0.194) olduğu belirlendi (P<0.01). Diğer yandan çalışmanın ilk aşamasında elde edilen verilere göre BHBA (P=0.242) ve asprosinin (P=0.889) günlere göre değişiminde herhangi bir paralellik görülmedi (P>0.05). Hastalıklı ve sağlıklı hayvanların BHBA ve asprosin düzeyleri birbiriyle karşılaştırıldığında ise hastalıklı grubun BHBA (0.77±0.31 mmol/L) ve asprosin (0.99±0.41 ng/mL) düzeylerinin sağlıklı gruba göre daha yüksek (BHBA = 0.66±0.31 mmol/L, asprosin= 0.86±0.27 ng/mL) olduğu (P<0.05); hastalıklı grubu oluşturan hayvanlar kendi içerisinde karşılaştırıldığında ise retensiyo sekundinarumlu hayvanların BHBA düzeyinin (0.90±0.4 mmol/L) daha yüksek (P<0.05), asprosin değerinin (0.90±0.37 ng/mL) farklı olmadığı, yine topallık yaşayan hayvanların BHBA düzeyinin düşük (0.54±0.05 mmol/L), asprosin düzeyinin (1.84±0.51 ng/mL) ise daha yüksek (P<0.01) olduğu tespit edildi. Ketozis olmayan (BHBA <1.2 mmol/L) hayvanlarda asprosin düzeyi (0.95±0.35 ng/mL) subklinik ketozisli (BHBA ≥1.2 mmol/L) (0.71±0.21 ng/mL) gruptan daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, ineklerde asprosin ile postpartum dönem hastalıkları arasındaki ilişkilerin belirlenmesi için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı kanaatine varıldı.
Elazığ ve Erzincan yöresi sığır ayak hastalıklarının değerlendirilmesi
Erzincan ve Elazığ yörelerinde, sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansının araştırılması amaçlanmıştır. Bu yörelerde farklı yaş ve cinsiyette Erzincan yöresinde 3000, Elazığ yöresinde 1000 baş olmak üzere toplam 4000 baş sığır, ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonları yönünden incelendi. Yıl boyunca her mevsimde işletmeler ve meralar ziyaret edilip hayvanlar ayak hastalıkları yönünden muayene edildi. Hayvanların otladığı meralardan toprak numunesi alınıp içeriğinde bulunan iz elementlerin tespiti için analize gönderilmiştir. Yıl boyu nem ve yağış tespiti için meteorolojiden veriler toplanmıştır. Erzincan yöresindeki sığırlarda yapılan araştırmada 106 ayakta yalnızca tırnak deformitesi, 62 ayakta yalnızca ayak hastalığı görülürken, 99 ayakta ise tırnak deformitesi ile birlikte ayak hastalığı tespit edildi. Elazığ yöresindeki sığırlarda yapılan incelemelerde 39 ayakta yalnızca tırnak deformitesi, 22 ayakta yalnız ayak hastalığı görülürken, 38 ayakta ise tırnak deformitesi ile birlikte ayak hastalığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak aritmetik ortalamaları alındığında Erzincan yöresi sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansı % 9,8, Elazığ yöresi sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansı %8.9 olarak tespit edilmiştir
İnaktif parapoxvirüslerin immunomodulatör etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada; İnaktif parapoxvirus ovis (iPPVO)'in Infectious Bovine Rhinotracheitis (IBR )'li sığırlarda serum antikor seviyeleri ve total lökosit miktarları, iPPVO uygulanan farelerde ise ELISA testi ile TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-8 ve RT-PCR ile TNF-α, IL-1β, IFN-γ seviyeleri araştırıldı. Bu amaçla çalışmada 15 adet sığır ve 10 adet fare kullanıldı. Sığırlar kontrol grubu ( n=5 ), IBR aşı grubu ( n=5 ) ve IBR aşı+iPPVO grubu ( n=5 ) olarak ayrıldı. Sığırlarda kontrol grubuna 1. ve 15. günde PBS uygulandı, 0. 15. ve 30. günde kan örnekleri alındı, IBR aşı grubuna 1. ve 15. günde kas içi IBR aşısı uygulandı, 0. 15. ve 30. günde kan örnekleri alındı, IBR aşı+iPPVO grubuna 1. ve 15. günde kasiçi IBR + iPPVO uygulandı, 0. 15. ve 30 günde kan örnekleri alındı. Farelerde kontrol grubuna 0.1 ml PBS, iPPVO grubuna ise 0.1 ml derialtı yolla iPPVO verildi ve 10 gün sonra kan ve dalakları alındı. Denemenin sonunda yapılan analizler sonucu; sığırlarda IBR+iPPVO grubunda, kontrol ve IBR grubuna göre total lökosit miktarında ve serum antikor titrelerinde anlamlı düzeyde yüksek, farelerdede iPPVO grubunda kontrol grubuna göre ELISA testlerinde TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-8 ve RT-PCR testlerinde de IL-1β, IFN-γ, TNF-α değerlerinde istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak sığırlarda ve farelerde iPPVO uygulamasının immunomodulatör etki oluşturduğu, enfeksiyonların sağaltımında ve korunmasında etkili olacağı sonucuna varılmıştır.
Echinococcus granulosus'un sığır ve koyun izolatlarının moleküler karakterizasyonu, haplotip analizi ve miRNA ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi
Kistik Ekinokokkozis (KE), Echinococcus granulosus'un larval formu tarafından oluşturulan, insanlarda ve ara konak hayvanlarda dünya çapında yaygın olarak görülen zoonotik bir helmint hastalığıdır. E. granulosus'taki genetik farklılıkların tespit edilmesi, hastalığın patojenitesi, bulaş yolu ve mücadele yöntemlerinin belirlenmesi bakımından önemlidir. E. granulosus'un konak ve parazit ilişkisindeki mekanizmaları açıklamaya çalışan yaklaşımlardan biri mikroRNA'lardır. Bu çalışmada sığır ve koyun orjinli hidatik kist izolatlarında E. granulosus s.l. genotip ve haplotip grupları belirlenerek, farklı kist yapılarında ve gruplar arasında, egr-miR-7, egr-miR-71 ve egr-miR-96 miRNA'larının ekspresyon seviyeleri karşılaştırılmıştır. Hedef miRNA'ların hastalığın tanısında biyobelirteç olarak kullanılabilme potansiyeli araştırılmıştır. Toplam 82 hidatik kist izolatından (41 sığır, 41 koyun) 81'inin genotipi, mt-CO1 gen bölgesine yönelik PCR ve sekans analizleriyle E. granulosus s.s. (G1 ve G3) olarak belirlenirken, sığır orjinli bir izolatın genotipi Echinococcus canadensis (G6/7) olarak tespit edilmiştir. Örneklerde toplam 26 nükleotid polimorfizmi ve 29 haplotip grubu belirlenmiştir. Steril kistlerde germinal membranlarda, fertil kistlerin germinal membran ve protoskolekslerinde miRNA ekspresyonları qRT-PCR ve Real Time PCR analizleri ile araştırılmıştır. E. canadensis (G6/7) örneği kontrol olarak seçilerek tüm haplotip gruplarındaki miRNA ekspresyon düzeyleri karşılaştırılmıştır. miRNA'ların 29 haplotip grubunun %79.31'inde yüksek, %10.345'inde düşük düzeyde eksprese olduğu belirlenmiştir. Koyun orjinli fertil 10 örnekte, protoskoleks yapısına kıyasla germinal membranda ortalamada egr-miR-7, egr-miR-71 ve egr-miR-96 miRNA'larının sırasıyla 44, 168 ve 351 kat yüksek düzeyde ekspresyon gösterdiği belirlenmiştir. Genotip ve haplotip grupları arasında yüksek oranda istatistiki olarak anlamlı olan ekspresyon düzeyi farklılıkları tespit edilmiştir. Sonuç olarak, egr-miR-7, egr-miR-71 ve egr-miR-96 miRNA'larının ve özellikle egr-miR-96'nın aktif KE teşhisinde biyobelirteç olarak kullanılabilme potansiyelinin olabileceği gösterilmiştir.
Portatif bir klinik analizörün sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki geçerliliğinin araştırılması
Portatif bir analizör olan i-STAT'ın sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki güvenilirliği hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun portatif bir cihazla belirlenmesi, hayvanın kalsiyum durumunun hızlı bir şekilde değerlendirilmesine ve saha şartlarında etkili bir tedavinin yapılmasına imkân tanır. Bu çalışmanın amacı, i-STAT'ın sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki güvenilirliğini değerlendirmektir. Bu çalışmada değişik hastalıklara sahip 121 sığır kullanılmıştır. Venöz kan örnekleri kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun belirlenmesi için i-STAT ve Radiometer ABL 800 analizörlerine uygulanmıştır. Elde edilen veriler karşılaştırma, doğruluk, uyum ve güvenilirliği ortaya koymak için eşli t testi, konkordans analizi, Passing-Bablok regresyon analizi ve Bland-Altman analizine tabi tutulmuşlardır. Radiometer ABL 800 referans metot olarak i-STAT ise test metodu olarak kabul edilmiştir. i-STAT'ın performansı, iki farklı kan iyonize kalsiyum konsantrasyonu eşik değerinde (< 1 mmol/L; <1.18 mmol/L) receiver operating characteristics (ROC) eğrisi ile değerlendirilmiştir. i-STAT ve Radiometer ABL 800 ile ölçülen ortalama kan iyonize kalsiyum konsantrasyonları benzer olarak belirlenmiştir (1.09 vs 1.09 mmol/L; P=.82). i-STAT'ın sonuçlarının Radiometer ABL 800 ile oldukça yüksek korelasyona sahip olduğu tespit edilmiştir (r= 0.98, P < .0001). i-STAT ile ölçülen kan iyonize kalsiyum (Y) ve Radiometer ABL 800 ile ölçülen kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun (X) regresyon eğrisi Y=-0.108276+1.103448×X olarak ortaya konulmuştur. Benzerlik çizgisinden sapma önemsiz olarak tespit edilmiştir (P = .64). Bland-Altman analizi ortalama hatanın olmadığını belirlemiştir. i-STAT < 1 mmol/L ve < 1.18 mmol/L kan iyonize kalsiyum konsantrasyonu eşik değerlerinde sırasıyla % 100 (95% güven aralığı, 87.7 – 100.0) ve % 94.8 (95 % güven aralığı, 87.2-98.6) sensitiviteye sahip olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, i-STAT sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu doğru bir şekilde belirlemiş ve özellikle hipokalsemiyi yüksek sensitivite ile tahmin etmiştir. Anahtar Kelimeler: kalsiyum, sensitivite, süt ineği, portatif analizör.
Şap hastalıklı ve şap aşısı yapılan sığırlarda bazı biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, şap hastalıklı sığırlar ile şap aşısı yapılan sığırlarda kardiyak enzim [kardiyak troponin-I (cTn-I), kreatin kinaz (CK), kreatin kinaz – miyokardiyal band (CK-MB), laktat dehidrogenaz (LDH) ve aspartat aminoteansferaz (AST)] aktiviteleri ile serum A, C ve E vitamini düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma materyalini, genel klinik muayenelerinden sonra şap hastalığı teşhisi konan 20 baş sığır (Hasta grubu) ile şap aşısı yapılan sağlıklı 20 baş sığır (Aşı grubu) olmak üzere toplam 40 baş hayvan oluşturdu. Hasta grubundaki hayvanlardan 1 kez, Aşı grubundaki hayvanlardan ise aşılamadan önce (Kontrol grubu) ve aşı uygulamasından sonraki 1., 3., 7. ve 14. günlerde (sırasıyla Aşı-1 grubu, Aşı-2 grubu, Aşı-3 grubu ve Aşı-4 grubu) detaylı klinik muayeneler (vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansı ile rumen hareketleri sayısı) yapıldıktan sonra hematolojik ve biyokimyasal analizler için V. jugularis'lerinden kan örnekleri alındı. Şap virusunun tipinin ASİA1 tipi olduğu belirlenmiştir. Şap aşısı olarak Şap Enstitüsü tarafından üretilen Turvac-Oil şap aşısı 2 mL deri altı uygulandı. Hematolojik muayeneler [total lökosit sayısı, eritrosit sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değer, ortalama alyuvar hacmi (MCV), ortalama alyuvar hemoglobini (MCH), ortalama alyuvar hemoglobin derişimi (MCHC) ve trombosit sayısı] Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesi teşhis laboratuvarında bulunan kan sayım cihzında ve serumda kardiyak enzim aktiviteleri (cTn-I, CK, CK-MB, LDH, AST) Fırat Üniversitesi Hastanesi teşhis laboratuvarında ticari test kitleri yardımıyla cTn-I hormon analizöründe chemiluminesence yöntemiyle; CK, CK-MB, LDH, AST düzeyleri ise otoanalizörde spektrofotometrik yöntemle hemen analiz edildi. Serum A, C ve E vitamini ile malondialdehit (MDA) düzeyleri ise Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Besleme ve Beslenme Hastalıkları Anabilim Dalı'nda bulunan Yüksek Performanslı Sıvı Ünitesinde gerçekleştirildi. Hasta grubu ile diğer gruplar arasında tüm klinik parametrelerin ortalama değerlerinin istatistiksel olarak önemli derecede farklı olduğu görülmektedir (P<0.05). Bu farklılıkların vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansının hasta grubunda yüksek ve rumen hareketi sayılarının ise önemli derecede düşük olduğu görülmektedir. Hematolojik parametrelerden hemoglobin miktarı, MCV, MCH ve trombosit sayısı ortalama değerleri açısından gruplar arasında önemli farklılıkların olmadığı (P>0.05) belirlenirken, total lökosit sayının Hasta grubunda diğer gruplardan yüksek olduğu, Hasta grubu ile Aşı-1 grubu ortalama değerleri arasında farkın istatistiksel açıdan önemi olmamasına rağmen ve diğer gruplarla (Kontrol, Aşı-2, Aşı-3 ve Aşı-4 grubu) arasındaki farkın önemli olduğu belirlenmiştir (P<0.05). Eritrosit sayısının ortalama değerlerinin yalnızca Hasta grubu ile Aşı-2 grubu gruplar arası farkının önemli olduğu (P<0.05), hematokrit değer ortalama değerlerinin Hasta grubu ile Aşı-2 ve Aşı-3 grupları arasındaki farkın istatistiksel açıdan önemli olduğu (P<0.05) ve MCHC'nin ortalama değerlerinin de Hasta grubu ile Aşı-1 ve Aşı-2 grupları arasındaki farkın önemli (P<0.05) olduğu görülmektedir. Serum AST ve CK-MB enzim aktivitelerinin ortalama değerleri açısından gruplar arası farklılıkların istatistiksel olarak önemsiz (P>0.05) olduğu görülürken, serum cTn-I ve CK düzeylerinin Hasta grubunda diğer gruplara göre önemli derecede yüksek (P<0.05), LDH düzeyinin ise Hasta grubu ile Aşı-1, Aşı-3 ve Aşı-4 gruplarında ortalama değerlerinin gruplar arası farkın P<0.05 düzeyinde önemli olduğu belirlemiştir. Serum C vitamini düzeylerinin ortalama değerlerinin gruplar arası farkın Hasta grubunda düşük olmasına rağmen istatistiksel açıdan önemsiz (P>0.05) olduğu görülürken, serum A ve E vitamin düzeylerinin ortalama değerlerinin gruplar arası farkının Hasta grubunda diğer gruplardan istatistiksel olarak önemli dercede düşük olduğu belirlenmiştir (P<0.05). Serum MDA değerlerinin Hasta grubundan Kontrol, Aşı-1, Aşı-2, Aşı-3 ve Aşı-4 grubundaki ortalama değerlerden önemli derecede yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, şap hastalığının klinik, hematolojik ve kardiyak enzim aktiviteleri, MDA ile A, C ve E vitamini düzeylerini önemli derecede etkilediği saptanmıştır. Aşı uygulamalarının ise istatistiksel düzeyde olmamakla birlikte tüm parametreleri etkilemesi nedeniyle aşı ile birlikte A, C ve E vitamini uygulamalarının faydalı olacağı kanısına varılmıştır.
Echinococcus granulosus'un sığır ve koyun izolatlarındaki antijen b (agb) gen polimorfizminin belirlenmesi ve serolojik tanı üzerindeki etkinliğinin araştırılması
Kistik Ekinokokkozis (KE), Echinococcus granulosus'un larval formu tarafından meydana getirilen, dünya çapında yaygın bir helmint hastalığıdır. Antijen B (AgB), E. granulosus larvasının bir ekskret-sekret ürünü olup, bu antijen parazitin larval formu tarafından bol miktarda salgılanmakta ve KE'nin serolojik teşhisi amacıyla antijen kaynağı olarak kullanılmaktadır. AgB, bir multigen ailesi tarafından kodlanmakta olup, konakçı immun sisteminden kaçma ile ilgili görevlerinin de olduğu ileri sürülmektedir. Bu tezin amacı; sığır ve koyunlardan elde edilen E. granulosus'un farklı izolatları arasında genetik farklılığı belirlemek ve AgB1 genindeki polimorfizmi DNA dizi analiziyle tespit ederek ELISA ve Western Blot testini kullanarak serolojik yanıtla olan ilişkisini araştırmaktır. Bu amaçla; Elazığ ve Erzincan illerindeki mezbanelerde kesim sonrası, her bir ilden 30 sığır ve 30 koyundan hidatik kistlere ait germinal membranlar ve bu hayvanlara ait kan serum örnekleri toplanmıştır. Total genomik DNA izolasyonundan sonra genetik karakterizasyon amacıyla tüm izolatların 12S rRNA geni PZR metoduyla çoğaltılmış, band elde edilemeyen örneklerin mt-CO1 gen bölgesi DNA sekans analiziyle incelenmiştir. Daha sonra gDNA'lar AgB1 spesifik primerler kullanılarak PZR ile çoğaltılmış ve DNA dizi analiziyle genetik varyasyon araştırılmıştır. Son aşamada bütün serum örnekleri kısmi pürifiye kist sıvısı antijeni kullanılarak ELISA ve Western Blot testleri ile analiz edilmiştir. Sonuç olarak; toplam 120 izolatın 114 (%95)'ünün 12S rRNA-PZR, 6 izolatın da mt-CO1-PZR ve takiben yapılan DNA dizi analizi neticesinde E. granulosus sensu stricto olduğu belirlenmiştir. Takiben yapılan DNA dizi analiziyle 120 örneğin 13 (%10.8)'ünde AgB1 geninde nükleotid değişimleri belirlenmiştir. Bu çalışma ile DNA dizi analizi kullanılarak AgB1 geninde polimorfizm tespit edilen 13 hidatik kistli örneğin 9 (%69.2)'u ELISA ile 6 (%46.1)'sı da WB ile pozitif bulunmuştur. Öte yandan AgB1 geninde herhangi bir polimorfizm saptanmayan 107 örneğin 80 (%74,7)'i ELISA ile 75 (%70,9)'i de WB ile pozitif bulunmuştur. Sonuç olarak E. granulosus sensu stricto'nun AgB1 geninde değişik oranlarda varyasyon belirlenmiş ve bunun serolojik yanıt üzerinde kısmi etkisinin olduğu tespit edilmiştir.
Elazığ ve Adıyaman yöresinde sığırlarda ayak hastalıkları prevalansının araştırılması
Bu çalışmada; Adıyaman ve Elazığ yörelerinde, sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansının araştırılması amaçlanmıştır. Bu yörelerde farklı yaş ve cinsiyette Adıyaman yöresinde 5000, Elazığ yöresinde 1000 baş olmak üzere toplam 6000 baş sığır, ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonları yönünden incelendi. Adıyaman yöresindeki sığırlarda yapılan araştırmada 188 ayakta yalnızca tırnak deformitesi, 110 ayakta yalnızca ayak hastalığı görülürken, 164 ayakta ise tırnak deformitesi ile birlikte ayak hastalığı teşhis edildi. Elazığ yöresindeki sığırlarda yapılan incelemelerde 42 ayakta yalnızca tırnak deformitesi, 20 ayakta yalnız ayak hastalığı görülürken, 38 ayakta ise tırnak deformitesi ile birlikte ayak hastalığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak aritmetik ortalamaları alındığında Adıyaman yöresi sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansı % 9,24, Elazığ yöresi sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansı %10 olarak tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ayak hastalıkları, Prevalans, Sığır, Adıyaman, Elazığ
Elazığ'da mezbahanelerden toplanan sığır ve koyun hidatik kist örneklerinin moleküler karekterizasyonu
Echinococcosis is a life threatening zoonotic infection, recognized as seventeen neglected tropical diseases in the world by WHO, caused by the immature worms of cestodes species of genus Echinococcus and is responsible for significant economic as well as medical losses each year. Different molecular techniques have been used to study the genetic variations of Echinococcus spp, investigations have been made using different nuclear as well as mitochondrial regions for genotyping of the Echioncoccus spp. The purpose of this study is the identification, molecular analysis and genotyping of the Echinococcus spp. in sheep and cattle samples collected from slaughterhouses of Elazig, Turkey by using 446 bp of mitochondrial cytochrome c oxidase subunit 1 (mt-CO1) gene. 90 samples have been selected on the basis of cyst quality and PCR band quality and the samples were then sent for gene sequencing. 5 samples were not sequenced properly so alignment has been performed on 85 samples (19 sheep, 66 cattle) to identify the species of isolates. Out of 85 isolates, 84 were recognized as E. granulosus sensu stricto and one sheep isolate was found to be G6 genotype of E. canadensis which is reported for the first time in Turkey. However single nucleotide polymorphism has been observed in not only samples of different animals but also in samples collected from same cattle. Multiple organ infection has been observed in two of the cattle both in lungs and liver. As a result of haplotype analysis, 16 haplotypes of E. granulosus s.s. have been detected in 66 cattle isolates whereas 8 haplotypes were identified in 19 sheep samples.
Malatya yöresinde sığırlarda anaplasma türlerinin reverse line blotting (RLB) yöntemi ile araştırılması
Anaplasma türleri, hayvanların ve insanların sağlığını etkileyen zorunlu hücre içi riketsiyal patojenlerdir. Anaplasma soyu içinde çoğu hayvanlar için bazıları aynı zamanda insanlarda da patojen olan 6 bakteri tanımlanmıştır. Son zamanlarda, Japonya, Çin ve Tunus'ta A. phagocytophilum ile genetik olarak yakın benzerlik gösteren iki yeni tür tanımlanmıştır. Bu çalışmada sığırlarda Anaplasma türlerinin varlığı ve dağılımının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bunun için Malatya'nın Akçadağ, Arguvan ve Yazıhan ilçelerine bağlı 27 farklı işletmede klinik enfeksiyon göstermeyen 200 sağlıklı sığırdan 2019 yılında (Mart ve Ekim aylarında) EDTA'lı kan örnekleri toplanmıştır. Kanlardan ekstrakte edilen DNA'lar, reverse line blot (RLB) yöntemiyle Anaplasma/Ehrlichia türlerinin 16S rRNA geninin V1 değişken bölgesi yönünden taranmıştır. RLB ile %38.5 (77/200) oranında Anaplasma enfeksiyonları yönünden pozitiflik saptanmıştır. En yaygın türün A. marginale (%32.5) olduğu, bunu A. centrale (%5.5), Anaplasma/Ehrlichia catch-all (%5.5) ve Anaplasma sp. Omatjanne (%2.5)'nin izlediği belirlenmiştir. Test edilen hayvanların hiçbirinde A. phagocytophilum ve A. bovis saptanmamıştır. PZR pozitif 77 amplikondan 11'i sadece Anaplasma/Ehrlichia catch-all proba sinyal verirken, membrandaki tür spesifik probların hiçbirine sinyal vermemiştir. Bu amplikonların PZR-RFLP yöntemi ile A. phagocytophilum-like 1 ve A. phagocytophilum-like 2 oldukları belirlenmiştir. DNA dizileme ve filogenetik analizler RFLP verilerini doğrulamış ve Türkiye'de sığırlarda A. phagocytophilum ile yakından ilişkili potansiyel olarak yeni iki türün bulunduğunu göstermiştir. Türkiye'de A. phagocytophilum-like 1 ve A. phagocytophilum-like 2'nin bulunduğu ilk defa bu çalışmada ortaya konmuştur. Bu çalışma sonucunda elde edilen veriler Anaplasma cinsindeki genetik çeşitliliğin beklenenden çok daha fazla olduğunu ve A. phagocytophilum benzeri suşların sığır anaplasmosisinin ayırıcı tanısında dikkate alınması gerektiğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Anaplasma phagocytophilum-like 1 ve 2; Molecular epidemiology; 16S rRNA PCR-RFLP; reverse line blot; sığır
Sıvı faz mikroekstraksiyon tekniği ile bazı Beta-2-agonistlerin sığır idrarında kapiler elektroforez ve gaz kromatografi kütle spektrometrisi yöntemleri ile tayini
Bu çalışma ile gelişimi hızlandırıcı olarak hayvanlarda kullanımı yasak olan ß2-agonistlerden klenbuterol (CBT, pKa=9.63), mabuterol (MBT, pKa=9.63), mapenterol (MPT, pKa=9.78) ve simbuterol (CIBT, pKa=9.40)'ün idrar numunelerinde aynı anda analizi için DLLME?SFO ve DLLME olmak üzere iki farklı dispersive sıvı-sıvı mikroekstraksiyon yöntemi geliştirilip kapiler elektroforez (CE) ve gaz kromatografi-kütle spektrometresine (GC-MS) uyarlanmıştır. CE'de en iyi sonuçlar, BGE olarak 20 mM derişiminde pH'sı 9.6 borat tamponunun ve 0.10 mM SDS kullanılmasıyla elde edilmiştir. Ayırım, eritilmiş silika kapilerde (50 ?M iç çaplı, etkin uzunluğu 64.5 cm), 32 °C'de 50 mbar basınçla 5 s süreli hidrodinamik enjeksiyon ve 20 kV potansiyel uygulanarak gerçekleştirilmiştir. CE'de elektrokinetik enjeksiyon da denenmiş ve 5 s süreli kapiler kolonda su tabakası (water plug) oluşumu ile beraber 11 s enjeksiyon süresi kullanılmıştır. GC-MS yönteminde ise difenildimetilpolisiloksan (%5:%95) içerikli (30 m uzunlukta, 0.25 ?m film kalınlığında, 0.25 mm çaplı) ayırma kolonu ve türevlendirici olarak BSTFA:TMCS (99:1) kullanılmıştır. CE yönteminde gözlenebilme sınırı (LOD) klenbuterol, mabuterol, mapenterol ve simbuterol için sırasıyla 1.9, 1.8, 3.4 ve 37.0 ?g L-1 GC-MS yönteminde ise 0.08, 0.07, 0.05 ve 0.29 ?g L-1 olarak tespit edilmiştir. Geliştirilen her iki yönteminde geçerli kılma parametrelerinin değerlendirilmesi sonucunda yöntemlerin seçici, doğru, duyarlı ve tekrarlanabilir olduğu görülmüştür.
İneklerde tohumlama sonrası uygulanan lesirelin asetat (GnRH analogu)'ın gebelik üzerine etkisi
Bu tezde, ineklere suni tohumlama ile birlikte farklı yollardan lesirelin asetat enjeksiyonlarının gebelik oranları üzerindeki etkisi araştırıldı. Materyal olarak postpartum 50-120. günler arasında kendiliğinden kızgınlığa gelen, düzenli aralıklarla seksüel siklus gösteren ve bu süreçte herhangi bir klinik bozukluk göstermeyen farklı ırk ve yaştan 180 inek kullanıldı. Materyali oluşturan inekler rastgele 4 gruba ayrıldı. A grubunda bulunan (n= 50) hayvanlara suni tohumlamadan hemen sonra 50 µg lesirelin asetat, B grubu (n=40), hayvanlara 2 ml serum fizyolojik üst epidural boşluğa uygulandı. C grubu (n=50), hayvanlara suni tohumlamadan hemen sonra 50 µg lesirelin asetat, D grubuna (n=40) ise, 2 ml serum fizyolojik kas içi olarak enjekte edildi. A ve B grubunda hayvanların gebelik oranları (sırasıyla % 64, % 45) arasında farklılığın olduğu (P<0,05) görüldü. Kas içi uygulama yapılan C ve D grubunda gebelik oranları (sırasıyla % 60, % 52,5) yönüyle farkın olmadığı (P>0,05) belirlendi. Ayrıca, epidural ve kas içi GnRH uygulanan gruplar arasında da istatistiki bir farkın (P>0,05) olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, yapılan tezde kendiliğinden östrüse gelen ineklere tohumlama ile birlikte epidural yolla uygulanan GnRH enjeksiyonlarının gebelik oranlarını artırmada faydalı olacağı kanaatine varıldı.
Elazığ ilinde süt ineği besleme bilinci geçiş dönemi beslemesi ve süt ineklerinin verim durumlarının araştırılması
Bu araştırma, Elazığ İli Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği verilerine dayanılarak, Elazığ il ve ilçelerinde 20 baş ve daha üzeri hayvanla süt inekçiliği yapan işletmelerin yaklaşık %60'ını temsil edecek sayıda süt ineği işletmesinde yürütülmüştür. Araştırmada Elazığ ilinde bulunan süt işletmelerinde süt ineği beslemesinde yetkili ve sorumlu kişilerin bilinç ve birikimi, geçiş dönemi beslemesinin uygulama durumu, süt ineklerinin ırk dağılımı, yem envanteri, ineklerin süt verimi durumu, laktasyon dönemlerindeki ineklerin beslenme durumları, süt ineklerinin üreme durumu, sık görülen hastalık durumları ve süt ineği işletmeciliği ile ilgili diğer unsurlar incelenmiştir. İncelemede, tüm işletmeler hayvan besleme uzmanları tarafından ziyaret edilmiş ve işletmelerde yüz yüze anket çalışmaları, yem ve süt örnekleri alınarak laboratuarda analizler yapılmıştır. İşletmelerin %67.5'inde, beslemede yetki ve sorumluluk sahibi kişilerin işletme sahibinin bizzat kendisinin olduğu ve aile fertlerinin birlikte çalıştıkları ortaya konmuştur. Beslemede yetki ve sorumluluk sahibi kişilerin %73'nün ilköğrenim ve altı eğitim seviyesinde. olduğu gözlenmiştir. Bu kişilerin %65'nin iş tecrübesinin >10 yıl olduğu, % 35'inin de < 10 yıl olduğu tespit edilmiştir. Buna karşın yetki ve sorumluluk sahibi kişilerin süt ineği beslemesi konusunda yenilikleri takip için bilimsel etkinliklere katılım oranının %30 seviyesinde olduğu tespit edilmiştir. Yenilikleri takip ettiğini ifade eden kişilerin ise süt ineği beslemesi konusunda katıldıklar bilimsel etkinliklerin %83.4'ü üretici birlikleri, yem fabrikaları ve fuarların düzenledikleri bilgilendirme toplantılarıdır. İşletmecilerin %77.5'i hayvan besleme konusunda danışmanlık hizmeti almadıkları ve danışmanlık hizmeti alanların da bu hizmet karşılığı herhangi bir ücret ödemedikleri sonucuna ulaşılmıştır. Danışmanlık hizmeti almama nedenleri ise serbest veteriner hekimlerin yeterli olmaması (%42), danışmanlık hizmeti alacağı yeri bilmemeleri ve bundan haberdar olmamaları (%35) ve ihtiyaç duymayıp kendilerini yeterli görmeleri (%23) biçiminde sıralanmaktadır. İşletmelerdeki ineklerin, laktasyon dönemlerindeki süt verimleri (kg/gün/hayvan), canlı ağırlıkları ve tükettikleri yemlerin isimleri ve miktarları (kg/gün/hayvan) düzenli kayıt altına alınmamıştır. Bu konularda verilen bilgilerin ise tahmini olduğu gözlenmiştir. İşletmelerdeki ineklerin inek başına günlük süt verimlerinin %47.5'i 12-15 kg, %37.5'i 16-20 kg ve %15'i >21 kg biçiminde sıralanmaktadır. İşletmelerden alınan süt örneklerinin kuru madde (KM), yağ, protein ve üre düzeyleri sırasıyla %52.5 = %11.6-12.5, %77.5 = %2.5-3.5, %40 = %3.3-3.5, %80 = 10 - 20 mg/dl aralığında olduğu tespit edilmiştir. Takibe alınan işletmelerde ineklerin ilk buzağılama yaşının daha çok (%32.5) 24 aylık yaşta yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Ortalama iki doğum aralığı işletmelerin %57.5'inde 12 ve 13 ay olduğu ortaya konulmuştur. İncelenen işletmelerin tamamında geçiş dönemi belemesi uygulanmamaktadır. İşletmelerin %47.5'inde, hayvanlara verilen yemlerin miktarları ve hayvanların ihtiyaçları, ineklerin süt verimi ve canlı ağırlığına bakılarak belirlendiği tespit edilmiştir. Bununla birlikte hayvanların hepsine aynı miktarda yem verenlerin oranı %20, sadece süt verimine bakarak verdiği yemi artırıp azaltanların oranı ise %15 olarak bulunmuştur. İşletmeciler yaz ve kış dönemlerinde hayvanlarını daha çok 3 öğün üzerinden olmak üzere 2- 3 öğün beslemektedirler. İşletmelerin %92.5'i hayvanlara grup yemlemesi uygulamaktadırlar. İşletmelerin tamamında yıl boyu buğdaygil samanları yedirilmektedir. Buğdaygil samanları işletmelerin %84'ünde patozdan geçirildikten sonra hayvanlara verildiği anlaşılmıştır. İşletmelerin %70'inde kuru ot bulunduğu, bunların %64'ünde kuru otun doğranarak hayvanlara verildiği belirlenmiştir. İşletmelerin %62.5'inde yaş yonca biçildiği şekliyle pörsütmeden hayvanlara verildiği saptanmıştır. İşletmelerin kışın silajı daha çok kullandıkları (%87.5) tespit edilmiştir. Yaz döneminde hayvanlara verilen yemler arasında, buğdaygil samanları işletmelerin %95'inde, karma yem (fabrika yemi) %87.5'inde, Arpa-buğday ezmesi %75'inde, yonca %72.5'inde, kepek %60'ında ve %35'inde ise mısır silajı kullanıldığı tespit edilmiştir. Buna karşın kış döneminde işletmelerin %95'inde buğdaygil samanı, %95'inde karma yem (fabrika yemi), %82.5'inde arpa-buğday ezmesi, %52.5'inde yonca, % 65'inde kepek ve mısır silajı ise %87.5'inde kullanıldığı tespit edilmiştir. İşletmelerdeki buğdaygil samanının tamamının 5 cm den küçük olduğu, kullanılan samanların da %2'si 2.5 cm den , %34'ü 1 cm den , %25'i 0.5 cm den, %18'i 0.3 cm den büyük, %21'i ise 0.3 cm den küçük partikül büyüklüğüne sahip olduğu saptanmıştır. Doğranarak verilen kuru yoncanın %60'ı 5 cm den büyük, fiğin ise %46'sı 5 cm den büyük partikül büyüklüğüne sahip olduğu gözlenmiştir. Mısır silajının partikül büyüklüğü İşletmelerin tamamında 5 cm den küçük olduğu, kullanılan mısır silajların %6'sı 2,5 cm den, %57'si 1 cm den, %30'u 0.5 cm den, %6'sı 0.3 cm den büyük, %1'i ise 0.3 cm'den küçük partikül büyüklüğüne sahip olduğu saptanmıştır. İşletmelerden alınan fabrika yem örneklerinin yaklaşık %97.2'sinde %2'den az, %85.8'inin de %1,5'den az üre içerdiği tespit edilmiştir. İşletmelerde hayvanların rasyonlarının NRC standartlarına göre KM, HP ve NEL düzeyinin sırasıyla %45 düşük- %55 yüksek, %42.5 düşük- %57.5 yüksek ve %22.5 düşük- %77.5 yüksek olduğu tespit edilmiştir. İşletmelerde görülen sağlık problemleri arasında %60 ile mastitis birinci sırada yer alırken; bunu, %47.5 ile birden fazla suni tohumlama, %35 ile güç doğum, %25 ile ayak problemleri, %22.5 ile hipokalsemi ve buzağı ishalleri, %15 ile de göbek iltihabı izlemektedir. Sonuç olarak; Bu çalışmada, Elazığ ilinde beslenmede yetki ve sorumluluk sahibi kişilerin süt ineği beslemesi konusunda bilgi birikimi ve eğitim seviyesinin düşük olduğu, yenilikleri gereği gibi takip etmedikleri, yeterli danışmanlık hizmeti almadıkları, süt ineklerinde geçiş dönemi beslemesi uygulamadıkları, düzenli bir kayıt tutmadıkları, araştırma kapsamında yapılan analizlerin değerlendirmesine göre verdikleri bilgilerde çelişkilerin olduğu gözlenmiştir. Bu durumun düzeltilmesi için, süt ineği işletmecileri kendilerinin bir işletmeci olduklarının farkına varıp gereğini yapmaları gerekir. Anahtar Kelimeler: Süt İneği, Besleme Bilinci, Geçiş Dönemi, Verim Düzeyi
Gaziantep ve yöresinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının insidansı ve tedavileri üzerine gözlemler
Ayak hastalıkları ve deforme olmuş tırnaklar sığır yetiştiriciliği ve ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma Gaziantep ve yöresindeki sığırlarda gözlenen ayak hastalıklarının insidansını belirlemek ve tedavi sonuçlarının ortaya konulması amacıyla yapıldı. Çalışmanın materyalini 1912 adet sığır oluşturdu. Bu sığırların 1818 adedi (%95.09) dişi, 94 adedi (%4.91) ise erkekti. Bu çalışmadaki sığırların 1042'sinin (%54.50) holştayn, 649'unun (%33.94) simental, 143'ünün (%7.48) montofon, 56'sının (%2.93) yerli, 22'sinin (%1.15) melez olduğu gözlendi. Ayak hastalığı bulunan 213 adet sığırın %13.43'ünün holştayn, %8.93'ünün simental, %7.69'unun montofon, %5.35'inin yerli ve %4.54'ünün melez olduğu tespit edildi. Bu hastalıklar en çok üç yaşında gözlendi (%25.35). En çok (29 olgu, %13.62) interdigital hiperplazi, en az görülen ayak hastalığı ise ökçe ve taban eziği (4 olgu, %1.88) olduğu tespit edildi. Bu çalışmada 123 (%52.34) sivri tırnak, 43 (%18.30) burulmuş tırnak, 36 (%15.32) yayvan ve geniş tırnak, 14 (%5.96) makas tırnak, 11 (%4.68) ayrık tırnak ve 8 (%3.40) küt tırnak gözlendi. Tırnak deformasyonlarının, ayak lezyonlarının oluşumunda etkili olduğu saptandı. Ayak lezyonlarının %42.22'sinin tırnakta yer alan deformasyonlardan kaynaklandığı tespit edildi. Sonuç olarak, Gaziantep ve yöresinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının yıllık insidansı 2014-2015 yılları arasında %11.14 olarak tespit edilmiştir. Sığır yetiştiricileri ayak bakımının sebepleri, sonuçları ve ayak hastalıkları oluşumu üzerindeki önemi hakkında bilgilendirilmiştir.
Değişik konaklardan elde edilen fasciola hepatica izolatlarında β-tubulin geninin moleküler karakterizasyonu
Fasciolosis, çiftlik hayvanlarında et, süt, yapağı, dölverimi ve güç kaybı gibi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Günümüzde fasciolosisin kontrolünde antelmintik kullanımı en geçerli uygulama yöntemidir. Bunlar içerisinde en sık kullanılanlardan biri de triklabendazol (TCBZ)'dur. Bu ilacın bilinçsiz kullanılması nedeniyle dirençli populasyonlar gelişmektedir. Bu çalışma ile farklı coğrafik alanlardan ve değişik konaklardan (sığır, koyun) elde edilen Fasciolahepatica izolatlarında TCBZ direncine işaret edebilecek β-tubulin gen polimorfizminin olup olmadığı, varsa ne derecede yaygın olduğu ve konak spesifikliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Erzurum ve Kayseri illerindeki mezbahalardan kesimi takiben her ilden 20 sığır ve 20 koyundan olmak üzere toplam 80 erişkin F.hepatica toplanmış ve %70 ethanol içerisinde laboratuvara ulaştırılıp genomik DNA (gDNA) izolasyonu yapılmıştır. Örnekler, F. hepatica β-tubulin genini çoğaltan spesifik primerler β-tub295f ve β-tub1230r ile çoğaltılıp MboII, HphI ve HindII restriksiyon enzimleri ile RFLP yapılmış, takiben PZR-SSCP analizi uygulanmıştır. Bu çalışma ile işlenen örneklerin hepsinde β-tubulin geni PZR ile başarılı bir şekilde çoğaltılmış ve 935 bp büyüklüğündeki bant elde edilmiştir. Bu PZR ürünlerinin MboII enzimiyle kesim neticesinde bütün örneklerde yaklaşık 350 ve 390 bp'lik iki bant gözlenirken, HphI enzimiyle kesimde bütün örneklerde yaklaşık 210, 340 ve 540 bp büyüklüğünde üç bant elde edilmiştir. Son enzim olan HindII enzimi de bütün örnekleri kesmiş ve yaklaşık 380 ve 450 bp'lik üç bant belirlenmiştir. Takiben bütün örneklerin SSCP analizi yapılmış ve hepsinde benzer bantprofilleri belirlenmiştir. Örnekler içinden rastgele seçilen 6 örneğin DNA dizi analizi yaptırılmıştır. En çok nükleotid değişimi koyun kökenli örneklerde gözlenirken sığırlardan elde edilen numunelerde nispeten daha az nükleotid değişimi belirlenmiştir. Protein kıyaslamalarında dizinin baş ve son kısımlarında farklı oranlarda mutasyonlar olmasına rağmen özellikle TCBZ direnciyle ilişkilendirilebilecek 200. nükleotid ve civarında herhangi bir mutasyon belirlenmemiştir. Bu çalışma ile Türkiye'nin iki farklı hayvancılık bölgesinden sığır ve koyunlardan elde edilen F.hepatica izolatlarındaki β-tubulin gen polimorfizmi ilk kez araştırılmıştır. İlaç direncine işaret edebilecek mutasyonlar belirlenememesine rağmen deneysel çalışmalarla moleküler çalışmaların birlikte uygulanması ile daha net verilere ulaşılabileceği düşünülmüştür.
Tüberkülozisli sığırlarda antioksidan parametrelerdeki değişimler
Bu çalışma, tüberkülozisli sığırlarda antioksidan parametrelerdeki değişimi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 15 tüberkülozisli ve 15 sağlıklı toplam 30 adet inek kullanılmıştır. Tüberkülozisin teşhisinde deri içi PPD mamalian tüberkülin testi kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan pozitif kan örnekleri tek tüberkülin uygulamasından 72 saat sonra deri kalınlığı 4mm'den kalın olan hayvanlardan, kontrol grubunu oluşturan kan örnekleri ise deri kalınlığı 2 mm'den fazla olmayan hayvanlardan alınan örneklerden oluşmaktadır. Hem tüberkülozisli hem de kontrol grubundaki hayvanların V. jugularislerinden kan örnekleri alınmış, 3000 rpm'de 5 dakika santrifüj edildikten sonra örnekler epandorf tüplere alınarak, -20 oC'de dondurularak en kısa sürede analizleri yaptırılmıştır. Lipid peroksidasyonu (MDA) tayininde Placer, GSH-Px tayininde Lawrence, GSH tayininde Sedlak ve katalaz enzim aktivitesinin tayininde ise Goth'un tanımladığı yöntemler kullanılmıştır. Vitamin E ile vitamin A düzeyleri ticari test kitleri yardımıyla HPLC cihazında belirlenmiştir. Vitamin C düzeyleri ise kolorimetrik olarak belirlenmiştir. Gruplar arasında malondialdehid (MDA), glutatiyon peroksidaz (GSHPx), glutatiyon (GSH), vitamin E ve vitamin C bakımından istatistiksel önem saptanmasına rağmen, katalaz ve vitamin A yönünden herhangi bir önem saptanmamıştır. Sonuç olarak tüberkülozisli sığırlarda lipid peroksidasyon ve antioksidan parametrelerde önemli değişimler belirlenmiştir.