Liver

344 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine rutinin etkisi

Sunulan çalışmada, rutinin rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet, Wistar Albino rat (2 aylık, erkek) ile Kontrol (K), Metotreksat (M), Rutin (R), Metotreksat ve Rutin (MR) olmak üzere dört grup oluşturuldu. K ve M gruplarına distile su, R ve MR gruplarına ise rutin 50 mg/kg/gün oral gavaj yoluyla on beş gün boyunca verildi. Ayrıca, çalışmanın sekizinci gününde M ve MR gruplarına metotreksat 20 mg/kg, K ve R gruplarına serum fizyolojik (% 0,9'luk) periton içi (i.p.) uygulandı. Çalışmanın on altıncı gününde karaciğer dokuları çıkarıldı. Karaciğer dokularında malondialdehit (MDA), vitamin C, total glutatyon (tGSH), nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH) düzeyleri ile glutatyon peroksidaz (GPx) ve glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PD) aktiviteleri belirlendi. M grubunda, diğer gruplara göre MDA düzeyinde artış ve vitamin C düzeylerinde azalış istatistiksel olarak önemli bulundu (p<0,001). M ve MR gruplarında tGSH düzeyinin K grubuna kıyasla düşük olduğu gözlendi (p<0,05). M grubu NADPH düzeylerinde ve GPx aktivitesinde, K grubuna göre önemli düzeyde azalış olduğu belirlendi (p<0,001). R grubu NADPH düzeyi M grubuna göre yüksek, K grubuna göre düşük bulundu (p<0,001). Ayrıca R ve MR grupları GPx aktiviteleri K ve M gruplarına kıyasla anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). Bu çalışmada, metotreksatın karaciğer dokusunda oksidatif hasara yol açtığı ve rutinin metotreksat kaynaklı hepatik hasar üzerinde koruyucu ve iyileştirici etkileri olduğu belirlendi. Sonuç olarak, rutinin kemoterapötik amaçla uygulanan metotreksatın yan etkilerini azaltmada yararlı olabileceği öngörüldü

Hayvan deneyleriKaraciğerKaraciğer hastalıkları+5
Sueda Türk
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İn vitro lipopolisakkarit uyarımlı karaciğer yangı modelinde alfa-terpineol'ün etkinliğinin araştırılması

In Vitro Lipopolisakkarit Uyarımlı Karaciğer Yangı Modelinde Alfa-terpineol'ün Etkinliğinin Araştırılması Terpinollerin birçok çalışmada antioksidan özelliklerinden dolayı antikanser, antikonvülsant ve antiülser gibi biyolojik etkileri ortaya konulmuştur. Araştırmanın amacını Ecoli'den izole edilen LPS (lipopolisakkarit)'in karaciğer hücrelerine etkin konsantrasyonda uygulanarak oluşturulan yangı modelinde α-terpineol'ün anti-inflamatuar ve anti-apoptotik gibi biyofonksiyonları araştırılması oluşturdu. Bu amaçla deneme materyali olarak sürekli hücre hatlarından insan orijinli HepG2 hücreleri materyal olarak seçildi. Etken madde olarak seçilen LPS ve α-terpineol, ticari olarak temin edildi ve hücrelere farklı konsantrasyonlarda 24 saat uygulandı. Her iki etken maddenin etkin konsantrasyonları, hücre canlılık testleriyle gerçekleştirildi. Süre sonunda alınan mRNA örneklerinden ise, TNF-α, IL-1β ve IL-10, Kaspaz 3, Bax ve Bcl-2 gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı kuantatif polimeraz zincir reaksiyonuyla (qRT-PCR) araştırıldı. Araştırmada elde edilen sonuçlara göre LPS'in farklı konsantrasyonları hücrelere uygulanarak kontrol grubuna göre %11.5 oranında hücre kayıplarına neden olan 50 ng/ml konsantrasyonu modelleme için seçildi. Ancak α-terpineolün LPS ile birlikte kullanıldığında 10 μM konsantrasyonunda hücre kayıplarını % 2.12 oranında önlediği bulundu. Çalışmada gen analizleri değerlendirildiğinde LPS'in TNF-α ve IL-1β gen ekspresyonlarını arttırdığı, α-terpineol uygulamasının ise bu durumu tersine çevirdiği tespit edildi. Yine IL-10 gen ekspresyonu LPS tarafından baskılanırken, α-terpineol tarafından anlamlı düzeyde uyarıldığı da ortaya konuldu. Bununla birlikte çalışmada LPS'in kaspaz 3 ve Bax gen ekspresyonlarını arttırdığı, ancak α-terpineol'ün bu stimülasyonu baskıladığı tespit edildi. Ayrıca buna ilaveten anti-apoptotik Bcl-2 gen ekspresyonları LPS tarafından baskılanırken, α-terpineol tarafından uyarıldığı bulundu. Araştırmadan elde edilen verilerle, monoterpen α-terpineol'ün kısa süreli ve düşük olan proliferatif konsantrasyonunun özellikle patojen kaynaklı karaciğer rahatsızlıklarında alternatif bir tedavi ajanı olabileceği görüldü. Bununla birlikte konunun tam aydınlatıabilmesi için in vivo ve daha ileri düzey araştırmalara ihtiyaç duyulduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Lipopolisakkarit, inflamasyon, α-terpineol, apoptoz.

Alfa terpineolKaraciğerKaraciğer hastalıkları+3
Ayşe Pınar Tunçer
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri

Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiHepatit+6
Zeynep Nurkabul
İnönü University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçan karaciğer dokusunda Vasküler endotelyal büyüme faktör (VEGF) geninin ifadesi

Bu tezde deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanların karaciğer dokusunda vasküler endotelyal büyüme faktörü'nün (VEGF) gen ifadesini araştırmak amacıyla 20 adet dişi Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol grubu ve deneysel diyabet grubu olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Deneysel diyabet grubundaki sıçanlara kilogram vücut ağırlığı başına 50 mg streptozotosin (STZ), 0,01 M sitrat tamponu içerisinde (pH: 4,5) çözülerek karın içi uygulama yol ile tek doz verildi. Kontrol grubu sıçanlara ise STZ'nin çözüldüğü taşıt madde olan 0,01 M sitrat tamponu karın içi yolla tek doz uygulandı. STZ uygulamasının ardından 72 saat sonra sıçanların kuyruk veninden alınan kanlardan kan şeker ölçümü yapıldı ve açlık kan şekerleri 350 mg/dL ve üzerinde olanlar diyabetli kabul edildiler. STZ uygulamasından 21 gün sonra sıçanlar dekapite edilerek karaciğer dokuları alındı ve gerçek zamanlı PZR'de VEGF gen ifadesine bakıldı. Sonuçta diyabet ve kontrol grubu sıçanların karaciğer VEGF gen ifadesinde anlamlı bir fark bulunmadı.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselGen ifadesi+4
Selin Çelik
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda karaciğer iskemi reperfüzyon hasarına deksmedetomidinin etkisi

Amaç: Karaciğer İR hasarı hepatik doku ve hücrelerde bir seri hasara sebep olabilir. Bu da hastaların prognozunu, operasyonun başarısını etkileyen temel faktörlerden biridir. Karaciğer nakli sonrası kötü fonksiyon gören greftin yaygın görülen bir sebebidir. İskemi-reperfüzyon hasarının mekanizması tam olarak açıklanamamıştır ancak kanıtlar hasarda anahtar rolün serbest oksijen radikalleri olduğuna işaret etmektedir.Deksmedetomidin çok güçlü ve ileri derecede selektif bir ?2 reseptör agonistidir. Artan klinik kullanımına karşın karaciğer iskemi reperfüzyon hasarına karşı deksmedetomidinin etkileri bilinmemektedir.Çalışmamızda ratlarda, karaciğer İR ile oluşturulan oksidatif hasara karşı deksmedetomidinin koruyucu etkisi olup olmadığını inceledik.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 40 adet ağırlıkları 250-350 g arasında değişen Sprague-Dawley genç, erkek rat randomize olarak 10'arlı 4 gruba ayrıldı.Grup 1: Batın açıldı ancak oklüzyon uygulanmadı.Grup 2: Batın açıldıktan sonra segmental hepatik iskemi modeli ile 60 dakika iskemi ve 60 dakika reperfüzyon uygulandı.Grup 3: İskemiden 30 dakika önce deksmedetomidin 10 µg/kg periton içine (ip) uygulandı.Grup 4: İskemiden 30 dakika önce deksmedetomidin 100 µg/kg i.p uygulandı.Deney tamamlandıktan sonra ratlar kalpten kanatılarak sakrifiye edildi. Çıkarılan karaciğer dokuları alüminyum folyoya sarılarak biyokimyasal analizler yapılıncaya kadar -80°C'de derin dondurucuda saklandı.Bulgular: Doku MDA düzeyi Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı yüksek idi (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 3 ve 4'te MDA düzeylerinde ki düşüş anlamlı idi (p<0.05).Doku SOD ve KAT düzeyleri Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 4'de anlamlı artış olduğu görüldü (p<0.05).Karaciğer dokusundaki GSH düzeyi Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 3 ve 4'de GSH düzeylerinde anlamlı artış saptandı (p<0.05).Doku GSH-Px düzeyi Grup 1'e göre Grup 2 ve Grup 3'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 3 ve 4 arasında da GSH-Px aktivitesi açısından anlamlı fark vardı (p<0.05).Sonuç: Ratlarda yapılan deneysel karaciğer İR modelinde deksmedetomidinin doza bağlı olarak karaciğer oksidatif hasarını azalttığı görülmüştür. Araştırmamızın sonuçları, deksmedetomidinin karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarındaki muhtemel koruyucu rolünün daha geniş deneysel ve klinik çalışmalarla desteklenmesi gerektiği kanaatini doğurmuştur.

DeksmedetomidinKaraciğerReperfüzyon lezyonu+2
Taylan Şahin
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlı donör hepatektomide postoperatif komplikasyonlar: İlk 500 olgu

Amaç: Eylül 2005 ve Ağustos 2011 tarihleri arasında canlı vericili karaciğernakli için yapılan ardışık 500 donör hepatektomi olgusunun postoperatifkomplikasyonları Clavien sınıflamasına göre incelendi.Materyal ve metod: Eylül 2007-Ağustos 2011 tarihleri arasında LDLT içinyapılan 500 donör hepatektomiye ait komplikasyonlar retrospektif olarak incelenerekkaydedildi.Bulgular: Ortalama donör yaşı 32.1±4,ortalama takip süresi 32 ay (3 ile 58 ayarası) dır. 451 donöre sağ hepatektomi (%90.2), 14 donöre sol hepatektomi (segment2,3,4) (%2.8), 30 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (57) yapılmıştır.Toplam 500 donörün 96'sın da (%19.2) toplam 152 komplikasyon tespit edildi.Donör ölümü hiç olmadı. Sağ hepatektomi yapılan 88 donörde (%19.5), sol hepatektomiyapılan 5 donörde (%35.7) ve sol lateral segmentektomi yapılan 3 donörde (%8,5)komplikasyon gelişti.Gelişen 152 komplikasyonun 76 tanesi (%50) grade I ve 9 tanesi (%6) grade IIkomplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 28 tanesi grade IIIa (%18.4), 35tanesi grade IIIb (%23) ve 4 tanesi grade IVa idi. Grade IVb ve grade Vkomplikasyonumuz olmadı. Yüz elli iki komplikasyon arasında en sık görülen, 54(%35.5) komplikasyonla safra yolu komplikasyonlarıydı.Sonuç: Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatiftakiple sağlıklı bireylerden kontrol edilebilir düşük morbiditeyle güvenilebilir şekildekaraciğer grefti elde edilebilir.

Doku ve organ tedariğiHepatektomiKaraciğer+3
Fatih Gönültaş
İnönü University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Karbon tetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarına karşı resveratrol ve melatoninin etkileri

Bu çalışmada sıçanlarda karbontetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarı üzerine resveratrol ve melatonin'in etkilerinin, histolojik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlandı.Karbon tetrakorür deneysel olarak nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ksenobiyotiktir. Karaciğerde serbest radikallerin üretimini arttırarak, antioksidan enzimlerin aktivitelerini azaltarak ve hücre ve organellerin membranlarında lipid peroksidasyonu oluşturarak hasara neden olur.Vücutta başlıca epifiz bezinde sentezlenip salgılanan melatonin, endokrin ve sirkadyen ritmin düzenlenmesi ve bağışıklık fonksiyonlarının uyarılması gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde önemli rol oynar. Ayrıca, melatonin iyi bilinen bir antioksidan ve serbest radikal süpürücüdür.Resveratrol başlıca üzüm kabuğu ve çekirdeği olmak üzere, kiraz, yerfıstığı, dut gibi bitkilerde bulunan bir polifenolik bileşiktir. Resveratrolün sitoprotektif, antioksidan ve antiinflamatuvar etkileri olduğu bilinmektedir. Bunun dışında makrofaj ve adhezyon moleküllerinin inhibisyonunu sağladığı, endotel hücrelerinde nitrik oksid üretimini uyararak kan damarlarında vasodilatör etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada toplam 80 adet erkek Wistar albino sıçan (150-180 g) kullanıldı. Sıçanlar on gruba ayrıldı (n=8).1. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml2. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml3. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg/ gün (1/1 oranında),4. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg5. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kg6. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml7. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml8. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg (1/1 oranında),9. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg10. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kgİlk beş gruptaki (1-5. gruplar) uygulamalar 4 gün, Son 5 gruptaki (6-10. gruplar) uygulamalar 20 gün süreyle günde bir kez intraperitoneal olarak yapıldı. 1-5. gruplardaki sıçanlar 5. gün, 6-10. gruplardaki sıçanlar 20. gün servikal dislokasyonla sakrifiye edilip intrakardiyak kan alındıktan sonra karaciğerden ışık mikroskobik, elektron mikroskobik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı.Akut ve kronik karbontetraklorür gruplarındaki sıçanların karaciğer kesitlerinde hepatositlerde belirgin vakuolizasyon, apoptotik cisimcikler, intrasellüler ödem, mitokondri ve granüler endoplazmik retikulum hasarı saptandı. Ayrıca inflamatuvar hücre infiltrasyonu, nekroz ve fibrozi görüldü.Resveratrol ve melatonin gruplarında karbonteraklorürün oluşturduğu karaciğer hasarı bulgularında belirgin azalma olduğu tespit edildi.Akut ve kronik nonalkolik karaciğer yağlanması ve hasarı üzerine melatonin ve resveratrolün yararlı etkilerinin olduğu düşüncesindeyiz.

HistolojiKaraciğerKaraciğer yağlanması+2
Birgül Yiğitcan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda subkronik formaldehit zehirlenmelerinin karaciğerde neden olduğu hasara karşı chrysinin etkileri

Erkek ratlar üzerinde yapmış olduğumuz bu çalışmada, intraperitoneal olarak uygulanan formaldehit'in karaciğer üzerindeki olumsuz etkileri araştırıldı. Ayrıca formaldehit maruziyetine karşı chrysin'in muhtemel koruyucu özellikleri değerlendirildi.Bu amaçla, 42 adet Wistar albino cinsi erkek rat 6 gruba ayrıldı. Grup I, kontrol olarak kullanılırken, Grup II'deki hayvanlar (FA-0.1), 60 gün boyunca haftada 3 gün 0,1 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak formaldehite maruz bırakıldı. Grup III'teki ratlara (FA-1) 1mg/kg dozunda 60 gün boyunca haftada 3 gün olmak üzere intraperitoneal olarak formaldehit uygulandı. Grup IV'teki ratlara 60 gün boyunca haftada 3 gün olmak üzere 50 mg/kg dozunda chrysin oral olarak verildi. Grup V'teki ratlara chrysin ile birlikte formaldehit uygulandı. Chrysin 50 mg/kg dozunda 60 gün boyunca haftada 3 gün olmak üzere oral olarak uygulanırken, formaldehit 60 gün boyunca haftada 3 gün olmak üzere 0,1 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak uygulandı. Chrysin uygulaması 1 gün önceden başlatıldı. Grup VI'daki ratlara ise chrysin ile birlikte formaldehit uygulandı. Chrysin 50 mg/kg dozunda 60 gün boyunca haftada 3 gün olmak üzere oral olarak uygulanmış olup, formaldehit ise 60 gün boyunca haftada 3 gün olmak üzere 1 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Chrysin uygulaması 1 gün önceden başlatılmıştır. Deney sonunda hayvanlar dekapite edildi. Biyokimyasal ve histolojik değerlendirmeler için karaciğer dokuları alındı.Sıçanlardan alınan karaciğer dokularının bir kısmında tiyobarbitürik asit reaktif maddeleri (TBARS), redükte glutatyon (GSH), süperoksitdismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve total protein analizleri yapıldı. Sadece formaldehit uygulanan gruplarda oksidatif hasarı gösteren TBARS, GSH ve CAT düzeylerinde anlamlı bir artış görülürken SOD seviyesinde ise anlamlı bir azalma tespit edildi. Formaldehit ile birlikte chrysin uygulanan gruplarda ise bu değişimlerin kontrol grubu lehinde düzeldiği gözlemlendi. Formaldehit uygulanan gruplarda histolojik olarak incelenen karaciğer doku kesitlerinde ise apoptotik hücrelerin görüldüğü, hepatositlerin değişime uğradığı, Kupffer hücre sayısında artış olduğu ve histopatolojik hasarların meydana geldiği tespit edildi. Formaldehit ile birlikte chrysin uygulanan gruplarda ise, karaciğer doku kesitlerinde apoptozisin baskılandığı, Kupffer hücre sayısında azalma olduğu ve histopatolojik değişikliklerin de düzeldiği ortaya kondu.Sonuçta, formaldehit maruziyetine bağlı olarak karaciğerde ciddi hasarların meydana geldiği ve bu hasarlara karşı chrysinin koruyucu etkiler gösterdiği ifade edilebilir.

FormaldehitKaraciğerKrisin+2
Mahmut Çay
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe ratlarda formaldehit maruziyetinin fetusların morfolojik yapıları ile karaciğer dokusunun gelişimi üzerine zararlı etkilerinin araştırılması; chrysin'in muhtemel koruyucu rolünün incelenmesi

ÖZETAmaç: Deneysel olan bu çalışmada, gebelikte formaldehit maruziyetinin fetuslarınmorfolojisi ve karaciğer gelişimi üzerindeki olası zararlı etkilerinin incelenmesi veolası bu zararlı etkilere yönelik chrysin'in muhtemel koruyucu etkisinin belirlenmesiamaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr arasında olan, erişkin 67 adetWistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. 67 adet dişi sıçan 7 gruba ayrıldıktan sonragebelik oluşturulmaya çalışıldı. Gebe kalmayan 12 dişi sıçan deney dışı bırakıldı.Grup I'e intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik, Grup II'ye gavaj yolu ile 20 mg/kgchrysin (CH), Grup III'e i.p. yolla 0,1 mg/kg formaldehit (FA), Grup IV'e i.p. yolla 1mg/kg FA, Grup V'e i.p. yolla 0,1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH, GrupVI'ya i.p. yolla 1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH ve Grup VII'ye gavajyolu ile mısır yağı gebeliğin 7.-20. günleri arası gün aşırı uygulandı. Gebeliğin 20.günü sezeryan yapılarak fetuslar çıkarıldı. Fetusların morfolojik parametreleri (fetusağırlığı ve karaciğer ağırlığı) incelendi. Karaciğer gelişimindeki etkilenmeyibelirlemek için histolojik boyamalar (Hematoksilen-Eozin ve Periyodik Asit-Schiff)ve biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: FA uygulanan grupların fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığında istatistikselolarak anlamlı bir şekilde azalma saptandı. Fetus karaciğerinde hem 0,1 mg/kg FAhem de 1 mg/kg FA grubunda megakaryosit sayısında istatistiksel olarak anlamlı birazalma tespit edildi. 1 mg/kg FA grubunda ise histopatolojik değişiklikler gözlendi.Biyokimyasal olarak FA, glutatyon (GSH) düzeyini azalttı ve malondialdehit (MDA)düzeyini arttırdı.Sonuç: Gebelikte düşük doz FA maruziyeti, oksidatif stres oluşturmak suretiylefetusun morfolojik, histolojik ve biyokimyasal olarak olumsuz etkilenmesine sebepolur. CH ise morfolojik ve biyokimyasal parametrelerde antioksidan etki göstermekteama histopatolojik değişiklikleri düzeltmekte yetersiz kalmaktadır.Anahtar Kelimeler: Formaldehit, Chrysin, Rat fetus, Morfolojik yapı, Karaciğergelişimi.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr arasında olan, erişkin 67 adet Wistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. 67 adet dişi sıçan 7 gruba ayrıldıktan sonra gebelik oluşturulmaya çalışıldı. Gebe kalmayan 12 dişi sıçan deney dışı bırakıldı. Grup I'e intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik, Grup II'ye gavaj yolu ile 20 mg/kg chrysin (CH), Grup III'e i.p. yolla 0,1 mg/kg formaldehit (FA), Grup IV'e i.p. yolla 1 mg/kg FA, Grup V'e i.p. yolla 0,1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH, Grup VI'ya i.p. yolla 1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH ve Grup VII'ye gavaj yolu ile mısır yağı gebeliğin 7.-20. günleri arası gün aşırı uygulandı. Gebeliğin 20. günü sezeryan yapılarak fetuslar çıkarıldı. Fetusların morfolojik parametreleri (fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığı) incelendi. Karaciğer gelişimindeki etkilenmeyi belirlemek için histolojik boyamalar (Hematoksilen-Eozin ve Periyodik Asit-Schiff) ve biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: FA uygulanan grupların fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalma saptandı. Fetus karaciğerinde hem 0,1 mg/kg FA hem de 1 mg/kg FA grubunda megakaryosit sayısında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edildi. 1 mg/kg FA grubunda ise histopatolojik değişiklikler gözlendi. Biyokimyasal olarak FA, glutatyon (GSH) düzeyini azalttı ve malondialdehit (MDA) düzeyini arttırdı.Sonuç: Gebelikte düşük doz FA maruziyeti, oksidatif stres oluşturmak suretiyle fetusun morfolojik, histolojik ve biyokimyasal olarak olumsuz etkilenmesine sebep olur. CH ise morfolojik ve biyokimyasal parametrelerde antioksidan etki göstermekte ama histopatolojik değişiklikleri düzeltmekte yetersiz kalmaktadır.

FetüsFormaldehitKaraciğer+3
Songül Çuğlan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol lob ve sol lateral segment canlı donör hepatektomi sonuçlarımız

Amaç: Karaciğer nakli programına 2006 yılında Turgut Özal Tıp Merkezi?nde başlanılmış olup, günümüze kadar donör morbiditesi olmaksızın, nakillerin % 78.9 CVKN ve %9.8 sol lob CVKN?dir. Bu çalışma ile kliniğimizde canlı vericili sol lob karaciğer nakli için yapılan sol donör hepatektomiye ait sonuçlar retrosepktif olarak incelenmiştir. Materyal ve Metot: Kasım 2006-Nisan 2012 tarihleri arasında, CVKN için yapılan sol lob donör hepatektomiye ait verilerinretrospektif olarak incelenmesi. Bulgular: Sol lob donör hepatektomi olan 60 hasta, çalışmaya dâhil edildi. Ortalama donör yaşı 31.7±8.9 (30/30 erkek/ kadındı) idi. Donörlerin 55 tanesi (%91.6) en az 4. dereceden alıcı ile akrabaydı. 5 tanesi (%8.3) akrabalık dışında donörler idi. On-beş donöre sol hepatektomi (segment 2,3 ve 4) (%25), 45 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (%75) yapıldı. Ortalama takip süresi 30± 7.1 (2-58ay) idi. Toplam 60 donörün 12 sinde (%20) toplam 16 komplikasyon tespit edildi. Sol hepatektomi yapılan 6 donörde (%50) ve sol lateral segmentektomi yapılan 6 donörde (%50) komplikasyon gelişti. Gelişen 16 komplikasyonun 7 tanesi (%43.7 ) Grade I ve 2 tanesi (%12.5) Grade II komplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 4 tanesi Grade IIIa (%25), 3 tanesi Grade IIIb (%18.7) idi. Grade IV ve Grade V komplikasyonumuz olmadı. 16komplikasyon arasında en sık görülen, 7 adet ile (%43.7) safra yolu komplikasyonlarıydı. Donör ölümü hiç olmadı. Sonuç: Sağlıklı bir donör adayında, kendisine fayda sağlamayacak komplike bir cerrahi işleme ait morbidite ve mortalite, kaygılara neden olmaktadır. Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatif takiple sağlıklı bireylerden düşük morbiditeyle güvenilebilir şekilde sol lob karaciğer grefti elde edilebilir.

HepatektomiKaraciğerKaraciğer hastalıkları+4
Sertaç Usta
İnönü University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Sağkalım analiz yöntemleri ve karaciğer nakli verileri ile bir uygulama

Bu çalışma Turgut Özal Tıp Merkezi Karaciğer Nakil Enstitüsünde nakil yapılan hastalardan alınan veriler yardımıyla sağkalım analizi yöntemlerinin (Yaşam Tablosu Analizi, Kaplan ? Meier Analizi, Cox Regresyon Analizi) sonuçlarını birbirleriyle karşılaştırmak amacı ile yapılmıştır. Çalışmada 2002 yılı Mart ayı ve 2012 yılı Kasım ayı arasında karaciğer nakli yapılan 894 hastaya ait bilgiler kullanılmıştır. Hastaların nakil sürelerinden sonra sağkalım süreleri 127 ay boyunca gözlemlenmiştir. Yapılan nakillerde araştırmaya alınan 894 hastanın %41,2?si ölmüş %58,8 `i ise hayatta kalmıştır. Hastaların %34,9?u verici ile akraba değilken, %64,9?u akrabadır. Vericilerin %2?si hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Yapılan nakillerde vericilerin %76,6?sı canlı ve %23,3?ü kadavradır. Alıcıların %67,7?si erkek ve %32,4?ü bayandır. Vericilerin %57,8?i erkek, %41,8?i bayan ve vericilerin %3?ünün hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Yapılan analizlerdeki sonuçlarda alıcının cinsiyeti ve alıcının ayrıntılı kan gruplaması üç analiz sonucuna göre de istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Vericinin ayrıntılı kan gruplaması, alıcı ile vericinin ayrıntılı kan gruplaması karşılaştırması, alıcının yaş gruplaması ve donör tipi ise iki analizde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: sağkalım analizi, yaşam tablosu analizi, kaplan meier analizi, cox regresyon analizi, sağkalım dağılımları, karaciğer nakli

KaraciğerKaraciğer nakliOrgan nakli+3
Feyza İnceoğlu
İnönü University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığında red blood cell distribution width ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişki

ÖZET İnflamatuar süreçlerin Red Cell Distribution Width (RDW) artışına neden olduğu literatürde yer almaktadır. Bununla ilgili literatürde inflamasyona bağlı RDW artışının olduğu fazlaca çalışma ve makale bulunmaktadır. Bu çalışma nonalkolik karaciğer yağlanmasının patogenezinde rol alan inflamasyonun, RDW üzerine etkisinin olup olmadığını araştırmak için RDW ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişkiyi saptamak amacı ile yapıldı. Çalışmaya ultrason (USG) ile karaciğerinde yağlanma tespit edilen 120 vaka alındı. Çalışmaya alınan vakalardan kronik karaciğer hastalıkları, kronik inflamatuar hastalıklar ve anemi çeşitleri ekarte edildi. Çalışmamızdaki vakaların RDW ortalama değeri % 14,06+1,3 olarak saptandı. Çalışmamızın istatistiksel parametreleri: RDW ile USG (yağlanma) arasındaki ilişki p=0,7, RDW ile AST arasındaki ilişki p=0,8, RDW ile ALT arasındaki ilişki p=0,2, RDW ile ALP arasındaki ilşiki p=0,3, RDW ile GGT arasındaki ilişki p=0,5, RDW ile LDH arasındaki ilişki p=0,1 olarak saptandı. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda RDW ile nonalkolik karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasında ilişkinin olmadığı görüldü. Nonalkolik karaciğer yağlanmasında, RDW? in sensitifitesi ve spesifitesi düşük olup, bu nedenle RDW? in nonalkolik karaciğer yağlanmasında öngörülü bir değer olmadığı sonucuna varıldı. Yine de kesin sonuca varmak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Nonalkolik karaciğer yağlanması, RDW, inflamasyon, karaciğer enzimleri

EnzimlerKaraciğerKaraciğer hastalıkları+2
Ali Doğan
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HBV ve HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan hastalarda HBV nüksü

HBV ve HDV Nedeniyle Karaciğer Nakli Yapılan Hastalarda HBV Nüksü Amaç: İnönü Üniversitesi karaciğer nakli enstitüsünde Mart 2003, Haziran 2013 tarihleri arasında, HBV ve HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan hastalardaki HBV ve HDV nüksünü araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: İnönü Üniversitesi, Karaciğer Nakli Enstitüsü?nde Mart 2003, Haziran 2013 tarihleri arasında, HBV nedeniyle ve HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli olmuş ve halen yaşamakta olan 312 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hepatoselüler kanserli olanlar (n=40), Alkolik sirozlu (n=2), Hepatit C?li (n=1), düzenli kontrole gelmeyen hastalar (n=14) dışlandığında, kalan 255 hasta çalışmaya dahil edildi. HBV nedeniyle KN yapılan 127 hasta grup 1, HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan 128 hasta grup 2 olarak ayrıldı. Nakil öncesi viral serolojisinde HDV Ab pozitifliği HBV+HDV olarak belirlendi. Sonuç : Çalışmaya dahil edilen 255 hastanın 127?si HBV (Grup 1); 128?si HDV(Grup 2) nedeniyle nakil yapılan hastalardı. Hastaların ortlama yaşı 47.31±10.97 yıl idi. Grup 1 için 47.67 ±11.63, Grup 2 için 46.96±10.34 idi. Ortalama takip süreleri 30.25±22.76 aydı. Grup 1 için 30.25 ±24.27, Grup 2 için 30.26 ± 21.26 aydı. Çalışmaya alınan 255 hastanın 13?ünde HBs Ag pozitif saptandı (%5,1). Grup 1?de 9 hastada HBs Ag pozitif (%7,1); Grup 2?de 4 hastada pozitif saptandı (%3,1). İki gurup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.150). Tartışma : Nakil sonrası HBV nüksü halen karaciğer nakli hastalarının büyük bir problemidir. Merkezimizde uygulamakta olduğumuz proflaksi protokolü sonucunda HBV nüksü oranımız literatüre kıyaslandığında daha düşüktür. HDV koenfeksiyon varlığında, HBV nüksü istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, nakil sonrası HBV nüksü daha az oranda görülmektedir. Ayrıca Nakil sonrası hiçbir hastamızda HDV nüksüne rastlanmadı.

Hepatit BHepatit B virüsüHepatit D+5
Adil Başkıran
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda biliyer atrezi ve hepatit ayırıcı tanısında TC-99M MIBI'nin yeri

Çalışmamıza, ağırlıkları 200-350 gr arasında değişen erkek cinsiyette toplam 20 adet wistar albino cinsi rat dâhil edildi. Ratlar rastgele 4 gruba ayrıldı. Sırasıyla, kontrol grubu, sham opere grup, biliyer atrezi grubu ve karbontetraklorür (CCl4) ile oluşturulmuş kimyasal hepatit grubu. Gama kamera kullanılarak 37 MBq 99m Tc-MİBİ internal juguler venden i.v. bolus enjekte edildilkten sonra 4 saniyeden 20 imajlık kanlanma fazının ardından 30 saniyeden 20 imajlık imajlama konsantrasyon ve erken ekskresyon fazı dual dinamik görüntüleme başlatıldı. Enjeksiyondan 15, 30, 60, 90 ve 120 dakika sonra aynı pozisyonda dual geç statik imajlar alındı. Bütün imajlar çift kör iki nükleer tıp uzmanı tarafından görsel olarak değerlendirildi. Ayrıca her bir rat için konsantrasyon ve erken ekskresyon fazı dinamik görüntülerin 4. ile 10.imajları üzerinde karaciğer, kalp, sol böbrek ve mesane üzerine kare ilgi alanları yerleştirilerek ortalama sayımlar elde edildi. Bu ortalama sayımı değerleri kullanılarak her bir rat için bu imajlara ait Karaciğer/Kalp Oranı, Karaciğer/Böbrek Oranı, Böbrek/Kalp Oranı, Mesane/Kalp Oranı ile Mesane/Karaciğer Oranı hesaplanarak istatistikî değerlendirmede kullanıldı. p<0.05 değerleri anlamlı olarak yorumlandı. Kontrol grubu ratlarında, ince bağırsaklara radyofarmasötik geçişi 45.- 60.dakika imajlarında orta hatta büyük hiperaktif odak olarak veya böbrek seviyesinde lineere olmayan hatta radyofarmasötik akümülasyonu olarak izlenirken bu 120- 150.dakika imajlarında daha belirgindi. Biliyer atrezi grubunda karaciğerde radyofarmasötik konsantrasyonu normaldi fakat bağırsaklara radyofarmasötik geçişi hiçbir ratta izlenmedi. Karbon tetraklorür grubunda kan akımı, konsantrasyon ve erken ekskresyon sintigrafik imajları kontrol grubundan farklı değildi ve ince bağırsaklara radyofarmasötik geçişi 45-60.dakikada izlendi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, karbon tetraklorür ile oluşturulmuş kimyasal hepatit grubunda 99mTc-MİBİ konsantrasyonu değişmemişti. Bu hepatositte 99mTc-MİBİ'nin mitokondrial fiksasyonu ve farklı ekskresyon mekanizması olmasıyla ilişkili olabilir. Karbon tetraklorür grubunda bağırsaklara radyofarmasötik geçişi bir ratta 150.dakikada belirgin seçilirken diğerlerinde 60.dakikada seçilmekteydi. Safra yolları sintigrafisinde rat seçiminin safra kesesinin olmaması ve duodenum ve jejunumun karaciğer arkasında yer alması nedeni ile iyi bir seçim olmadığını düşünmekteyiz. İnce bağırsaklara radyofarmasötik geçişi karaciğer orta kısımda veya böbrekler seviyesinde fokal hiperaktif alan veya lineer olmayan hat olarak izlendi. İnce ve kalın bağırsaklar karaciğer ve mesane arasında izlenmedi. İnsanda 99mTc-mebrofenin ile çekilmiş safra yolları sintigrafisi ile kıyaslandığında, ratta 99mTc-MİBİ ile çekilmiş safra yolları sintigrafisinde posterior görüntünün değerlendirmeye katkısının daha fazla olduğunu düşündük. 99mTc-MİBİ'nin insanda da safra yolları sintigrafisi radyofarmasötiği olarak biliyer atrezi ve hepatit ayırıcı tanısında katkısının olacağını düşünmekteyiz.

HepatitKaraciğerKarbon tetraklorür+4
İsmail Köksal
İnönü University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Streptozotosin (STZ) ile indüklenmiş tip I diyabet modelinde Transakonitik Asit'in karaciğer üzerindeki etkisi

Diabetes Mellitus (DM), prevalansındaki artış ve yol açtığı sistemik komplikasyonlar nedeniyle günümüzde en sık karşılaşılan endokrin bozukluklardan biri olarak kabul edilmekte ve bu durum hastalığın tedavisine yönelik araştırmaları öncelikli hale getirmektedir. Akonitik asit (propen-1,2,3-trikarboksilik asit), doğada özellikle şeker kamışı (Saccharum officinarum) ve tatlı sorgum (Sorghum bicolor) gibi bitkilerde yüksek konsantrasyonlarda biriken altı karbonlu bir organik asit olup antioksidan ve antiinflamatuar özelliğe sahiptir. Bu nedenle bu tez çalışmasında Tip I diyabet modeline karşı Trans-akotinik asit (TAA)'in potansiyel iyileştirici etkisi in vitro ve in vivo çalışmalarla araştırılmıştır. İn vitro analizlerde α-amilaz ve DPPH testi uygulanırken in vivo analizlerde Streptozotosin (STZ) ile indüklenerek Tip I Diabetes Mellitus (TIDM) modeli oluşturulup farklı dozlardaki (30-60mg/kg) Trans-akonitik asidin (TAA) iyileştirici etkinliği akarboz ile karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Çalışmada toplam 54 adet erkek Wistar albino sıçan altı gruba ayrıldı: Grup I: Kontrol grubu, Grup II: 60 mg/kg TAA uygulanan grup, Grup III: STZ uygulanan grup, Grup IV: STZ+30 mg/kg TAA uygulanan grup, Grup V: STZ+60 mg/kg TAA uygulanan grup ve Grup VI: STZ+20 mg/kg Akarboz uygulanan grup. Diyabetik gruplara TIDM oluşturmak amacıyla 50 mg/kg STZ tek doz intramüsküler uygulanıp enjeksiyondan beş gün sonra kuyruk kanından glukometre ile açlık glukoz düzeyleri ölçülerek 200 mg/dL üzeri değerler diyabetik kabul edildi. 28 gün boyunca ilgili gruplara Serum Fizyolojik, TAA ve akarboz gastrik gavaj yolla verilip sıçanların vücut ağırlıkları, yem ve su tüketimleri günlük takip edildi. Deney süresi sonunda serum ve karaciğer dokuları toplanarak biyokimyasal analizler gerçekleştirildi. Serumdan Serum Glukoz (SG), Serum İnsülin (SI), Glikolize Hemoglobin (HbA1c), Alanin aminotransferaz (ALT), Aspartat aminotransferaz (AST), Malondialdehit (MDA), Total Kolesterol (TC) ve Trigliserit (TG) v düzeyleri; karaciğer dokusundan ise MDA, Toplam Süperoksid dismutaz (SOD) ve Katalaz (CAT) aktiviteleri analiz edildi. Histolojik incelemeler kapsamında karaciğer ve pankreas dokuları incelenerek Hematoksilen-Eozin, Periyodik asit–Schiff ve Gomori's boyaması yapıldı. Moleküler incelemelerde ise Nükleer Faktör kappa B p 65 subunit (NF-κB p65 subunit), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNFα), İnterlökin-6 ve Aktin beta (Actβ) gen ekspresyon seviyeleri incelendi. Ardından Western Blotlama analizleri gerçekleştirilerek NF-κB p65, TNFα ve Actβ protein miktarları belirlendi. İn vitro analizlerde DPPH testiyle antioksidanlığı gallik aside göre düşük bulunan TAA'nın α-amilaz inhibisyon testinde 2,5 mg/mL konsantrasyonda enzimi %94,8 oranında inhibe ettiği tespit edildi. Potansiyel antidiyabetik etkinliği belirlenen TAA'nın in vivo çalışmalarında ise in vitro sonuçları destekleyici bulundu. Biyokimyasal analizlerde; 60 mg/kg TAA grubunun kontrol grubuna göre SG, SI ve TG seviyelerini anlamlı arttırdığı tespit edildi. Diyabet grubunun kontrol grubuna kıyasla, SG, HbA1c, ALT ve AST seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilirken; SI, Toplam SOD ve TG seviyelerinde anlamlı azalma belirlendi. Diyabet grubu ile Diyabet+30 mg/kg TAA ve Diyabet+60 mg/kg TAA grubu değerlendirildiğinde; tedavi gruplarında, HbA1c ve AST seviyelerinde anlamlı azalma tespit edildi. Diyabet+20 mg/kg Akarboz grubunda, diyabet grubuyla karşılaştırıldığında; SI seviyelerinde anlamlı artış belirlenirken SG, HbA1c, AST ve TG seviyelerinde anlamlı azalma tespit edildi. Histolojik analizlerde; karaciğer kesitlerinde diyabetik durumda hepatositlerde dejenerasyon, vena santralisten perifere doğru hepatositlerin lokalizasyonunda bozulma, vakuol oluşumu ve hepatosit sınırlarının bozulduğu; pankreasta diyabetik durumda adacık yapılarının daraldığı ve dejenerasyonu arttığı tespit edildi. TAA tedavisi sonrasında ise bu histopatolojik değişiklerin azalmaya başladığı gözlemlendi. TIDM'e bağlı karaciğer ve pankreas hasarına karşı TAA'nın iyileştirici etkinliği bulunduğu ortaya koyuldu. Histolojik açıdan TAA ve akarboz uygulanan grup arasında belirgin farklılığın olmadığı tespit edildi. Moleküler analizlerde ise NF-κB p65 subunit gen ekspresyon seviyesindeki artış kontrol grubu ve diyabet grubu arasında anlamlı bulunmazken TNFα ve IL-6 arasındaki artış anlamlı tespit edildi. Ek olarak TAA tedavi gruplarındaki azalışta IL-6 ve TNFα gen ekspresyon seviyelerinde kontrol grubuna göre anlamlı bulundu. WesternBlot analizlerinde ise TNFα gen ekspresyon seviyeleri protein miktarları ile benzerlik gösterdiği belirlendi. NF-κB için ise tedavi gruplarında ekspresyon seviyeleri düşük olmasına rağmen protein miktarı daha yoğun tespit edildi. Sonuç olarak TAA'nın 30 ve 60 mg/kg dozlarında biyokimyasal etkisi sınırlı olsa da histolojik ve fiziksel bulgular diyabetik hasarın iyileştirilmesinde potansiyel taşıdığını göstermektedir. Gen ekspresyonu ve protein miktarları ise inflamasyon yolaklarında doz bağımlı ve heterojen bir yanıt profiline işaret etmektedir.

Karaciğer
Hilal Özdil
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Hyperıcum perforatum'un gebe sıçanlarda embriyotoksik ve teratojenik etkisinin araştırılması

Depresyon tüm toplumu her yaşta etkileyen önemli bir hastalıktır ve gebelik döneminde görülme oranı %18-19 olarak bildirilmiştir. Hypericum perforatum (HP) antienflamatuar ve antiviral özellikleri olduğu gösterilen, yara iyileşmesi, inflamatuvar barsak hastalığı ya da depresyonda kullanılmaya başlanan, popüleritesi son zamanlarda artmış bitkisel bir üründür. "Bitkisel ürün daha zararsızdır" ön görüsü ile gebelikte, depresyonda HP kullanılmasının etkinliğini ve fetusun maruziyetinin güvenilir olduğunu değerlendiren kontrollü klinik çalışmalar mevcut değildir. Bu nedenle Hypericum perforatum' un fetal klinik, morfolojik ve histolojik bulgulara göre teratojenik etkilerini araştırmayı amaçladık. Kontrol grubuna sadece musluk suyu verilirken, 100 mg/kg ve 300 mg/kg olmak üzere düşük doz ve yüksek doz tedavi alan gruplara Hypericum perforatum içme suyuna karıştırılarak uygulandı. Tedaviye grupların gebelik oranını değerlendirmek için sıçan çiftleşmesinden bir hafta once başlandı ve muhtemel yan etkileri görmek için doğum gününe kadar devam edildi. Elde ettiğimiz sonuçlar şöyledir; ilaç tedavisi alan grupta kontrol grubuna göre gebelik oranı daha düşüktü ve tedavi edilen gruplarda da fetus sayısı azaldı; buna ek olarak yüksek doz tedavi gruplarında doğum zamanı ertelendi. Histolojik değerlendirmelerimize göre H&E uygulanan fetüslere ait karaciğer dokularında kontrol grubuna göre iltihabi reaksiyonların geliştiği, fokal nekrozun meydana geldiği ve nekrozun bulunduğu lobül içerisinde ortalama bir tane olduğu, yer yer hidropik ve vakuollü dejenerasyonun varlığı saptandı. Tüm gruplarda hematopoezisin devam ettiği görüldü. Böbrek dokularında kontrol grubuna göre glomerüllerin çaplarında küçülme olduğu, bowman kapsülünün yok olduğu, yoğun konjesyon varlığı, tübüllerde hidropik ve hiyalin dejenerasyon varlığı saptandı. Masson trikrom uyguladığımız plasentalarda bağlantı zonunda kontrol grubuna göre küçülme gözlendi. Morfolojik olarak ta tedavi alan grupların plasentaları daha küçüktü. iNOS uyguladığımız ve oksidatif hasarı açığa çıkardığımız IHC yönteminde karaciğer ve böbrek dokularında düşük doz alanlarda (100 mg/kg) , yüksek doz alanlara (300 mg/kg) göre daha az oksidatif hasar geliştiği gözlendi. Şimdiye kadar elde edilen tüm veriler, Hypericum Perforatum' un teratojenik ve embriyotoksik doz bağımlı olabileceğini göstermiştir. Çalışmamızda Hypericum perforatum' un gebelikte kullanımını araştırdık. Gebelikte bitkisel ürünlerin "akılcı ilaç kullanımı" konusunda bilinçlenilmesi için gelecek çalışmalar sürdürülmelidir.

BöbrekEmbriyoEmbriyo gelişimi+7
Fadime Kahyaoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi

Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit

Hepatik venlerKan akış hızıKan trombositleri+5
Gül Sena Topal
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Bütilhidroksitoluen'in sıçan dokularında laktat dehidrogenaz ve glukoz 6 fosfat dehidrogenaz aktiviteleri üzerine etkisi

Bütillenmiş hidroksitoluen (BHT), öncelikle antioksidan özellikleri ile gıda katkı maddesi olarak kullanılır. Ayrıca, kozmetik, ilaç, kauçuk, elektrik transformatör yağı ve mumyalama sıvısı gibi çeşitli ürünlerde bir antioksidan katkı maddesi olarak belgelenmiştir. LDH, tüm hücrelerde bulunan stabil bir sitoplazmik enzimdir. LDH, plazma membranı hasar gördüğünde hücre kültürü süpernatantına hızla salınır. Glikoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PDH) enzimi, pentoz fosfat metabolik yolunun en önemli enzimlerinden birisidir. Bu çalışmada, BHT maruziyetinin, sıçanların karaciğer, böbrek, beyin ve akciğer dokularında LDH ve G6PDH aktiviteleri üzerine etkisi araştırılmıştır. LDH ve G6PDH aktivitesi izlenmiş, BHT'nin neden olduğu sitotoksisite değerlendirilmiş ve çalışılan dokulardaki hasar yorumlanmıştır, çalışmada 200-250gr ağırlığında wistar-albino sıçanlar kullanılmıştır. Hayvanlar kontrol ve deney gruplarına ayrılarak, her çalışma saatinde deney grubu ve kontrol grubu için 3'er sıçan ele alınmıştır. BHT'nin 125, 250 ve 500 mg/kg dozları intraperitonal yolla uygulanmıştır. Enjeksiyondan 12 ve 24 saat sonra servikal dislokasyon ile öldürülerek sıçanların karaciğer, böbrek, beyin ve akciğer dokuları süratle çıkarılmıştır. LDH ve G6PDH aktiviteleri spektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. Sonuç olarak beyinde LDH aktiviteleri, BHT uygulamasından sonra kontrol gruplara göre anlamlı bir artış, ancak, karaciğer ve böbrekte anlamlı bir azalış göstermiştir. G6PDH aktivitesinin kontrol değerlerine göre düşüş ve çıkışlar göstermesine rağmen bu farklar istatistiksel olarak anlamsız görülmüştür.

AkciğerBeyinButilhidroksitulen+4
Aboush El Arfaouı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel tıkanma sarılığı oluşturulan sıçanlarda maresin-1'in karaciğer hasarı üzerinde koruyucu etkilerinin araştırılması

AMAÇ: Safra yollarında meydana gelen obstrüksiyonun sonucunda oluşan tıkanma sarılığıyla safra stazı meydana gelir. Bunun sonucunda başta karaciğer olmak üzere birçok organ etkilenerek çoklu organ hasarı gelişir. Bu çalışmanın amacı; deneysel tıkanma sarılığında patolojik süreçleri yavaşlatmayı hedefleyerek; immünsüpresyona neden olmadan nötrofil infiltrasyonunu azaltarak, inflamasyonun çözünmesine aracılık eden pro-çözücülerden Maresin1'in karaciğer üzerine etkilerini incelemektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Toplam 21 sıçan rastgele üç gruba ayrıldı. Sham grubuna laparotomi yapıldı, safra yolları diseke edilip kapatıldı. Vehicle grubunda safra yolları diseke edilip bağlanıp kesildi, 14 gün intraperitoneal dimetil sülfoksit verildi. Mar1 grubuna ise vehicle grubuyla aynı cerrahi prosedür uygulandı, 14 gün boyunca intraperitoneal Maresin1 verildi. Maresin1'in aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, gama glutamil transferaz, alkalen fosfataz, 5'nükleotidaz, total bilirubin, direkt bilirubin, peroksinitrit, malondialdehit, iskemi modifiye albümin, kelch like ECH associated protein1 ve nuclear factor erythroid 2-related factor2 değerleri üzerinde yaptığı değişiklikler analiz edildi. Histopatolojik olarak da portal inflamasyon, interfaz hepatit, fokal nekroz, konfluent nekroz ve fibrozisden oluşan histolojik aktivite indeksine göre analiz edildi. BULGULAR: Maresin1; iskemi modifiye albümin hariç biyokimyasal parametrelerin tümünde anlamlı şekilde düzelme sağladı. İskemi modifiye albümin değerlerinde de düzeme bulundu ancak bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı değildi. Patolojik incelemelerde de Mar1 grubunda yine tüm parametrelerde düzelme görüldü ancak bu düzelme portal inflamasyon, konfluent nekroz ve fibrozis skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu. SONUÇ: Elde edilen sonuçlar Maresin1'in inflamasyonu ve doku hasarını azaltarak tıkanma sarılığında hepatoprotektif etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamız, tıkanma sarılığı üzerine Maresin1'in koruyucu etkilerinin ortaya konulduğu ilk çalışma özelliği taşımaktadır. Anahtar sözcükler: Biliyer atrezi, Keap1, Maresin1, Nrf2, Tıkanma sarılığı

Hayvan deneyleriKaraciğerKaraciğer hastalıkları+4
Ahmet Demez
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosteatoz ve omentin-1 ilişkisi

Giriş: Çocukluk çağı obezitesi ülkemiz ve dünyada artmakta olan bir problemdir ve birçok komorbite ile birliktedir. Hepatosteatoz (NAFLD) çocuklarda en sık görülen karaciğer hastalığıdır, obezite ile de yakından ilişkilidir. Omentin-1 insülin duyarlılaştırıcı etkisi ortaya konmuş, vücut kitle indeksi ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiş bir adipokindir. İnsülin direnci ve hepatosteatoz arasındaki ilişki iyi bilinmektedir dolayısı ile omentinin hepatosteatoz patogenezinde rolü olabileceği varsayılabilir. Obez çocuklarda omentin-1 düzeyleri incelenmiştir ancak literatürde hepatosteatozu olan obez çocuklardaki omentin-1 düzeyleriyle ilgili yeterli çalışma yoktur. Çalışmamızda hepatosteatozu olan ve olmayan obez çocuklarda omentin-1 düzeylerini inceleyerek çocukluk çağında görülen hepatosteatoz ile omentin-1 arasındaki olası ilişkiyi ortaya koymayı ve hepatosteatoz patogenezini aydınlatmaya katkı sunmayı hedefledik. Yöntem ve gereçler: Hastanemiz çocuk endokrinoloji ve genel çocuk polikliniğine Ekim 2017 ve Nisan 2018 tarihleri arasında başvuran 12-18 yaş arası, ergenliği başlamış (puberte evre ≥ 3) ve obezitesi (vücut kitle indeksi standart sapma skoru (VKİ SDS) ≥%95) olan 134 hastanın antropometrik ölçümleri yapıldı, kan basıncı değerleri ve rutin kan tetkikleri kaydedildi. İnsan omentin-1 ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml kan ayrıldı. Tüm hastalara hepatosteatoz tespiti ve evrelemesi (evre 1, 2 ve 3) için üst batın ultrasonografisi (USG) yapıldı. Kan verme sürecinde omentin-1 için kan ayrılamayan, kronik hastalığı veya sendromik obezitesi olan ve antidiyabetik ilaç kullanan olgular çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Hepatosteatoz olan ve olmayan gruplar yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktu. Hepatosteatozu olmayan olgularda (n=44) ortanca omentin-1 düzeyleri 11.02 ng/ml ve hepatosteatoz tanılı olgularda (n=38) ortanca omentin-1 düzeyleri 10.50 ng/ml olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.823). Ağır hepatosteatozu olan (evre 2- 3) olguların ortanca omentin-1 düzeyleri 9.45 ng/ml, hafif hepatosteatozu olan olguların (evre 1) ortanca omentin-1 düzeyleri 9.75 ng/ml olarak ölçüldü (p=0.954). Sonuç: Çalışmamızda obez çocuklarda saptanan hepatosteatoz ile omentin-1 düzeyleri arasında bağlantı saptanmamıştır. Ancak evre 2-3 hepatosteatozlu hastaların sağlıklı kontroller ve hepatosteatozu olmayan obezlerle karşılaştırılacağı daha fazla olgu sayısıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Omentin-1'in hepatit oluşturan durumlardaki rolünün aydınlatılması da NAFLD patogenezindeki yerinin anlaşılmasında katkı sağlayabilir.

AdipokinlerKaraciğerKaraciğer hastalıkları+3
Hatice Nursoy
Bezmialem Vakıf University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Endosulfanın Mus musculus kan, karaciğer ve meme dokusu üzerine etkisi

ÖZET Endosulfanın Mus musculus Kan, Karaciğer ve Meme Dokusu Üzerine Etkisi Son yıllarda Türkiye'de ve özellikle Çukurova bölgesinde meme kanseri insidansının artışı ile bölgemizde çok yaygın olarak kullanılan endosulfan arasında bir bağlantı olabileceği düşünüldüğünden, anaç Mus musculus'vm kan, karaciğer ve meme dokularında endosulfanın hematolojik, biyokimyasal ve histopatolojik etkileri araştırılmıştır. Araştırmamızda Çukurova Üniversitesi Tıbbi Deneysel Cerrahi Araştırma Merkezi'nden (TTJBDAM) alman 23-40 g ağırlığında 60 adet (30 kontrol, 30 deneysel) anaç M. musculus kullanılmıştır. Endosulfanın M. musculus 'un kan, karaciğer ve meme dokusu üzerindeki etkilerinin değerlendirilebilmesi için hematolojik verilerin, eritrosit, karaciğer ve meme antioksidan sistemlerin, laktik dehidrogenaz (LDH) ve malondialdehit (MDA) düzeylerin referans değerleri saptanmıştır. Deneysel gruba endosulfan (0.24 mg/l00g vücut ağırlığı/gün) 90 gün (kısa dönem) ve 180 gün (uzun donem) oral yolla uygulanmıştır. Endosulfanın hem kısa hem de uzun dönemde vücut ve meme ağırlıklarını etkilemediği, karaciğer ağırlığını ve hepato/somato indeksini arttırdığı, lökositoz ve anemiye neden olduğu saptanmıştır. Endosulfan eritrosit ve karaciğer dokusundaki antioksidan sistemlerini, LDH aktivitelerini ve MDA düzeylerinin belirgin şekilde etkilerken, meme dokusu verilerini etkilemediği görülmüştür. Karaciğer dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde, kısa dönemde ağır tahribat bulguları, uzun dönemde ise ağır tahribat bulgularının yanısıra hafif-orta derecede rejenerasyon bulguları saptanmıştır. Meme dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde ise hem kısa hem de uzun dönemde stroma'da infiltrasyon bulguları saptanmıştır. Sonuç olarak, çalışmamızda endosulfanın kan, karaciğer ve meme dokusu üzerinde non-karsinojenik etkileri görülmüş, kısa dönemde doku düzeyinde oluşan hasarın geri dönüşümlü olduğu ve organizmanın uzun dönem toksisitesine uyum sağladığı saptanmıştır. Anahtar sözcükler: Anaç Mus musculus, endosulfan, kan, karaciğer, meme dokusu XV11

EndosülfanFarelerKan+4
Ergül Belge Kurutaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pnömonisi ile hastaneye başvuran hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: 2019 sonbaharında ortaya çıkan bir SARS-CoV-2 hibrit virüs infeksiyonu olan COVID-19 salgını şiddetli akut alt solunum yolu infeksiyonuna neden olarak mortal seyretmektedir. Bu çalışmada yeni ortaya çıkan bu hibrit virüsün tanı anında karaciğer testlerinde oluşturabileceği anormallikleri incelemeyi amaçladık. Hasta ve Yöntemler: Retrospektif tasarımlı çalışmamıza COVID-19 infeksiyonunun ilk dalgasında Şubat 2020-Nisan 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve COVID-19 infeksiyonu şüphesi ile toraks BT çekilerek COVID-19 pnömonisi tanısı alan, bilinen karaciğer hastalığı, hepatotoksik ilaç kullanımı ya da COVID-19 infeksiyonu dışında mortaliteye yol açabilecek komorbid hastalığı olmayan ardışık 100 hastayı çalışmaya aldık. Bu hastalarda karaciğer enzim anormallik sıklığını belirledikten sonra yaşayanlarla hastanede ölenleri 2 guruba ayırdık ve guruplar arasındaki farklılıkları araştırdık. Bulgular: Hastaların 59'u (%59) erkekti. Yaş median 59, (range 16-88) yıldı. Hastaneye başvuru sonrası 83 (%83) hasta yaşamına devam ederken, 17'si (%17) hastanede öldü. Yaşayanların 47'si (%56.6) hastanede ölenlerin ise 10'u (%58.8) erkekti. Median yaş yaşayanlarda 57 yıl (range 16-85), hastanede ölenlerde 70 y (range 48-88)'dı. Hastaların %33'ünde AST, %2'sinde ALT, %3.7'sinde ALP, %46.2'sinde GGT yüksekti. Yaşayanlarla hastanede ölenler arasında univaryet analizde yaş (p=0.003), AST (p<0.001), ALT (p=0.016), GGT (p=0.006), albümin (p=0.001), INR (p=0.024), Crp (p<0.001), ve ferritini (p<0.001) anlamlı olarak farklı saptadık. Multivaryet analizde ise sadece ferritin anlamlıydı (Rölatif Risk (%95 Güven Aralığında 1.003 (1.000-1.005, p=0.037)). Korelasyon testlerinde yaşayanlarda AST; ALT (r=0.593, p<0.001), ferritin (r=0.585, p<0.001) ve crp (r=0.528, p<0.001) ile iyi derecede, CK ile orta derecede ilişkiliydi (r=0.410, p<0.001). Hastanede ölenlerde AST; ALT ile çok iyi derecede (r=0.905, p<0.001), lökositle iyi derecede (r=0.673, p=0.003), CK (r=0.341) ve trombosit (r=0.345) ile zayıf bağıntı gösterirken albümin ile orta derecede ters bağıntılıydı (r=-0.448). Sonuçlar: COVID-19 infeksiyonunda başlangıçta AST ve GGT'nin yükseldiğini fakat mortalite ile ilişkili olmadıklarını belirledik. Bu iki enzim yüksekliğinin karaciğer yağlanması ile ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle hepatosteatoz gelişiminin patoloji temelli çalışmalarla aydınlatılması gerektiğini düşünüyoruz.

Aspartat aminotransferazCOVID 19Karaciğer+5
Nurlan Huseynov
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer sirozlu hastalarda kırılganlık derecesinin prognostik önemi

Giriş ve Amaç: Kırılganlık, karaciğer sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışını ve mortaliteyi ön görmede etkin bulunmuş bir klinik durumdur. Ancak kırılganlık; hepatik ensefalopati gelişimiyle ilişkisinin irdelendiği birkaç çalışma haricinde, sirozun dekompanzasyon kliniklerini ön görmedeki etkinliği açısından nadiren değerlendirilmiştir. Biz de çalışmamızda sirozun major komplikasyonlarının kırılganlıkla ilişkisini inceledik. Buna ek olarak; kırılganlığın klinik pratikte sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışı ve/veya mortalite prediktörü olarak kullanılabilirliğini sorgulamak için diğer prognostik skorlamalarla karşılaştırmasını yaptık. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniği'ne başvuran ve ICD-10 kriterlerine göre K74 (Karaciğer fibroz ve sirozu) tanılı, 18-80 yaş aralığındaki 134 hasta, prospektif çalışma dizaynıyla alınmıştır. Hastalar kırılganlık açısından FFI (Fried Frailty Index) ile değerlendirildikten sonra, 2 ana gruba ayrılmıştır. Birinci grup kırılgan (FFI≥ 3) hastalardan, ikinci grup ise prefrail (FFI: 1-2) ve fit (FFI: 0) hastalardan oluşturuldu. Hastaların ilk değerlendirmelerinde; yaş, cinsiyet, VKİ (Vücut Kitle İndeksi), tanı yaşları, siroz etiyolojileri, kullandıkları ilaçlar, asit geçmişleri, CTP (Child-turcotte-pugh) ve MELD (model for end stage liver disease) skorları hesaplanarak not edildi. Tüm hastalar 3 ay aralıklarla poliklinik kontrollerinde veya telefonla aranarak komplikasyonların gelişimi, hastane yatışı ve mortalite açısından sorgulandı. Hastaların yüz tanesi 12 ay, yirmi tanesi 9 ay ve 14 tanesi ise 6 ay takip edildi. Takip sürecinde gelişen komplikasyonlar ve planlanmayan hastane yatışları elektronik sağlık kayıtlarıyla teyit eddildi. Takip süresinin sonunda iki ana grup komplikasyon gelişmi, planlanmayan hastane yatışı ve mortalite oranları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Kırılgan hastalardan oluşan grup (n=55) ve kırılgan olmayan hastalardan oluşan grup (n=79) temel özellikleri açısından karşılaştırıldığında; cinsiyet, VKİ, siroz etiyolojisi gibi parametreler benzer bulundu (p>0,05). Kırılgan hasta grubu diğer gruba göre yaşlıydı (p<0,001). Diyabet, hipertansiyon, KAH (koroner arter hastalığı), KBH (kronik böbrek hastalığı) gibi komorbiditeler kırılgan olan grupta daha sıktı (p<0,05). İki grup karşılaştırıldığında asit kırılgan olan grupta daha fazlaydı (p<0,001). CTP ve MELD skorları da kırılgan olan grupta daha yüksekti (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis ve varis kanama öyküsü benzerdi (p>0,05). Takip sürecinin sonunda; asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, HRS (hepatorenal sendrom), SBP (Spontan bakteriyel peritonit) gelişimi, planlanmayan hastane yatşı ve mortalite kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0,05). Olumsuz sonlanım (komplikasyonlar, planlanmayan hastane yatışı, mortalite) olarak bakıldığında; olumsuz sonlanımların kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu görüldü (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis kanaması kırılgan olan grupta daha fazlaydı ancak istatiksel olarak diğer grupla benzerdi (p>0,05). HCC (Hepatselüler Karsinom) gelişimi iki grup arasında benzer saptandı (p>0,05). Kırılganlığın planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyi ön görme etkinliği CTP ve MELD skorlarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Kırılganlık alt parametrelerine yani FFI kriterlerine bakıldığı zaman her kriter ayrı ayrı asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyle ilişkili bulundu (p<0,05). Sonuç: Sirozlu hastalarda kırılganlık hem komplikasyonlarla artan hem de komplikasyon gelişimini ön görmede etkin olabilecek bir klinik tablodur. Özellikle kırılganlık alt parametrelerinden olan kas gücü ve fiziksel aktivite düşüklüğün gelişiminin üzerinde durulması, bu kliniklerin müdahalelerle düzeltilebilecek olması açısından önem arz etmektedir. Kırılganlık genel olarak baktığımızda sirozda olumsuz prognozla ilişkilendirilebilir. Kırılganlık konusunda yapılacak müdahelelerin bu kötü gidişatın yavaşlatılması ya da engellemesi için daha fazla hasta sayısıyla ve daha uzun takip süreli çalışmalar yapmak faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, kırılganlık, düşük kas gücü, prognoz, hastane yatışı, mortalite.

KaraciğerKaraciğer sirozuKas kuvveti+4
Maral Martin Mıldanoğlu
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer sirozlu olgularımızda sirotik kardiyomiyopatiyle ilgili belirli biyokimyasal ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkemizde en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Sirotik hastalarda, kardiak fonksiyon bozukluğu olduğu, sistolik, diastolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikler bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamızda karaciğer sirozu olan hastalarda bazı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametrelerin sirotik kardiyomiyopati ile ilişkisini araştırdık.Materyal metod: Ağustos 2009 ile Mayıs 2011 yılları arasında iç hastalıkları ve gastroenteroloji polikliniğinden takipli 44 karaciğer sirozlu hasta (24 erkek ve 20 kadın) ve 30 kişi kontrol grubu (16 erkek ve 14 kadın) olarak çalışmaya alındı. Çalışmada; elektrokardiografi (EKG), ekokardiografi, Pro-BNP ve diğer biyokimyasal belirteçler değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (SP-SPSS versiyon 16) ile istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: 44 karaciğer sirozlu hastanın Child-Pugh sınıflamasına göre 24'ü (%54.5) Child-Pugh C evresindeydi. Olguların 25'inde (%56.8) sirozun etyolojisi HBV idi. Pro-BNP değeri hasta grubunda 156.41±153.56 pg/ml ve kontrol grubunda 25.71±30.11 pg/ml (p< 0.001) olarak tespit edildi. EKG'de sirozlu hastalardaki QTc: 0.40 ± 0.03 sn ve kontrol grubunda QTc: 0.38 ± 0.03 sn (p: 0.016). Ekokardiografik parametrelerden sol atriyum diyastol çapı hasta grubunda 3.98±0.54 , kontrol grubunda 3.46±0.45 olarak saptandı (p<0.001). Sağ ventrikül doku doppler incelemesinde myokardial performans indeksinin hasta grubunda 0.27±0.05, kontrol grubunda 0.23±0.06 değer olduğu görüldü ( p: 0.01 ). Septumdan alınan değerlere göre hasta grubunda hesaplanan MPİ: 0.41±0.09, kontrolde 0.36±0.07 (p: 0.02) bulundu. Buna karşın konvansiyonel yöntemlerle hesaplanan sol ventrikül MPİ değeri benzerdi. E/A, EDZ değerinde anlamlılık tesbit edilmedi. E/E' değeri hastada 10±3, kontrol grubunda 8±2 (p? 0.05 ) idi.Sonuç: Ekokardiografik olarak konvansiyonel yöntemlerle ölçülen parametreler açısından karaciğer sirozlu hastalar sol atrium çapı dışında normallerden farklı değildir. Ancak doku doppler ekokardiografi parametrelerinden IVS MPI, RV MPI ve E/E' değerlerinin karaciğer sirozlu olgularda bozulmuş oldukları belirlendi. Ayrıca sirotik hastalarda normallere göre QTc uzaması mevcuttu. ProBNP değeri de sirotik hastalarda normallere göre yüksek bulundu.. Tüm bu bulguların sirotik kardiyomiyopati ile ilgili olabileceğini düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Siroz, kardiyomiyopati, pro-BNP, ekokardiografi, doku dopplerekokardiografi

BiyokimyaEkokardiyografiEkokardiyografi-doppler+5
Neşe Karpuz
Bezmialem Vakıf University
2011
00

Related subjects