Legitimacy
77 theses under this subject heading
Erken Osmanlı döneminde siyasal iktidar, ulemâ ve sûfîyye (İlişkiler, problemler)
Osmanlı merkezî yönetimi-ulemâ ve sûfîyye ne tarz bir ortamda hangi karşılıklı beklentilerle nasıl bir ilişki kurmuşlardır? Bu ilişkilerin sonuçları toplum hayatına nasıl yansımıştır? Bu çalışma, Osmanlı merkezî yönetiminin ulemâ ve sûfîyye ile ilişkilerine devletin kuruluş yıllarından başlayarak II. Mehmed döneminin sonlarına kadarki zaman aralığı kapsamında özellikle dillendirilen sorulara kendince cevap aramaya gayret ederek katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Konunun Fatih döneminin sonuyla sınırlanmasının sebebi, bu devirde yaşanan bazı gelişmelerin konumuz itibariyle mühim kırılma noktaları olmalarıdır. Çalışma kapsamında öncelikle konunun temel kaynaklarının ve modern araştırmaların genel bir değerlendirmesi yapılmış, girişte ulemâ ve sûfîyyenin Osmanlı öncesi dönemde siyasal otoritelerle ilişkilerinin nasıl olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Sonraki bölümler Osmanlı merkezî yönetiminin, sırasıyla ulemâ ve sûfîyye ile kurduğu ilişkilere ve bunların sosyal hayata yansıyan boyutlarıyla beraber sonuçlarına odaklanmaktadır. Dördüncü bölümde ulemâ ve sûfîyyenin birbirleriyle ilişkileri, Osmanlı merkezî yönetimiyle kurdukları münasebetlere ve topluma yansımalarının neler olduğu gösterilmeye gayret edilerek ele alınmıştır. Sonuç bölümündeyse genel bir değerlendirme yapılmıştır. Kısaca ifade edilecek olursa bu dönem boyunca Osmanlı idaresi, kendisine bir tehdit algılamadığı sürece, halk üzerindeki manevî nüfuzları sebebiyle göz ardı edemeyeceği ulemâ ve sûfîyye ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Bu yakın ilişkiler en başta, yönetime toplum nezdinde meşruiyet temin ederken karşılığında ulemâ ve sûfîyye düşünce ve ritüellerinde serbestlik kazanmışlar ve çeşitli maddî imkânlara nail olmuşlardır.
The monarchy between historical legitimacy and complex challenges: How did Jordan survive the Arab Spring
In 2011 a series of demonstrations came across many Arab countries like a snowball in what was known as the wave of the Arab Spring. Starting in Tunis, then Egypt, Yemen, Syria, Libya, and Jordan followed. This wave has led to democratic transition in Tunis and Egypt in the very early months of the demonstrations, and a civil war and a dramatic state failure in Syria, Yemen, and Libya. However, Jordan's spring seemed to be less dramatic. No absolute violence happened nor did Muslima regime change occur. What Jordan faced was putting it in the loop of the project of democratization that had started in 1989 and yet did not come into the light. In this paper, I show the roots of the state establishment in Jordan and highlight the events that shaped the legitimacy of the monarchy and then analyze the tools and strategies the monarchy followed to sustain its legitimacy and preserve its stability, from the early establishment of the state to the Arab Spring. Finally, this paper argues that the monarchy in Jordan can neither be considered democratic or authoritarian, rather it maneuvers between multiple strategies and seized opportunities to remain stable in the region and legitimate in the state. This paper demonstrates the complexity of Jordanian politics on the international and regional levels that influences its internal politics. This paper takes the historical process method and refers to Max Weber and Micheal Mann to address the concepts of legitimacy and state power in the case of Jordan within a proper theoretical context.
The legitimacy of political power in the new Ottoman thought: The case of Hürriyet Newspaper
Ottoman political thought has been studied through philosophy, history, fiqh, kalam, Sufism, and adab literature. However, Ottoman political thought can be investigated beyond these genres. Contrary to existing literature, this thesis examines Ottoman political thought through articles in the New Ottomans' Hürriyet newspaper that were published in the post-Tanzimat period, a period of changes, transformations, and renewal for the Ottoman Empire. The literature on the New Ottomans is mainly dominated by biographical, linguistic, literary, and historical studies. However, in this thesis, I endeavor to unearth the political dimensions of their thought by focusing on the legitimacy of political power. Legitimacy, as one of the key concepts of political theory, explains the raison d'être of politics. Therefore, focusing on legitimacy would be useful both to grasp the New Ottomans' political ideas and to trace the development of Ottoman political thought in the post-Tanzimat era. Because legitimation of power includes normative and factual aspects, legitimacy cannot be understood from a one-dimensional perspective. For this reason, in examining the legitimacy of power in their thought, I adopt a multidimensional approach that considers the perspectives of political science, political philosophy, and political theory. Thus I try to explore how the New Ottomans reinterpreted modern political thought according to Islamic and Ottoman traditions. Also, I think, studying the New Ottomans, who formed the first modern Ottoman Muslim intellectual movement that responded to the challenges of the West, makes this investigation more valuable. Moreover, digging out the undiscovered political ideas in newspaper articles would widen the scope of the studies on Ottoman political thought.
The urban quest for legitimacy: The case of Egypt's NAC
The past decade has witnessed the introduction of multiple urban mega-projects in one of the largest countries in the MENA region: Egypt. These projects, under the umbrella of al-Sisi's "Vision 2030", claim to bring modernity without the initiation of any democratic reforms for the people (which defies the modernization theory). The most outstanding of them all is the New Administrative Capital (NAC). Al-Sisi's regime has claimed on multiple occasions that NAC is the fresh start Egypt needs to boost its economic development, and it is regarded as his most important project to date. However, the economic indicators haven't provided the actual numbers that were promised. There have been delays in almost all the project's deadlines, with a back scaling of the initial goals set. Not only that, but the Egyptian economy is drowning with a high inflation rate and a harsh currency devaluation. Thus, this thesis aims to understand why al-Sisi is still prioritizing the development of NAC, despite the high risk attached to it amidst an economic crisis. This will be understood through an analysis of the political discourse of al-Sisi's urban approach, which will eventually lead to one outcome: performance legitimacy. Since his authoritarian regime did not arrive to its position of power through democratic means – if anything, one could argue it came through 'illegitimate' or unconventional means – it aspires to find alternative ways to gain legitimacy. As a result, al-Sisi aims to create a "New Republic" spatially as his regime's legacy, and he is determined to pursue it regardless of the economic consequences. Therefore, by examining NAC through the lens of "legitimacy" as the ultimate end, I argue that this urban mega-project is al-Sisi's means to maintain the stability of his regime rather than the common well-being of the Egyptian people.
Hulefâ-i Râşidîn'in izdivaçları
Bu çalışmada, İslâm tarihinde Hulefâ-i Râşidîn olarak bilinen dört halifenin hanımlarının hayatları, nesepleri, kabileleri ve çocukları hakkında bilgiler verilmiştir. Bunun yanı sıra dört halifenin eşlerinin ve kabilelerinin İslâm'dan önceki ve sonraki dönemlerde dinî, siyasî, iktisadî ve kültürel faaliyetleri ele alınmıştır. Hulefâ-i Râşidîn'in dinî yaşantısı, eşleriyle olan münasebetlerinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Örneğin İslâm'a davetin başlamasından sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in eşlerinden bazıları Müslüman olmayı kabul etmemiştir. Bu durumdan rahatsız olan söz konusu halifeler, Müslüman olmayan eşlerini boşamıştır. Dört halifenin İslâm'ı benimseyen hanımları ise eşlerine halifelik öncesi ve sonrası dönemlerinde yardımcı olmuşlardır. Yapılan araştırmanın neticesinde Hulefâ-i Râşidîn'in birden fazla evlilik gerçekleştirdiği ve bazılarının da câriye edindikleri görülmüştür. Hz. Ebû Bekir, tüm evliliklerini hür hanımlarla yapmış ve câriye edinmemiştir. Hz. Ebû Bekir, dört kez evlenmiş ve bu evliliklerinden üç kız, üç erkek olmak üzere toplamda altı çocuğu olmuştur. Hz. Ömer, Müslüman olmadan önce iki, Müslüman olduktan sonra beş olmak üzere yedi kez evlilik yapmış ve bu evliliklerinin haricinde iki câriye edinmiştir. Hz. Ömer'in sekiz erkek, beş kız toplamda on üç çocuğu dünyaya gelmiştir. Hz. Osman, sekiz evlilik gerçekleştirmiş ve bu evliliklerinden üç kız, on üç erkek olmak üzere toplamda on altı çocuğu olmuştur. Hz. Osman, bu evliliklerinin yanı sıra birçok câriye de edinmiş ve sadece Zeynep bint Hayyan b. Ömer'in ismi tespit edilebilmiştir. Hz. Ali, dokuz evlilik gerçekleştirmiş ve bu evliliklerinden on beş erkek, beş kız olmak üzere yirmi çocuğu dünyaya gelmiştir. Hz. Ali, bu evlilikleri haricinde on dokuz câriye edinmiş ve câriyelerinden on üç çocuğu olmuştur. Dört halifenin evliliklerini gerçekleştirmesinde temel sebepler siyasi, dinî vb. faktörlerdir.
Önleyici, koruyucu faaliyetler ve meşru menfaatler bağlamında işçiye ait kişisel verilerin işlenmesi
İşçi ve işveren ilişkisinde, işçi hem hukuki hem de ekonomik açıdan işverene bağımlıdır. Bu durumun bir sonucu olarak, işveren tarafından işçinin kişisel verilerinin hukuka aykırı olarak işlenme ihtimali yüksektir. 6698 Sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu, 07.04.2016 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunda, genel düzenlemelere yer verilmiştir. Ancak, işçinin kişisel verilerinin ne şekilde korunacağına ilişkin doğrudan özel bir düzenleme yapılmamıştır. Bu nedenle, çalışmamızda Uluslararası düzenlemelere de değinilerek 6698 Sayılı Kanun'un iş ilişkilerine ne şekilde etki edeceği irdelenmiştir. Bu çalışmada, 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanun'un madde 5/2'nin f bendinde ifade edilen meşru menfaat kavramının ve madde 28/1'in ç bendinde belirtilen kamusal yararı gerektiren hallerde uygulanan önleyici koruyucu faaliyetlerin, iş ilişkilerinde nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda, Kanun'da belirtilen söz konusu genel hükümler, uygulamadaki örneklerle somutlaştırılmaya çalışılmıştır. 6698 Sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu'nun madde 5/2'nin f bendini ve madde 28/1'in ç bendini içeren hükümlerin iş hayatında uygulanabilirliği, emsal mahkeme kararları ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu kararları ışığında incelenmiştir.
The dilemma of amnesty politics in the AKP era: Balancing the questions of legitimacy and instrumentality
The Ankara Bar Association Human Rights Commission (Ankara Barosu İnsan Hakları Komisyonu) underlines that 158 amnesties in total, except for the 1999 Conditional Release Law, were legislated in Turkey before the AKP period, and 12 of these laws were general amnesties. Regarding the content of these laws, the Turkish state has tended to release the prisoners who commit petty crimes having a non-political character. However, the continuity in the use of amnesty mechanism in Turkey was broken at a certain historical moment: the beginning of the Justice and Development Party (AKP) era. For the first time, the ruling party has officially declared its disapproval of general amnesty, especially for crimes against individuals. This thesis aims to examine why general amnesty, as a long-term phenomenon in Turkey, has not been applied during the AKP period. Following the introductory Chapter One, Chapter Two looks into how three premises of neoliberal penality are used in the AKP era for an effective struggle against crime: punitiveness, responsibilization and managerialism. Chapter Three examines the ways in which the AKP government copes with the problems facing the judicial system of Turkey, i.e. high incarceration rates, and the high workload of the judiciary, without the amnesty option. Chapter Four explores the controversial debate on the legitimacy of amnesty by interrogating the AKP's alternative moral stance on amnesty, whereas Chapter Five concludes the thesis. Briefly, this thesis develops insight into the AKP's policy on amnesty circumscribed by both the questions of legitimacy and instrumentality, as well as by the dynamics of political conjuncture.
Hanefî ve Şafiî mezhepleri çerçevesinde İslâm hukukunda nesep
"İslam Hukuku Açısından Nesep" adlı tez, klasik fıkıh literatüründe yer aldığı şekliyle nesep hukukunu değerlendirmeyi amaçlayan bir çalışmadır. Ancak konu tüm fıkhi mezhepleri içine alacak şekilde ele alınmamış, Hanefî ve Şafiî mezhepleri ile sınırlandırılmıştır. Çalışmada ayrıca mümkün olduğunca Türk pozitif hukukunun ve tıp ilminin konuya bakış açıları da yansıtılarak bir değerlendirme ve tercih yoluna gidilmiş, bu bağlamda disiplinler arası karşılaştırmalı bir yöntem izlenmiştir. Çalışma giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde nesebin mahiyeti üzerinde durulmuş, nesebin tespit ve red yollarına yer verilmiştir. İkinci bölüm nesebin dinî ve hukukî sonuçları başlığını taşımaktadır. Bu bölümde gerek İslam hukuku gerekse Türk pozitif hukukunda nesebin etkisinin görüldüğü konular irdelenmiştir. Üçüncü bölüm ise neseple ilgili öne çıkan problemlere tahsis edilmiştir. Bu bölümde ilk olarak nesep tespitinde kullanılan çağdaş tıbbi teknikler ele alınmış, daha sonra modern üreme tekniklerine değinilmiş, bu tekniklerle dünyaya gelen çocukların nesebi belirlenmeye çalışılmıştır. Son olarak çalışmada ulaşılan sonuç ve tekliflere yer verilerek çalışma tamamlanmıştır.
Kaçar tarih yazıcılığında hanedanın meşruiyeti
Safevi Devleti'nin yıkılışı ile birlikte Kaçarlar İran'ın iktidara talip güç unsurlarından biri oldular. Rakipleri Afşarlar ile Zendleri bertaraf edip İran saltanatını ele geçirmeleri 1796 yılını buldu. Meşrutiyet Devrimi'nin sarstığı Kaçar hanedanı Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden istikrarsızlık sırasında, 1925'te Meclis kararıyla son buldu. Doktora tezi olarak hazırlanan bu çalışmada Kaçar idaresinin tarih yazıcılığı vasıtasıyla ortaya koyduğu meşruiyet anlayışı incelenmiştir. Kaçar vekayinamelerinde hanedana idari, dinî ve tarihî meşruiyet kazandırmaya yönelik anlatılara yer verilmiştir. İdari meşruiyetin inşası amacıyla hükümdarlar ile veliahtlarının saltanatın hak sahipleri oldukları açıklanmış, devletin hanedana aidiyetinin nedenleri, ülkenin tarihî topraklarına niçin hâkim olunması gerektiği ve iktidarın mutlak oluşunun lüzumu üzerinde durulmuştur. Dinî meşruiyetin inşasında Şii fıkhıyla doğrudan çelişilmeyerek hükümdarların ve devletin İslamiyet'i ve Şiiliği temsil ettikleri ileri sürülmüştür. Kullanılan hukukî kavramlarla Kaçar yönetim anlayışının hukuka yaklaşımı ortaya konmuştur. Bu sayede kanuna dayalı bir idarenin kurulamayışının düşünsel nedeni anlaşılmaktadır. Tarihî meşruiyetin teminine yönelik, hanedanın kökeni ve geçmiş devirlerin hanedanlarıyla bağları hakkında iddialarda bulunulmuştur. Bu iddialar Türklerin ve İran'ın İslam öncesi tarihleri ile İslam'dan sonra İran'ı yöneten hanedanların bir arada değerlendirildiğini göstermektedir. Halkın memnuniyetini kazanmayı başaramayan Kaçar idaresinin inşasına çabaladığı meşruiyet anlayışı, muhaliflerinin fikriyatına yenik düşmüştür. Şii fıkhının siyasi kuramı Kaçar tarihi boyunca hanedanın dinî zeminini aşındırmıştır. Kanuna dayalı muntazam bir idare kuramayan mutlak saltanatın yerini meşruti saltanat almış, nihayet Kaçar hanedanı iktidarı kaybetmiştir. Kaçar hanedanı ıslahatın başarılamayışının ve ülkenin içinde bulunduğu zaafın müsebbibi olarak addedilmiştir. Islahat talep eden aydınların faaliyetleri neticesinde İran'ın İslam öncesi tarihini merkeze alarak Türk unsurunu dışlayan bir tarih ve kimlik anlayışı gelişmiştir.
Türkiye'de çağdaşlaşma kapsamında başörtüsü: Sorunlar ve kazanımlar
Bu çalışma "başörtüsü" sembolü üzerinden Türkiye modernleşme sürecinin son aşamasını bir yönüyle ele alır. Osmanlı'nın son evresinde başlayan modernleşme tarihimiz Cumhuriyet ile birlikte niteliksel bir farklılaşma yaşamıştır. Kendi mazisini ve bazı toplumsal kesimleri öteki olarak kabul eden çağdaşlaşmacı elitler "öteki"yi yansıtan her türlü simge ve ritüelin toplumsal alanlarda görünürlüğünü en aza indirmek istemiştir. Bu bağlamda başörtüsü de yok sayılmak istenir. Türkiye'de başörtüsü yasağının 50 yıllık bir geçmişi vardır. Ancak AK Parti iktidarının son 4 yıl içerisinde yaptığı yasal düzenlemelerle yasak sona erdirilir. Ne var ki geçmiş dönemlerin aksine laik siyasi aktörler direnişe geçmez. Aksine İslami sembollerle barışık bir izlenim vermek isterler. Çünkü başörtüsü artık toplumsal uyum çerçevesinde karşı konulamayacak biçimde gündelik hayatın bir parçasına dönüşmüştür. Başörtüsünün yeniden meşruiyet sürecinde iki toplumsal dinamik tespit edilebilir. Birincisi başörtülü kadınların her şeye rağmen ortak kullanım alanlarında var olma mücadelesidir. Bu kadının modern hayata dâhil olma ısrarıdır. Diğeri ise İslami kesimin siyasi aktörlerin bürokrasi üzerinden daha önce periferiyi temsil eden geniş kitleleri merkeze taşıma hamlesidir. İslami aktörler geçmiş dönemlerde dışlanmanın verdiği uç söylemleri değiştirerek, kapsayıcı bir siyasi dile kavuşmuşlardır. Tedrici dönüşüm olarak beliren politik taktik aslında hedeflerinin dışında modernleşmenin kitleselleşmesini sağlamıştır. İslami aktörlerin siyasi ve iktisadi bürokrasi ile tanışmalarının geçmişi daha eskiye dayansa da bu ilişki AK Parti döneminde kurumsallaşır. Böylelikle İslami talep, sembol ve uygulamalar sistem içileşir. Başörtüsü modern bir unsura dönüşür. Bu bağlamda geriye dönük bir okuma yapıldığında laik aktörlerinin iddialarının aksine 28 Şubat "çağdaşlığı koruyan" post-modern bir müdahale değil toplumsal kesitleri dışlayan anti-modern bir girişimdir. İçinde bulunduğumuz dönem ise din üzerinden toplumsal gerilimlerin en aza indiği bir normalleşme sürecidir. Anahtar Kelimeler: Başörtüsü, İslamcılık, Modernleşme, Çağdaşlaşma, Meşruiyet
Sekülarizmin meşruiyeti: Bir kavramsal analiz
The purpose of this study is to provide a conceptual analysis of secularism as a constitutional principle specifically in the context of constitutional democracies. For these purposes, the critique of the concept is reviewed and various conceptions of the concept that are widely accepted in the literature are scrutinized. As an alternative to the existing conceptions, this study proposes secularism as autonomy as a new conception of secularism which better reflects the constitutional legitimacy and purpose of the concept. Based on this conception, it is argued that secularism in constitutional democracies is a constitutional principle that is adopted directly as a consequence of the legitimacy claim of a constitutional democracy: the claim to recognize and ensure individual autonomy of its citizens. The constitutional state, therefore, by nature a secular state that is legitimated through secular procedures. After this conception is proposed, the argument is deepened by an analysis of the relationship between secularism, autonomy, and legitimacy. It is demonstrated that autonomy plays a central role in constitutional democracies both historically and conceptually and secularism as a constitutional principle is adopted in order to reflect this relationship. Finally, secularism as autonomy is analyzed in three levels of analysis it exists and/or affects: the constitutional level, the legal/political level, and the informal public sphere.
Yeni kurumsal kuram perspektifiyle havacılıkta emniyet yönetim sistemi uygulamalarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın konusu son yıllarda havacılık örgütleri arasında hızla yayılan Emniyet Yönetim Sistemi (EYS) uygulamalarıdır. EYS havacılık faaliyetlerinin emniyetli bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ortaya çıkmış ve kısa sürede hem ulusal hem de uluslararası alanda yayılım göstermiş yönetsel bir uygulamadır. Havacılık sektörü içinde faaliyet gösteren birçok örgütün EYS uyguladıkları ve bünyelerinde EYS bölümleri oluşturduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, sözü edilen yeni uygulama karşısında havacılık örgütlerinin ne türden tepkiler verdiklerini, örgütsel alanda eşbiçimliliğin oluşup oluşmadığını ve uygulamanın gerçekten benimsenip benimsenmediğini ortaya koymaktır. Çalışmada nitel araştırma deseni kullanılmıştır. Veri toplarken birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Çalışmanın birincil verileri araştırmacı tarafından oluşturulan 13 soruluk yarı yapılandırılmış görüşme formu ve gözlemlerden alınan notlar ile toplanmıştır. Yarı yapılandırılmış görüşmeler amaçlı örneklem yöntemiyle seçilmiş olan, Türkiye'deki A grubu ruhsat sahibi yer hizmeti örgütleri ile yer hizmetleri kapsamında faaliyet gösteren ikram kuruluşları ve terminal örgütlerinden oluşan toplam 11 örgütün Emniyet Yönetim Sistemi'ni kurup yönetmekten sorumlu yöneticileri ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya ilgili tüm tarafları dahil edebilmek adına alanda düzenleyici ve denetleyici otorite rolünde olan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü'nden 1 EYS denetçisi ile de yarı yapılandırılmış görüşme gerçekleştirilmiştir. Elde edilen nitel verilerin analiz edilmesinde tümevarımsal ve tümdengelimsel analiz yöntemleri kullanılmıştır. Araştırmanın ikincil verileri, katılımcı örgütlerden elde edilen belgeler ve araştırmacı günlüğünden elde edilmiştir. Araştırma sonucunda, araştırmaya dahil edilen örgütlerde EYS uygulamalarının yayılımın altında yatan nedenler olarak kuralcı kurumsal baskılar, sivil havacılık otoritesinin mevzuatına uyma zorunluluğu ortaya çıkmış ve alanda zorlayıcı eşbiçimlilik mekanizmasının ve meşruiyet kaygısının hakim olduğu tespit edilmiştir. Tespit edilen kurumsal baskı karşısında araştırma alanı içerisindeki havacılık örgütlerin çoğunluğunun kaçınma ve ayrı tutma stratejisi bir kısmının ise kabullenme ve uyma stratejisi izlediği ortaya çıkmıştır. Son olarak, araştırma alanı içerisindeki örgütlerin büyük çoğunluğunun EYS uygulamalarını törensel olarak benimsedikleri de ortaya çıkmıştır.
Muhammed b. Muhtar eş – Şankıti'nin düşüncesinde din toplum ve siyaset
Bu çalışmada Şankıti'nin İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz/Büyük Fitneden Arap Baharına isimli eserinden hareketle İslam Medeniyetinin içerisinde bulunduğu Anayasal Krizin ne olduğunu, bu durumun nedenlerini ve sunulan çözüm önerilerini incelemeye çalıştık. Çalışmamız Giriş kısmı hariç üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun günümüzdeki önemine değinerek İslam siyasal değerleri açısından ele alınmasının gereğini vurguladık. İslam siyasal tarihinin ilk dönem olaylarını inceleme altına aldığımız birinci bölümde Hz. Muhammed'in vefatıyla başlayan ve Cemaat Yılı olarak adlandırılan uzlaşmalarla son bulan süreçteki siyasal yaşanmışlıkları, Anayasal Kriz kavramının anlaşılabilmesi için olduğu şekliyle ortaya koymaya çalıştık. Çalışmamızın ikinci bölümünde, hicretin birinci asrında tecrübe edilen siyasi olayların Müslümanların inanç sahasına nasıl taştığını ve siyaset ile itikat arasındaki ilişkiyi gözler önüne sermeyi amaçladık. Çalışmamızın üçüncü bölümünü ise günümüze kadar taşınan siyasi ve itikadi problemlerin küllerinden kurtularak mevcut siyasal krizin çözümü noktasında Şankıti'nin önerilerini incelemeye ayırdık.
Mehmet Şemseddin'in çocuk dergiciliği
Mehmet Şemseddin, 1. Meşrutiyet sonrası çocuk edebiyatı alnında eserler vermiş önemli bir çocuk edebiyatçısıdır. O dönem sanatçı, yazar ve şairleri gibi kendisi de ?memleket hareketi? içinde bulunmayı ihmal etmemiştir. Yayımladığı eserlerin içeriğine ve yapısına bakılırsa, onun Namık Kemal ve arkadaşlarının hareketi içinde olduğunu görürüz. Yayımladığı eserlerde sade bir dil kullanması ve yeri geldiğinde ?Evlâd-ı vatana hizmet etmek? ifadesini sık sık kullanması, o dönemde hürriyet isteyen şair ve yazarlarla aynı düşünceye sahip olduğunu göstermektedir.Yazarımızın ismi çocuk edebiyatında çok geçmemesine rağmen o dönem çocuk edebiyatı öncüleri arasında yer almıştır. Şu an kütüphanelerde kayıtlı bulunan 14 eserden 13' ü çocuklara yöneliktir. Bu eserlerin her biri çocuk edebiyatına hakkıyla hizmet edebilecek nitelikte olgun eserlerdir. Yayımlanan bu eserler Meşrutiyet döneminde oldukça ilgi görmüştür. Özellikle ilk okuma yazma kitapları, birçok kez yenilenerek basılmıştır.Mehmet Şemseddin, o dönem revaçta olan çocuk dergisi alanında da eser vermeyi ihmal etmemiştir. Hatta yayın hayatına Avrupaî tarzda ilk dergi olan ?Arkadaş? ile başlamıştır. Çocuklar için çıkardığı üç farklı derginin, çıktığı dönemde sevilerek okunduğunu, okurlardan gelen mektuplardan anlamaktayız. Çocuklar için yayımladığı süreli yayınları o dönem çocuk dergiciliği için önemli bir açılım olmuştur. Yazar, o dönem çocuk dergiciliğinde çağdaş bir anlayışı benimseyerek yayın hayatını devam ettirmiştir. Yayımladığı dergiler o dönem yayınlanan diğer dergiler için de örnek teşkil etmiştir. Bu özelliği ile Mehmet Şemseddin'in süreli yayınları incelemeye değer nitelikte eserlerdir. Tek başına çıkardığı bu dergiler talep gördüğü için farklı isimlerde yenilenerek yayın hayatına devam etmiştir.Mehmet Şemseddin'in o dönemdeki çalışmaları üzerine ayrıntılı bir araştırmanın yapılmaması, bizi onun çocuk dergilerini incelemeye sevk etti. Yazarın çıkardığı Arkadaş, Çocuklara Arkadaş ve Çocuklara Talim dergileri bizim çalışma alanımızı oluşturdu. Bu üç dergi çalışmamızda ayrıntılı olarak incelenmiştir. Dergiler hakkında genel bilgiler verilmiş, dergilerin fihristi çıkarılmış, dergide yayımlanan konu başlıkları incelenmiş ve dergilerde yayımlanan yazılardan seçme metinler verilerek çalışma daha somut hale getirilmiştir.Dergilerin yanında, yazarın kütüphanelerde kayıtlı bütün eserleri taranarak bu eserler hakkında genel bilgiler verilmiştir. Bu eserler hakkında verilen bilgiler, yazarı daha iyi tanımamıza ve çalışmamızın daha objektif olmasına yardımcı olmuştur. İncelediğimiz bu eserler onun çocuk edebiyatındaki yerini daha somut hale getirmiştir.Yazar, çocuk edebiyatına ömrünün sonuna kadar hizmet etmiştir. Dergi ve kitaplarında çocuğun eğitilmesini ön plânda tutarak ?evlâd-ı vatana hizmetten? geri kalmamıştır. Mehmet Şemseddin, araştırmalarımızda ortaya çıkan 21 farklı eserle, ülkemizde Tanzimat'tan sonra başlayan çocuk edebiyatı ve dergiciliğinin öncülerinden olmuştur.
Bir gelecek inşası olarak egemenlik ve küreselleşme
Tezin ilk bölümünde egemenlik kavramının genel çerçevesi ele alınmakta, egemenliğin tanımı, güç-iktidar gibi bazı kavramlarla olan ilişkisi ve sınıflandırılması incelenmektedir. İkinci bölümde egemenliğin doğuşu ve gelişimi çerçevesinde mutlak egemenlikten sınırlı egemenliğe geçiş ve halk-ulus egemenliklerinin tarihsel arka planı incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise küreselleşen dünyada egemenliğin nasıl bir hal aldığı, egemenliğin bölünmezlik ile devredilemezlik ilkelerinin küresel süreçteki aşınmaları incelenmektedir. Tüm bu incelemeler yapılırken çalışmanın ana eksenini; egemenliğin bir hakikat olmadığı, modern devlet anlayışı kapsamında tanrısız bir sistem tanımlayabilmek için zorunlu olarak ihtiyaç duyulan, bir anlamda tanrısız teolojinin tanrısal karşılığını oluşturmak için tasarlanan bir söylem olduğu düşüncesi oluşturmaktadır.
Parlamentonun İngiltere'de ve Türkiye'de doğuşu ve gelişimi
Çalışmamızda İngiltere ve Türkiye'de parlamentonun doğuşunda rol oynayan meşruluk kaynakları araştırılmış ve bu iki ülkenin meşruluk kaynakları arasındaki farklılığın Türk anayasacılık hareketleri üzerinde hangi etkilere sahip olduğu incelenmiştir. İngiltere'de parlamentonun doğuşu 5. yüzyılaüzyılda kadar götürülebilir. Krallar hem Anglosakson döneminde hem de Norman istilası sonrasında karar almada tamamen bağımsız olmamış, vergilendirme gibi bazı önemli kararları almada meclise danışmak zorunda kalmıştır. Aristokrasinin yanında seçilmiş temsilcileri de içeren parlamento 13. yüzyılın sonundan itibaren düzenli olarak toplanmaya başlamıştır. Bu noktada kralın mutlak egemenliğe sahip olamayışı ve hukuka duyulan bağlılık parlamentonun meşruluk kaynaklarını oluşturmuştur. Türkiye'de parlamentonun doğuşu için ise 19. yüzyılda başlayan modernleşme hareketlerini incelemek gerekmektedir. 19. yüzyılda devletin güç kaybettiğinin anlaşılması üzerine hızlı bir modernleşme dönemine girilmiş ve bu noktada anayasal hareketler modernleşmenin siyasal yüzünü oluşturmuştur. 1876'da Kanun-i Esasi'nin ilan edilmesi ile meşrutiyet ilk kez deneyimlenmiştir. İlk meclis açılışından kısa bir süre sonra tatil edilmiş, meşrutiyete yeniden dönülmesi ancak 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı ile mümkün olmuştur. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra siyasal iktidarı elinde tutan güçlerden hiçbirinin işgaller karşısında harekete geçmemesi üzerine, yerel kongreler dönemi başlamıştır. Bu kongreleri tek bir çatı altında birleştirmeyi başaran ulusal direniş hareketi sayesinde 1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuş ve Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile millet egemenliği ilkesi kabul edilmiştir. Türkiye'de parlamentonun doğuşunun modernleşmenin zorunlu bir unsuru olarak görülmesi ve modernleşme sürecinin asıl kaygısının "devletin kurtarılması" olması anayasal gelişmeleri ve yasama ile yürütme arasındaki ilişkileri derinden etkilemiştir. Anahtar Kelimeler: Avam Kamarası, Meşruluk Kaynakları, Meşrutiyet, Parlamento
Almanya ve Polonya tarihsel ve güncel ilişkisi bağlamında Avrupa Birliği sisteminin denge ve denetim mekanizması ile meşruiyet sağlama yeteneğinin incelenmesi
Çalışmamızın temel araştırma konusu Avrupa Birliği'nin (AB) denge ve denetim sisteminin meşruiyet sağlama yeteneğinin analizidir. Avrupa Birliği birçok çalışmanın konusu olmuştur ancak sistemin "kendine özgülüğü" ve "denge-denetim mekanizması ile meşruiyet sağlama yeteneği, AB üyesi Almanya ve Polonya gibi iki ülkenin tarihsel ve güncel ilişkileri bağlamında ilk kez değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Çalışmamız giriş ve sonuç bölümleri hariç, üç bölümden oluşmuştur. Giriş kısmında bizi bu incelemeye iten kalkış noktamızı belirterek, amaç ve kısıtlamalarımız çerçevesinde konumuzun çözümlenmesinde kullanılacak metot hakkında bilgi verilmiştir. Birbirinden ayrı olarak kurgulanmış ama çözümlememiz için aynı düzlemde birleştirilecek olan üç bölümün Birincisinde, "Avrupa Birliği'nin Kendine Özgülüğü" ve "Avrupa Birliği Sistemi" adı altında sunulan iki ana başlıkta "Nedir Bu Avrupa Birliği?" sorusunun cevabı araştırılmaya çalışılmıştır. Bunun ortaya koyulması için de, öncelikle Avrupa Birliği'nin kendine özgülüğü üzerinde durulmuştur. Birliğin uluslarüstü tek kurumsal yapı olması, üye ülkelerin ulusal çıkarlarının Birlik bünyesinde yeniden tanımlanması ve bu bağlamda ortak çıkar "iradesi" ile ulusal egemenliğin bir "üst otoriteye devri", çalışmamızın Avrupa Birliği tanımının temelini oluşturmaktadır. İkinci Bölümde, Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski'nin ifade ettiği "hegemonya" kavramının tarihsel, epistemolojik ve ontolojik temellerini, değişik tanım ve teorilerini incelemenin, çalışmamızın teorik temellerinin ve metodolojisinin anlamlandırılmasına katkı sağlayacağı düşünülerek, hegemonya kavramının analizi yapılmıştır. Üçüncü Bölümünde, Avrupa Birliği'nin denge-denetim mekanizması ile meşruiyet sağlama yeteneği, AB üyesi iki ülke olan Almanya ve Polonya'nın tarihsel ve güncel ilişkileri bağlamında değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu değerlendirme bize ortaya koyduğumuz Avrupa Birliği siyasal sisteminin, denge ve denetim mekanizması ile ortaya koyduğu entegrasyonun, tarihte ağır düşmanlıklar yaşamış iki ulus üzerindeki yansımalarını tespit etme fırsatı vermiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz bilgi ve bulgular neticesinde, Avrupa Birliği'nin, mevcut kurum ve kuruluşlarıyla oluşturduğu denge ve denetim sistemi ve gelişim süreci tecrübelerinin oluşturduğu müktesebatı ile "meşruiyetini" büyük ölçüde sağladığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Almanya, Polonya, Hegemonya, Denge ve Denetim.
Examining the legitimacy of the sanctions imposed on Zimbabwe regarding international law
The use of sanctions is not a new phenomenon in the discipline of International relations. However, with the disappearance of the Cold War, Western countries increasingly started to adopt sanctions as the means to attain their foreign policy interests. The main objective of this research is to examine the sanctions imposed on Zimbabwe by the European Union (EU) and the United States of America (USA) in the context of international law. The USA crafted its first batch of sanctions on Zimbabwe in 2001 through the Zimbabwe Democracy and Economic Recovery Act (ZIDERA) and the Presidential Executive Order, which derives its legal basis from the USA statutory instrument (International Economic Emergency Powers Act (IEEPA) in 2003. On the other hand, the EU introduced sanctions on Zimbabwe utilising the Cotonou Agreement as its legal basis. In addition, the EU used the Treaty of European Union, which advocates for the Common Foreign and Security Policy (CFSP). Therefore, the focus of this research lies on highlighting the legitimacy of such sanctions on Zimbabwe, which is a member of the United Nations (UN), and yet the UN did not take any sanction measures to address such grievances as laid down by the EU and the USA. The thesis argued that unilateral sanctions imposed on Zimbabwe are illegitimate based on the principle of non-interference in the internal affairs of another state, equality of sovereign states and the International Law Commission on the Responsibility of States for Internationally Wrongful Act. The sanctions are negatively affecting Zimbabwe to carry out its duties and obligations as a sovereign state. On the same note, International Law Commission drafts are regarded as non-binding in international law.
Fundamentals of authority and legitimacy in the 16th century Ottoman siyasetnamas
The period of Kanuni is known as the period in which the Ottomans carried dynastic rule to the top within the patrimonial system, and the dissolution period authors define this period as the ideal period. This study focuses on how the government presented itself as "legitimate" in terms of both worldly and religious aspects and how it shaped its public image in the period of Kanuni, which contained highly complex relations and developments in terms of the Ottoman power. The main purpose of the study is to enlighten the ways of legitimacy applied by the power in the period of Suleiman the Magnificent. The sources of legitimacy in question give a clue to how the Ottoman raison d'etat operated, how the Ottomans presented themselves as both an worldly and religious authority in this period when they reached "double sovereignty," and what religious, ideological, and cultural resources predominated in the Ottoman political mentality and what's the operational motivations of the power. The scope of the study is limited to the Süleiman period, and the studies related to this period have been benefited to the maximum. In addition, in order to determine the dynamics of legitimacy in the Ottoman Empire siyasatnames which belong to this era, such as Amâsi's work titled Tuhfetü'l-Ümera ve Minhatü'l-Vüzera, Kınalızade's work named Ahlak-ı Ali, İbn-i Firuz's work named Gurretü'l-Beyza, Lütfi Pasha's work titled Asafname, Taşköprizade's work titled Risale fî Beyâni esrâri'l-hilafeti'l-insaniyye ve's-saltanati'l-ma'neviyye, were examined. The analyzes, approaches, and works of historians such as Halil İnalcık, Norman Itzkowitz, A. D. Alderson, Cornell Fleischer, Colin Imber, Gülru Necipoğlu, and Suraiya Faroqhi regarding this period depicted the socio-cultural environment and political mentality that dominated this period, shaped our work accordingly. Moreover, the different approaches they presented and the different issues they dealt with provided us with a better understanding of the legitimacy problem.
Sivil itaatsizliğin politik anlamı
Bu çalışmada sivil itaatsizlik kavramının tanımı,yöntemi ve özellikleri ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Sivil itaatsizliğin diğer eylem biçimlerinden farkları belirlenmiş ve hangi eylemlerin sivil itaatsizlik olarak adlandırılabileceği ortaya konmuştur. Farklı siyasal sistemlerde sivil itaatsizliğin politik anlamı, çeşitli siyaset bilimci ve düşünürlerin görüşleri bağlamında değerlendirilmiştir.
Thomas Hobbes'un siyaset felsefesinde hak ve kudret problemi
Bu çalışmanın amacı, Thomas Hobbes'un ontolojik ve epistemolojik temeller üzerinden siyaset felsefesini, kudret ve hak bağlamında nasıl inşa ettiğini incelemektedir. Hobbes'un insan doğasına atfettiği nitelikler ile doğal hakların neler olduğu ve bu nitelikler doğrultusunda neler olması gerektiği tartışılacaktır. Olması gereken üzerinden yapılacak izahatlar ile hak kavramının Hobbes'un zaviyesinde meşru kaynakları sorgulanacaktır. Bu hedef doğrultusunda birinci bölümde, Hobbes'un ontolojik ve epistemolojik iddiaları değerlendirilecek olup; ikinci bölümde ele alınacak hak ve kudret ilişkisindeki yansımaları tartışılacaktır. Bu vesile ile önce doğal hakkın ne olduğu, daha sonra tayin edilmiş kudret olarak egemenin karşısında ne ifade ettiği ortaya konacaktır. Bu düzlemde yapılacak tartışmaların doğal sonucu olarak birey – kudret ilişkisi içerisinde bireyin siyasal konumu sorgulanırken, Hobbes'un devlet tasavvurunun totaliter ya da liberal olduğu tartışması açılacak olup her ikisine de gerekçe olarak öne sürülen iddiaların kuvvet ve çoğunluk temelli olduğu ortaya konacaktır. Dinin, siyasallığa bölücü etkisini bertaraf etmek için din ile siyasetin sınırlarını, siyasetten yana çizen Hobbes, bilimsel ya da ölçülebilir değerler ile felsefesini inşa etmektedir. Bu amaca mekanik materyalizm aracılığı ile yönelen Hobbes'un ön kabullerinden yola çıkarak kuvvetin ve çoğunluğun meşruiyet sebebi olduğu önyargısıyla; ölçülebilir değerler ile hak kavramını yeniden tanımladığı ortaya çıkarılmış olacaktır.
The legitimization attempts towards PKK inits own documents
After a period of planning and preparation for the purposes of attacks and massacres, PKK -Kurdish Labor Party-whose establishment was declared with a meeting held in Fis village of Diyarbakır/Lice on the 27th of November,1978, has undertook armed attacks on a regular basis since 1984. It has terrorized last forty years and yielded Turkey to spend a significant proportion of its energy to the fight against terrorism. Turkey has primarily preferred the option of armed struggle against PKK terror from the very beginning of the first terrorist attacks and Turkish Armed Forces took place at the forefront in this struggle. In this process, armed struggle occurred mainly and it was failed to achieve a complete success against the PKK terror. The present study is aimed to reveal the goals of PKK and the arguments it uses to justify it's actions. This data-based study is done with the foresight of providing significant information to the security forces taking active part inthe fight against PKK and has a mission of analyzing the problem objectively in different dimensions. The research data obtained via document analysis technique of qualitative research methods and validity and reliability analysis of the data is provided by peer review, external audit and multi-encoder processes. According to the findings and results of the study, in order to legitimize PKK, organization administrators create the perception of struggle against Turkish Republic in the eyes of Kurdish people by asserting that Turkey is pursuing a variety of hostile policies especially alleged denial and destruction policies towards Kurdish people. Key Words:Terror, Terrorism, PKK, KCK
II. Abdülhamid Dönemi (1876-1909) eğitim sistemi, eğitim yapıları ve askeri rüşdiyeler
XVII. yüzyılla birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nda eğitimde başlayan modernleşme hareketi, II. Abdülhamid Dönemi'nde de sürmüş, mali sıkıntılara rağmen, siyasi erk tarafından eğitim devletin üstlenmek zorunda olduğu bir kamu hizmeti olarak algılanmıştır.II. Abdülhamid Dönemi'nde, Osmanlı eğitim sisteminin sağlam bir zemine oturtulması 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'nin tüm maddeleri ile hayata geçirilmesi sağlanmış, dolayısıyla da alt yapının kurulması ile eğitimin yaygınlaştırılması ve devletin eğitim sistemi üzerindeki denetimi kısmen de olsa sağlanmıştır.Eğitimin işlevsel bir araç olduğunu anlayan II. Abdülhamid, eğitim kavramını iktidarını tekrar üretecek ve sağlam bir zemine oturtacak bir kurum olarak görmüştür. Bu nedenle de eğitim, resmi ideolojinin aktarımında sıklıkla başvurulan araçlardan biri haline getirilmiştir.II. Abdülhamid'in tahta çıkışında Osmanlı İmparatorluğu'nda, 4 yüksekokul, 4 darülmuallimin, 253 rüşdiye, 18.490 sıbyan mektebi ve 1 özel okul bulunmaktaydı. II. Abdülhamid Dönemi'nin sonlarına doğru ülkedeki okul sayısı; 619 rüşdiye, 109 idadi, 32 darülmuallimin, 5000 civarında ibtidai mektebine ulaşmıştır.II. Abdülhamid Dönemi'nde diğer eğitim kurumları gibi askeri rüşdiyelere de önem verilmiş, İstanbul'dan Manastır ve Suriye'ye kadar uzanan bir coğrafyada, toplam yirmi sekiz adet askeri rüşdiye eğitim sistemi içerisine dahil edilmiştir. Bu okullarda dönemi için çağdaş ve modern sayılabilecek eğitim sistemi ve eğitim materyalleri uygulanmıştır. Ancak iddialı bir eğitimde modernleşme hamlesine imza atan Abdülhamid'in, idadi mimarisinin aksine bir askeri rüşdiye mimarisi tipolojisini, XIX. yüzyıl okul mimarisi repertuarında içerisinde kurgulayamadığı, eğitim tarihçemizde askeri rüşdiyelerin mimarileri ile değil de uyguladıkları eğitim modelleri ile varlık gösterdikleri burada gözden kaçırılmamalıdır.
Premodern dönem siyasal meşruiyet anlayışlarının epistemolojik açıdan değişimi
Bu çalışmada, Premodern Dönem siyasal meşruiyet fikirlerinin epistemolojik açıdan değişimi ele alınmıştır. Siyasal meşruiyet, iktidarın varlığını mümkün kılabilmek için insanların onayını sağlayan değer referanslarına işaret etmektedir. Siyasal meşruiyete ilişkin fikirlerin tarih boyunca farklı sosyal, siyasal ve iktisadi koşullar etkisinde değiştiği söylenebilmektedir. Çalışmanın amacı, Premodern Dönem'de siyasal meşruiyete dair düşüncelerin epistemolojik değişimini ortaya koymaktır. Bu doğrultuda siyasal meşruiyet kavramsallaştırmasının çerçevesi ve tarihi seyri incelenmiştir. Ardından Premodern Dönem siyasal meşruiyet fikirleri kronolojik bir değerlendirmeyle tespit edilmeye çalışılmıştır. Daha sonra da bu fikirlerin siyasal epistemoloji açısından ne gibi bir değişimi yansıttığı tahlil edilmiştir. Çalışmada nitel yaklaşım tercih edilmiş, seçili siyasal meşruiyet düşünceleri üzerinden değişen siyasal epistemoloji somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Literatürdeki kitaplar, kitap bölümleri, bilimsel makaleler ve çevrimiçi internet sitelerinden yararlanılarak, doküman analizi yöntemiyle Premodern Dönem siyasal meşruiyet fikirlerinin değişimi açığa çıkartılmaya çalışılmıştır. Araştırmanın sonucunda, Premodern Dönem'de siyasal meşruiyetin epistemolojik açıdan metafizik referanslara dayandığı görülmüştür. Siyasal iktidarın meşruluğunun atalar kültü, mit, efsaneler ve din gibi metafizik unsurlara dayalı olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte Erken Modern Dönem'le beraber siyasal meşruiyet fikirlerinin epistemolojik açıdan, dünyevi siyasal iktidarlara, insana, bilime ve hukuka atıfla oluşturulduğu gözlemlenmiştir. Bu çalışma siyaset felsefesi ve siyasal düşünceler tarihini, Premodern Dönem siyasal meşruiyet fikirlerinin epistemolojik değişimi bakımından değerlendirmeyi önermektedir. Böylece yapılacak çalışmalarla siyasal meşruiyet fikirleri daha kapsamlı biçimde irdelenebilecek, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset felsefesi literatüründeki siyasal meşruiyet mülahazalarının birçok açıdan tahlili mümkün olacaktır.