Law of civil procedura
78 theses under this subject heading
Medeni usul hukuku açısından ticaret şirketlerinin ihyası
Çalışmamızda, uygulamada son derece basit olarak değerlendirilen ancak detayına girildiğinde karmaşık bir yapıya sahip olduğu görülen ticaret şirketlerinin ihyası, medeni usul hukuku açısından incelenmektedir. Maddi hukuka ilişkin değerlendirmelere konu edilse de medeni usul hukuku açısından yeterince dikkate alınmayan bu husus, uygulamada bir dava olarak kabul görmüştür. Öncelikle tüzel kişilerin özellikleri, kuruluş şekilleri ve sona erme halleri ele alınmıştır. Ticaret şirketlerinin diğer tüzel kişilerle arasındaki fark ve kendilerine has özellikleriyle birlikte, sona erme halinin gerçekleşmesinin en önemli sonucu olan tasfiye aşamasında yapılacaklar tespit edilmiştir. Tasfiye aşamasının tamamlanmasıyla birlikte sicilden silinmenin etkisi ortaya konulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde, ihya talebinin hukuki dayanakları ve neyi ifade ettiği açıklanmıştır. Uygulamada kabul edilen durumla doktrinde savunulan görüşlere değinilerek; tüzel kişiliğin taraf ve dava ehliyetine ilişkin açıklamalarda bulunulmuştur. Son olarak, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda yer alan ek tasfiye hükümlerine dayanılarak ticaret şirketlerinin ihyası talebinin, yargısal bir faaliyet olması hasebiyle dava mı yoksa çekişmesiz yargı işi mi olduğu tartışılmıştır. Çalışmada ihya talepli yargılamaların hukuki niteliğinin belirlenmesi ve uygulamadaki problemli hususlara dikkat çekmek amaçlanmıştır.
Medeni Usul Hukukunda sonradan delil gösterilmesi
Teksif ilkesinin doğal bir sonucu olarak Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 145/1, c. 1 hükmünde kanunda belirtilen sürelerden sonra delil gösterilemeyeceği öngörülmüştür. Kanun koyucu, sonradan delil gösterilmesi yasağı olarak da adlandırılabilecek bu hüküm ile delillerin yargılamanın en başında ikame ve ibraz edilmesini ve bu suretle delillerin yargılamanın en başında toplanmasını amaçlamaktadır. Teksif ilkesi ve usul ekonomisi ilkesinden hareketle öngörülmüş olan sonradan delil gösterilmesi yasağı ise bu yönüyle ispat hakkının süre bakımından açık bir sınırlandırılması mahiyetindedir. Delil ikamesi ve ibrazına ilişkin kanunda öngörülen sürelerin ve bu sürelerden sonra delil ikame ve ibraz edilemeyeceğini öngören yasağın mutlak ve kati suretle uygulanmasının ispat hakkı bakımından yaratabileceği sakıncaları bertaraf etmek adına HMK m. 145/1, c. 2 hükmünde belirli şartların sağlanması kaydıyla hakimin izni ile sonradan delil ikame ve ibraz edilebileceğine ilişkin istisnai bir düzenleme öngörülmüştür. Üç bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünde ispat hukukuna ilişkin temel kavramlar, delil ikamesi ve ibrazı şeklindeki taraf usul işlemlerine ilişkin hükümler incelenmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise ilk derece yargılamasında sonradan delil gösterilmesi yasağı, bu yasağın kapsamı, bu yasağa ilişkin öngörülmüş sonradan delil gösterilmesi imkanı ve bu imkanın şartları tasrih edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın üçüncü ve son bölümünde ise kanun yolu aşamalarında yeni delil ikamesi ve ibrazı meselesi incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın en nihayetinde ise sonradan delil gösterilmesi yasağının medeni usul hukukundaki sair müesseseler ve özel durumlar ile ilişkisi inceleme konusu yapılmıştır.
Medeni usul hukukunda münhasır delil sözleşmesi
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), 193. maddesi ile delil sözleşmesini düzenlemiştir. Bu sayede taraflara ispat faaliyetinde başvuracakları delil veya delilleri seçme yetkisi tanınmıştır. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın amacı, delil sözleşmesinin bir türü olan münhasır delil sözleşmesinin değerlendirilmesidir. Buradan hareketle münhasır delil sözleşmesi kavramı delil sözleşmesi ve münhasır olmayan delil sözleşmesi kavramlarıyla birlikte ele alınarak hukuki niteliği, kuruluşu, etkileri, uygulanışı açıklanmış; sonrasında münhasır delil sözleşmesinin özel bir türü olan hakem-bilirkişi sözleşmesi ve münhasır delil sözleşmesinin çeşitli kanun hükümleri kapsamında denetlenmesi ele alınmıştır. Son olarak münhasır delil sözleşmesinin görüldüğü bazı alanlara değinilmiştir.
Medenî usûl hukukunda adlî yardım
Modern hukuk sistemlerinde adalet hizmetlerinin ücretsiz olması gerektiği kabul edilse de yargılama faaliyeti sırasında tarafların da birtakım yargılama giderlerini karşılaması gerekmektedir. Ancak ekonomik yetersizlik sebebiyle bu giderleri karşılayamayacak tarafın, devletin yargılama faaliyetlerinden faydalanamaması mahkemeye erişim hakkı, hak arama özgürlüğü başta olmak üzere birçok hak kaybına yol açacaktır. Bu bağlamda birçok hukuk sistemi adlî yardım kurumunu mevzuatlarında kabul ederek ekonomik yetersizlik yaşayan bireylerin önündeki engelleri kaldırmayı amaçlamıştır. Türk hukukunda da adlî yardım kurumunun kabulü ve uygulanması Cumhuriyet öncesi dönemlere dayanmaktadır. Ancak adlî yardım kurumunun işlevsel hale getirilmesi, zamanla gerçekleşen mevzuat değişiklikleri ile sağlanmaya çalışılmaktadır. Biz de çalışmamızda adlî yardım kurumunun medenî usûl hukukunda düzenlenişini mevcut güncel değişiklikler bağlamında ele alarak incelemeyi hedeflemekteyiz.
Türk ve İsviçre hukukunda karşılaştırmalı olarak yoksulluk nafakası
Hukukumuzda aile özel bir öneme sahiptir. Kanun koyucu aileye vermiş olduğu büyük önemi, Medeni Kanunda aile kurumuna ayrıntılı yer vererek açıkça göstermiştir. Aile, temelde evlilik akdinin kurulmasıyla oluşan bir yapıdır. Toplumda ve hukuk düzeninde arzu edilen evliliklerin ömür boyu sürmesidir. Ancak, her evlilik umulanın aksine ölümle sona ermeyebilir. Eşlerin artık devam ettirmek istemedikleri bir evliliğe mahkûm kalmalarını engellemek için Medeni Kanun'da boşanma kurumuna yer verilmiştir. Evliliğin sona ermesiyle birlikte eşler arasındaki manevi ve maddi ilişki sona erer. Boşanmanın mali sonuçlarından biri ise, yoksulluk nafakasıdır. Yoksulluk nafakası Türk Medeni Kanunu'nun Yoksulluk Nafakası başlığı taşıyan 175'inci maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, boşanma dolayısıyla yoksulluğa düşecek olan taraf, boşanmada daha ağır kusurlu olmamak şartıyla karşı tarafın ekonomik gücü nazarında süresiz nafaka isteme hakkına sahiptir. Yoksulluk nafakası düzenlemesi, sürekli olarak uygulama ve öğretide eleştirilerin odağında olmuştur ve halende varlığı, amacı ve süresi tartışılmaktadır. Yoksulluk nafakası temellerini İsviçre Medeni Kanunu'nun 125'inci maddesinden almaktadır. Yoksulluk nafakasının Türk ve İsviçre hukukundaki düzenleniş şekilleri karşılaştırmalı olarak incelenerek, nafaka bakımından ortaya çıkan benzerlik ve farklılıklar irdelenecektir.
Roma Usul Hukuku'nda lıtıs contestatıo ve Türk Medeni Usul Hukuku'ndaki ön inceleme aşamasına etkileri
Litis contestatio, temel niteliği gereği iki aşamalı bir usulden oluşan Özel Yargılama Sistemi'ndeki yargılamayı kendi içinde in iure ve apud iudicem aşaması olmak üzere iki farklı aşamaya bölen, bu itibarla yargılamanın ağırlık merkezini oluşturan ve modern anlamda davanın ve tahkikatın başlaması için yapılması zorunlu olan hukuki bir işlemdir. Legis actiones yargılamasındaki niteliği, apud iudicem aşamasında kanıt olarak kullanılması için in iure aşamasında söylenen sözlerin ve yapılan eylemlerin tanıklar önünde tespiti olan litis contestatio, formula yargılaması döneminde ise taraflar arasında yapılan yargısal bir anlaşma niteliği kazanarak hüküm ve sonuçları uyarınca, davanın hakem tarafından görülmesine dair taraflar arasında praetor huzurunda yapılan yargısal bir anlaşma olarak hüküm sürmüştür. Formula yargılamasının sona ermesi ile iki aşamalı yargılama usulü yerine tek aşamadan oluşan Sistem Dışı Yargılama usulünün genel yargılama usulü olarak kabul edilmesi üzerine, hüküm ve özelliklerini kaybeden litis contestatio işlemi, sadece bir an niteliği halini almıştır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK'nın beş aşamalı ilk derece yargılama sistemi ile hukuk sistemimize kazandırılan en önemli hukuki kurumlardan birisi kabul edilen ön inceleme aşaması veya kurumu yargılamanın bağımsız aşaması olarak HMK m. 137-142 ila m. 320 hükümlerinde düzenlenmektedir. Ön inceleme aşaması, tahkikat aşamasına geçmeden önce hazırlık yapmak suretiyle tahkikat aşamasının planlı ve düzenli olarak yürütülmesi, yargılamanın olabildiğince hızlı ve kısa sürede tamamlanması ve tarafların serbestçe bir şekilde tasarruf edilebildikleri davalarda sulhe veya arabuluculuğa teşvik edilmesi suretiyle uyuşmazlığın yargı kararı olmadan taraflar arasında dostane bir şekilde çözümlenmesini amaçlanmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, Roma Usul Hukuku hakkında genel ve öz bilgiler verilerek usul hukukunun tarihi gelişimine değinilmiştir. Bu bölümde Roma Usul Hukuku'nun temeli olarak kabul edilebilecek actio-ius kavramları arasındaki ilişki ile praetor'luk makamının yargısal nitelikleri üzerinde durulmuştur. Ardından usul hukukunun Yargılama Sistemi'ne uzanan gelişim süreci incelenmiştir. İkinci bölümde, litis contestatio işlemi terminoloji, kavram ve görüşler bakımından incelendikten sonra litis contestatio işleminin yargılamadaki konumu, yargılama usullerinin temel özellikleri ile birlikte ayrıntılı olarak incelenmiştir. Üçüncü bölümde, litis contestatio'nun formula yargılaması özelindeki hüküm ve sonuçlarının incelenmesi ile birtakım benzer kurumlarla karşılaştırması yapılmıştır. Dördüncü bölümde, ön inceleme aşamasını HMK sistematiği doğrultusunda ayrıntılı olarak incelenmiştir. Beşinci ve son bölümde ise litis contestatio ile ön inceleme aşaması karşılıklı olarak değerlendirilmiştir.
Medeni usul hukukunda hukuka aykırı deliller
Hukuka aykırı deliller meselesinin temelindeki soru, gerçeğe uygun ama hukuka aykırı mı, yoksa hukuka uygun ama gerçeğe aykırı mı karar verilirse hüküm adaletli olur sorusudur. Bu soruya çeşitli hukuk sistemlerince verilen üç farklı cevap bulunmaktadır. Mutlak kabul görüşü gerçeğe uygun karar verilmesine üstünlük tanır. Bu nedenle delil nasıl elde edilmiş olursa olsun, hukuka aykırı da olsa dikkate alınmalıdır der. Mutlak ret anlayışı hukuka aykırı delilleri, hatta bu deliller vasıtası ile ulaşılabilecek diğer delilleri de hükme esas almaz. Esnek görüş ise, delil elde edilirken temel hak ve özgürlükler ihlal edilmişse delilin dikkate alınmaması gerektiğini ama diğer tüm hukuka aykırılık hallerinde delilin kullanılıp kullanılmayacağının hakimlerin takdirinde olması gerektiğini savunur. Türk Hukuku'nda Anayasa'nın 2 nci, 36 ncı, 38 inci, 138 inci, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 217 nci ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 189 uncu maddeleri ile mutlak ret görüşü benimsenmiştir. Medeni usul hukukundaki hukuka aykırı delilleri kullanma yasağı kamu düzenindendir ve mutlak emredicidir. Kural uygulanırken tezde önerildiği üzere dört temel aşaması olan bir değerlendirme yapılırsa hükmün sert lafzı yumuşatılabilir ve katı bir şekilde uygulanmasının yol açabileceği adaletsizlikler önlenebilir.
Medeni Usul Hukukunda delillerin hasredilmesi
11 YÜKSEK LİSANS TEZİ ÖZÜ MEDENÎ USUL HUKUKUNDA DELİLLERİN HASREDİLMESİ Tolga AKKAYA Özel Hukuk Ana Bilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ocak 2003 Danışman: Doç. Dr. Halûk KONURALP Medenî Usul Hukukunda Delillerin Hasredilmesi başlığını taşıyan bu çalışmada, bir taraf usul işlemi olan delillerin hasrı, medenî usul hukukundaki yeri ve uygulaması bakımından incelenmiştir. Kanunda düzenlemesi bulunmayan ve tarafın yeni (başka) delil gösterme imkânını sınırlandıran delillerin hasrı, bu güne kadar üzerinde pek durulmamış ve ayrı bir çalışma konusu yapılmamış bir usul işlemidir. Yanlış uygulanması halinde tarafların dava ile elde etmeye çalıştıkları hakları kaybetmelerine neden olacak kadar etkili bir işlem olan delillerin hasrı; unsurları, şekli, zamanı ve etkileri bakımından incelenmiştir. Çalışmanın birinci ve genel bölümünde, delillerin hasredilmesi bakımından davaya ilişkin bazı kavramlar ve usul ilkeleri başlığı altında, öncelikle ispat hukukunun temel kavramları, sonra mahkeme ve taraf usul işlemleri, daha sonra delillerin hasrına ilişkin usul ilkeleri ve son olarak tahkikat incelenmiştir. Bu bölümde, özellikle taraf usul işlemleri ve delillerin hasrına ilişkin usul ilkeleri üzerinde durulmuştur. Çalışmanın ikinci ve özel bölümünde, delillerin hasrı başlığı altında, ilk olarak delillerin toplanması amacına hizmet eden işlemler, sonra delillerin hasrının şekli ve zamanı, daha sonra delillerin hasrı bakımından özellik arz eden durumlar ve son olarak özel yargılama usullerinde ve çekişmesiz yargı işlerinde delillerin hasrı incelenmiştir. Bu bölümde, özellikle daraltıcı etkili delil sözleşmeleri ile delillerin hasrı, hakimin taraflardan delillerini hasretmelerini istemesi ve delillerin hasrına istisna teşkil eden hususlar üzerinde durulmuştur.
Medenî Usûl Hukukunda hükmün tavzihi ve tashihi
Mahkeme kararlarının icrasının sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi, lehine hüküm verilen tarafın hukuki korunmasının sağlanması bakımından önem taşımasının yanında hukuki güvenliğin sağlanması ve toplumsal barışın korunması fonksiyonunu da yerine getirmektedir. Bu anlamda hükmün tavzihi hükmün icrası sırasında meydana gelebilecek tereddütleri önlemek adına hükümde meydana gelen belirsizlik veya çelişkinin giderilmesini amaçlarken hükmün tashihi ise hükümde meydana gelen yazı ve hesap hataları ile diğer benzeri açık hataların düzeltilmesini amaçlayan kurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Tez temel olarak üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde hükmün tavzihine ilişkin genel özellikler incelenmiş, ikinci bölümde tavzihin uygulama usulü ele alınmış, üçüncü bölümde ise hükmün tashihi kurumunun tanımı, amacı, konusu ve usulü irdelenmiştir. Tez boyunca hükmün tavzihi ve tashihinin uygulama alanının sınırları çizilmeye çalışılmıştır. Böylece hükmün tavzihi veya tashihi bahanesiyle hükmün değiştirilmemesi noktasında uygulamaya yön gösterilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın hazırlanma sürecinde doktrindeki görüşler ele alınmış ve Yargıtay kararlarına da olabildiğince geniş ölçüde yer verilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yer yer Alman ve İsviçre hukukundaki düzenlemelerden yararlanılmıştır.
Medeni Usul Hukukunda ıslah
Islah müessesi uygulamaya tam anlamı ile HUMK'un kabulü ile girmiştir. Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde ıslah müessesi bulunmamaktadır. Anglo-Amerikan hukuk sisteminde ise Türk hukuk sistemine benzer ancak tam anlamı ile Türk hukuk sistemindeki ıslahla uyuşmayan bir şekilde uygulanmaktadır. Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde iddianın veya savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağı Türk hukuk sistemindeki gibi katı bir şekilde uygulanmadığı için bu hukuk sistemlerinde ıslaha ihtiyaç da bulunmamaktadır. Islah, tek taraflı irade beyanı ile kullanılan ve davada taraflara sadece bir kez tanınmış bir haktır. Tarafların yargılama sürecinde kendilerine verilmiş olan ıslah hakkını çok dikkatli kullanmaları gerekmektedir. Özellikle HUMK'un yürürlükte olduğu dönemde ıslah, uygulayıcılar tarafından sadece dava değerinin artırılması olarak algılanmıştır. HMK'nın yürürlüğe girmesi ile kısmi davayı düzenleyen 109. maddenin ikinci fıkrası ile kısmi dava neredeyse açılamaz hale gelmiştir. HMK'nın 109. maddesinin ikinci fıkrasının, 01.04.2015 tarihinde 6644 sayılı kanunun 4. maddesi ile yürürlükten kalkması ile kısmi dava sayısı artmış ve ıslah da tekrar yoğun bir şekilde uygulanmaya başlamıştır. Bu çalışmada, ıslahın tarihsel süreç içerisinde kullanımını, Kıta Avrupası ve Anglo-Amerikan hukuk sitemlerinde iddianın veya savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağının uygulanması ve bu hukuk sistemlerinin ıslah ve ıslaha benzer uygulamaları, ıslahın şartlarını, özellikle HMK'nın kabulü ile Türk hukuk sistemine giren belirsiz alacak davası ile ıslahın uygulanışı ve karşılaştırılması, kısmi davada ıslahın uygulanışı, Türk hukuk sisteminde uzun zamandır tartışma konusu olan bozmadan sonra ıslahın yapılabilip yapılamayacağı ve bu hususta Yargıtayın verdiği değişik kararların karşılaştırılması, ıslah yapılamayacak durumlar ve kötü niyetli ıslah halinde mahkemelerin yapmaları gereken işlemler değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler sırasında mukayeseli hukuk dikkate alınmıştır. Yukarıda belirtilen şekilde hazırlanan çalışmamda, özellikle ıslahın uygulanması açısından önerilerde bulunulmuş, diğer müesseselerle karşılaştırılmış ve idari yargılamada ve tahkimde ıslahın uygulanışı ile ilgili öneri ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Islah, Tahkikat, Ġddianın ve Savunmanın DeğiĢtirilmesi ve GeniĢletilmesi, Dava
Medeni Usul Hukukunda mahkemelerin yetkisi
Bir davanın veya çekişmesiz yargı işinin görülmesi için neredeki görevli mahkemeye başvurulacağı konusuna ilişkin kurallar yetki kurallarıdır. Yetki kuralları çeşitli bağlantı noktaları dikkate alınarak konulur. Hangi bağlantı noktasının seçileceği ise konulan yetki kuralı ile ulaşılmak istenen amaç ya da uygulanmak istenen usul hukuku ilkesi dikkate alınarak belirlenir. Örneğin bazı hallerde henüz iddia seviyesinde olan davanın davalının yerleşim yerinde açılması gerekirken, bazı hallerde zayıf konumda olan davacının korunması amacı ile davacının yerleşim yeri mahkemesi yetkili kılınabilir. Yine bazı hallerde dava konusu bakımından delillere doğrudan ve daha hızlı ulaşım daha sağlıklı yargılama yapılması amacı ile dava konusunun bulunduğu ya da gerçekleştiği yer dikkate alınarak yetki kuralları konulur. Belli durumlarda yetki kuralı kesin olup davanın mutlaka yetki kuralında belirtilen yer mahkemesinde açılması zorunlu iken; belli durumlarda yetki kuralında belirtilen yer mahkemesinin yetkisi seçimlik yetki olup diğer yetkili mahkemelerin yetkisini ortadan kaldırmaz. Medeni usul hukukunda, hukuk mahkemelerinin yetkisi temel olarak HMK m.5-19 arasında düzenlenmiştir. Bu hükümler yanında özel kanunlarda yer alan yetki kuralları olduğu gibi, HMK'nın diğer kısımlarında yer alan bazı özel dava ve yargılama türleri için de yetkili mahkemeye ilişkin hükümler sevkedilmiştir. Uygulamada zaman zaman kanunlarda yetkili mahkemeye ilişkin kuralların öngörülmediği durumlarla karşılaşılmaktadır. Sık sık da yetki hükümlerinin yorumunda güçlükle karşılaşılan veya görüş ayrılıklarına yol açan durumlar ortaya çıkmaktadır. Mevcut yetki hükümlerinin yorumlanması ve yetki kuralı konulmamış dava ve işler bakımından yetkili mahkemenin tespitinde davanın en kolay açılabileceği, en çabuk ve en sağlıklı yargılamanın yapılabileceği ve tarafların menfaatlerinin en iyi şekilde dengede kalmasını sağlayacak yorum şekli tercih edilmelidir.
Medeni usul hukuku bakımından belge ve adi senette sahtelik iddiası
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle medeni usul hukukunda senetten daha genel bir kapsamı bulunan belge kavramı kabul edilmiştir. Belge, çeşitli hukuk alanları bakımından farklı unsurlara sahip bir delildir. Belgenin bir türü olan ve kesin delil niteliği bulunan senet de önemli bir ispat aracıdır. Sahtelik iddiasının ileri sürülmesiyle kesin delil niteliği ortadan kalkacak olan senet bakımından bu iddianın ileri sürülmesi, etkileri ve sonuçları önemlidir. Bu kapsamda belge ve senetlere yönelik sahtelik iddiası üzerinde durulması gereken bir konudur. Çalışmanın birinci bölümünde kavramlar konusu üzerinde durulmuştur. HMK'da yer alan belge kavramı, Türk Ceza Kanunu ve Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'ndaki belge kavramlarıyla karşılaştırılarak açıklanmaktadır. Kavramlar bölümünde, belgenin türlerinden biri olan senet kavramı doktrinde kabul edilen tanımlarıyla ve unsurlarıyla birlikte açıklanmıştır. Ayrıca bu bölümde, aksi ispat oluncaya kadar geçerli belge (senet) ve sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belge (senet) kavramlarının HMK'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte anlam kazanıp kazanmadığı konusu incelenmektedir. Yazı ve imzanın inkârı ile sahteliğin ileri sürülmesi kavramlarının aynı konuyu ifade edip etmediği ve sahtelik iddiasının gelişim süreciyle birlikte sahtelik iddiasının hukuki niteliği konusu birinci bölümde incelenmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, sahtelik iddiasının belge ve senet türleri bakımından kapsamı ve sahtelik iddiasının ileri sürülmesiyle birlikte ortaya çıkan etkileri incelenerek, uygulamada sıklıkla karşılaşılan sahtelik türlerini açıklanmaktadır. Sahtelik iddiasının ön sorun olarak ileri sürülmesi ve sahtelik davası açılarak ileri sürülmesi bakımından ortaya çıkan etkiler ve sahtelik iddiasının re'sen dikkate alınıp alınamayacağı konuları üzerinde durulmaktadır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise, sahtelik iddiasının belge ve senet türleri açısından nasıl inceleneceği, yapılacak inceleme sonucunda mahkemenin verebileceği kararlar açıklanmıştır. Birden fazla yargılamaya konu olabilecek sahtelik iddiası bakımından sahtelik incelemesi sonucunda verilecek olan kararların diğer yargılamalara etkileri ve sahteliği mahkemece sabit olan senet başka bir yargılamada karara esas alınmışsa; bu yargılama için yargılamanın iadesi sebebi teşkil etmesi konuları incelenmektedir.
Çevrim içi uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin temel yargısal ilkeler kapsamında incelenmesi
Çevrim içi uyuşmazlık çözüm yöntemleri kavramı, geleneksel yargılama yöntemlerinin sorgulanması, bir başka deyişle devlet yargılaması ve alternatif çözüm yöntemlerinin yerine çağın gereklerine uygun yeni uyuşmazlık çözüm yöntemleri arayışı sonucunda ortaya çıkmış bir kavramdır. Devlet yargısının ve alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin özellikle sanal ortamda meydana gelen uyuşmazlıklar için yetersiz hâle gelmesi sonucu, bu uyuşmazlıkların sanal ortamın ve teknolojinin getirdiği imkânlarla çözülmesi ihtiyacını doğmuştur. Tıpkı alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri gibi adalete erişim ve adil yargılanma hakkının bir gereği olarak ortaya çıkan çevrim içi uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin neredeyse otuz yıllık bir geçmişi olmasına rağmen, tanımı ve kapsamı konusunda öğretide bir fikir birliği mevcut değildir. Çevrim içi uyuşmazlık çözüm yöntemleri alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin sanal ortama aktarılmış hâli olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim bu yöntemlere dair öğretide yapılan temel sınıflandırma çevrim içi müzakere, çevrim içi arabuluculuk, çevrim içi tahkim şeklindedir. Ancak çevrim içi uyuşmazlık çözüm yöntemleri zamanla devlet yargılamalarına da teşmil edilir hâle gelmiştir. Bu yüzden çevrim içi yargılamalar da bu sınıflandırmanın son parçası olarak görülmeye başlanmıştır. Ayrıca belirtilmelidir ki bu sınıflandırmalara girmeyen kendine özgü metotların geliştirildiği, çeşitli yazılımların kullanılması suretiyle uyuşmazlıkların çözüldüğü çevrim içi uyuşmazlık çözüm yöntemleri de mevcuttur. Çevrim içi uyuşmazlık çözüm yöntemleri devlet yargılamalarını da etkilemiş ve zamanla bazı ülkelerde devlet yargısında kullanılmaya başlanmıştır. Bu yüzden çevrim içi uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin medenî usûl hukuku, özellikle de temel yargısal ilkeler bağlamında değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Söz konusu yöntemler, bazı açılardan temel yargısal hakların yerine getirilmesine hizmet edebilir. Ancak birtakım yönleri sebebiyle bu yöntemler temel yargısal ilkelerin ihlâli sonucunu da doğurabilir.
Mahkeme içtihatları yoluyla medenî usûl hukukunun inşası
Bu çalışmada, medenî usûl hukukunda yorum ve boşluk doldurma konuları incelenmiştir. Bu çerçevede ilk olarak medenî usûl hukukuna ilişkin kuralların yorumunda dikkate alınması gereken ilkeler açıklanmıştır. Kanunlarda uygulanabilecek herhangi bir hüküm bulunmadığı hâllerde ise boşluk doldurmanın ve bu kapsamda hâkimin hukuk yaratmasının medenî usûl hukuku bakımından mümkün olup olmadığı, özellikle Anayasa'nın 142'nci maddesi dikkate alınarak cevaplandırılmaya çalışılmıştır. Ayrıca mahkemelerin hukuk kurallarının yorumu ve gerektiğinde hukuk yaratma yolu ile verdiği kararların sonraki yargılamalar bakımından bağlayıcılığı da ele alınmış ve bu bağlamda kanunen bağlayıcı olduğu kabul edilen Yargıtay içtihadı birleştirme kararları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu kapsamda Yargıtay içtihadı birleştirme kararlarının niteliği, anayasal meşrûiyeti, şartları ve sonuçları açıklanmış ve bu kararlarla hukuk yaratmanın mümkün olup olmadığı tartışılmıştır. Ayrıca çalışmanın teorik kısmında açıklanmaya çalışılan hususların uygulamadaki görünümünü ortaya koyabilmek adına usûl hukukuna ilişkin Yargıtay içtihadı birleştirme kararlarından bazıları yorum ve hukuk yaratma çerçevesinde ele alınarak değerlendirilmiştir.
Medenî yargıda usûl kurallarına aykırılığın Anayasa Mahkemesi'nce bireysel başvuru yoluyla denetlenmesi
Bireysel başvuru, kamu gücünü kullanan organların işlem, eylem ve ihmalleri dolayısıyla sebebiyet verdikleri temel hak ve özgürlük ihlâllerine karşı bireylerin korunabilmesi amacıyla ortaya çıkmış bir kurumdur. Bireysel başvurunun kabulü ile bireyler, temel hak ve özgürlüklerinin korunmasını Anayasa Mahkemesi'nden vasıtasız bir biçimde isteme hakkına sahip olmuşlardır. Bireysel başvuru ile adil yargılanma hakkı gibi yargısal güvenceler de koruma altına alınmaktadır. Özellikle medenî yargı alanında yargı organlarının yargısal güvencelere riayetsizliği iddiasını içeren başvurular oldukça fazladır. Tezimizde, başvuruların büyük çoğunluğunu oluşturan medenî usûl hukuku kaynaklı ihlâl iddialarına Anayasa Mahkemesi'nin yaklaşımı ortaya konulmuştur. Çalışmamızda öncelikle Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuruları inceleme sürecine, medenî usûl hukuku perspektifinden bakılarak bireysel başvuruda uygulama alanı bulan usûl hukuku kurumlarına Anayasa Mahkemesi'nin yaklaşım biçimi incelenmiştir. Sonrasında, medenî yargıda usûl kurallarına aykırılıklar sebebiyle adil yargılanma hakkı yanında, bağlantılı hak ve ilkelerin ihlâl edildiğine ilişkin iddialar neticesinde Anayasa Mahkemesi'nce verilen kararlar, kategorize edilerek, usûl hukukuna ilişkin bir sistematik çerçevesinde ele alınmıştır. Adil yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, hukuki dinlenilme hakkı ve makûl sürede yargılanma hakkına ilişkin kararlar usûl kurumları ile bağlantılı şekilde değerlendirilmiştir.
Medeni Usul Hukukunda belge ve senet ayrımı
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 199'uncu maddesinde yapılan düzenleme ile belge kavramı tanımlanmıştır. Bir ispat aracının Hukuk Muhakemeleri Kanunu anlamında belge sayılabilmesi için iki unsur önem taşımaktadır. Bunlardan ilki belge bir bilgi taşıyıcısı olmalıdır. Ancak belgenin bilgi taşıyıcısı olması tek başına yeterli olmamakta ve bunun yanında uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli olması aranmaktadır. Yani bu iki unsurun bir belge üzerinde kümülatif olarak bulunması gereklidir. İlk defa hukukumuzda belge kavramı ile senet kavramı birbirinden ayrılmıştır. Belge, senet kavramını da içine alacak şekilde bir üst kavram olarak kabul edilmiştir
Medenî Usûl Hukukunda aslî müdahale
Görülmekte olan yargılamanın tarafı dışındaki üçüncü kişinin, yargılamaya müdahalesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu içinde bazı kurumlar sayesinde mümkün olabilmektedir. Aslî müdahale kurumu, bunlardan biri olarak yargılama hukukunda yer alır. 2011 yılında yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile aslî müdahale kurumu, ilk kez başlı başına bir kanun hükmünde düzenlenmiştir (HMK m. 65). Kurumun başlı başına bir kanun hükmü ile düzenlenmiş olması, kanun koyucunun aslî müdahaleye verdiği önemi göstermektedir. Aslî müdahale kurumunun esasını oluşturan aslî müdahale davası, üçüncü kişi tarafından, görülmekte olan yargılamanın taraflarına karşı açılan ayrı bir davadır. Aslî müdahale davası, görülmekte olan yargılamadan ayrı bir dava olarak açılmış bulunsa da, aslî müdahale davasının ve görülmekte olan yargılamanın konusunu oluşturan hak veya şey, görülmekte olan yargılamanın konusu ile aynıdır. Bir başka ifadeyle, üçüncü kişi, bir dava açmak suretiyle, görülmekte olan yargılamanın konusu olan hak veya şey üzerinde bir hak iddiasında bulunmaktadır. İşte, üçüncü kişi, aslî müdahale kurumu sayesinde, tarafı olmadığı bir yargılamanın konusu olan hak veya şey üzerinde, bir hak iddiasında bulunabilme imkânı kazanmaktadır.
İdarî yargıda bilirkişinin yasaklı olması ve reddi
Bilirkişi, yargı düzeni içerisinde hâkimin yerine geçmemekle birlikte hâkim tarafından yapılan görevlendirme çerçevesinde, teknik ve bilimsel hususlara ilişkin onun yetki alanına giren faaliyetin önemli bir kısmını üstlenerek alacağı kararda belirleyici ve etkin bir rol oynamaktadır. Bu itibarla bir "hâkim yardımcısı" konumunda olan bilirkişinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı; mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı anlamına gelmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 272. maddesinde; hâkimler hakkındaki yasaklılık ve ret sebepleriyle ilgili kuralların bilirkişiler bakımından da uygulanacağı düzenlenmiştir. İdarî yargının amacı; idareyi hukuk sınırları içinde tutmak ve idare karşısında kişinin, hak ve hürriyetlerini koruyarak hukuk devletini gerçekleştirmektir. Bu nedenle idarî yargıda, bilirkişinin bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlamak adına uygulanacak olan kurallar özel bir öneme sahiptir. İdarî yargıda uygulanacak olan 2577 sayılı İdarî Yargılama Usûlü Kanunu'nun 31. maddesinde; bilirkişiler hakkında 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Tez çalışmamızda, idarî yargıda bilirkişiler hakkında uygulanacak yasaklılık ve ret sebepleriyle ilgili kurallar pozitif hukuk (de lege lata) ve olması gereken hukuk (de lege ferenda) bakımından ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Bilirkişi, bilirkişinin yasaklılığı, bilirkişinin reddi, idarî yargılama usûlü, medenî yargılama usûlü.
Türk hukukunda yabancı boşanma kararlarının tanınması ve tescili
Tarihin her evresinde insanlar yaşadığı bölgeye, zamana ve dinine göre evlilik gerçekleştirmişlerdir. Her ne kadar taraflar evliliğin daim olmasını arzu etse de taraf-ların evliliği sonlandırması gerek toplum için, gerekse aileleri için zaman zaman zo-runlu olmuştur. Evlilik müessesi kadar doğal olan boşanma ile taraflar evliliklerini sonlandırmaktadırlar. Ancak uzun bir süre boşanmanın nasıl gerçekleştirileceği, dahası boşanmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği tartışılmıştır. Türk hukukunda boşanma ancak kanununda öngörülen sebeplerle ve hâkim kararı ile gerçekleştirilmektedir. Hâl böyle iken Türkiye'den yurt dışına özellikle de Avrupa ülkelerine 1950-1960 yıllarında başlayan göç ve sonraki kuşakların yabancı ülkelerde hayatını devam ettirmesi ve özellikle de boşanması Türk hukukunda doğuracağı sonuçlar açısından ehemmiyetli olmuştur. Zira yurtdışında yaşayan Türkler yurtdışında ya da Türkiye'de evlilik yapmış ancak belli sebeplerden ötürü yabancı ülkede boşanmışlardır. Tarafların yabancı ülkede boşanması hâlinde Türkiye'de bu kararının etki göstermesi Milletlerarası Özel Hukuk ve Usûl hukuku Kanunu uyarınca tanınması hâlinde mümkündür. Söz konusu kanun uyarınca sadece yabancı devlet adli makam tarafın-dan verilen boşanma kararlarının tanınmasına izin verilmiştir. Bu husus da yabancı ülkede verilen idâri makam kararlarının Türkiye'de tanınmaması sonucunu doğurmuş ve bu imkânın olmaması doktrinde uzun süre eleştirilmiştir. Zira taraflar için MÖHUK uyarınca yabancı kararının tanınmasını sağlamak için dava açmak hem uzun hem de masraflıdır. Bu tartışmalara bir nebzede olsun çözüm 690 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Türk hukukunda ilk defa tescil sistemi ile getirilmiştir. Nüfus Hizmetleri Kanununa getirilen 27/A maddesi ile Türk hukukunda büyük bir değişiklik yapılmıştır. Zira bu hüküm ile yabancı ülkede verilen idâri boşanma karar-ların nüfus kütüğüne tescili Türk hukukunda etki doğurması kabul edilmiştir.
Medeni usul hukukunda sesli ve görüntülü bilişim sistemi
Günümüzün bilgi çağında iş dünyası, kamu idaresi ve kaçınılmaz olarak adalet teşkilatında teknoloji hızla artan bir gelişme göstermiş; bunun sonucunda yargılama hukukunda da teknolojinin kullanıldığı alanlar artmıştır. Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi; savcılık, mahkeme ya da hâkim huzurunda ifadesi alınamayan tarafların, tanık, bilirkişi yahut uzmanların video konferans yoluyla ifadelerinin alınmasını sağlayan hukukumuza yeni girmiş bir kurumdur. Bu çalışmada Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi'nin tanımı, tarihçesi, elektronik belgeleri, Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi kurumunun mevzuatta düzenlenişi ve medeni usul ilkeleriyle olan ilişkisi, Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi'nin medeni yargıda uygulaması, teknik özellikleri, Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi ile tanıkların, bilirkişilerin dinlenmesi, ifade ve sorgunun yapılması, istinabe ile ilişkisi, keşif işlemi sırasında Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi kullanımı incelenecektir. Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi kurumunun ilk ortaya çıkışından günümüzdeki halini alana dek geçirdiği değişim ve gelişimler, medeni usul hukukunun belli başlı müesseselerini nasıl etkilediği, faydaları ve olumsuz yönlerinin incelendiği bu çalışmada, Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi kurumundan ziyade birçok medeni usul hukuku kurumu ve ilkelerini ayrıntılı olarak inceleyerek, bu kurumlar ile Sesli ve Görüntülü bilişim sisteminin nasıl birlikte kullanıldığını ve hangi amaçları hedeflediğini inceledik.
İcra mahkemesi kararlarına karşı istinaf kanun yolu
İstinaf kanun yolu incelemesini yapan bölge adliye mahkemeleri, tüm yurtta 20 Temmuz 2016 tarihinden itibaren faaliyete geçmiştir. Cumhuriyet döneminden beri faal olmayan ve faaliyete geçmesi için uzun süre beklenilen bu mahkemelerin uyguladığı yeni kanun yolu Türk hukuk sisteminde var olan çoğu kökleşmiş kuralları ve alışkanlıkları değiştirmiştir. Bölge adliye mahkemelerinin uygulayacağı kanun yoluna ilişkin kurallar Hukuk Muhakemeleri Kanununda detaylıca düzenlenmiş olsa da, özel mahkemeler nezdinde de kendi kanunlarında istinaf kanun yoluna ilişkin hükümler getirilmiştir. Özel mahkemeler içerisinde icra mahkemeleri, kendine has yargılaması ve kararlarının niteliği ile öne çıkmaktadır. Bu sebeple İcra ve İflas Kanunu istinaf kanun yolu incelemesinde icra mahkemelerine özgü kanun maddeleri getirmiştir. Hem yeni uygulanmaya başlanan istinaf kanun yolu incelemesi; hem de icra mahkemelerinin kendine has yargılaması ve istinaf kanun yolu incelemesi için getirilen özel maddelerinin bir bütün olarak incelenmesi, çalışmanın ana hatlarını oluşturmaktadır. İstinaf kanun yolu incelemesine ilişkin Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri bölge adliye mahkemelerince yeni uygulanmaya başlanması buna rağmen maddelerde birden fazla değişik yapılması karşısında, çalışmamızda bu konularda icra mahkemesi kararlarına uygun düştüğü ölçüde açıklanmaya çalışılmıştır.
Medeni usul hukukunda süreler
Medeni yargılama hukukumuz açısından önemli bir yere sahip olan süreler, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun çeşitli hükümlerinde farklı özellik ve uzunluklarda yargılamada yer alan kişilere yönelik olarak düzenlenmiştir. Çalışmamızda, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda (HMK) yer alan sürelerin özellikleri, hukuki nitelikleri araştırılmış; ülkemize kaynaklık eden benzer hukuk sistemlerinde yer alan süreler konusunda bilgiler verilmiştir. Usul hukukunda sürelerin, yargılama hukuku ilkeleri içerisindeki yeri ve bu ilkeler ile olan bağlantısı değerlendirilmiştir. Özel hukuk yargılamasında yer alan kişiler için düzenlenen sürelerin özelliklerinden bahsedilmiştir. HMK' da ve hâkim tarafından belirlenen sürelerin özellikleri açıklanmaya çalışılmış bu sürelere uyulmamasının sonuçları açıklanmıştır. İlk derece yargılaması, olağan ve olağanüstü kanun yolu aşamalarında yer alan süreler ile tahkim yargılamasında yer alan süreler konusunda Kanun hükümleri çerçevesinde bilgiler verilmiştir. Kanunda veya hâkim tarafından bir işlemin yapılması için belirlenen sürelerin başlangıç ve bitiş zamanlarının hesaplanması konusunda örneklerle açıklama yapılarak, resmi tatil ve adli tatil dönemlerinde sürelerin durumu konusunda bilgiler verilmiştir. Kesin olan ve olmayan sürelere uymamanın sonuçları açıklanarak, Kanunda veya hâkim tarafından kesin olarak belirlenen süreleri sübjektif sebeplerle kaçırılması durumunda tarafların başvurabileceği bir yol olan eski hale getirme kurumundan da bahsedilmeye çalışmış, bu kurumun özellikleri açıklanmıştır. Nihayet, olağanüstü durumların sürelere etkisi incelenerek çalışmamız tamamlanmıştır. Ayrıca bu çalışmamızda mümkün olduğu kadar yeni tarihli Yargıtay kararlarından da faydalanılmıştır.
Bilirkişi etiği
Bilirkişi etiğinin medenî usul hukukunda uygulamasının anlatılacağı bu çalışmada yargılama faaliyetinde önemli yere sahip bilirkişilerin uyması gereken bu ilkelerin uygulamada yaşanan sorunların çözümündeki etkin rolü ele alınacaktır. Çalışma, iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde, bilirkişinin yargısal faaliyetteki yeri ve öneminden bahsedilecek; ardından bilirkişinin tanımı ve hukukî niteliğinden söz edilip bilirkişilik faaliyetinin yargılama hukukuna egemen olan bazı hak ve ilkeler ile ilişkisi ele alınacak ve bilirkişiliğe özgü temel ve etik ilkelerin bu ilkeler arasındaki yerine değinilecektir. Bu başlık altında bilirkişiliğe egemen ilkeler çerçevesinde bilirkişilerin kendi ödevleri ile hâkimin veya tarafların ödevlerini ayırt etme zorunluluğu olduğuna vurgu yapılacaktır. Ardından etik ilkeler başlığı açılıp etik ilkelerin anlamı ve önemi üzerinde durulacak, benzer kavramlarla etiğin karşılaştırması yapılacak ve asıl konumuz olan bilirkişi etiğinin görünüş biçimlerinden kısaca bahsedilecektir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise bilirkişi etiğinden genel olarak söz edilecek, bu etik ilkelere uygun hareket etme gerekliliğinden bahsedilecek ve bilirkişilerin etik ilkelerin ihlali halinde karşılaşacağı yaptırımlar hakkında önceden uyarılması gerekip gerekmediği tartışılacaktır. Ardından bilirkişi etiği ile bilirkişilerin kendi meslek etik ilkelerinin çatışması durumunda bilirkişilerin nasıl davranması gerektiği sorunu üzerinde durulacaktır. Sonrasında bilirkişi etiği bakımından yeminin önemine değinilip asıl çalışma konumuzu oluşturan etik ilkeler tek tek ele alınacaktır.
Medeni yargılama hukukunda hukuka aykırı yollarla elde edilmiş delil kavramı
Hukuk devleti, hukukun çizdiği sınırlar içerisinde kalarak hukuk kurallarına bağlı olarak yönetilen ve bu yönetimde keyfiliğin önlenmesini amaçlayan ve yurttaşların güvenli olarak yaşamasını sağlayan devlettir. Hukuk devletinin temel unsurları, temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması, hukuk kuralları karşısında eşitlik, yargının bağımsızlığı ve hak arama yollarının düzgün işlemesidir. Medeni yargılamada taraflar da hak arama özgürlüklerini kullanırken taraflarca getirilme ilkesi kapsamında iddialarını ispat etmek ve mahkemeyi haklı olduklarına inandırmak için birtakım deliller sunar. Taraflar, dayandıkları delillerle iddialarını ispat etmeye çalışırlar. İspat hakkı, sadece Türk hukukunda tanınan ve korunan bir hak olmayıp evrensel nitelikte bir haktır. İspat hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde, Anayasa'da, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nda açıkça düzenlenmiştir. Bu nedenle ispat hakkının tamamen engellenmesi veya belli ilkelere uyulmaksızın sınırlandırılması kişilerin evrensel nitelikte bir hakkının ihlal edilmesine neden olur. Diğer taraftan ispat hakkının sınırlandırılması ancak temel hak ve hürriyetlerin ihlal edilmesi halinde somut olay kapsamında menfaat değerlendirmesi yapılarak ve ölçülülük ilkesinin uygulanması ile yapılabilir. Haklılığını ispat etmek isteyen taraf, mahkemeye delil sunarken hukuk kurallarının çizdiği sınırlar içerisinde kalmalıdır. Keza Türk hukukunda hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin bir vakıanın ispatında dikkate alınmaması kuralı benimsenmiştir. Hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin yargılamada hükme esas alınmaması, ispat hakkının sınırlandırılması anlamına gelmemektedir. Bu çalışmada özellikle, hukuka aykırı yollarla delil elde etme ve hukuka aykırı delil yaratma/üretme kavramı konuları üzerinde durulmuş ve bu iki hususun farkları açıklanmıştır. Hukuka aykırı yollarla elde edilen delilleri ifade etmek için yasak delil veya ispat yasağı gibi kavramlar da kullanılmaktadır. Bu çalışmada terim birliğinin sağlanabilmesi amacıyla hukuka aykırı yollarla elde edilen delil kavramı kullanılmış ve bununla esas olarak bir delilin hukuk düzeni tarafından korunmayan yollarla ele geçirilmesi kastedilmiştir. Çalışmada konu özel hukuk ve bu kapsamda medeni yargılama bağlamında ele alınmış; ceza yargılaması esas olarak inceleme alanı dışında bırakılmıştır. Çalışmada özellikle medeni yargılama alanına dâhil olan boşanma davaları, iş hukuku davaları ve alacak davaları inceleme konusu yapılmış ve bunlarla bağlantılı olarak hukuka aykırı yollarla elde edilen delil kavramı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Anayasa Mahkemesi kararları ve Yargıtay kararları ışığında incelenmiştir.