Femur
68 theses under this subject heading
Köpeklerde corpus femur ve corpus tibia'nın geometrik özellikleri
Köpeklerde, uzun kemiklerin morfometrik özelliklerine ilişkin yaş, cinsiyet vb. faktörlere bağlı varyasyonların incelendiği araştırmalar biyomekanik veya konformasyonel farklılıkların yorumlanabilmesi için önemlidir. Diğer yandan, bu tür geometrik varyasyonlara ait veriler ortopedik çalışmalarda bazı deformitelerin düzeltilmesi ve implantların uygulama yöntemi veya tasarımlarını geliştirmek için kullanılmaktadır. Çalışmada benzer büyüklükte 41 adet köpeğe ait sağlam femur ve tibia kemikleri kullanıldı. Kemikler genç erkek (n=10), genç dişi (n=10), erişkin erkek (n=10) ve erişkin dişi (n=11) olacak şekilde dört grupta değerlendirildi. Kayıtları alınan kemiklerin röntgen görüntüleri ve bilgisayarlı tomografik kesit görüntüleri hazırlandı. Röntgen görüntüleri kullanılarak proximal ve distal spongioz kemik oranı hesaplandı. Bilgisayarlı tomografi kesit görüntülerinde kemiğin corpus'unun proximal, distal ve ortasında cavum medullare çapları ve substantia corticalis kalınlıkları ölçüldü. Kesit görüntülerinden hazırlanan üç boyutlu kemik modellerinde anatomik eksen, proximal ve distal longitudinal eksenler üç boyutlu olarak çizdirildi. Bu eksenler kullanılarak dorsal düzlem üzerinde proximal ve distal medio-lateral eğim açıları ile sagittal düzlemde proximal ve distal cranio-caudal eğim açıları ölçüldü. Elde edilen verilerden, bu ölçüm parametreleri için her yaş grubuna ve cinsiyete ait ortalama değer, standart sapma, güven aralığı değerleri, istatistiksel karşılaştırmaları ve korelasyon katsayıları tablolar halinde sunuldu. Çalışma sonunda, köpeklerde fonksiyonel anatomi ve klinik açıdan en önemli uzun kemiklerden olan femur ve tibia'daki kesit özellikleri ve eğriliklerin yaş ve cinsiyete bağlı anatomik farklılıkları ortaya konulmaya çalışılmış ve çeşitli ortopedik uygulamalara ilişkin, kemik bölümlerinde tespit edilen bazı geometrik varyasyonlara göre öneriler sunulmuştur.
Diz osteoartritinde yüksek yoğunluklu lazer ve pulse elektromanyetik alan tedavisinin klinik ve sonografik parametreler üzerine etkinliklerinin karşılaştırılması
Bu çalışmayı diz osteoartritinde yüksek yoğunluklu lazer (HILT) ve pulse elektromanyetik alan (PEMA) tedavisinin klinik ve sonografik parametreler üzerine etkinliğini belirlemek ve karşılaştırmak amacıyla yaptık. Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniklerine başvuran bilateral primer diz osteoartriti tanısı konulmuş 40-75 yaş arası 88 hasta alındı. Birinci grup 30 hastaya 2 hafta boyunca haftada 5 gün toplam 10 seans HILT, ikinci grup 30 hastaya yine 2 hafta boyunca haftada 5 gün olmak üzere toplam 10 seans PEMA tedavisi uygulandı. 28 hasta kontrol grubu olarak değerlendirildi. Her 3 gruba da 20 dakika hotpack ve diz eklem hareket açıklığı, germe, güçlendirme egzersizlerini içeren ev egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS (Vizüel Analog Skala), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index), Lequesne algofonksiyonel diz indeksi ve ultrasonografi ile diz femoral kıkırdak kalınlığı (medial, lateral ve interkondiler) ölçülerek değerlendirildi. Gruplar arasında demografik veriler açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. Tüm gruplarda tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS skoru, WOMAC ağrı ve WOMAC toplam puanlarında istatistiksel olarak anlamlı düşüşler ve her iki dizde kıkırdak kalınlığı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artışlar saptadık. WOMAC sertlik puanlarında hiçbir grupta istatistiksel olarak anlamlı düşüş olmadı. Grup zaman interaksiyon değerlerine bakıldığında WOMAC fiziksel fonksiyon puanı, Lequesne algofonksiyonel diz indeksi skoru ve sol diz medial femoral kondil değerlerinde HILT ve PEMA grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı iyileşme saptadık. Ancak HILT ve PEMA grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuçta HILT ve PEMA tedavisinin diz osteoartritinde ağrıyı azalttığı, fiziksel fonksiyonu iyileştirdiği ve kıkırdak rejenerasyonunu artırdığı fakat birbirlerine üstünlükleri olmadığını tespit ettik. Çalışmamızın sonuçları diz osteoartriti tedavisinde yol gösterici olabilir ancak bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Diz Osteoartriti, Lazer, Manyetik Alan, Femoral Kıkırdak Kalınlığı
Geriatrik ASA III ve üzeri olan femur fraktürlerinde genel ve rejyonel anestezinin postoperatif yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, morbidite ve mortalitesinin karşılaştırılması
Geriatrik hastalarda kalça fraktürleriartmaktadır. Hastaların postoperatif yoğun bakım ihtiyacı da artmaktadır. Çalışmamızda anestezi yönteminin kalça fraktürü ameliyatı sonrası yoğun bakımda kaldıkları süre, morbidite, mortaliteye etkisini incelemeyi amaçladık. Kalça kırığı nedeniyle 65 yaş üstü ASA III ve üzeri 198 hasta retrospektif olarak incelendi. Genel ve rejyonel anestezi olarak gruptaki hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, bazı biyokimyasal parametreler, transfüzyon miktarları,YBÜ kalma süresi, APACHE skorları, mortalite, morbidite ve komplikasyonlar retrospektif olarak değerlendirildi. Genelile rejyonel anestezi karşılaştırıldığında genel anestezi alan grupta APACHE skorları, intraoperatiftransfüzyon miktarı anlamlıyüksek bulunmuştur. Rejyonel anestezi alan grupta postoperatif mekanik ventilatör süresi, 8-28 günlük mortalite,kardiyovasküler sistem ve enfeksiyon komplikasyonu istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Geriatrikfemurfraktürlerinde seçilecek anestezi halen tartışılmaktadır.İntraoperatiftransfüzyonlarıazaltması,postop APACHE skorunu düşürmesi,mekanik ventilasyon süresini azaltması, mortaliteyive komplikasyonları azaltması nedeniylerejyonel anestezi avantajlıgörülmektedir. Çalışmamızdarejyonel anestezinin tercih edilmesini belirtmekle beraber hastanın az olması, incelemenin retrospektif olmasımortalite ve diğer sonuçlar üzerinde yorum yapmayıkısıtlayan nedenler olarak sıralanabilir.AnahtarKelimeler: Geriatri, Femur, Rejyonel Anestezi, Genel Anestezi, Mortalite,
Femur başı avasküler nekrozunda nötrofil/lenfosit, monosit/lenfosit, platelet/lenfosit oranı prognoza ve evreye etki ediyor mu?
Femur başının avasküler nekrozu (FBAN) femurun proksimaline kan akışının bozulmasına neden olan travmatik veya travmatik olmayan nedenlerle gelişen iskemi ile osteositlerin ölümü nedeniyle gerçekleşen bir osteonekroz türüdür. FBAN'ın kesin patomekanizması henüz belirsizdir. FBAN'a neden olan altta yatan koşullar; vasküleriteyi etkileyen, osteosit mekanizmasını değişmesine sebep olan çevresel ya da genetik faktörleri içerir. En yaygın etyolojik faktörler olarak kortikosteroid tedavisi, alkol, kırıklar ve eklem çıkıkları olarak bilinmektedir. Tedavi edilmeyen FBAN kalça artroplastisi gerektiren sekonder kalça artritine yol açar. Bu nedenle erken evrelerde tanı ve teşhisi konservatif ya da cerrahi tedavi uygulanabilirliği açısından önemlidir. Klinikte tam kan sayımı (CBC) daha ekonomik ve ulaşılabilirliği daha pratiktir. Tam kan sayımı ile bakılan nötrofil, lenfosit, monosit, platelet miktarları ve bunlar arasındaki oranlar son zamanlarda çeşitli enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan uyaranlara karşı kolay erişilebilir ve güvenilir immün yanıt belirteci olarak hemen hemen tüm tıbbi disiplinlerde kullanılmaktadır. Nötrofil/Lenfosit (NL), Monosit/Lenfosit (ML), Platelet/Lenfosit (PL)oranları genellikle malignite, romatolojik hastalıklar, KOAH ve diğer birçok otoimmün hastalıkta etkilenimleri araştırılmış olmasına rağmen literatürde femur başı avasküler nekrozu ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Bu tez kapsamında amacımız, femur avasküler başı tanılı olgularda NL, ML, PL oranlarının prognoza ve evreye göre etkisini incelemektedir. Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesine 2012-2022 yılları arasında başvuran ve çalışma dahil edilme kriterlerine uyan 106 ( 30 kadın; 76 erkek) hasta dahil edildi. Çalışma grubu ile demografik özelliklerce eş bir sağlıklı konrol grubu oluşturuldu.Hastane Bilgi sistemi üzerinden hemogram değerleri, Pelvis X-ray ve MR görüntüleri alındı. Çalışma grubuna dahil olan bireyler Ficat-Arlet sınıflandırılmasına göre Evre I,II ve III olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışma grubu ile kontrol grubu nötrofil, lenfosit, monosit, platelet miktarları ve NL, ML, PL oranları açısından kıyaslandı. Gruplar arası karşılaştırılan Lenfosit, monosit, platelet ortalama değerleri arasında anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). Çalışma ve kontrol grubunun Nötrofil değerleri incelendiğinde ise çalışma grubunda nötrofil değeri 4,94 ± 1,89; kontrol grubunun ise 4,21 ± 1,17 olarak ölçüldü, ölçümler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı ( p<0.05). Nötrofil/Lenfosit Oranına bakıldığında ise gruplar arasında anlamlı bir farkın oluştuğu görülmüştür. Nötrofil Lenfosit oranı çalışma grubunda (2,11 ± 0,85), kontrol grubuna (1,75 ± 0,44) göre daha yüksek bulunmuştur. NL oranı ROC analizine göre kesim değeri 2,13 olarak belirlendi (sensivite %47,17 (%95 CI (37,4- 57,1)); Spesifisite=84,91 %95 GA (76,6-91,1)). Cut-off değerinin sensivitesi ve spesifisitesi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Ficat-Arlet'e göre oluşturulan gruplar arasında hemogram parametreleri açısından fark yoktu. NL oranı FBAN hakkında bilgi verebilir ancak diğer parametreler yeterli immun yanıt oluşturulmanın yetersizliğinden dolayı, FBAN'da bağımsız bir belirleyici oluşturmada yetersiz olabileceği düşünülmektedir. Standart ve çok boyutlu analize izin veren yöntemlerle daha geniş örneklemli ileri çalışmalar planlanmalıdır.
Uyluk yumuşak doku sarkomlarında cerrahi sınırın lokal nüks ve sağkalıma etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı hem en sık görülen yer olması hem de homojen bir grup üzerinden değerlendirebilmek adına uyluk yerleşimli yumuşak doku sarkomlarında ne kadar cerrahi sınırın yeterli olduğunu öğrenmektir. Gereç ve yöntem:Tanımlayıcı ve retrospektif çalışma niteliğindedir. Çalışma, 2007 ile 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Polikliniğine başvuran ve yapılan tetkikleri sonucunda uyluk bölgesi yumuşak doku sarkomu tanısı koyulmuş ve opere edilmiş hastalar üzerinde gerçekleştirildi. Belirtilen tarihler arasında 75 hastaya ulaşıldı. Çalışmanın dışlama kriterleri sonrasında 55 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ve cinsiyeti kaydedildi. Hastaların cerrahi öncesinde hesaplanan "Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA)" skoru analizlere dahil edildi. Tümörün tarafı ve hesaplanan tümör volümü kaydedildi. "Amerikan Kanser Komitesi (AJCC) evrelemesine göre tümörün evresi belirlendi. Hastaların patoloji raporlarında belirtilen tümör histolojileri değerlendirildi. Bunlara ek olarak hastalarda uygulanan cerrahinin tipi, cerrahi süresi, hastaların takip süresi, perioperatif dönemde aldıkları kemoterapi ve radyoterapi tedavileri, cerrahi sonrası nüks, metastaz ve mortalite gibi prognostik belirteçler çalışmada değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamızda uyluk bölgesi yumuşak doku sarkomlarında cerrahi sınırı negatif olduğunda, cerrahi sınırı 1 mm ve altı olanlar ile, 1 mm üzeri olanlar arasında nüks, metastaz ve mortalite açısından anlamlı farklılık olmadığı izlendi. Bulgularımız uyluk bölgesi yumuşak doku sarkomlarında negatif cerrahi sınır varlığında cerrahi marjinlerin prognostik etkisinin azaldığına ve negatif cerrahi sınır varlığında rezeksiyon sınırının klinik açıdan daha az önemli olduğuna işaret etmekteydi. Uyluk bölgesi yumuşak doku sarkomlarında negatif cerrahi sınır varlığında dahi nüks (%14,5), metastaz (%38,2) ve mortalite oranları (%36,4) yüksektir. Özellikle yüksek evre yumuşak doku sarkomlarında ve yaşlı hastalarda prognoz daha kötüdür.
Femur başı avasküler nekrozunda kor dekompresyon tedavisinin fonksiyonel sonuçları
Amaç: 1996-2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvurup femur başı avasküler nekrozu tanısı konulan ve kor dekompresyon yöntemi ile tedavi edilen hastaların sonuçlarının incelenmesi.Gereç ve Yöntem: Femur başı avasküler nekrozu tanısıyla kor dekompresyon tedavisi uygulanan 33 hastanın 44 kalça eklemi incelendi. Avasküler nekroz evresi Ficat-Arlet evreleme sistemine göre gruplandırıldı. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası aktivite düzeyleri ile fonksiyonel durumları Harris kalça skorlama sistemine göre değerlendirildi. Ek cerrahi girişim gerekliliği ve süresi ile bunlara neden olabilecek durumlar incelendi.Bulgular: Hastaların 11'i kadın, 22'si erkek, ortalama yaşı 34,8 yıl (16-57 yıl) idi. 12(% 27,3) si Evre 1, 27 (% 61,4) si Evre 2, 5 (% 11,3) i Evre 3 olarak tespit edildi. Hastalar, kor dekompresyon uygulandıktan sonra ortalama 89 ay (17- 171 ay) takip edildi. Takip edilen 44 kalça ekleminin 16 (1'i Evre 1, 11'i Evre 2, 4'ü Evre 3) sında ortalama 37,8 ay sonrasında, kor dekompresyon tedavisine rağmen ileri derecede dejeneratif artrit gelişmesi üzerine bu kalçalara total kalça artroplastisi uygulandı. Bu hastalarda cerrahi öncesi Harris kalça skoru ortalaması 57,9 (32-78) iken son takipte Harris kalça skoru ortalaması 92,8 ( 65-100) olarak saptandı (p<0,001).Sonuç: Femur başı avasküler nekrozu ilerleyici bir hastalık olup, erken evrede tanı konulabildiği durumlarda kor dekompresyon gibi eklem koruyucu girişimler ile hastalık durdurulabilmekte ve dejeneratif artrit gelişmesi engelleyerek total kalça artroplastisi ihtiyacını azaltmaktadır. Erken evrede yapılacak olan kor dekompresyon tedavisi hastanın kalça eklemi fonksiyonlarını da koruyarak hastanın ağrısız ve rahat hareketine olanak sağlamaktadır.Anahtar Sözcükler: femur başı avasküler nekrozu, kor dekompresyon, fonksiyonel sonuçlar
Erişkin femur trokanterik bölge kırıklarında intramedüller kalça çivisi ile cerrahi tedavi sonuçları
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Ekim 2007-Aralık 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalına, femur trokanterik bölge kırığı tanısı ile başvuran ve intramedüller kalça çivisi ile cerrahi olarak tedavi edilen hastaların fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Femur trokanterik bölge kırığı nedeniyle intramedüller kalça çivisi kullanılarak tedavi edilen 46 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar demografik özelliklerinin yanı sıra, kırık tipi, eşlik eden sistemik hastalıkları, travma tipi, cerrahiye kadar geçen süre, ameliyat süresi ve komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Radyolojik olarak kaynama süresi ve implant pozisyonu açısından değerlendirildi. Fonksiyonel değerlendirmede Harris kalça skorlama sistemi kullanıldı.Bulgular: Hastaların 9'u kadın, 37'i erkekti. Ortalama yaşı 66,04 yıl (25-95 yıl) idi. Ortalama takip süresi 18,4 ay (6-42 ay) idi. Kırıkların % 65,2'i basit düşme, % 30,5'i trafik kazası ve % 4,3'ü ateşli silah yaralanması sonucu oluşmuştur. Ortalama kırık kaynama süresi 4 ay (3-6 ay arası) bulunmuştur. Bir hastada erken dönemde yara yeri enfeksiyonu, 2 hastada ise vida sıyrılması görüldü. Son takipteki Harris skoru ortalama 88,3 (64-100 arası) idi.Sonuç: Trokanterik bölge kırıkları, genellikle yaşlı kişilerde, düşük enerjili travmalar sonucu görülür. Hastaların kırık öncesi aktivite düzeylerine erken dönebilmeleri için ilk seçenek cerrahi tedavi olmalıdır. İntramedüller kalça çivisi (İMHS), kapalı redüksiyon ile uygulanabilmesi, anatomik ve biyolojik tespit sağlaması, kısa ameliyat süresi, düşük kan kaybı, düşük komplikasyon oranları ve erken yük vermeye izin vermesi gibi avantajları nedeniyle bu bölge kırıklarının tedavisinde etkili ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Sözcükler: Trokanterik bölge kırıkları, kapalı redüksiyon, intramedüller kalça çivisi (İMHS)
Femur intertrokanterik kırıklarda proksimal femoral çivi (PFN) cerrahisi yapılan olguların sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Kliniğimizde femur intertrokanterik kırık nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) cerrahisi yapılan olguların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda Mayıs 2009 - Ekim 2014 tarihleri arasında femur intertrokanterik kırık nedeniyle proksimal femoral çivileme yapılan ve en az 6 aylık takibi olan 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama takip süresi 12 aydı. Hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik bulguları retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızdaki hastaların demografik verileri, ameliyat öncesi hastalıkları, ameliyat öncesi anestezi riski(ASA), hastanede kalma süreleri, ameliyat olana kadar geçen süre, cerrahi süreleri, kanama miktarları, ek travmalarının olup olmadığı, redüksiyon kaliteleri, mekanik komplikasyon oranları, fonksiyonel değerlendirme için harris kalça skoru (HKS) kriterleri ve bu değişkenler arasındaki korelasyonlar değerlendirilmiştir. Kırık tiplerinin belirlenmesinde Evans Jansen sınıflandırması kullanıldı. Radyolojik değerlendirme için Fogagnolo Redüksiyon Kalitesi kriterleri kullanıldı. Bulgular: 40 hastanın 20'sine Cannulated PFN (ZİMED), 16'sına Talon DistalFix Nails PFN (ODİ-NA), 4 hastaya ise PFN(SYNTES) cerrahisi yapıldı. Hastalarımızın yaş ortalaması 72.0'ydi. Hastalarımızın %90'ında etyolojik neden basit düşme, %5'inde AİTK, %5'inde ise yüksekten düşmeydi. Cerrahi süremiz yaklaşık olarak 40-80 dk arasındaydı. Kanama miktarımız ortalama olarak 150-200 cc'ydi. Ameliyata kadar geçen süre ortalaması 3.1 gün, toplam yatış süreleri 9.1 gün olarak tespit edildi. 40 olgunun 15'i (%37,5) stabil, 25'i (%62,5) anstabildi. Mekanik komplikasyon oranımız %17,5'du ve en fazla varusda kaynama görüldü (%10). Redüksiyon kalitelerinde %10 kötü, %90 iyi ve kabul edilebilir sonuçlar izlendi. HKS ile yapılan fonksiyonel değerlendirmelerinde %77,5 oranında mükemmel ve iyi sonuç elde ettik. Verilerin istatistiksel analizi yazar ekibi dışında bir biyoistatistikçi tarafından SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin analizinde Spearman rank korelasyon katsayısı, ki-kare testi (Crosstabs Chi-square) kullanıldı. Çalışmamızda p<0.05 değeri, istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuç: Çalışmanın sonucunda femur intertrokanterik kırıklarda uygulanan proksimal femoral çivi uygulaması düşük kanama miktarı, düşük cerrahi süreleri, hızlı mobilizasyona izin vermesi, redüksiyon kalitelerinin iyi olması ve ameliyat sonrası fonksiyonel sonuçlarının iyi olması nedeniyle biz PFN'nin uygun vakalarda seçilmesi gereken bir yöntem olduğu kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Femur İntertrkanterik Kırık, Proksimal Femoral Nail, Fogagnolo Redüksiyon Kriterleri, Evans Jansen Sınıflandırması, Harris Kalça Skoru.
Proksimal femur kırıklarının farklı iki çivi ile yapılan tedavi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç : Proksimal femur bölgesi kırıkları özellikle yaşlı hasta grubunda önem arzeden kırıklardır. Bu bölgenin femur servikobazalden başlayıp subtrokanterik alana kadar olan kısmında intramedüller tespit planlanarak proksimal femur çivisi uygulaması her geçen gün artmakta ve bu bölge kırıklarının tedavisinde birinci seçenek haline gelmektedir. Proksimal femur kırığı nedeniyle başvuran hastalara intramedüller tespit için iki farklı marka proksimal femur çivisi uygulayarak bu çivilerin etkinliğini ve farklı çivi markalarının birbirleri arasında fark olup olmadığını araştırdık. Gereç Yöntem : Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne Eylül 2010'dan Haziran 2015'e kadar proksimal femur kırığı ile başvuran ve proksimal femur çivisi uygulanan 200 hastadan Eylül 2015 itibariyle operasyon tarihinden en az 6 ay geçmiş olan 194 hasta çalışmaya dahil edildi. 194 hastadan 137 tanesine ulaşıldı. Bu hastaların takipleri yapılarak klinik, radyolojik ve fonksiyonel açıdan değerlendirildi. Bulgular : Çalışmaya alınan hastaların 76 tanesine PFN-A çivisi 118 tanesine İNTERTAN çivisi uygulandı. Kadın/Erkek oranı 94/100 saptandı. Kırık sınıflaması için AO sınıflandırması kullanıldı. %52 31A2, %27 31A1, %21 31A3 tipi kırık mevcuttu. %82 genel anestezi altında opere edildi. %15 oranında postop komplikasyon oranı saptandı. %4 hastanın tekrar opere olması gerekti. Erken dönem ölüm oranı %15 saptandı. Hastaların kırık ve operasyondan sonra 4 yıllık tahmini yaşam olasılığı %68.4 olarak bulundu. Fonksiyonel açıdan %66 iyi %20.1 mükemmel sonuç elde edilmiş olup çivi grupları arasında fark saptanmamıştır. Sonuçlar : Geçmişten beri proksimal femur kırıkları cerrahi tedavisi çeşitli implantlar ile yapılmaya çalışılmış karşılaşılan sorunlar nedeniyle bu süreçte daha farklı daha etkin daha başarılı implantlar dizayn edilmiştir. Son dönemde intramedüller tespit uygulaması günlük pratikte yoğun olarak kullanılmaya başlanmış olup tekniğine uygun yapıldığı takdirde uzun dönem takibinde de etkili bir tedavi yöntemi ve başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Gelecekte de bu bölge kırıklarının tedavisinde birinci tercih olarak proksimal femur çivileri kullanılabilir olacağı düşünülmektedir. Bu çivilerin uygulamasında ve takibinde karşılaşılan problemler irdelenerek daha uygun implantlar geliştirilip daha uygun cerrahi yapılması öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler : PFN-A, INTERTAN, proksimal femur kırığı, intramedüller çivi
Diz osteoartritinde ultrasonun farklı yoğunluklarının klinik ve sonografik parametreler üzerine etkisi
Bu çalışma diz osteoartritinde ultrasonun farklı yoğunluklarının, klinik ve sonografik parametrelere etkinliğini karşılaştırmak amacı ile yapılmıştır. Çalışmaya primer diz osteoartriti tanısı konulan, 45-70 yaş arası 90 hasta alındı. 30 kişilik üç gruba ayrılan hastalar 3 hafta süreyle, haftada 5 gün, toplamda 15 seans tedaviye alındı. Tüm hastalara her iki dize 20 dakika hotpack, 20 dakika transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu (TENS) ve 5'er dakika sürekli ultrason (birinci gruba 1 MHz, 1 W/cm2; ikinci gruba 1 MHz, 1.5 W/cm2; üçüncü gruba 1 MHz, 2 W/cm2) tedavisi uygulandı. Tüm hastalara izometrik egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda vizuel analog skala (VAS), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index), Lequesne algo-fonksiyonel diz indeksi ve ultrason eşliğinde femoral kıkırdak kalınlığı ölçümü ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan gruplar arasında demografik veriler açısından anlamlı fark bulunmadı. Her üç grupta tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS ağrı (p=0,001), WOMAC ağrı, sertlik ve fiziksel fonksiyonellik (p=0,001) ile Lequesne indeksi skorlarında (p=0,001) anlamlı bir azalma, femoral kıkırdak kalınlığı ölçümlerinde ise anlamlı bir artış tespit edildi (p=0,001). Gruplar arası değerlendirmelerde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Grup*interaksiyon değerlendirmelerine bakıldığında, 2 W/cm2 yoğunlukta ultrason tedavisi uygulanan grupta diğer gruplara göre, femoral kıkırdak kalınlığı ölçümlerinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Sonuç olarak; diz osteoartritinde sürekli ultrason tedavisinin farklı yoğunluklarının klinik ve fonksiyonel parametreler üzerine iyileştirici, kıkırdak rejenerasyonunu arttırıcı etkisi gözlendi. Bu sonuçların, diz osteoartriti tedavisinde yol gösterici olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Diz, Osteoartrit, Ultrason, Femoral Kartilaj Kalınlığı
Adli yaş tahmininde diz MR görüntülerinin uygulanabilirliği
Amaç: Adli tıp uygulamalarında yaş tahmini, hukuk sistemleri açısından ayrı bir önem arz ettiği gibi adli tıbbın güncel araştırma konularından da birisidir. Ülkemizde 12-15-18 ve 21 yaşlar yasal sorumluluk açısından önemli yaş gruplarıdır. Adli makamlarca cinsel istismar, şüpheli doğum kayıtları, evlenme ve yasadışı göç gibi birçok durumda genellikle de adli tıp uzmanlarından mağdur ya da sanığa yaş tespiti yapılması istenmektedir. Yaş tespitinde en çok radyolojik yöntemler kullanılmakta olup son dönemlerde tıbbi endikasyon dışı uygulamalarda non-iyonize yöntemler tercih edilmesine çalışılmaktadır. Bu nedenle non-iyonize, non-invaziv ve ayrıntılı görüntü sunabilen MR görüntüleri kullanılarak adli yaş tahmininde uygulanabilirliği açısından çalışma yaparak bu konudaki veri tabanını genişletmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi polikliniklerine Ocak 2012-Nisan 2018 tarihleri arasında başvurup diz MR çekilen yaşları 10-25 arasında değişen hastaların MR görüntüleri, Dedouit ve ark. tanımladığı evreleme metoduna göre retrospektif olarak incelendi. Endokrin bozukluklar, metabolik hastalıklar, sistemik hastalıklar, konjenital sendromlar, kemik maligniteleri, steroid tedavisi, kemoterapi, radyoterapi gören, diz eklemini ilgilendiren kırık, cerrahi fiksasyon, kemik iliği ödemi vb. olan olgular çalışma dışı bırakıldı. 292'si erkek ve 197'si kadın olmak üzere toplamda 489 hastanın diz MR görüntüsü incelendi. Çalışmada 1.5 T MR, 4 mm kesit kalınlık, koronal kesit fast spin echo proton yoğunluk ağırlıklı sekansından elde edilen görüntüler değerlendirildi. Bulgular: Distal femur epifiz ossifikasyonunda tespit edilen evre 5'in (15 yaştaki bir olgu ve 14 yaştaki bir olgu hariç tutulduğunda) her iki cinsiyette, proksimal tibial epifiz ossifikasyonunda ise erkeklerde evre 5'in 18 yaş ve üzerinde olduğu tespit edildi. Evre 1 ve evre 2'nin de her iki cinsiyette hem distal femur hem de proksimal tibial epifiz için en son 18 yaş altında görüldüğü tespit edildi. Yaş ortalamalarına göre kadınlarda ossifikasyonun erkeklere kıyasla daha erken meydana geldiği görüldü. Sonuç: Çalışmamız verilerine göre yaş tahminlerinde MR görüntüleri 18 yaş sınırının belirlenmesi ile ilgili diğer radyolojik yöntemlere ek olarak kullanılabilecek non-iyonize bir yöntemdir. Yaş tahminlerinde MR kullanımının rutine girebilmesi için çok merkezli, karşılaştırmalı ve prospektif özellikte deneyimli çalışmacılarca yapılacak daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Yaş Tahmini, Manyetik Rezonans (MR), Distal Femur, Proksimal Tibia.
Femur trokanterik bölge kırıklarının iki farklı kalça çivisiyle tespitinin işlevsel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi
Kalça kırığı tespitlerinde 2 adet başa gönderilen implant öne çıkmaktadır. Bunların ilki klasik olarak vidadır diğeri ise yeni üretilen helikal bıçaktır. Helikal bıçakların gelişimindeki öngörü femur başında kemik kaybı olmadan, çevresindeki kansellöz kemiği sıkıştırarak iyi bir tutunma sağladığı ve daha az komplikasyona yol açtığı yönünderdir. Biyomekanik bir takım çalışmalarla bu öngörü doğrulanmış olsa da bu konuda yapılan klinik çalışma az sayıdadır Çalışmamızın ana amacı AO/OTA 31A2 grubu kırıklarda bıçaklı ve vidalı proksimal femur çivilerinin radyolojik ve klinik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır.. Retrospektif olarak dizayn edilmiş bu çalışmada Mayıs 2007 ile Mayıs 2014 tarihleri arasında kliniğimize başvuran 144 hastanın 65'i çalışmaya dahil edilmiştir. Bunların da 33'ü vidalı sistemle, 32'si ise bıçaklı sistemle tedavi edilmişti. Yaş ortalaması sırasıyla 75,82 ve 76,01 idi. Bu gruplarda tip-apeks mesafeleri, vida yerleşimleri, kırık kaynaması, sıyrılma, implant yetersizlikleri karşılaştırıldı. Ortalama takip süresi 2,30 yıldır. Her iki grup arasında kaynamama oranları, sıyrılma, sekonder varus, vida yerleşimi arasında fark görülmedi. Toplam 6 hastada (bıçak n=2; Vida n=4) sıyrılma, toplam 9 hastada (Bıçak n=5 ; vida n=4) kaynamama gözlendi. Toplam 6 olguya revizyon uygulandı (Bıçak n= 4; Vida n=2). Harris Kalça Skoru her iki grup arasında da benzerdi. AO/OTA 31A2 kırıklarda bıçaklı ve vidalı sitemlerin her ikisi de kullanılabilir, sonucu belirleyen en önemli durum redüksiyon kalitesi ve implantın yerleşimidir.
Segmenter femur şaft kırıklarında postoperatif yaşam kalitesi
Femur Segmenter Şaft Kırıklarında Postoperatif Yaşam Kalitesi Amaç: Bu çalışmamızın amacı femur orta diafizer bölge segmenter kırıklarında uygulanan cerrahi tedavi sonrası yaşam kalitesi değerlerini belirlemek ve radyolojik değerlendirmesini yapmaktır. Materyal ve Metod: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde Ocak 2006 ile Aralık 2016 yılları arasında femur orta diafizer bölge segmenter kırığı teşhisiyle cerrahi girişim ile tedavi edilen 29 hastanın, takipleri sırasında elde edilen radyografik bulguları retrospektif olarak değerlendirildi, SF-36 ve EQ-5D anketleri doldurmaları istendi. Bulgular: Hastaların 25'i erkek, 4'ü kadındı. Yaş ortalaması 38±12,28 (18-65) idi. Ortalama takip süresi 4.62±2.69 yıl (2-11 yıl) idi. Kırıkların %69'u trafik kazası sonucu oluşmuştu. Ortalama modifiye RUST skoru 13.69 olarak bulundu. Sonuç: Femur segmenter şaft kırıklarının yüksek enerji ile oluşan kırıklar olması sebebiyle hastaların yaklaşık yarısında eşlik eden diğer ekstremite kırıkları mevcuttu; bu kırıklar içinde yaşam kalitesine en fazla olumsuz etkide bulunanın humerus kırıkları olduğu sonucuna varıldı. Yaşam kalitesine implant türünün etki etmediği sonucu elde edildi. Modifiye RUST skorları ne kadar iyi ise yaşam kalitesi de o kadar yüksek bulundu. Kadın hastalarda yaşam kalitesi sonuçları toplum ortalamaları ile benzer seviyede bulunurken; erkeklerde özellikle SF-36 fiziksel rol güçlüğü parametresi düşük bulundu. Genel olarak bakıldığında segmenter femur kırıklarında yaşam kalitesi özellikle erkek hastalarda iş gücü kaybına neden olacak kadar düşmektedir.
Farklı osteotomi metotlarının sıçan femurlarında kaynama üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Osteotomi, travma ve deformite cerrahisi gibi ortopedide sık kullanılan cerrahi bir prosedürdür. Farklı ostetomi metotlarının enfeksiyon ve ısı nekrozu gibi etkileri olabilmektedir ve bu etmenler kemik iyileşme sürecini etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, sıçan femurunda farklı yöntemlerle yapılan osteotomi (cerrahi testere, gigli teli ve cerrahi dril sonrası ostetom) sonrasında kemik iyileşmesi üzerindeki radyolojik, histopatolojik ve biomekanik etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 2,5 aylık ve ortalama ağırlıkları 250 gram olan 54 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçanda, gigli teli, testere ve dril+osteotom kullanılarak üç farklı yöntemle femoral osteotomi uygulandı. Gigli grubu (grup1, n:18), testere grubu (grup2, n:18) ve diril + osteotom gurubu (grup3, n:18 ) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplar 15, 30 ve 45. günde sakrifiye edilerek radyolojik, histolopatolojik ve biyomekanik açıdan değerlendirilmek üzere 6'şar adet sıçandan oluşan 9 alt gruba ayrıldı. Hayvanlar, kontrollü sıcaklık (23-25°C) ve 12:12 saatlik aydınlık/karanlık döngüsü olacak şekilde kafeste takip edildi. Radyolojik değerlendirmede Lane ve Sandhu'nun, histopatolojik olarak ise Hue ve arkadaşları'nın önerdiği skorlama kullanıldı. Biyomekanik değerlendirme ise BESMAK BMT-E serisi malzeme test cihazında (Besmak, Ankara, Türkiye) yapılan ölçümler (Newton) karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 15 ve 45.gün radyolojik skorlama dağılımları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,393,p=0,758) ancak 30.gün radyolojik skorlama dağılımları arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,001). Dril+osteotom grubunda kırık hattının kaybolmaya başlaması varlığı gigli ve testere gruplarından yüksek bulunmuştur. Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 15, 30 ve 45.gün histopatolojik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,719,p=0,097,p=0,352). Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 30.Gün biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,013). Gigli grubunun biyomekanik değerleri testere ve dril+osteotom gruplarının biyomekanik değerlerinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,026, p=0,006). Testere ve dril+osteotom gruplarının biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,810). Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 45.Gün biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,773). Çıkarımlar: Radyolojik olarak dril ve osteotom ile yapılan osteotomi sonrası erken dönemde daha iyi kemik iyileşmesi sağlanmaktadır. Ayrıca gigli teli ile yapılan osteotomi erken dönemde testere veya dril+osteotom ile yapılan osteotomiye göre biyomekanik olarak daha zayıftır.
Alt ekstremite uzun kemiklerinde foramen nutricium'larin morfolojik ve topografik anatomisi
Nutrient foramina are important anatomical characteristics of long bones and help in determining the entry site of nutrient arteries and the weak areas that susceptible to fractures and hence study of the nutrient foramen is important in medical field. This study aimed to determine the number and positions of nutrient foramina of femur, tibia and fibula and to observe their sizes, direction and obliquity. Two hundred sixty five adult human bones of the lower limbs were observed. Nutrient foramina were identified with naked eyes and their direction, obliquity and size were determined by 20 and 24 gauge needles. Shapes were observed with naked eye and allotted to oval and round types. The location of the nutrient foramina were determined in relation to upper, middle and lower third segment of the bones and was validated by calculating foraminal index. Our study found 79% of specimens with a single nutrient foramen. More than 96% of the nutrient foramina were directed away from the knee. Eighty seven percent of the femoral nutrient foramina were located in the middle third, 72% of tibial nutrient foramina were located in the proximal third while 98% of the fibular nutrient foramina were located in the middle third of the specimens. Overall, no nutrient foramen was found to be present on the distal third of the bones studied. Our study findings are in accordance to the findings from several research studies. The assessment of pathological conditions associated with the findings of foramen nutricium in our study may help clinicians and surgeons in planning treatments for applications to be performed in this region. However, it is thought that literature will be a source for basic and clinical sciences by providing reference values.
İntertrokanterik femur kırıklarının tedavisinde proksimal femoral çivi-antirotasyon ve çimentolu kalkar destekli bipolar hemiartroplasti uygulamalarımızın karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde femur intertrokanterik kırık nedeniyle Proksimal Femoral Çivi-Antirotasyon (PFNA) veya çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanmış 127 hastanın ölüm oranlarını değerlendirdik. Hasta grubu içerisinde yaşayan, en az 12 aylık takibe ulaşan, ameliyat öncesi dönemde yürüyebilen ve günlük aktivitelerini yerine getirebilen 92 hastanın ameliyat süresi, ameliyat sırasında verilen eritrosit süspansiyonu miktarı, hastanede kalış süresi, fonksiyonel sonuçları, yaşam kalitesi, komplikasyon ve revizyon oranları ile ameliyat maliyeti gibi parametreleri değerlendirerek, elde ettiğimiz kısa dönem sonuçları bu konuyla ilgili yapılmış klasik ve güncel araştırmalarla karşılaştırdık.Gereç ve Yöntem: Gazi Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na Ocak 2008 ve Aralık 2010 tarihleri arasında intertrokanterik femur kırığı nedeniyle PFNA veya çimentolu kalkar destekli bipolar hemiartroplasti uygulanmış 127 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Bu hastalar ameliyat sırasında ölüm, toplam ölüm oranları ve ölüm oranlarının aylara göre dağılımı açısından karşılaştırıldı.Yaşayan, en az 12 aylık takibe ulaşan, ameliyat öncesi dönemde yürüyebilen ve günlük aktivitelerini yerine getirebilen 92 hastanın; ASA sınıflamasına göre anestezi riski, anestezi tipi, ameliyat süresi, ameliyat sırasında verilen eritrosit süspansiyonu miktarı, hastanede kalış süresi, komplikasyon oranları, revizyon ihtiyacı ve ameliyat maliyetleri dosyaları geriye dönük olarak değerlendirilerek karşılaştırıldı. Hastaların son kontrollerinde Harris Kalça Skoru'na göre; fonksiyonel sonuçları ve doldurdukları Kısa Form-36 verilerine göre; yaşam kalitesi parametreleri değerlendirilerek, her iki grup arasında istatistiksel fark olup olmadığı araştırıldı.Hastalarda; kırık oluş mekanizması ve kırık tipi dosyaları ve başvuru sırasındaki röntgenogramları değerlendirilerek belirlendi. Kırıkların tiplendirilmesinde OTA sınıflaması kullanıldı.Bulgular: 127 hastanın 45'ine (%35,4) PFNA, 82'sine (%64,6) çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanmıştır. PFNA uygulanmış 45 hastanın 11'i (%24,4), çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanmış 82 hastanın 24'ü (%29,3) ölmüştür. Her iki grup arasında; ameliyat sırasında ölüm, toplam ölüm oranları ve ölüm oranlarının aylara göre dağılımı açısından fark saptanmamıştır.Diğer bulguların karşılaştırıldığı yaşayan, en az 12 aylık takibe ulaşan ameliyat öncesi dönemde yürüyebilen ve günlük aktivitelerini yerine getirebilen 92 hastanın 34'üne (%37) PFNA, 58'ine (%63) çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanmıştır. Olguların 64'ü kadın (%69,6) , 28'i erkektir (%30,4). Yaş ortalaması 80,24'dür (55-94) . Hastaların ortalama takip süresi 27,23 (12-47) aydır. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark saptanmamıştır.Kırık nedeni 47 (%51,1) hastada ev içinde düşme (Eİ), 35 (%38) hastada ev dışında düşme (ED), 3 (%3,3) hastada araç dışı trafik kazası (ADTK), 3 (%3,3) hastada araç içi trafik kazası (AİTK), 4 (%4,3) hastada yüksekten düşme idi.Yüksekten düşme ve AİTK, PFNA grubunda daha sık gözlenirken hemiartroplasti grubundaki hastalarda ADTK, ev içi ve dışı düşme sıklığının daha fazla olduğu bulunmuştur.OTA sınıflamasına göre; kırık tipi dağılımı açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır.ASA sınıflamasına göre; anestezi riskinin ve verilen anestezi tipinin gruplar arasında farklılaşmadığı bulunmuştur.PFNA uygulanan hastaların ortalama ameliyat süresi 54,85 (40-110) dakika, çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanan hastaların ortalama ameliyat süresi 74,66 (55-120) dakika saptanmıştır. PFNA grubundaki hastaların ameliyat süreleri hemiartroplasti grubuna göre daha kısa sürmüştür.PFNA grubundaki hastalara, hemiartroplasti grubundaki hastalara göre ameliyat sırasında daha az sayıda eritrosit süspansiyonu verilmiştir.PFNA uygulanan 34 hastanın ortalama hastanede kalış süresi 5,91 (5-12) gün, çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanan 58 hastanın ortalama hastanede kalış süresi 9,41 (6-16) gün olarak saptanmıştır. PFNA grubundaki hastaların hastanede kalış sürelerinin hemiartroplasti grubuna göre daha kısa olduğu bulunmuştur.PFNA grubunda Harris Kalça Skoru ortalaması 82,38, hemiartroplasti grubunda 78,34 bulunmuştur. Mükemmel, iyi ve orta fonksiyonel sonuçların toplamının yüzdesi PFNA grubunda %91,18, hemiartroplasti grubunda %81,03 bulunurken, fonksiyonel sonuçlar açısından gruplar arasında istatistiksel anlamda fark bulunmamıştır.Kısa Form-36 verilerine göre; Fiziksel fonksiyon (PF), fiziksel fonksiyonlara bağlı rol kısıtlılığı (RP), ağrı (BP), genel sağlık algısı (GH), sosyal fonksiyon (SF), emosyonel fonksiyonlara bağlı rol kısıtlılığı (RE) ve mental sağlık (MH) parametreleri açısından gruplar arasında fark saptanmazken, vitalite/enerji puanlarının PFNA grubunda daha iyi olduğu bulunmuştur.Gruplar arasında ameliyat sonrası komplikasyon görülme sıklığı ve revizyon ihtiyacı açısından fark saptanmamıştır.Maliyet açısından değerlendirildiğinde; birincil ameliyatın maliyeti hemiartroplasti grubunda daha düşük olarak saptanmış, fakat; hemiartroplasti grubunda revizyon uygulanan dört hastanın ikincil ameliyat maliyeti eklendiği zaman gruplar arasında anlamlı fark olmadığı bulunmuştur.Sonuç: PFNA ve çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulamaları; intertrokanterik femur kırığı tedavisinde uygun yöntemlerdir. Tedavi planı; cerrahın deneyimine ve koşullara bağlı olarak yapılmalıdır.
Patellofemoral artritin infrapatellar yağ dokusu hacmi ve popliteal arter intima media kalınlığı ile ilişkisinin diz MRG ile değerlendirilmesi
Patellar kondromalazinin patofizyolojisini anlamak, toplum sağlığı açısından önemli olan bu hastalığı önlemede ve yeni tedavi stratejileri geliştirmede önemli rol oynayabilir. Bu çalışmanın amacı, patellar kondromalazi ile obezite, infrapatellar yağ yastıkçığı hacmi (İNFPYYH) ve popliteal arterdamar duvar kalınlığı arasında ilişkiyi değerlendirmek ve karşılaştırmaktır.Bu çalışmaya, farklı derecelerdeki 54'ü erkek 80'i kadın toplam 134 patellar kondromalazi olgusu ve 54'ü erkek, 67'si kadın toplam 121 normal olgu dahil edildi. Olgular cinsiyet, yaş, vücut yüzey alanı (VYA), vücut kitle indeksi (VKİ) ve patellar kondromalazi sınıflamasına göre gruplandırıldı. Bütün ölçümler3T MR cihazında gerçekleştirildi. Kıkırdak hacmi ve infrapatellar yağ yastığı hacmi için sagittal planda sırasıyla DESS ve DIXON sekansları kullanıldı. Damar duvar kalınlığını değerlendirmede, puls tetikleyici aksiyel proton dansitegörüntüleri kullanıldı. Patellar kıkırdak, modifiye Outerbridge sınıflamasına göre derecelendirildi ve kıkırdak volüm ile VKİ, VYA, İNPYYH ve damar duvar kalınlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi.Damar duvar kalınlığı ile kıkırdak defekt prevalansı ve İNPYYH arasında bağımsız bir ilişki saptandı (p?0,001). Buna ilaveten, VKİ ile İNPYYH arasında da anlamlı ilişki bulundu. Fakat farklı kondromalazi grupları arasında İNFYYH fark bulunamamadı. İNPYYH değerlerini VKİ ve VYA değerlerine tek tek oranladığımızda, kontrol ve ileri kondrolmalazi grupları arasında pozitifkorelasyon bulundu (p?0,001).Bu çalışma, obezite, İPYYH, PAİMK ve kıkırdak hacmi ile ilişkiyigösterdiği gibi, obezite ile ilişkili inflamatuar mediatörlerin kondromalazinin başlangıcında ve ilerlemesinde altı çizilecek potansiyel önemini vurgulamaktadır. Bu noktadan hareketle patellar kondromalazi önlenmesi ve daha etkin tedavisi için bu potansiyel döngünün anlaşılması önemli olabilir.
Erken ve geç evre diz osteoartriti olan hastalarda sistemik ve subkondral kemik mineral yoğunluğu ile femoral kartilaj kalınlığı arasındaki ilişki
Bu çalışmanın amacı Dual Energy X-ray Absorptiometry (DEXA) kullanılarak ölçülen femurun medial ve lateral subkondral kemik mineral yoğunluğunu ve ultrason ile ölçülen femoral kartilaj kalınlığını; erken ve geç evre diz osteoartriti olan bireyler arasında karşılaştırmak ve aralarında bir ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmaya diz ağrısı ile başvuran ve American College of Rheumatology kriterlerine göre diz osteoartrit tanısı konulan 100 hasta alındı. Kellgren Lawrence sınıflamasına göre evre 1 ve evre 2 olan hastalar erken diz osteoartriti evre 3 ve evre 4 olan hastalar geç evre diz osteoartriti olarak kabul edildi. Diz osteoartriti olan hastaların 50'si erken, 50'si de geç evrede idi. Tüm hastaların boy ve kilo ölçümleri yapılarak vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı ve 100 metre yürüme süreleri ölçüldü. Hastalarda ağrı, hastanın ve doktorun global değerlendirmeleri için Vizüel Analog Skala (VAS), fonksiyon ve disabilitenin değerlendirilmesi için Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi (WOMAC), Lequesne Algofonksiyonel Diz Ölçeği, yaşam kalitesi değerlendirmesi için genel sağlık ölçütü Kısa Form-36 (KF-36) ve Nottingham Sağlık Profili (NSP), anksiyete ve depresyon durumlarını değerlendirmek için Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği (HADÖ) kullanıldı. Tüm hastaların iki yönlü diz grafilerinin değerlendirilmesi için Kellgren-Lawrence (K-L) radyolojik evreleme skalası kullanıldı. Hastaların lomber bölge (L2-4), sol femoral bölge (femur boyun, torakanter, wards ve total) ve her iki diz subkondral bölge (femurun medial ve lateral subkondral kemik mineral yoğunluğu (sKMY) 10 mm'lik bir yüksekliğe sahip subkondral yüzey kullanılarak ölçüldü) kemik mineral yoğunluğu (KMY) ölçümü için DEXA, her iki dizde femoral kıkırdak kalınlığının (medial, lateral ve interkondiler) ölçümü için ultrasonografik görüntüleme (USG) kullanıldı. Geç evre diz osteoartritli hastalarda 100 metre yürüme süresi ve tüm VAS skorları erken evredeki hastalardan anlamlı derecede yüksek bulundu. Hastaların WOMAC indeksi toplam puanları ve alt boyutlarındaki (ağrı, sabah sertliği ve fiziksel aktivite) puanları geç evre hasta grubunda erken evreden anlamlı derecede yüksek bulundu. Geç evre hasta grubunun NSP skorları, Lequesne algofonksiyonel diz indeksi toplam skorları erken evredeki hasta grubundan anlamlı derecede yüksek bulundu. Yine aynı şekilde KF-36 fiziksel fonksiyon, rol kısıtlılığı ve genel sağlık algısı skorları geç evre diz ostoartritli hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Erken evre ve geç evre diz osteoartritli hastalar arasında tüm femur, lomber ve her iki diz KMY değerlerinde ve USG ile ölçülen her iki diz femur kartilaj kalınlığı değerlerinde anlamlı bir farklılık yoktu. Geç evre diz osteoartriti olan hastalarda VKİ değerleri, erken evredeki hastalardan anlamlı derecede yüksek bulundu. Tüm hastalarda VKİ'nin lomber, femur ve diz KMY değerleri ile pozitif yönde ilişkili olduğu görüldü. Tüm hastaların değerlendirildiği korelasyon analizinde sağ diz, sol diz ve total femoral kartilaj kalınlığının femoral KMY değerleri ile pozitif yönde ilişkili olduğu tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada osteoartritli hastalardaki vücut kitle artışının osteoporoz için koruyucu etki yaptığı saptanmıştır. Fakat diz osteoartritinde obezitenin önemli bir risk faktörü olduğu da göz ardı edilmemelidir. Ayrıca bu çalışmaya göre diz osteoartritinde yüksek femur KMY değerlerinin diz ekleminde kıkırdak kaybına karşı koruyucu olabileceği düşünüldü. Sonuç olarak osteoartritin hem önlenmesinde hem de tedavisinde eşlik eden osteoporozun da tedavi edilmesi kıkırdak kaybının önlenmesi açısından önemli olacaktır. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, osteoporoz, femoral kıkırdak kalınlığı, Ultrasonografi.
Short term outcomes of cementless total hip arthroplasties
Purpose: Aim of this study is to investigate the short term clinical and radiographic outcomes of cementless total hip arthroplasty in different etiological causes.Materials and Methods: The clinical and radiographic outcomes of 92 patients (102 hips) with consecutive cementless total hip arthroplasties were evaluated. The patients admitted to Gazi University Faculty of Medicine, Department of Orthopaedics and Traumatology between November 2003 and December 2010. The study group consisted of hydroxyapatite coated flattened press-fit EPF-PLUS cup and the tapered cementless with a rectangular cross-section and hydroxyapatite coated Zweymuller SL-PLUS stem. Clinical outcome was measured by comparing Harris Hip Scores pre-operatively and at last clinic visit. Radiolucencies and osteolysis with respect to the stem and acetabulum were classified according to the system of Callaghan and Engh on anteroposterior radiographs of the hip and pelvis. Direct lateral approach has been performed to the all patients. Heterotopic ossification (HO) formation was also graded by the criteria indicated in Brooker et al.Results. In total 24 (%26) of the 92 patients were men and 68 (%74) were women. The age ranges of the all patients varied between 22 and 80 years old and the average age for the whole patients was 55,66 years during the time of surgery. The average follow-up time was 34.9 (10-84) months. The average preoperative Harris Hip Score was 45,87 (30-67) points. At the time of the most recent follow-up visit, the average Harris Hip Score was found as 92,49 (68-100) points.According to the criteria of Engh et al., all femoral implants were graded as stable bone-ingrown. Radiolucent lines were mostly observed in Gruen zones 1 and zone 7 of the femur [zone 1 %67.32, zone 7 % 60.18 zone 2 %2.04, zone 3 %1.02, zone 6,2.04]. Radiolucent area occured in 42 (%42,84) cups [zone 2 %34.68, zone 3 (%21.42), zone 1 %18.36]. The inclination angle of the acetabular component was 47,25 (28-70).Postoperative neuropraxy were identified in four (%4.68) cases (siatic neuropraxy of in two cases, both of them recovered, and femoral neuropraxy in two cases, one of them recovered). The prevalence of thigh pain at the time of the latest follow-up was %1.02 (one case). One acetabular component needed revision surgery due to polyethylene insert wear. None of the femoral stems and acetabular components was changed as a result osteolysis. HO was observed in 10 hips (% 10,2). Heterotopic bone was graded as class I in 5 hips, class II in 3 hips, class 2 in 2 hips. Intraoperative femoral fissur was developed in 4 (%4.8) hips. One of the 6 subtrochanteric osteotomies and one of the 12 femoral head autograft were followed by nonunion.Conclusions: The results show that arthroplasty with Zweymuller femoral stem which is combined with a flattened, hydroxyapatite coated press-fit acetabular cup which was inserted without cement. These outcomes were found excellent in short term follow-up resultsKey Words: Zweymuller femoral stem, short term follow-up, uncemented hip arthroplasty.
Patellofemoral ağrısı olan kişilerde 8 haftalık egzersiz programının fonksiyonel aktivitelerine etkisi
Bu araştırmanın amacı, 8 haftalık düzenli egzersiz uygulamasının PFAS bulunan olguların diz eklemi propriyosepsiyonuna olan etkisinin değerlendirilmesidir. Diz önü ağrısı ya da Patellofemoral Ağrı Sendromu (PFAS) sık görülen diz sorunlarından biridir. Çalışmaya, Vizuel Analog Skala (VAS) ölçegi uygulanan Patellofemoral ağrı sendromu (PFAS) tanısı konmuş kişilerden oluşan 18-30 yaşları arasında olan 30 erkek sporcu katılmıştır. Çalışma konusunda aydınlatılan ve çalışmaya katılma konusunda gönüllü olur form onayları alınan hastalar rastgele seçim yöntemiyle iki gruba ayrılmıştır. Hastalar randomize olarak Uygulama grubu (n=15) ve kontrol grubu (n=15) olarak ayrılarak ve uygulama grubuna 8 hafta süresince (5 Gün/Haftada) ilk 4 hafta boyunca germe egzersizleri takip eden diğer 4 hafta boyunca, kuvvetlendirme egzersizleri yaptırılmıştır. Veri toplama aracı olarak; Ağrı şiddeti görsel analog skala ile değerlendirilmiştir (VAS). Tüm gruplarda hastaların ağrı şiddeti VAS kullanılarak, 0 (ağrı olmaması) ile 10 (dayanılmaz ağrı) arasında derecelendirilmiştir. Araştırmamızda toplamda 8 hafta (haftada 5 gün) süresince uygulanan germe ve kuvetlendirme egzersizlerinin ağrı şiddetini azalttığı tespit edilmiştir (p<0.05). Quadriceps Q açısını ve Popliteal açı değerini olumlu yönde değiştirdiği sonucuna varılmıştır (p<0.05). Bununla birlikte ilk dört hafta uygulanan germe egzersizlerinin dördüncü hafta sonunda aktif ve pasif diz ekstansiyonunda ve kalçada pasif fleksiyon değerlerinde anlamlı farklılıklar meydana getirdiği ortaya konmuştur (p<0.05). Ayrıca dört haftaya ek olarak uygulanan vücut geliştirme ve güçlendirme 2 egzersizlerinin de aktif ve pasif diz ekstansiyonunda ve kalçada pasif fleksiyon değerlerinde önemli farklılıklar yarattığı belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak araştırmamızda uygulanan 8 haftalık egzersiz programının patellafemoral diz problemi olan bireylerde ağrı seviyesini azaltmış ve hareket yeteneklerini artırıcı etkiye sahip olan eklem hareket genişliğinde ise önemli bir artışa yol açmıştır. Bu sebeple egzersiz programımızın patellafemoral diz ağrısı olan hastalarda uygulanması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Patellofemoral, Germe Egzersizleri, Ağrı, VAS, PFAS
Femur başı epifiz kayması mevcut olan hastaların tedavilerinde prognoza etkili faktörlerin retrospektif incelenmesi
Bu araştırmanın amacı Femur Başı Epifiz Kayması mevcut olan hastaların ortopedik tedavilerinde retrospektif olarak incelenen preoperatif laboratuvar bulgularının, hastaneye başvuru anında çekilen grafilerde tespit edilen evrelerin, cinsiyetin, kilonun, yaşın ve taraf bulgusunun prognoz üzerine olan etkilerinin klinik ve radyolojik sonuçlar ile korelasyonunun incelenmesidir. Yöntem 2011-2021 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran ve pelvis grafisi çekilmesi sonrası FBEK tespit edilen hastaların preoperatif çalışılan kan değerleri, preoperatif çekilen grafileri, postoperatif çekilen grafileri ve postoperatif poliklinik takiplerinde çekilen grafileri, kalça eklem muayeneleri ve bacak uzunluk ölçümleri incelendi. Çalışmamızda FBEK nedeniyle opere edilen 58 hasta retrospektif olarak incelendikten sonra 27 hastanın kayıtları yeterli bulundu ve çalışmaya dahil edildi. Hastaların çalışma dışında tutulmasında; cerrahi olarak in situ pinleme dışında açık redüksiyon veya osteotomi yapılması, revizyon cerrahisi geçirmesi, takip süresinin 2 yıldan az olması, epifizyodez gelişmemesi ve hastanın yürüme fonksiyonunu bozacak primer veya sekonder gelişen kas-iskelet sistemi hastalığının olmaması kriterleri göz önünde bulundurulmuştur. 27 hastanın 5'inde bilateral FBEK tespit edilip her iki kalçaya cerrahi yapıldı, 4'ünde ise tek kalçada FBEK tespit edilmesine rağmen risk faktörleri olması sebebiyle karşı kalçaya profilaktik olarak cerrahi yapıldı. 27 hastada toplam olarak 36 kalçaya cerrahi yapıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm kişilerin listesine probel sisteminden ulaşıldı. Hastaların gerekli röntgen görüntülerine İnfinity sistemi üzerinden ulaşıldı. Hastaların çalışmamıza dâhil edilen preoperatif kan sonuçları, preoperatif ve postoperatif grafileri, kalça eklem muayeneleri ve bacak uzunluk ölçümleri kullanılarak istatistik veri analizi için belirlediğimiz ölçümler yapılıp not edildi. vii Bulgular Yaptığımız çalışmada farklı yaş ve cinsiyette toplamda 27 hastamız mevcuttu. Bu 27 hastanın toplam kalça operasyon sayısı 36'ydı. Bu 27 hasta cinsiyet bakımından kıyaslandığında 19'u(%70,4), erkek 8'i (%29,6) kadın cinsiyettendi. 27 hastanın operasyon öncesi vücut ağırlıkları kıyaslandığında, hastalarımızın hepsinin 18 yaş altı olması sebebi ile boy kilo persentil tablosu kullanılarak değerlendirildi. 5. persentil altındaki değerler zayıf kabul edildi ve hiç hastamız yoktu. 5-85 persentil normal kilolu olup 5 (%18,5) kalça mevcuttu, 85-95 persentil orta kilolu olup 10 (%37) kalça mevcuttu. 95. persentil düzey üzeri obez olarak değerlendirilmiş olup 12 (%44,4) kalça mevcuttu. 27 hastamız preoperatif değerlendirildiği zaman taraf olarak karşılaştırıldığında 14 (%51,9) hastamızda sağ kalçada FBEK tespit edilmişken, 13 (%48,1) hastamızda sol kalçada FBEK tespit edildi. Ameliyat öncesi hastaların semptom süreleri göz önüne alınarak akut kayma tespit edilen hastaların sayısı 22 (%81), kronik üzerine akut kayma sayısı 5 (%19)'ti. Kronik kayma tespit edilen hastamız ise yoktu. Hastaların kayma dereceleri AP ve lateral grafilerde Southwick yöntemine göre ölçüldü. Kayma miktarı 30 derece ve altındakilerde hafif, 31 derece ile 50 derece arasındakiler orta düzeyde, 50 dereceden büyük kaymalar şiddetli kayma olarak değerlendirildi. Hastaların mevcut sayısı 27 olmasına rağmen 5 hastada bilateral FBEK tespit edilmesi ve 4 hastada tek taraflı FBEK olmasına rağmen risk faktörleri mevcut olması sebebiyle profilaktik olarak karşı kalçaya da in situ pinleme yapıldı. Müdahale edilen total kalça sayısı 36 olarak belirlenen hasta grubumuzda Southwick sınıflamasına göre hafif derecede 12 (%33,3) hasta, orta derecede 13 (%36,1) hasta ve şiddetli derecede 11 (%30,6) hasta olarak değerlendirildi. 27 hastamızda bilateral FBEK tespit edilen ve profilaktik olarak karşı tarafı pinlenen hastalar da ayrı ayrı göz önüne alınıp toplam opere edilen kalça sayısı 36 olarak değerlendirildiğinde elde edilen verilere göre yaş ortalaması 12,7 şeklindeydi. Hastaların takip süreleri tamamlandıktan sonra yapılan poliklinik kontrollerinde çekilen grafilerine göre değerlendirme yapıldığında, opere edilen 36 kalça ayrı ayrı değerlendirmeye alınacak şekilde, AVN gelişen hasta sayısı 15 (%41,7), AVN gelişmeyen hasta sayısı 21 (%58,3)'di. Kondroliz gelişen hasta sayısı 16 (%44,4), kondroliz gelişmeyen hasta sayısı 20 (%55,6)'ydi. Hastaların Harris kalça skorlamasına göre yapılan değerlendirmelerinde alınan veriler ise orta düzeyde olan hasta sayısı 11 (%30,6), iyi düzeyde olan hasta sayısı 6 (%16,7), çok iyi düzeyde olan hasta sayısı 19 (%52,8)'du. Kötü ve mükemmel grupta olan hastamız ise mevcut değildi. Hastaların operasyon sonrası takipleri tamamlandıktan sonra yapılan bacak uzunluk ölçümlerinde karşı ekstremiteye göre kıyaslama yapıldığında 27 hastanın 14 (%51,9)'ünde kısalık farkı mevcut değildi. 12 (%44,4)'sinde 1-2 cm arası kısalık mevcuttu. 1 (%3,7) hastada ise 2 cm kısalık mevcuttu. viii Kilo fazlalığı ile kondroliz gelişimi arasında anlamlı korelasyon bulundu (p<0.05). Orta kilolu ve obez olan hastaların Southwick evre sınıflamasına göre daha ileri evre ile başvuru yaptıkları ve aralarında anlamlı korelasyon olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). FBEK mevcut olan ve hastaneye başvuru anında çekilen pelvis ap ve lateral grafiye göre yapılan ölçümlerde tespit edilen Southwick sınıflamasına göre ileri evre mevcut olan hastalarda AVN gelişme riski ile anlamlı korelasyon tespit edildi (p<0.05). FBEK mevcut olan ve hastaneye başvuru anında çekilen pelvis ap ve lateral grafiye göre yapılan ölçümlerde tespit edilen Southwick sınıflamasına göre ileri evre mevcut olan hastalarda Kondroliz gelişme riski ile anlamlı korelasyon tespit edildi (p<0.05). FBEK mevcut olan ve hastaneye başvuru anında çekilen pelvis ap ve lateral grafiye göre yapılan ölçümlerde tespit edilen Southwick sınıflamasına göre ileri evre mevcut olan hastaların Harris Kalça Skorlamasında daha düşük evrelerde oldukları görüldüğü ve aralarında anlamlı korelasyon olduğu tespit edildi (p<0.05). LDH değeri, Monosit değeri ve Albümin/LDH oranı belirli bir seviye üzerinde olan hastalarda prognozun etkilendiği ve hastaların takip süreleri tamamlandıktan sonra Harris Kalça Skorlamasına göre daha düşük evrelerde polikliniğe başvurdukları görüldü ve aralarında anlamlı bir korelasyon tespit edildi (p<0.05). Sonuç Çalışma sonunda elde ettiğimiz verilere dayanarak kilolu veya obez olmanın FBEK hastalarında prognoz üzerinde etkili olduğu, hastaların hastaneye başvuru anında çekilen grafilerine göre değerlendirilen Southwick evre sınıflamasında kayma seviyesinin ilerlemesi ile prognoz arasında anlamlı ilişki olduğu ve laboratuvar bulgularından Monosit, Albümin/LDH ve LDH değerlerinin belirli bir seviye üzerinde olmasının prognoz üzerinde etkileri olabileceği yönünde değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Femur Başı Epifiz Kayması, Southwick Sınıflaması, LDH, Monosit, Albümin/LDH
Femur kırıklarında iskelet traksiyonu ve eksternal fiksatör ile başlangıç stabilizasyonun pulmoner tromboemboli üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Kırıkların sağaltımında geçmişte yaygın olarak kullanıldığı halde günümüzde kullanımı giderek azalan iskelet traksiyonu, bir çok durumda femur kırıklarının geçici stabilizasyon yöntemi olarak kullanılabilecek geçerli bir yöntemdir. Çalışmamızda iskelet traksiyonu kullanımının femur kırıklarında başlangıç stabilizasyonu olarak eksternal fiksatöre bir alternatif olup olamayacağını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'ne 01/ 01/ 2004-20/ 05/ 2019 tarihleri arasında başvurmuş olup femur kırığı saptanan ve tüm bilgilerine eksiksiz ulaşılan 230 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar başlangıç stabilizasyonuna göre iki gruba ayrıldı. Eksternal fiksatör ile yapılmış olan 58 hasta ve iskelet traksiyonu ile yapılmış olan 172 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışma kapsamında hastaların yaşı, cinsiyeti, travma mekanizması, ek yaralanmaları, eşlik eden hastalıkları, eritrosit replasmanı ihtiyacı, uygulanan başlangıç stabilizasyon yöntemi, nihai tedaviye kadar geçen süre, ameliyat süreleri, yara yeri enfeksiyonu, istenilen klinik konsültasyonları, order ve progresleri incelendi. İki grup VTE, ameliyat süresi, kan kaybı, ve enfeksiyon oranları açısından karşılaştırıldı. Çalışmamızdaki bütün değerlendirmeler % 95 güvenle yapıldı. p<0.05 'i sağlayan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. İki bağımsız grubun parametrik değerlerini karşılaştırmak için Student - t testi (İndenpendent Sample T testi) kullanıldı. Kategorik (nominal, ordinal) verilerin karşılaştırılmasında iki bağımsız grupta Ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: İki grup arasında yaş, cinsiyet, travma şekli, kırık seviyesi, ek ortopedik yaralanma, komorbidite, profilaksi, VTE açısındanbir fark yoktu(p > 0,05). Ameliyat süresi, kanama miktarı ve enfeksiyon oranları açısından iskelet traksiyonu daha üstündü(p < 0,05). Sonuç: iskelet traksiyonu masif yumuşak doku yaralanması ve vasküler yaralanmanın olduğu durumlar haricinde penetran ve nonpenetran tüm femur kırıklarında başlangıç stabilizasyonu olarak iyi bir seçenektir. Anahtar sözcükler:Femur kırıkları, VTE, DVT, PTE, iskelet traksiyonu, eksternal
Romatoid artrit hastalarında ultrasonografik femoral kartilaj kalınlığı ile serum follistatin-like protein 1 arasındaki ilişki
Romatoid artrit (RA); simetrik, eroziv sinovitle seyreden ve bazen multisistem organ tutulumu ile karakterize etyolojisi tam olarak bilinmeyen otoimmün bir hastalıktır. Oluşan sinovit eklemde deformasyona ve kalıcı sakatlığa yol açar. FSTL-1, özellikle mezenkimal kökenli hücrelerden eksprese edilen ekstrasellüler bir glikoproteindir. Fonksiyonu hâlâ belirsiz olsa da proinflamatuar rolü çeşitli çalışmalarda ortaya konulmuştur. Bazı çalışmalarda FSTL-1'in RA ve diğer otoimmün hastalıklarda oluşan artrit patogenezinde önemli bir mediatör olduğu gösterilmiştir. Ayrıca FSTL-1'in kıkırdak üzerinde de etkileri olup hem yapım hem de yıkımda rol aldığı bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmaya, 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflandırma Kriterleri'ni karşılayan 56 hasta ve 34 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; WBC (Beyaz Küre Sayısı), HGB (hemoglobin), sedimantasyon, CRP (C-Reaktif Protein), Beck Depreyon Ölçeği, Sağlık Değerlendirme Ölçeği (HAQ), Romatoid Artrit Yaşam Kalitesi Ölçeği (QOL-RA), Nottingham Sağlık Profili anketleri dolduruldu. Ayrıca hastalarda DAS-28 hastalık aktivite skoru hesaplandı. Serum follistatin-like protein 1 (FSTL-1) düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Her iki dizde femoral kartilaj kalınlığı ölçümü lateral femur kondil (LFC), interkondiler alan (İCA) ve medial femur kondil (MFC) yerlerinden lineer prob kullanılarak yapıldı. Serum FSTL-1 düzeyi RA hastalarında kontrole kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşüktü. FSTL-1 ile hastalık aktivite belirteçleri olan sedimentasyon, CRP, DAS-28 arasında korelasyon saptanmadı. Hasta ve kontrol grubunun femoral kartilaj kalınlığı karşılaştırıldığında; sağ FLC, sağ MFC, sağ İCA, sol LFC, sol MFC, sol İCA kalınlığı hasta grubunda kontrol grubuna göre daha inceydi. Sağ FLC, sağ MFC, sol LFC, sol MFC inceliği istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Hastalarda serum FSTL-1 düzeyi ve femoral kartilaj kalınlığı arasındaki ilişki incelendiğinde; FSTL-1 düzeyi ile sağ LFC, sağ MFC, sağ İCA, sol LFC, sol MFC, sol İCA ölçümleri arasında korelasyon saptanmadı. Hastaların FSTL-1 düzeyi ile HAQ, QOL-RA, Beck Depresyon Ölçeği ve Nottingham Sağlık Profili skorları arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak; romatoid artitte FSTL-1 düzeyi ve kartilaj kalınlığı arasındaki ilişkiyi araştırdık ve hastalarda FSTL-1'in kıkırdak üzerindeki etkisine ilişkin bir korelasyon saptamadık. Çalışmamızdaki parametrelerin, romatoid artrit hastalığının patogenezinde, klinik seyri ve takibinde kullanılıp daha iyi anlaşılması için ileri ve geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Gelişimsel kalça displazisinde göz yaşı figürünün oluşumu ve şeklinin tedavi sonucu ile ilişkisi
Amaç: Gözyaşı figürü, femuro-asetabular ilişkinin bozulduğu birçok hastalıktan etkilenmekte ve şekli değişmektedir. Bu çalışmada gelişimsel kalça displazisi nedeniyle tedavi edilen hastalarda, gözyaşı figürünün gelişimi ve şekli ile tedavi sonuçları arasındaki ilişki incelendi. Materyal ve Metod: GKD nedeniyle 1999-2012 yılları arasında cerrahi tedavilerinde pelvik osteotomi yapılmış olan, yaşları 24 ay ve üstündeki, takip süresi en az 2 yıl olan 79 hastanın 105 kalçası çalışmaya dahil edildi. Hastaların A-P pelvis radyografilerindeki gözyaşı figürü Kahle ve ark. subjektif değerlendirme yöntemiyle incelendi (54). Klinik ve radyolojik değerlendirme modifiye trevor skorlamasına göre yapıldı. Gözyaşı figürünün şekli ile klinik sonuçlar arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Tedavi sonrası 105 kalçanın asetabular gözyaşı figürü izlendi. 60 kalçada Dar U, 35 kalçada geniş U, 8 kalçada V şeklinde ve 2 kalçada ise inkomplet şekilde gözyaşı figürleri izlendi. Modifiye Trevor Skorlama sistemine göre gözyaşı figürü tiplerinden Dar U şeklinde olanların 19, Geniş U olanlar 18.34, İnkomplet olanlar 18.50, V şeklinde olanlarda ise 14 ortalama skor saptandı. V şeklinde asetabular gözyaşı figürlü kalçalar tedavi yaşları 5 yaş ve üstünde olan hastaların içinden tespit edildi. Sonuç: Postop gözyaşı figürünün şekli kalçanın klinik durumu hakkında bilgi verir. Dar U, Geniş U şeklindeki gözyaşı figürlü hastaların, V gözyaşı figürlü hastalara göre klinik ve radyolojik olarak daha iyi olacağını gösterir. Ayrıca V gözyaşı figürlü kalçaların tamamı 5 yaş ve üstündeki hastalar içinden tespit edildi. Bu veri geç tedavi edilen hastaların sonuçlarının daha kötü olacağı düşüncesini desteklemektedir.