Fundamental rights
78 theses under this subject heading
Hannah Arendt'in "Haklara sahip olma hakkı" kavramı çerçevesinde Türkiye'deki Suriyelilerin çalışma hakkı
Bu tezin amacı; mültecilik ve çalışma hakkı kavramlarını Hannah Arendt'in "haklara sahip olma hakkı" kavramı çerçevesinde incelemektir. Bir mültecinin, Arendt'in İnsanlık Durumu adlı eserindeki insan tanımında olduğu gibi bir canlılık (vita activa) gösterme ihtimalinin, o mültecinin çalışma hakkına sahip olmasına bağlı olduğu düşünülmektedir. Çalışma hakkına sahip olan mülteciler, kamusal alanda görünür olabileceklerdir. Buradaki asıl soru, bu görünürlüğün ne kadar mümkün olabildiği ve ulus devletlerin buna ne ölçüde izin verdiği üzerine kuruludur. Bu tezde de bu sorudan hareketle mülteciler ve çalışma hakkına sahip olma hakkı arasındaki ilişkinin Türkiye'deki Suriyeliler üzerinden test edilmesi amaçlanmıştır. İlk olarak Hannah Arendt'in vita activa ve haklara sahip olma hakkı kavramlarının teorik arka planı açıklanmıştır. Bir sonraki bölümde ise uluslararası hukukta bu hakkın nasıl düzenlendiği yine Arendtçi bir yaklaşımla incelenmiş ve ulus devletlerdeki uygulama örneklerine bakılmıştır. Son bölümde ise Türkiye'deki hukuki düzenlemeler çerçevesinde mültecilik kavramına ve Suriyeliler özelinde çalışma hakkına odaklanılmıştır. İncelenen hukuki metinler ve uygulama örnekleri göstermiştir ki insan hakları olarak kabul edilen temel haklar aslında ulus devletin yarattığı bir kategori olan vatandaşlık haklarıdır. Kendi ülkelerini terk etmek zorunda kalan mülteciler çoğu zaman sahip oldukları bu hakları da terk etmek zorunda kalmaktadırlar. Anahtar Kelimeler: Haklara Sahip Olma Hakkı, Çalışma hakkı, Mültecilik, Suriyeliler, Türkiye
İşçinin politik görüş ve faaliyetlerinin iş ilişkisine etkisi
İşçinin politik faaliyetleri, en kısa tanımıyla, siyasi iktidarın kararlarını etkilemeye yönelik davranışlardır. Bu tanım çerçevesinde işçinin bireysel ve kolektif (toplu) politik faaliyetleri politik görüş, inanç ve eylemler çerçevesinde gerçekleşir. Kavram siyaset bilimi, sonrasında temel hakların yatay etkisi gereğince anayasa hukuku ve iş hukuku bağlamında ele alınmalıdır. Temel hakların yatay etkisine göre, politik faaliyet özgürlüğü iş ilişkisini de etkiler. Politik faaliyet özgürlüğünün bu etkisi, öncelikle iş sözleşmesinin temel kavramları olan işçi, işveren ve işyeri açısından ele alınmalıdır. Bunun sonrasında politik görüşün araştırılması noktasında, işverenin müdahale alanını tespit etmek gerekir. İşverenin bilgi toplaması sorular, testler, internet, yapay zekâ ve güvenlik soruşturmaları çerçevesinde değerlendirilmelidir. Birinci olarak işçinin bireysel politik faaliyetleri, iletişim araçlarının özel amaçlı kullanımı ile gerçekleşebilir. Bu bakımdan iletişimin işverence izlenmesi de önem arz eder. İkinci olarak politik faaliyetler içerisindeki görüş açıklamaları, işyerinde ve işyeri dışında (özel yaşam içerisinde) ele alınmalıdır. Ayrıca politik inanç bağlamında vicdan çatışmasının iş ilişkisindeki sonuçları da açıklığa kavuşturulmalıdır. İşçilerin kolektif politik faaliyetleri ise kolektif (toplu) eylem hakkının politik amaçlı kullanımı ve siyasi grevler çerçevesinde incelenmelidir. Son olarak işçinin politik faaliyetlerinin iş sözleşmesinin feshi bakımından sonuçları, işveren ve işçinin fesih hakkı açısından araştırılmalıdır. Kural olarak politik görüş ve faaliyetler fesih sebebi olarak kabul edilemez ise de, feshe ilişkin bazı durumlar, iş güvencesi kapsamında olan ve olmayan işçiler bakımından ele alınabilir. Diğer yandan katılımcı demokrasi yaklaşımını benimsemek adına, iş ilişkisinde işçinin politik faaliyet özgürlüğüne işverence ölçüsüz müdahale gerçekleştirildiğinde, işçinin iş sözleşmesini derhal fesih hakkının bulunduğunu kabul etmek gerekir.
1982 Anayasasında temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması ve durdurulmasındaki kriterlerin hukuk devleti ilkesi çerçevesinde incelenmesi
İnsan hakları kavramının tarihsel süreç içerisinde öneminin ve değerinin anlaşılmasıyla beraber siyasi iktidarların yetkileri bireyin hak ve özgürlüğü lehine sınırlandırılmıştır. Temel hak ve hürriyetlerin korunması fikri de anayasacılık faaliyetlerini gündeme getirerek hukuk devleti ilkesini bu sürece paralel olarak geliştirmiştir. Hak ve özgürlüklerin korunması adına dünya üzerinde ses getiren bildiriler ile beraber Osmanlı Devleti'nde de insan hakları ve hukuk devleti ilkesi önem kazanarak gelişmiştir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde dünya bir takım bunalımlara sahne olmuş ve insan hakları bu bunalımlar ile beraber yeniden önemi ve değeri anlaşılmıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile anayasacılık faaliyetleri devam ettirilmiştir. İnsan haklarının korunması ve hukuk devleti ilkesinin tam manasıyla hayata geçirilmesi ise 1961 Anayasası ile güvenceye alınmıştır. 1982 Anayasası ise 1961 Anayasası gibi özgür birey lehine değil siyasi iktidar lehine yüzünü çevirerek yürütme organının otoritesini artırmıştır. Buna istinaden günümüze kadar birçok anayasa değişikliği ile halen varlığını sürdüren 1982 Anayasası daha liberalleştirilmeye çalışılmıştır. Temel hak ve hürriyetlerin korunması için anayasamız olağan ve olağanüstü dönemler içerisinde sınırlama ve durdurma ölçütlerini belirleyerek yasama ve yürütme organının geniş yetkilerine bir sınırlandırma getirmiştir. Yargısal denetim ile beraber hukuk devletinin gereklerinin tamamen yerine getirilip getirilmediği ise şüphe içinde yatmaktadır.
The contested grounds of human rights in Islam and the West: A comparative study
In this thesis we explore the problem of the contested grounds of human rights in Islam and the West. While we live in an era in which human rights are at the center of our global moral discussions, human rights have been challenged for their bias in Eurocentric ethics and anthropologies. At the same time human rights were secularized in the twentieth century and divorced from their historical theological underpinnings, without being supplanted by any viable philosophical alternative. This has left modern human rights philosophically ungrounded and in need of a theory of justification. The current "crisis of human rights" has instigated new scholarship on the philosophical grounds of human rights, especially in Christian and Jewish ethics. The Islamic legal tradition is notably absent from this debate. Research on Islam and human rights almost exclusively focuses on a "narrative of conflict" and lacks a sustained engagement with classical Islamic law (fiqh) and legal philosophy (uṣūl al-fiqh). Both Orientalists and human rights lawyers have claimed Islam has no conception of human rights and is merely a "duty-based system". This thesis moves beyond the reductionism of legal Orientalism and approaches Islamic law discursively as a legal-philosophical tradition that can make worthwhile contributions to contemporary philosophical debates. Through the frameworks of comparative legal studies and conceptual history (Begriffsgeschichte), this thesis traces premodern human rights discourses in medieval and early modern Islam and the West. In doing so, we explore how human rights were conceptualized, justified and grounded, and how they may speak to our current moral concerns today.
Temel hak ve özgürlükler kapsamında Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yolu
Temel hak ve özgürlükler oldukça eski bir geçmişe sahiptir ve her dönem insan için önemi tartışılmaktadır. Hamurabi dönemi, Eski Yunan, İslam dönemi ilk önemli temek hak ve özgürlüklerin sistemleşmeye başladığı ve kayıt altına alındığı dönemler olarak karşımıza çıkmaktadır Amerika Devrimi ile Fransız Devrimi de temel hak ve özgürlüklerin önemini ortaya koymaları bakımından daha üst düzeyde anayasal hakları güvence altına alan girişimler olarak bilinmektedirler. Kişi için en temel haklar olarak düşünce özgürlüğü, basın hürriyeti, toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi haklar her daim ihtiyaç duyulan ve siyasal alanla da ilişkili olarak gündeme gelen haklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada kapsamı geniş olmakla birlikte genel olarak söz konusu hakların kullanılması ve kısıtlanması halinde de Anayasa Mahkemesi'ne başvurularak bu hakların elde edilmesi süreci ele alınacaktır. Güncel bazı davaların ele alınması ve bu kapsamda değerlendirilerek temel hak ve özgürlüklerin bu kapsamda hangi yasal süreçler çerçevesinde elde edilmesi gerektiği hususu işlenmiştir. Can Dündar ve Erdem Gül ve benzeri davalardaki basın hürriyeti ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye'yi uluslararası alanda gündeme taşıyan davalarda basın hürriyeti konusundaki anayasal sürece vurgu yapmak ve süreci değerlendirmek, bu çalışma kapsamında üzerinde önemle durulan hususlardır.
Hükümlü veya tutuklunun hak kullanımının ve beslenmesinin engellenmesi suçları (TCK M. 298)
Temel haklar insan olmaktan kaynaklanmakta olup, özgürlüğün kısıtlanmasının mecburi kıldığı ölçüde sınırlandırmanın haricinde, tutuklu veya hükümlünün hak ve özgürlüklerine müdahale edilememektedir. Tutuklu ve hükümlülerin, haklarına ulaşabilmesi çoğu koşulda devletin hakları doğrudan sağlamasıyla mümkün olup, kişilerin özgürlüğünün kısıtlı olması, hukuki statüleri, bulundukları kurum ve şartlar sebebiyle tutuklu ve hükümlü hak ihlaline açık bulunmaktadır. Bu sebeple, öncelikle hak ve özgürlüklerin sağlanması, ardından hukuki koruma mekanizmalarının mevcudiyeti önem arz etmektedir. Çalışmanın konusu Türk Ceza Kanunu'nun 298. maddesinde yer alan 'hak kullanımını ve beslenmeyi engelleme suçları' olup, çalışmada öncelikle tutuklu ve hükümlülerin ilgili suçlar kapsamında korunan hakları, ardından ilgili suç tipleri unsurları bakımından incelenmektedir. İlgili suç tipinin işaret ettiği açlık grevi uygulaması da suç tipiyle ilişkili olarak ayrı bir bölüm altında incelenmekte olup, tutuklu ve hükümlünün açlık grevi uygulaması ve açlık grevine müdahale hukuki boyutuyla, özgür bireylerin sahip olduğu ilgili hak ve özgürlükler ile karşılaştırılarak değerlendirilmektedir. Tutuklu ve hükümlülerin haklarının öncelikle hem kanunen hem pratikte sağlanması önem arz etmektedir. Buna göre TCK'da tutuklu ve hükümlülerin haklarının korunmasına yönelik olarak ayrıca suç tipinin yaratılması bu önem ve gerekliliğin bir sonucudur. Çalışma nihayetinde varılan sonuca göre, özellikle açlık grevine zorunlu müdahale hususunda, tedaviye rızaya ilişkin olarak tutuklu ve hükümlülere özgür bireylerden farklı olarak kısıtlı hak ve özgürlük alanı yaratıldığı görülmektedir. Bu bağlamda tutuklu ve hükümlü kişilerin devlet koruması altında olmasının yanı sıra, devlet iktidarının gereği özgürlüklerinin kısıtlı bulunması da, zorunlu olarak yaşatılmalarına ilişkin olarak mevzuatta farklılığa yol açmaktadır.
Temel bir insan hakkı olan adil yargılanmanın unsuru olarak gerekçeli karar hakkı
Temel hak ve özgürlükler öncelikle düşünsel alanda, daha sonra anayasalarda ve uluslararası sözleşmelerde yer alan tarihsel bir hukuk mirasıdır. Günümüzde bireyin özerk yapıda sahip olduğu birtakım yaşam standartlarının belirlenmesi, hukuk düzeni tarafından tanınan hak ve özgürlükler ile mümkün olmaktadır. Diğer yandan hak ve özgürlükler, girift ilişkilerden oluşan toplumsal yapıda sıklıkla çeşitli ihlallere maruz kalmaktadır. Devletin en temel yetkilerinden olan ve hukuki uyuşmazlıkların giderilmesi için görev yapan yargı erki, kişilerin hak ve özgürlüklerini koruyan yegane merciidir. Yargılamanın taraflar için eşit koşullarda ve belirli haklar çerçevesinde yürütülmesi temel bir insan hakkı olan adil yargılamayı oluşturur. Temel bir insan hakkı olan adil yargılama, her bireyin kendisi hakkında verilen nihai kararın gerekçeli olmasını zorunlu kılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin geliştirdiği içtihatlar çerçevesinde gerekçeli karar, adil yargılamanın temel bir unsuru olması yönüyle hak niteliğinde görülmektedir. Bu tezde gerekçeli karar hakkının, temel hak ve özgürlükler nosyonunda sahip olduğu önemli işlevin altı çizilmektedir. Bu bağlamda gerekçeli kararın, temel hak ve özgürlükler adına hukuk düzeninde erişilen nihai nokta olduğu vurgulanmaktadır.
Anayasal dönem olarak yürütmenin güçlendirilmesi eğilimi
Neoliberalizmin, devlet örgütlenmesi ve hukukta egemen birikim rejimi olarak ortaya çıktığı günümüzde, yürütmenin güçlendirilmesi eğilimi gerçeklik olarak hukuk düzeninde yer edinmektedir. Bugün gelinen noktada yürütme erki diğer erklerin neredeyse tamamen önüne geçmiş ve belki de siyasal iktidarın tek kullanıcısı haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı yürütme erkinin geldiği noktanın toplumsal dayanaklarını tespit etmektir. İki bölüm olarak yapılandırılan bu çalışmada, yürütme erki tarihi süreçte üretim ilişkileri ile ilintili olarak ele alınacaktır. Yürütmenin egemenliği kullanan organ olarak düzenlenmeye başladığı, temel hak ve hürriyetler rejiminin ise kategorik olarak anayasal düzeyde düzenlediği 61 ve 82 Anayasaları normatif çerçeve olarak kabul edilmiştir. Birinci bölümde 61 Anayasası ve hakim Fordist birikim rejimi ele alınacaktır. İkinci bölümde ise Poulantzas'ın liberal otoriter devlet teorisi ile 82 Anayasası arasındaki bağlantılar takip edilecektir. Anahtar Sözcükler Yürütmenin Güçlendirilmesi Eğilimi, Temel Hak ve Hürriyetler, Fordizm, Liberal Otoriter Devlet, Egemenlik
Kurumsal ve maddi boyutuyla Avrupa Birliğinde iyi yönetişim ilkeleri ve iyi idare hakkı
Geleneksel yönetim yeteneklerinin yetersiz kaldığı noktalara çözüm üretmek üzere yönetişim ortaya çıkmıştır. AB yönetişimi ise ulusüstü düzlemde karşılaşılan yönetim sorunlarının çözümü noktasında kendini karakterize etmiştir. AB iyi yönetişimi bakımından Avrupa Ombudsmanı'nın kuruluşuna kadar geçen zaman içerisinde söylenebilecekler sınırlıdır. Avrupa Ombudsmanı'nın kuruluşu ile AB iyi yönetişiminin kurumsal çerçevesi oluşmuştur. Avrupa Ombudsmanı kötü yönetimin tanımını yapmış ve AB kurum ve organlarının yönetim ve personelinin vatandaşlarla olan ilişkilerinde uygulanmak üzere Avrupa İyi İdari Davranış Kuralları'nı hazırlamıştır. AB iyi yönetişiminin temel motivasyonunun arkasında Birliğin demokrasi açığının kapatılmasına yönelik gayretleri yatmaktadır. AB'nin geniş üye yapısı ile birlikte karar alma süreçlerinde yaşadığı sorunlar iyi yönetişim ile aşılmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda AB'de iyi yönetişimin kurumsal boyutunun gelişimi hem normatif düzlemde hem de yeni kurumların inşası ile gerçekleşmiştir. Normatif düzlemdeki kurumsallaşma adımları ilk olarak esnek hukuk araçları ile ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, iyi yönetişim ilkelerini içeren Beyaz Kitap ve AP tarafından kabul edilen Avrupa İyi İdari Davranış Kuralları iyi yönetişime ilişkin önemli esnek hukuk düzenlemeleri olarak öne çıkmıştır. AB iyi yönetişimi hem yargısal hem de yargı dışı mekanizmalar eliyle korumaya alınmıştır. Etkili, tarafsız, adil ve makul bir süre içinde yargısal korumanın sağlanması aynı zamanda iyi idare hakkının da bir gereğidir. AB iyi yönetişimi belirli açılardan yargı denetimine tabi olsa da, büyük ölçüde güvence yargı dışı inceleme mekanizmaları tarafından sağlanmaktadır. Yargı dışı koruma araçlarının bir çoğunun esnek hukuk araçları içinde şekillendiği dikkate alındığında esnek hukukun AB iyi yönetişimi için bir araç olduğu kadar aynı zamanda onun bir sonucu olduğunu söylemek mümkündür. AB Temel Haklar Şartı'nın anayasal bir karakterle bağlayıcılık kazanması ve böylece "iyi idare hakkı" nın da temel bir vatandaşlık hakkı olarak AB'de düzenlenişi AB iyi yönetişiminin gelişim seyrini farklı bir düzleme taşımıştır. AB Temel Haklar Şartı'nın 41'inci maddesindeki iyi idare hakkı; "tarafsız, adil ve zamanında muamele hakkı", "tazmin hakkı" ve "anlaşma dillerinden birinde yazışma hakkı"nı içerecek şekilde çerçevelenmiştir. Tarafsız, adil ve zamanında muamele hakkı; dinlenilme hakkı, dosyaya ve kişinin kendisiyle ilgili bilgi ve belgeye erişim hakkı ile gerekçe belirtme zorunluluğunu içerir. İşlerin makul sürede ele alınması, Birlik organ, kurum ve ajanslarına tüm işlemlerinde tembellikten ve gecikmeden kaçınma yükümlülüğü yüklemekte işlerin sebepsiz gecikmesi, uzaması ve kronikleşmesi bu hakkın ihlali olarak değerlendirilmektedir. İyi idare hakkı kapsmaındaki bilgi ve belgelere erişim imkanı özel olarak düzenlenmiş olan kişisel verilerin korunmasına ilişkin meşru kısıtlama ve tedbirlerden kaynaklı olarak belli şartlar altında kısıtlanabilmektedir. Sonuç olarak temel bir hak olarak "iyi idare hakkı"nın tanınması ve bu hakkın yargısal ve yargı dışı koruma mekanizmaları ile teminat altına alınmış olması AB iyi yönetişimini dünyadaki diğer örneklere göre ileri düzeyde kurumsal ve maddi bir boyut kazandırmıştır. AB'de iyi yönetişim var olan sorunların çözümü için sihirli bir değnek değilse de değerli ve önemli bir çözüm alternatifi olmuştur.
İmar Hukukunda kazanılmış haklar
Çalışmada idare hukuku alanında karşılaşılan kazanılmış haklar kavramının imar hukuku alanındaki yeri tartışılmıştır. Kazanılmış haklar kesin bir tanımının yapılamaması dolayısıyla oldukça tartışmalıdır. Kavramın amacının ve unsurlarının belirlenmesi uygulamadaki problemleri çözmeyi kolaylaştırma kabiliyetine sahiptir. İdare hukukunda kazanılmış haklar tek taraflı işlemler yapmaya yetkili güçlü idare karşısında bireylerin haklarını korumayı amaçlamaktadır. Bu yüzden kazanılmış hakların korunması idareyi sınırlayan bir yükümlülük olarak görülmektedir. İmar hukukunda ise kazanılmış hakların amacı, yapısına usulüne uygun ruhsat ile başlayan kişinin sonradan yapılan değişiklikler ve düzenlemeler karşısında korunmasıdır. İmar alanında idare yapılan her değişiklik karşısında daha önce verilen ruhsatları kişilerden alma isteği içerisindedir. İşte kazanılmış haklar konusunda açık düzenlemeler olmadığı için idarenin işlemleri ile bireylerin hakları arasındaki dengeyi sağlama konusunda yargı organlarına önemli yükümlülükler düşmektedir. Yargı organlarından beklenen eski düzenlemelere göre alınmış ruhsatların koruma altına alınması, kişilerin bu ruhsatlara göre inşa ettiği yapılara dokunulmasının önüne geçilmesidir. Kazanılmış haklar için nesnel v unsurlar belirlenmemiş olması, uygulamada hak kayıplarına neden olabilmektedir. Bu tür hak kayıpları, bireylerin hukuka olan güvenini sarsacağı için çalışmamızda kazanılmış hakların unsurları ve amaçları irdelenmiştir. Bu değerlendirme yapılırken idare hukukundaki kazanılmış haklar sorununa, yargı kararlarına ve daha nesnel ölçütler getirmiş ABD hukukuna yer verilmiştir. Değerlendirme sonucunda ise imar hukukunda kazanılmış hakların korunması gerektiği ve bu koruma olmadığı takdirde hukuk devleti ilkesine aykırılık olacağı tespit edilmiştir. Kazanılmış hakların korunmaması halinde ise yapıların her değişikliğe uygun olması aranacaktır. Bu durum, hem düzenli kentleşmenin önüne geçmeye sebep olacak hem de çok ciddi zararlara yol açacaktır. Anahtar Kelimeler: Kazanılmış Hak, İmar Hukuku, İmar Planları, Yapı Ruhsatı
Jandarmanın idari kolluk faaliyetleri
Türkiye Cumhuriyeti idaresinin en temel görevlerinden biri, bireylerin günlük yaşamları itibariyle umumi ve umuma açık yerlerde güvenlik, dirlik ve esenlik içinde ve de sağlıklı olarak yaşamlarını sağlamaktan ibaret kamu düzenini korumaktır. Bu amacı sağlamaya yönelik idari faaliyetler, idari kolluk faaliyetleri olarak adlandırılmaktadır. İdari kolluk faaliyetleri, kamu düzenini korumak için bireylerin suç teşkil etmeyen davranışlarını kısıtlayan, idarenin tek taraflı ve kamu gücü ile yürütülen idari faaliyetlerinden oluşmaktadır, idari kolluk faaliyetlerinin bu niteliği, kolluk kuruluşu ve personeli ile vatandaşları karşı karşıya getirmektedir. Kamu düzeni ile hak ve özgürlükler arasındaki dengeyi sağlamak için idari kolluk faaliyetlerini ifa etmek için kolluk kuruluşlarına tanınan idari kolluk yetkilerine anayasal ve yasal sınırlar getirilmiştir. Ülke genelinde kamu düzenini korumak ve bozulan kamu düzenini sağlamak görevi İçişleri Bakanlığına verilmiştir. İçişleri Bakanı bu görevi bakanlığa bağlı genel kolluk kuruluşları olarak da adlandırılan Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü vasıtasıyla yerine getirmektedir. Ülke yüzölçümünün %92.7'sini oluşturan kırsal kesimde kamu düzenini korumak ve sağlamak yanında askeri, adli ve mülki görevleri yerine getiren jandarmanın askeri kimliği, idari kolluk faaliyetlerinin ifa edilmesinde çok önemli etkiye sahiptir. Jandarmanın kuruluşunu götürebileceğimiz 1826 yılından itibaren gerek ülke sınırları içerisinde kamu düzeninin sağlanmasında gerekse Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşında gösterdiği başarılar jandarmayı vatandaşın nazarında yükseltmiş, saygın bir konuma getirmiştir. Jandarmanın bu saygın konumunun devamı için kamu düzeninin sağlanmasında çok önemli yere sahip devriye hizmetleri, önleme, müdahale, ve yardım planlarına gereken önemin verilmesine ve jandarma personelininkamu düzeni-hürriyet dengesini sağlamaya yönelik idari kolluk yetkilerinin amaç ve sınırları hakkında eğitilmesine bağlıdır. Bir kolluk kuruluşu olan jandarmanın kamu düzenini koruyup, sağlamaya yönelik idari kolluk faaliyetlerini ifa ederken sahip olduğu yetkiler Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinin 24-41. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Yapılan düzenleme ile idari kolluk yetkilerinin kullanılma şekli, uygulama şartları ayrıntılı şekilde düzenlenerek kamu düzeni ile hak ve hürriyetler arasında denge sağlamak amaçlanmıştır.
Türkiye'de mültecilerin ve sığınmacıların Uluslararası Hukuk çerçevesindeki temel haklarının sağlanması
Temel insan hakları ihlallerinden kaynaklanan iltica, geçmişten bugüne süregelmektedir. İnsan hakkı ihlallerinden dolayı ülkelerini terk edip, başka ülkelerde insan haklarının çiğnenmediği bir yaşam arayan kişiler için uluslararası hukukça tanınmış haklar bulunmaktadır. Fakat uluslararası hukuk kurallarına rağmen, devletlerin kendine has uygulamaları nedeniyle pek çok zorlukla karşılaşmaktadırlar. Uluslararası arenada olduğu gibi Türkiye'de de, 1951 Cenevre Sözleşmesi mülteci hukukunun temeli olarak kabul edilmektedir. Türkiye sözleşmenin imzacı taraflarından olmasına rağmen, mülteci-sığınmacıların haklarının uygulanması konusunda iç hukukunda bir sistematik oturtamadığından dolayı iltica olgusu ciddi boyutlara ulaşmış bir sorun haline gelmiştir. İç hukukta kurumsal yapılanmanın olmamasından dolayı, sığınma sorunu bir ikileme dönüşerek, gerek sığınmacı- mültecilerin haklarının ihlal edilmesine gerekse ülke üzerine ağır yükler yüklenmesine neden olmaktadır. Türkiye, iltica ve göç konularına yönelik kurumsal ve profesyonel bir sistem oluşturma çabalarına devam etmektedir.Mevcut çalışmada öncelikli olarak, konuyla ilgili temel kavramlar üzerinde durularak, büyüyen mülteci sorununa global bir bakış sağlanmıştır. Uluslararası hukukta iltica kavramı ve mülteci statüsü ve mülteci hakları incelenmiştir. Türkiye'de göç ve ilticanın arka planına değinilerek, ulusal sığınma mevzuatı ve yasal düzenlemeler açıklanmıştır. Son olarak ise, Türkiye'deki mültecilerin ve sığınmacıların haklarının sağlanmasına yönelik karşılaşılan mevcut sorunlar incelenerek, sorunların giderilmesi ve uluslararası hukuk kurallarının gereğince işlerlik kazanması için yapılması gerekenler çözüm önerileri olarak belirtilmiştir.
03.10.2001 tarihli Anayasa değişikliklerinin temel hak ve hürriyetler üzerine etkileri
ÖZET Anayasalar, bir. devletin temel yapısını, organlarını, organların birbirleri ile olan ilişkilerini ortaya koyan belgeler olmalarının yanı sıra, kişilerin, doğumla kazandıkları hak ve hürriyetleri tanıyan ve koruma altına alan üstün hukuk belgeleridir. Asli kurucu iktidar sahiplerinin istekleri doğrultusunda şekillenen Anayasalar, hayat buldukları dönemin izlerini taşırlar. Dönemin baskın şartları, anayasaların gelecekle olan bağlarım kopartmalarına ve insan ihtiyaçlarının demokratik toplumlarda olduğundan daha düşük nitelikte karşılanması sonucunu doğurmaktadır. Toplum, gelişen sosyal, ekonomik, siyasal ve teknolojik belirleyiciler sayesinde, dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan hemcinslerinin sahip olduğu hak ve hürriyetlerden haberdar olmaktadırlar. Zamanla, insanlar, söz konusu hak ve hürriyetlerin korumasından kendilerinin de faydalanması gerektiği yönündeki isteklerini siyasi iktidara çeşitli vasıtalarla iletmişlerdir. Gelişen ve değişen ihtiyaçların yönlendirdiği bu istekler karşısında kayıtsız kalamayan siyasi iktidarlar, gündemlerine zaman zaman anayasa değişikliklerini almışlardır. 1982 Anayasası da bu gelişmelerden payına düşeni almıştır. 1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği günden bugüne toplumun bir çok kesiminin ağır eleştirilerine hedef olmuştur. Buna bağlı olarak anayasa değişiklikleri ülke gündeminden hiç düşmemiştir. 1982 Anayasasmda 2001 değişikliklerine gelinceye kadar 1987, 1993, 1995 ve 1999 yıllarında olmak üzere toplam beş değişiklik yapılmıştır. Altmcı değişiklik olan 2001 değişiklikleri, şimdiye kadar yapılan değişikliklerin en kapsamlısıdır. Anayasanın muhtelif maddelerini kapsayacak toplam 35 maddede değişiklik yapılmıştır. Bu çalışmamızda, 2001 Anayasa değişikliklerinin, temel hak ve hürriyetlere bakan yönü incelenmiştir. 2001 Anayasa değişiklikleri ile, Anayasanın ikinci kısmmda düzenlenen, " genel esaslar", "kişinin haklan ve ödevleri", "sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler" ile "siyasi haklar ve ödevler" başlığı altında düzenlenen hak ve hürriyetlerin bazılarında değişikliğe gidilmiştir. 2001 değişiklikleri ile, Anayasanın, başlangıç kısmında, 13, 14, 19, 20, 21, 22, 23, 26, 28, 31, 33, 34, 36, 38, 40, 41, 46, 49, 51, 55, 65, 66, 67, 69 ve 74. maddeleri çeşitli şekillerde değişikliğe uğramıştır. Söz konusu değişiklikler, temel hak ve hürriyetler açısından ne gibi farklılıklar getirdiği inceleme konusu yapılmıştır.
Ceza Muhakemesi Hukukunda arama
Tezimizin konusu Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama'dır. Önleme araması olarak aramaya kısaca değinmekle birlikte, koruma tedbiri olarak arama konusunu ayrıntılandırmış bulunmaktayız.Bu çalışmanın amacı arama koruma tedbirinin, insan onurunun dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği, vücut dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı hakları başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere ve insan haklarına doğrudan müdahale eden bir koruma tedbiri olduğundan, bu tedbiri ayrıntılı bir şekilde ele almak, hukuka aykırı aramayı incelemek, özelikle askeri mahallerde arama konusunu ayrıntılandırarak, insan hakları temelinde güncel olay ve yargı paketleri dahil son değişikliklerle mevzuatı incelemek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da dahil olmak üzere yargı kararlarına değinmek, teori ve pratik karşılaştırılarak, doktrindeki görüşleri ve pratikteki uygulamaları tartışmaktır.
Türkiye'de olağanüstü hal dönemlerinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması
Anayasanın varlığını ve otoritesini korumak için devletlerin, karşılaşılabilecek derhal hareket isteyen beklenmedik genel tehlike durumlarına karşın bazı ayrıcalıklı yetkilerle önceden donatılmış olması gerekir. Nitekim bugün karşılaştırmalı hukuka bakıldığında hemen hemen demokratik hukuk devleti olarak addedilebilecek bütün ülkelerin hukuk sistemlerinde, devlete bu ayrıcalıklı yetkileri sağlayan olağanüstü hal rejiminin ele alındığı görülmektedir. Bu rejime başvuru neticesinde temel hak ve özgürlüklere normalden daha öte bir seviyede müdahale edilebilmesi ise rejimin doğurduğu doğal bir sonuç olup, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasasında da bu doğal sonuca yer verilmiştir. Bu çalışmanın amacı ise Türkiye'nin olağanüstü hal dönemlerinde temel hak ve özgürlüklerin durdurulma sistemini göstermek ve yapılan son Anayasa değişikliklerinin bu sisteme yansımalarını ortaya koymaktır. Anahtar Kelimeler: Olağanüstü Hal Hukuku, Temel Hak ve Özgürlükler, Anayasa Hukuku, Anayasa, Türkiye
Bireysel başvuruda kişiye ilişkin kabul edilebilirlik şartları
Bu çalışmada, Türk Hukuku'nda yer alan bireysel başvuru kurumu ve kabul edilebilirlik incelemesi genel olarak anlatılmış, kişiye ilişkin kabul edilebilirlik şartları detaylı şekilde incelenmiş ve doktrindeki görüşler ile konuyla ilgili Anayasa Mahkemesi kararlarına yer verilmiştir. Konuyla alakalı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin uygulaması ile Avrupa ülkelerinden Almanya, Avusturya ve İspanya'da bireysel başvuru yoluna değinilmiştir. Çalışmanın pozitif temellerini Anayasa'nın ilgili maddeleri, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü oluşturmaktadır. Çalışma kapsamında bireysel başvuru yolu konusunda mevzuattaki eksiklikler ve uygulamadaki sorunlara değinilerek önerilerde bulunulmuştur.
İslam Hukukunda hak ve sorumluluk ilişkisi
Bu çalışmanın amacı, İslam hukukunda hak ve sorumluluk ilişkilerini; özel nitelikli kamu hakları, genel nitelikli kamu hakları ve hukuka aykırı fiilden doğan sorumluluk çerçevesinde ele almaktır.Tezin araştırma aşamasında, hak ve sorumluluk kavramlarının öncelikle Kuran ve Sünnet'teki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. İslam hukuku eserlerinden kavramlar ve aralarındaki ilişkiyi ele alan bölümler taranmıştır. Yapılan araştırma sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda, hakkın kaynakları, ilkeleri, sorumlulukla ilişkisinin önemi açısından Allah ve kul hakkı ayırımı işlenmiştir. Sorumluluğun tanımı, kaynakları ve kusura dayanan sorumluluğun unsurları ortaya konmuştur. Daha sonra kişisel kamu hakları, sosyal ve ekonomik haklar, siyasal haklar bağlamında hak ve sorumluluk ilişkisi üzerinde durulmuştur.Hak ve sorumlulukların içinde yaşanan sosyal ve ekonomik ortamlar ile kişinin içinde bulunduğu şartlardan etkilenerek genişleyip daralabildiği kanaatine ulaşılmıştır. Hakların kullanılmasında iyi niyetin esas alınması gerektiği ve hakların kötüye kullanılmasının İslam hukukunda sorumluluğu gerektirdiği için korunmadığı görülmüştür.İslam hukukunun kişinin kendi lehine doğan haklardan önce kendi aleyhine olarak başkası lehine doğan hakları öncelediği, bunun tabii sonucu olarak sorumluluğu önceleyen hukuk sistemleri arasında yer aldığı kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Hak, Sorumluluk, Hukuka Aykırı Fiilden Doğan Sorumluluk, Kamu Hakları.
İslam Ceza Hukukunda irtidat ve temel insan hakları bağlamında değerlendirilmesi
Bu çalışma İslâm ceza hukukunda yer alan ve İslâm dininden çıkan kişilere tatbik edilen irtidad cezasını ve bu cezanın inanç özgürlüğü ile nasıl bir ilişkisi olduğunu içermektedir. Dört bölümden oluşan çalışmanın giriş/birinci bölümünde İslâm hukukundaki "suç" ve "ceza" kavramları üzerinde durduk. Bu bağlamda suç ve ceza kavramlarının tanımları, özellikleri ve suça uygulanacak cezanın oran ve şeklinin neye göre değişeceği gibi bazı teknik ayrıntılara yer verdik. İkinci bölümde din değiştirmenin hangi koşul ve şartlarda suç telakki edildiğini ele aldık. Ayrıca kişinin kâfir olmasını gerektirecek söz ya da eylemlere, inanç değiştiren kişide aranan özelliklere, din değiştirmenin suç olduğuna ilişkin getirilen delillere ve bu delillerin genel olarak değerlendirilmesine yer verdik. Üçüncü bölümde ridde suçuna uygulanan ve klasik fıkıh kitaplarında yer alan idam cezası ve bu konudaki görüş farklılıklarına yer verdik. İdam cezası yanında bu cezaya tâbi olarak takdir edilen mürtedin mirası, malî tasarrufları ve evliliği gibi konulardaki diğer yaptırımları da ele aldık. Dördüncü bölümde ise ridde cezası ile inanç özgürlüğü arasında nasıl bir ilişki olduğunu değerlendirdik. Her ne kadar cezanın hangi suç için takdir edildiği ile ilgili farklı görüşler söylenmiş olsa da bu çalışma sonunda irtidad cezasının bizatihi kalpte olan inancın değiştirilmesinden ziyade devlet rejiminin ve ideolojisinin kendisi üzerine oturtulduğu, bir bakıma vatandaşlık/kimlik bağı kabul edilen inancın değiştirilmesine takdir edilmiş bir ceza olduğu kanaatine hâsıl olduk. Beşerî sistemlerde "vatan hainliği" şeklinde tanımlanan rejime ve devlet ideolojisine karşı gelme suçuyla aynı olan bu cezanın vicdanda cereyan inanç üzerinde bir yaptırımın olmaması nedeniyle inanç özgürlüğünü kısıtlayan bir yönü bulunmamaktadır. Anahtar Sözcükler: İrtidad, suç, ceza, inanç, özgürlük
Türk Ceza Hukukunda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat
Ceza Muhakemesi Hukukunun amacı maddi gerçeğe ulaşmaktır. Bu amaca ulaşabilmek, yargılamanın sağlıklı yürütebilmesini ve delillerin korunmasını sağlayabilmek için temel hak ve özgürlüklere müdahale gerekebilmektedir. Ancak bu müdahale yetkililere sınırsız bir hak sağlamamakta, hem uluslararası hukuktan hem de iç hukuktan kaynaklı bazı sınırlar içerisinde insan haysiyeti ve onuruna aykırı olmayacak şekilde yerine getirilmelidir. Çalışmamızda öncelikle kişi hak ve özgürlüklerinin neler olduğu uluslararası ve ulusal mevzuat kapsamında değerlendirilmiş ve hukuk devletinin hangi koşullar altında sorumluluk altında olduğu belirtilmiştir. Daha sonrasında ise ulusal mevzuattaki koruma tedbirlerinin kanuni şartları ve bunlara uyulmaması hâlinde oluşabilecek tazminat sebepleri belirtilerek ulusal ve uluslararası hukukta bu konuda verilmiş yargı kararları değerlendirilmiştir. Tüm bunlar ışığında çalışmamızın son kısmında temel hak ve özgürlüklerin asgari ihlali için devlet adına adli yetki kullanan kamu görevlilerinin gereken dikkat ve özeni göstermelerinin hayati önem taşıdığı, aksi takdirde cezai ve tazminat sorumluluklarının gündeme geleceği vurgulanmıştır.
Mekânın üretimi, kentsel haklar ve mekânın paylaşımı: Sivil haklar hareketi üzerine bir inceleme
Günümüzde kentler kapitalist sermayenin temel dinamiklerinin şekillendirdiği mekânlar haline gelmiştir. Kapitalist sermayenin temel dayanağı ise sermaye birikimdir. Üretim ve tüketimin artmasına koşut olarak varlığını daha geniş alanlara yayan sermaye birikiminin büyük oranda kendini var ettiği mekânlar olan kentler, metaların üretildiği alanlar olmanın ötesinde kendileri de bir meta haline gelmişlerdir. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve artan rekabet ile birlikte sermaye mekândaki mesafe engeli olabildiğince hızlı bir şekilde aşmak durumunda kalmıştır. Bu nedenle kapitalist üretim tarzı mekân üzerinde yayılmayı gerçekleştirebilmek için kentsel mekânda uygun düzenlemelere ihtiyaç duymuştur. Kent merkezleri arasındaki kesintisiz ulaşım sistemlerinin kurulması bu düzenlemelerin başında gelmektedir. Bu bağlamda kent mekânında kapitalist ideolojinin üretiminde önemli bir paya sahip olan unsurlardan biri başta otomobil olmak üzere motorlu taşıtlardır. Otomobil, temel işlevi olan ulaşım aracı olmaktan öte zamanla stilistik bir objeye dönüşmesinin yanı sıra gerek kendisine ayrılan devasa bütçelerle gerekse kentin kurulmasında merkezi öneme yerleşmesiyle, kapitalizm-kent ilişkisini anlamada kilit bir noktaya yerleşmektedir. Bu çalışmanın temel amacı da kapitalist sermayenin kentsel mekânı dizayn etme biçimini tartışmak, otomobilin kent mekânın kapitalist inşasındaki rolünü ortaya koymak ve otomobil merkezli kent tasarımına karşı kent mekânının adil paylaşımını talep eden Critical Mass Hareketi'nin, kent ve kentli hakları bağlamında dönüştürücü bir kentsel-toplumsal hareket olarak okunmasıdır. Buna bağlı olarak da araştırmanın sorunsalının somutlanabileceği alan olarak Türkiye'de Critical Mass eylemlerinin düzenli olarak gerçekleştiği şehirlerden birisi olan İzmir ili seçilmiştir. Critical Mass eylemlerinin kent hakkı ve mekânın adil paylaşımı bağlamında gerçekleştirdiği dönüşümlerin saptanabilmesi için nitel araştırma yöntem ve tekniklerinden derinlemesine görüşme tekniği kullanılmıştır. Bu araştırma sonucunda, CM eylemlerine katılan bisiklet kullanıcılarının kent hakkı kavramı üzerinden bu hareketi bir kent hakkı mücadelesi olarak değerlendirip değerlendirmedikleri sorgulanmıştır. Çalışmaya yansıyan veriler ışığında çalışmanın temel savı kentlerin motorlu taşıtlar merkezli dizayn edildiği, Critical Mass hareketinin de bu duruma çeşitli direniş mekanizmalarıyla itiraz ederek kent hakkını ve kentin adil paylaşımını talep eden bir yeni sosyal hareket olduğudur.
Anayasa Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvuruların kabul edilebilirlik bakımından incelenmesi
Bu çalışmada, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğiyle Türk Anayasa Hukuku'na giren bireysel başvuru kurumu genel olarak tanıtılmış, kabul edilebilirlik kriterleri detaylıca incelenmiş ve doktrindeki görüşler etraflıca ele alınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvurular konusunda 2018 tarihinde verdiği bazı kararlar da incelenmiştir. Çalışmanın pozitif temellerini, anayasanın ilgili maddeleri, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü oluşturmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde bireysel başvuru kavramına, bireysel başvurunun işlevlerine, karşılaştırmalı hukukta bireysel başvuru kurumuna, başvuru usulüne, başvurunun Anayasa Mahkemesi'nce incelenmesine ve bireysel başvuruda verilebilecek kararlara değinilmiştir. İkinci bölümde usul bakımından kabul edilebilirlik şartlarından olan başvurunun süresine, Anayasa Mahkemesi'nin kişi, zaman ve konu bakımından yetkisine ve başvuru yolarının tüketilmesi hususlarına ve son bölümde de bireysel başvurunun esas bakımından kabul edilebilirlik şartlarından olan, açıkça dayanaktan yoksunluk, önemli bir zararın bulunmaması, başvurunun anayasal açıdan önem taşımaması ve başvuru hakkının kötüye kullanılması hususları incelenmiştir.
Mükellef hakları ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı, AİHS'nde sayılmış ve Anayasada da teminat altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin, kamunun eylem, işlem ya da ihmali sebebiyle ihlal edildiğini iddia eden mükelleflerin başvurabilecekleri 6216 sayılı Kanunla kabul edilen ve 23/09/2012 tarihinden itibaren uygulanan bir hak arama yoludur. Bu yolun kullanılabilmesi için mükelleflerin, yargı yolu gibi idari ve hukuki hak arama yollarını tüketmiş ve bu mercilerden alınan kararların hak ihlali iddialarını karşılamaması gerekmektedir. Bu nedenle AYM'ne bireysel başvuru yolu istisnai ve ikincil bir yoldur. Bu çalışmanın amacı, vergi konulu başvuruların haklar, müdahale iddiaları, sonuç ve giderim yolları yönünden incelenerek ortaya çıkması muhtemel ihtilafların AYM'ne intikal ettirilmeden idari ve yargısal çözüm yollarında giderilebilmesine ışık tutmaktır. Bu doğrultuda çalışmada birinci bölümünde temel hak ve özgürlükler açısından mükellef hakları incelenmiştir. İkinci bölümde vergi uyuşmazlıklarının nedenleri ve vergi uyuşmazlıklarının çözümünde mükellef haklarının korunması yolları irdelenmiştir. Üçüncü bölümde mükellef hak ve özgürlüklerinin bireysel başvuru yoluyla korunmasına ilişkin kararların değerlendirilmesi yapılmıştır. 2012 - 2019 yılları arasında yapılan vergi konulu 122 bireysel başvuru, durum çalışması yöntemine uygun olarak doküman incelemesi ve içerik analizi ile değerlendirilmiştir. İkinci ve üçüncü bölümde 122 karardan içtihat oluşturmuş ya da oluşturabilecek olanlar nitel olarak ayrıntılı bir şekilde irdelenmiştir. Ayrıca tüm kararlar frekans analizleri ile nicel olarak analiz edilmiştir. AYM'ne bireysel başvuru her ne kadar AİHM'ne giden başvuru sayısının azalmasını sağlamışsa da, vergi konulu uyuşmazlıkların çözümünde; vergi mevzuatının sadeleştirilmesi, vergi düzenlemelerinin esaslı noktalarının kanuna dayandırılması, mevzuat hükümleri arasındaki çelişkilerin giderilmesi, vergi idaresinin mükellef haklarını gözetmesi, yargı organlarının iş yükünün hafifletilmesi gibi yapılacak düzenlemeler sürecin etkinleşmesini sağlayacaktır.
Ceza muhakemesinde koruma tedbiri olarak gözaltı
Kişi temel hak ve hürriyetleri Anayasa ile teminat altına alınmıştır. Bu temel hak ve hürriyetlere ilişkin müdahalelerin istisnai, kanunla, sınırlı sebeplere bağlı olarak ve belirli usullerle yapılabileceği düzenlenmiştir. Suça ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerini belirleyen ceza muhakemesi işlemleri, bir yandan kişi ve toplumun haklarını korurken bir taraftan da bu haklarla, suça ilişkin maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için gerekli tedbirleri düzenlemiştir. Bu tedbirlerden biri olan gözaltı tedbiri de bir koruma tedbiri olarak kanunla düzenlenmiş olup; bir taraftan kişi hak ve hürriyetlerini sınırlarken, bir taraftan da devlete, keyfi işlemlerden korumak için bu sınırlamalara ilişkin yükümlülükler getirilmiştir. Devletin bu yükümlülüklere uyması hukuk devletinin bir gereği olduğu gibi; ihlali halinde de tazminat gibi bir takım denetim ve telafi yolları kanunlarla düzenlenmiştir.
Türk hukukunda sosyal ağ sağlayıcıların denetimi
İnternetin dünya genelinde hızla yaygınlaşması ile bu mecralara özgü hukuka aykırılıklarda da artış yaşanmaktadır. Devletler, söz konusu ihlalleri önleyebilmek adına hukuki düzenlemelere başvurmaktadır. Bu kapsamda sosyal ağ sağlayıcılar, denetim faaliyetlerinin önemli aktörlerini oluşturmaktadır. Tez kapsamında sosyal ağ sağlayıcıların denetiminin üç farklı boyutu ele alınmıştır. Sosyal ağlarda yer alan ticari reklamların tüketicinin korunması mevzuatına uygun olarak yayınlaması hususu, tez kapsamında ilk olarak ele alınan denetim kolu olmuştur. Denetimin etkin şekilde gerçekleştirilebilmesi açısından mevzuatta uyum sağlanmasına ve yeniliklere ihtiyaç olduğu kanaatine varılarak, sosyal ağ sağlayıcılara mahsus bir düzenleme ile karmaşanın önlenebileceği yorumu getirilmiştir. Sosyal ağ sağlayıcıların, faaliyet gösterdikleri ülke dolayısıyla elde etmiş olduğu kazançların vergilendirilmesi hususu ise bir diğer boyut olarak incelenmiştir. Sosyal ağ sağlayıcıların vergilendirilmesinin gerekliliği araştırılarak, bu hususta karşılaşılan engeller ele alınmıştır. Dünyada dijital ekonomi faaliyetleri içerisinde ele alınan sosyal ağ sağlayıcıların vergilendirilmesi hususunda kaydedilen gelişmeler, önerilen araç ve yöntemler araştırılarak Türkiye'deki hukuki durum değerlendirilmiştir. Etkin bir vergilendirme sağlayabilmek için uluslararası iş birliğinin sağlanmasının önemi vurgulanmıştır. Son olarak ise kullanıcılar tarafından yayınlanan içeriklerin, hukuka uygunluğunun sağlanması noktasında sosyal ağ sağlayıcıların sorumlulukları ve bu kapsamda uygulanan denetim faaliyetleri araştırılmıştır. İnternet ortamının düzenlenmesine ilişkin Avrupa Konseyi tavsiye kararları ve deklarasyonları ile AB hukuku incelenmiş, Türk hukukundaki durum değerlendirilmiştir. Türkiye'nin sosyal ağ sağlayıcıların faaliyetlerini denetleyebilmek adına kaydettiği gelişmelerin, olumlu neticeler doğuracağı, bunun için yaptırımlar konusunda icraya geçilerek yükümlülüklerin etkin şekilde yerine getirilmesinin sağlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Denetim faaliyetleri kapsamında ise temel hak ve hürriyetler arasında dengenin kurulması, uygulayıcıların ölçülülük ve elverişlilik ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi hususlarının hukukun üstünlüğünün sağlanması adına elzem olduğu hususu vurgulanmıştır.