Metabolic syndrome
132 theses under this subject heading
Obez hastalarda serum speksin düzeyinin değerlendirilmesi
Kaymaz, Ö. Obez Hastalarda Serum Speksin Düzeyinin Değerlendirilmesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2020. Obezite sağlığımızı olumsuz etkileyen multifaktöriyel kompleks bir hastalıktır. Beraberinde diyabet, hipertansiyon (HT), hiperlipidemi, kalp-damar hastalıkları gibi pek çok sağlık sorunununa yol açmaktadır. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan speksinin obezite ve ilişkili bozuklular arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez hasta ve 30 sağlıklı birey dahil edildi. Obez hastalarda serum speksin düzeyinde kontrol grubuna göre anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Aynı zamanda morbid obez grupda, fazla kilolu hastalara göre serum speksin düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,041). Obez hastalarda incelenen parametrelerden total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein (LDL), yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), trigliserit, glukoz, insülin, HbA1c, QUICKY indeks, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB) ve beden kitle indeksi (BKİ) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.002, p=0.021, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000). Metabolik sendromlu (MS) hasta grubundaki serum speksin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.045). Obez hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde serum speksin düzeyleri ile SKB ve BKİ arasında negatif korelasyon bulundu (sırasıyla r=-0.263 p<0.05, r=-0.259 p<0,05). MS grubunda ise serum speksin düzeyleri ile trigliserit, HbA1c ve yaş arasında negatif korelasyon saptandı (sırasıyla r=-0,351 p<0.05, r=-0,304 p<0.05, r=-0,316 p<0.05). Aynı zamanda hipertansiyonu olanlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük serum speksin düzeyleri bulundu (p=0,032). Sonuç olarak serum speksin düzeylerindeki azalmanın morbid obez hastalarda ve MS'un değerlendirilmesinde potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir.
Obez adolesanlarda serum neudesin düzeyinin araştırılması
Vücut yağ oranının artmasına bağlı olarak tüm yaş gruplarında oluşan endokrin ve metabolik değişiklikler ile karakterize bir hastalık olarak tanımlanan obezite, günümüzde önlenebilir sağlık sorunları arasında yer almakta ve dünya genelinde, çocuk ve adolesanlarda artış göstermektedir. Çocukluk dönemi obezitesi yaşamın ileriki dönemlerini de etkilemekte ve prediyabet, Tip 2 Diyabet (T2DM), metabolik sendrom, hipertansiyon, dislipidemi, polikistik over sendromu (PCOS), kardiyovasküler hastalıklar, koroner arter hastalığı, depresyon gibi birçok sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Çalışmamızda amacımız yakın zamanda keşfedilen nörotrofik faktör neudesinin obez adolesanlarda düzeylerini incelemek ve obezite için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez adolesan hasta ve 30 sağlıklı adolesan kontrol grubu olarak alındı. Obez adolesanlarda neudesin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,013). Obez adolesanlarda VA, VASDS, BOYSDS, VKİ, VKISDS, bel/kalça, glukoz, insülin, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), HOMA-IR, tansiyon sistolik (SKB), tansiyon diyastolik (DKB) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı ( sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,026, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,019, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Morbid obez hastalarda VASDS, VKİ, VKİSDS, insülin, HOMA-IR düzeyleri obez grubu hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,005, p=0,000, p=0,000, p=0,036, p=0,029). Tüm çalışma grubuna uygulanan korelasyon analizinde neudesin ile VKİSDS düzeyleri arasında negatif korelasyon tespit edildi (r= -0,40, p=0,000). Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla uyumlu olarak Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterleri ile metabolik sendrom sıklığı %31 ve serum neudesin düzeyleri metabolik sendrom, insülin direnci, dislipidemi, hipertansiyon olan adolesanlarda, olmayan adolesanlara göre yükselme eğiliminde bulunmuş fakat istatistiksel farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,259, p=0,246, p=0,259, p=0,523). Sonuç olarak obez adolesanlarda serum neudesin düzeyleri ile VKİSDS arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Serum neudesin düzeylerinin obez ve morbid obez adolesanlarda düşük olduğu, metabolik komplikasyonlar ile artış eğilimi gösterdiği ortaya konmuştur. Obezitenin tanı ve takibinde neudesinin kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Metabolik sendromda preptin düzeyinin kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisi
Metabolik sendrom başlangıçta insülin direnci varlığı ile meydana gelen bunu takiben obezite, diyabet, lipid profili bozukluğu olan dislipidemi ve çeşitli kardiyovasküler rahatsızlıkların metabolik bozukluklarını bir çatı altında birleştiren bir endokrin bozukluktur. Dünya üzerinde ciddi bir problem olarak karşımıza çıkan metabolik sendromda, görülme sıklığının nedeni deneklerin bireysel özellikleri ve hayat tarzları ile araştırmanın yapıldığı zaman aralığı ileri sürülmüştür. Metabolik sendromlu kişilerde görülen subklinik kardiyovasküler hastalıkların varlığının da kardiyovasküler hastalık riskinin artmasında etkili olduğu ileri sürülmüştür. Dünyada hızlıca yayılan diyabet ve metabolik sendrom, araştırmacıları bu hastalıkların tanı, tedavi ve patogenezinde görev alan ayıraçlar hususunda araştırmaya yönlendirmiştir. Bu araştırmaların sonucunda da kardiyovasküler hastalıkların önüne geçilebileceği umut edilmektedir. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan preptinin metabolik sendromla olan ilişkisini incelemek ve buna bağlı olarak kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisini değerlendirebilmektir. Çalışmaya 58 metabolik sendrom hastası deney grubu ve 30 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Metabolik sendromlu hastalarda preptin, yaş, bel çevresi, kalça çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, glukoz, insülin, LDL, HDL, total kolesterol, TG, HOMA, HbA1c, VKİ, QUICKI, SCORE risk değerlendirmesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,005, p=0,000, p=0,000 p=0,008, p=0,000, p=0,033, p=0,000, p=0,043, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik sendrom hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde Preptin düzeyi ile bel çevresi, sistolik kan basıncı, HOMA ve VKİ arasında pozitif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0,324 p<0,005, r=0,293 p<0,05, r=0,332 p<0,05, r=0,308 p<0,05). Metabolik sendrom hasta grubu VKİ ve SCORE risk yönünden 4 farklı alt grup altında preptin seviyesi ile ilişkisi değerlendirildi. VKİ ve SCORE risk arttıkça preptin seviyelerinde de artış olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak metabolik sendromlu hastalarda yükselen düzeyleri nedeniyle, preptinin kardiyovasküler risk faktörlerini belirlemede yardımcı olabilecek olan bir peptit olabileceği öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Preptin, Kardiyovasküler risk, İnsülin direnci, Hiperlipidemi, HOMA.
Metabolik sendrom ve tip 2 diyabet hastalığı ile irisin ve asprosin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Metabolik sendrom (MetS), insülin direncinin öncülük ettiği, obezite, dislipidemi, hiperglisemi, yüksek kan basıncı ve koroner arter hastalığını (KAH) içeren bir klinik özellikler kümesidir. MetS'nin hızla artan yaygınlığı (genel dünya nüfusunun%20-30'u) ve olası zararlı sonuçları göz önüne alındığında, öngörücü faktörlerini ve mekanizmalarını ortaya çıkarmak için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Tip 2 diabetüs mellitus (T2DM), çok sinsi seyreden bir hastalık olup diyabetin en yaygın tipidir ve dünya genelinde yaşam sürelerini olumsuz etkilemektedir. T2DM ve obezite gibi metabolik hastalıklar vücutta birçok sağlık sorununa sebebiyet verdiği için iyileştirilmesinde salgılanan hormonların ilişkisi önemlidir. Çalışmamızda Metabolik Sendrom (MetS), obezite ve Tip 2 (T2DM) diyabet hastalarında irisin ve asprosin düzeylerinin insülin direnci belirteçleri ve kardiyovasküler hastalık riski ile arasındaki ilişkiyi saptayarak ortaya koymayı amaçladık. Çalışmamıza 120 hasta grubu ve 25 kontrol grubu dahil edildi. Metabolik sendromlu hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, trigliserit, insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik Sendromlu hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). T2DM 'li hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), trigliserit (TG), insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,007, p=0,000, p=0,000, p=0,000). T2DM 'li hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). Sonuç olarak araştırmamızda gruplar içeresinde irisin düzeyleri düşük, asprosin düzeyleri yüksek bulundu. Bu durum ile yeni keşfedilen irisin ve asprosin belirteçlerinin obezite, MetS ve Tip2 DM hastalıklarındaki düzeylerinin ortaya konması ile bu hastalıkların nedenleri ve tedavi konularında cevaplar verilebilecektir.
Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda metabolik sendrom bileşenlerinin retrospektif incelenmesi
Çalışmamızda, takip ettiğimiz nHPT'li hasta grubunun MetS bileşenlerini kontrol grubuyla retrospektif karşılaştırmayı amaçladık. MetS'in kardiyovasküler hastalıklar ve buna bağlı morbidite ve mortalitede artışa sebep olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak; nHPT'li grupta MetS bileşenleri oranı yüksek bulunursa, bu gruptaki hastaların takip ve tedavi yönetimine katkı oluşturabileceğini düşündük. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde takip edilmekte olan nHPT'li 88 hasta ve yaş, cinsiyet özellikleri bakımından benzer 80 kişilik kontrol grubunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. MetS ile ilişkili olarak kaydettiğimiz boy, kilo, BKI, BÇ, KÇ, sistolik ve diyastolik KB'ları, APG, TK, HDL-K, LDL-K ve TG verileri kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Normokalsemik hiperparatirodili hasta grubunun 79'u (%89) kadın, 9'u (%11) erkek, yaş ortalaması 59,36±9,33 olarak saptandı. Bu profile benzer olarak seçilen kontrol grubunun da 70'i (%87,5) kadın, 10'u (%12,5)'u erkek, yaş ortalaması 56,64±10,73 olarak benzerdi. Her iki grup NCEP-ATP III MetS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, nHPT'li grupta 27 kişide (%32,9), kontrol grubunda ise 18 kişide (%22,5) MetS saptandı. Böylece nHPT'li hastalarda kontrol grubuna göre MetS sıklığında artış tespit edildi (p=0,032). Metabolik sendrom parametreleri ayrı ayrı incelendiğinde nHPT'li hasta grubunda BÇ ortalaması 105,54±13,72 cm, kontrol grubunda 94,81±14,56 cm saptandı. KÇ ortalaması nHPT'li grupta 117,27±13,22 cm, kontrol grubunda 110,56±11,16 cm olarak saptandı. Böylece nHPT'li grupta BÇ ve KÇ, Ca metabolizma bozukluğu olmayan kontrol grubuna göre istatistiki anlamlı derecede artmış bulundu. nHPT'li grupta ortalama sistolik KB düzeyi 135,73±20,64 mm Hg, diyastolik KB düzeyi 83,72±10,77 mm Hg bulundu. Kontrol grubunda ise ortalama sistolik KB 131,12±82,37 mm Hg, diyastolik KB 82,72±9,17 mm Hg olarak tespit edildi. İki grup arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi. Laboratuvar değerleri incelendiğinde hasta grubunda ortalama APG düzeyi 109,78 mg/dl iken, kontrol grubunda ortalama 96,58 mm Hg tespit edildi. Böylece nHPT'li hasta grubunda kontrol grubuna göre APG düzeyi anlamlı olarak artmış saptandı (p<0,001). Lipid profili incelendiğinde ise TK, LDL-K, TG düzeyleri nHPT'li grupta kontrol grubuna göre anlamlı artmış bulunurken, HDL-K düzeylerinde anlamlı fark bulunmadı. Böylece nHPT'li hastaların kontrol grubuna göre lipid profili anlamlı derecede daha bozulmuş saptandı. Sonuç olarak; nHPT'li hastalarda MetS sıklığının fazla olduğu ve MetS bileşenlerinden özellikle BÇ, KÇ, APG ve lipid profilinin kontrol grubuna göre daha kötü olduğu tespit edildi. Çalışmamızdan çıkardığımız sonuçlar doğrultusunda, nHPT'li hasta grubunu genel popülasyona göre MetS ve tedavisi açısından daha yakından takip etmemiz gerektiğini, buna bağlı gelişebilecek kardiyovasküler hastalık riski açısından daha dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda metabolik sendrom ve kronotip arasındaki ilişki
Bu araştırma bipolar bozukluk tanılı hastaların metabolik sendrom ve kronotipi arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini Ankara ili Dış Kapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesinde ve Etlik Şehir Hastanesinde tedavi gören bipolar bozukluk tanılı 159 hasta oluşturdu. Verilerin toplama aracı olarak "Kişisel Veri Formu'', "Beck Depresyon Ölçeği", "Young Mani Derecelendirme Ölçeği'', "Sabahçıl- Akşamcıl Anketi" ve 'NCEP ATP III Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri" kullanıldı. Veriler yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin istatistiksel analizinde; Mann–Whitney U, Kruskal-Wallis testleri, Ki kare/Fisher Exact test ve Spearman (Spearman's rho) korelasyon analizi kullanıldı. Hastaların; %25.8'i sabahçıl kronotip, %61.0'i ara kronotip %13.2'si akşamcıl kronotip grubunda yer almaktaydı. Hastaların % 52.2'sinde metabolik sendrom olduğu belirlendi. Tek değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda DM (p=.012), HT (p=.006), sigara (p=.025) ve gece yemek yeme durumunun (p=.014) metabolik sendromu anlamlı bir şekilde öngördüğü belirlendi. Çok değişkenli multinominal lojistik regresyon analizi sonucunda gece yemek yeme durumunun (p=.024) ara kronotipi anlamlı bir şekilde öngörürken, gece yemek yeme durumu (p=.024) ve yaşın (p=.002) akşamcıl kronotipi anlamlı bir şekilde öngördüğü belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda; psikiyatri hemşirelerinin bipolar bozukluk hastalarında metabolik sendrom taraması yapması, konuyla ilgili eğitimler vermesi, hastalarda metabolik sendrom görülme riskini azaltacak eğitim ve uygulamalar yapması önerilir.
Romatoid faktör pozitif asemptomatik vakalarda insülin direncinin değerlendirilmesi
Otoimmün hastalıkların patogenizinde önce otoantikor pozitifliğinin geliştiğini ve yıllar sonrasında otoimmün hastalıkların ortaya çıktığını bilmekteyiz. Biz bu çalışmamızda asemptomatik romatoid faktör pozitif bireylerde otoimmünitenin neden olabileceği inflamasyonun, insülin direncine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Bu çalışma SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi' nde tek merkezli vaka-kontrol çalışması olarak kasım 2023 ve kasım 2024 tarihleri arasında romatoloji polikliniğine başvuran romatoid faktörü pozitif asemptomatik hastalar ve endokrinoloji polikliniğinden alınan romatoid faktör negatif asemptomatik bireyler arasında yürütüldü. Vaka grubuna romatoloji polikliniğine gelen, daha önceden insülin direnci ile romatoid faktörü herhangi bir nedenden dolayı bakılıp pozitif çıkan 46 birey seçildi. Kontrol grubuna ise endokrinoloji polikliniğine başvuran yaş ve cinsiyetleri eşleştirilmiş romatoid faktörü negatif asemptomatik 45 birey seçildi. Çalışmaya dahil edilen iki gruptaki toplam bireylerin 29 (%31,9)'unda insülin direnci tespit edildi. Bu iki grup ayrı ayrı incelendiğinde ise asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin 15 (%32,6)'inde, kontrol grubundaki bireylerin 14 (%31,1)'ünde insülin direnci bulundu (p: 0,878). Aralarında sayısal olarak fark olsa dahi istatistiksel fark yoktu. Çalışmadaki her iki gruptaki tüm bireylerin insülin direnci değeri ortalamaları ise 2,33±1,4 (medyan: 1,89) olduğu bulundu. Grupları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri 2,60±1,6 (medyan: 2,07), kontrol grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri ise 2,05±1,2 (medyan: 1,76) olduğu saptandı (p: 0,110). Dolayısıyla yine asemptomatik romatoid faktör pozitif grubunda kontrol grubuna göre sayısal olarak fark vardı ancak istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç olarak, romatoid faktör pozitif asemptomatik hastalarda artmış insülin direnci sıklığına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir durum saptanamamıştır. Yine de hasta grubundaki insülin direncindeki sayısal üstünlük, romatoid faktör pozitifliğinin insülin direncini tetikleyebileceğini düşündürmektedir. Elde edilen bulgular romatoid faktörün, insülin direncinin patogenezinde etkili bir faktör olabileceği yönünde umut verici olsa da hastalardaki romatoid faktör pozitifliğinin ne kadar zaman önce geliştiğinin bilinerek romatoid faktör pozitifliğinin homojenize edildiği, hastaların daha uzun süreli takiplerinin yapılabildiği ve daha geniş populasyonda yapılacak olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Polikistik over sendromu tanılı kadın bireylerde diyetin inflamatuar indeksinin CD36 ve kardiyometabolik risk faktörleri üzerine etkileri
Bu çalışma polikistik over sendromu (PKOS) tanılı kadınlarda diyetin inflamatuar indeksinin (DII) CD36 ve kardiyometabolik risk faktörleri üzerine etkilerinin incelenmesi amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran 38 PKOS tanılı hasta ve 39 sağlıklı kontrol grubu ile yürütülmüştür. Bireylere menstrual döngülerinin erken foliküler fazında genel bilgileri içeren anket formu uygulanmış, antropometrik ölçümleri, kan basıncı ölçümleri ve besin tüketim sıklıkları alınmıştır. Bireylerin besin tüketim sıklıklarından günlük enerji ve besin ögesi tüketimleri ile DII değerleri hesaplanmıştır. Ek olarak, bireylerin rutin tetkikleri kapsamında açlık kan glukozu ve insülin seviyesi, lipit profili ve cinsiyet hormonları profili ile ilgili biyokimyasal verileri kaydedilmiş ve serum hs-CRP ve CD36 seviyeleri ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen PKOS ve kontrol grubu yaş (sırasıyla 21,6±2,26 ve 21,1±1,81 yıl) ve BKİ (sırasıyla 26,3±4,20 ve 25,9±3,22 kg/m2) açısından benzer kişilerden oluşmaktadır (p>0,05). Yaş ve BKİ açısından eşleştirilmiş olan gruplar arasında DII değerinin farklı olmadığı görülmüştür (p>0,05). Benzer şekilde hs-CRP ve CD36 seviyeleri PKOS grubunda matematiksel olarak daha yüksek iken, bu fark anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca bireylerin DII değerleri ile açlık kan glukozu, kan basıncı değerleri, hs-CRP ve CD36 seviyeleri ile pozitif yönde korelasyon gösterdiği bulunmuştur (p<0,05). Diğer yandan, serum CD36 seviyesinin, PKOS ve kontrol gruplarında bel çevresi, total testosteron, açlık insülin seviyeleri ve HOMA-IR değerleri ile negatif yönde ilişkili olduğu görülürken, hs-CRP seviyesinin günlük karbonhidrat ve yağ alımı ile pozitif yönde korelasyon gösterdiği saptanmıştır (p<0,05). Yapılan lojistik regresyon analizinde DII değerinin, DII çeyrekliklerinin ve CD36 seviyesinin PKOS gelişimi için riski arttırmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuçta; DII değerinin ve CD36'nın PKOS tanılı bireylerde kardiyometabolik risk faktörleri üzerine farklı mekanizmalar ile etkiler gösterebileceği görülmektedir. Bu bağlamda anti-inflamatuar besin ögeleri içeren besinlerin diyete eklenmesinin ve pro-inflamatuar besinlerin ise tüketim miktarlarının azaltılmasının PKOS ve ilişkili olduğu metabolik sorunlarda faydalı etkiler gösterebileceği düşünülmektedir. Ancak PKOS tanılı bireylerde uygulanacak diyetin inflamasyon ve beraberinde metabolik yolaklar üzerine etkileri ile ilgili daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Seboreik keratozu olan hastalarda insülin direnci, metabolik sendrom riski ve IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması
Seboreik keratoz derinin en sık görülen benign epidermal tümörüdür. İlerleyen yaş ile sıklığı artmakla birlikte patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Seboreik keratozlarla insülin direnci veya metabolik sendromun ilişkisi henüz araştırılmamıştır. Diyabet hastalarında seboreik keratozlarda EGFR ekspresyonunun arttığı ve farelerde obezite modelinde benign deri tümörlerinde EGF ve IGF-1 arasında kesişim yolakları olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada seboreik keratozu olanlarda insülin direnci ve metabolik sendrom riskinin ve serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması ve doku IGF-1 ve IGBP-3 ekspresyonunun incelenmesi amaçlandı. Ayrıca dermoskopik bulguların bu klinik ve histopatolojik bulgular ile olası korelasyonunu incelendi. Çalışmaya en az bir seboreik keratozu olan 100 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş aynı sayıda kontrol dahil edildi. Diyabet veya polikistik over sendromu tanısı olanlar ve insülin ve karbonhidrat metabolizmasını etkilediği bilinen ilaç kullananlar dışlandı. Tüm bireylerde açlık insülin, açlık kan şekeri (AKŞ), HbA1c, serum lipitleri, karaciğer enzimleri, serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ölçüldü ve Homeostatic Model Assessment of Insulin Resistance (HOMA-IR) hesaplandı. Tüm bireylere antropometrik ölçümler ve Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Yetişkin Tedavi Paneli III (NCEP ATP III) ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterlerine göre metabolik sendrom değerlendirilmesi yapıldı. Ayrıca hasta grubunda lezyonlardan biri dermoskopik inceleme sonrası tıraş (shave) eksizyonla çıkarılarak dokuda IGF-1 ve IGFBP-3 immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre, hasta grubunda açlık insülin düzeyleri ve HOMA-IR değerleri kontrol grubundan daha yüksek olup insülin direnci açısından artmış risk bulundu (p<0,01). Metabolik sendrom sıklığı hem NCEP ATP III hem de IDF kriterlerine göre hasta grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde kontrol grubundan daha yüksek bulundu (p<0,001). Vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi ölçümleri ve ALT, GGT ve LDL düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,05). Serum IGFBP-3 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (t=2,213, p=0,028). Serum IGF-1 düzeyi açısından ise gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05); ancak normal popülasyonda görülen yaş ile negatif korelasyon IGF-1 için hasta grubunda kaybolmuştu (p>0,05). İmmunohistokimyasal incelemelerde, IGF-1 için lezyonlu bölgede ve komşuluğundaki normal deride granüler tabakada pozitif sellüler boyanma izlendi. Lezyonlu bölgede normal deriye göre 23 vakada (23,2%) bir alanda, 19 vakada (19,2%) iki alanda ve 13 vakada (%13,1) üç ve üstü alanda IGF-1 ile fokal pozitiflik saptandı. IGFBP-3 için ise tüm vakalarda normal deri ile lezyonlu bölgede eşit yoğunlukta ve seviyede nükleer boyanma görülmüş olup aralarında farklılık saptanmadı. Dermoskopik bulgularda; firkete damarlar ile açlık insülin düzeyi arasında (p=0,038) ve tombul parmak bulgusu ile de açlık insülin düzeyi, AKŞ ve HOMA-IR arasında (p<0,01), milium benzeri kistler ile serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri arasında (p=0,033 ve p=0,002) ve keskin sınırlı kenar ile doku IGF-1 ekspresyonu arasında (p<0,01) negatif korelasyon olduğu görüldü. Toplam lezyon sayısı ile serum IGF-1 düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,250, p=0,012). Sonuç olarak, seboreik keratoz hastalarında insülin direnci ve metabolik sendrom açısından artmış risk vardır ve bu hastalarda bir belirteç olabilir. İnsülin direnci araştırılmasında bu hastalarda özellikle açlık insülin düzeyi ve HOMA-IR bakılması faydalı olacaktır. Hem serum hem dokuda elde edilen sonuçlar düşünüldüğünde IGF-1 ve IGFBP-3'ün seboreik keratozların patogenezinde rolü olabilir. Bu açıdan yapılacak ayrıntılı moleküler çalışmalara ihtiyaç vardır.
20-60 yaş arası kadın popülasyonunda yaş, beden kütle indeksi ve bel çevresi değerlerinin insülin direnci ile ilişkisinin belirlenmesi
ÖZET İnsülin direnci, glikoz heomeostazisinde insülinin bozulmuş etkisi veya insüline verilen cevapta eksiklik olarak tanımlanmaktadır. Genetik faktörler, fetal malnütrisyon, fiziksel inaktivite, obezite ve yaşın ilerlemesi insülin direncine neden olur. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, obezite, dislipidemi, glikoz intoleransı gibi metabolik hastalıkların fizyopatolojisindeki temel etken olan insülin direnci, toplumun %25'inde bulunan ve genetik olarak geçen hücre içi bir patolojidir. İnsülin direnci ile başlayan metabolik hastalıklar düşünüldüğünde önemi iyice artmaktadır. Yaşlanmayla birlikte, kan glikozunun düzenlenmesinde insülinin etkinliği azalır. İnsülin mekanizmasının ve glikoz toleransının bozulmasında, yaşlanma sürecine eşlik eden başka sebepler de olabilir. Fiziksel aktivitedeki azalma ve yağ dokusundaki artış, özellikle de abdominal bölgenin yağlanması insülin direnci gelişmesinde rol oynar. Bu araştırma Ocak 2018-Nisan 2018 tarihleri arasında Özel Bilge Hastanesi Dahiliye Polikliniği'ne başvuran ve biyokimyasal tetkikler sonucunda insülin direnci tanısı almış bireylerle yapılmıştır. Çalışmaya, katılmayı gönüllü olarak kabul eden 20-60 yaş arası 36 yetişkin kadın dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin boy uzunlukları, vücut ağırlıkları, vücut yağ yüzdeleri alınmıştır. Bireylerin demografik özellikleri, genel sağlık durumları ve genel beslenme alışkanlıkları anket formu kullanılarak, araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Çalışmaya katılan bireyler üç ayrı yaş grubunda değerlendirilmiştir. Katılımcıların yaş dağılımı incelendiğinde; %36,1'i (13 birey) 20-35 yaş arasında, %33,3'ü (12 birey) 36-45 yaş arasında, %30,6'sı (11 birey) 46-60 yaş arasındadır. Bireylerin yaş sınıflamasına göre Beden Kütle İndeksi (BKİ), yağ oranı (%), bel çevresi (cm), açlık kan glikozu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p≤0,05). Yaş grupları, BKİ ve bel çevresi değerleri ile HOMA-IR test sonuçları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Anahtar Kelimeler: abdominal yağlanma, açlık kan glikozu, insülin direnci, metabolik sendrom, obezite,
Dahiliye kliniklerine başvuran 19- 65 yaş arası bireylerin yaş ve BKİ ile kan lipidleri korelasyonunun değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışma Şubat 2018-Mart 2018 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Araştırma Ve Uygulama Hastanesi Dahiliye Kliniklerine başvuran, 19-65 yaş arası 54 kadın ve 36 erkeğin genel özelliklerinin saptanması, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktive, sigara ve alkol tüketimleri, antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametreleri arasındaki olası etkileşimleri incelemek amacıyla yapıldı. Bireylerin genel özellikleri, sağlık durumları, beslenme alışkanlıkları, 3 günlük besin tüketim kaydı araştırmacı tarafından oluşturulan anket formunda sorgulandı. Bireylerin antropometrik ölçümleri alındı ve biyokimyasal analizleri kayıtlı hastane verilerinden yararlanılarak saptandı. Laboratuvar kayıtlarından bireylerin trigliserit, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri elde edildi ve elde edilen bilgilerin istatistiksel analizi yapıldı. 19- 34 yaş arası grubun BKI, kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserit ortalamaları 35- 49 ve 50-65 yaş arası gruplara göre daha düşük saptandı. AGD ve HDL ortalamaları yaş grupları arasında istatistiksel olarak farklılık göstermedi. Çalışmaya katılan erkeklerde kadınlara göre sigara içen kişi sayısı daha çok (p=0,0108) ve günlük içilen sigara miktarı erkeklerde daha fazla (p=0,0004) olarak saptandı. Alkol kullanımı ise; çok düşük olmakla beraber kadınlarda %3,7, erkeklerde ise %5,6 oranında bulundu. Düzenli fiziksel aktivite yapanların genel yüzdesi az olmakla birlikte kadınların (%9,3) yüzde dilimi erkeklere (%17,1) göre daha düşük saptandı. Çalışmaya katılan kadın olguların BKİ ortalaması 29,57±6,91, erkek katılımcıların ise 28,10±4,66 olarak bulundu. Katılımcıların hafta içi yağ alım düzeyi ortalama 63,98±25,76 gram iken; hafta sonu ortalama 59,76±27,11 gram, hafta içi çoklu doymamış yağ alım düzeyi ortalama 12,98±7,94 gram iken; hafta sonu ortalama 10,11±7,26 gram, hafta içi karbonhidrat alım düzeyi ortalama 319,73±134,38 gram iken; hafta sonu ortalama 307,10±118,80 gram olarak saptandı. Bu çalışmanın sonucunda yüksek BKİ, ilerleyen yaş, sedanter yaşam şekli ve düzensiz beslenme alışkanlıklarının kan lipidlerini etkileyen ve önlenebilir faktörler olduğu gözlemlendi. Bu faktörlerin kan lipidlerine olan etkisini önlemek amacıyla tıbbi tedavinin yanı sıra fiziksel aktivitenin arttırılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması gibi yaşam tarzı değişikliklerinin de oldukça önemli olduğu anlaşıldı.
Zayıflama diyeti alan metabolik sendrom hastalarında biyokimyasal ve antropometrik değişkenler ile CD36 düzeyi arasındaki ilişki
Bu çalışma zayıflama diyetine başlayan, yeni tanılı 80 metabolik sendromlu (MetS) hasta üzerinde, zayıflama diyetinin biyokimyasal ve antropometrik değişkenler ile CD36 düzeyine etkisini değerlendirmek amacı ile planlanmıştır. Çalışma, Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Dahiliye Polikliniğine başvuran yeni tanı MetS'li yaş ortalaması 44,27±10,80 yıl olan 49'u kadın, 16'sı erkek toplam 65 birey ile tamamlanmıştır. Çalışmaya katılan bireylere çalışma başında enerji ve besin öğesi gereksinimleri ve yaşam tarzlarına uygun, 8 haftada en az %5 ağırlık kaybedecekleri bir tıbbi beslenme tedavisi (TBT) verilmiş ve düzenli aralıklarla hastalar takip edilmiştir. Diyet tedavisi öncesi bireylerin genel özellikleri ve beslenme alışkanlıklarına yönelik bilgiler araştırmacı tarafından yüz yüze alınmış; diyet tedavisi öncesi ve 8. haftanın sonunda bireylerin 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı ve antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından yapılmış, biyokimyasal ölçümleri hasta dosyasından kaydedilmiş, kan basıncı ölçümleri hekim tarafından yapılmış ve CD36 düzeylerinin belirlenmesi için bir tüp açlık kanı alınıp analiz edilinceye dek -80°C'de saklanmıştır. Çalışma sonunda MetS'li 32 kişi verilen TBT'yi sıkı bir şekilde uygulayarak kadınlar (n=23) -8,85 ± 2,45, erkekler (n=9) -12,34 ± 3,86 kg ağırlık kaybetmiş ve TBT'ye uymayanlara (n=33) kıyasla açlık kan glukoz, LDL, VLDL, total kolesterol, trigliserit, CRP, insülin, Homa-IR, AST, ALT düzeylerinde ve sistolik kan basıncında azalmalar gözlenmiştir (p<0,05). CD36 düzeyleri ile diyetteki yağdan gelen enerji yüzdesinde zayıf düzeyde negatif yönde bir ilişki saptanmıştır (r=-0,358, p<0,05). CD36 düzeyleri ile açlık kan glukozu (r=0,390, p<0,05) arasında zayıf düzeyde; CD36 ile ALT (r=0,402, p<0,05) ve CRP (r=-0,455, p<0,05) arasında ise orta düzeyde pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). CD36 düzeyleri ile vücut ağırlığı, BKİ, kalça çevresi, bel/kalça oranı, vücut yağ kütlesi ve yüzdesi arasında negatif yönlü; yağsız vücut kütlesi ve yüzdesi ile pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Öte yandan çalışma sonunda gruplar arasında CD36 düzeyi açısından bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak; CD36'nın MetS için önemli bir parametre olduğu ancak ağırlık kaybının CD36 düzeylerini etkilemediği söylenebilir.
Deneysel metabolik sendrom modelinde alkole bağlı olmayan yağlı pankreas hastalığı üzerine vitamin D'nin etkisi
Yağlı pankreas veya alkole bağlı olmayan yağlı pankreas hastalığı (NAFPD), alkol alımının olmadığı durumlarda obezite nedeniyle pankreasa aşırı yağ infiltrasyonudur. Bu çalışmada yüksek yağlı ve yüksek fruktozlu diyet ile oluşturulmuş metabolik sendrom modelinde vitamin D (VitD) uygulamasının NAFPD oluşumu, ilerlemesi ve neden olduğu oksidatif stres hasarı üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Yirmi sekiz adet erkek Sprague Dawley sıçan rastgele dört gruba ayrıldı: Kontrol (SK), Metabolik Sendrom (MS), Vitamin D tedavisi gören Metabolik Sendrom (MSD) ve Vitamin D tedavisi gören Kontrol (SKD) grupları. MS gruplarına, Metabolik Sendrom oluşturmak için 15 hafta boyunca yüksek yağlı, yüksek fruktozlu diyet uygulandı. Vitamin D ile tedavi edilen gruplara 12 hafta boyunca 170 IU/hafta, oral takviye verildi. Tüm grupların açlık kan şekeri, vücut ağırlığı, bel çevresi ve günlük yiyecek-su tüketimleri ölçümleri düzenli olarak kaydedildi. Deney sonunda alınan pankreas dokularının histolojik değerlendirmeleri Hematoksilen-Eozin, Prusya Mavisi ve Masson Trikrom boyama yöntemleri kullanılarak gerçekleştirildi. İnsülin, glukagon, somatostatin, Pdx1, α-SMA, VDR, γH2AX, p-Nrf2, GPX4 ve Ki67'nin pankreas ekspresyonları immünohistokimya boyama yöntemi ile değerlendirildi. Elde edilen tüm verilere istatistiksel analizler uygulandı. MS grubunda vücut ağırlığı, açlık kan şekeri, kalori alımı ve bel çevresi ölçümlerinde artış gözlendi. MS grubunda pankreas adacıklarının diğer gruplara kıyasla daha büyük olduğu, proliferasyon indeksinin arttığı, asiner hücrelerde yer yer vakuolleşmeler, hafif fibrozis, adacık içerisinde ve çevresinde demir birikimi olduğu görüldü. Ayrıca MS grubuna ait adacıklarda adacıklarında β-hücre oranları kontrollerden daha yüksek olmasına rağmen, insülin immün reaktivitesinin daha zayıf olduğu saptandı. Glukagon ekspresyonunda gruplar arasında fark görülmezken delta hücre sayısının VitD tedavisi yapılan gruplarda MS grubuna kıyasla arttığı görüldü. Ayrıca VitD tedavisi sonrası p-Nrf2 ve GPX4 ekspresyonunda artış tespit edildi. Tüm gruplarda adacıklarda apoptotik hücreler gözlenmezken MS grubunda diğer gruplarla kıyaslandığında asiner hücre apoptozunda artış saptandı (p<0,0001). MS'da, artan insülin ihtiyacı; glikoz metabolizmasının bozulmasına ve adacık hücre hiperplazisine yol açarak telafi edici bir yanıt oluşturdu. Bulgular, oluşturduğumuz MS modelinin NAFPD oluşumu ile ilişkili olduğunu, NAFPD de pankreas yapısı ve işlevi üzerinde ortaya çıkan yıkıcı etkinin Vitamin D uygulaması ile büyük oranda engellendiğini göstermektedir.
Bilinen metabolik hastalıklar ve sendromlar ile ilişkilendirilemeyen konjenital/gelişimsel kataraktlarda yeni nesil dizileme ile moleküler etiyolojinin araştırılması
Taylan Şekeroğlu H., Bilinen Metabolik Hastalıklar ve Sendromlar ile İlişkilendirilemeyen Konjenital/Gelişimsel Kataraktlarda Yeni Nesil Dizileme ile Moleküler Etiyolojinin Araştırılması, Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Genetik Programı Doktora Tezi, Ankara, 2020. Bu çalışmada amaç bilinen bir metabolik hastalık ve sendrom ile ilişkilendirilemeyen konjenital/gelişimsel kataraktı olan hastalarda yeni nesil dizileme ile moleküler etiyolojiyi tanımlamaktı. Çalışmaya ayrıntılı genetik ve metabolik değerlendirme sonrasında izole bilateral kataraktı olan üç kız bir erkek toplam dört hasta dahil edildi. İki hastada nükleer, bir hastada total, bir hastada ise kombine lamellar ve sütüral katarakt mevcuttu. Tüm hastalara bilateral lensektomi ve ön vitrektomi uygulandı. Bir ailede akraba evliliği mevcuttu. Hastaların ve ailedeki seçilmiş etkilenmiş bireylerin periferik kanından DNA (Deoksiribonükleik Asit) izole edildi. Tüm ekzom sekanslama (WES, Whole Exome Sequencing)) IonProton® teknolojisi ile yapıldı. Sonuçlar Sanger sekanslama ile konfirme edildi. Bir hastada CRYBA1 geninde heterozigot c.215+1G>A, bir hastada CRYGC geninde heterozigot c.432C>G (p.Tyr144Ter), bir hastada CRYGD geninde heterozigot c.70C>A (p.Pro24Thr) bir hastada ise CRYBB3 geninde heterozigot c.466G>A (p.Gly156Arg) mutasyonu saptandı. Tüm bu mutasyonlar ailenin seçilmiş etkilenmiş bireylerinde de gösterildi ve daha önce konjenital katarakt ile ilişkili olduğu bildirilmiş kristalin genleri üzerindeydi. Bu çalışma, ülkemizde konjenital kataraktın genetik etiyolojisine yönelik yapılan çalışmalarda kristalin genlerinin öncelikle düşünülmesi gerektiğini ve WES'in konjenital katarakt gibi kompleks hastalıklarda genetik temeli tanımlamakta yararlı bir teknoloji olarak kullanımını vurgulamaktadır. Ayrıca, bu çalışma benzersiz bir özelliğe sahiptir ve ülkemizde konjenital kataraktın tüm ekzom sekanslama bilgisine dair ilk bildiridir.
Duygusal iştahın metabolik sendrom, obezite ve depresyon durumu ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Duygusal yeme davranışı olumsuz ruh halinde besinlerin duyguları düzenleme aracı olarak görülerek tüketilmesidir. Ağırlık artışı ve obezite için zemin oluşturmaktadır. Çalışmanın amacı duygusal yeme davranışının metabolik sendrom, obezite ve depresyon durumları ile ilişkisini değerlendirmektir. Çalışmaya yaşları 19-50 arasında değişen 50 kadın ve 29 erkek olmak üzere toplamda 79 birey katılmıştır. Çalışmada üç grup oluşturulmuştur. Katılımcıların %34,2'si kontrol grubunda, %22,8'i obezite grubunda ve ATP III kriterlerine göre tanı alan %43'ü metabolik sendrom grubunda yer almaktadır. Bireylerin genel özellikleri, duygusal yeme davranışları, depresyon durumları ve beslenme alışkanlıkları yüz yüze uygulanan anket ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin duygusal yeme davranışları "Hollanda Yeme Davranış Anketi (DEBQ)" ve depresyon durumları "Beck Depresyon Envanteri (BDI)" ile değerlendirilmiştir, beslenme alışkanlıkları için bireylere 24 saatlik geriye dönük beslenme formu uygulanmıştır. Bireylerin beslenmelerindeki glisemik indeks ve glisemik yük değeri hesaplanmıştır. DEBQ, duygusal yeme, dışsal yeme ve BDI puanları gruplar arası farklı bulunmuştur (p<0,05). DEBQ puanı ortalamaları kontrol grubunda 70±3,69, obezite grubunda 91,9±5,34, metabolik sendrom grubunda ise 91,6±5,34 olarak gözlenmiştir. Cinsiyet etmeni göz önünde bulundurularak değerlendirme yapıldığında ise kadınlarda DEBQ ile obezite, metabolik sendrom ve depresyon ilişkisinin daha kuvvetli olduğu, anlamlılık değerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Katılımcıların kısıtlayıcı yeme davranış puanlarının ise gruplar arasında benzer olduğu görülmüştür (p>0,05). Bireylerin beslenmelerindeki glisemik indeks ve yük değerlerinin de gruplar ve cinsiyetler arası farklı olduğu bulunmuş, insülin direnci etmeninin kadın bireylerde glisemik indeks ve glisemik yük değerini daha çok etkilediği görülmüştür. Duygusal yeme davranışının obezite ve insülin direnci ile özellikle kadın bireylerde artış gösterdiği, depresyonun da duygusal yeme davranışında etkili olduğu bulunmuştur.
Obez çocuk ve adolesanlarda kan PCP düzeyi ve insülin direnci, metabolik sendrom arasındaki ilişki
Giriş: Obezite; vücut yağ miktarındaki veya adipoz dokudaki artış olarak tanımlanır; kalori alımı ile kullanımı arasındaki dengesizlik sonucu ortaya çıkan multi-faktoriyel bir durumdur.Çocuklarda obezite ile ilgili en önemli sorun; glukoz homeostaz bozukluğu, santral obezite, trigliserid yüksekliği, hipertansiyon birlikteliği ile tanımlanan metabolik sendrom açısından risk faktörü oluşturmasıdır. PCBs(poliklorlu bifeniller ) maruziyeti; atmosferden inhalasyon, deriden temas yolu ile ve belediye, hastane ve fabrika atık suları ve toprak ile temas etmiş olan balık, sebze, yumurta tüketimi ile gerçekleşmektedir. Maruziyetin büyük çoğunluğu diyetle alımdan kaynaklanmaktadır ve erişkinlerde yapılan çalışmalarda maruziyetin serum PCB düzeyleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır.PCB'ler; lipofilik olmaları nedeniyle vücutta adipoz doku, karaciğer, pankreas beta hücrelerinde birikmekte, obezite ve insülin direnci ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Amaç: Çalışmamızda ekzojenobezite tanısı almış çocuk ve adölesanlarda, obezogen, endokrin bozucu olan kan PBC düzeylerinin ölçülmesi ve anket çalışmasında elde edilen olası temas öyküsü ile birlikte obezite ve insülin direnci gelişimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hipotez: PCB obeziteye, insülin direncine ve metabolik sendroma neden olmaktadır. PCB düzeyleri ile VKİ SDS'si ve adiponektin düzeyleri arasında korelasyon vardır. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Pediatrik Endokrinoloji Bilim Dalı polikliniğine ekzojen obezite nedeni ile başvuran, herhangi bir kronik hastalığı olmayan 6-18 yaş arası 50 olgu ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Genel Pediatri polikliniği veya Çocuk Acil polikliniğine başvuran herhangi bir kronik hastalığı olmayan 6-18 yaş arası 50 kontrol olgu rastlantısal olarak çalışmaya dahil edildi.İlk başvuruda sabah poliklinik başvurusunda hasta grubundan; ekzojen obezite nedeni ile başvuran olgularda rutin olarak yapılmakta olan glukoz tolerans testi uygulandı. Olguların açlık ve tokluk kan şekeri düzeyleri, açlık ve tokluk insülin düzeyleri, kan lipitleri (Total kolesterol, Trigliserid, LDL ve HDL),adiponektin ve PCB düzeyleri için kan örnekleri alındı. Herhangi başka bir nedenle genel pediatri polikliniğe başvuran, kronik hastalığı olmayan, açlık kan şekeri, kan lipitleri(Total kolesterol, Trigliserid, LDL ve HDL) bakılmak üzere hali hazırda kan alınacak olan kontrol grubundan; açlık insülin, adiponektin ve PCB düzeyleri için aynı kandan serum örnekleri ayrıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında VKİ SDS, AKŞ, HOMA-IR, total kolesterol, LDL, adiponektin düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı, HDL ve TG düzeyleri arasında anlamlı fark saptanamadı. Hasta ve kontrol grubunda kanda PCB tespit edilemedi. Hasta grubunda metabolik sendrom olan ve olmayanlar arasında bakılan değişkenler açısından anlamlı fark saptanamadı. Adiponektinin obeziteyi predikte etme yeteneği ROC analizi ile değerlendirildiğinde eğri altında kalan alan istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Sonuç: PCB; obezite, insülin direnci ve metabolik sendroma neden olmaz. Yağ dokusundan PCB düzeyi bakılması yararlı olabilir. Adiponektin obezite ile ilişkilidir ve VKİ ile arasında negatif korelasyon vardır. Adiponektin ile metabolik sendrom arasında ilişki yoktur. Beslenme alışkanlıklarından cips tüketimi obeziteye neden olur, obezitenin anne sütü alım süresi ile ilişkisi saptanmadı. Anahtar kelimeler: obezite, PCB, adiponektin, insülin direnci, metabolik sendrom
Bipolar bozuklukta metabolik sendromun serum agouti related peptid ve yeme davranışı ile ilişkisinin incelenmesi: Sağlıklı kontrollerle karşılaştırmalı kesitsel bir çalışma
Giriş: Metabolik Sendrom(MS); dünyada giderek daha fazla sayıda insanı etkileyen, patogenezinde insülin direncinin rol oynadığı sıklığı yaşla birlikte artış gösteren bir hastalıktır. MS' un veya bileşenlerinin neden olduğu kardiyovasküler komplikasyonlar tüm ölüm nedenleri arasında ilk sıralara doğru ilerlemektedir. Son yıllarda bipolar bozukluk ve şizofrenisi olan hastalarda MS sıklığını araştıran çalışmalara önem verilmektedir. Bu çalışmalarda MS ve ilişkili metabolik bozukluklar genel popülasyona göre daha yüksek oranlarda görülmektedir. Fagiolini ve arkadaşları, Bipolar bozukluğu olan hastalarda yaptıkları bir çalışmada MS sıklığını %30 olarak saptamıştır. Ülkemizde yapılan çalışmada Yumru ve arkadaşları bipolar bozukluğu olan hastalarda ATP-III' e göre MS sıklığını kadınlarda %36,2, erkeklerde %29,5 olarak bulmuşlardır. Amaç: Bu çalışmada sadece duygu durum dengeleyici ile takip edilen bipolar bozukluk hastalarında metabolik değişiklikler ile serum agouti related peptid seviyeleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve metabolik sendrom açısındanDEBQ'nun(The Dutch Eating Behavior Questionnaire) alt boyutları olan kısıtlayıcı, duygusal ve dışsal yeme davranışlarından alınan puanların farklılaşıp farklılaşmadığını görmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Tedavi Birimi tarafından izlenmekte olan, DSM-IV ölçütlerine göre bipolar bozukluk tanı kriterlerini karşılayan ve en az üç aydır koruyucu tedavi olarak sadece duygu durum dengeleyici kullanan 20 kadın, 20 erkek toplam 40 hasta alınmıştır. Hastaların bu ilaçlar dışındaki psikotrop,antilipidemik ve antidiyabetik ilaçları en az altı aydır kullanmıyor olmaları şart koşulmuştur. Sağlıklı kontrol grubu çalışmaya katılmaya gönüllü olan hayatında hiç duygu durum dengeleyici kullanmamış, halen hiçbir psikotrop, antilipidemik ve antidiyabetik ilaç kullanmayan; hasta grubuyla örneklem sayısı cinsiyet, yaş özellikleri bakımından benzer olmasına dikkat edilerek 40 kişi ile oluşturulmuştur. Çalışmaya katılma kriterlere uygun olan kişiler psikiyatrik muayeneden geçirilmiştir. Veri toplama aracı olarak sosyodemografik özellikleri; hasta grubu için hastalık bilgilerini, kullanılan psikotroplarla ilgili bilgileri, biyokimyasal, hormonal ve antropometrik bilgileri içeren olgu rapor formu doldurulmuştur. Çalışmaya katılmayı kabul eden olguların aynı gün içinde veya en kısa zamanda görüşmeci tarafından psikometrik değerlendirmelerinin yapılması sağlanmıştır. Bulgular: Hasta grubundan 20 (%50), kontrol grubundan 11 (%27.5) kişi metabolik sendrom tanısı almıştır. Metabolik sendrom varlığı açısından gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir faklılık tespit edilmemiş olmakla beraber p değeri 0.066 saptanmıştır. Hasta ve kontroller arasında VKİ ve metabolik sendrom arasındaki ilişki araştırılmış Metabolik sendrom tanısı alan hasta ve kontrollerin VKİ'lerinin istatistiki açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmaya katılan hastaların hastalık süresi ve metabolik sendrom arasındaki ilişki değerlendirilmiş hastalık süresinin artması ile metabolik sendrom arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Katılımcıların antropometrik ölçümleri, hormonal ve biyokimyasal analizleri değerlendirilmiş hastalarda kontrollere kıyasla trigliserit, açlık kan şekeri, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamalarının istatistiksel anlamlı olarak yüksek, FT3 düzeyi ortalamasının ise düşük olduğu tespit edilmiştir. Metabolik parametreler ile alkol ve sigara kullanımı arasındaki ilişki incelendiğinde kontrol grubunda alkol kullanımı ile total kolesterol ve LDL, sigara kullanımı ile HDL arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Hasta ve kontrol grupları DEBQ alt ölçekleri açısından incelendiğinde, hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptandı, hasta grubunda daha çok kısıtlayıcı yeme davranışı gözlenirken, kontrol grubunda daha çok dışşal yeme davranışı gözlenmiştir. Katılımcılar VKİ'lerine göre gruplandırılıp DEBQ alt ölçekleri açısından incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte 18.0≤(VKİ)≤24.9 olanlarda daha çok dışsal yeme davranışı görülürken, (VKİ)>24.9 olanlarda kısıtlayıcı ve dışsal yeme davranışı görülmüştür. Sonuç: Bu çalışma metabolik sendromun, insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir endokrinopati olması ve metabolik sendrom açısından risk grubu olan bipolar bozukluk tanısı ile izlenen hastalar için olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir tablonun ucuz bir yöntemle erken yakalanabileceğinin fakındalığının arttırması açısından önemlidir. Metabolik sendromun en önemli yordayıcılarından biri olan obeziteyi farklı boyutlarıyla ele almanın, yeme davranışı ve bunu başlatan faktörlerin detaylı bir şekilde ele alınmasının ve psikoeğitimin, ilaç kullanımı veya bariatrik ameliyat gibi çeşitli tedavilere büyük oranda katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Metabolik sendromun temel yordayıcısı olan obeziteye yeni bir bakış açısı katabileceği düşünülen serum AgRP düzeyi ve yeme davranışı ile ilişkisini inceleyen disiplinler arası araştırmaların sürdürülmesi, metabolik sendromundan koruma ve bulguların yakalanması halinde erken tedaviye yönlendirme ve psikoeğitimin hastaların hayat kalitelerini nasıl değiştirdiğini araştıran izlem çalışmalarının yapılması önerilir. ANAHTAR KELİMELER: Bipolar Bozukluk, Metabolik sendrom, AgRP(Agouti Related Peptid), Yeme Davranışı
Metabolik sendromlu hastalarda aterojenik plazma indeksi ve nabız dalga hızının (Pulse wave velocity) arteriyel sertlik ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Metabolik sendrom (MetS), insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya tip 2 diyabet, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir endokrinopatidir. Arteriyel sertlik yaşlanma, çevresel ve genetik faktörler sonucunda damarlarda oluşan fonksiyonel ve yapısal değişiklikler olarak tanımlanır. Arteriyel sertliğin kardiyovasküler hastalık ilişkili mortalitenin bağımsız belirleyicisi olduğu bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalık risk kümelenmesi olan metabolik sendromda da arteriyel sertlik artışı gözlenmektedir. Aterojenik plazma indeksi (API); aterojenik ve anti-aterojenik faktörler arasındaki dengeyi kapsamlı bir şekilde yansıtır ve KAH riskini tahmin etmede güçlü bir belirteçtir. Çalışmamızda metabolik sendromlu hastalarda; metabolik sendrom bileşenleri ile aterojenik plazma indeksi ve nabız dalga hızının ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamız için Mart 2023 – Ağustos 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji Polikliniğine ayaktan başvuran 18- 65 yaş arasındaki bireylerden; daha önceden belirlenmiş çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 55 olgu ve kontrol grubu için; hasta grubuna benzer yaş ve cinsiyette vücut kütle indeksi (VKİ) 30'un altında olan ve aynı polikliniğe başvuran sağlıklı bireylerden 26 olgu seçildi. Hasta ve kontrol grubu nabız dalga hızı (NDH), API ve biyokimyasal parametre sonucuna göre değerlendirildi ve elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Kliniği'nde yapılan bu çalışmaya 55 hasta ve 26 sağlıklı birey dahil edildi. Hasta grubunun %50,9'u (n=28), kontrol grubunun %55,0'ı (n=13) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 54,96±8,16 yıl, kontrol grubunun ise 51,31±10,72 yıldı. Hasta grubunda kontrol grubuna göre sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), ortalama arteriyel kan basıncı (OAB), nabız basıncı (NB) ve aortta ölçülen sistolik kan basıncı, merkezi nabız basıncı (CPP), nabız dalga hızı (NDH) ve aterojenik plazma indeksi (API) değerleri istatistiki olarak daha yüksek bulundu (p değerleri sırasıyla; p<0,001; p=0,036; p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,001; p<0,001; p<0,001). API ile TyG indeksi arasında pozitif yönlü iyi derecede anlamlı korelasyon tespit edildi. NDH düzeyi ile yaş arasında pozitif yönlü çok iyi derecede; sistolik kan basıncı, aort sistolik kan basıncı düzeyleri arasında pozitif yönlü orta derecede; ortalama arteriyel kan basıncı, glikozillenmiş hemoglobin (HbA1c) ve üre ile pozitif yönde; total kolesterol düzeyi arasında negatif yönlü düşük-orta derecede; nabız basıncı düzeyi arasında iyi derecede pozitif yönde; glukoz arasında pozitif yönlü, LDL ve GFR arasında negatif yönlü düşük anlamlı korelasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, MetS bireylerde nabız dalga hızının arttığı ve metabolik sendrom mevcudiyetinin arteriyel sertliğin bağımsız belirleyicisi olduğu gösterilmiştir. MetS bireylerde SKB, OAB, HbA1c, glukoz ve eGFR düzeyleri arteriyel sertlik ile ilişkili bulunmuştur. Arteriyel sertliğin bir göstergeleri olan API ve NDH arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olup daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Metabolik sendromlu bireylerde diyet inflamatuar indeks skoru, depresyon ve kronotip arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Metabolik sendrom (MetS), dünya çapında önemli bir halk sağlığı sorunu olup en yüksek prevelansının yetişkin popülasyonlarda görülmesi ise halk sağlığı sistemleri açısından yüksek maliyetlere neden olmaktadır. Tedavi edilmediği durumda MetS, diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar (KVH'ler) geliştirme riskinin artmasıyla bilinmektedir. Bu çalışmaya Mayıs- Haziran 2023 tarihleri arasında İstanbul ilinde yer alan Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran metabolik sendrom tanısı almış 18- 70 yaş arası 100 birey alınmıştır. Çalışmanın amacı metabolik sendromlu hastaların genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim durumlarının saptanarak besin tüketim miktarlarından hesaplanan Diyet İnflamatuar İndeksi (Dİİ) skorları ile inflamasyon ve kronotip arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Katılımcılara Depresyon- Anksiyete Stres Ölçeği-21 (DASS-21), Sabahçıl-Akşamcıl Anketi ve Besin Tüketim Kaydı yüz yüze görüşülerek değerlendirilmiştir. Katılımcıların genel olarak Dİİ skorları pro-inflamatuar bir beslenme tarzına sahip olduklarını göstermektedir. Kadın katılımcıların Dİİ skorları erkeklere göre daha yüksektir (p=0.066). Aynı zamanda depresyon skoru kadın katılımcılarda anlamlı yüksek iken, stres skoru erkek katılımcılarda anlamlı yüksek görülmüştür. Kronotip grupları açısından anksiyete, depresyon ve stres skorları anlamlı farklılık göstermektedir (p<0.05). Ayrıca Depresyon skoru ile protein yüzdesi %33.6 negatif yönlü zayıf (r=-0.336, p<0.01), depresyon skoru ile karbonhidrat %26.4 pozitif yönlü zayıf (r=0.264, p<0.01) anlamlı ilişkilidir. Metabolik sendromlu bireylerin pro-inflamatuar bir beslenme tarzına sahip olduğu saptanmıştır. Ayrıca metabolik sendromlu bireylerde depresyon, anksiyete ve stres skorları da kişilerin bu parametreler açısından değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Bireylerde beslenme alışkanlıkları ile biyokimyasal parametrelerin de değerlendirildiği geniş katılımcılı yeni araştırmalar literatüre katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Depresyon, Sabahçıl-Akşamcıl, Kronotip, Diyet İnflamatuar İndeks
Metabolik sendrom/hipotalamik obez hayvan modelinde neuromedin u'nun glikoz metabolizması üzerine olan etkilerin araştırılması
İnsulin sekresyonu ve karbonhidrat metabolizması üzerine olumsuz etkilere sahip, proksimal bağırsaklardan sekrete edildiği düşünülen hormonlara genel olarak dekretin adı verilmektedir. Bu güne kadar tanımlanan bir dekretin hormon tesbit edilmemişse de Neuromedin U (NMU)'nun olası bir aday olduğu ileri sürülmüştür. Çalışmamızda monosodyum glutamat (MSG) ile oluşturduğumuz metabolik sendrom/ hipotalamik obezite modelinde sistemik dolaşımdaki NMU düzeylerini ve Oral Glikoz Tolerans Testi'ne (OGTT) cevaben bu düzeylerin nasıl değiştiğini araştırmayı planladık. Ayrıca NMU'nun gastrointestinal sistemin proksimal ve distal kısımlarındaki ekspresyonunu inceleyerek, bu ekspresyonun MetS/HO modelinde olası değişikliğini araştırmayı planladık. Bu amaçla yenidoğan sıçanlara 10 gün boyunca, gün aşırı subkutan olarak MSG (4mg/g/vücut ağırlığı) enjeksiyonu, diğer bir grup yenidoğan sıçana ise aynı şekilde %0.9'luk izotonik enjeksiyonu yapılarak Kontrol (K) ve metabolik sendrom/hipotalamik obez (MetS/HO) grupları oluşturulmuştur. Bu işlemden sonra hayvanlar ad libitum olarak 5 ay boyunca beslenerek MetS/HO modelinin gelişmesi beklenmiş ve vücut ağırlıkları takip edilmiştir. Bu sürenin sonunda ise kan lipid profillleri, Lee indeksi, bazal ve OGTT'ye verilen glikoz, insulin ve NMU yanıtları ölçülmüştür. Bazal glikoz ve insulin değerlerinden HOMA-R skoru hesap edilmiştir. Sakrifikasyondan sonra perigonadal ve retroperitoneal yağları çıkartılarak abdominal obezite, dudedonum jejunum ve distal bağırsak çıkartılarak bağırsak NMU ekspresyonu değerlendirilmesi yapılmıştır. Sonuçlarımız obezitenin göstergesi olan Lee indeksinde anlamlı olmayan bir artışı, abdominal obezitede ise istatiksel olarak önemli bir artışı göstermiştir. MetS/HO modeli hayvanlarda hiperglisemi ve hipoinsülinemi ile karakterize diyabete mellitus bulgusu saptanmıştır. OGTT'ye yanıt olarak kan şekerleri daha da artmış ve gerekli insulin yanıtını veremedikleri izlenmiştir. Lipid profilleri bozulmuş iken, bazal plazma NMU düzeyleri arasında bir fark bulunamamıştır. OGGT'ye verilen NMU yanıtları, bazal ve 30. dakikalarda gruplar arasında farklı değilken 60. dakikada K grubunun MetS/HO grubuna göre anlamlı olarak düşük NMU yanıtı verdiği izlenmiştir. Gastrointesinal yolda NMU ekpresyonun ise her iki grupta benzer şekilde proksimalden distale doğru azaldığı tesbit edilmiştir. Sonuç olarak MetS/HO modelinde NMU'nun gerek plazma düzeyleri gerek Gastrointestinal kanal boyunca dağılımı açısından bariz farklar bulamadık. Sonuçlarımızın NMU'nu decretin gibi fonksiyon görmediğini ileri süren yayınları teyit eder nitelikte olduğunu düşünmekteyiz.
Safra kesesi taşları ve safra kesesi polipleri ile metabolik sendrom ilişkisi
Amaç:Metabolik sendrom abdominal obezite, yüksek trigliserid, düşük yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) kolesterol, yüksek glukoz ve hipertansiyon belirti ve bulgularını içeren, kardiyovasküler hastalık riskinde artışa neden olan risk faktörleri kompleksidir. Safra kesesi taşları yaşam kalitesini etkilemesinin yanında kolesistit, pankreatit, safra yolları tıkanıklığı ve safra kesesi kanseri geliştirme riskine ve önemli miktarda ekonomik harcamalara neden olan kronik bir hastalıktır. Safra kesesi polipleri hepatobiliyer ultrason görüntüleme sıklığının artması ile tanı koyulma oranı artan, safra kesesi kanseri gelişimi için risk faktörü olan bir durumdur. Ülkemizdeki ekonomik gelişmeler ve endüstrileşme sonucunda geleneksel yeme alışkanlığında değişme ve sedanter yaşamda artış olmuştur. Bu değişiklikler ile birlikte obezite ve metabolik sendrom prevalansında artış meydana gelmiştir. Metabolik sendrom parametrelerinin düzeltilmesi ile önemli ekonomik harcamalara neden olan ve safra kesesi kanseri gelişimi riskini artıran safra kesesi taşları ve safra kesesi poliplerinin prevalansında azalma meydana gelebilir. Biz de bu nedenle safra kesesi taşları ve safra kesesi polipleri ile metabolik sendromun ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal ve metod:Çalışmaya Eylül 2016-Ocak 2017 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Atatürk EAH Dahiliye, Gastroenteroloji ve Genel Cerrahi kliniklerine başvuran kişiler dahil edildi. Çalışma 60'ı safra kesesi taşı (20 erkek, 40 kadın), 16'sı safra kesesi polibi (6 erkek, 10 kadın), 63'ü kontrol grubunda (27 erkek, 36 kadın) olmak üzere toplam 139 katılımcıyla gerçekleştirildi. Katılımcıların boyu, kilosu, bel çevresi, beden kitle indeksi (BKİ), tansiyonları ölçüldü. En az 8 saatlik açlık sonrası alınan venöz kanda glukoz, trigliserid (TG), yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) kolesterol, Hbs Ag analiz edildi. Kolesistektomili, pankreatit, major GİS operasyon öyküsü, safra kesesi duvar kalınlaşması, kronik böbrek hastalığı, gebe olanlar, Hbs Ag durumu bilinmeyenler, alkol, oral kontraseptif kullanımı olanlar ve araştırmaya katılmak istemeyenler çalışmaya dahil edilmedi. Metabolik sendrom tanısı IDF (International Diabetes Federation) 2006 kılavuzunda yayımlanan metabolik sendrom tanı kriterlerine göre koyuldu. Çalışma dizaynı kesitseldi. Bulgular:Çalışmaya alınan 139 hastanın 53'ü (%38.1) erkek, 86'sı (%61.9) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 46.98±13.19 yıl olarak elde edildi. Grupların yaş ve cinsiyet dağılımı bakımından benzer olduğu görüldü (p>0.05). Gruplar SKB ve DKB'nin ilk ölçümleri açısından karşılaştırıldığında; safra kesesi taşı olan hastaların SKB düzeyinin kontrol grubundan daha düşük olduğu (p<0.05); DKB düzeyinin hem kontrol grubu hem de safra kesesi polip hastalarından daha düşük olduğu görüldü. Hastalar IDF kriterlerine göre incelendiğinde, kontrol grubunun %44.4'ünde (n=28); safra kesesi taşı olan hastaların %40'ında (n=24); safra kesesi polip hastalarının %43.8'inde (n=7) metabolik sendrom olduğu belirlendi. Gruplarda metabolik sendrom varlığına göre bir fark tespit edilmedi (χ2=0.261; p=0.878). Metabolik sendrom gözlenen hastaların %33.9'u (n=20) erkek, %66.1'i kadındı. 50 yaş üstü hastalarda metabolik sendromun görülme oranının daha yüksek olduğu belirlendi (χ2=6.042; p=0.014). BKİ yüksek olan grupta, metabolik sendrom görülme oranının daha yüksek olduğu saptandı (χ2=14.936; p<0.001). Kadınların %91.9'unun (n=79), erkeklerin %67.9'unun (n=36) bel çevresi kriterini karşıladığı ve kadınlarda bel çevresini karşılayanların oranının erkeklere göre daha fazla olduğu belirlendi (χ2=11.529; p=0.001). Sonuç:Çalışmamızın sonuçlarına göre safra kesesi taşları ve safra kesesi polipleri ile metabolik sendrom arasında ilişki görülmedi. Metabolik sendromun kadınlarda daha fazla olduğu görüldü. Metabolik sendrom görülme oranının yaş ve BKİ artışı ile arttığı tespit edildi.
Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması
Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.
Esansiyel hipertansiyon hastalarının eşlik eden metabolik sendromu olan ve olmayanlarda ekokardiyografik asendan aorta çapının kıyaslanması
Giriş ve AmaçBu çalışmada amaç hipertansif hastalarda eşlik eden metabolik sendrom olması ve olmaması ile ekokardiyografik asendan aorta çapı ve sol atriyum çapının nasıl etkilendiğini değerlendirmektir.Gereç ve YöntemÇalışmaya tamamı hipertansif olan, eşlik eden metabolik sendromu olan 92 (23 erkek, 69 kadın, ortalama yaş 58.7 ± 9.4) hasta ve eşlik eden metabolik sendromu olmayan 47 (26 erkek, 21 kadın, ortalama yaş 60.3 ± 9.1) hastadan oluşan toplam 139 hasta dahil edildi. Tüm hastalarda ekokardiyografik asendan aorta ve sol atriyum çapı ölçüldü.BulgularHer iki grupta yaş ve hipertansiyonun bulunma süresi açısından istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Her iki grupta asendan aorta çapı arasında fark bulunamadı ancak sol atriyum çapı metabolik sendrom grubunda daha fazlaydı ancak bu fark istatiksel açısından anlamlı değildi. Ayrıca kadın hastalar kendi arasında değerlendirildiğinde sol atriyum çapı MS olanlarda MS olmayanlara kıyasla anlamlı olarak daha fazlaydı.SonuçBu çalışmada hipertansif hastalarda eşlik eden MS olması ve olmaması ile ekokardiyografik asendan aorta çapı ve sol atriyum çapı arasında istastiki anlamlı bir bulunamadı.. Ancak metabolik sendromu olan kadın hastalarda sol atrium çapındaki artış anlamlı olarak bulundu. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.Anahtar KelimelerMetabolik Sendrom, Hipertansiyon, Asendan Aorta, Sol Atriyum
Malatya merkez ilçede yaşayan 20 yaş ve üzeri kadınlarda metabolik sendrom ve bileşenlerinin prevalansı, etkileyen faktörler ve metabolik sendromun öfke durumu ile ilişkisi
Amaç: Malatya merkez ilçede 20 yaş üstü kadınlarda metabolik sendrom (MetS) ve risk faktörlerinin prevalansını, MetS un risk faktörleriyle ilişkisinin belirlenmesi ve öfke ile MetS arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu araştırma Nisan 2008- Eylül 2008 tarihleri arasında yapılmış olup kesitsel tipte bir araştırmadır. Otuz küme örnekleme yöntemi ile Malatya merkez ilçedeki sağlık ocaklarına bağlı otuz sağlık evi bölgesi sistematik örnekleme ile seçilmiş ve her bir kümeden ortalama 20 ile 25 bireye ulaşılarak, araştırmaya 669 birey dahil edilmiştir. Bireylere bir gün öncesinde sosyodemografik faktörler, sosyoekonomik faktörler, aile hikayesi, yaşam tarzları ve öfke durumlarını sorgulayan bir anket uygulanmıştır. Bireyler ertesi gün sağlık ocaklarına çağrılmıştır. Sağlık ocağına gelen bireylerin boy, kilo, kan basıncı ve bel çevreleri ölçülmüştür. Laboratuar analizi için kanları alınmıştır. MetS NCEP ATPIII tanı kriterlerine uygun olarak tanımlanmıştır. Verilerin analizinde ki-kare testi, t-testi ve lojistik regresyon kullanılmıştır.Bulgular: Araştırma kapsamına giren kadınlarda yaş ortalaması; 41.9 ±12.7 idi. MetS prevalansı %30.9, 60 yaş ve üzeri yaş grubunda %61.3 bulunmuştur. MetS görülme sıklığı yaşla birlikte artmaktadır (P=0.0001). Eğitim durumu, medeni durum, vücut kitle indeksi, aile tipi, sigara içme durumu ve gebelik sayısı ile MetS prevalansı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Fizik aktivite, gelir durumu, aile hikayesi ve öfke ile anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Çalışmamızda MetS parametreleri arasında, en sık gözlenen % 45.6 oranında abdominal obesite (bel çevresi>88) ve HDL düşüklüğü olmuştur. İkinci sırada hipertansiyon (%35.1), üçüncü sırada ise trigliserid yüksekliği (%30.8) gözlenmiştir. Araştırma kapsamına giren kadınlarda, MetS olanlar arasında birinci sırada yüksek açlık kan şekeri (%76.7), ikinci sırada trigliserid yüksekliği (%69.4), üçüncü sırada hipertansiyon (%63.5) gözlenmiştir.Sonuç: Malatya'da MetS güçlü bir şekilde abdominal obesiteyle ilişkilidir. Obesiteyi konrol altına almak ya da önlemek MetS gelişimini önleme de merkezi rol oynar. Bunun için etkili bir eğitim, iyi bir diyet ve fizik aktivite artışı gereklidir.