Metabolic syndrome
112 theses under this subject heading
Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması
Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.
Hiatal herni ve metabolik sendrom ilişkisinin araştırılması
Metabolik Sendrom (MetS) ile Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GÖRH) ve Hiatal Herni (HH) ile obezite arasındaki ilişkiye dair literatürde anlamlı çalışmalar mevcuttur. Bizim çalışmamızda HH ile MetS ve komponentleri arasında ilişki olup olmadığını araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya hastanemiz İç Hastalıkları polikliniğine Şubat 2022 – Mart 2023 tarihleri arasında başvurmuş, herhangi bir nedenle istenen Özofagogastroduodenoskopi (ÖGD) veya Toraks-Üst Abdomen bilgisayarlı tomografi görüntüleme yöntemleri ile HH saptanmış 89 hasta ve ÖGD sonucu normal olan 44 kişi kontrol grubu olarak dahil edildi. İleri yaş HH ile ilişkili bulundu (p=0,001). HH'li grup ile kontrol grubu arasında bel çevresi açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,016). HH'li grupta semptomatik reflü ve buna bağlı PPİ kullanımına daha sık rastlandı (p=0,01). Hasta ve kontrol grubu arasında MetS varlığı açısından istatistiksel anlamlı fark tespit edilemedi (p=0,337). Ortalama HDL-kolesterol değerleri bakımından iki grup arasında anlamlı fark mevcuttu (p=0,006). HH'li hastalar kendi içlerinde MetS bulunan ve bulunmayan olarak ikiye ayrıldığında bel çevresi ortalamaları MetS bulunan grupta daha yüksek değerlerde görüldü, istatistiksel anlamlı fark saptandı. MetS bulunan ve bulunmayan gruplar laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırıldığında Lenfosit sayısı, Glukoz, GGT, Trigliserid, HDL-Kolesterol, HbA1c, İnsülin ve HOMA-IR düzeyleri arasında anlamlı farklılık görüldü (p<0,05). HDL-Kolesterol düzeyleri MetS bulunan HH'li hastalarda bulunmayanlara göre anlamlı düzeyde yüksekti. Yine MetS bulunan grupta daha yüksek oranda hepatosteatoz saptandı ve gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edildi (p=0,014). Sonuç olarak çalışmamızda HH ile MetS arasında doğrudan anlamlı bir ilişki kurulamadı, HH'li hastalarda daha yüksek saptanan HDL düzeyleri nedeniyle MetS sıklığı daha düşük görülüyor olabilir. Bu konu ile ilişkili daha fazla hasta içeren gruplarla kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Hiatal Herni, Metabolik Sendrom, Obezite
Aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin metabolik sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirilmesi
Metabolik Sendrom bir halk sağlığı sorunu haline dönüşmüş olan bozulmuş açlık glisemisi, yüksek kan basıncı, dislipidemi ve abdominal obezite ile karakterize bir sendromdur. Neden olabileceği hastalıklar açısından değerlendirme yapmak,danışmanlık hizmeti sunmak,ilgili branşa hastayı yönlendirmek bu hastalıkları yönetmede önemlidir. Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin Metabolik Sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 384 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve metabolik sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirmeye yönelik literatür eşliğinde hazırladığımız anket yüz yüze görüşme metodu ile uygulanmış ve yanıtlardan elde edilen veriler kaydedilmiştir. Verilerin analizi ve değerlendirilmesinde IBM SPSS v20 programı kullanılmıştır. Analiz sonucu P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Katılımcıların %49,5'i 18-35 yaş aralığındaydı, %94,5'i üniversite mezunuydu, %6'sı beslenme konusunda yeterli bilgiye sahipti. Bilgi Düzeyi sorularından alınan puanlar 16,0-36,0 arasındaydı, ortalaması 29,9±6,0'ydı ve 51 yaş ve üzerindekilerin, diğer meslek grubundakilerin, üniversite mezunu olmayanların, gelir düzeyi 4501-9000 arasında olanların bilgi düzeyi puanı daha düşük,sigara içmeyenlerin, sağlıklı beslenme-yaşam konusunda yeterli bilgisi olanların ve bu bilgiyi televizyondan elde etmeyenlerin,haftada en az birkaç gün spor yapanların bilgi düzeyi puanları daha yüksekti. Çalışmamızda katılımcıların Metabolik Sendrom, risk faktörleri ve sağlıklı beslenme-yaşam konusunda bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu saptanmıştır. Farkındalığın artırılabilmesi için Metabolik Sendrom ve risk faktörlerinde erken tanının mortalite ve morbiditeyi azalttığı anlatılmalı, tedaviye uyumun gerekliliği vurgulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, metabolik sendrom, bilgi düzeyi, bilinç
Rotterdam, AES ve National Institutes of Health kriterlerine uyan PKOS'lu hastaların biyokimyasal değerlerinin ve insülin direncinin karşılaştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS), amenore, polikistik overler, hirsutizm ve obezitenin birlikteliği olarak tanımlanmaktadır. PKOS üreme çağındaki kadınların yaklaşık %5-%10?inde görülmektedir. Patogenezinde, hiperinsülinemiyle beraber olan insülin direnci ve overlerde luteinizan hormona (LH) bağımlı androjen yapımının artışı anahtar rol oynamaktadır. PKOS tanı kriterleri günümüze kadar; National Institutes of Health (NIH) 1990, Rotterdam Consensus 2003, Androjen Excess Society (AES) ve PKOS society 2009 göre sınıflandırılmaktadır. Çalışmamızda Nisan 2011-Ağustos 2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Jinekoloji polikliniğine PKOS ön tanısıyla başvuran Androgen Excess Society (AES), Rotterdam, National Institutes of Health [NIH] kriterlerine uyan hastaların biyokimyasal değerlerini ve insülin direncini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışmaya Rotterdam tanı kriterlerine göre PKOS tanısı olan kadınların (n=200), Androgen Excess Society (AES) tanı kriterlerine göre PKOS tanısılı olan kadınların (n=182), National Institutes of Health (NIH) tanı kriterlerine göre PKOS tanısı olan kadınların (n=180); antropometri, lipid profili, glukoz, insülin, oral glukoz tolerans testi (OGTT) ve hormon düzeyleri değerlendirildi. İnsülin direnci homeostatik modeli değerlendirmesi (HOMA-IR) kullanılarak hesaplandı. Gruplar arasında bel/kalça (p= 0,0001), LH/FSH (p= 0,041), AST (p= 0,035), DHEA-S ( p= 0,010), FG skorlamsı ( p= 0,007) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İnsülin direnci (HOMA-IR ? 3.8) sıklığı sırasıyla grup1: %35, grup2: %33,0 ve grup3; %37,2 bulundu. Gruplar arasında insülin direncinin istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak; bu çalışmada Rotterdam-PKOS metabolik sendromunda, NIH-PKOS insülin direncinde ve AES-PKOS dislipidemide ön plana çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Polikistik over sendromu, Tanı kriterleri, İnsülin direnci, Biyokimyasal değerler, Hormon paneli, Dislipidemi, Metabolik sendrom
Kronik spontan ürtiker hastalarında endokrinolojik hastalıkların değerlendirilmesi
Ürtiker, kaşıntılı kabarıklıklar, anjioödem(AÖ) veya her ikisinin beraber görüldüğü yüzeyel dermiste ödem oluşumu ile karakterize vasküler bir reaksiyondur. Ürtiker 6 haftadan kısa sürerse akut ürtiker (AÜ) adını alırken 6 haftayı aşan durumlar kronik ürtiker (KÜ) grubu içinde değerlendirilir. KÜ etiyolojisi ili ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen bazı hastalarda etiyoloji hala aydınlatılamamaktadır. Bu hastalar kronik spontan ürtiker (KSÜ) olarak değerlendirilmektedir. Endokrinolojik hastalıklar hormonların ve/veya hormonların etkilediği organların neden olduğu bir dizi hastalıklardır. Literatürde otoimmun tiroit hastalıkları ile KSÜ ilişkisini gösteren çalışmalar mevcut olsa da hala bu birlikteliğin sebebi ile bir görüş birliği sağlanamamıştır. KSÜ'nün kronik inflamasyonla seyrettiğine dair kanıtlar son yıllarda artmaktadır. Kronik inflamasyonla seyreden diğer deri hastalıklarında olduğu gibi KSÜ'de de metabolik sendrom riski artışını bildiren yayınlar mevcuttur. Seks hormonlarının kadın hasta popülasyonunda az oranda da olsa semptom şiddetine etkisi olduğunu bildiren çalışmalar mevcuttur. KSÜ prevelansında çocukluk döneminde cinsiyet açısından anlamlı bir fark bulunmaması, 20-64 yaş arasında kadın cinsiyet baskınlığı, 64 yaş sonrasında ise bu farkın kaybolması bu durumun seks hormonlarının patogeneze katkıda bulunduğu hipotezini desteklemektedir. Biz bu çalışmada KSÜ hastalarında ve kontrol grubunda eşlik eden endokrinolojik hastalıkların insidansını, hastaların ve kontrol grubunun epidemiyolojik özelliklerini, tiroit fonksiyon testlerini, kan glukoz düzeylerini, tiroit oto antikor seviyelerini, kadın hastaların ürtiker şiddetlerinin menarş, menstruasyon dönemleri, gebelik, oral kontraseptif(OKS)/hormon replasman tedavisi(HRT) kullanımı ile değişip değişmediğini ve varsa eşlik eden diğer endokrinolojik hastalıkları değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya Ocak 2021-Haziran 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvurup KSÜ tanısı alan, yaşları 18 ile 74 arasında değişen 107 hasta ile bilinen sistemik bir hastalığı olmayan yaşları 18 ile 65 arasında değişen yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile eşleşecek şekilde seçilen 53 gönüllü birey kontrol grubu olarak dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunda açlık serum glukoz, TSH, serbest T4 (sT4), anti tiroglobulin (Anti-TG) anti tiroid peroksidaz (Anti-TPO) düzeyleri karşılaştırıldı. Ayrıca her iki grup endokrin sistemin diğer elemanlarını (paratiroid, hipotalamus-hipofiz-adrenal aksı, gonadlar, pankreas) ilgilendiren hastalıkların varlığı açısından detaylı olarak sorgulandı. Hasta ve kontrol grubunda TSH ve sT4 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark tespit edilmemiştir. Ancak TSH düşüklüğü KSÜ grubunda oransal olarak daha yüksek olduğundan rutin takibin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Anti-TG açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamışken Anti-TPO düzeyi KSÜ grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,014). Hasta grubundaki bireylerin 19'unda yüksek Anti-TPO düzeyi saptanmışken kontrol grubunda sadece 2 hastada yüksek seviyede Anti-TPO gözlendi. Tiroit oto antikor pozitifliği bulunan hastalarda tiroit fonksiyon testleri takibinin sık aralıklarla yapılması gerektiğini ve bu hasta grubunda KSÜ ile görülme sıklığı artmış diğer otoimmün hastalıkları da sorgulamanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Kronik inflamasyonla giden deri hastalıklarının metabolik sendrom açısından bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. KÜ'de sistemik inflamasyon düzeyinin arttığına dair veriler gün geçtikçe artmaktadır. Biz çalışmamızda DM oranını anlamlı olarak yüksek bulduk (p=0,016). Kronik ürtiker hastalarının genç yaşlarına rağmen metabolik sendrom komponentlerinden bir veya daha fazlasını taşıyabileceğini, bu durumun göz önünde bulundurularak uygun tarama testlerinin yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda hormonal faktörlerin ürtiker şiddetini etkilediğini belirten hastalar olsa da istatistiksel olarak bir yorum yapmak mümkün değildir. Literatürde doğal hormonal faktörlerin ve OKS/HRT kullanımının KSÜ üzerine etkisini inceleyen randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Subklinik hipotiroidi hastalarında serum adropin düzeyinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Tiroid bezinden salgılanan tiroid hormonları, tüm vücut hücrelerinin büyüme ve gelişmesi ile enerji metabolizması üzerinde düzenleyici etkisi olan hormonlardır. Subklinik hipotiroidi ise, artmış serum tiroid uyarıcı hormon (TSH) konsantrasyonu yanında tiroksin (fT4) ve triiyodotironin (fT3) seviyelerinin referans aralıkları içinde olması durumudur. Hipotiroidi öncüsü olabilen subklinik hipotiroidi; özellikle metabolik sendrom, insülin direnci, kardiyovasküler sistem hastalıkları, endotelyal fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz gelişiminde etkili olabilmektedir. Adropin, esas olarak karaciğer ve beyinde enerji homeostazı ile ilişkili gen (Enho) tarafından kodlanan bir peptit hormonudur. Glikoz ve lipid homeostaz dengesinde ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Karaciğer, beyin, kalp, böbrek, pankreas ve gastrointestinal sistem gibi birçok doku ve organda üretilir. Çalışmamızın amacı; SKH hastalarında adropin seviyesinin değişip değişmediğini saptamak ve böylece subklinik hipotiroidinin klinik sonuçlarında ve patofizyolojisinde aracı bir markır olup olmayacağını tespit etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya akut veya kronik hastalık ve antitiroid ilaç dahil herhangi bir ilaç kullanım öyküsü olmayan gönüllüler alındı. TSH düzeyine göre bireyler subklinik hipotroidi (TSH: 5-10 mIU/l ) (n:41) ve ötroid kontrol (n:43) olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gönüllülerin biyokimyasal parametreleri, tiroid fonksiyon testleri, serum adropin düzeyleri çalışıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) açısından istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p >0,05). İki grup arasında adropin düzeyi SKH grubunda 136.75± 41.87 ng/ml iken; kontrol grubunda ise 220.65± 64.93 ng/ml olarak tespit edilmiştir ve gruplar arasında serum adropin düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Adropin düzeyi ile TSH arasında negatif bir korelasyon saptanırken (r:-0.765; p:<0.001) ; FT3 ve FT4 ile anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r: -0.033; p: 0,765, r: 0.075; p:0,496, sırasıyla). Sonuç: SKH hastalarında kontrolleri ile kıyaslandığında serum adropin düzeyi anlamlı düşük saptamıştır. Bunun nedeninin adropin sentezi yapılan dokuların, tiroid hormon düzeyi ile gelişen patofizyolojik veya metabolik olaylarla direk veya indirekt mekanizmalar üzerinden ENHO gen ekspresyonunu etkilemesinden kaynaklanacağını düşünmekteyiz. Bu olası mekanizmaları aydınlatabilmek için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır Anahtar Sözcükler: Adropin, subklinik hipotiroidi, metabolik sendrom, insülin direnci, ateroskleroz
Biochemical comparative study for the role of selenium and chromium in metabolic syndrome
This study aimed to mark the role of selenium and chromium in MetS and their association with components and to know the effect of age, sex, and BMI on the studied parameters. Samples were collected from 140 participants, and 70 of them met the syndrome criteria used in this study. The other 70 were as a control group. Participants were divided by age, sex, and BMI. The target ages ranged from 20-75 years. The concentrations of Se, Cr, FBG, F. Insulin, HOMA-IR, TG, HDL, UA, and fibrinogen were examined. In addition to measuring systolic and diastolic blood pressure, waist circumference, weight, and height. The results showed an inverse correlation between selenium and chromium with MetS. Age, sex, and BMI had a clear effect on the concentration of the studied parameters. The results showed a significant increase in the concentration of FBG, F. Insulin, HOMA-IR, TG, UA, fibrinogen, WC, SBP, and DBP. While it recorded a decrease in the concentration of HDL, Se, and Cr. Through the ROC Curve procedure, Se and Cr record a distinctive ability between non-diabetic MetS and control subjects. The concentrations of Se and Cr decrease with the occurrence of MetS, which may be useful in the future as diagnostic parameters of the syndrome or conduct studies to prove their therapeutic usefulness in improving MetS.
Kronik HBV ve HCV hastalarının metabolik sendrom ile ilişkisi
Hepatit B ve hepatit C, tüm dünyada yaygın görülen önemli bir kronik karaciğer hastalığı sebebidir. Kronik karaciğer hastalığına yol açtığı gibi, son yıllarda kronik hepatit ve karaciğer yağlanması birlikteliği gündeme gelmiştir. Bu durum, virüsün hepatit yapmanın yanı sıra metabolik değişikliklere de neden olduğunu düşündürmüştür. Literatürün, karaciğer yağlanmasını Metabolik Sendrom (MS)'un hepatik tezahürü olarak göstermesi, HBV ve HCV ile MS ilişkisini dikkat çekici kılmıştır. Bu çalışmada, kronik hepatit B ve hepatit C'nin MS ve komponentleri ile ilişkisini araştırmayı planladık. Çalışmaya 62 kronik hepatit C (erkek/kadın: 22/40) ve 358 kronik hepatit B hastası (erkek/kadın: 219/139) dâhil edildi. Hastaların demografik bilgileri alındı ve sonra serolojik ve biyokimyasal testler yapıldı. Uluslararası Diyabet Federasyonu kriterlerine göre MS tanısı araştırıldı. Hastalarda insülin direnci (IR), Homeostasis model assesment (HOMA) indeksi kullanılarak belirlendi. Tüm hastaların yaş ortalaması 43,43±13,42, VKİ ortalaması 27,69±4,96 olarak saptandı (p<0.05). Çalışmamızda, 62 HCV'li hastanın 24'üne (%38,7), 358 HBV'li hastanın 97'sine (%27,1) MS tanısı konuldu. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,086). HCV'li hastaların 11'inde (%17,7), HBV'li hastaların ise 32'sinde (%8,9) diyabet olup iki grup arasında fark saptanmadı (p= 0,059). Hastaların 207'sinde (%49,3) IR saptandı. Hepatit C'lilerin 31'inde (%50) IR varken, hepatit B'lilerin ise 176'sında (%49,2) IR tespit edildi. İki grup karşılaştırıldığında fark saptanmadı (p=0,987). Ayrıca, MS tanısı olan HCV ve HBV hastaları arasında da diyabet ve IR açısından fark yoktu (p=0,857). Hasta popülasyonumuzda %38,3 oranında karaciğer yağlanması olduğunu gördük. HCV'lilerde 24 (%38,7) kişide yağlanma varken, HBV'lilerde ise 137 (%38,3) kişide yağlanma vardı, iki grup arasında fark saptanmadı (p=0,939). MS tanısı alan HCV ve HBV hastaları arasında da yağlanma açısından anlamlı fark yoktu (p=0,933). Sonuç olarak, kronik HBV enfeksiyonunun da tıpkı HCV enfeksiyonu gibi karaciğer yağlanmasında rol oynayan ve MS açısından risk teşkil eden bir enfeksiyon olduğu söylenebilir. Dolayısıyla HBV'nin, MS ve karaciğer yağlanmasının getirdiği bütün risklere tıpkı HCV gibi sahip olduğu öne sürülebilir. Bununla birlikte, bu konuda yapılacak daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Psoriasisli hastalarda metabolik sendrom komponentlerinin retrospektif olarak araştırılması
Amaç: Psoriasis keskin sınırlı, eritemli papül ve plaklar üzerinde yerleşmiş parlak, sedefi-beyaz skuamlarla karakterize, kronik seyirli inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Etyolojisi tam olarak bilinmemekle beraber, oluşumunda kalıtsal bir yatkınlığın olduğu ve yaşam süresi içinde herhangi bir zamanda çeşitli tetikleyici faktörlerle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Son yıllarda psoriasisteki kronik inflamasyonun metabolik ve vasküler bozuklukların gelişimine neden olduğu öne sürülmekte ve çalışmalar psoriasise eşlik eden komorbiditeler üzerine yoğunlaşmaktadır. Psoriasis ile ilişkili komorbiditeler arasında metabolik sendrom da yer almaktadır. Bu çalışmada, psoriasisli hastalarda metabolik sendrom komponentlerinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla 2007-2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı kliniğinde psoriasis tanısıyla takip ve tedavileri yapılan hastaların arşiv dosyaları ve otomasyon bilgileri incelenmiştir. Hastaların açlık kan şekeri değerleri, antidiyabetik tedavi almaları; sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri, antihipertansif tedavi almaları; serum lipid düzeyleri ve beden kitle indeksleri verileri değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 154 olgunun NCEP ATP III metabolik sendrom tanı kriterlerine göre 71 (% 46.1)'inde artmış kan basıncı, 36 (% 23.4)'sında artmış açlık kan şekeri saptandı. 154 olgunun 102(% 66.2)'sinde düşük HDL düzeyi, 64(% 41.6)' ünde yüksek trigliserid düzeyi saptandı. Beden kitle indeksi 30'un üzerinde olan 47 olgu (% 30.5) saptandı. Çalışmada obezite kriteri olarak beden kitle indeksi kullanıldığında psoriasisli 154 olguda NCEP ATP III tanı kriterlerine göre beş kriterden ( obezite, artmış kan basıncı, yüksek trigliserid düzeyi, düşük HDL düzeyi, artmış açlık kan şekeri) üçünü sağlayan 52 olgu (% 33.8) saptandı. Sonuç: Psoriasisli olguların eşlik edebilecek metabolik sendrom komponentleri açısından bir multisistem hastalığa yaklaşım gibi takip ve tedavileri yapılmalıdır.
Investigation of LP (A), APO A and apo B levels in terms of lipid profile and atherosclerosis in patients with metabolic syndrome living in and around yozgat province.
Objective: Metabolic syndrome, which poses a serious threat to human health, is one of the most important issues that need to be emphasized in recent years. The incidence of metabolic syndrome, which is the leading cause of cardiovascular diseases in our country and all over the world and the leading cause of death, continues to increase day by day. Our study was planned and carried out in Yozgat in order to provide early detection of atherosclerosis and to regulate lipid profile by investigating Lp (a), Apo A1 and Apo B levels in terms of lipid profile and atherosclerosis in patients with metabolic syndrome. Methods: 128 volunteer patients aged between 18-80 years were planned to participate in the study. As a prospective volunteer; Control group with metabolic syndrome (Group-1) and non-metabolic syndrome (Group-2) were included in this study. Blood from these patients was placed in gel biochemistry tubes. Lipid profiles and fasting blood sugars of these patients were studied with routine tests on biochemistry autoanalyser (Abbot C18200) in Biochemistry laboratory. The results were obtained from biochemistry laboratory. Lp (a), Apo A1 and Apo B Tests were kept in the freezer at -20ºC until the study and micro elisa method was studied. Data were analyzed using IBM SPSS Statistics Standard Concurrent User V 25 (IBM Corp., Armonk, New York, USA) and MedCalc 9.2.0.1. The normal distribution of the numerical variables was evaluated by the Shapiro Wilk normality test and Q-Q graphs. Two independent samples t test was used for numerical variables. One-way covariance analysis was used to compare age-adjusted values. The relationship between numerical variables was analyzed by Pearson correlation analysis. ROC analysis was used to evaluate LP (a), Apo A1and Apo B variables as diagnostic tests. The probabilities for age-adjusted ROC analysis were calculated using binary logistic regression. A p value of <0.05 was considered statistically significant. Results: In our study, Lp (a), Apo A1, Apo B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL, HDL and waist circumference values were compared between group-1 (patient) and group-2 (control). The mean age of the patient group was higher than the control age. When corrected according to age variable, LP(a) triglyceride, LDL and waist circumference values of the patient group were statistically higher than the control group values. In our study, Lp (a), Apo-A1, Apo-B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL, HDL and waist circumference values were compared between group-1 (patient) and group-2 (control). In the analysis performed without taking into account the variable of Lp(a), Apo A1, Apo B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL and waist circumference values were found to be higher than the control group. The difference between the HDL values of the patient group and the control group was not statistically significant. (P = 0.001). When corrected according to age variable, Lp(a) triglyceride, LDL and waist circumference values of the patient group were statistically higher than the control group values. Conclusion: Inthis study significant relationships between metabolic syndrome and increase in LP(a) triglyceride, LDL and waist circumference were found. This significant increases might be interpreted causes of atherosclerosis. Metabolic syndrome and atherosclerosis will be prevented by preventing lifestyle changes or increasing pharmacologically controlled Lp A, triglycerides, LDL and waist circumference in the early period. However, this study should be repeated extensively between a wider group and age-matched groups. Keywords: Metabolic syndrome, Lp(a), lipid profile, Atherosclerosis,
Fruktozla beslenen ratlarda stevia rebaudiana'nın serum irisin ve glukagon benzeri peptit 1 (GLP1) düzeyleri üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, fruktozla beslenen ratlarda Stevia rebaudiana'nın serum irisin ve glukagon benzeri peptid 1 (GLP-1) düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması ve stevianın karaciğer, böbrek ve beyin dokularına olan etkisinin histopatolojik olarak değerlendirilmesidir. Bu amaçla 42 adet erkek Sprague Dawley rat kullanılmıştır. Gruplar, K; kontrol, S-6; 6 mg/kg stevya, S-12; 12 mg/kg stevya, F; %20 fruktoz, F-6; %20 fruktoz + 6 mg/kg stevya, F-12; %20 fruktoz + 12 mg/kg stevya şeklinde oluşturulmuştur. 16 haftalık denemenin sonunda serum örneklerinde glukoz, total protein, albümin, ALT, AST, LDH, üre, ürik asit, kreatin, total kolesterol, trigliserit, HDL, LDL ve irisin ile GLP-1 düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca tüm deney gruplarındaki ratların karaciğer, böbrek ve beyin dokusu hemotoksilen-eosin ile boyanarak, bu dokularda hasar olup olmadığı araştırılmıştır. Serum glukoz düzeylerinin K grubuna göre, F, F-6 ve F-12 gruplarında yükseldiği, S-6 ve S-12 gruplarında düştüğü ve gruplar arasındaki bu farkın istatistiksel olarak önemli olduğu görülmüştür (P<0,05). Serum irisin ve GLP-1 seviyelerinde gözlenen farklılıkların anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Yalnızca stevya verilen ratların karaciğer dokularında hafif bir steatoz gözlenmiştir. Fruktoz ve stevyanın birlikte verildiği ratların karaciğer dokusunda ise daha şiddetli steatoz görülmüştür. Fazla miktarda stevya kullanımının karaciğere zararlı olacağı görüldüğü için stevyayı kabul edilebilir miktarlarda tüketmeye özen gösterilmelidir. Ayrıca metabolik sendroma yatkın bireylerin stevya kullanırken daha dikkatli olmaları gerektiği sonucuna varılmıştır.
Şanlıurfa ili Eyyübiye Sağlıklı Hayat Merkezi'ne başvuran bireylerde metabolik sendrom risk etmenleri ile beslenme örüntüsünün belirlenmesi
Bu çalışma; Şanlıurfa İli Eyyübiye Sağlıklı Hayat Merkezi'ne başvuran bireylerin metabolik sendrom risk etmenleri ile beslenme örüntüsünün belirlenmesi amacıyla toplam 134 (%88,1'i kadın) yetişkin birey üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin demografik özellikleri, fiziksel aktivite durumları, beslenme alışkanlıkları, Akdeniz diyetine uyumları, bazı biyokimyasal parametre değerleri ve antropometrik ölçümleri saptanmıştır. Bireylerin Akdeniz diyetine uyumları, Akdeniz Diyetine Uyum Ölçeği (PREDIMED/MEDAS) ile belirlenmiştir. Bireylerin metabolik sendrom risk durumları AHA/NHLBI (American Heart Association / National Heart, Lung and Blood Institute) ve IDF (International Diabetes Federation)'ye ait iki ayrı kriter kullanılarak belirlenmiştir. Bireylerin AHA/NHLBI kriterlerine göre metabolik sendrom prevelansı %24,6 (Erkek: %12,5; Kadın: %26,2), IDF kriterine göre ise sırasıyla %29,9 (Erkek: %37,5, Kadın: %28,8) olarak bulunmuştur. Bireylerin Akdeniz diyet ölçeğine uyumları ile metabolik sendrom durumları arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Hem AHA/NLBI hem de IDF kriterine göre bireylerin metabolik sendrom durumları incelendiğinde; yaş, eğitim durumu, medeni hali, antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel çevresi, kalça çevresi, boyun çevresi, bel/boy oranı, vücut yağ yüzdesi), biyokimyasal parametreleri (açlık kan şekeri, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserid) ve kan basıncı değerleri ile arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, önemli bir halk sağlığı sorunu olan metabolik sendromun önlenmesi ve tedavisinde uygun beslenme programları hazırlanması ve toplumun beslenmede bilinçlendirilmesi ve eğitimi için sağlık hizmetlerinde diyetisyenlerin daha fazla istihdam edilmesi ve aktif olarak görev almaları gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Akdeniz Diyet Ölçeği, Beslenme Durumu
Psoriasisli hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinin framingham risk skoru ve ayak bileği-kol indeksi ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, psoriasisli hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinin Framingham Risk Skoru ve Ayak bileği-kol İndeksi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca kalp damar hastalıkları açısından risk teşkil etmesi nedeniyle hastalarda metabolik sendrom kriterleri, serum CRP düzeyleri ve sigara kullanımı ile psoriasisteki sistemik inflamasyonun süresi ve PASI veya VYA ile belirtilen şiddetinin kardiyovasküler riske etkisi de değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvurarak klinik ve/veya histopatolojik olarak psoriasis vulgaris tanısı almış 50 hasta ile poliklinik muayenesi sonucu kronik inflamatuar patoloji saptanmayarak psoriasis dışı tanılar almış, yaş ve cinsiyet uyumlu 50 kontrol hastası dahil edimiştir. Katılımcıların yaş, cinsiyet, boy, kilo, bel çevresi verileri, vücut kitle indeksi, bel-kalça oranı, kol ve ayak bileği tansiyonları, açlık kan şekeri, lipid profili ve CRP değerleri ile sigara kullanımı ve eşlik eden sistemik hastalık öyküleri not edilmiştir. Psoriasis hastalarında ek olarak hastalık süresi, PASI ve VYA da kaydedilmiştir. Hastaların FRS ve ABİ değerleri hesaplanmış, ayrıca metabolik sendrom olup olmadığı da kaydedilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS 20.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hastaların bel çevresi ortalaması kontrollere göre daha yüksek olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,033). Hastaların VKİ de kontrollere göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p=0,014). Gruplar ek hastalıklar açısından karşılaştırıldığında hasta grubunda psoriasise eşlik eden hastalık oranı anlamlı olarak fazlayken (p=0,030) ek hastalıklardan kardiyovasküler risk açısından anlamlı olan diyabet ve hipertansiyon ayrıca gruplandırıldığında hastalar ve kontroller arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Psoriasis hastalarında sigara kullanma oranı kontrollere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). Hastaların FRS ortalaması kontrollere göre yüksek olup bu yükseklik istatistiksel olarak anlamı değilken (p=0,075), hastaların ABİ değeri ortalaması kontrollere göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır(p<0,001). Psoriasis hastalarında metabolik sendrom daha yüksek oranda saptanmakla birlikte, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Psoriasis hastalarında PASI, VYA ve hastalık süresinin FRS ve ABİ değerlerine anlamlı etkisi olmadığı gözlenmiştir. Sonuç ve Öneriler: Çalışmamız psoriasis hastalarında FRS ve ABİ?nin beraber değerlendirildiği ilk çalışma olup, bulgular psoriasisin kalp damar hastalıklarına zemin hazırladığını, psoriasisli hastaların kardiyovasküler risk faktörleri açısından değerlendirilmesi, bu yönden eğitimi ve takibi gerekliliğini ortaya koymuştur.
Metabolik sendromlu kadınlarda alt üriner sistem semptomları ve cinsel fonksiyonun değerlendirilmesi
Amaç; Metabolik Sendromlu premenapozal kadın hastalardaki cinsel fonksiyonun ve alt üriner sistem semptomlarının, sağlıklı premenapozal kadın hastalarla karşılaştırmaktır. Materyal metod; Çalışmaya 18 yaş üstü premenapozal toplam 34 MS'lu hasta ve aynı yaş grubunda 30 sağlıklı gönüllü alındı. Tüm katılımcılara FSFI, UDI-6, IIQ7 formları doldurtuldu. Her iki grubun form skorları istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular; Çalışmamızın hasta grubunun yaş ortalaması 40,50, kontrol grubunun ise 38.17 idi(p=0,09). Hasta ve kontrol grubundaki FSFI, UDI-6 ve IIQ-7 skorları ise sırası ile 17.38, 6.27, 6.38 ve 26.20, 2.47, 3.38 idi. Sonuç; MS'li kadın hastalarla kontrol grubunun UDI-6, IIQ-7, FSFI ve FSFI'nın alt skala skorları ile karşılaştırıldığında IIQ-7 ve FSFI-ağrı skalası dışındaki tüm skorlarda anlamlı fark saptandı. Tüm veriler MS'lu hastaların cinsel ve alt üriner sistem fonksiyonlarının kötü yönde etkilendiğini göstermektedir
Otonom kortizol sekresyonu olan sürrenal adenomlu hastalarda DHEASO4 (Dihidroepiandrostenedion sülfat) düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı kliniğimizde otonom kortizol sekresyonu (OKS) nedeni ile takip ettiğimiz hastalarımızın tanısı sırasında kullanılan biyokimyasal testlerin değerlendirilmesi, hastalarımızın DHEASO4 seviyesinin bakılması ve metabolik sendrom komponentleri açısından hastanın muayenesinin tekrarlanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2015-Haziran 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde endokrinoloji kliniğinde OKS tanısıyla takip edilen 18 yaşını doldurmuş 35 hasta ile yaş ve cinsiyetleri ile uyumlu 32 nonfonksiyonel adenomu olan hasta alındı. Çalışmada bakılacak olan parametreler, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (MergenTech EBYS) kullanılarak tespit edildi. Buradan hastaların başvuru esnasında bakılan biyokimyasal parametreleri, görüntüleme sonuçları elde edilerek bu veriler kaydedildi. Bulgular: Hastaların % 65,7'si kadın ve % 34,3'ü erkekti. Çalışmaya dahil edilen OKS hastalarının yaş ortalaması 58,57±7,81; kontrol grubu yaş ortalaması 57,41±9,09 yıl idi. Hastalarda en sık görülen hastalık hipertansiyon (HT), ikinci sıklıkta diyabetes mellitus (DM) idi. Biyokimyasal verilere bakıldığında yalnızca trigliserit (TG) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p= 0,004). Her iki hasta grubunun adenom boyutlarına ve yönlerine bakıldığında solda adenomu olan hastaların adenom boyutları karşılaştırıldığında nonfonksiyonel adenomu olanların adenom boyutları daha küçük bulundu (p=0,032). DHEASO4 seviyesi OKS olan hastalarda ortalama 46,29±31,56 µg/dL; nonfonksiyonel adenomu olan hastalarda ortalama 82,81±47,96 µg/dL olarak hesaplandı ve bu sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,001). Çalışmamızda DHEASO4 için OKS tanısı koyulmasındaki cut-off 53,35 µg/dL idi ve bu % 74,3 sensitivite ve % 74,2 spesifiteye sahipti. Sonuç: OKS tanısı koyulmasında DHEASO4 düzeyleri kullanılabilir fakat daha fazla bireyde araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Adrenal insidentaloma, DHEASO4 seviyesi, nonfonksiyonel adenom, otonom kortizol sekresyonu
Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı olan olgularda polinöropati varlığının klinik ve elektrofizyolojik çalışmalarla belirlenmesi
Periferik nöropati; periferik motor, duysal, otonom sinirlerin çok çeşitli sebepler ile tek tek ya da bir arada hasarlanması sonucu oluşan ve sık görülen bir nörolojik patolojidir. Bozulmuş açlık glukozu (BAG) ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT) olan hastalar `pre-diyabet' olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda pre-diyabette polinöropatinin varlığını araştıran birçok çalışma yapılmakta ve bu olgularda yüksek oranda nöropati saptanmaktadır.Bu çalışmada bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı olan olgularda metabolik sendrom varlığı, serum kolesterol, trigliserid, ürik asit düzeyleri, insülin direnci, abdominal obesite varlığı, ve polinöropati varlığını araştırmaya yönelik ayrıntılı nörolojik sorgulama ve muayene, standart sinir iletim çalışmaları yanı sıra erken dönem nöropatiyi daha iyi gösteren dorsal sural sinir, F dalga latansı ve küçük lif tutulumunu daha iyi gösteren kutanöz sessiz period, sempatik deri yanıtları gibi özellikli elektrofizyolojik incelemeler yapılmıştır.Çalışmamızda BAG ve BGT tanılı olgularda yüksek oranda polinöropati varlığını gösterdik. Yaptığımız elektrofizyolojik çalışmalar ile erken dönemde polinöropati varlığını belirlemede özellikle Dorsal Sural Sinir iletim çalışması, DSRAR ve Tibial sinirden ölçülen F dalga latansının etkili olduğunu saptadık. Ayrıntılı hasta sorgulaması, duyu muayenesi ve standart SİÇ yanı sıra dorsal sural sinir, F dalga latansı, DSRAR gibi özellikli elektrofizyolojik ölçümler ile henüz hastaların asemptomatik olduğu erken dönemde polinöropati varlığının ve ağırlıklı lif tipi etkilenmesinin belirlenebileceğini belirledik.
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında metabolik sendrom sıklığı
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), kişinin sosyal ve mesleki işlevselliği üzerinde ciddi olumsuz etkileri olan, kronik seyirli, obsesyon ve kompulsiyonlarla karakterize bir hastalıktır. OKB tedavisinde ilk seçenek tedavi olarak selektif serotonin gerialım inhibitörleri (SSRI) ve trisiklik bir antidepresan olan klomipramin kullanılmaktadır. Tedaviye dirençli olgularda güçlendirme tedavisi olarak bir antipsikotik eklenmesi sık kullanılan bir yöntemdir. Antipsikotik ilaç kullanımı ile metabolik sendrom (MS) gelişimi arasındaki ilişki son zamanlarda sıkça araştırılmıştır.Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Anksiyete Bozuklukları Birimi'ne başvuran, Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı almış, sadece antidepresan kullanan ve antidepresanla birlikte antipsikotik kullanan 20'şer hasta değerlendirmeye alındı. Her iki gruptaki hastaların biyokimyasal olarak açlık kan glukozu, LDL, HDL, total kolesterol ve trigliserit düzeyleri ölçüldü. Arteryel kan basıncı, boy, vücut ağırlığı ve bel çevresi ölçümleri yapıldı. Değerlendirmede MS açısından NCEP ATP-III kriterleri esas alındı.Bu çalışmada yapılan ölçümler sonucunda; antidepresan ilaç kullanan 6 (%30) hastada MS saptanırken, 14 (%70) antidepresan kullanan hastada MS saptanmadı. Antidepresan ve antipsikotik ilaçları birlikte kullanan grupta ise 4 (%20) hastada MS saptanırken, 16 (% 80) hastada MS saptanmadı. Yapılan değerlendirmede, bu iki grup arasında MS sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).Her ne kadar, bu çalışmada kullanılan ilaçlar açısından fark bulunamasa da, klinisyenler OKB tedavisinde antipsikotik ilaç kullanımının metabolik yan etkileri açısından dikkatli olmalıdır.
Obez olgularda İnsülin direnci, metabolik sendrom ile total oksidan ve antioksidan düzeyleri ilişkisİ
Obezite, halen tüm dünyada yaygın olarak bulunan ve görülme sıklığı hızla artan bir hastalıktır ve komplikasyonları (kalp-damar hastalıkları, şeker hastalığı, hipertansiyon vb) nedeni ile de bir halk sağlığı problemidir. Obezlerde oksidatif stres belirteçlerinin yükseldiği ve antioksidan savunma enzimlerinde azalma olduğu gösterilmiştir.Çalışmamızda obez hastalarda glukoz toleransı, metabolik sendrom (MS), insülin direnci, total oksidatif stres (TOS) ve total antioksidan durum (TAS) araştırıldı. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Kliniği'ne Nisan 2010 ? Temmuz 2010 tarihleri arasında obezite nedeniyle başvurmuş olan, vücut kitle indeksi (VKİ) 30'un üstünde olan, bilinen diabetes mellitusu (DM) olan (12 olgu) ve yapılmış olan tetkiklerle normal glukoz toleransı (50 olgu), bozulmuş açlık glukozu veya bozulmuş glukoz toleransı (17 olgu), yeni DM (15 olgu) saptanmış olan 94 hasta dahil edildi. Olguların VKİ'leri, bel/kalça oranları, HOMA indeksleri hesaplandı. Olgular, glukoz tolerans durumuna, MS olup olmamasına, insülin direncine, obezite derecesine göre gruplandırıldı ve TOS, TAS düzeylerinin gruplarla ilişkisi ve aralarındaki korelasyonlar incelendi. Glukoz tolerans durumuna, MS olup olmamasına, insülin direncine, obezite derecesine göre gruplar ile TOS ve TAS arasında anlamlı ilişki yoktu.Bu çalışmada, oksidan stresin obezite derecesi ve obez hastalar arasında MS, insülin direnci olup olmamasına göre anlamlı bir değişiklik göstermediği saptandı. Bu nedenle oksidan stresteki farklılığın obez olup olmamakla ilişkili olduğu söylenebilir. Oksidatif stresin vücut ağırlığı normal populasyonla karşılaştırılması uygun olacaktır. Ayrıca obez grupta kilo kaybının oksidatif stres üzerine etkisinin araştırıldığı çalışmaların planlanması gereklidir.
Orta ve şiddetli plak tip psoriazis hastalarında metabolik sendromun klinik ve laboratuvar bulugularının araştırılması
Psoriazis populasyonun %1-5'ini etkileyen kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda psoriazis hastalarında dislipidemi, obezite, hipertansiyon, diyabet gibi parametreleri içeren metabolik sendromun sık görüldüğünü bildiren yayınlar mevcuttur. Biz, bu çalışmamızda orta ve şiddetli plak tip psoriazis hastalarında metabolik sendromun klinik ve laboratuvar bulgularının sıklığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 50 orta ve şiddetli plak tip psoriazis ile 40 psoriazis dışı dermatolojik hastalıkları olan toplam 90 hasta dahil edildi. Psoriatik hastaların PASI skoru 10 ve üzeri olan, son 3 ay içinde herhangi bir sistemik tedavi (asitretin, siklosporin, metotreksat, fototerapi ve biyolojik ajanlar gibi) almamış olanları çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların, bel çevreleri, kiloları, boy uzunlukları, tansiyon arteriyel değerleri ölçüldü ve açlık kan şekeri, trigliserit, HDL, fibrinojen, homosistein ve adiponektin değerlerine bakıldı. Metabolik sendrom tanısı için NCEP-ATP III (Ulusal Kolesterol Eğitimi Programı erişkin tedavi paneli III) tanı kriterleri kullanıldı.Psoriazis hastalarında kontrol grubuna göre metabolik sendrom sıklığı daha fazla saptandı (p=0.01). NCEP-ATP III tanı kriterlerinden sadece hipertansiyon değeri psoriazis hastalarında istatistiksel olarak daha fazla bulundu (p=0.01). Obezite, hipertrigliseridemi düşük, HDL düzeyi ve hiperglisemi açısından kontrol grubuna göre fark saptanmadı. Proinflamatuvar ve protrombotik markırlardan fibrinojen düzeyinde yükselme (P=0,00) adiponektin düzeyinde ise düşme görüldü (P=0,00). Homosistein düzeyinde fark bulunmadı.Sonuç olarak çalışmamızda, psoriazis hastalarında metabolik sendrom sıklığı fazla saptandı ve bu durum kardiyovasküler hastalık riskinde artmaya neden olur.Anahtar Kelimeler: Psoriazis, Metabolik sendrom
Düzce ili Yığılca ilçesinde tiroid hastalıkları ve metabolik faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid bezinin en sık karşılaşılan hastalığı, tiroid bezi nodülleridir ve ülkemizde de yaygın olarak görülmektedir. Metabolik sendrom (MS), insülin rezistansı (IR) temelinde ortaya çıkan, klinik tablosunda glukoz tolerans bozukluğu, diyabetes mellitus (DM), santral obezite, esansiyel hipertansiyon, dislipidemi, proinflamatuar ve protrombotik öğeleri bulunduran, prematür aterosklerozun yer aldığı, kardiyovasküler hastalık riskinin artışı ile ilişkili olan bir risk faktörleri topluluğudur. Her iki patoloji (nodüler guatr ve MS) de endüstrileşmiş toplumlarda sıkça görülür ve yapılan çalışmalar MS komponentlerinin tiroid nodülü oluşumunu ve tiroid hacmini herhangi bir klinik ya da subklinik tiroid disfonksiyonu olmadan da etkileyebileceğini ve bu etkilerin tiroid hormonlarının etkilerinden bağımsız olabileceğini göstermektedir. Yapılan çalışmalar her iki durum arasındaki ilişkinin insülin etkisiyle ilişkili olabileceğini, yani tiroid bezinin IR sendromunun başka bir kurbanı olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada amacımız tiroid nodülaritesi ile metabolik sendrom arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.Materyal-metod: MELEN Çalışması Düzce ilinin kuzey-doğusundaki Yığılca ilçesinde yaşayan yaş ortalaması 50 olan 2298 kişiyi incelemeye alan ve Türk halkının kardiyometabolik risk faktörlerinin prevalansını değerlendirmeyi amaçlayan prospektif şekilde tasarlanmış bir çalışmadır. İlk değerlendirmeler Mayıs-Haziran 2010 tarihlerinde ilçe sosyal sağlık merkezinde yapılmış olup iki yılda bir takip yapılması planlanmıştır. Veriler anket, fizik muayene ve ölçümler, karotis intima media kalınlığı, vücut yağ kompozisyonu, tiroid ultrasonografi (TUS), elektrokardiografi, ekokardiografi (EKO) ve kan örnekleri aracılığı ile toplandı. Son çalışma grubunu 2233 katılımcı (1430 kadın, 803 erkek) oluşturdu.Bulgular: Katılımcıların % 30.5'inde guatr saptanırken, % 80'ninin ötiroid olduğu görüldü. Tiroid nodülü (MNG ve NG) saptanma oranı ise % 58.4 ile oldukça yüksekti. Guatr saptanan katılımcılarda ultrasonografik tiroid hastalığı, TSH bozuklukları ve komorbidite oranlarının anlamlı derecede daha yüksek olduğu gözlendi. Ötiroid alt grupta yapılan değerlendirmelerde nodülarite artışı ile metabolik parametreler arasındaki ilişkinin TSH değerinden bağımsız olduğu görüldü. MS varlığında guatr varlığı ve MNG oranı (% 61.5) anlamlı yüksek saptandı. MS grubunda VKI, ortalama tiroid hacmi, HOMA-IR değerlerinin anlamlı yüksek olduğu ve IR'nın tiroid nodülaritesi ve ortalama tiroid hacmi üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görüldü. Lojistik regresyon analizlerinde yaş, cinsiyet, aktif sigara kullanımı, alkol kullanımı ve MS varlığı değerlendirildiğinde, NG varlığını etkileyen tek faktörün yaş olduğu, MNG varlığının ise yaş, doğum sayısı ve MS varlığı ile ilişkili olduğu saptandı. Sonuç olarak MS varlığının NG'dan ziyade MNG varlığı ile ilişkili olduğu kanısına varıldı. MNG varlığı ile MS komponentlerinin ilişkisi değerlendirildiğinde ise sadece sistolik kan basıncı yüksekliğinin anlamlı olduğu, IR, bel çevresi ve lipid parametrelerinin anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü.Sonuç: Sonuç olarak MS'un TSH'dan bağımsız olarak tiroid hücre büyümesi üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Her ne kadar bu etkileşim için etken olarak ana yolun insülin etkisiyle olduğu düşünülmüş ve bazı çalışmalarda gösterilmiş olsa da çalışmamızda tiroid nodülaritesi ve insülin rezistansı arasında anlamlı bir ilişki saptanamadı. Sonuçlar değerlendirildiğinde MNG varlığının yaş, sistolik kan basıncı ve doğum sayısında artış ve MS varlığı ile yakın olarak ilişkili olduğu görülmektedir. Sonuç olarak, özellikle MS saptanan kişilerde tiroid hastalığı taraması yapılmasının tiroid hastalıklarının erken tanısında faydalı olabileceği öngörülebilir.Anahtar Kelimeler: Metabolik sendrom, nodüler guatr, insülin rezistansı
Düzce üniversitesi aile hekimliği polikliniğine başvuran obez hastaların tiroid hormon düzeylerinin ve tiroid ultrasonlarının değerlendirilmesi
Obezite tüm dünyada giderek artan sağlık sorunlarından biridir. Obezitedeki artışa paralel olarak gelişen insülin direnci, metabolik sendrom, Tip 2 diyabet, hipertansiyon gibi pek çok kronik hastalık, önemli morbidite ve mortalite kaynağı olmaktadır. Pek çok çalışmada farklı yönleriyle ele alınan obeziteyi çalışmamızda tiroid fonksiyon ve morfolojisi üzerinde oluşturduğu değişiklikler açısından incelemeyi amaçladık. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı check-up ve obezite polikliniğine 2012 Ocak-Temmuz ayları arasında başvuran ve ultrasonografi taramasından geçirilen yaş ortalaması 41,0±11,6 yıl olan, 327 ardışık obez olgu alındı. Olgular OBEZ (n=130), Metabolik Sendrom (METS) (n=170) ve tip 2 Diyabet (DM) (n=27) gruplarına ayrılarak ultrasonografi bulguları, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile tiroid fonksiyonlarının karşılaştırması yapıldı. İstatistiksel analizler SPSS istatistik programı (SPSS, Chicago, IL, USA, versiyon 11.5) kullanılarak gerçekleştirildi. Gruplar arası Vücut Kitle İndeksi değerleri incelendiğinde, en yüksek değerler Diyabetli grupta tespit edilmiş olup, istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Olguların ultrasonografi sonuçlarına göre, 108 (%29,2) olguda nodül saptanmıştır, gruplar arasında nodül bulunma sıklığı açısından fark saptanmamıştır. Tiroid hacmi gruplar arasında değerlendirildiğinde, en büyük volümler Diyabetli grupta tespit edilmiş olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Gruplarda Tiroid Stimulan Hormon düzeyleri incelendiğinde en yüksek değerler OBEZ grupta olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. OBEZ ve Metabolik Sendromlu kadınlarda tiroid stimulan hormon düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmektedir ve Diyabet grubunda tiroid hastalıklarının diğer gruplardan daha nadir görülmesi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bizim çalışmamızda tiroid patolojisi açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamakla birlikte yapılan çalışmaların ışığında metabolik sendrom ve diyabetik hastalarda tiroid disfonksiyonu saptanma oranı normal populasyona göre 2-3 kat yüksektir. İnsülin direncine sekonder gelişen tiroid stimulan hormondan bağımsız tiroid hücre büyümesini sonuçlarımızda bulamasak da bu yönde yapılmış pek çok yayın bu sonucu desteklemektedir. Bu nedenle tüm obez hastalarda tiroid stimulan hormon ölçümü yapılmalıdır. Tiroid görüntülenmesinde insidental olarak saptanan nodül sıklığı yüksek olmakla beraber her obez hastaya rutin uygulama önerisinden önce daha fazla kontrollü çalışmaya gerek duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Obezite, Metabolik Sendrom, İnsülin Direnci, Tiroid Nodülü
Dişi ve erkek sıçanlarda yaşlanma ve fruktozun oluşturduğu metabolik sendromda resveratrolün vasküler ve kan parametreleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Son yıllarda hızla artan obezite ve metabolik sendrom hastalıklarındaki artışın temel sebepleri arasında fruktoz içeren hazır gıda ve içeceklerle beslenme de yer almaktadır. Resveratrol bazı meyvelerin yapısında bulunan antioksidan ve kardiyovasküler sistem üzerinde etkileri birçok çalışmada gösterilmiş polifenolik yapıda bir fitoaleksindir. Resveratrolün uzun süre fruktoz diyeti ve metabolik sendrom üzerindeki etkinliği tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada dişi ve erkek Wistar sıçanları 24 hafta boyunca içme suyu içerisinde %10 oranında fruktoz tüketimi ile beraber (%0.05) oranında resveratrol içeren yem ile beslenmiştir. Fruktoz ile oluşturulan metabolik sendromun vasküler, metabolik ve histolojik değişiklikleri üzerine resveratrol tedavisinin etkileri incelenmiştir. Sıçanların kan örneklerinde ve karaciğer dokusunda biyokimyasal parametreler ölçülmüştür. Torasik aorta dokusunda fenilefrin (10-9-10-4M) kasılma, asetilkolin (10-9-10-4M) ve insülin (10-9-3×10-6M) gevşeme yanıtları ile L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemeleri incelenmiştir. Ayrıca karaciğer ve aorta dokusunda Western Blot ve Real Time-PCR yöntemleriyle IRS-1, eNOS ve iNOS protein ve mRNA düzeyleri ölçülmüş, karaciğer histolojisi incelenmiştir. Fruktoz içeren diyet ile dişi ve erkek sıçanlarda plazma glukoz, insülin, VLDL ve trigliserit düzeylerinde ayrıca karaciğer trigliserit düzeyinde artış meydana geldiği ve resveratrol tedavisinin bu parametreleri anlamlı bir şekilde düşürdüğü saptanmıştır. Fruktoz diyeti ile beslenen dişi ve erkek sıçanlarda HDL düzeylerindeki azalmanın ise resveratrol tedavisi ile anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. Fruktoz içeren diyet ile ortaya çıkan vasküler endotel-bağımlı asetilkolin ve insülin gevşemelerindeki azalma resveratrol tedavisi ile iyileştirilmiştir. Fenilefrin kasılma cevapları ise fruktoz içeren diyet ile artmış, resveratrol diyeti ile baskılanmıştır. L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemelerinde ise herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Ayrıca sıçanlarda abdominal yağlanma, karaciğer dokusunda hiperemi ve dejenerasyon gözlemlenmiş, resveratrol tedavisi bu durumu kısmen iyileştirmiştir. Aorta ve karaciğer dokularında fruktoz tüketimiyle oluşan eNOS protein ve mRNA düzeylerinde azalmanın resveratrol tedavisi ile iyileştirildiği saptanmıştır. Ayrıca aorta iNOS protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz tüketimi ile oluşan artış, resveratrol tedavisiyle anlamlı düzeyde azalmıştır. Aorta dokusunda IRS-1 protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz diyetinin herhangi bir farklılığa yol açmadığı, resveratrol tedavisinin ise kısmen yükselttiği gösterilmiştir. Cinsiyet farklılıkları açısından fruktozla beslenen dişi sıçanlarda plazma trigliserit, VLDL ve HDL düzeylerinin erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. Venöz kan glukoz düzeylerinde dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmezken, arteriyal kan glukoz düzeylerinin erkek sıçanlarda daha yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Doku ağırlıkları ve plazma insülin düzeyleri açısından dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Fruktozla beslenen dişi sıçanlarda fenilefrinin etkinliğinin erkek sıçanlara göre azaldığı, fakat asetilkolinin ve insülinin gevşeme yanıtlarında belirgin bir farklılık oluşmadığı gösterilmiştir. Fruktoz ile beslenen dişi sıçan aortasında iNOS protein ekspresyonunun erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. eNOS ve IRS-1 düzeylerinde ise cinsiyete bağlı herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Çalışma sonucu elde ettiğimiz bulgular resveratrolün, yüksek fruktoz diyeti ile ortaya çıkan vasküler fonksiyon bozukluğunu ve birçok metabolik parametreleri düzeltebileceğini göstermektedir. Böylece, fruktoz içeren diyet ile beslenmenin olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, aynı zamanda resveratrol tüketilmesinin faydalı olabileceğini söyleyebiliriz. Anahtar sözcükler: Fruktoz, resveratrol, metabolik sendrom, vasküler fonksiyon bozukluğu, insülin vazoreaktivitesi
Psoriaziste vücut kompozisyon analizi, metabolik sendrom kriterleri ve artritin tedavi ile ilişkisi
Psoriazis etyolojisi net olmayan, immün aracılı mekanizmalarla gelişen, kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Kronik inflamasyonun, vasküler ve metabolik bozuklukların gelişmesine neden olarak psoriazise eşlik eden komorbiditelerin patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Psoriazise eşlik eden hastalıklar arasında psoriatik artrit, inflamatuar barsak hastalıkları, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklar, maligniteler, akciğer hastalıkları ve depresyon yer almaktadır. Özellikle metabolik sendrom komponentlerinden olan obeziteyle psoriazis arasında güçlü bir ilişkiden bahsedilmekte, psoriazis, beden kitle indeksi ve psoriazis tedavisinin karmaşık ilişkisi üzerinde durulmaktadır. İnflamasyonu ve immün yanıtı baskılamayı hedefleyen ilaçların, komorbidite gelişme riskini azaltmada ve tedavide etkili olup olmadığı net değildir. Son dönemlerde psoriazis tedavisinde, psoriazis patogenezinden sorumlu immün yanıtın önlenmesini hedefleyen biyolojik ajanlar kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda psoriazisin sistemik tedavisiyle ilişkili metabolik değişikliklerden ve anti-TNF-? tedavisiyle meydana gelen kilo değişikliklerinden bahsedilmektedir
Vardiyalı çalışanlarda metabolik sendrom ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi
İş sağlığı ve güvenliği açısından vardiyalı çalışmaya bağlı birçok sağlık problemi görülebilmektedir. Metabolik sendrom, artmış kardiyovasküler hastalık ve tip 2 diyabet riski ile ilişkili ve vardiyalı çalışmaya bağlı olarak da görülebilen önemli bir iş sağlığı sorunudur. Vardiyalı çalışanlarda metabolik sendrom ve uyku kalitesini incelemek amacıyla planlanıp yürütülen bu çalışma 18-65 yaş grubunda iki farklı kurumda çalışan maden ve itfaiye çalışanları arasında gerçekleşmiş olup, vardiyalı çalışan (n= 84), gündüz çalışan (n=36) toplam 120 gönüllü kişi ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri; sosyodemografik bilgiler ve uyku kalitesi anket formu ile elde edilmiştir ve bireylerin antropometrik ve kan basıncı ölçümleri alınmıştır. Araştırmaya katılan bireylerde Uluslararsı Diyabet Federasyonu (IDF) kriterlerine göre; vardiyalı çalışan itfaiyecilerin %55,8'i, vardiyalı çalışan madencilerin %46,3'ü gündüz çalışan bireylerin ise %25'i Metabolik Sendrom (Mets) tanısı almaktadır (p <0,05). Ulusal Kolestrol Eğitimi Programı Yetişkin Tedavi Paneli 3 (NCEP-ATP III) kriterlerine göre; vardiyalı itfaiyecilerin % 44,2'si,madencilerin %29,2'si, gündüz çalışan bireylerin ise %16,7 'si Mets tanısı almaktadır (p<0,05). NCEP-ATP III kriterlerine göre vardiyalı çalışanlarda MetS bileşenlerinden en yaygın olanları düşük HDL (%35,8) ve yüksek trigliserit (%32,5)'tir. IDF kriterlerine göre ise vardiyalı çalışanların MetS bileşenlerinden en yaygın olanları abdominal obezite (%35,8), düşük HDL (%35,8) ve yüksek trigliserit (%32,5)'tir. Bireylerin uyku kalitesi değerlendirilmesinde; vardiyalı ve gündüz çalışmalarının uyku kalitesi ile ilgili analizinde uyku kalitesinin çalışma durumuna göre anlamlı bir fark göstermediği sonucuna ulaşılmıştır (p>0,05). Vardiyalı çalışma süresi ile uyku kalitesi arasında çok güçlü olmayan istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) negatif yönlü (r= - 0,202) bir ilişki olduğu bulunmuştur. Bu çalışma vardiyalı çalışanlarda metabolik sendromun daha yaygın olduğunu desteklemiş olup, iş sağlığı açısından, ilgili risk faktörlerini gidermek için önleyici tedbirler alınmalıdır. Vardiyalı çalışma ile metabolik sendrom ve uyku kalitesi arasındaki ilişkinin saptanmasına yönelik nitelik ve nicelik açısından detaylandırıldığı ve olası tüm etken faktörlerin de incelendiği daha ileri çalışmaların yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Vardiyalı çalışma, metabolik sendrom, uyku kalitesi, iş sağlığı