Mortality
462 theses under this subject heading
Böbrek yetmezliği ile hastanede yatan hastalarda enfeksiyonların dağılımı ve klinik seyri
Akut ve kronik böbrek yetmezliği ileri yaşla birlikte görülme insidansı artan, komplikasyon ve mortalite oranları yüksek hastalıklarıdır. Akut böbrek yetmezliği tüm hastane başvurularının %1-5'inde, yoğun bakım hastalarının ise yaklaşık %30'unda görülmektedir. Türk nefroloji derneği kayıtlarına göre akut böbrek yetmezliğinde en sık mortalite nedenleri; ilk sırada kardiyovasküler hastalıklar, ikinci sırada enfeksiyon hastalıkları ve takiben solunum yetmezliği ve serebrovasküler olaylardır. Hemodiyaliz hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, malignite, serebrovasküler olaylar ve enfeksiyon hastalalıkları iken; periton diyalizi hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları ve serebrovasküler olaylardır. Türk nefroloji derneğinin kayıtlarına göre hem akut böbrek yetmezliği hem kronik böbrek yetmezliği hastalarında en sık mortalite nedeni kardiyovasküler hastalıkları iken; yapılan bazı çalışmalarda en sık mortalite nedeni enfeksiyon hastalıkları olarak dökümente edilmiştir. Böbrek yetmezliğinde enfeksiyonun tanısı, bozulmuş immün yanıt ve kronik inflamasyon varlığı nedeniyle güçtür. Böbrek yetmezliği, edinilmiş immun yetmezlik olarak da düşünülebilir. Hastalarda ciddi enfeksiyon olmasına rağmen ateş yükselmeyebilir, enfeksiyon bulguları daha silik olabilir. Bu çalışmada 2018 aralık-2020 mart tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi'nde yatan akut ya da kronik böbrek yetmezliği ve enfeksiyon şüphesi olan 426 hasta takip edildi. Hastaların; demografik verileri, böbrek fonksiyon bozukluğu tipleri, böbrek fonksiyon testlerindeki progresyon, elektrolit imbalansı varlığı, karaciğer enzimleri, ateş ve diğer enfeksiyon parametreleri, idrardaki lökosit değerleri, kültür sonuçları, antibiyotik seçimi ve değişim gerekliliği, enfeksiyon odağı, mortalite durumu ve eşlik eden kronik hastalık ya da malignite varlığı kayıt altına alındı. Çalışmamızda böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada yardımcı olacak ve mortalite açısından yol gösterici olabilecek parametreler ortaya konmuştur. Çalışmamızın öne çıkan en önemli bulguları böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada prokalsitonindense CRP'nin daha etkin olduğu, AST ile enfeksiyon varlığı arasındaki pozitif korelasyon varlığı, böbrek fonksiyon testlerinin takibinin ve progresyon miktarının ortaya konmasının hem enfeksiyon varlığı hem mortalite göstergesi olması açısından önemi, böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyonlarda ateşin anlamlı olmadığı, kronik zemini olmayan ABYli olguların KBY olgularına göre daha yüksek mortaliteyle seyrettiği, DM-HT ya da malignensi varlığının tek başına mortaliteyi artırmadığı olmuştur.
KABG yapılan 75 yaş üstü hastalarda operasyonrisk analizinin retrospektif değerlendirilmesi
Koroner arter hastalığının (KAH) gelişiminde yaş önem arzeden bir risk faktörüdür. Ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi toplumun demografik farklılık göstermesiyle artmaktadır. Çalışmamıza dahil edilen 75 yaş ve üzeri hastaların cinsiyetleri, renal disfonksiyonunun olup olmaması, peroperatif kros-klemp süresi, bypass süresi, postoperatif dönemde yoğun bakım sürelerine göre değerlendirerek çalışmamızda mortalite ve morbiditenin risklerinin derecesini belirlemeyi amaçladık. Cinsiyete göre kadın hastaların yoğun bakımda kalma süresinin erkek hastalara oranla daha uzun olduğu ve damar sayısı sınıflarına göre damar sayısının artmasına paralel olarak bypass ve kros-klemp sürelerinde artma olduğu gözlendi. Yoğun bakımda yatış süresinin 1 birim artması sonucunda, mortalite riski 1,697 kat artacaktır (%69,7). Renal disfonksiyon durumunun mortaliteyi etkileyen anlamlı bir değişken olduğu tespit edilmiştir. Renal disfonksiyonu olanların, olmayanlara göre mortalite riski 12,875 kat daha fazla olduğu görüldü.
Yoğun bakımdaki onkoloji hastalarında NLR, MPV ve PLR değerlerinin sepsisin erken tanınması, mortaliteyi öngörmedeki değeri ve diğer sepsis belirteçleri ile karşılaştırılması
Sepsis, konağın enfeksiyona karşı disregüle yanıtı sonucu oluşan yüksek mortaliteye sahip, hayatı tehdit eden multiorgan disfonksiyonudur. Kanser hastaları daha önceki birçok çalışmada gösterildiği gibi sepsis için yüksek riskli grupta yer almaktadır. Bu nedenle kanser hastalarında sepsisin tanınması ve yönetimi önemlidir. Maligniteye bağlı kronik inflamasyon nedeniyle klinik uygulamada sık kullanılan biyobelirteçler kanser hastalarında enfeksiyonu teşhis etmede yetersiz kalabilir. Bu nedenle sepsis tanı ve takibinde kullanılabilecek ucuz, kolay ulaşılabilir, duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, inflamatuar belirteçler belirlenmesi önem kazanmıştır. Retrospektif ve tek merkezli olarak yürüttüğümüz bu çalışmada The Third International Consensus Definitions for Sepsis and Septic Shock (Sepsis-3) kriterleri göz önünde bulundurularak sepsis tanısı almış çalışmaya dahil edilme kriterlerini taşıyan 120 hasta ve sepsis dışı sebeplerle takip edilen 120 kontrol bireyi "metastazı olan" ve metastazı olmayan" şeklinde iki ayrı alt gruba ayrıldı. Sepsis belirteci olarak NLR, MPV, PLR değerlerinin kanser hastalarında sepsisi predikte eden cut off değerleri , CRP, prokalsitonin ve SOFA skoru gibi diğer sepsis belirteçleri ile kıyaslanarak aralarında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Çalışmamızda CRP, NLR VE PLR değerinin sepsis ve metastatik grupta istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Sepsis grubunda laboratuvar parametrelerinden CRP, PCT, NLR, MPV, PLR, PLT, Bilirübin ve kreatininin zamana göre değişimi ise istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Sepsis süresince NLR bazal değerlerindeki değişimlerin mortaliteye yatkınlığı arttırdığı saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda çalışmamız bu parametrelerin malignite hastalarında sepsisi belirlemede ve prognoz takibinde kullanılabilicek parametreler olduğunu desteklemektedir. Ayrıca kanser tanılı hastalarda cut-off değerlerinin normal popülasyondan yüksek olduğunun bilinmesi önemlidir. Enfeksiyona ait klinik bulguları olmayan solid organ kanserli hastalarda sadece inflamatuar belirteçlerin yüksekliği nedeniyle gereksiz antibiyoterapi tedavi planı yapılmamalıdır.
Acil Servise başvuran COVID-19 pnömonili hastalarda SOFA, qSOFA, CURB-65 ve 4C mortalite skorlama sistemlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amacımız acil servise başvuran COVID-19 pnömonisi olan hastalarda hesaplanan SOFA, qSOFA, CURB-65 ve 4CMortalite skorları ile mortalite arasındaki ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, prospektif, gözlemsel kohort olarak Mart 2022 ve Eylül 2022 tarihleri arasında yapılan bu çalışmaya acil servise başvuran, klinik endikasyon varlığında toraks bilgisayarlı tomografi çekilmiş, COVID-19 polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testi pozitif olan ve pnömonisi olan hastalar dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, laboratuvar parametreleri, klinik ciddiyetleri, SOFA, qSOFA, CURB-65 ve 4C-Mortalite skorları ve klinik sonlanım şekilleri kaydedildi. Tüm skorlama sistemleri ile 30 günlük mortalite arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular:Çalışmaya 160 hasta dahil edildi. Bunların 81'i (%50,6) kadın, 79'u (%49,4) erkek cinsiyetli idi. Hastaların yaş ortalaması 71,19±17,28 idi. Bütün hastalar hospitalize edildi. 160 hastanın 75'i (%46,9) servise yatırılırken, 85'i (%53,1) yoğun bakıma yatırıldı. Mortalite gelişme oranı %32,3 (n=50) idi. Mortalite gelişen hastaların yaş ortalaması 78,12±12,69 iken mortalite gelişmeyen hastaların yaş ortalaması 68,05±18,20 idi (p<0,001).Hastaların belirtilen skorlama değerleri incelendiğinde SOFA skoru ortanca değeri 3 (Min:0-Maks:12), qSOFA skoru ortanca değeri 2 (Min:0-Maks:3), 4CMortalite skoru ortanca değeri 14,5 (Min:2-Maks:21), CURB-65 skoru ortanca değeri 3 (Min:1-Maks:5) olarak hesaplandı. SOFA, qSOFA, CURB-65 ve 4CMortalite skorları mortalite gelişen hastalarda gelişmeyenlere göre anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,001; her biri için). Ayrıca tüm bu skorlama sistemleri ile mortalite arasında pozitif yönlü orta düzeyde korelasyon mevcuttu (p<0,001; her biri için)(SOFA için r: 0,480, qSOFA için r: 0,382, CURB-65 için r:0,374 ve 4C Mortalite skoru için r:0,354). Sonuç: Daha önce benzer şekilde yapılmış retrospektif çalışmalar olsa da literatür incelendiğinde bu çalışma acil servis şartlarında yapılan ve COVID-19 pnömonisi olan hastaların çeşitli skorlama sistemleri ile mortalite arasındaki ilişkisini değerlendiren ilk prospektif çalışmadır. Elde ettiğimiz sonuçlara göre SOFA, qSOFA, CURB-65 ve 4CMortalite skorlarındaki yükseklik mortalite için bir gösterge olarak kullanılabilir.
Geriatrik popülasyonda antikolinerjik yükün sağkalım üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Antikolinerjik yük kavramı, 1 ya da daha fazla ilacın oluşturduğu antikolinerjik aktivitenin belirlenmesi ile hesaplanan kümülatif yükü ifade eder. Antikolinerjik yük hesaplanmasında, serumda antikolinerjik yükün belirlenmesi, reseptör düzeyinde muskarinik aktivitenin belirlenmesi ya da uzman görüşü ile daha önceki antikolinerjik yüke sahip ilaçların analiz edilmesi yöntemi kullanılabilmektedir. Günümüzde çok sayıda antikolinerjik yük ölçeği geliştirilmiştir. Buna rağmen altın standart bir ölçeğin varlığından söz etmek güçtür. Antikolinerjik yükün ilişkilendirildiği, düşme, deliryum, sarkopeni, malnütrisyon gibi birçok geriatrik durum olmakla birlikte, sağkalım süresini kısaltmaları ile ilgili ortaya konan çalışmalar klinik önemini daha da arttırmaktadır. Bu çalışmanın amacı geriatrik yaş grubundaki hastalarda antikolinerjik yük ile sağkalım süresi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. 1 Ocak 2013 ve 1 Ocak 2020 arasında exitus olan 65 yaş ve üzeri 2801 hastanın verileri çalışmaya dahil edilmiştir. Antikolinerjik yük ölçeklerinden Anticholinergic Cognitive Burden (ACB) ve Anticholinergic Burden Classification (ABC) kullanılmıştır. Hesaplanan antikolinerjik yükler: yok, hafif/olası ve yüksek antikolinerjik yük olarak 3 gruba ayrılmıştır. Antikolinerjik yük artışının sağ kalım sürelerine etkisi 12 ay, 60 ay ve 120 ay için analiz edilmiştir. Kaplan-Meier sağkalım eğrileri karşılaştırılmıştır. Yüksek antikolinerjik yük, erkek cinsiyet, multimorbidite, yaş ve kırılganlık için regresyon analizleri yapılmıştır. Çalışmamızda medyan yaş 79,8 idi ve hastaların %53,3'ü kadındı. Bu çalışmada yüksek ACB yükünün 1-yıllık mortaliteyi 1,2 kat arttırdığı (%95 GA: 1,02-1,41; p=0,03) ve 10 yıllık mortaliteyi de 1.15 kat (%95 GA: 1,04-1,28; p=0,006) arttırdığı bulunmuştur. Ayrıca hafif ve yüksek ABC yüküne sahip hastalarda mortalite riskinin 1 yıl için 1,21 (%95 GA: 1,02-1,43; p=0,03) kat artarken, 10 yıllık mortalite riskinin 1,27 (%95 GA: 1,14-1,41 , P<0,001) kat arttığı saptanmıştır. Kaplan Meier eğrileri karşılaştırıldığında, yüksek antikolinerjik yüke sahip hastalarda hem kısa hem de uzun dönem için sağkalım ihtimalinin azaldığı ortaya konmuştur. Literatürde ACB ölçeği ile mortalite ilişkisi üzerine farklı çalışmalar mevcuttur ve bu çalışmada da yüksek ACB yüküne sahip hastalarda, artan mortalite riski ortaya konmuştur. Yüksek ABC yükü ile artan mortalite riskine ilişkin, literatürde çok net ilişki gösterilmemesine rağmen; bu çalışmadaki sonuçlarla ABC ölçeğinin de hem kısa hem de uzun dönem sağkalımı öngörmede kullanılabilecek bir antikolinerjik ölçek olduğu düşünülmüştür. Geriatrik popülasyonla uğraşan tüm hekimlerin antikolinerjik yüke karşı farkındalığın artması ve gelecek çalışmalar ile bu ilişkinin desteklenmesi gerekmektedir.
Çocuk yoğun bakım ünitesinde izlenen travma hastalarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Tavma çocuklarda önde gelen bir ölüm ve sakatlık nedenidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her sene dünya genelinde 1 milyondan fazla çocuk travmatik yaralanmalar nedeniyle hayatını kaybetmektedir (1, 2). Çocuk yoğun bakıma yatan travma hastalarında mortaliteyi öngörebilmek önemlidir. Bu amaçla pek çok çalışma yapılmıştır. Bu tez çalışmasında, çocuk yoğun bakım ünitesinde travma nedeniyle takip edilen hastaların demografik verilerinin belirlenmesi; bu hastaların mortalite, morbidite, hastanede ve yoğun bakımda yatış süreleri üzerinde anlamlı etkisi olan vital bulgular, laboratuvar parametreleri, görüntüleme bulguları, solunum-dolaşım destek tedavileri ve skorlama sistemlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca taburculuk GOS, 6. ay GOS ve PRISM III üzerinde etkili faktörler ortaya konmuştur. Çalışmaya Haziran 2014-Aralık 2021 tarihleri arasında çocuk yoğun bakım ünitesinde travma nedeniyle takip edilen hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan 425 hastanın; demografik verileri, travma mekanizmaları, travmadan etkilenen sistemler, vital bulguları, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, uygulanan tedaviler, geçirdikleri operasyonlar retrospektif olarak kaydedildi. Entübasyon uygulanıp uygulanmadığı, mekanik ventilatörde kaldıkları gün sayıları, hastanede ve yoğun bakımda yatış süreleri kaydedildi. Hastaların GKS, PTS ve PRISM III skorları hesaplanarak kaydedildi. Hastaların hastanemize kaçıncı merkez olarak başvurduğu ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmazken (p=0,141); hastanemize ilk merkez olarak getirilen hastaların taburculukta GOS'a göre iyi sonuçlara sahip olma oranı ikinci veya üçüncü merkez olarak getirilenlere göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,001). Laboratuvar bulgularının mortalite ile ile ilişkisi incelendiğinde kan şekeri (p<0,001), WBC (p=0,046), CK (p=0,036), kreatinin (p<0,001), ALT (p<0,001), AST (p<0,001), amilaz (p=0,012), laktat (p<0,001), troponin I (p=0,001), INR (p<0,001) ve aPTT (p<0,001) düzeyleri ölenlerde hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Fibrinojen (p=0,003), pH (p<0,001) ve PLR (platelet lenfosit ratio) (p=0,006) ölenlerde hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü. Hb düzeyi ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü (kesim noktası < 10,25; AUC: 0,702; duyarlılık %64,5; özgüllük %83). Pediatrik travma skoru olan PTS ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha düşükken (p<0,001); mortalite skoru olan PRISM III ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Kan ürünü ihtiyacı olan hastalarda mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Nöbet geçirme durumuna göre mortaliteleri değerlendirildiğinde yoğun bakım yatışı sırasında nöbet geçiren hastalarda mortalite oranının daha fazla olduğu saptandı (p=0,028). İlk 24 saatte ölçülen en yüksek kan şekeri değeri >200 gr/dl olan hastalarda; mortalite oranları (p<0,001), taburculukta GOS açısından kötü sonuçlara sahip olma oranı (p<0,001), taburculuk sonrası 6. Ayda GOS açısından kötü sonuçlara sahip olma oranı (p=0,04), hastane yatış süreleri (p=0,000) ve yoğun bakım yatış süreleri (p=0,000) kan şekeri 100-200 gr/dl ve <100 gr/dl olanlara göre anlamlı olarak daha fazla bulundu. Lojistik regresyon analizinde inotrop ihtiyacı olması, albümin ihtiyacı olması, beyin ödemi ve GKS eksitusu öngörmede anlamlı bulundu. Bunlar arasında eksitusu öngörmede en güçlü parametre inotrop ihtiyacı olması idi. Yoğun bakıma yatan çocuk travma hastalarının mortalitesi öngörülerek kritik hastaların tedavileri daha dikkatli şekilde yapılmalıdır. Hastane enfeksiyonlarını azaltmak amacıyla tetkik ve tedaviler hızlıca yapılarak hastane ve yoğun bakım yatış süreleri mümkün olduğunca kısaltılmalıdır. Yoğun bakımdan taburculuk sırasında nörolojik defisiti olan, trakeostomi ile taburcu olan hastalar için palyatif bakım ve rehabilitasyon merkezleri kurularak bu hastaların en iyi şekilde bakım almasının ve hastane ve yoğun bakım yataklarının daha kritik hastalar için kullanılmasının sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: pediatrik travma; mortalite; PRISM III; PTS; yaralanma
İç hastalıkları servislerinde hospitalize edilen hastaların malnütrisyon, kırılganlık ve komorbid hastalıklar açısından değerlendirilmesi ve kısa dönem sağkalım üzerine etkisinin incelenmesi
Malnütrisyon ve kırılganlık, hastanede yatan hastalarda sık görülmekte ve artmış komplikasyonlara, uzamış hastane yatışlarına, artan mortalite ve rehospitalizasyona sebep olmaktadır. Çalışmamızın amacı yatan hastaların malnütrisyon, kırılganlık ve komorbid hastalıkları açısından taranması, bu durumlarla ilişkili faktörlerin ortaya konması ile bu durumların hastanede yatış süresini, kısa dönem sağkalıma etkilerini ve yeniden hastaneye yatış süreçlerini öngörmesi açısından incelenmesidir. Çalışmamıza HÜTF Hastanesi İç Hastalıkları servislerinde akut hastalık nedeniyle izlenen 50 yaş ve üzeri 134 yatan hasta dahil edildi. Katılımcıların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri, komorbiditeleri, malnütriyon, kırılganlık durumları, uzamış hastane yatışı (>10 gün), ilk 3 ve 6 aylık rehospitalizasyon, ölüm oranları değerlendirildi. Malnütrisyon için Mini Nütrisyonel Değerlendirme Kısa Form (MNA-SF), Nütrisyonel Risk Taraması-2002 (NRS-2002) tarama testleri ve Global Leadership Initiative on Malnutrition (GLIM) kriterleri, kırılganlık için FRAIL skalası ve klinik kırılganlık skalası (CFS) kullanıldı. Kas kuvvetini ölçmek ve sarkopeni riski açısından kas fonksiyonlarını saptamak için ise el kavrama kuvveti (HGS) ölçümü yapıldı. Malnütrisyon ve kırılganlık ölçeklerinin hastane yatış süresi ve 3-6 aylık rehospitalizasyon veya ölümü öngördürücü prognostik özelliği ROC analizi ile incelendi. Anlamlı "cut-off" değeri varlığında testin duyarlılık ve özgüllüğü hesaplandı. Parametrelerin genel sağ kalım ile ilişkisi log-rank testi kullanılarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 67,2 ± 10,4 olup, hastaların %55.2'si 65 yaş ve üzerindeydi. Hastaların %91.8'inde en az bir komorbid hastalık mevcut olup, en sık görülen komorbidite %61.2 ile hipertansiyondu. MNA- SF ortalama puanı 9 ± 2,5 olup, %33,6 hasta malnütrisyon kategorisinde, NRS-2002 için ise %44 hasta 3 puan ve üzerindeydi. Hastalar GLİM kriterlerine göre değerlendirildiğinde %44,8 hastada malnütrisyon (%29,9'u evre 1, %14,9'u evre 2) saptandı. MNA-SF, NRS-2002 ve GLIM kriterleri ile nütrisyonel durumun bozuk saptanmasının uzamış hastane yatışı (>10 gün) (p:0,043, p:0,014, p:0,023) ve ilk 3-6 aylık rehospitalizasyon ve ölüm oranları ile ilişkili olduğu görüldü (p<0.001). FRAİL skalasına göre %53,7 hasta, klinik kırılganlık skalasına göre ise %59 hasta kırılganlıkla yaşayan olarak değerlendirildi. FRAIL skalası ve CFS'ye göre kırılgan olmak, ilk 3 aylık rehospitalizasyon ve ölüm oranları ile ilişkili olarak bulundu (p:0,027, p:0,007). Malnütrisyon ve kırılganlık için kullandığımız metotların her biri 6 aylık genel sağ kalım ile ilişkili bulundu. Ayrıca baldır çevresinde azalma ve düşük el sıkma kuvveti olması da taburculuk sonrası ilk 3-6 aylık rehospitalizasyon ve ölümle anlamlı ilişkili bulundu. Malnütrisyon ve kırılganlığın akut hastalık sebebiyle yatırılan hastalarda yatış esnasında taranması ile erken tedavi ve müdahale imkanı oluşacaktır. Bu durumun gelecekteki olası komplikasyonların, olası yeniden hastane yatışlarının ve mortalite riskinin önlenmesinde etkili olabileceğine dair kanıtlar ortaya konulmuş oldu.
Sirotik hastalarda kardiyak ve solunumsal durumun değerlendirilmesi
Karaciğer sirozu, komplikasyonları göz önünde bulundurulduğunda multisistemik bir hastalıktır. Bu sistemler arasında kardiyopulmoner sistem de yer alır. Hastaların solunumsal semptomları, pulmoner ve kardiyak komplikasyonlarını detaylıca incelemek prognoz tayininde ve hastaların yaşam kalitesini iyileştirmede etkili olabilir. Bu çalışmada sirotik hastaların solunumsal semptomlarını, kardiyak durumlarını belirlemek ve efor kapasitesi ile ilişkisini değerlendirerek siroz prognozunu belirlemedeki etkisini incelemek amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, siroz tanısı ile takip edilen 75 hasta dahil edilmiş, solunumsal semptomlarına yönelik olarak spirometre, 6 dakika yürüme testi, elektrokardiyografi ve transtorasik ekokardiyografi uygulanmıştır. Çalışmanın yürütüldüğü 9 ay içerisinde hastaların hastane yatışları, dekompansasyon ve eksitus durumu kaydedilmiştir. Buna göre dekompanse hastalarda kompanse hastalara oranla dispne (p<0.001), efor dispnesi (p:0.001), ortopne semptomu (p<0.001) daha fazla, mMRC (modifiye Medical Research Council) skalası (p:<0.001) anlamlı oranda daha yüksek spirometrede FEV1% (p:0.003), FVC% (p<0.001) anlamlı oranda daha düşük, 6 dakika yürüme mesafesi beklenene göre %14 daha kısa görülmüştür (p:0.001). 3 hastada hepatik hidrotoraks saptanmıştır. Spirometrede FVC<%70 olan hastalar restriktif olarak kabul edilmiş, restriktif sonuçları olan hastaların 6 dakika yürüme mesafesi ortalama 173 metre daha düşük bulunmuştur (p<0.001). 6 dakika yürüme testini semptomatik olması nedeniyle tamamlayamayan hastaların verileri ayrıca incelenmiştir. Mortalite ile ilgili yapılan regresyon analizinde 6 dakika yürüme testini tamamlayamamanın mortalite riskini 31 kat arttırdığı görülmüştür (OR: 31.00 [%95 GA;3.07-312.83], p:0.004). Hastalar kardiyolojik muayene, elektrokardiyografi ve transtorasik ekokardiyografi ile sirotik kardiyomiyopati açısından değerlendirilmiştir. Buna göre Dünya Gastroenteroloji Kongresi Sirotik Kardiyomiyopati Kriterleri'nin sistolik ve diyastolik disfonksiyon kriterleri baz alındığında 29 hastada (%38.7), 2020 Sirotik Kardiyomiyopati Konsorsiyumu Sirotik Kardiyomiyopati Kriterleri uygulandığında 3 hastada (%4) sirotik kardiyomiyopati saptanmıştır. Bu farklılık sirotik kardiyomiyopatinin rutin pratikte kolay uygulanabilir ve evrensel geçerli parametreleri içeren bir kriterinin henüz var olmadığını düşündürmektedir. Bu bağlamda, sirozun az bilinen ve atlanabilen solunumsal ve kardiyak komplikasyonları değerlendirilerek yanı sıra bir kardiyopulmoner egzersiz testi sayılabilecek 6 dakika yürüme testi kullanılarak bu testin sirozun prognozunda ve mortalitede anlamlı bir yol gösterici olduğu sonucuna varılmıştır.
ST elevasyonu olmayan akut koroner sendrom hastalarında elektriksel risk skorunun hastane içi ve hastane sonrası mortaliteyi öngörmedeki etkinliği
Giriş ve Amaç: Akut koroner sendrom (AKS), miyokardiyal dolaşımın kısmi azalması veya tamamen bozulması sonucunda gelişen klinik olayların tanımıdır. Elektriksel risk skoru (ERS); kalp hızı, sol ventrikül hipertrofisi (Sokolow-Lyon kriterleri), QRS transizyon zonu, frontal QRS-T açısı, düzeltilmiş QT intervali (QTc) ve T peak to T end (Tp-e) intervalinden oluşan yeni bir risk skorlama sistemidir. Daha önceki çalışmalarda ST segment elevasyonsuz miyokart enfarktüsü (NSTEMI) hastalarında bu parametreler, ayrı ayrı olarak çalışılmıştır. Ancak, NSTEMI hastalarında ERS'nin değerlendirildiği bir çalışma yoktur. Bu çalışmadanın amacı, NSTEMI hastalarında ERS'nin hastane içi ve hastane sonrası komplikasyonları öngörmedeki yerini incelemektir. Yöntem ve gereç: Çalışmamıza Ocak 2020 - Kasım 2021 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi koroner yoğun bakım ünitesinde yatırılarak tedavi edilmiş 427 ardışık NSTEMI hastası geriye dönük olarak planlanan çalışmaya dâhil edildi. Hastaların demografik, ekokardiyografik ve laboratuvar verilerine hastane arşiv kayıtlarından ulaşıldı. Tüm hastaların elektrokardiyografileri (EKG) ayrıntılı olarak değerlendirildi. ERS parametreleri: Kalp >hı7z5ı , Sokolow-Lyon kriterlerine göre sol ventrikül hipertrofisi varlığı, QRS geçiş zonu ≥ V4, frontal QRS-T açısı >90o, QTc intervali erkekte >450ms, kadında >460 ms olması ve Tp-e intervali >89 ms. EKG'deki anormal bulgu sayısına göre tüm hastaların ERS'leri hesaplandı. Hastalar ERS < 3 ve ERS≥ 3 olarak 2 gruba ayrıldı ve karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ERS'nin ≥ 3 ve < 3 olduğu hastalarda demografik özellikler açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Ancak, ERS'nin <3 olduğu hastalar ile karşılaştırıldıklarında; ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda glukoz (p = 0.001), üre (p = 0.006), kreatin (p = 0.008), lökosit (p = 0.011), maksimum troponin (p < 0.001) ile TIMI (p = 0.002) ve GRACE (p < 0.001) risk skorları anlamlı olarak daha yüksek iken, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) (p < 0.001) ise anlamlı olarak daha düşük idi. Anjiyografik bulgular açısından değerlendirildiğindeyse; ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda 3-damar hastalığı sıklığının (p = 0.001) ve SYNTAX skorunun (p < 0.001) anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. Hastane içi ve sonrası kötü olaylara bakıldığında, ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda inotrop ihtiyacının (p < 0.001), mekanik ventilasyon desteğinin (p < 0.001), ventriküler aritmi sıklığının (p < 0.001), akut böbrek yetmezliğinin (p < 0.001), hastane içi ölümün (p < 0.001) ve 6. ay ölümün (p = 0.002) anlamlı olarak daha fazla olduğu tespit edildi. Yapılan analizde; EKG'deki anormal bulgu sayısı arttıkça, bu kötü sonlanımların sıklığının da kademeli olarak arttığı tespit edildi. Korelasyon analizinde ERS ile maksimum CK-MB (r= 0.258; p < 0.001 ), maksimum troponin (r= 0.410; p < 0.001 ), TIMI (r = 0.171; p = 0.002 ), GRACE(r = 0.243; p < 0.001 ) ve SYNTAX skorları (r = 0.427; p < 0.001) arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanırken; ERS ile LVEF (r = -0.363; p < 0.001) arasında negatif yönde bir korelasyon tespit edildi. Yapılan ROC curve ERS'nin ≥ 2.5 olmasının %69.2 sensitivite ve %77.1 spesifite ile hastane içi ölümü öngördüğü tespit edildi (Eğri altında kalan alan: 0.798, 95% güven aralığı: 0.675-0.921, p < 0.001). Lojistik regresyon analizinde, ERS (Odds ratio [OR]: 1.790, 95% güven aralığı [GA]: 1.036- 3.095, p = 0.037), ventriküler aritmi (OR: 7.057, 95% CI: 1.755-28.378, p = 0.006) ve GRACE (OR: 1.030, 95% CI: 1.010-1.051, p = 0.004) risk skoru hastane içi ölümün bağımsız öngördürücüleri olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmada, başvuru sırasında ERS'nin ≥ 3 olduğu NSTEMI hastalarında hastane içi ve hastane sonrası kötü olay sıklığının anlamlı olarak daha fazlaydı. Bu basit elektrokardiyografik risk belirteci, NSTEMI ile başvuran hastalarda daha yüksek kardiyak risk altındaki hastaları tanımlamaya ve erken müdahale gereksinimine ihtiyaç duyabilecek hastaları belirlemeye yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: Elektrokardiyografi, Elektriksel risk skoru, ST elevasyonu olmayan miyokard infaktüsü
Yoğun bakımda sürekli renal replasman tedavisi uygulanan hastalarda Crp/albumin oranının mortalite üzerine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Böbrek yetmezliği, reanimasyon ünitelerindeki hastalarda sık karşılaşılan bir sorundur. Böbrek fonksiyonlarında azalma ile karakterize olan bu patolojik durumun tedavisi için renal replasman tedavilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada yoğun bakım ünitemizde sürekli renal replasman tedavisi (SRRT) uygulanan hastalardaki Crp/Albümin oranının mortalite üzerine etkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal Metod: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Yoğun Bakım Üniteleri'ne ait dijital arşiv verileri, hastaların doktor anamnezi, laboratuvar sonuçları ve hemşire gözlem formları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, yoğun bakıma yatış nedenleri, SRRT sırasında inotrop alıp almadığı incelendi, eğer inotrop alıyorsa hangi ajanı aldığı, SRRT esnasında mekanik ventilasyona ihtiyaç duyup duymadığı incelendi. Hastaların taburculuk ve ex olma durumları değerlendirildi. Hastaların yoğun bakımda ve hastanede toplam yatış süreleri kaydedildi. Hastaların kaç seans SRRT aldıkları, SRRT boyunca kaç ml UF yapıldığı ve kaç saat SRRT aldığı not edildi. Hastalara uygulanan SRRT modalitesi (SVVHD, SVVH, SVVHDF, YSUF) incelendi. SRRT için tercih edilen solüsyonlar incelendi. Hastalara eşllik eden hastalıklar incelendi. Hastalara dört zaman diliminde (yb yatışında, SRRT öncesinde, SRRT sonrası ve taburculuk) Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirilmesi II (APACHE II), GKS, Ardışık Organ Yetersizlik Değerlendirmesi (SOFA), akut böbrek hasarı skorlama sistemleri(RIFLE ve KDIGO), glukoz, üre, kreatinin, albümin, K, Crp/Albümin oranı, Ph, WBC, Hgb, PLT, RDW ve MPV bakıldı. Bulgular: Retrospektif çalışmamıza 2017-2022 yılları arasında toplam 107 hasta dahil edildi ve hastaların %43'ü kadın, %57'si erkekti. Çalışmamızda hastaların ek hastalıkları incelendiğinde %42,1 ile hipertansiyonun (HT) ilk sırada, %31,8 ile diyabetes mellitusun (DM) ikinci sırada olduğu görülmektedir. Ayrıca çalışmamızda olguların yoğun bakıma girişte ortalama APACHE II skoru 22.00±9.00 olarak bulundu. CRRT öncesi 31.00±6.00 olarak bulundu. Çalışmamızda olguların ortalama SOFA skoru hastaneye yatışta 6.00±3.00, CRRT öncesi 10.30±2.10 olarak bulundu. Çalışmamızda YBÜ yatış APACHE II skoru ile mortalite arasında bir ilişki kurulamamıştır. Çalışmamızda hastalarımızın %97,2'si SRRT sırasında mekanik ventilatöre bağlıydı. Hastalarımızın CRRT uygulaması öncesi ve sonrası ölçülen laboratuvar parametrelerini karşılaştırdığımızda üre, kreatinin, CRP ve potasyum değerlerinde anlamlı düzelme olduğunu gördük. Hastalarımızın %82,2'sinin SRRT sırasında inotropik desteğe ihtiyaç duyduğunu bulduk. Çalışmamızda CRP/Albümin düzeyine göre olgularda mortalite görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki toplam 107 olgumuzun 101'i mortalite ile sonuçlanmıştır. Çalışmamızda mortaliteye göre hastalarımızın SRRT öncesi-sonrası CRP/Albümin değerleri, istatistiksel anlamda farklılık göstermemektedir. Çalışmamızda ex olan hastalarımızın yoğun bakım yatış ve taburcu takiplerindeki Crp/Albümin değerleri, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: SRRT, Hemodiyafiltrasyon, Akut Böbrek Hasarı, Yoğun Bakım
Ventilatör ilişkili pnömoni önleme paketi çalışmasına uyumun arttırılmasının ventilatör ilişkili pnömoni üzerine etkisi
Giriş: Ventilatör İlişkili Pnömoni (VİP), yoğun bakım ünitesine yatan hastalarda Mekanik Ventilatör (MV) desteğine başlandıktan sonra gelişen ve önlenebilen nazokomiyal bir pnömonidir. VİP hastanede uzayan yatış nedeni ile yüksek mortalite ve maliyet nedenidir. Bazı uygulamalar ile VİP'in önlenebildiği gösterilmiştir. Ancak ülkemizde hala VİP insidansı yüksektir. Bu çalışmamızda sağlık personelinin VİP Önlem Paketine (VÖP) eğitimler ile uyumun arttırılmasının VİP insidansı, mekanik ventilasyon süresi, yoğun bakım yatış süresi ve mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal metod: Çalışmamız, prospektif vaka kontrol çalışması olup Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (VYYÜ) Tıp Fakültesi Etik Kurul'unun onamı alındıktan sonra başlatıldı. Çalışma, VYYÜ Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesinde (AYBÜ) Kasım 2017 - Haziran 2018 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya MV desteği alan hastalardan dahil edilme kriterlerine uygun 68 hasta alındı. Kontrol grubu olarak AYBÜ'de Ocak 2016-Haziran 2017 tarihleri arasında VÖP paketi uygulanan 100 hasta alındı. VİP tanısı konulmasında Centers for Disease Control (CDC) kriterleri kullanıldı. Her iki grupta önlem paketine uyum, VİP gelişme sıklığı, yatış süreleri, mortalite oranları trakeostomi işlem gün ortalaması, VİP geliştiği gün sayısı hasta grupları arasında istatiksel olarak olarak karşılatırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri, hasta yatış tanıları ve VİP gelişen hastalarda kültürde üreme olan mikroorganizmalar açısından benzerdi ve istatistiksel olarak fark yoktu. VİP önlem paketimizde yer alan dört parametreye (SSD-ETT'lere, %0,12'lik klorheksidinli ağız bakımı, peptik ülser profilaksisi ve DVT proflaksisi) ortalama uyum; tam olarak sağlandığından bu parametrelerin etkisi ayrı ayrı değerlendirilemedi. VİP önlem paketi parametrelerinden yatak başını 300-450'de tutma uygulamasına uyum VÖP grubunda ortalama % 100 Kontrol grubundaki uyum ortalama % 90.67 (% 85-100) olarak bulundu. Bu uygulama ile VİP gelişmesi arasındaki ilişki gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.036). ETT kaf basıncının 20-25 cmH2O arasında tutulması parametresine uyum VÖP grubundaki hastalarda % 97.96 iken, kontrol grubundaki hastalarda ise % 93.13 olarak saptandı. Bu uygulama ile VİP gelişmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.01). Çalışmamızda 12 hastada VİP (%17,6) gelişti. VİP'li hastalar kontrol grubundaki 9 (%9) vaka ile karşılaştırıldığında MV'ye bağlı geçen gün sayısı ortlama 44,83 ± 0,84 / 82,22 ± 55,43 lik bir oran tespit edilmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. VİP gelişen hastalarda oran artmasına rağmen mortalite oranları bakımından istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ancak VİP gelişmeyen hastalarda mortalite oranları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldı (P<0,05). VÖP grubunda trakeostomi işleminin uygulama gün ortalaması 11,64 ± SD iken kontrol grubunda 21,86± SD tespit edildi. Gruplar arasındaki bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu. VİP'in Mekanik ventilasyon desteğinin kaçıncı gününde geliştiği incelendiğinde (30,25± SD /26,11± SD) guruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Her iki grupta erken gelişen (MV desteğinden sonra ilk 4 günde) VİP atağı saptanmadı. Tüm VİP ataklarının MV desteğininin 5. gününden sonra geliştiği saptandı. VİP hızları açısından bakıldığında 1000 ventilatör gününde, VÖP grubunda VİP hızı 13,1 iken, K grubunda ise 4,39 olarak saptandı. Bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,96). Sonuç: VÖP uygulanması kliniğimizde VİP insidansını azaltmadı. Yoğun bakım ünütelerinde VÖP uygulamasının VİP insidansını azaltması için bu paketin tüm parametrelerine kesin uyum sağlanması gerektiğini saptadık.
Kronik lenfositik lösemi hastalarının genel klinik özellikleri ve tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi
Amaç: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) değişken klinik özeliklere sahip, daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkmakla birlikte genç hastalarda da görülebilen lenfoproliferatif bir hastalıktır. KLL hastalarında risk durumunun ve prognozun optimal düzeyde tespiti için geleneksel prognostik faktörlerin yanında son yıllarda prognozu tahmin etmede yeni prognostik faktörler ve skorlama sistemleri araştırılmaktadır. Yeni moleküller ve tedavi rejimleri ile sağkalım ve mortalite oranlarında anlamlı iyileşmeler gözlenmektedir. Biz bu çalışmada KLL tanısı ile takipli hastalarda prognostik faktörlerin hastalarda prognoz ve risk durumunun tespitindeki etkinliğini ve uygulanan tedavi rejimlerinin sağkalım ve mortalite üzerine etkinliğini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniğince Ocak 2006 - Ocak 2018 yılları arasında takip edilen 131 KLL tanılı hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri ile akım sitometri analizleri (CD38 ve CD5), sitogenetik analizleri (del(17p) ve del(11q)), kemik iliği tutulum paterni, laktat dehidrogenaz (LDH) ve β2 (beta2) mikroglobulin düzeyleri ve tedavi yanıt durumlarına göre mortalite, tedavisiz sağkalım (TFS) ve total sağkalım (OS) analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların erkek/kadın oranının 2,5/1, ortanca yaşının 62 olduğu ve hastaların %25'inin 55 yaş altındaki bireylerden oluştuğu saptandı. Hastaların %73,3'ünün yaşamakta olduğu görüldü. Yapılan mortalite analizinde yaşın 64'ten büyük olması, hemoglobin düzeyinin ≤13,8 g/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL olması, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu varlığı ve OİHA varlığı artmış mortalite ile ilişkili bulundu. Univariate sağkalım analizlerinde ise yaşın 64'ten büyük, hemoglobin düzeyinin ≤13,8 gr/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu ve OİHA varlığının tedavisiz sağkalım süresini anlamlı düzeyde kısalttığı tespit edildi. Toplam sağkalım süresini anlamlı düzeyde kısaltan faktörler ise hemoglobin düzeyinin ≤13,8 gr/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu varlığı olduğu saptandı. Rai, Modifiye Rai ve Binet evrelemesine göre evre arttıkça mortalitenin anlamlı düzeyde arttığı, tedavisiz ve toplam sağkalım sürelerinin anlamlı düzeyde kısaldığı tespit edildi. Cox multivariate modeline göre tedavisiz sağkalımı bağımsız olarak belirleyen faktörler yaş (≤64), Binet evresi (evre A ve B) iken toplam sağkalımı bağımsız olarak belirleyen faktörler ise yaş (≤64), Binet evresi (evre A ve B), B semptomlarının varlığı olarak saptandı. Evre olmadan yapılan Cox multivariate modeline göre ise tedavisiz sağkalımın bağımsız belirleyici faktörleri yaş (≤64), albumin düzeyi (>4,1 g/dL), B semptomu, hepatomegali ve OİHA'nın görülmemesi, toplam sağkalımın bağımsız belirleyici faktörleri ise yaş (≤64), albumin (>4,1 g/dL) ve hepatomegalinin görülmemesi olarak tespit edildi. Tedavi rejimine göre yapılan mortalite analizinde FCR rejimi dışındaki tedavi rejimleri ile mortalite artışı arasında anlamlı ilişki saptandı. Tedavi yanıtı ile mortalite ilişkisi incelendiğinde ise birinci ve ikinci basamak tedavilerine yanıtsız veya progresyon (R) gelişen hastalarda mortalitenin anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Hastaların birinci basamakta aldıkları kür sayısının ≤4, ikinci basamakta aldıkları kür sayısının ≤2 olmasının da mortaliteyi anlamlı düzeyde arttırdığı, toplam sağkalımı da anlamlı düzeyde kısalttığı saptandı. Sonuç: KLL'de tanı aşamasında prognostik faktörler ve risk durumunun belirlenmesi ile optimal değerlendirme yapılabilmekte ve kontraendikasyonu olmayan ve tolere edebilen hastalarda FCR rejiminin ideal tedavi süresince verilmesi ile mortalitede anlamlı düzeyde azalma elde edilmektedir.
Acil servise başvuran multitravmalı hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada acil servise başvuran multitravmalı hastaların klinik özelliklerinin ve mortaliteyi etkileyen risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu kesitsel araştırma Uşak Eğitim Araştırma Hastanesi'nin Acil Anabilim Dalı'nda, 1 Ocak 2018 – 30 Nisan 2022 tarih aralığında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde acil servis'ten anestezi yoğun bakım ünitesi (YBÜ)'ne multitravma nedeniyle yatırılan hastalar (n = 188) çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların klinik özellikleri, revize travma skoru (RTS), Glaskow koma skalası (GKS) ve şok indeksi kaydedilmiştir. Bulgular: Olguların %75'i erkekti ve yaş ortalaması 45,55 ± 19,29 yıldı. En sık travma türleri %61,7 trafik kazası ve %10,6 düşme nedenli yaralanmaydı. En sık yaralanmalar torakal bölge yaralanmaları olan %47,1 kot fraktürü, %41,5 akciğer kontüzyonu, %29,8 pnömotoraks ve hemotorakstı. Olguların %20,2'sinin genel durumu kötüydü, %11,2'sinin bilinci kapalıydı ve %6,9'u eksitus oldu. Mortaliteyi etkileyen risk faktörleri çok değişkenli analizle değerlendirildiğinde, olguların entübe olmasının (OR: 20,068 [%95GA: 0,941 - 136,959], p = 0,002) ve yüksek laktat düzeyinin (OR: 1,316 [%95GA: 1,051 - 1,647], p = 0,017) diğer değişkenlerden bağımsız olarak mortalite riskini arttırdığı belirlendi. Mortaliteyi öngörmede en yüksek sensitiviteye sahip parametre olan solunum sayısı <15 kesim noktasında %76,9 sensitivite ve %69,1 spesifite ile mortaliteyi öngörebiliyordu (AUC: 0,763 [%95GA: 0,608-0,918], p = 0,002). En yüksek spesifiteye sahip parametre olan GKS <8 kesim noktasında %53,8 sensitivite, %94,3 spesifite ile mortaliteyi öngörebiliyordu (AUC: 0,669 [%95GA: 0,475-0,894], p = 0,042). Sonuç: Multitravma nedeniyle acil servise başvuran olgular arasından laktat düzeyi daha yüksek olanlar ve entübe edilenlerin mortalite riski daha fazladır. Bu olgularda erken dönemde daha ciddi önlemler alınarak ve uygun tedavi yönetimi ile mortalite ve morbidite sıklığı azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Multitravma, Acil Servis, Yoğun Bakım Ünitesi, Mortalite
Acil servise iskemik inme nedeni ile başvuran intravenöz trombolitik tedavisi alan hastaların mortalitesinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Onaylanmış uygulanabilir en iyi tedavi seçeneği rekombinant doku plazminojen aktivatörü (rtPA) ile intravenöz trombolitik (İVT) tedavidir. Bu tedavi ile iskemik inme geçiren hastalarda en kısa süre içerinde müdahale edilerek meydana gelen nörolojik defisiti mümkün olduğunca ortadan kaldırmak ve kişinin gündelik fonksiyonlarındaki bozulmayı en aza indirgemek hedeflenmiştir. Bu tedavinin her hastaya uygulanamasının nedeni de tedavinin başlangıç süresinin sınırlandırılmış olması ve bazı kontraendikasyonlarının bulunmasıdır. Bu sınırlama ciddi bir dezavantaj olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca ölüme kadar da uzanan ciddi komplikasyon skalası da mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, özellikle acil servislere sık başvuran inme hastalarında verilen intravenöz trombolitik tedavi sonrası kaydedilen verilerin hastanemizde uygulanan tedaviden hangi hasta grubunun ne kadar fayda gördüğünü belirlemek, mortaliteyi etkileyen parametleri belirlemek ve literatüre katkı sunmaktır. Gereç ve Yöntem: Mevcut çalışmamızda Ocak 2018 ile Ağustos 2022 tarihleri arasında Uşak Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine inme semptomları ile başvuran, iskemik inme olduğu kanıtlanmış, ilk 4,5 saat içerisinde trombolitik tedavisi başlanmış olan ve yatırılarak takibi yapılan hastaların acil servis başvuruları, sistemde ve dosyada kayıtlı yatış ve poliklinik takipleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Kriterlere uyan 184 hastanın verisine ulaşılmıştır. Çalışma grubunu oluşturan 184 hastanın 42'sinde (%22.8) takipte ex olduğu saptandı. Mortalite sıklığı açısından kadın ve erkek cinsiyet arasında herhangi bir fark saptanmazken; 65 yaş ve üzerindekilerde bu sıklığın daha yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Aynı zamanda 112 acil sağlık hizmetleri ile acil servise başvuran hastalarda ayaktan başvuranlara göre mortalite sıklığının daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). NIHSS skoruna ciddi inme geçirenlerin(21 puan ve üzeri) mortalite sıklığının daha yüksek olduğu tespit eildi (p<0,05). Araştırmamızda hastane yatış süresinin de mortalite ile ilşkili olduğu tespit edildi (p<0,05). 14 günden uzun süre yatan hastaların daha mortal seyrettiği gösterildi. Tek değişkenli analizden elde edilen sonuçlarda mortalite durumuyla ilişkili olduğu düşünülen yaş, geliş durumu, hastanede yatış günü ve NIHSS skoru ile yapılan çoklu lojistik regresyon analizinde mortalite görülmesi açısından NIHSS skorunun 21 ve üzerinde olanların 20 ve altında skor olmasına göre 18.49 (6.55-52.20) OR (%95 GA) kat daha riskli olarak saptandı. Sonuç: Çalışmamızda yaşın, başvuru şeklinin, başvuru anındaki NIHSS skorunun, yatış süresinin ve komorbit durumlardan DM ve AF hastalığının mortaliteyi etkilediği belirlendi.
Acil servise başvuran sepsis ve septik şok tanılı hastaların prognoz ve mortalitelerinin öngörülmesinde laktat, baz defisiti ve albuminin beraber değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız sepsis veya septik şok ön tanılı hastalarda serum laktat, albumin ve baz defisiti değerlerinin kombine değerlendirildiklerinde prognoz ve mortalite öngörmedeki faydalarını saptayabilmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız retrospektif gözlemsel bir çalışmadır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü ve SOFA skoru 2 ve üzeri olan 217 hasta dahil edilmiştir. Hastaların başvuru, 24. saat ve 48. saat laktat, albümin ve baz defisiti değerleri incelenmiştir. Laktat, albümin ve baz defisiti değerlerine göre hastane mortalitesi ve 90 günlük mortalite hesaplanarak prognoz ve mortalite öngörmede kullanılabilirliği araştırılmıştır. Sonuç: Çalışmamızda sepsis hastalarında 0-24-48. saat albümin değerlerindeki düşüklük mortaliteyi arttırmaktadır. 0-48. saat laktat değerleri hastane mortalitesini etkilemezken, 24. saat laktat değerindeki yükseklik hastane mortalitesini arttırmaktadır. 0-48. saat laktat değerlerindeki yükseklik 90 günlük mortaliteyi arttırmaktadır. Baz defisiti değerleri hastane mortalitesi ve 90 günlük mortalite üzerine etkisi bulunmamıştır. Septik şoktaki hastalarda laktat, albümin ve baz defisiti değerlerinin mortalite üzerine etkisi saptanmamıştır. Sepsis hastalarında laktat kleransına göre mortaliteler incelendiğinde sadece 24 saatlik laktat kleransı azaldıkça hastane mortalitesi artmaktadır. Alaktik baz defisitinin mortalite üzerinde etkisi yoktur. Laktat, albümin ve baz defisiti için yapılan ROC analizlerinde baz defisiti için anlamlı AUC değeri saptanmazken, laktat ve albümin için saptanan AUC değerleri 0.70'in altında olduğu için ayırt edicilikleri düşüktür. Laktat kleransı için yapılan ROC analizlerinde 24 saatlik laktat kleransı için AUC değeri anlamlıdır ancak eğri altında kalan alanın ayırt ediliciliği düşük bulunmuştur. Alaktik baz defisiti için yapılan ROC analizlerinde eğri altında kalan alanlar (AUC) istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Tartışma: Çalışmamızda literatürün aksine laktat, albümin ve baz defisitinin prognoz ve mortalite belirlemede duyarlılıkları düşük bulunmuştur. Serum laktat, albümin ve baz defisitini etkileyebilecek faktörler (kronik karaciğer hastalıkları, kronik böbrek hastalıkları, metformin kullanımı gibi) dışlandığında bu biyobelirteçlerin, sepsis ve septik şokta mortalite belirlemedeki değerleri de azalmaktadır.
Hastalık veya risk gruplarına göre sınıflandırılmış akut myeloid lösemi hastalarında tedavideki başarısızlık sebeplerinin değerlendirilmesi
Akut miyeloid lösemi (AML), primitif multipotent hematopoietik kök hücrede meydana gelen birtakım somatik mutasyonlar sonucu myeloid hücre serisinde ortaya çıkan ve hayatı tehdit edici bir hematolojik malignitedir. Morfolojik ve sitogenetik olarak sınıflanabilir. Prognoz genellikle hastanın klinik özellikleri ve hastalığın sitogenetik özellikleri ile ilişkilidir. AML son derece heterojen bir hastalıktır ve bu heterojen hastalıkta, en iyi prognozlu alt gruplarda bile mortalite sık izlenmektedir. Bu hastalıkta başarısızlık nedenlerinin ne olduğunu bilmek ve alt gruplara göre spesifik olarak değerlendirmek hasta izlemi ve yönetimi açısından önem arz etmektedir. Bu çalışma, Ocak 1999 ile Şubat 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından AML tanısı ile izlenen ve ilk indüksiyon tedavileri merkezimizde başlanılmış olan erişkin hastaların klinik ve demografik bulgular, tedavi, sitogenetik ve moleküler sonuçlar ve ilk tedavi başarısızlığı tipleri açısından değerlendirildiği tek merkezli gözlemsel retrospektif bir kohort çalışmasıdır. Bu çalışmanın amacı hastalığın belirli alt gruplara ayrılarak, her alt gruptaki ilk başarısızlık tipi ile değerlendirmeler yapmak ve elde edilen sonuçlar doğrultusunda hekimin hasta izleminde karşılaşabileceği durumlara yönelik farkındalık oluşturmak ve bu alanda eksiklik olduğu gözlenen literatüre katkı sunmaktır. Çalışma kriterlerine uyan 485 hasta ile yapılan araştırma için hastaların elektronik kayıtları kullanılarak retrospektif gözlemsel bir kohort modeli oluşturuldu. Hastaların %66,2'sinde izlemde başarısızlık yaşandığı görüldü. İntensif tedavi alan hastalar için total sağkalım ortanca değeri 29,3 (16,1-46,4 güven aralığı) ay olarak hesaplandı. 36 ay sağkalım oranı %48,1 idi. Hastalar akut promiyelositik lösemi (APL), t(8;21) AML, inv(16) AML, orta risk de novo, kötü risk de novo, diğer de novo, tedavi ilişkili AML, sekonder AML olarak gruplara ayrıldı. İntensif tedavi almış olanlar değerlendirildiğinde alt gruplara göre görülen ilk başarısızlık tipleri arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,008). Bu farklılığın gruplardaki indüksiyon mortalitesi, refrakterlik ve relaps dağılımından kaynaklandığı görüldü. Grup içi ilk başarısızlık sebebi değerlendirmeleri yapıldığında, bunun APL (71,4%) için indüksiyon mortalitesi, inv(16) AML (58,3%) ve orta risk de novo AML (47,2%) için relaps olduğu, kötü risk de novo AML (54,5%), tedavi ilişkili AML (75,0%) ve sekonder AML (43,9%) grupları için ise refrakterlik olduğu bulundu. t(8,21) AML için dağılımlar değerlendirildiğinde spesifik bir başarısızlık tipinin daha ön planda olmadığı görüldü. Gruplandırma ilkeleri gereğince daha heterojen olmak durumunda kalan diğer de novo grubu için ilk görülen başarısızlık tipine bakıldığında indüksiyon mortalitesi %33,6, relaps %32,8 olarak görüldü. Sonuç olarak, AML alt tiplerindeki ilk tedavi başarısızlığı dağılımlarında anlamlı farklılık mevcuttur. Daha başarılı hastalık yönetimi için hangi alt tipte hangi ilk başarısızlık tipinin beklenmesi gerektiğini bilmek önemlidir. Bu konuda daha geniş çaplı çalışmalar faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Akut miyeloid lösemi, tedavi başarısızlığı, indüksiyon mortalitesi, relaps, indüksiyon refrakterliği, sağkalım
Acil serviste akut koroner sendrom tanısı alan hastalarda ölçülen BNP düzeyi ile mortalite arasındaki ilişki
Bu çalışmada acil servise başvuran akut koroner sendrom (AKS) hastalarındaki BNP düzeylerinin farklı zamanlardaki mortalite oranları üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmış olup sonuçların AKS hastalarının acil ve uzun dönem tedavi stratejilerine katkı sağlaması planlanmıştır. Retrospektif gözlemsel bir çalışma olarak dizayn edilen bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine 01 Ocak 2015 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında başvuran, AKS tanısı alan ve BNP değeri bakılan 582 hastanın verileri analiz edilmiştir. Hastaların %76,6'sının (n=446) erkek, yaş ortalamalarının ise 62±12,6 (en küçük 28, en büyük 93) olduğu saptanmıştır. Kadınlarda hastane, 6.ay ve 1.sene mortalite oranları ile yaş ortalamalarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Bilinen hastalıklar ile hastane mortaliteleri arasında ilişki saptanmazken; KY, DM, KAH ve KBH için 1.sene mortalitesinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. Düzenli sigara içicilerinde 1.sene mortalite oranının anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmış olup, BNP düzeyinin düzenli sigara içicilerinde en düşük olduğu görüldü. STEMİ hastalarında hastane içi ve 1.ay mortalite oranlarının diğer AKS gruplarına göre daha yüksek olduğu saptandı ancak 6.ay ve 1.sene mortalite oranlarında AKS tanı grupları arası anlamlı fark saptanmadı. Başvuru BNP düzeyinin ise NSTEMİ grubunda en yüksek olduğu görüldü. BNP ile en güçlü korelasyon ilişkisinın GRACE 2.0 puanı ile olduğu görüldü. Hastane, 1.ay, 6.ay ve 1.sene mortalite analizlerinde exitus olan hastaların başvuru BNP düzeylerinin yaşayan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Hastane mortalitesi için başvuru BNP kesim noktası değeri ROC eğrisinde %73,3 duyarlılık , %76,1 seçicililik ile 311.1 pg/ml olarak kabul edildi (%95 GA=0.68-0.85). Başvuru BNP'si 311.1 pg/ml'nin üzerinde olanlarda hastane mortalite riskinin 8.75 kat fazla olduğu bulunmuştur (%95 GA=4.6-15.8). Bu bulgular AKS hastalarında acil serviste bakılan BNP düzeyinin, hastane ve yakın dönem mortalite öngörüsü amacıyla kullanılabileceği hipotezini desteklemektedir. NSTEMİ ve USAP hastalarının ilk başvurusunda BNP değerinin yüksek olması, erken invazif tedavi seçeneği için yol gösterici olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, BNP, Akut Koroner Sendrom, Mortalite
Yoğun bakımda yatan hastalarda malnütrisyon taraması için kullanılan NRS-2002, M-NUTRIC skorları ve GLIM kriterleri ile mortalite arasında ilişkinin belirlenmesi
Yoğun bakım hastalarında halen ideal bir malnütrisyon risk tarama aracı bulunmamaktadır. Bu çalışmada kritik hastalarda NRS-2002, m-NUTRİC skorları ve GLİM kriterleri ile malnütrisyonun taranması ve yüksek riskli hastalarda malnütrisyon ile mortalite arasında ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 15.05.2022-31.08.2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi, İç Hastalıkları YBÜ'ye yatan 106 hasta dahil edilmiştir. Çalışma popülasyonunun %59,4'ü erkek olup ve medyan yaşı 64 idi. NRS-2002 skoruna göre 71 (%67), m-NUTRIC skoruna göre 54 (%50,9) hasta malnütrisyon açısından yüksek riskli bulunmuştur. GLIM kriterlerine göre ise 72 (%67,9) hastada malnütrisyon saptanmıştır. Üç tarama skoruna göre malnütre olan ve olmayan hastalarda yoğun bakım mortalitesi, hastane mortalitesi, 28 günlük mortalite ve 90 günlük mortalite değerlendirilmiştir. Kaplan-Meier sağkalım analizlerinde her üç tarama skoruna göre malnütre olan hastalarda 28 günlük mortalite ve 90 günlük mortalite anlamlı bulunmuştur. Yoğun bakım mortalitesini öngörmek için yapılan ROC analizlerinde NRS-2002 ve m-NUTRIC anlamlı saptanmıştır (p=0,002 ve <0,001). Hastane mortalitesini, 28 günlük mortaliteyi ve 90 günlük mortaliteyi tahmin etmek için ROC eğrisinde ise her üç skor anlamlı bulunmuştur. m-NUTRIC skorunun bizim popülasyonumuzda <5 puan kesme değerinde en iyi sensitivite ve spesifite ile yoğun bakım, hastane, 28 günlük ve 90 günlük mortaliteyi ön gördüğü belirlenmiştir. Aynı zamanda her üç skora göre malnütre olan hastalarda hedef kaloriye ulaşma ile birlikte 28 günlük mortalite riskinin azaldığı gösterilmiştir. Kritik hastalarda malnütrisyon taraması için NRS-2002 ve m-NUTRİC skorlarının kullanımı uygundur. Bizim çalışmamızda GLIM kriterleri de mortaliteni öngörmek için anlamlı bulunmakla birlikte kullanımını önerebilmek için yoğun bakım hastalarında daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Hospitalize yaşlı hastalarda hastane içi morbidite ve mortaliteyi öngörmede kapsamlı geriatrik değerlendirmenin rolü
Kapsamlı geriatrik değerlendirme geriatrik hasta değerlendirmesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hastaların morbidite ve mortalitesini öngörmede rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı Hacettepe Hastanesi Erişkin Hastanesi dahiliye servislerinde yatan 65 yaş ve üzeri hastaların morbidite ve mortalite üzerinde rol oynayan faktörleri değerlendirmektir. Çalışmada hastaların enfeksiyon durumları, yatış sürecindeki düşme, gelişen bası yarası, deliryum gelişimi, yoğun bakım ünitesine devredilmesi ve yatış süreleri değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, antropometrik ölçümleri, alışkanlıkları, mevcut hastalıkları, kullandıkları ilaçları kaydedildi ve hastalar geriatrik sendromlar açısından değerlendirildi. Çalışmaya 113 hasta dahil edilmiştir. Hastalar mini nutrisyonel değerlendirme testi, günlük yaşam aktiviteleri ve entrumental günlük yaşam aktiviteleri ölçekleri, geriatrik depresyon ölçeği, klinik kırılganlık ölçeği ve mini mental durum değerlendirme testi ile nutrisyonel, fonksiyonel ve bilişsel açıdan değerlendirildi. Çalışmaya katılan 113 hastanın 58'i (%48,7) kadın, kalan 55'i (%51,3) erkekti. Hastaların yaşları 65 ile 94 arasında değişmekteydi ve ortalamaları 74,0±7,1'di. Hastalar acil servisten tedavilerinin devamı için veya poliklinikten elektif yatış nedeniyle dahiliye servislerine yatırılan hastalardı. Hastalar yatışlarının ilk üç günlerinde değerlendirildi. Hastaların mini nutrisyonel değerlendirme testinden aldıkları puandaki artış ile (p=0,043; r=0,191) ve; vücut kitle indeksi değeri (p=0,063; r=0,176) kol (p=0,026; r=0,209) ve baldır çevresi (p=0,016; r=0,226) ölçümlerindeki artış ile yatış süresinin kısaldığı gözlemlendi. Son bir yılda olan kilo kaybının yatış süresini uzattığı saptandı (p=0,009; r=0,248). İnfluenza aşısı olunmasının yatış süresini azalttığı gösterildi (p=0,041). Fonksiyonel ve bilişsel kapasite ile ve hastaların mevcut komorbiditeleri, sigara ve alkol kullanımı, laboratuvar değerleri ile yatış süresi arasında ilişki gösterilemedi. Hastaların yatış sebeplerinden ve mevcut komorbiditelerinden bağımsız olarak malnutrisyonun ve polifarmasinin yatış süresinde etkili olduğu saptandı. Sonuçlara göre beş ve üzeri ilaç kullanmak, on günden uzun süreli yatma ihtimalini yaklaşık 3 kat azaltmaktadır (%95GA=0,132-0,823). Hastada malnutrisyon olmaması, hastanın malnutrisyon açısından riskli olması ve/veya malnutrisyonunun olmasıyla kıyaslandığında hastanın on günden uzun süre yatma ihtimali 2,9 (%95 GA:1,296-6,869) kat daha yüksek olmaktadır. Hasta sayısının az olması nedeniyle mortalite, düşme, bası yarası, deliryum ve yoğun bakım ünitesine devir üzerine değerlendirme yapılamadı. Bu çalışmada polifarmasi yatış süresi üzerinde iyi prognostik bir etkiye sahip olsa da, bu konuyla ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yatan her geriatrik hastada nutrisyon durumunu ve ilaç sayısını değerlendirmek çok önemlidir ve prognozla ilişkilidir.
Klonal aplastik anemi hastalarında klinik tablo ve yönetimi
Aplastik anemi, kemik iliğinin anormal infiltrasyon veya fibrozisi olmadan; hiposelüler kemik iliğinin görüldüğü pansitopeni ile seyreden enfeksiyon, kanama gibi hayatı tehdit edici komplikasyonlara yol açabilen bir hastalıktır. Çalışmamızda aplastik anemi hastalarında hemoglobin, beyaz küre ve trombosit değerleri için eşik değerler belirlenerek hastalarda var olan sitopeni seviyeleri ile kanama ve enfeksiyon arasındaki paralelliğin ve aplastik anemi hastalarında hastalığın yönetiminin retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2002-2019 tarihleri arasında takip edilen 87 aplastik anemi hastası dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen aplastik anemi hastalarında tanı anında ortalama yaş 42(17-93) olup hastaların %49.4'ü erkek, %50,6'sı kadındır. Tüm hasta grubunda izlemde 48 hastada (%55.2) kanama epizodu, 68 hastada (%77.8) bakteriyel enfeksiyon, 31 hastada (%35.6) viral enfeksiyon, 35 hastada (%40.2) fungal enfeksiyon, 6 hastada (%6.9) pcp enfeksiyonu saptandı. Tüm hasta grubunda tanı anında 13 hastada (%52) kemik iliği displazisi, 6 hastada (%18.8) kemik iliği blast oranı >%5 olarak görüldü. Tüm hasta grubunda izlemde 80 hastaya (%92) trombosit transfüzyonu, 78 hastaya (%89.6) eritrosit transfüzyonu, 38 hastaya (%43.7) g-csf desteği verildi. Tüm hasta grubunda immunsupresif tedavi olarak siklosporin ve ATG kombine kullanımı ile, siklosporin veya ATG nin tek başına kullanılması arasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik kemik iliği transplantasyonunun, tek başına immunsupresif tedavi ile karşılaştırılmasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik Kemik İliği Transplan- tasyonu yapılan hastaların %96'sı sağ remisyonda olarak saptandı. Çalışmamızda 8 hastada (%9.2) eltrombopag tedavisi kullanılmış olup tanı anında ortalama yaş 46(19-61) idi. Eltrombopag tedavisi ile izlemde kanama (p>0.05), bakteriyel enfeksiyon (p=0.726), viral enfeksiyon (p>0.05 ), fungal enfeksiyon (p=0.056), pcp enfeksiyonu (p>0.05) ve mortalite (p>0.05) ile arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Anahtar Sözcükler: Kanama, enfeksiyon, immunsupresif tedavi, allojenik kemik iliği transplantasyonu, eltrombopag, mortalite
KPC dışı karbapenemaz üreten Klebsiella pneumoniae (KÜKp) ile kan akımı infeksiyonlarında farklı antibiyotik tedavilerinin 30 günlük kaba mortalite oranlarının kıyaslanması ve 30 günlük mortalite açısından bağımsız risk faktörlerinin belirlenmesi: Uygun tedavinin ve kombinasyon tedavisinin önemi
Özet Giriş. Karbapenemaz üreten Klebsiella Pneumoniae infeksiyonları, özellikle 0XA-48 karbapenemaz pozitif olanlar için en uygun antibiyotik tedavisi net olarak belirlenmemiştir. Biz bu bakteriler nedeniyle oluşan kan akımı infeksiyonlarının (KAİ) 30 günlük kaba mortalite oranlarını farklı antibiyotik rejimleri için kıyasladık. Yöntem. Bu çalışma 01.01.2014 ile 31.07.2018 tarihleri arasında tedavi edilen bütün KPC dışı KÜKp KAİ olan hastaları içeren retrospektif kohort çalışmadır. Antibiyotik tedavisi eğer kan akımı infeksiyonunun başlangıcının ilk beş gün içinde başlanmış, uygun dozda en az bir aktif antibiyotik içeriyorsa uygundu. Bakteri tanımlaması otomatize sistemlerle yapıldı ve in-vitro duyarlılık testleri EUCAST sınır değerleri ile değerlendirildi. Karbapenemler ve diğer antibiyotiklerin MIK değerleri E-test ile doğrulandı. Kolistin MIK değerleri broth mikrodilusyon ile tespit edildi. Tigesiklin MIC değerleri US FDA kriterlerine göre değerlendirildi. Karbapenemaz genlerinin (blaKPC, blaNDM, blaVIM, blaOXA-48.) moleküler tespiti polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile yapıldı. Bulgular. Çalışma süreci boyunca tespit edilen 174 KÜKp KAİ içinden, 129 hasta bütün dahil edilme kriterlerini karşılıyordu. Antibiyotik duyarlılık sonuçları aşağıdaki gibiydi: Kolistin (%51.9), Tigesiklin (%67.4), Gentamisin (%38.0), Amikasin (%43.0), Meropenem (%32.6), Ertapenem (%3.1), Siprofloksasin (%18.6), Trimethoprim-sulfametaksazol (%24.0), Seftazidim (%7.8), Sefepim (%7.8) ve Seftriakson (%7.0). İzolatların %85.3 ve %3.1'i sırasıyla OXA-48 ve NDM genleri içeriyordu. Ayrıca, izolatların %9.3'ü OXA-48 ve NDM genlerini birlikte taşıyordu ve izolatların %2.3'ü OXA-48 ve VIM genlerini birlikte kodluyordu. Uygunsuz tedavi uygun tedaviye kıyasla daha yüksek 30 günlük mortalite oranıyla ilişkiliydi (ayarlanmış OR: 4.29; 95% CI, 1.77-10.39; p=0.001). Ancak, monoterapi ve kombinasyon tedavi kollarında 30 günlük kaba mortalite oranları açısından anlamlı bir fark yoktu (ayarlanmış OR: 2.2; 95% CI, 0.45-10.6; P=0.32). Çoklu değişkenli lojistik regresyon analizinde, Increment mortalite skoru (ayarlanmış OR: 1.27; 95% CI, 1.14-1.42; P <0.001) ve uygunsuz tedavi ile kolistin duyarlılığı arasındaki etkileşim (OR: 4.04; 95% CI: 1.62-10.02; P=0.003) 30 günlük tüm nedenlere bağlı mortalite açısından bağımsız risk faktörleri olarak tespit edildi. Sonuç. Ağırlıklı olarak OXA-48 içeren KÜKp ile KAİ için, uygun tedavi rejimleri uygunsuz tedaviye göre daha düşük mortalite oranları ile ilişkiliydi. Diğer yandan, iki ve daha fazla aktif ajanla kombinasyon tedavileri 30 günlük kaba mortalite açısından monoterapi ile benzer etkinliğe sahipti. Kolistin direnci ve uygunsuz tedavi kendi başlarına artmış mortalite ile ilişkili değildi, ancak bu parametrelerin arasındaki etkileşim 30 günlük mortalite hızını anlamlı bir şekilde artırıyordu. Bu sebeple, KÜKp izolatları arasındaki yüksek kolistin direnç oranı bizim hastalarımızda mortalitenin önemli bir nedeni olmayı sürdürmektedir.
İntrauterin büyüme geriliği olan bebeklerin perinatal morbidite, mortalite ve uzun dönem nörogelişimsel sonuçlarının gebelik haftalarına ve persentil gruplarına göre karşılaştırılması
Small for gestational age" (SGA) terimi doğum ağırlığı belirli gestasyonel yaşa göre onuncu persentilin altında olan bebekleri tanımlar. SGA bebeklerde doğum kilosu normal olan bebeklere kıyasla perinatal dönemde yoğun bakım yatışı, hipoglisemi, polisitemi, indirekt hiperbilirubinemi, sepsis, konvülziyon, hipotansiyon, nekrotizan enterokolit, mekanik ventilatör ihtiyacı gibi sorunlar daha çok görülmektedir. Bu bebeklerde mortalite riski de belirgin artmıştır. Persentil düştükçe morbidite ve mortalite oranları yükselmektedir. Biz çalışmamızda SGA bebeklerin perinatal dönemde yaşadıkları sorunları ve bu sorunların sıklığını belirlemeyi, her bebeğin 0 ile 10.persentiller arasındaki gerçek persentilini hesaplayarak sık görülen klinik sorunlar için bir risk persentili ortaya koymayı, yine bu sorunların nörogelişim üzerindeki etkilerini düzeltilmiş 9-15. aylarda Bayley-III testi ile değerlendirmeyi ve gruplar arasındaki farkları incelemeyi amaçladık. Çalışmamız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Neonatoloji Bilim Dalı'nda Mart 2019-Haziran 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Hastanemizde Eylül 2017-Eylül 2018 tarihleri arasında doğan, gebelik haftasına göre vücut ağırlığı 10. persentil eğrisinin altında olan, yenidoğan yoğun bakım ünitesinden veya annesinin yanından taburcu edilen bebekler yatan hasta ve doğum kayıtlardan belirlendi. Çalışmaya 117 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm SGA bebeklerin gerçek persentilleri interpolasyon ile hesaplandı. SGA bebekler doğum ağırlıklarına göre önce 3.persentil ve altı ile 3-5. persentiller arası ve 6-9. persentiller arası olarak üç gruba ayrıldı. İlk gruba ağır, ikinciye orta ve üçüncü gruba hafif SGA denildi. Bu bebeklerin perinatal dönemde aldıkları tanılar ve uygulanan tedaviler hastane kayıtlarından elde edildi. Tüm olgulara psikomotor gelişimlerini değerlendirmek amacıyla deneyimli bir çocuk gelişim uzmanı tarafından düzeltilmiş 9-15. aylarda Bayley-III testi uygulandı. Ağır SGA grubu 26, orta SGA grubu 22 ve hafif SGA grubu 69 hastadan oluşmaktaydı. Olguların 73'ü kız, 44'ü erkek bebekti. Bebeklerin ortalama persentilleri 5,14±4,28 idi. Perinatal dönemde morbidite sıklığı açısından incelendiğinde sepsis (p:0,039), NEK (p:0,021), hipotansiyon (p:0,009), kan ürünü transfüzyonu (p:0,006) ve mekanik ventilasyon (p:0,015) ihtiyacı, hastanede yatış süresi (p:0,020) ve mortalite (p:0,014) açısından ağır, orta ve hafif SGA gruplar arasında anlamlı fark bulundu. Düzeltilmiş 9-15. aylarda Bayley-III testi yapılan hastaların 24'ü kız (%70,6), 10'u erkekti (%29,6). Bebeklerin ortalama doğum haftaları 38,21±1,34 hafta idi. Tüm bebeklerin doğum ağırlığı persentili ortalama 5,44±3,30 persentil idi (p<0,001). Ortalama 13.ayda büyüme yakalaması ve Bayley puanları açısından değerlendirilen bebeklerde persentil grupları arasında fark görülmedi. Dil alanında puanlar doğum şekli ile ilişkili bulundu. Sezaryenle doğan bebekler normal yolla doğanlara göre dil alanında anlamlı olarak yüksek puan almıştı (p: 0,007). Bu çalışmada belirlenen persentil gruplarına göre SGA bebeklerin perinatal sonuçlarının ve mortalitelerinin istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklı olduğu, persentil azaldıkça morbidite ve mortalite sıklığının arttığı görüldü. Literatürde bu konuda yapılan çalışma sayısı kısıtlıdır. Çalışmamız SGA bebeklerin erken dönem komplikasyonlarının ve uzun dönemde nörogelişimsel prognozlarının belirlenmesi için SGA bebeklerin 10.persentil altı tek grup olarak ele alınması yerine yeni persentil aralıklarının belirlenmesi gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle daha geniş bir grupta ve çok merkezli çalışmalar yapılması gerektiğini, böylelikle riskli persentillere sahip bebeklerin erken dönemde tanınabileceğini ve tedavi edilebileceğini düşünmekteyiz.
Romatoid Artrit interstisiyel akciğer hastalığı tutulumunda Hacettepe Romatoloji Kliniğinde izlenen hastaların morbitide, mortalite ve prognoz değerlendirmesi
RA'li hastalarda pulmoner tutulum karakteristiğinin non-invaziv yöntemler olan SFT ve YÇBT ile araştırılması, kliniğimizin tedavi seçimlerinin belirlenmesi, ilaç devamlılığı, mortalite, prognoz değerlendirmesi, pulmoner tutulum tipleri ile hastaların klinik ve laboratuvar bulguları arasındaki ilişkiyi göstermek amaçlanmıştır. Kliniğimize 01.01.2010 ile 30.09.2018 arası başvuran toraks BT'si olan ve üç farklı radyolog tarafından tanısı doğrulanan 156 (%30,8 erkek) romatoid artrit interstisiyel akciğer hastalığı (RA İAH) hastası çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalarda önceden belirlenmiş klinik ve laboratuvar verileri kaydedilmiştir. Retrospektif olarak toplanan veriler uygun istatistik yöntemlerle değerlendirildi. Radyolojik değerlendirme sonrası İAH alt tipleri NSİP: 51 (%32,6), UİP:89 (%57), AD:16 (%10,2) saptandı. RA tanı yaşı 55,5 (12,1), İAH semptom yaşı 60,7 (11,5), İAH tanı yaşı 62,7 (9,7), ölüm yaşı 70,7 (47,8-85,7), İAH nedeni ile takip süresi 4,5 (3,9-5) ve RA tanısı ile İAH arasında geçen süre 6,3 (7,3) yıl bulundu. 40 (%25,6) hasta exitus olmuştur. 5 yıllık survival oranı %78 saptanmıştır. UİP olan hastalarda ölüm NSIP ve AD olanlara göre daha fazlaydı (log-rank 0.004). Ayrıca RA ve İAH arasındaki süre kısaldıkça ve plevral efüzyon varlığında ölüm daha fazladır. Multivariate analiz sonuçlarına göre RA-İAH arasının 3 yıldan kısa olması mortaliteyi 4,3 kat, UİP varlığı 10,3 kat ve plevral efüzyon bulunması 14,4 kat artırmaktadır. Kontrol BT'si yapılan hastaların %41,5'inde progresyon saptandı. Biyolojik tedavi alma oranı %44,2 bulundu. Pulse steroid ve siklofosfamidin ölen hasta grubunda anlamlı olarak daha fazla kullanıldığı, son zamanlarda ritüksimabın İAH grubunda daha fazla tercih edilen biyolojik ajan olduğu saptandı. Yeni tanı RA hastalarına başlangıç akciğer grafisi çekilmesi ve şüphelenilen hastada erken YÇBT İAH tanısının erken konması için faydalı olabilir.
Antifosfolipid, antikardiyolipin, ekstrakte edilebilen nükleer antijen ve anti-çift sarmal DNA antikorlarının pozitif olmasının gebelik sonuçları üzerine etkisi
Tanaçan A, Antifosfolipid, Antikardiyolipin, Ekstrakte Edilebilen Nükleer Antijen ve Anti-Çift Sarmal DNA Antikorlarının Pozitif Olmasının Gebelik Sonuçları Üzerine Etkisi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Bilim Dalı, Yandal Uzmanlık Tezi, Ankara, 2018. Ekstrakte edilebilen nükleer antijen (ENA) ve anti-çift sarmal DNA (anti-dsDNA) antikorlarının pozitif olması ve bu pozitifliğe eşlik eden Sistemik Lupus Eritematozus, Sjörgen Sendromu ve diğer otoimmün hastalıklar kötü obstetrik sonuçlar ve gebelik komplikasyonları ile ilişkili bulunmuştur. Bu yandal uzmanlık tezinin amacı ENA, anti-dsDNA, antifosfolipid (APL) ve antikardiyolipin (ACL) antikorlarının pozitif olmasının gebelik sonuçları üzerine olan etkisini göstermektir. Bilinen ENA, anti-dsDNA, APL IgG, APL IgM, ACL IgG veya ACL IgM antikor pozitifliği olan 91 hasta, rastgele seçilmiş olan 91 hasta ile gebelik sonuçları ve obstetrik komplikasyonlar açısından karşılaştırıldı. Gruplar arasındaki risk seviyesini karşılaştırmak amacıyla mevcut gebelikteki Beksaç Gebelik Obstetrik İndeksi (BOIp) (yaşayan çocuk sayısı+( π/10)/gravida) kullanıldı. Gruplar arasında ortanca maternal yaş, gravida, önceki düşük sayısı ve BOIp'ler açısından istatistiksel anlamlı farkın mevcut olduğu bulundu (sırası ile, p = 0.04, p < 0.001, p < 0.001, ve p < 0.001). Ayrıca, ortanca doğum haftası, doğum kilosu ve 1. dakika APGAR skorları arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p < 0.001 for all). Bunların yanında, intrauterin gelişme geriliği, oligohidroamniyoz ve gestasyonel hipertansiyon oranları açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu (sırası ile, p < 0.001, p = 0.05, and p = 0.05). Çalışma grubunda 3 intrauterin ölüm mevcutken, kontrol grubunda hiç intrauterin ölüm izlenmedi (p = 0.123). Bu bulgular doğrultusunda, anti-dsDNA, ENA, APL ve ACL antikor pozitifliğinin plasental inflamasyona yol açarak gebelik sonuçlarını olumsuz etkileyebileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: gebelik, ekstrakte edilebilen nükleer antijen, anti-çift sarmal DNA, antifosfolipid antikoru, antikardiyolipin antikoru, perinatal morbidite ve mortalite, plasental enflamasyon