İnflamasyon

398 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi

Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin

AlbüminlerC reaktif proteinPozitif basınç solunumu+7
Fatma Nalbant
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İn vitro lipopolisakkarit uyarımlı karaciğer yangı modelinde alfa-terpineol'ün etkinliğinin araştırılması

In Vitro Lipopolisakkarit Uyarımlı Karaciğer Yangı Modelinde Alfa-terpineol'ün Etkinliğinin Araştırılması Terpinollerin birçok çalışmada antioksidan özelliklerinden dolayı antikanser, antikonvülsant ve antiülser gibi biyolojik etkileri ortaya konulmuştur. Araştırmanın amacını Ecoli'den izole edilen LPS (lipopolisakkarit)'in karaciğer hücrelerine etkin konsantrasyonda uygulanarak oluşturulan yangı modelinde α-terpineol'ün anti-inflamatuar ve anti-apoptotik gibi biyofonksiyonları araştırılması oluşturdu. Bu amaçla deneme materyali olarak sürekli hücre hatlarından insan orijinli HepG2 hücreleri materyal olarak seçildi. Etken madde olarak seçilen LPS ve α-terpineol, ticari olarak temin edildi ve hücrelere farklı konsantrasyonlarda 24 saat uygulandı. Her iki etken maddenin etkin konsantrasyonları, hücre canlılık testleriyle gerçekleştirildi. Süre sonunda alınan mRNA örneklerinden ise, TNF-α, IL-1β ve IL-10, Kaspaz 3, Bax ve Bcl-2 gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı kuantatif polimeraz zincir reaksiyonuyla (qRT-PCR) araştırıldı. Araştırmada elde edilen sonuçlara göre LPS'in farklı konsantrasyonları hücrelere uygulanarak kontrol grubuna göre %11.5 oranında hücre kayıplarına neden olan 50 ng/ml konsantrasyonu modelleme için seçildi. Ancak α-terpineolün LPS ile birlikte kullanıldığında 10 μM konsantrasyonunda hücre kayıplarını % 2.12 oranında önlediği bulundu. Çalışmada gen analizleri değerlendirildiğinde LPS'in TNF-α ve IL-1β gen ekspresyonlarını arttırdığı, α-terpineol uygulamasının ise bu durumu tersine çevirdiği tespit edildi. Yine IL-10 gen ekspresyonu LPS tarafından baskılanırken, α-terpineol tarafından anlamlı düzeyde uyarıldığı da ortaya konuldu. Bununla birlikte çalışmada LPS'in kaspaz 3 ve Bax gen ekspresyonlarını arttırdığı, ancak α-terpineol'ün bu stimülasyonu baskıladığı tespit edildi. Ayrıca buna ilaveten anti-apoptotik Bcl-2 gen ekspresyonları LPS tarafından baskılanırken, α-terpineol tarafından uyarıldığı bulundu. Araştırmadan elde edilen verilerle, monoterpen α-terpineol'ün kısa süreli ve düşük olan proliferatif konsantrasyonunun özellikle patojen kaynaklı karaciğer rahatsızlıklarında alternatif bir tedavi ajanı olabileceği görüldü. Bununla birlikte konunun tam aydınlatıabilmesi için in vivo ve daha ileri düzey araştırmalara ihtiyaç duyulduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Lipopolisakkarit, inflamasyon, α-terpineol, apoptoz.

Alfa terpineolKaraciğerKaraciğer hastalıkları+3
Ayşe Pınar Tunçer
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsı̇ olgularının hemogram sonuçlarındakı̇ ı̇nflamasyon belı̇rteçlerı̇nı̇n (nötrofı̇l/lenfosı̇t oranı, platelet/lenfosı̇t oranı, monosı̇t /lenfosı̇t oranı) karşılaştırılması ve ağır preeklampsı̇yı̇ tahmı̇n etmedekı̇ yerı̇

Amaç: Çalışmamızda gebeliğinde preeklampsi tanısı alan hastaların hemogram sonuçlarında inflamasyon markerlarından nötrofil/lenfosit oranı (NLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve monosit/lenfosit oranı (MLR) nın değerlendirilmesi ve hafif-ağır preeklampsi gelişme ihtimali olan gebeleri, normal gebelerle karşılaştırarak hafif-ağır preeklampsiyi öngörebilmedeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 148 ağır preeklampsi, 160 hafif preeklampsi olmak üzere toplam 308 preeklampsi ve 308 sağlıklı normotansif gebe olgusunun demografik verileri ve laboratuar testleri retrospektif olarak incelendi. Gruplar NLR, PLR ve MLR açısından incelendi. Bulgular: Gruplar arasında yaş bakımından fark bulunmadı. Preeklampsi grubunda parite, gestasyonel yaş, doğum kilosu ve APGAR skorları kontrol grubuna kıyasla düşüktü (p<0,001). NLR preeklampsi grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). PLR' de anlamlı derecede düşük olarak bulundu (p<0,001). MLR de gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: NLR ve PLR preeklampsi varlığının gösterilmesinde bir parametre olarak kullanılabilir. MLR için istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı. Anahtar Kelime: gebelik, preeklampsi, nötrofil, lenfosit, monosit, inflamasyon

GebelikKan sayımıMonosit/lenfosit oranı+4
Umut Kudret
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Investigating the role of serum prolidase enzyme activity and inflammatory laboratory parameters during the progression of type 2 diabetes mellitus

Objective: Prolidase enzyme is a cytosolic metalloproteinase that hydrolyzes the iminodipeptides with proline or hydroxyproline at the carboxy terminal end. It plays a crucial role in regulating the collagen turnover which is believed to be affected by the chronic inflammatory response, one of the main characteristics of type 2 diabetes mellitus. Therefore, this study aimed to investigate the role of serum prolidase enzyme activity and inflammatory parameters during the progression of T2DM. Method: A total of 168 subjects, 41 controls, 43 prediabetics, 41 type 2 diabetics without MVC and 43 type 2 diabetics with MVC were enrolled in this case-control study. Biochemical and inflammatory parameters were measured using photometric and electrochemiluminescence methods. SPEA was measured using the colorimetric method. Results: SPEA was statistically significantly increased in type 2 diabetics with and without MVC compared with prediabetes and controls (P <0.001 for all). SPEA was also positively associated with the severity of the disease (r= 0.494, P <0.001). NLR and NHR was found to be statistically significantly increased during the progression of MVC in patients with T2DM (P= 0.014; P= 0.002, respectively), and positively associated with the severity of the disease (r= 0.201, P= 0.009; r= 0.246, P= 0.001, respectively). No statistically significant correlation was observed between SPEA and the evaluated inflammatory parameters among groups. Conclusion: Our findings conclude that SPEA may have a significant role in the development of macrovascular complications of T2DM. In addition, NLR and NHR could be useful in predicting the macrovascular complications of T2DM. Keywords: Prolidase, collagen, inflammation, diabetes mellitus.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-type 2Collagen+5
Abdallah Alastl
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenopozal osteoporozda denosumab tedavisinin metabolik ve inflamatuar parametreler üzerine etkisi

Denosumab postmenopozal osteoporozun tedavisinde kullanılan RANKL'a karşı geliştirilmiş bir monoklonal antikordur. RANK/RANKL/OPG döngüsü hem immün sistem hem osteoporoz üzerine etkilidir. Bazı RANK mutasyonları hipogamaglobulinemi ile seyreder. RANK/RANKL yolağının insülin direnci ve hepatosteatoz gelişiminde aracı olabileceğini düşündüren çalışmalar mevcuttur. Ancak, denosumabın inflamasyon ve immünite üzerine olan klinik etkileri yeterince bilinmemektedir. Biz bu çalışmada denosumab tedavisinin metabolik ve inflamatuar parametreler üzerindeki etkilerini araştırmayı hedefledik. Çalışmamızda Kasım 2021-Mart 2023 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Bünyesindeki polikliniklere başvuran veya servislerinde takip edilen, 50 yaşın üzerinde, en az bir yıldır menapozda olan, kemik mineral yoğunluğu ölçümünde lomber vertebra veya kalça T skoru -2,5 ve altında olan veya frajilite kırığı öyküsü olan ve diğer tedavileri kullanamıyor ve onlara cevapsız olan 30 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. ayda bakılan; tam kan sayımı, nötrofil/lenfosit oranı, sedimentasyon, CRP, fibrinojen, ferritin, prokalsitonin, D-dimer, homosistein, açlık kan şekeri, insülin, HOMA-IR, LDL, HDL, trigliserid, Lp(a), kalsiyum, albümin, fosfor, parathormon, alkalen fosfataz parametreleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda denosumab uygulaması öncesi ve sonrası bakılan metabolik parametreler arasında anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). Kalsiyum(p=0,003), fosfor(p<0,001) düzeylerinde ve albumin(p=0,005) düzeyinde anlamlı azalma saptandı. Parathormon değerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı(p<0,001). Denosumab uygulaması öncesi ve uygulama sonrası bakılan lökosit(p=0,042), nötrofil(p=0,042) ve monosit(p=0,034) değerlerinde anlamlı azalma saptandı. Çalışmamızda denosumab tedavisinin metabolik parametreler üzerine etkisinin olmadığı; nötrofil ve monosit değerlerini azaltarak inflamasyon üzerinde etkisi olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Postmenopozal osteoporoz, denosumab, inflamasyon

DenosumabMetabolizmaNükleer faktör-kappa B+4
Gizem Gök Sarica
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-fonksiyonel adrenal insidentalomalı hastalarda serum prolidaz düzeyleri ve inflamasyon belirteçlerinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda non-fonksiyonel olduğu gösterilmiş adrenal insidentalomalı hastalarda serum prolidaz düzeylerini çalışarak bu enzim düzeyini sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı ve yaş, cinsiyet, antropometrik ölçümler, inflamasyon belirteçleri, baskılanmış kortizol düzeyi, radyolojik özelliklerle ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza 96 adet non-fonksiyonel adrenal insidentalomalı (NFAİ) hasta, 48 adet yaş ve cinsiyet ile uyumlu sağlıklı kişi alındı, gözlemsel bir araştırma yapıldı. Toplam 96 hastamızın 71'i (%74) kadın, 25'i (%26) erkek ve ortalama tanı yaşı 55 idi. Hastaların %28,1'i fazla kilolu, %42,7'si hafif derecede obez, %10,4'ü orta derecede obez, %13,5'i morbid obez olarak tespit edildi. En sık eşlik eden hastalıklar; 1.sırada obezite, 2.sırada hipertansiyon, 3.sırada tip-2 diyabetes mellitus, 4.sırada hipotiroidi, 5.sırada hiperlipidemi olarak saptandı. Hastaların en sık gastrointestinal şikayetler sonucu başvurduğu ve en sık bilgisayarlı tomografi ile yapılan görüntülemelerde tanı aldığı görüldü. Lezyonlar %42,7 ile en sık sol adrenal bez yerleşimli ve ortalama kitle boyutu 21,29 mm idi. Hastalarda inflamasyon parametrelerinden nötrofil/lenfosit oranı, C-reaktif protein (CRP), sedimentasyon normal saptanırken, fibrinojenin ortalaması yüksek saptandı (374,94±89,42 mg/dL). Yaş ile CRP arasında negatif yönlü bir ilişki, kortizol düzeyi arasında pozitif yönlü bir ilişki saptandı. Vücut kitle indeksi (VKİ) ile nötrofil/lenfosit oranı, CRP, sedimentasyon ve kitle boyutu arasında pozitif yönlü bir ilişki, kitle sayısı arasında negatif yönlü bir ilişki saptandı. Kitle boyutu ile kortizol düzeyi arasında pozitif yönlü bir ilişki saptandı. NFAİ'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre serum prolidaz değeri ortalaması ve persentil değerleri daha yüksek saptanmasına rağmen iki grup arasında serum prolidaz düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Hastalarda serum prolidaz düzeyi ile kortizol düzeyi arasında negatif yönlü bir ilişki saptandı. Anahtar Kelimeler: Adrenal insidentaloma, prolidaz, inflamasyon belirteçleri

Adrenal bez hastalıklarıAdrenal insidentalomaBiyobelirteçler+2
Bengin Gürsoy
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda farklı besinsel yağların postprandial inflamasyon etkilerinin sirkadiyen ritme göre karşılaştırılması

Postprandial faz yemek alınmasından sonra 3 ile 6 saat içinde en yüksek seviyeye ulaşmakta ve 9 saatte sona ermektedir. Her yemeğin düşük şiddetli ve kısa süreli bir inflamatuar cevaba neden olduğu genel olarak kabul edilen bir olgudur. Şilomikronlar ve şilomikron remnantlarının postprandial plazmada artan major lipoproteinler olduğu düşünülmektedir. Postprandial lipemi, HDL ve LDL kolesterolün de dahil olduğu total kolesterol seviyelerinden bağımsız olan, kardiyovasküler hastalıklar için potansiyel bir risk faktörü olarak gösterilmektedir. Endotelyal disfonksiyon endotelyumda proinflamatuar değişiklerle başlayan, lökosit adhezyonu ve transmigrasyonuyla sonuçlanan reaksiyon serisiyle karekterizedir ki bunlar da aterogenezin erken aşamaları olarak kabul edilmektedir. Son bulgular, postprandial plazmada oluşan triaçilgliserolden zengin lipoproteinlerin vasküler inflamasyonu etkilediğine dikkat çekmektedir. Besinsel lipoproteinlerin endotelyal etkileri, içerdikleri yağ asidi kompozisyonuna bağlıdır. Çalışmalar, besinlerle alınan yağ asitlerinin tipi ile kardiyovasküler hastalıklara yakalanma derecesi arasında kuvvetli bir ilişkinin olduğunu göstermektedir. Öğündeki doymuş yağ asidi yüzdesi ve n-3/n-6 çoklu doymamış yağ asitleri oranı postprandial inflamatuar cevabın büyüklüğünü belirlemektedir. Sirkadiyen saat; günlük aydınlık/karanlık siklus içerisinde uyku, aktivite, beslenme ve metabolizmayı kapsayan pek çok farklı davranışsal ve fizyolojik işlevin koordinasyonunu sağlamaktadır. Biyolojik ritim; besinsel lipidlerin absorpsiyonunu, şilomikronların sentezinde rol alan mikrozomal transfer proteinleri ve apoB 48 proteinlerinin ifade edilmesini, plazma triaçilgliserol ve postprandial remnant lipoproteinlerinin seviyelerini büyük oranda etkilemektedir. Sirkadiyen ritim lipid metabolizmasını çift yönlü olarak regüle etmektedir. Ancak, farklı yağ asitleriyle günün aydınlık/karanlık siklusu etkileşiminin postprandial infalamasyonu nasıl etkilediği hala bilinmemektedir. Dahası günün farklı zamanlarında tüketilen besinsel yağların postprandial inflamasyon belirteçlerini etkileyip etkilemediği açıklığa kavuşturulmayı beklemektedir. Burdan yola çıkarak çalışmada, günün karanlık/aydınlık sikluslarında farklı diyetsel yağların vasküler ve sistemik postprandial inflamasyonunun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Kan örneklerinde, inflamatuar cevapta yer alan IL-1,TNF-?, IL-6 ve çözünür adhezyon molekülleri (sVEGF, sE-selektin) ELISA yöntemiyle tayin edilmiştir. Monosit, granülosit, lenfosit seviyeleri ve VCAM1, ICAM-1, L-selektin seviyeleri de bu hücreler üzerinden akım sitometrik analizlerle belirlenmiştir. Ayçiçek yağı ve zeytin yağı uygulamaları hem aktif hem de pasif periyotta serum VEGF ve TNF-? düzeylerini düşürürken, pasif periyotta sE-selektin düzeyini düşürdü. Beklenenin tersine balık yağı uygulaması hem aktif hem de pasif periyotta serum VEGF düzeyini , aktif periyotta ise TNF-? düzeyini düşürdü. Diğer taraftan tereyağı ve balık yağı, zeytin yağı ve ayçiçeği yağına göre daha fazla CD reseptöründe artışa neden oldu. Adheziv karakterdeki CD reseptörleri ise tereyağı verilen ratlarda aktif periyotta artarken, daha belirgin olmakla birlikte balık yağı verilen ratlarda pasif periyotta arttı. Ayçiçek yağı ve zeytin yağının inflamatuar etkilerinin, balık yağı ve tereyağından daha az olduğu tespit edildi. Ayrıca yağların inflamatuar etkilerinin gün içinde farklılık gösterdiği görülmektedir. Ancak bu konuda daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Postprandial inflamasyonun, sirkadiyen ritmin periyotları arasında ve yağ tiplerine göre farklılık göstermesi koroner kalp hastalıklarının ve düşük düzeyli inflamasyon kaynaklı hastalıkların engellenmesinde ilave bilgi sunmaktadır.

AterosklerozBitkisel yağlarHayvansal yağlar+2
Hüsniye Gül Temelli
İnönü University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığında red blood cell distribution width ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişki

ÖZET İnflamatuar süreçlerin Red Cell Distribution Width (RDW) artışına neden olduğu literatürde yer almaktadır. Bununla ilgili literatürde inflamasyona bağlı RDW artışının olduğu fazlaca çalışma ve makale bulunmaktadır. Bu çalışma nonalkolik karaciğer yağlanmasının patogenezinde rol alan inflamasyonun, RDW üzerine etkisinin olup olmadığını araştırmak için RDW ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişkiyi saptamak amacı ile yapıldı. Çalışmaya ultrason (USG) ile karaciğerinde yağlanma tespit edilen 120 vaka alındı. Çalışmaya alınan vakalardan kronik karaciğer hastalıkları, kronik inflamatuar hastalıklar ve anemi çeşitleri ekarte edildi. Çalışmamızdaki vakaların RDW ortalama değeri % 14,06+1,3 olarak saptandı. Çalışmamızın istatistiksel parametreleri: RDW ile USG (yağlanma) arasındaki ilişki p=0,7, RDW ile AST arasındaki ilişki p=0,8, RDW ile ALT arasındaki ilişki p=0,2, RDW ile ALP arasındaki ilşiki p=0,3, RDW ile GGT arasındaki ilişki p=0,5, RDW ile LDH arasındaki ilişki p=0,1 olarak saptandı. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda RDW ile nonalkolik karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasında ilişkinin olmadığı görüldü. Nonalkolik karaciğer yağlanmasında, RDW? in sensitifitesi ve spesifitesi düşük olup, bu nedenle RDW? in nonalkolik karaciğer yağlanmasında öngörülü bir değer olmadığı sonucuna varıldı. Yine de kesin sonuca varmak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Nonalkolik karaciğer yağlanması, RDW, inflamasyon, karaciğer enzimleri

EnzimlerKaraciğerKaraciğer hastalıkları+2
Ali Doğan
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

CEO2 nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkileri

AMAÇ: Bu çalışmada, fare karaciğer iskemi reperfüzyon (İR) modeli öncesinde uygulanan antiinflamatuar özellikteki seryum dioksit (CeO2) nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmada kullanılan fare deney grupları, kontrol, sham, İR, çalışma grubu i.p (CeO2 nanopartiküllerin intraperitoneal uygulandığı) ve çalışma grubu o.g (CeO2 grubu nanopartiküllerinin oral gavaj yoluyla uygulandığı) olmak üzere 5 gruba (n=6) ayrılmıştır. İR hasarının saptanmasında plazma laktat dehidrogenaz (LDH), transaminaz (ALT, AST) düzeyleri tayin edildi. Karaciğer doku örneklerinde lipid peroksidasyonu, redükte ve okside glutatyon (GSH ve GSSG) düzeyleri, antioksidan enzim (katalaz, glutatyon-S transferaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz) aktiviteleri ve nötrofil infiltrasyonunun parametresi olarak myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi tayin edildi. İR ile indüklendiği öne sürülen proinflamatuar sitokin/kemokinlerin (TNF-, IL-1, IL-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, IFN-) ve matriks metaloproteinazlarının (MMP-2 ve MMP-9) plazma düzeyleri belirlendi. BULGULAR: İR hasarı oluşturulan grupta kontrol ve sham gruplarıyla karşılaştırıldığında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve doku MPO aktivitesinde artış; doku GSH düzeyinde düşüş, doku GSSG düzeyinde artış, doku antioksidan enzim düzeylerinde azalma; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve MMP–2 ve MMP–9 düzeylerinde artış gözlendi. İR protokolünden 24 saat önce CeO2 nanopartiküllerinin i.p. ve o.g. yolu ile uygulanmasının, çalışma gruplarında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve MPO aktivitesinde azalmaya; doku GSH düzeyinde artışa, doku GSSG düzeyinde düşüşe; doku antioksidan enzim düzeylerinde artışa; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve plazma MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde düşüşe neden olduğu saptandı (p<0.001). CeO2 nanopartiküllerinin uygulama yolunun, ölçülen parametrelerin düzeyleri açısından istatistiksel olarak bir fark göstermediği saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler, CeO2 nanopartiküllerinin İR hasarını önlemede ümit verici bir terapötik ajan olabileceğini önermektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, CeO2 nanopartikülleri, karaciğer, fare, inflamasyon

FarelerHayvan deneyleriKaraciğer hastalıkları+7
Akile Zengin
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glomerülopati tiplerinde pan immün inflamasyon değerinin retrospektif incelenmesi

Glomerüler hastalıklar(glomerülopatiler), glomerül filtrasyon bariyerinin yapısal veya fonksiyonel hasarıyla karakterizedir. Başlıca; antijen-antikor ilişkisi, kompleman aracılı, immün aracılı veya inflamasyon mekanizmalarıyla gelişebilir. İnflamasyon aracılı hasar ise; subendotelyal veya bazal membranda lokalize immün birikimlerle veya antijen-antikor etkileşimiyle lökosit aktivasyonu, degranülasyonuyla gelişebilir. Bunların sonucunda, granülositer serinin dağılımı ve oranları değişmektedir. Son yıllarda başta onkoloji alanında olmak üzere birçok alanda nötrofil-lenfosit oranı(NLR), platelet-lenfosit oranı(PLR) ve pan-immün inflamasyon değeri(PIIV) ile hastalık aktiviteleri, ölüm riski arasındaki ilişki konusunda çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda glomerülopatilerle inflamasyonun arasındaki ilişkiden yola çıkarak; ucuz ve kolay ulaşılabilir bir yöntem olan PIIV ve diğer hemogram oranlarının; glomerülopatilerde etyoloji, tedavi rejimleri ve ölüm riskiyle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Literatürde PIIV ile glomerülopatiler arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda çalışma olması nedeniyle; sonuçlarla ülkemiz ve dünya literatürüne katkıda bulunmayı amaçladık. Çalışmamıza 2010-2021 yılları arasında yapılan böbrek biyopsisi, glomerüler hastalıklarla uyumlu olan 553 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tanı anındaki ve tedavi sonrası 1.yıldaki laboratuvar bulguları ile aldıkları tedavi rejimleri kaydedilmiştir. Sonuçlarını değerlendirdiğimizde; sekonder ve proliferatif glomerülopati hastalarında PIIV anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Ayrıca PLR'nin 982'nin üzerinde olmasının, ANCA ilişkili vaskülitleri diğer sekonder nedenlerden ayrımda kullanılabileceği saptandı. Bununla birlikte NLR 2,65'in üzerinde ve yaşın 52'den büyük olmasının ölüm riskini anlamlı ölçüde artırdığı saptanmıştır. Sonuç olarak PIIV ve diğer hemogram oranları onkoloji ve diğer birçok alanda kullanımı artan testlerdir. Nefroloji alanında da son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalar artmaktadır. Elde ettiğimiz sonuçların; randomize kontrollü çalışmalar ile desteklenmesiyle gelecekte daha ucuz ve kolay ulaşılabilir testler klinik pratiğimize kazandırılabilir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyon+4
Yusuf Çeşmeci
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anca ilişkili vaskülit tanılı hastalarda platelet lenfosit oranının inflamasyonla olan ilişkisinin değerlendirilmesi

ANCA ilişkili vaskülitler (AAV) doku hasarının başlatıcı bir inflamatuvar olayla yüksek düzeyde spesifik bir immün yanıtın etkileşiminden kaynaklanan karmaşık immün aracılı hastalıklardır. Hastalık aktivitesini değerlendirmek adına Birmingham Vasculitis Activity Score (BVAS) gibi yöntemler geliştirilmiştir. Çalışmamızda AAV tanılı hastalarda, platelet/lenfosit (PLR), nötrofil/lenfosit (NLR) oranlarını belirleyerek bu değerlerin hastalık aktivitesi ile ilişkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, 2004-2022 yılları arasında merkezimizde AAV tanısı ile takip edilen 123 hasta ve kontrol grubu olarak da nefroloji bilim dalı hipertansiyon polikliniğinde takip edilen 50 hasta dahil edildi. Olguların yaş, cinsiyet, tanı tarihi, ANCA serolojisi, başvuru kreatinin, lökosit, nötrofil, lenfosit, hemoglobin ve platelet, albümin, sedimantasyon, CRP düzeyleri, başvuru anına kadar olan hastalık ile ilişkilendirilebilen klinik bulgular; böbrek tutulumu, akciğer tutulumu, genel semptomlar, cilt tutulumu, mukozal membran tutulumu, kulak burun boğaz tutulumu, nörolojik tutulum, kardiyak tutulum, gastrointestinal sistem tutulumu olup olmadığı kaydedildi. Bu veriler doğrultusunda hastaların tanı anı BVAS, PLR, NLR oranları hesaplandı. BVAS ölçümü ile PLR düzeyi arasında aynı yönde anlamlı bir ilişki olduğu görüldü (p=0,008). BVAS düzeyinin NLR düzeyi ile arasında yine aynı yönlü anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,001). PLR ve NLR düzeylerinin CRP düzeyi ile de aynı yönlü anlamlı bir ilişki içerisinde olduğu belirlendi (sırasıyla r=0,22; p=0,015 ve r=0,29; p=0,001). GPA ve MPA alt tanı grupları arasında PLR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). AAV'li hastalarda PLR ve NLR'nin CRP ve BVAS ile korele olduğu görülmüş ve hastalık aktivitesini veya inflamasyon şiddetini göstermede bir belirteç olarak kullanılabileceği öngörülmüştür. Ancak bunun için daha fazla sayıda hasta içeren kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: ANCA ilişkili vaskülit, platelet lenfosit oranı, nötrofil lenfosit oranı

ANCALenfositlerNötrofil/lenfosit oranı+3
Seda Nur Yalçın
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre endometrium kanserine etki eden faktörler ve histopatolojik tip ile sırı'nin önemi

2014-2020 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde opere edilen ve patoloji sonuçları endometrium kanseri ile uyumlu gelen 219 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Evrelendirme yapılarak hastaların yaş, gravida, parite, grade, BMI, LVSI, tümör çapı, myometrial invazyonları, servikal, adneksiyel ve omental tutulumları, lenf nodu metastazları incelendi. Preoperatif dönemdeki görüntüleme yöntemleri; preoperatif ve postoperatif Ca 125 ve Ca 19-9 seviyeleri arşivden taranarak değerlendirildi. Hastalar endometrioid ve non-endometrioid endometrium kanseri; erken evre ve ileri evre endometrium kanseri olarak 2 ye ayrılarak histopatolojik tipe ve ileri evre evrelendirmeye etki eden faktörler incelendi. Sayısal ve kategorik değişkenler için tanımlayıcı istatistik, univariable sayısal normal dağılan değişkenler için student's t-testi, normal dağılmayan sayısal değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenler için ki-kare testi kullanılarak veriler değerlendirildi. Non-endometrioid endometrium kanserine sahip olan hastaların endometrioid tiptekilere göre daha ileri yaşta (p=0.02) ve ileri evrede (p=0.03) olduğu, postmenopozal süreç açısından karşılaştırıldığında bu hastalarda sayı ve oranın daha fazla (p=0.01) olduğu, BMI'ın anlamlı olarak daha düşük (p<0.0001) olduğu tespit edilmiştir. Evre açısından bakıldığında ise histolojik tip, BMI, preoperatif ve postoperatif grade, batın sitoloji, tümör boyutu, LVSI, preoperatif Ca 125 değerleri ve SIRI anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Özellikle histolojik tip ve SIRI'nin ileri evre endometrium kanserinde önemli bir belirleyici faktör olabileceğini tahmin etmekteyiz. Prospektif ve hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla daha anlamlı sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: "endometrium kanseri"; "ileri evre"; "SIRI"; "histopatoloji

Endometrial neoplazmlarEndometriyumHistopatoloji+3
Duygu Alime Almalı
Gaziantep University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Crohn hastalarında budesonid ile tedavi öncesi ve sonrasında inflamasyonla ilişkili mikroRNA ekspresyon seviyelerinin araştırılması

Crohn hastalığı, sindirim kanalını tutan tekrarlayan, kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın oluşumunda immun sistem, çevresel ve genetik faktörlerin rol oynadığı düşünülmekte ancak etiyolojisi halen tam olarak bilinmemektedir. MikroRNA (miRNA) molekülleri hücre çoğalması, hücre farklılaşması, organogenez, apoptozis gibi hücresel olayları düzenleyen, kodlanmayan RNA molekülleridir. Anormal miRNA ekspresyonlarının kanserden, nörodejeneratif hastalıklara kadar birçok hastalığın etiyolojisinde rol oynadığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalar, miRNA'ların inflamatuar süreçlerin düzenlenmesi ve inflamasyonla seyreden hastalıkların patogeneziyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışmada yeni tanı almış Crohn hastalarında budesonid ile tedavi öncesi ve sonrasında inflamasyonla ilişkili miR-744-3p, miR-320a ve miR-17-5p ekspresyon seviyeleri belirlenerek hastalığın patogenezi ve tedaviye verilen yanıttaki potansiyel etkileri incelendi. Çalışmamızda hafif aktiviteli ileoçekal Crohn hastalığı tanısı konmuş olan 20 hastadan budesonid tedavisi öncesi ve sonrasında alınan periferik kan örneklerinden ve 20 sağlıklı kontrol bireyin periferik kan örneklerinden elde edilen miRNA'ların ekspresyon seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) yöntemi ile analiz edilerek gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular değerlendirildiğinde, Crohn hasta grubunun budesonid ile tedavi öncesi ve sonrasına ait miRNA-744-3p, miRNA-17-5p ve miRNA-320a ekspresyon seviyeleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (tedavi öncesi sırasıyla p=0.000, p=0.000, p=0.004; tedavi sonrası sırasıyla p=0.000 p=0.000 p=0.002). Hasta grubunun tedavi öncesi ve tedavi sonrası miRNA ekspresyon seviyeleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Elde ettiğimiz sonuçlar, miRNA-744-3p, miRNA-320a ve miRNA-17-5p'nin Crohn hastalığı için tanısal spesifik biyobelirteçler olarak kullanılabileceğini, ancak tedavi öncesi ve sonrası ekspresyon seviyelerinde farklılık olmaması, bu miRNA'ların tedavi yanıtı ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Bu çalışma sonuçlarının doğrulanması için daha büyük hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Biyobelirteçler-farmakolojikBudesonidCrohn hastalığı+4
Açelya Özgül
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Enfektif ishalli ve sağlıklı neonatal buzağılarda serum amyloid a, serum calprotectin ve fekal calprotectin arasındaki ilişkilerin ve inflamatuvar marker olarak diagnostik önemlerinin belirlenmesi

Bu çalışmada neonatal dönemdeki enfektif ishalli buzağılarda serum amyloid A (SAA), serum calprotectin (SCalp) ve fekal calprotectin (FCalp) düzeyleri araştırıldı. Çalışma gruplarını etiyolojik teşhislere göre, E.coli (n=17), C.parvum (n=11), C. Parvum + viral (mix) (n=8), viral (n=19) ve kontrol grubu (n=15) olacak şekilde toplam 70 buzağı oluşturdu. İshalin ilk tespit edildiği an olan 0. günde ve tedavi sonrası 7. günde buzağıların vücut sıcaklığı, respirasyon ve pulzasyon sayıları, dışkı, emme ve mental statü skorları kayıt altına alındı. Bu günlerde ayrıca kan ve dışkı örnekleri alındı. 0. gün kan örneklerinden WBC, serum GGT, SAA ve SCalp; dışkı örneklerinden ise FCalp düzeyleri belirlendi. Bütün klinik parametrelerde 7.günde istatistiksel olarak anlamlı düzelmeler saptandı. 0.günde ölçülen ortalama SAA konsantrasyonları, ishalli ve sağlıklı grup için sırası ile 0,54 (0,16 – 2,18) ng/ml ve 38,40 (8,28 – 83,96) ng/ml olarak ölçüldü ve iki ölçüm günü arasında istatistiksel fark elde edildi (P < 0,001). Sunulan çalışmada 0. gün SCalp düzeyleri açısından ishalli (68,02 ng/ml) ve kontrol (24,05 ng/ml) grubu arasında anlamlı istatistiksel fark elde edildi (P < 0,001). E.coli pozitif buzağıların oluşturduğu gruptaki SCalp ve FCalp değerleri diğer etiyolojik etkenlerdeki düzeylere göre daha yüksek saptandı. Ayrıca bakteriyel ve viral kökenli ishal vakaları ayırt etme gücünün tespiti için yapılan ROC analizinde SCalp'ın cut-off değeri ≤ 70,969 ng/ml (Sens: %94, Spec: 62,5, AUC: 0,842, P=0,002) olarak bulundu. FCalp düzeyleri 0.günde ishalli ve sağlıklı grupta sırasıyla, 98,23 ng/ml ve 87,91 ng/ml olarak bulundu ve iki grup arasında istatistiksel fark elde edildi (P = 0,01). ROC analizlerine göre FCalp'ın cut-off konsantrasyonu > 91,804 ng/ml olarak bulundu (AUC: 0,694, P = 0,0057). Ayrıca yapılan lojistik regresyon analizinde, 0.gün FCalp Odds Ratio değerinin 6,316 (P = 0,009) olduğu belirlendi. Bu çalışmada; veteriner literatüründe buzağı ve sığırlarda ilk kez değerlendirilen FCalp ve SCalp'ın önemleri vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, buzağılarda enfektif intestinal hastalıklarda, SCalp ve FCalp ile elde edilen verilerin ileride yapılacak çalışmalara ışık tutacağı, sahada kullanışlı bir parametre olarak yangısal sürecin monitarizasyonunda kullanılabileceği düşünülmektedir.

AmiloidBuzağılarDiyare+5
Adil Ömer Karakuş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilitte mikrobiyata ilişkili mediatör düzeyi ve hastalık aktivitesiyle ilişkisi

Ankilozan Spondilit (AS), aksiyel iskeleti etkileyen, karakteristik inflamatuvar bel ağrısına neden olan, yapısal ve fonksiyonel bozukluklara yol açabilen yaygın bir inflamatuvar romatizmal hastalıktır. Spinal ossifikasyon, fiziksel fonksiyon ve yaşam kalitesinin azalmasına neden olabilir. Bağırsak mikrobiyatasının,birçok hastalığın gelişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada, bağırsak mikrobiyata belirteçleri ve klinik parametrelerle ilişkisi, ilaç tedavilerinin bağırsak mikrobiyata belirteçleri üzerine etkisi araştırıldı. Bu çalışmaya en az 2 yıldır tanı almış olan, 18- 65 yaş arası 76 AS hastası (38 anti TNF alan-38 NSAI) ve yaş ve cinsiyet dağılımı uyumlu 38 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve gönüllülerde, detaylı klinik değerlendirmeler yapıldı. Eritrosit sedimantasyon Hızı (ESR) ve C-Reaktif Protein (CRP), hasta grubunda ayrıca BASDAI ve BASFI skorları kaydedildi. Serum örneklerinde CD14, CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. Anti TNF tedavisi ve NSAI tedavisi alan hastalar arasında BASDAI ve BASFI skorları karşılaştırıldığında NSAI hastalarında BASDAI ve BASFI skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p˂0,05). CRP ve ESR düzeylerinin, anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında NSAI tedavisi alan hastalara göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p˂0,05). Bağırsak mikrobiyata belirteçleri olarak CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri, NSAI tedavisi alan grupta, anti-TNF tedavisi alan ve sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p˂0,05). Bir başka belirteç olan CD14 düzeylerinde gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05).Yapılan çalışmalarda AS hastalarında bağırsak inflamasyonunun patogenezde önemli olduğu ve mikrobiyatadan etkilendiği belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda, Anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında CRP ve ESR düzeyleri ile hastalık aktivite skorlarının NSAI tedavisi alan gruba göre daha düşük vekontrol grubuyla benzerolduğu görüldü. Bu sonuçlar Anti-TNF tedavisinin AS'de inflamasyon ve mikrobiyata belirteçleri üzerine daha etkili olduğunu ortaya koydu. Bağırsak mikrobiyata beliteçlerinin, klinik ve inflamasyon belirteçleri ile ilişkisinin AS patogonezinde ve tedavinin vi izleminde gösterge olabileceği ve yeni tedavi stratejileri konusunda katkı sağlayabileceği düşüncesindeyiz.

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidHastalık şiddeti indeksiMikrobiyota+3
Hasan M.h. Nasrallah Hasan M.h. Nasrallah
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta serum galectin-1, galectin-9 ile YKL-40 düzeyleri ve bunların bilişsel işlevlerle ilişkisi

Bipolar bozukluk toplumda önemli oranlarda morbidite ve mortaliteye sebep olan, sık görülen kronik ruhsal bir hastalıktır. Son yıllarda bipolar bozukluğun etyopatogenezinde nöroinflamasyonun oynadığı role ilişkin çalışmalara olan ilgi artmaktadır. Çalışmamızda nöroinflamasyonda rolü olduğu düşünülen galectin-1, galectin-9 ile YKL-40'ın, bipolar bozukluğun etyopatogenezinde oynadıkları rolü ve bu parametrelerin bilişsel işlevlerle ilişkisini araştırdık. Bildiğimiz kadarıyla literatürde bipolar bozukluğun galectin-1, galectin-9 düzeyi ile ilişkisini araştıran çalışma yokken; bu hastalığın YKL-40 ile ilişkisini araştıran oldukça az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamız prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Haziran 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran DSM-5 tanı kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı konulan veya bu tanı ile takip edilen, ek bir tanısı olmayan, 64 ötimik dönemdeki hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Cinsiyet, yaş, sigara kullanımı, eğitim durumuna göre eşleştirilmiş, herhangi bir hastalığı olmayan 64 sağlıklı kontrol alınmıştır. Çalışmadaki tüm katılımcılara Young Mani derecelendirme ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton depresyon derecelendirme ölçekleri (HDDÖ) uygulanmıştır. Hastalarla klinik görüşme yapılmış, bilişsel testler uygulanmış ve sonrasında nöroinflamasyonla ilişkili olduğunu düşündüğümüz bu parametrelerin (galectin-1, galectin-9, YKL-40) düzeylerini ölçmek için kan alınmıştır. Çalışmamızda hasta grubunda serum galectin-1, galectin-9 ve YKL-40 düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir şekilde düşüktü. Bilişsel performansı değerlendirmek için yapılan Stroop testi ve iz sürme testlerinin skorları hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksekti. Tüm katılımcılarda da serum galectin-1, galectin-9 ve YKL-40 düzeyleri ile bilişsel performans arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki vardı. Çalışmamızda hasta grubunda, serum galectin-1, galectin-9 ve YKL-40 serum düzeylerinin anlamlı bir şekilde düşük ölçülmesi, bu parametrelerin nöroinflamasyonda önemli bir rolü düşündürmektedir. Hasta grubunun Stroop ve iz sürme testleri skorlarının kontrol grubuna göre istatiksel olarak yüksek olması, hasta grubunun bilişsel performansının daha zayıf olduğunu göstermektedir. Ayrıca galectin-1, galectin-9 ve YKL-40 düzeylerinin bilişsel performansla pozitif yönde zayıf bir korelasyon göstermesi de bu moleküllerin nöroprotektif rolüne işaret etmektedir. Çalışmamızın literatürde oldukça kısıtlı verinin olduğu bu alana katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

Bilişsel işlevlerBipolar bozuklukGalektin-1+5
Selahaddin Elçiçek
Gaziantep University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Ülseratif kolit hastalarında mesalazin ile tedaviden önce ve sonra inflamasyonla ilişkili mikroRNA düzeylerinin analizi

Ülseratif kolit (ÜK), kolonu rektumdan proksimale doğru sağlam kısım bırakmadan tutan, yüzeyel mukozal tutulum gösteren, remisyon ve alevlenmelerle seyreden, sindirim sistemi dışındaki sistemleri de tutan, etyolojisi tam olarak bilinmeyen kronik inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. MikroRNA (miRNA) molekülleri küçük kodlamayan RNA molekülleri olup; hücrelerin farklılaşması, proliferasyonu, metabolizması ve apoptozis gibi normal biyolojik işlevleri düzenlemektedir. MikroRNA ekspresyon düzeyindeki değişikliklerin kanser, viral hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar ve metabolik inflamasyonla ilişkili birçok hastalığın etyopatogenezinde önemli rol oynadıkları belirlenmiştir. Bu çalışmada, inflamasyonla ilişkili miR-744-3p, miR-320a ve miR-17-5p ekspresyon seviyelerinin ÜK hastalığında potansiyel biyobelirteç olarak kullanılıp kullanılamayacaklarını ve mesalazin tedavisine verilen yanıtla olan ilişkilerini değerlendirmek amaçlandı. Bu amaçla, çalışmaya yeni ÜK hastalığı tanısı almış 20 hasta ve yaş/cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta grubunda mesalazin ile tedavi öncesi ve tedaviden 3 ay sonra, sağlıklı kontrol grubunda ise başvuru anında periferik kan örnekleri alındı. MikroRNA ekspresyon seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) yöntemi ile analiz edildi ve sonuçlar gruplar arasında istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgulara göre, hasta grubunun mesalazin ile tedavi öncesi ve tedavi sonrasındaki miRNA744-3p, miRNA-320a ve miRNA17-5p gen ekspresyon seviyeleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca, hasta grubunun tedavi öncesi ile tedavi sonrası miRNA ekspresyon seviyeleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak çalışmamızın bulguları, inflamasyonla ilişkili miRNA744-3p, miRNA-320a ve miRNA17-5p' nın ÜK hastalığı için spesifik biyobelirteçler olmadığını, mesalazin ile tedavi öncesi ve sonrası bu miRNA seviyelerinde farklılık bulunmadığını, dolayısıyla bu miRNA'ların mesalazin tedavi yanıtı ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Sonuçlarımızın doğrulanması için daha büyük hasta gruplarında çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.

Kolit-ülseratifMesalazinMikro RNA+2
Zeliha Merve Eroğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign mezotelyoma tanılı hastalarda inflamatuvar ve nutrisyonel faktörlerin sağkalım üzerine etkisi

Malign plevral mezotelyoma agresif seyreden, geç tanı konulan bir tümördür. Patofizyolojisinde inflamasyon büyük rol oynamaktadır. Herhangi bir kanserde olduğu gibi MPM'da malnütrisyonun yaygın olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda malign mezotelyoma hastalığında inflamatuar ve nutrisyonel faktörlerin sağkalım ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamız 102 hasta üzerine tek merkezli ve retrospektif olarak yapılmıştır. Hastaların 44'ü kadın, 58'i erkektir (kadın/erkek oranı 0,75). Hastaların tanı yaşı ortalamasını 60,5 olarak saptadık. Çalışmamızda hastaların medyan genel sağkalım süresi (GSS) 14 aydır. Patolojik alt tiplere göre non-epiteloid alt tiplerin GSS üzerine olumsuz etkileri mevcuttur (p=0,005), hastaların tümör cerrahisi işlemi uygulanmasının GSS üzerine olumlu etkisi mevcut (p=0,000), yüksek platelet değeri (p=0,0143), düşük albümin değeri (p <0,0001), yüksek NLR değeri (p= 0,0007), yüksek PLR değeri (p <0,0001), yüksek MLR değeri (p= 0,0001), yüksek SII değeri (p <0,0001), yüksek PIV değeri (p <0,0001), düşük PNI değeri (p <0,0001) daha kötü GSS ile ilişkili olduğunu saptadık. MPM tanılı hastalarda tedavi kararını değiştirebileceğinden, önce nütrisyonel ve inflamatuar indekslere bakılmasını ve prognozu belirledikten sonra tedavi kararı alınmasını önermekteyiz.

BeslenmeMezotelyomaPrognoz+2
Dilara Bilgiç Karabacak
Gaziantep University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Oligodendrosit hasarı ve bağırsak mikrobiyom çeşitliliği arasındaki ilişkinin araştırılması

İnsan ve hayvan çalışmaları bağırsak mikrobiyomunun, demiyelinizan hastalıkların patolojisinde rol oynayabileceğini göstermiştir. Bu konuda yürütülen çalışmaların hemen tamamı, bağırsak florasındaki bozulmayla indüklenen enflamatuvar süreci merkeze alarak demiyelinizan patogenezi açıklamayı denemiştir. "Bağırsak-beyin aksı" kavramının yol açtığı anlayış, bağırsak florasındaki bozukluğun tek yönlü olarak merkezi sinir sistemi üzerine etkilerini araştırmaya yoğunlaştırmıştır. Bununla birlikte, söz konusu aksın iki yönlü çalışıp çalışmadığı test edilmemiştir. Dolayısıyla, bu çalışmada, belleğin glial bileşeni olan miyelin ile bağırsak florası arasındaki ilişki, alfa-sinüklein, interlökin-3 ve tümör nekroz faktör-alfa belirteçlerinin kontrolünde, iki yönlü olarak araştırılmıştır. Bağırsak florasındaki bozulmanın miyelin üretimine etkisi polimeraz zincir reaksiyonu ve ELISA yöntemleriyle araştırılmasının yanında, hipokampal miyelin hasarının bağırsak florasına etkisi metagenomik sekanslama yapılarak incelenmiştir. Ayrıca, bağırsak disbiyozu ve miyelin hasarı arasındaki iletişimin, bellek ve motor performans üzerine etkisi davranış labirentleriyle test edilmiştir. Elde edilen bulgular, antibiyotikle indüklenen bağırsak disbiyozunun hipokampal temel miyelin proteini, p=.001, ve oligodendrosit spesifik protein, p=.158, üretimini baskıladığını göstermektedir. Diğer taraftan, hipokampal miyelin hasarının; vagus örneklerinde alfa-sinüklein, p=.001, ve kolon örneklerinde alfa-sinüklein, p=.014, tümör nekroz faktör-alfa, p=.035, ve interlökin-3, p=.016, seviyelerini arttırarak, bağırsak disbiyozuna yol açtığı bulunmuştur. Benzer şekilde, antibiyotik kullanımıyla indüklenen bağırsak disbiyozunun, kolon dokusu klaudin 5 protein seviyesini azalttığı tespit edilmiştir, p=.001, ve böylelikle bağırsak içerisindeki enflamasyonun, artmış plazma alfa-sinüklein, p=.001, seviyesi ile endike bir şekilde, sistemik dolaşıma sıçrayabildiği önerilmiştir. Davranış seviyesinde, miyelin hasarının uzamsal bellek performansını bozduğu ve anksiyete-benzeri davranışların ifadesinde artışa yol açtığı gün yüzüne çıkarılmıştır. Sonuç olarak, miyelin'in statik ve demiyelinizan bozukluklarla yalnızca klinik olarak ilişkili olduğu varsayımı artık geçerliliğini yitirmektedir. Giderek artan bir biçimde öğrenme fizyolojisi literatürüne nüfuz eden "miyelin plastisitesi" kavramı, sinaptik bellek teorisinin "bağırsak-beyin aksı" çalışmalarına dahil edilmiştir. Böylelikle, demiyelinizan hastalıkların açıklanamayan erken bellek bozukluğu semptomlarına, hipotetik açıklama ve deneysel çözümler sunabilecek "miyelin-mikrobiyom aksı" kavramsal bir bulgu olarak ortaya çıkmıştır.

BellekBellek analiziGastrointestinal mikrobiyom+6
Mehmet Bostancıklıoğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metamfetamin kullanım bozukluğu hastalarında tedavi öncesinde ve arınma sonrasında, TRAF-6 genini hedefleyen miRNA-146a'nın ekspresyonunun incelenmesi

Metamfetamin, dünya çapında esrardan sonra en çok kullanılan yasa dışı uyuşturucu maddedir. Metamfetamin kullanım bozukluğu toplumda önemli düzeyde morbidite ve mortaliteye sebep olan, kişilerin mesleki işlevselliğini, ailevi yaşantısını, sosyal hayatını ve beden sağlığını ciddi düzeylerde etkileyen bir hastalıktır. Son yıllarda psikiyatrik hastalıkların etiyopatogenezine yönelik araştırmalarda nöroinflamasyona olan ilgi artmaktadır. Çalışmamızda nöroinflamasyonda rolü olduğu düşünülen mikro RNA-146a'nın metamfetamin kullanım bozukluğu etyopatogenezindeki rolünü araştırdık. Araştırmalarımız sonucundaliteratürde metamfetamin kullanım bozukluğunun mikro RNA-146a (miRNA-146a) ile ilişkisini araştıran çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Mart 2022- Aralık 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'nde yatarak tedaviye alınan, idrarda toksik tarama testinde sadece metamfetamin pozitifliği saptanan, DSM-5 tanı kriterlerine göre metamfetamin kullanım bozukluğu tanısı konulan, ek bir psikiyatrik veya bedensel hastalığı olmayan 30 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu olarak cinsiyet, yaş, sigara kullanımına göre eşleştirilmiş, herhangi bir hastalığı olmayan 30 sağlıklı kişi randomize olarak çalışmayaalınmıştır. Çalışmadaki tüm katılımcılara depresyon komorbiditesini dışlamak için Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) uygulanmıştır. Yapılandırılmış bir görüşme ile (SCID-5) bipolar bozukluk, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi en sık görülen komorbiditeler dışlanarak sadece metamfetamin kullanım bozukluğu tanısı olanlar çalışmaya alınmıştır. Kişilik bozuklukları yüksek oranda komorbidite göstermesine rağmen nöroinflamasyonla belirgin bir ilişkisi gösterilememiş olduğundan dışlama kriterlerine dahil edilmemiştir.Hastalarla klinik görüşmeler yapılmış, Penn Madde Aşerme Ölçeği uygulanmış ve sonrasında nöroinflamasyonla ilişkili olduğunu düşündüğümüz miRNA- 146a düzeylerini ölçmek için hem metamfetamin arınma tedavisi öncesi, hem de sonrası kan alınmıştır. Çalışmamızda hasta grubunun arınma tedavisi öncesindeki miRNA-146a ekspresyon düzeyleri, sağlıklı kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir şekilde düşük saptanmış olup arınma tedavisi sonrasındaki miRNA-146a ekspresyon düzeyi sağlıklı kontrollere göre istatiksel olarak anlamlı bir düzeyde yüksek saptanmıştır. Hasta grubunun HAM-D skoru kontrollere kıyasla istatiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek saptanmıştır. Toplamda metamfetamine maruz kalınan süre ile arınma tedavisi sonrası ölçülen miRNA-146a ekspresyon düzeyi arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki saptadık. Çalışmamızda hasta grubunda, miRNA-146a ekspresyon düzeyinin arınma tedavisi öncesinde anlamlı bir şekilde düşük ölçülmesi ve tedavi sonrasında anlamlı düzeyde artmış olması bu parametrenin nöroinflamasyonun göstergesi olması nedeniyle metamfetaminin, nöroinflamasyonda önemli bir rolü olduğunu düşündürmektedir. MiRNA-146a ekspresyon düzeyi ile metamfetamin kullanım bozukluğu arasındaki ilişkinin daha net olarak aydınlatılması sonrasında miRNA-146a ile bağlantılı yeni tedavi stratejileri geliştirilebilir. Toplamda metamfetamine maruz kalınan süre ile arınma tedavisi sonrası ölçülen miRNA-146a ekspresyon düzeyi arasında pozitif yönde bir ilişkinin olması, miRNA-146a ekspresyon düzeyinin hastalığın prognozunu öngörmede önemli bir parametre olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamızın literatürde oldukça kısıtlı verinin olduğu bu alana katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

BağımlılıkMadde kullanım bozukluklarıMetamfetamin+5
Ali Türk
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Remisyon ve psikotik alevlenme dönemlerindeki şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerde serum USP9X ve HMGB1 düzeylerinin araştırılması

Çalışmamızda şizofreni hastalarında, inflamasyonun geç mediatörlerinden biri olan HMGB1 düzeyi ve nörogelişimsel bozuklukların etiyopatogenezinde suçlanan USP9X düzeyinin şizofreninin iki farklı dönemi, yani akut psikotik alevlenme ve remisyon dönemi ile ilişkisi incelenmiş ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Hastanemiz etik kurul onayı ile hastaların ve sağlıklı kontrollerin yazılı aydınlatılmış onamları alınmıştır.Araştırmamıza DSM-5 tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı konulan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden remisyon dönemindeki 53 hasta, akut psikotik alevlenme nedeniyle tedavi gören 53 hasta ve 53 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir.Tüm gönüllülerden 12 saat açlık sonrası, sabah 08.00-10.00 arasında, serum HMGB1 ve USP9X düzeyi ölçmek için venöz kan örneği alınmıştır. Katılımcıların değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELİSA yöntemi ile ölçülmüştür. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ve MedCalc 19.8 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu HMGB1 ve USP9X değerleri bakımından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptandı (her ikisi için p<0.05).HMGB1 düzeyi ile PANSS Negatif alt ölçeğinde pozitif yönde zayıf şiddette korelasyon, USP9X düzeyi ile İz Sürme Testi A ölçek değerleri arasında negatif yönde zayıf şiddette korelasyon gözlendi.(sırayla p=0,032,r=0,75, p=0,029,r=0,309) Şizofreninin inflamatuar ve nörogelişimsel kuramını birlikte içerençalışma bildiğimiz kadarıyla literatürde yoktur. Çalışmamız inflamatuar ve nörogelişimsel kuramın birlikte değerlendirildiği ilk çalışma olması nedeniyle literatüre katkı sağlama açısından önemlidir. Şizofrenide USP9X in klinik olarak ölçüldüğü ilk çalışmadır. HMGB1 ve USP9X 'in şizofreninin etyolojisini, patofizyolojisini anlamada, hastalığın şiddetinin nesnel olarak değerlendirilmesinde ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde önemli olacağını düşünmekteyiz.

Psikiyatrik hastalarPsikiyatrik hastalıklarRemisyon+3
Zeynep Bozgeyik
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bisfenol A ve S'nin sıçan gastrointestinal sistemindeki histopatolojik etkileri ve idrar kütle spektrometrik değerlendirilmesi

Bulaşıcı olmayan hastalıklar (BOH) dünya üzerinde sıklığı artmakta olan bir halk sağlığı problemidir. Bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında gıda alerjisi ve inflamatuar barsak hastalıkları (İBH) gibi pek çok hastalık sayılabilir. Endokrin bozucu kimyasallardan olan bisfenol A (BPA), polikarbonat plastikler ve epoksi reçinelerde kullanılmaktadır. Başlıca gıda ve sağlık endüstrisi olmak üzere geniş bir kullanım alanının olması insanlar üzerinde kronik maruziyete yol açmaktadır. BPA'nın zararlı etkilerinin ortaya çıkması üzerine başta bisfenol S (BPS) olmak üzere pek çok bisfenol türevi geliştirilmiş ve kullanılmaya başlanmıştır. BPA-free olarak ifade edilen ürünlerde kullanılan başlıca bisfenol türevi BPS'dir. Çalışmamızda bisfenol türevlerinden olan BPA ve BPS'nin dişi Sprague-Dawley cinsi sıçanların gastrointestinal sistemi üzerindeki inflamatuar etkisi araştırılmıştır. 21 gün boyunca oral gavaj ile BPA ve BPS'ye maruz bırakılan sıçanların kalın barsaklarında inflamasyon gelişimi açısından Erben histomorfolojik skorlama sistemi yapılmıştır. Bisfenol türevlerinin metabolizmasının kıyasına yönelik idrar atılım miktarları Sıvı Kromatografi-Kütle Spektrometresi (LC-MS/MS) ile; kan total kolesterol, idrar kreatinin değerleri ise biyokimyasal analiz ile tespit edilmiştir. BPA'nın BPS'ye kıyasla kalın barsakta inflamasyonu daha fazla tetiklediği gösterilmiştir. Hem BPA hem BPS'nin total kolesterolü artırdığı gözlenmiştir. İdrarda spektrometrik analizlerde BPS'nin BPA'ya göre biyo-yıkımının daha az olduğu tespit edilmiştir. Bu durum BPS'nin vücutta birikimi açısından endişe vericidir. Anahtar Kelimeler: Bisfenol A, Bisfenol S, barsak inflamasyonu, kütle spektrometresi

BağırsaklarBisfenolBisfenol A+5
Abdullah Mahiroğlu
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreas kanseri hücre hattında arum dioscoridis bitki ekstraktının anti-kanserojenik etkilerinin araştırılması

Malign özelliği yüksek olan pankreas kanseri, erken tanısının zor olması ve hızlı metastaz riskiyle ölüm oranı yüksek olan ciddi bir hastalıktır. Fenolik bileşikler kanserin başlama, ilerleme, anjiyogenez ve metastaz aşamalarında pek çok yolakta etkili olabilmektedir. Çalışmamızda Arum dioscoridis etanol ekstraktının (ADEE) pankreas kanseri üzerindeki anti-kanserojenik etkilerinin, in vitro kültür ortamında PANC-1 hücreleriyle belirlenmesi hedeflendi. A. dioscoridis bitkisinin etanol ekstraksiyonu yapılmıştır. ADEE'nin toplam fenolik madde içeriği 2,4732±0,05 μg GAE/mg ekstrakt olarak saptanmıştır. Anti-oksidan aktiviteyi tanımlamak amacıyla yapılan 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) serbest radikal yakalama yöntemiyle IC50 değeri 76,494 μg/ml olarak saptanmıştır. LC-MS/MS'le ekstrakta en fazla miktarda bulunan fenolik bileşik sinarosid (4,948 mg/kg) olarak tespit edilmiştir. PANC-1 ve HEK293 hücre hatlarında hücre canlılığına etkisi MTT'yle belirlenerek, hücrelere IC50 dozlarında 48 saat ADEE uygulaması yapılmıştır. Western blot, qRT-PCR yöntemiyle kantitatif ekspresyon analizi ve inflamasyon tespitine ilişkin immünoreaktivite çalışmaları yapılmıştır. Sonuç olarak, A. dioscoridis'in, PANC-1 hücre hattında anti-proliferatif ve anti-enflamatuar etkilerinin tespit edilmesine rağmen, anti-kanser etkisinin olmadığı gözlenmiştir.

Antineoplastik ajanlarApoptozisArum dioscoridis+7
Bermal Başbuğ
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda epididimo-testiküler bileşkeden yapılan testis fiksasyonunun enflamasyon, oksidatif stres ve spermatogenez parametreleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Çocuk ürolojisinin en sık uygulanan cerrahi işlemlerinden olan inmemiş testis ve testis torsiyonu işlemleri sonrası testis skrotuma fikse edilmektedir. Bu fiksasyon sütürlerinin testis parankiminde ve spermatogenetik fonksiyonlarda hasara yol açabileceği deneysel çalışmalarla gösterilmiştir. Bu çalışmada avasküler bir alan olan epididimo-testiküler bileşkeden sütür geçilmesi ile testis parankiminden sütür geçilmesi arasında testisde oluşabilecek histopatolojik, spermatogenetik ve biyokimyasal hasarın karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya 28 adet 8 haftalık Sprague-Dawley sıçan dâhil edildi. Sıçanlar toplam 4 gruba randomize edildi. 1. grupta (sham) skrotum eksplore edildikten sonra testis dokusu dışarı çıkarılıp hiçbir işlem uygulanmadan skrotum geri kapatıldı. 2. grupta (transparankimal fiksasyonu = TPF) skrotum eksplore edildikten sonra testis dokusu dışarı çıkarıldı. Testis parankiminden 5.0 vicryl sütür ile geçilerek testis skrotuma fikse edildi. 3. grupta ( epididimo-testiküler fiksasyon = TETF) skrotum eksplore edildikten sonra testis dokusu dışarı çıkarıldı. Ardından epididimo-testiküler bileşkeden 5.0 vicryl sütür geçilerek testis skrotuma fikse edildi. 4. grupta (dartos poş fiksasyon = DPO) skrotum eksplore edildikten sonra testis dokusu dışarı çıkarıldı. Ardından hiçbir fiksasyon yöntemi uygulanmadan testis subdartos poşa yerleştirildi. Cerrahi işlemlerden 1 ay sonra sıçanlar sakrifiye edildi. Testis dokularının çap ve ağırlıkları ölçüldü. Testis dokuları histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelendi. Histopatolojik olarak sütür çevresi inflamasyon, spermatogenez (Johnsen kriterleri), mikrolitiyazis değerlendirilmeleri yapıldı. Biyokimyasal olarak testis dokusundan ELISA kitleri ile yapılan ölçümlerde inflamasyon belirteçleri (IL-1B, IL-6, TNF-α) değerlendirildi. Testis dokusundan Erel yöntemi ile yapılan ölçümlerde oksidatif stres parametreleri (total antioksidan kapasite = TAS, total oksidan kapasite = TOS, oksidatif stres indeksi = OSİ) değerlendirildi. İstatistiksel karşılaştırmalar için SPSS 23.0 (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanıldı. Sayısal değerler median (minimum-maksimum) şeklinde ifade edildi. Tüm değerlerin karşılaştırılmasında Kruskall Wallis testi kullanıldı. p < 0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Tüm gruplardaki testis ağırlıkları karşılaştırıldığında istatistiksel bir fark saptanmadı (p = 0.324). Spermatogenezin değerlendirildiği Johnsen skorları ortalamasına bakıldığında sham grubunun hem TETF hem de DPO grubuna oranla anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p = 0.001). İnflamasyon belirteçleri bütün gruplarda benzer olarak saptandı (p = 0.632). Histopatolojik değerlendirmelerde, sham grubunda hiçbir testisde inflamasyon bulgularına rastlanmazken, TPF grubunda 1 testisde (%14.2) orta derecede inflamasyon belirlendi. TETF grubunda 1 testisde (%14.2) orta ve 1 testisde (%14.2) de ağır derecede inflamasyon tespit edildi. DPO grubunda ise sadece 1 testisde (%14.2) orta derecede inflamasyon saptandı. Mikrolitiyazis değerlendirilmesine bakıldığında TPF grubunda diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak yüksek oranda mikrolityazis belirlendi (p = 0.046). Sham grubunda hiçbir testisde mikrolitiyazis saptanmazken, TPF grubunda 6 testisde (%85.7), TETF grubunda ise 2 testisde (%28.5) mikrolitiyazis tanımlandı. Son olarak DPO grubunda 1 testisde (%14.2) mikrolitiyazis saptandı. Doku örneklerinden çalışılan inflamasyon belirteçlerinden IL-1B, IL-6 ve TNF-α sonuçlarına bakıldığında sham grubuna kıyasla TPF ve TETF gruplarında IL-1B değerleri anlamlı derecede yüksek tespit edildi (p = 0.002). IL-6 ölçümlerinde TPF grubunun değeri hem sham grubuna hem de DPO grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p = 0.001). TNF-α değerlerine bakıldığında ise TPF ve DPO gruplarında sham grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p = 0.008). Gruplara göre TAS, TOS ve OSİ gibi oksidatif stres parametreleri değerlendirildiğinde tüm gruplar arasında TAS ve TOS değerleri benzer olarak belirlendi (sırasıyla p = 0.487, 0.522). OSİ değerlerinde sham grubu TPF ve TETF gruplarına göre anlamlı derecede düşük olarak saptandı (p = 0,001). Sonuçlar: Çalışmanın bulguları doğrultusunda testis fiksasyonunun sham grubuna kıyasla testisde ciddi histopatolojik ve biyokimyasal hasara yol açtığı saptandı. 1. Spermatogenezin TETF ve DPO gruplarında anlamlı olarak azaldığı gösterildi. 2. Histopatolojik olarak sham grubu haricindeki çalışma gruplarının hepsinde orta veya ağır derecede inflamasyon saptandı. 3. Mikrolitiyazisin en yüksek oranda TPF grubunda oluştuğu gözlendi. 4. Biyokimyasal inflamasyon belirteçlerinin en belirgin olarak TPF grubunda arttığı belirlendi. 5. Oksidatif stres belirteçlerinden TAS ve TOS değerleri bütün gruplarda benzer olarak saptanırken, OSİ değerinin TPF grubunda belirgin olarak arttığı tespit edildi.

KriptorşidizmOksidatif stresSpermatik kord torsiyonu+6
Fatih Elbir
Bezmialem Vakıf University
2016
00

Related subjects