Inflammation

494 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanemizde takip edilen kronik hepatit B hastalarında yapılan karaciğer biyopsilerinde bakılmış olan fibrozis ve histolojik aktivite indeksi sonuçlarının, kan tetkiklerinde bakılmış olan non-invaziv inflamasyon belirteçleri ile retrospektif olarak karşılaştırılması

Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür ve Hepadnaviridae ailesinde yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 2019 yılında 296 milyon kişi kronik hepatit B tanılıdır ve kronik HBV enfeksiyonu 820000 insanın ölümünden sorumludur. Bu enfeksiyonda karaciğer hasarı düzeyinin tespiti için günümüzde altın standart yöntem halen karaciğer biyopsisidir. Karaciğer biyopsisi en başta invaziv bir süreç olması, öznel değerlendirme sürecine sahip olması, eğitimli personel ile hastane yatışı gerektirmesi ve mali yük barındırması sebepleriyle alternatif bir yöntem arayışını gerekli kılmaktadır. Ek olarak biyopsinin ciddi komplikasyonları da olabilmektedir. Bu nedenlerle karaciğer fibrozisi ve histolojik aktivitesi değerlendirmesi için pratik, hızlı ve görece ucuz yöntemler araştırılmaktadır. Çalışmamızda, invaziv olmayan hemogram tetkikinden elde edilen NLO, PLO ve MPV inflamasyon parametrelerinin, kronik inflamatuar bir süreç olduğu iyi bilinen kronik HBV enfeksiyonunda karaciğer biyopsisi sonuçlarını öngörmede etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla hastanemizde kronik hepatit B enfeksiyonu ile takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan 119 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre düşük ve yüksek histolojik aktivite gruplarında yaş, NLO ve MPV benzer saptanırken "yüksek HAİ" grubunda "düşük HAİ" grubuna göre viral yük daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri = 0,219; 0,125; 0,135; <0,001; 0,009). Düşük ve yüksek fibrozis gruplarında ise viral yük, NLO ve MPV benzer saptanırken, yüksek fibrozis grubunda düşük fibrozis grubuna göre yaş daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri =0,105; 0,153; 0,209; 0,015; 0,001). Sonuç olarak PLO değeri, karaciğer biyopsisinin histolojik aktivite ve daha güçlü olmak üzere fibrozis parametreleri ile ters yönlü ilişki göstermektedir ve biyopsinin bu sonuçlarını öngörmede umut vaat etmektedir.

BiyopsiFibrozHastalık şiddeti indeksi+7
Selçuk Burak Dönmez
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda akut atak ve stabil dönemde pentraksin-3 değerinin inflamasyon göstergesi olarak CRP ile korelasyonu

Kronik Obstrüktif Akciğer hastalığı (KOAH), hava yolu obstrüksiyonu ve parankim harabiyetinin neden olduğu, sık alevlenme ve kronik inflamasyon ile karakterize bir hastalıktır. Hastalığın doğal seyrinde ortaya çıkabilen alevlenmeler; akciğer fonksiyonlarındaki azalmayı hızlandırıp, yaşam kalitesini ve prognozu olumsuz etkiler. Alevlenme sırasında dolaşımda akut faz reaktan proteinleri ve inflamatuvar hücrelerin sayısında artış olmaktadır. C-reaktif protein (CRP) gibi bazı inflamatuar belirteçler KOAH ile ilişkili olup, KOAH'ta yüksek CRP düzeylerinin olumsuz sonuçları ve ateroskleroz gibi kardiyovasküler komplikasyonların gelişimini düşündürmektedir. Ayrıca, KOAH'ın prognozunu ve akut alevlenmelerin tanısını öngördüğü gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, KOAH'ın atak ve stabil dönemlerinde hastaneye başvuru anında bakılan PTX-3 düzeylerinin, CRP (C-reaktif protein), WBC (lökosit sayısı), NLO (nötrofil/ lenfosit oranı) ve TLO (trombosit/ lenfosit oranı) düzeyi ile korelasyonu ve bu düzeylerin KOAH alevlenmelerinde erken tedavi planlaması, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ihtiyacı ve mortalite gibi kötü sonuçların azaltılması için prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. Ayrıca plazma PTX-3 ile hastalık semptomları, şiddeti, pnömoni varlığı, dispne ve semptom skalaları ve hava yolu obstrüksiyonu parametreleri arasındaki ilişkiyi belirlemek ve KOAH'lı hastalarda bakteri ile ilişkili alevlenme için potansiyel bir biyobelirteç olabileceği amaçlanmıştır. Çalışmaya Nisan 2022 ve Ekim 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne başvuran ve KOAH alevlenmesi ile yatırılan 35 hasta, stabil dönem KOAH hastalarındaki düzeylerini belirlemek için ise 35 hasta ve sağlıklı bireylerden oluşan 19 kişi kontrol grubu olarak dahil edildi. CRP ve WBC testlerinin sonuçları kaydedildi. NLO ve TLO hesaplandı. Nefes darlığında artış, öksürük, balgam miktarı veya balgam pürülansında artış semptomları olan olgular KOAH alevlenme grubuna alındı. KOAH hastalarının semptomları, dispne skalaları, solunum fonksiyon testi parametreleri, GOLD evreleri, uzun süreli oksijen kullanma durumları kaydedildi. PTX-3 periferik kandan ELISA yöntemi ile çalışıldı. Gruplar arasında PTX-3 değerleri sırasıyla KOAH atak grubunda 2,7 [1,7-11,5], KOAH stabil grubunda 2,6 [0,2-6,5], sağlıklı kontrollerde 2,4 [1,7-3,2] değerlerinde bulunup anlamlı saptanmamıştır. KOAH ve kontrol gruplarında PTX-3 değerleri açısından anlamlı fark olup, PTX-3 değerleri KOAH grubunda daha yüksek bulunmuştur. PTX-3 medyan değeri KOAH grubunda 2,6 [0,2-11,5], kontrol grubunda 2,4 [1,7-3,2] olarak bulunmuştur. Korelasyon analizlerinde KOAH atak grubunda 20 kişinin öksürük şikayeti olup PTX-3 seviyesi ile pozitif yönde korele bulunmuştur [3,5 (1,9-8,8), p=0,040]. İnflamasyon belirteçleri CRP, WBC, NLO ve TLO değerleriyle PTX-3 arasında anlamlı korelasyon bulunmazken, CAT ve mMRC skorları ile PTX-3 arasında pozitif yönde korelasyon bulunmuştur (p=0,002, p=0,007). Ayrıca CAT skoru 20 ve üzeri olan hastaların PTX-3 değerleri, CAT skoru 20'nin altında olanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. KOAH atak durumu baz alınarak yapılan incelemelerde uzun süreli oksijen kullanım durumunun, öksürük semptomunun ve CAT skorlarının KOAH atak riskini arttıran önemli parametreler olduğu saptanmıştır (sırasıyla 24,488, 6,513 ve 2,500 kat KOAH atak riskini arttırdıkları görülmüştür, p<0,05). Serumda bakılan PTX-3 değerlerinin KOAH akut alevlenme ve stabil hastalar arasında fark olmadığını gösteren çalışmadır. Ancak KOAH'lı hastaların sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek PTX-3 seviyelerine sahip olduğu görülmüştür. Bu da KOAH'ın stabil dönemdeki hastalarda da düşük dereceli sistemik inflamasyonla karakterize olduğunu düşündürmektedir ve KOAH hastalarında PTX-3'ün inflamasyonu gösteren önemli bir belirteç olabileceğini göstermektedir. KOAH'lı hastalarda meydana gelen anormal inflamasyonun sadece akciğerlerle sınırlı kalmayıp sistemik ve kronik inflamasyona neden olduğunu ve her dönemde bu durumun hastalarda gözlenebileceğini düşündürmektedir. Sistemik inflamasyona neden olan mekanizmaları açıklayacak ve bunları belirleyebilecek biyobelirteçler için daha fazla sayıda araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Pentraksin-3, PTX-3, KOAH, CRP, alevlenme

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifC reaktif protein+4
Derya Yücesoy
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığı tanılı bireylerde sarkopeninin değerlendirilmesi: Kas kitlesi, fiziksel performans ölçümleri ve inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişki

Çalışmamız, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji polikliniğine başvuran hastaların SPPB, TUGT, HANDGRIP, BIA gibi analizler ve SarQol anketi aracılığıyla sarkopeni açısından durumlarının tespiti ayrıca sosyodemografik özellikleri, laboratuvar değerleriyle bu hastalardaki sarkopeni sıklığını, PCO serum düzeyleri ile sarkopeni ilişkisini taramayı amaçlamıştır. Çalışmaya 126 hasta alınmış; bu hastalara gönüllü bilgilendirilmiş rıza formu ile ilgili bilgilendirme yapılmıştır. Hastaların hastane sistemi üzerinden kan ve idrar tetkikleri incelenip, anket ve ölçüm sonuçları ile beraber istatistiksel analizi yapılmıştır. Çalışmamızda KBH tanılı hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla sarkopeni sıklığının arttığı ve KBH evresi ilerledikçe sarkopeni testlerinin istatistiksel anlamlı düzeyde bozulduğu gözlenmiştir. Yaş, cinsiyet, ek hastalık (HT, DM, KAH, HL), VKI, diüretik kullanımı durumları ile sarkopeni sıklığı arasında anlamlı ilişki saptanmış olup alkol kullanımı çalışmamızda negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sarkopenik saptanan hastalarda analizde kullanılan SPPB, TUGT, HANDGRIP, SMMI analizleri güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. Kullanılan SarQol anketinin toplam skoru sağlıklı kontrol grubunda hem sarkopenik hem de nonsarkopenik KBH grubundan daha yüksek bulunmuştur. Laboratuvar tetkikleri açısından sarkopenik grupta albümin, HGB, D vitamini değerleri kontrol ve nonsarkopenik KBH grubuna göre düşük saptanırken; K, fosfor, PTH daha yüksek değerlerde bulunmuştur. Yine çalışmamız KBH varlığının etkileri yönünden değerlendirildiğinde SPPB, TUGT, HANDGRIP, SarQol değerleri açısından anlamlı bulunmuştur. Protein carbonyl düzeyi ile yaş ve NLO pozitif yönde, lenfosit sayısı negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sonuç olarak; sarkopeni oksidatif strese ikincil KBH hasta grubunda sıklığı artan önemli bir önlenebilir sağlık sorunu olup hastalar sarkopeni açısından değerlendirilmelidir. Öngörmede oksidatif stres biyobelirteçlerinden yararlanılabilmekte ve tedavide bu yolaktan yola çıkılarak stratejiler oluşturulabilmektedir.

AnketlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+4
Ecem Bilgehan Erden
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis suppurativa'lı hastalarda serum endocan, TNF-α ve IL-17A düzeylerinin hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisinin araştırılması

Hidradenitis suppurativa (HS), sıklıkla aksiller, inguinal, mamarian ve gluteal bölgelerde, pilosebase ünitelerin foliküler bölümünü etkileyen kronik ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. HS'nin etiyolojisi tam olarak aydınlatılmamış olup multifaktöriyel bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Kıl folikülü oklüzyonu sonrası anormal immün yanıt HS gelişimini başlatmak için gereklidir. HS patogenezinde, TNF-α ve IL-17A'nın anahtar sitokinler olduğu öne sürülmektedir. Endocan, yaklaşık 50 kDa ağırlığında, çözünebilir ve salgılanabilir bir dermatan sülfat proteoglikanıdır. Endocanın, kronik inflamatuvar hastalıkların patogenezindeki rolüne ve serum düzeylerinin biyobelirteç olabileceğine yönelik son yıllarda yapılan birçok çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda, HS'nin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve komorbiditeleri ile yakın ilişkisi nedeniyle endocanın, HS patogenezinde anahtar rolü olduğu düşünülen TNF-α ve IL-17A'nın hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin ölçülmesi amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmamıza 35 HS hastası ve 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında monosit, hs-CRP, rutin biyokimya ve lipid parametreleri ölçüldü. Serum endocan, TNF- ve IL-17A düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca tüm katılımcıların vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında serum endocan düzeyi ortalaması (sırasıyla 6108,80 ± 1517,35 pg/ml, 6114,51 ± 1561,89 pg/ml, p=0,906) ile serum IL-17A düzeyi ortalamasının (sırasıyla 45,78 ± 24,92 pg/ml, 38,78 ± 12,84 pg/ml, p=0,981) benzerdi. Serum TNF-α düzeyi ortalaması (sırasıyla 81,72 ± 51,51 pg/ml, 53,55 ± 32,83 pg/ml, p=0,016) ise hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Hurley evreleme sistemine göre bakılan hastalık şiddeti ile serum endocan ve IL-17A düzeyi arasında korelasyon olmadığı, serum TNF-α düzeyi ile pozitif anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Hasta grubunda serum endocan düzeyi ile serum TNF-α düzeyi ve monosit/HDL-K oranı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Çalışmamızın HS'nin patogenezine ışık tutacağını ve bir proteoglikan olan endocanın HS ile ilişkisi üzerine yapılacak ileri çalışmalara öncülük edebileceğini düşünmekteyiz. Sonuçlarımız HS patogenezinde TNF-α'nın, IL-17A'dan daha önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmektedir. HS patogenezinin ve endocanın HS'de rolünün aydınlatılması için hem serum hem de doku düzeyinde geniş vaka serilerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

Deri hastalıklarıEndokanHastalık şiddeti indeksi+4
Mehmet Cirit
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cisplatin kullanımına bağlı oluşan böbrek hasarında kannabidiolün etkisinin araştırılması

Cisplatin (CIS), kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır, ancak böbrek fonksiyonlarında ciddi hasarlara yol açmaktadır. Kannabidiol (CBD), hint kenevirinden elde edilen nonpsikoaktif bir bileşen olup anti-inflamatuar, antioksidan, antiapoptotik etkilerle doku koruyucu özelliğe sahiptir. Bu çalışmada yüksek doz CIS uygulamasına bağlı gelişen nefrotoksisitede CBD'nin koruyucu özelliklerinin moleküler olarak detaylandırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 32 adet erkek Wistar Albino sıçan rastgele olacak şekilde 4 gruba ayrılmıştır (n=8). Gruplar: Kontrol, CIS (7.5 mg/kg, intraperitoneal tek doz), CBD (5 mg/kg/gün, intraperitoneal 5 doz) ve (CIS+CBD) şeklinde oluşturulmuştur. 5.günün sonunda abdominal insizyonu takiben cerrahi eksanguinasyon yapılarak sıçanlar sakrifiye edilmiştir. Alınan böbrek dokularında histopatolojik, immünohistokimyasal (tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa), kaspaz-3 (Cas-3), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS)), biyokimyasal [total oksidan durum, total antioksidan durum, oksidatif stres indeksi (OSİ), üre, kreatinin] ve genetik [Sirtun1 (SIRT1), p53, Bcl2 ilişkili X protein (Bax), B-Hücre Lenfoma geni 2 (Bcl2), Kelch-benzeri ECH-ilişkili protein 1 (Keap-1), (Nrf2), Hem oksijenaz(HO-1)] analiz yapılmıştır. Hasar grubunda histopatolojik bulgularda, TNF-alfa, Cas-3, iNOS immün ekspresyonlarında, biyokimyasal olarak OSİ, üre, kreatinin seviyelerinde, genetik olarak p53, Bax mRNA ekspresyonlarında artış gözlenirken SIRT1, Bcl2, Keap-1, Nrf2, HO-1 mRNA ekspresyonlarında azalma gözlenmiş. CBD tedavisi ile tüm bulgular tersine çevrilmiştir. Bu sonuçlar ışığında CBD'nin farklı mekanizmalar üzerinden direk ve indirek anti-inflamatuar, antioksidan, antiapoptotik etkiler gösterdiği bulunmuştur. CBD'nin bu özellikleri sayesinde CIS nefrotoksisitesini azaltabileceği ve kemoterapi alan hastalarda tedavi rejimine eklenebilir bir ajan olabileceği düşünülmektedir.

ApoptozisFarmakolojiKannabidiol+4
Mehmet Abdulkadir Sevük
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rekürren Aftöz Stomatit hastalarında serum midkine düzeylerinin değerlendirilmesi

Rekürren Aftöz Stomatit (RAS), toplumun geniş bir kesimini etkileyen, ağrılı oral ülserlerle karakterize, tekrarlayıcı inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamış olup genetik yatkınlık, mikrobiyal etkenler, hematolojik eksiklikler, stres ve bağışıklık sistemi bozuklukları gibi birçok faktörle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu karmaşık yapının anlaşılması, tanı ve tedavi süreçlerinde biyobelirteç ihtiyacını gündeme getirmektedir. Midkine, çeşitli dokularda eksprese edilen ve başta inflamasyon olmak üzere birçok fizyopatolojik süreçte etkili olan bir büyüme faktörüdür. Özellikle Th1 tipi immün yanıt ile ilişkili pek çok hastalıkta serum düzeylerinin arttığı ispatlanmıştır. Literatürde RAS'lı hastalarda serum midkine düzeylerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamız, midkine düzeyinin RAS patogenezindeki olası yerini değerlendirmeyi ve midkine'in hastalık aktivitesiyle olan ilişkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmamıza 44 RAS hastası ve yaş ile cinsiyet açısından eşleştirilmiş 44 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Katılımcıların detaylı klinik öyküleri alınmış, hs-CRP, vitamin B12, folat, hemoglobin, demir, ferritin parametreleri ölçülmüştür. Serum midkine düzeyleri de ELISA yöntemiyle çalışılmıştır. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 30.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edilmiştir.Çalışmamızda hasta grubunun serum midkine düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu gösterilmiştir (p= 0,006). ROC analizinde midkine'in 0,228 ng/mL kesme değeri için %97,7 özgüllük, %22,7 duyarlılıkla RAS'ı ayırt etmede etkili olabileceği belirlenmiştir. Bu sonuç midkine'in RAS tanısında yüksek özgüllüğe sahip destekleyici bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir.Midkine düzeyi ile hastalık aktivitesi ve şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca kontrol grubunda serum hemoglobin ve vitamin B12 düzeyleri hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak bu çalışma, midkine'in RAS'ın tanı sürecinde ve etyopatogenezinin aydınlatılmasında potansiyel bir biyobelirteç olarak değerlendirilebileceğini ortaya koymakta; bu doğrultuda, midkine ile RAS arasındaki ilişkiyi inceleyecek çalışmalara bilimsel bir temel oluşturabileceğini düşündürmektedir. RAS patogenezinin ve midkine'in bu süreçteki olası rolünün daha kapsamlı biçimde anlaşılabilmesi için hem serum hem de doku düzeyinde yapılacak geniş örneklemli ileri düzey çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

BiyobelirteçlerDeri hastalıklarıMidkin+3
Ali Sarıca
Süleyman Demirel University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Tip 2 diyabetik ratlarda Rhaponticoides iconiensis (Tülüşah) ekstresinin antidiyabetik etkisinin araştırılması

Diabetes Mellitus (DM), insülin salınımı, insülin etkisi veya bu faktörlerin her ikisinde de bozukluk nedeniyle ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. Yaşlanan nüfus, kentleşme ve değişen yaşam tarzları diğer kronik hastalıklarla birlikte diyabet epidemisini de hızla artırmaktadır. Hızla artan diyabet insidansı ile birlikte, hayati organların diyabetik hasardan korunması, tedavi edilmesi ve özellikle Tip 2 diyabetin toplam diyabet vakalarının yaklaşık %90'ını oluşturduğu göz önüne alındığında, bu konu ciddi önem taşımaktadır. Oksidatif bir stres hastalığı olan diyabet tedavisinde antioksidan aktiviteye sahip bileşiklerin olumlu etkileri olabilmektedir. Bu çalışmada, yan etkisi olabileceği düşünülen ilaçlara destek olarak Rhaponticoides iconiensis'in antioksidan etki ve içerdiği fenolik bileşenlerinden dolayı antidiyabetik etki potansiyeline sahip olması açısından yüksek yağlı diyet ve STZ ile Tip 2 Diyabet oluşturulan ratların tedavisine ek olarak kullanılabilirliği araştırıldı. Rhaponticoides iconiensis (Rİ) kök, yaprak ve çiçeklerinden elde edilen çeşitli ekstrelerin içerdiği fitokimyasal bileşiklerin antidiyabetik içerikleri yapılan çalışmalarla ortaya konmuş ancak antidiyabetik etkisi değerlendirilmemiştir. Bu nedenle ön görülen tez çalışmasında Rİ yaprak ekstresinin, önceden ortaya konmuş antioksidan, α-amilaz ve α-glukozidaz aktivitelerine etkisinin ratlar üzerinde in vivo şartlarda değerlendirilmesi planlandı. Rİ ekstresinin ratlarda oral uygulanmasından elde edilen sonuçlarla hiperglisemi, dislipidemi, kronik inflamasyon ve oksidatif stresi azaltarak Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM) tedavisi ve diyabetin yol açtığı komplikasyonların önlenmesinde takviye olarak etkinliğini TAS, TOS, TNFα, IL-1β, IL-6, WNT5A, SFRP5 biyokimyasal belirteçler üzerinden ve Anti- İnsülin, Anti-Kaspaz 3, Anti-TGFβ1 antikor işaretleme, Hematoksilen & Eozin (H&E) boyama ile histopatolojik olarak araştırıldı. Rİ ekstresinin antidiyabetik etkinliği tedavide kullanılan Akarboz (Glukobay®) ile kıyaslamalı olarak araştırıldı. 46 rat; Kontrol, DM, DM + 30 mg/kg Akarboz, DM + 100 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ1), DM + 200 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ2), DM + 300 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ3) olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Deneysel diyabet, yüksek yağlı diyet (YYD) ve bir hafta ara ile iki doz streptozotosinin intraperitoneal (i.p.) olarak enjeksiyonu ile T2DM oluşturuldu. Rİ ektresinin tüm dozları ve Akarboz 28 gün boyunca gastrik gavaj yolu ile verildi. Sonuç olarak; Rİ'nin metanol ile elde edilen biyoaktif bileşenlerce zengin ekstresinin T2DM oluşturulmuş ratlar üzerinde akarboz benzeri antidiyabetik etki yaparak mevcut tedavilere takviye olabileceği sunulan bu çalışma ile gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Tip 2 Diyabet, Rhaponticoides iconiensis, İnflamasyon, Antioksidan, Oksidatif stres

Diabetes mellitus-tip 2Oksidatif stresİnflamasyon
Niyazi Dündar
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik astımlı kadınlarda diyetle flavonoid alımı ile antioksidan durum ve bazı inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu araştırma kronik astımlı kadınlar ile sağlıklı kadınlar arasında antioksidan diyet bileşenleri (A, C ve E vitaminleri ile çinko, magnezyum, selenyum, bakır minerallerinin ve flavonoidlerin) alımları arasındaki farkın belirlenerek, serum oksidatif stres ve bazı serum inflamasyon parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve astım riski ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi'nde yaşları 19-50 yıl arasında değişen, çalışmaya katılmaya gönüllü olan kronik astımlı kadınlar (vaka=30) ve sağlıklı kadınlar (kontrol=30) olmak üzere toplam 60 kişi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Vaka ve kontrol grubunun genel beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, bazı biyokimyasal, oksidatif stres ve inflamasyon parametreleri, solunum fonksiyonları, beslenme durumları ile Akdeniz diyetine uyumları incelenmiştir. Diyetle antioksidan bileşenlerin alımlarını incelemek için miktarlı besin tüketim sıklığı anketi kullanılmış, Akdeniz Diyeti'ne uyumları ise "Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği" kullanılarak değerlendirilmiştir. Bireylerin oksidatif stres durumları serumda total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) belirteçleri ile inflamasyon durumları ise serumda IL-6, TNF-α ve hs-CRP düzeyleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Vaka ve kontrol grubu bireyler arasında diyetle enerji alımlarında anlamlı farklılık olması nedeniyle besin ögesi kalıntı modeli uygulanmıştır. Besin ögesi kalıntı modeline göre vaka ve kontrol grubundaki kadınların günlük diyetle almış oldukları sırasıyla A vitamini [1784,92 μg; 1709,91 μg], C vitamini [198,94 mg; 213,38 mg], E vitamini [21,61 mg; 20,54 mg] ile çinko [10,06 mg; 10,40 mg], magnezyum (365,24 mg; 366,14 mg), selenyum [11,32 μg; 11,75 μg], bakır (2,08 mg; 2,03 mg) ve manganez (4,70 mg; 4,74 mg) mineralleri alımları incelendiğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Antioksidan özellik gösteren diğer diyet bileşenleri incelendiğinde ise besin ögesi kalıntı modeli uygulandıktan sonra vaka grubunda sadece toplam antosiyanidin alımlarının, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlenmiştir [sırasıyla; 31,74 (18,63-56,69) mg ve 52,50 (33,32-97,99) mg] (p<0,05). Vaka grubunda diyetle alınan antioksidan besin ögeleri ile IL-6 ve TNF-α inflamasyon parametreleri arasında bir ilişki belirlenmezken (p>0,05), kontrol grubunda besin ögesi kalıntı modeline göre diyetle C vitamini ile IL-6 düzeyi arasında ters ilişki olduğu saptanmıştır (r=-0,442; p<0,05). Ayrıca vaka grubunda besin ögesi kalıntı modeline göre diyetle toplam flavonol alımı ile TOS arasında anlamlı ve ters ilişki (r=-0,384; p<0,05), diyetle toplam flavan-3-ol ve flavonol alımları ile OSİ arasında anlamlı ve ters ilişki bulunmuştur (sırasıyla; r=-0,377 ve r=-0,457; p<0,05). Lojistik regresyon analizine göre, potansiyel karıştırıcı faktörlere göre düzeltme yapıldığında zeytinyağı tüketiminin astım riskini anlamlı olarak azalttığı belirlenmiştir (OR = 0.809, %95 GA: 0.679, 0.963). Araştırma sonuçlarımız, vaka ile kontrol grubundaki kadınlar arasında diyetle flavonoid alımı ile flavonoid içeriği zengin besin alımlarında farklılık olabileceğini ve bu farklılıkların serum IL-6 ve oksidatif stres belirteçleri ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Araştırma sonuçlarına göre astım riskini azaltabilecek veya astımla ilgili sonuçları iyileştirebilecek değiştirilebilir diyet faktörlerinin belirlenmesi, bireyselleştirilmiş beslenme planlarının oluşturulması ve bu konuya yönelik geniş kapsamlı çalışmaların yapılması önerilebilir. Astımlı kadınlarda diyet örüntüsü açısından besin içeriği çeşitli, flavonoid içeriği zengin ve sağlıklı bir diyetin teşvik edilmesi, kronik inflamasyon ve oksidatif stresi azaltarak olumlu etki sağlayabileceği düşünülmektedir.

AstımOksidatif stresİnflamasyon
Gülen Suna
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kalıtsal metabolik hastalıklarda otofaji, oksidatif stres ve inflamasyon ilişkisi

Kalıtsal metabolik hastalıklarda, hastaların klinik izlemi sırasında epilepsi, katarakt, hepatik yetmezlik, kronik böbrek hastalığı gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu çalışmanın amacı bu komplikasyonların gelişmesinde otofajik disfonksiyon, inflamasyon ve oksidatif stresin rolünü araştırmaktır. Klasik galaktozemi, akça ağaç şurubu hastalığı (MSUD), herediter tirozinemi tip 1, lizinürik protein intoleransı (LPI) tanılı 48 hasta ve 10 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında otofaji (Beclin 1, LC3B-II, p62) ve inflamazom (NLRP3, ASC, Kaspaz 1, NF-Ƙβ) yolağında yer alan gen ve protein ekspresyonlarının analizi, oksidatif stres biyobelirteçlerinin (total tiyol, nativ tiyol, disülfit, tiyol/disülfit denge, total antioksidan kapasite ve total oksidatif stres) ve sitokin düzeylerinin ölçümü, lenfosit alt grupları ve lenfosit aktivasyon belirteçleriyle immun fenotiplendirme, hedefsiz metabolomik analizle metabolomik profilleme çalışmaları gerçekleştirildi. En yüksek total tiyol, nativ tiyol, TAS ve TOS değerleri MSUD grubunda gözlendi. En yüksek disülfit ve en düşük TAS değerleri LPİ grubunda saptandı. Hasta ve kontrol grupları arasında sitokin düzeyleri belirgin farklılık göstermedi. Bütün gruplarda NLRP3/p62 gen ekspresyonları yükselmişti. En yüksek kat değişimleri galaktozemi ve LPI gruplarında gözlendi. Otofaji disfonksiyonu tüm gruplarda mevcuttu. p62, molekülü, antioksidan, otofaji ve inflamasyon yolaklarını birbirine bağlayan önemli bir oyuncu olarak görünmektedir. Çalışmamızda NLRP3 gen ekspresyonları, katarakt geliştiren galaktozemi, akciğer tutulumu olan LPI grubunda ve hepatik fibrozis geliştiren tirozinemi hastalarında daha yüksek bulundu. İmmün fonksiyonlar açısından yapılan incelemede T ve B lenfositlerle, DNT, NKT, CD3HLADR, klasik ve klasik olmayan monosit düzeyleri açısından hasta gruplarında göre istatistiksel olarak belirgin farklılık gözlendi. Yolak analizlerinin PLS-DA istatistik yöntemi ile değerlendirilmesinde hasta gruplarında sağlıklı kontrol gruplara göre belirgin farklılaşmış metabolitler tespit edildi. Özellikle steroid biyosentezi, lipid, pürin-pirimidin metabolizması, enerji metabolizması gibi genel metabolik yolaklarda yer alan metabolitlerin hasta grubunda normal gruba göre değişkenlik gösterdiği saptandı. LPI hastalarının metabolomik profillemesi kronik inflamatuvar hastalıklarda etkilenen yolaklara benzerlik göstermekteydi. Çalışmamız intoksikasyon tip kalıtsal metabolik hastalıklarda, aynı anda inflamazom ve otofaji gen ve protein ekspresyonlarını, oksidatif stres, otofaji ve inflamasyon ilişkisini, immun fonksiyonları ve metabolomik profillemeyi araştıran ilk çalışmadır. Çalışmanın sonuçları metabolik hastalıkların patogenezinde otofajik disfonksiyon oksidatif stres, inflamasyon ve immun disregülasyonun önemli rol oynayabileceğini gösterdi. Anahtar Kelimeler: İnflamazom, otofaji, oksidatif stres, hedefsiz metabolomik analiz, kalıtsal metabolik hastalıklar

Genetik hastalıklar-doğuştanMetabolik hastalıklarOksidatif stres+3
Eda Özaydın
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Optogenetik uyarımla NF-κB aktivasyonu yapan bir yöntemin MSS'de inflamasyonun primer depresyon patofizyolojisindeki rolünün incelenmesi amacıyla In Vivo koşullar için geliştirilmesi

Nöro- inflamasyonun depresyon üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmaların önemli kısıtlılıklarından biri inflamasyonun lipopolisakkarit (LPS) gibi bakteriyel bir endotoksin aracılığı ile tetiklenmesi ve primer depresyonun patofizyolojisi ile uyumlu bir model kullanılmamasıdır. Bu nedenle nöro-inflamasyon ile depresyon arasındaki karmaşık ilişkinin aydınlatılabilmesi için beyinden köken alan nöro-inflamasyon için güvenilir bir model geliştirilmesi gereklidir. Bu gereklilikten hareketle fizyolojik koşullarda stresle tetiklenen inflamatuvar yanıta benzer şekilde beyinden köken alan inflamasyonu tetikleyen in vitro etkinliği gösterilmiş bir sistemin in vivo koşullara adapte edilmesi amacıyla bu tez çalışması gerçekleştirildi. Bunun için optik uyarı ile hücre zarı üzerinde dimerize olan kriptokrom 2 (CRY2PHR) ve "kriptokrom ile etkileşen basit heliks-loop-heliks 1" (CIB1) reseptör sisteminden faydalanıldı. Bu reseptörlerin sitoplazmik bölgelerine eklenen "interferon düzenleyici faktörlerin DNA'ya bağlı aktivatörü" (DAI) moleküllerinin, CRY2PHR / CIB1 dimerizasyonu ile bir araya gelerek interferon düzenleyici faktörleri (IRF) ve NF-κB transkripsiyon faktörlerini aktive etmesi yoluyla beyinden köken alan inflamasyonun uyarılması amaçlandı. CRY2PHR-DAI/ CIB1-DAI kriptokrom reseptörlerini içeren plazmidler tekrarlayan enjeksiyonlarla hipokampusta ifade ettirildi ve sonrasında tekrarlayan optik uyarılar gerçekleştirildi. Optimal inflamasyona yol açacak enjeksiyon ve optik uyarım dozu ve süresinin belirlenmesi amacıyla farklı protokollerle plazmid enjeksiyonları ve optik uyarımlar gerçekleştirildi. Ancak optik uyarım yapılmayan ve plazmid enjekte edilmeyen kontrol gruplarında da hipokampal bölgede mCherry sinyali ile uyumlu yoğun sinyal gözlendi. Bunun plazmidin tekrarlayan enjeksiyonunun yol açtığı doku travması nedeni ile ortaya çıkmış olabileceği, bu sinyal yoğunluğu içinde gerçek sinyalin güvenilir biçimde tayin edilmesinin mümkün olmadığı değerlendirildi. İleride yapılacak çalışmalarda girişimsel işlemlere bağlı travmanın yol açtığı inflamasyonu en düşük düzeye indirebilmek için, beyinde inflamasyonu modellemek için geliştirilecek yöntemlerde tekrarlayan plazmid enjeksiyonları yerine plazmidin virüsler aracılığı ile kalıcı olarak ifade ettirilmesi, virüs enjeksiyonundan 4-6 hafta sonra optik uyarımlara başlanması önerilir.

DepresyonMerkez sinir sistemiNöroinflamatuar hastalıklar+4
Emre Cem Esen
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Karyojenik bakterilerin dental pulpa hücresinde oluşturduğu oksidatif stresin incelenmesi

Çürük yapıcı patojen mikroorganizmalar (karyojenik mikroorganizmalar) pulpal inflamasyon ve enfeksiyonun majör kaynağıdır ve salgıladıkları hücre zarı komponentleri ile reaktif oksijen moleküllerinin (ROS) oluşumuna dolayısıyla da oksidatif hasarın artmasına neden olurlar. Bu çalışmada sağlıklı insan diş pulpasından hazırlanan primer hücre kültüründe karyojenik mikroorganizmaların oluşturduğu oksidatif stres parametreleri olan ROS, Glutatyon (GSH), Glutatyon S-Transferaz (GST) ve oksidatif hasarın elimine edilmesinde etkin bir antioksidan molekül olan N-asetilsistein'in (NAC) etkisi incelendi. Bu amaçla sağlıklı genç bireylerden gömülü yirmi yaş dişlerinden elde edilen sağlıklı diş pulpaları ile primer hücre kültürü hazırlandı. 4.-7. Pasaj aralığındaki dental pulpa hücreleri 40 g/ml lipopolisakkarit (LPS), 40 g/ml lipoteik asit (LTA) ve 0,3 mM hidrojen peroksit (H2O2) ile tek başına ve 10 mM NAC preinkübasyonu ile inkübe edildi. Dental pulpa hücrelerinde ROS, GSH ve GST protein düzeyleri ve immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Ayrıca akım sitometri ile hücre canlılığı ve nekroz-apoptoz düzeyleri incelendi. Gruplar arası istatistiksel farklılıklar Kruskal Wallis analiziyle, ikili karşılaştırmalar da Mann-Whitney-U analiziyle =0,05 güven aralığında değerlendirildi. Hücre canlılığının LPS, LTA ve H2O2 uygulamalarında istatistiksel olarak fark yaratmayacak düzeyde azaldığı, NAC preinkübasyonunun önemli bir değişiklik oluşturmadığı gözlendi (p>0.05). NAC preinkübasyonunun LPS, LTA ve H2O2 uygulanan dental pulpa hücrelerindeki ROS düzeylerini önemli derecede azalttığı hem biyokimyasal analizlerle hemde immünfloresans yöntemiyle gözlenmiştir (p<0.05). Biyokimyasal analiz sonuçları LPS, LTA ve H2O2 inkübasyonunun dental pulpa hücrelerinin hücre içi GSH değerlerini düşürürken, NAC preinkübasyonunun hücre içi GSH'u rejenere etmede yetersiz kaldığını gösterdi. Diğer taraftan immün boyama sonuçlarına göre NAC+ H2O2 kontrole göre hücre içi GSH'u önemli derecede artırmıştır (p<0.05). Deney grupları arasında GST enzim aktivite değerleri açısından önemli bir fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak LPS, LTA ve H2O2 dental pulpa hücrelerinde oksidatif stresi farklı düzeylerde etkilerken, NAC molekülü ROS düzeylerini azaltmasına rağmen hücre içi GSH düzeyleri üzerine belirgin bir etki gösterememiştir. Anahtar kelimeler: Apoptoz, dental pulpa, GSH, GST, inflamasyon, oksidatif stres, ROS.

ApoptozisBakterilerDental pulpa+4
Hatice Doğan Buzoğlu
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni varlığı ve sıklığının araştırılması

Giriş: Psoriazis, kronik, multisistemik, inflamatuvar bir hastalıktır. Temel olarak yaş ilişkili kas kitlesinde ve kas fonksiyonlarında azalma ile karakterize bir hastalık olan sarkopeni, çeşitli inflamatuvar hastalıklar ile de ilişkili olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda sarkopeni prevalansı, romatoid artrit, spondiloartrit, otoimmun karaciğer hastalığı, sistemik skleroz, sistemik lupus eritematozus, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi inflamatuvar hastalığa sahip bireylerde daha yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığına dair veri bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığını araştırmak ve bu grupta sarkopeni gelişimi ile ilişkili faktörleri ortaya koymaktır. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya merkezimizde takip edilen 60 yaş ve üzeri psoriazis tanılı hastalar ve aynı sayıda geriatrik kontrol grubu dahil edildi. Katılımcıların demografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra, kan C-reaktif protein, eritrosit sedimantasyon hızı ve 25(OH)D vitamin düzeyleri, kas ultrasonografisi ve Tanita vücut analizi sonuçları değerlendirildi. Olası sarkopeni durumu el kavrama kuvveti (handgrip testi), konfirme sarkopeni tanısı ise biyoelektriksel impedans analizi (BIA) sonuçlarına göre belirlendi. Psoriazis tanılı hastalarda sarkopeni sıklığı ve bu grupta sarkopeni ile ilişkili olabilecek faktörler istatistiksel yöntemlerle incelendi. Bulgular: 25(OH)D vitamin düzeyi psoriazisli hastalarda (18.4 ng/ml) kontrol grubuna kıyasla (26.1 ng/ml) daha düşüktü (p=0.002). Psoriazisli hastalarda handgrip testi ile belirlenen olası sarkopeni sıklığı %12.7 olup kontrol grubundan (%28.6) düşüktü (p=0.028). BIA ile saptanan konfirme sarkopeni sıklığı ise kontrol grubuna göre düşük olsa da fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (%17.5 ve %22.2, p=0.503). Ultrasonografik incelemede gastroknemius kalınlığı ve pennat açısı, rektus femoris kalınlığı ve kesit alanı, ve rektus abdominis kalınlığı psoriazis hastalarında kontrol grubuna göre yüksek saptandı (sırasıyla p=0.002, p=0.012, p<0.001, p<0.001, p=0.034). Psoriazisli hastalarda artan yaş ve tanı yaşı olası sarkopeni; kronik akciğer hastalığı ve düşük vücut kitle indeksi (VKİ) ise konfirme sarkopeni ile ilişkili bulundu. Çoklu lojistik regresyon analizinde düşük VKİ değeri konfirme sarkopeni için bağımsız risk faktörü olarak gösterildi (OR:0.542, %95GA:0.367-0.802, p=0.002). Tanı testleri ROC analizi ile incelendiğinde Tanita vücut analizi ile elde edilen yağsız vücut kitlesi (Erkekler: EAA: 0.878, p<0.001; Kadınlar: EAA: 0.918, p<0.001) ve visseral yağ oranı (Erkekler: EAA: 0.826, p=0.002; Kadınlar: EAA: 0.782, p=0.001) parametrelerinin anlamlı tanısal öngörüsel özelliğe sahip olduğu ortaya konuldu. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda geriatrik psoriazis hastalarında sarkopeni sıklığının benzer yaş aralığındaki popülasyondan yüksek olmadığı, hatta handgrip testi sonuçları ve bazı ultrasonografik parametrelere göre daha iyi durumda oldukları gösterilmiştir. Psoriazisli hastalarda düşük vücut kitle indeksinin BIA ile belirlenen konfirme sarkopeni için bağımsız risk faktörü olduğu saptandı. Bunların yanı sıra, Tanita vücut analizinin sarkopeni tanısında rolü olabileceğine dair kanıtlar ortaya konuldu. Anahtar kelimeler: Psoriazis, sarkopeni, ultrasonografi, Tanita, biyoelektriksel impedans analizi.

GeriatriKas distrofileriPsoriyazis+2
Memduh Veysi Seyit
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aksiyel spondiloartrit hastalarında sakroiliyak MR bulgularının demografık özellikler ve aktivite bulguları ile karşılaştırılması

Spondiloartritler (SpA) grup olarak sakroileit, spondilit, entezit, alt ekstremitelerde daha belirgin olan artrit, daktilit, üveit ve Human Lökosit Antijen-B27 (HLA-B27) pozitifliği gibi çeşitli ortak özellikler gösteren heterojen bir hastalık grubudur. Çalışmamızda progresif seyredebilen spondiloartrit hastalığına erken tanı koymak ve hastalığı modifiye edici tedavi ile uzun süreli fonksiyon kaybını ve geç dönem komplikasyonları önleyebilmede manyetik rezonans görüntüleme (MR) bulgularının diğer aktivite parametrelerinden ne kadar güvenilir ve klinik öneme sahip olduğu hakkında bilgi vermeyi amaçladık. Çalışmamıza SpA (n=3485) tanısı ile takip edilen hastaların verileri değerlendirildi. Hastaların tedavi başlandıktan önce ve ya tedavi sırasında çekilmiş olan Sakroiliak MR (SI MR) (n= 546) verileri dahil edildi. bDMARD başlandıktan önceki çekilen SI MR (n=327) bulguları ile hastaların demografik özellikleri karşılaştırıldı. Veri tabanından hastaların demografik bilgileri (yaş, cinsiyet), hasta grubunun memleket, aile öyküsü, sigara kullanımı, ek hastalıkları, tanı yılı, tedavileri, laboratuvar değerleri (HLA-B27, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C-reaktif protein (CRP), klinik bulguları (periferik eklem tutulumu, üveit, psöriazis), hastalık aktivite skorları (VAS, BASDAİ, BASFI) değerlendirildi ve kaydedildi. Buna ek olarak hastaların lomber MR, kalça MR, torakal MR ve servikal MR, el-ayak bileği MR, sternoklavikular MR verileri dahil edildi ve bulgular karşılaştırıldı. Çalışmanın sonucunda SI MR aktif lezyonlarından osteitin(%51,4) kronik lezyonlardan erozyonun (%38,8) daha sık saptandığı görüldü. Lezyonlardan sklerozun kadınlarda ankilozun erkeklerde daha sık rastlandığı, osteit ve erozyonda cinsiyet arasında anlamlı fark bulunmadığı görüldü. Omurga lezyonlarından entezit ve kapsülitin HLA B27 pozitifliği ile ilişkili olduğu görüldü. Genel spinal MR bulgularının değerlendirilmesinde Lomber MR'da en sık rastlanan aktif enflamatuar lezyonlardan faset eklem inflamasyonu(%14,3), toraks MR bulgularından köşe leszyonları(%10,5) daha sık rastlandı. Aktif enflamatuar lezyon ve dejeneratif lezyonların karşılaştırılmasında lomber, torakal, servikal MR'da dejeneratif lezyon tutulumun daha fazla olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Aksiyel spondiloartrit, Sakroiliyak MR, Aktif enflamatuar lezyon, Osteit

DemografiManyetik rezonans görüntülemeOsteitis+3
Narmın Muradlı Hajısoy
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nusinersen tedavisi alan erişkin Spinal Musküler Atrofi (SMA) hastalarında inflamasyon ve glial hücre aracılı biyobelirteçlerin tespiti

Spinal musküler atrofi (SMA), ilerleyici motor nöron kaybı ile karakterize kalıtsal bir hastalıktır. Günümüzde, SMA patogenezinin sadece motor nöron dejenerasyonuyla kısıtlı olmadığı, başta glial hücreler ve nöroinflamasyon olmak üzere birçok farklı hücre ve doku tipinin sürece katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu çalışmada, glial hücre ve nöroinflamasyon ilişkili moleküllerin sürece katkısını tanımlamak ve tanısal ve/veya tedavi yanıtını değerlendiren biyobelirteçler saptamak amaçlanmıştır. Nusinersen tedavisi alan 24 erişkin SMA hastası ve 12 kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Glial hücre ilişkili olan (GFAP ve GDNF) ve nöroinflamatuvar etkinlik gösteren (YKL-40 ve IL-6) dört molekül seçilerek, bu moleküllerin beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerindeki düzeyleri, hastalarda nusinersen tedavisi öncesi ve tedavinin 15.ayında değerlendirilmiştir. Ayrıca, kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalar sonucu patogeneze olan katkıları tartışılmıştır. Kontrol grubuna kıyasla SMA hastalarının GFAP ve IL-6 seviyeleri yüksek (p<0,05) ve GDNF düzeyi düşüktür (p<0,05). ROC eğrisi analizlerinde GFAP molekülünün tanısal karar verdiriciliği, sınır ≥6,12 ng/ml alındığında, %87,5 duyarlılık ve %100 özgüllüktedir. Farklı biyomolekül değerleri (GFAP, GDNF ve YKL-40) birleştirilerek oluşturulan lojistik regresyon modelinde ise eğri altında kalan alan 1,0 değerine ulaşmıştır (p<0,001). Tedavi altında IL-6 ve YKL-40 düzeyleri azalmış olup; GDNF düzeylerinde artış gözlenmiştir (p<0,05). Yüksek BOS GFAP seviyeleri daha iyi klinik sonlanım ile ilişkilendirilmiştir (OR= 0,624, p<0,05). Bulgular, glial hücrelerin ve nöroinflamatuvar değişikliklerin SMA patogenezine katkısını doğrular. GFAP, SMA hastalığı hem tanısal hem de prognostik önemi olan bir belirteçtir ve yüksek seviyeleri daha iyi klinik sonlanımla ilişkilidir. Glial hücrelere yönelik yeni tedaviler ve anti-inflamatuvar ajanlar mevcut tedavilerin klinik faydası üzerine olumlu etki yapabilir.

AstrositlerBiyobelirteçlerNusinersen+4
Doruk Arslan
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Akciğer kanseri hastalarında ameliyat öncesi ve sonrası besin desteğinin inflamasyon göstergelerine ve yaşam kalitesine etkisi

Kanserden ölümlerin en sık görüldüğü kanser türü akciğer kanseridir. Randomize kontrollü olarak planlanan bu müdahale çalışmasında, akciğer kanseri cerrahisi geçiren hastalarda glutamin, arjinin ve hidroksi metil bütiratın beslenme durumuna, inflamasyon göstergelerine ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisi araştırılmıştır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı konan ve ameliyatı planlanan 27-77 yaş aralığındaki 70 hastaya sağlıklı beslenme programı yapıldıktan sonra randomizasyonla iki gruba ayrılarak, müdahale (n=35) grubuna ameliyat öncesi 10 gün, ameliyat sonrası 5 gün olmak üzere günde 2 adet şase formda glutamin (7,4 g/şase), arjinin (7,4 g/şase) ve hidroksi metil bütirat (1,3 g/şase) içeren besin desteği verilmiştir. Kontrol grubuna (n=35) herhangi bir besin desteği verilmemiştir. Katılımcıların başlangıçta, ameliyattan önce (besin desteğinin 10. günü) ve ameliyattan sonra (besin desteğinin 15. günü) olmak üzere üç kez izlemi yapılmıştır. Hasta odaklı subjektif global değerlendirme (PG-SGA) ile beslenme durumu izlemi, doğu kooperatif onkoloji grubu performans durumu ölçeği (ECOG-PS) ile fiziksel performans durumu izlemi yapılmıştır. Antropometrik ölçümleri, biyoelektrik empedans analizi (BİA) sonuçları ve biyokimyasal bulguları kayıt edilmiştir. Elde edilen biyokimyasal parametreler ile CRP/albumin oranı (CAR), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve prognostik beslenme indeksi (PNI) hesaplanmıştır. Hastalardan alınan serum örneklerinde ELISA yöntemi ile TNF-α, IL-6 parametreleri analiz edilmiştir. Ayrıca hastalardan pre-op ve post-op süreçte üç günlük besin tüketim kaydı alınarak enerji ve besin ögesi alımları değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, post-op süreçte müdahale grubunda PG-SGA ve ECOG-PS skoru kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Post-op dönemde, müdahale ve kontrol grubu arasında hemoglobin, hematokrit, total protein, albumin, lenfosit, nötrofil ve lökosit sayısı ile PNI düzeyleri bakımından fark saptanmamıştır (p>0,05). İnflamatuar belirteçlerden olan CRP, CAR, NLR, PLR, TNF-α, IL-6 düzeylerinde her iki grupta da post-op dönemde, pre-op döneme göre artış tespit edilmiş olup (p<0,001), gruplar arasında inflamatuar belirteçlerdeki değişim bakımından fark yoktur (p>0,05). Post-op dönemde müdahale grubunda post-op yaşam kalitesi ve fiziksel işlev skoru daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Post-op süreçte ağrı, halsizlik ve uykusuzluk skorunun kontrol grubunda daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Post-op dönemde kontrol grubundaki erkek bireylerde baldır çevresi, kadın bireylerde ise el kavrama gücü müdahale grubuna göre daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Her iki grupta da pre-op ve post-op süreçte vücut kompozisyonu bakımından fark yoktur (p>0,05). Müdahale grubunda yara yeri iyileşme süresi 18 gün, kontrol grubunda ise 20 gün olarak elde edilmiştir (p=0,015). Post-op süreçte müdahale ve kontrol grubundaki bireylerin enerji, makro ve mikro besin ögesi alımlarında azalma saptanmış olup (p<0,05), müdahale ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu çalışma ile immünonütrisyonel besin desteği kullanımının post-op süreçte hastaların beslenme ve fiziksel performans durumuna, antropometrik ölçümlerine, yaşam kalitesi ve yara iyileşme sürecine olumlu yönde etki yapabileceği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri cerrahisi, glutamin, arjinin, hidroksimetilbütirat, yaşam kalitesi

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıBesin destekleri+7
Gökçe Günsel Yıldırım
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalarında egzersize olan oksidatif stres, inflamatuar belirteçler ve metabolomiklerin yanıtları

Kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) sahip bireylerde egzersize olan oksidatif, inflamatuar ve metabolomik yanıtlar ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada, KOAH'lı bireylerde artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersize olan oksidatif, inflamatuar ve metabolomik yanıtların belirlenmesi ve egzersiz öncesi ve sonrası yanıtların karşılaştırılması amaçlandı. On altı KOAH'lı erkek (ortalama yaş=50,94±6,42 yıl; birinci saniyedeki zorlu ekspirasyon volümü [FEV1]=% 63,37±19,90) hasta bisiklet ergometresinde artan iş yükünde semptomla limitli egzersiz testi yaptı. Egzersiz testinin sonuçlarına göre hastalara sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz uygulandı. Artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersizlere olan oksidatif (katalaz [CAT], indirgenmiş glutatyon [GSH], glutatyon peroksidaz [GPx], süperoksit dismutaz [SOD], toplam antioksidan durumu [TAS]), inflamatuar (tümör nekroz faktörü [TNF]-α, çözünür TNF reseptörü-1 [Alınan kan örneklerinden sTNFr1], çözünür TNF reseptörü SuperFamily 1B [sTNFRSF1B], interlökin [IL]-1, IL-6 ve C reaktif protein [CRP]) ve metabolomik yanıtlar analiz edildi. KOAH'lı bireylerde sabit ve aralıklı iş yükünde egzersize ait CAT, GSH ve TAS fark ve kat değişim değerleri birbirine benzerdi (p>0,05). Sabit iş yükünde egzersiz için GPx değişimi, aralıklı iş yükünde egzersiz ile elde edilenden daha yüksekti (p=0,004). Aralıklı iş yükünde egzersiz için SOD değişimi, sabit iş yükünde egzersiz ile elde edilenden daha yüksekti (p<0,017). Artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz arasında TNF-α, sTNFr1, sTNFRSF1B, IL-1, IL-6 ve CRP'de egzersiz sonrası ve öncesi farklılıklar ve kat değişim değerlerinde anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0,05). Sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz ile, izolösin, L-karnitin ve açilkarnitin anlamlı olarak azalırken keton cisimlerinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Akut sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz, KOAH'lı bireylerde dolaşımdaki GPx düzeylerini değiştirir. Akut sabit ve aralıklı iş yükünde egzersizler, KOAH'ta sistemik inflamasyonu olumsuz etkilemiyor gibi görünmektedir. Sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz ile, izolösin, L-karnitin ve açilkarnitinleri azalırken keton cisimlerinin artışı, enerji metabolizmasında karbonhidratlardan amino asit ve lipid metabolizmasına geçişi göstermektedir. Aralıklı iş yükünde egzersiz, karbonhidratlar, lipidler, amino asitler, nükleotidler ve vitaminler açısından sabit iş yükünde egzersizden daha fazla metabolomikte anlamlı değişiklikler ortaya çıkarmaktadır. Pulmoner rehabilitasyon programları planlanırken, farklı egzersiz protokollerine olan oksidatif ve metabolomik yanıtlardaki değişikliklerin dikkate alınması bireye özel egzersiz yaklaşımlarının uygulanmasında yön gösterici olacaktır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifBiyobelirteçler+4
Aslıhan Çakmak
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin inflamasyon ve oksidatif stres belirteçleriyle ilişkisinin değerlendirilmesi

Araştırma Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi'nde Mart 2020-Ocak 2022 tarihleri arasında vaka-kontrol çalışması olarak planlanıp yürütülmüştür. Vaka grubunu ilk kez meme kanser tanısı almış 19-64 yaş arası meme kanserli kadınlar (n:32) ve kontrol grubunu (n:32) vaka grubunu ile benzer yaşlarda olan yetişkin kadınlar oluşturmuştur. Bu çalışmanın amacı; yeni tanı almış meme kanserli kadınların diyetle aldığı ileri glikasyon son ürünlerinin (dCML) cerrahi öncesi (T1), kemoterapi öncesi (T2), kemoterapinin altıncı ay (T3) ve on ikinci ayında (T4) serum toplam antioksidan kapasite, inflamatuvar durum, oksidatif stres ve DNA hasarı belirteçleriyle olası ilişkisinin incelenmesidir. Meme kanserli bireylerin T1 dönemine ait bulguları kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır Bireylerin genel özellikleri, antropometrik ölçümleri, vücut bileşim analizleri ve rutin biyokimyasal bulguları anket formuna kaydedilmiştir. Serum örneklerinde karboksi metil lizin, ileri glikasyon son ürünleri reseptörü, ileri glikasyon son ürünlerinin çözünür reseptörü, tümör nekrozis alfa, interlökin-1 beta, interlökin-6, malondialdehit (MDA), protein karbonil, 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin, total antioksidan kapasite, total oksidan durum ve oksidatif stres indeksi (TOS) düzeyleri belirlenmiştir. Bireylerden birbirini takip eden 3 günlük besin tüketim kaydı alınmıştır. Günlük enerji, makro ve mikro besin ögeleri ile dCML miktarı hesaplanmıştır. Ayrıca meme kanserli kadınların bulguları moleküler alt tip olan insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2) durumuna göre karşılaştırılmıştır (HER2+ n:14 ve HER2- n:18). Meme kanserli kadınların T1, T2, T3 ve T4 dönemlerinde dCML miktarı sırasıyla 10002,6±4212,6, 9110,5±3913,9 ve 9325,4±530,3 KU'dur. Kontrol grubunun dCML alımı (11052,6±726,8 KU) meme kanserli kadınlara (8974,7±601,2 KU) göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,031). Diyetle CML alım miktarı enerji alımına göre tekrar değerlendirildiğinde ise meme kanserli kadınlar (5900,2±2661,6 KU/1000 kkal) ile kontrol grubunun (6452,3±1723,5 KU/1000 kkal) dCML alımı benzer bulunmuştur (p=0,328). T1 döneminde HER2- grubun dCML alımı (7689,4±2527,6 KU/gün) HER2+ gruba göre (9974,4±3713,1 KU/gün) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,048). Meme kanserli kadınlarda T1, T2 ve T4'te dCML ile serum CML, inflamatuvar veya oksidatif stres biyobelirteçleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. T3'te dCML ile serum MDA düzeyleri arasında pozitif yönde zayıf korelasyon gösterilmiştir (rho=0,355, p=0,046). HER2 moleküler alt tipinde ise yalnızca T3 döneminde dCML ile serum biyobelirteçleri (HER2+: TOS ve OSİ, HER2-: MDA) arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada meme kanserli kadınlarda dCML ile serum inflamasyonu ve oksidatif stres biyobelirteçleri arasında sınırlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Meme kanserli kadınlarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin miktarının azaltılmasına yönelik beslenme önerileri geliştirilmelidir.

BeslenmeBiyobelirteçlerMeme hastalıkları+6
Şenay Burçin Alkan
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Parkinson hastalığı sıçan modelinde motor aktivite ve inflamatuvar sürecin epigallokateşin gallat ile modülasyonu

Santral sinir sisteminin yaygın görülen dejeneratif bir hastalığı olan Parkinson hastalığı (PH)'nın günümüzde kesin bir tedavisi olmadığı gibi kullanılan ilaçlar hastalığın ilerlemesini veya nöronal dejenerasyonu da engelleyemedikleri için PH gelişimini ve/veya ilerlemesini durdurabilecek stratejilerin araştırılması kritiktir. Çay, dünyada sudan sonra en çok tüketilen içeceklerden birisi olup özellikle içerdiği kateşinlerin PH modelinde proinflamatuar sitokinleri azalttığı ve periferal bağışıklığı düzenlediği gösterilmiştir. Bu çalışmada, 6-hidroksidopamin (6-OHDA) ile oluşturulan PH modelinde kateşin türevlerinden birisi olan epigallokateşin gallatın (EGCG) hastalık modeli oluşmadan ve oluşturulduktan sonra hastalığın gelişimine ve meydana gelen inflamatuvar cevaba etkisini incelemeyi, ayrıca oluşan nöroinflamasyonda kompleman sistemin katkısını ve EGCG'ın bu sistem üzerindeki olası etkisini araştırmayı amaçladık. 6-OHDA kullanılarak PH modeli oluşturulan hayvanlar, cerrahi öncesi 5 gün 25 mg/kg EGCG p.o verilen PreKş (n=10), cerrahi sonrası 4 gün 25 mg/kg ve sonraki 10 gün 10 mg/kg EGCG p.o. verilen PostKş (n=11) ve tedavi almayan P (n=8) gruplarına ayrıldı. PH modeli oluşturulmayan hayvanlar yalancı-ameliyat ve çözücü alan K (n=9) ve PostKş grubu ile aynı dozda kateşin tedavisi uygulanan Kş (n=10) gruplarına yerleştirildi. Cerrahi işlemden önce ve 14 gün sonra motor testler yapıldı. Motor skorlar ve apomorfin testi ile PH gelişimi belirlendi. Protokol sonunda sakrifiye edilen hayvanlardan alınan kan örneklerinde lökosit, nötrofil ve lenfosit sayımı, serum IL1-B ve TNF a ölçümleri yapıldı. Beyin dokularında kompleman sistemin bileşenlerinden C3, CR3 ve MAC proteinlerinin miktarları çalışıldı Beyin dokularından alınan kesitler immunohistokimya yöntemi ile tirozin hidroksilaz için boyandı. P grubundaki hayvanlarda dopaminerjik nöronların sayısı azaldı, EGCG tedavisi alanlarda azalma daha azdı. Motor testlerin değerlendirmelerine göre P grubunda motor aktivite, rotarod çubuğu üzerinde kalma süresi ve yatay çubuk testi parametreleri azalmıştı (p<0,05). EGCG tedavisi alan hayvanlar PH modeli oluşturulmayan gruplardan farklı iken, P grubuna göre iyileşme gösterdi (p<0,05). PMN/lenfosit oranlarında P grubunda görülen artış EGCG tedavisi sonrasında azaldı (p<0,05). PreKş ve PostKş gruplarında IL1-B ve TNF a seviyeleri P grubuna göre düşüktü (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda kateşin pre- veya postflaktik olarak uygulandığında PH'nin motor belirtilerini azalttığı, periferik inflamasyonu hafiflettiği ve nörodejenerasyonu azalttığı gösterilmiştir. Kateşinlerin potansiyel etkileri ve mekanizmalarının incelenmesi özellikle PH'nin ilerlemesini engelleyecek bir yaklaşımın oluşmasını sağlayabilir.

Antiparkinson ajanlarEpigallokateşin gallatHayvan deneyleri+7
Meriç Demeli
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kolşisinin deneysel septik şok modelinde gözlenen mezenterik hipoperfüzyon, organ hasarı ve sistemik inflamasyona etkileri

Sepsis, dünya genelinde ölümlerin önde gelen nedeni olmaya devam etmektedir. Tedavi ve sağ kalım oranının iyileştirilmesine yönelik yoğun araştırmalara rağmen, sadece birkaç yeni etkili tedavi tanımlanmıştır. Bir bitkisel alkaloid olan kolşisin, gut ataklarını ve birçok inflamatuar durumu tedavi etmek için kullanılır. Literatürde, farklı dozlarda kolşisinin LPS ile oluşturulan sıçan sepsis modeli üzerine etkileri hakkında bilgiye rastlanmamıştır. Bu çalışmada sıçanlarda LPS ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde farklı dozlarda kolşisinin kısa dönem etkilerinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, 3 farklı dozdaki (0.5, 1 ve 5 mg/kg) kolşisin tedavisinin, sıçan deneysel septik şok modelinde azalmış mezenterik kan akımı, inflamasyon beliteçleri ve organ hasarı üzerine olan olası etkileri in vitro ve in vivo deney düzeneklerinde araştırıldı. Kalp, karaciğer, dalak dokularında ve serumda stokin (IL- 1β, IL-6, IL -10, IL-8, IL-17 ve TNF-α) düzeyleri ölçüldü. Yapılan deneyler sonucunda biyokimyasal ve immünolojik inflamatuar belirteç düzeylerinin LPS ile arttığı, kolşisinin 1 mg/kg dozda antiinflamatuar etkinlik ile koruyucu etki gösterdiği gözlenmiştir. Yüksek dozlarda kolşisinin inflamasyonu ve organ hasarını artırdığı gözlenmiştir. Kolşisinin sepsise bağlı oluşan organ hasarlarını azaltıcı etkisi olduğu ve uygun dozlarda tedavide kullanılabileceği düşünülmüştür.

AntisepsisBiyobelirteçler-farmakolojikGeleneksel farmakoloji+7
Ayşe Yeşim Göçmen
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ailevi akdeniz ateşi hastalarında otoenflamasyonun incelenmesi

Ailevi Akdeniz ateşi (AAA) en sık görülen ve genetik geçiş gösteren otoenflamatuvar hastalıktır. Ailevi Akdeniz ateşi (AAA) en sık görülen otoenflamatuvar hastalıktır. Mevcut çalışmalar, GSDMD'nin otoenflamasyondaki rolüne ve hastalık atağındaki moleküler değişikliklere dair kısıtlı bilgiler içermektedir. Bu çalışmada, AAA ataklarında meydana gelen enflamasyonda rol oynayan GSDMD, IL-1B ve IL-18 seviyelerinin atak arası dönem, sağlıklı kontrol ve kronik hastalığı olmayan ateşli çocuklarla kıyaslanarak ataktaki enflamatuvar moleküllerin değişikliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya AAA tanılı hastalar atak ve atak arası dönemde, sağlıklı çocuklar ve kronik hastalığı olmayıp akut enfeksiyon ile başvuran hastalar dahil edildi. Gasdermin-D gen ekspresyonu RNA izolasyonu sonrası RT-PCR ile ölçüldü. İnterlökin-1B ve IL-18 düzeyleri ELISA ile değerlendirildi. Toplamda 16 AAA hastası atak ve atak arası dönemde, on sağlıklı çocuk ve sekiz akut enfeksiyon nedenli ateşi olan çocuk çalışmaya dahil edildi. Biri hariç tüm AAA hastaları MEFV geninde ekzon 10 mutasyonu taşıyıcısıydı. Atak döneminde GSDMD gen ifadesinin diğer gruplara göre belirgin arttığı, IL-1B ve IL-18 düzeyinin ise atak ve atak arası dönemde yüksek ve benzer düzeylerde olduğu bulundu. Hastalık atağında GSDMD gen ekspresyonu akut faz proteinleri ile anlamlı korelasyon gösterdi. Kolşisin tedavisi ile IL-1B ve IL-18 düzeylerinde belirgin düşüş saptandı. Genotipe göre bu moleküllerde anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Ateşli kontrol grubunda, viral enfeksiyonlarda bakteriyel enfeksiyonlara göre daha yüksek olmak üzere, GSDMD düzeylerinde artış gözlendi. Ailevi Akdeniz ateşinde atakların oluşumunda GSDMD kritik özelliktedir. İnterlökin-1B ve IL-18 atak ve atak arası dönemde yüksektir ve kronik enflamasyonun göstergesi olabilir. Genotip ile bu moleküller arasında belirgin bir ilişki bulunmaz.

Ailesel akdeniz ateşiGasderminlerİnflamasyon+1
Pınar Özge Avar Aydın
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel alerjik astım modelinde mitokondri hedefli hidrojen sülfür donörü AP39 tedavisinin etkisinin araştırılması

Bu tez çalışmasında farelerde ovalbumin (OVA) ile indüklenen alerjik astım modelinde mitokondriye hedeflendirilmiş yavaş hidrojen sülfür (H2S) salıveren donör AP39'un etkileri incelendi. Bu modelde fareler, intraperitoneal OVA uygulamasıyla duyarlı hale getirildikten sonra intranazal (i.n.) OVA uygulanması ile deneysel alerjik solunum yolu inflamasyonu oluşturuldu ve bu farelerde i.n. 250 ve 1000 nmol/kg dozlarında AP39 tedavisi uygulandı. AP39 tedavisi, farelerde OVA'nın neden olduğu bronşiyal hiperreaktiviteyi önemli ölçüde önledi. OVA uygulaması farelerin bronkoalveoler lavaj (BAL) sıvılarında lenfosit ve eozinofil sayısında da artışa neden oldu ve bu artışlar AP39 tedavisinin 1000 nmol/kg dozu ile engellendi. Yüksek doz AP39 (1000 nmol/kg) tedavisi, BAL'daki artmış olan IL-4, IL-5 ve IL-13 sitokin düzeylerini de baskılarken, düşük AP39 dozu (250 nmol/kg) bu sitokinlerin düzeylerini etkilemedi. OVA uygulamasına bağlı olarak akciğer dokusunda meydana gelen histopatolojik değişiklikler de yüksek doz AP39 tedavisi ile azaldı. Bu sonuçlara dayanarak AP39, alerjik astımın klinik bulguları olan bronşiyal hiperreaktive ve solunum yolu inflamasyonu oluşumunu azaltmıştır. Solunum yolu düz kas hücrelerinde hidrojen sülfürün mitokondriyal fonksiyonları koruması ile alerjik astım oluşumunun engellenmesi ilişkilendirilmiştir. AP39 uygulama dozu ve süresi dahil olmak üzere AP39 tedavi stratejisinin terapötik etkinliğini optimize etmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak AP39, bir hidrojen sülfür donörü olarak solunum yolu hastalıklarında umut verici bir terapötik potansiyel göstermektedir.

Alerji ve immünolojiAstımHidrojen sülfür+3
Bartu Altıparmak
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda farklı şiddetlerde uygulanan ekspiratuar kas kuvvet eğitiminin sistemik inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisinin incelenmesi

Obstrüktif uyku apne sendromu(OUAS) olan hastalarda gece boyu tekrarlanan hipoksi ve reoksijenasyon döngüleri oksidatif stresin ve sistemik inflamasyonun artmasına neden olmaktadır. Literatürde orta şiddetli OUAS hastalarında ekspiratuar kas kuvvet eğitiminin(EKKE) oksidatif stres ve sistemik inflamasyona etkisini inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma; orta şiddetli OUAS'lı erkek hastalarda yüksek ve düşük şiddetli EKKE'nin hastalık şiddeti,sistemik inflamasyon ve oksidatif stres, uyku evreleri, hastalıkla ilişkili semptomlar, solunum kas kuvveti, egzersiz kapasitesi, gündüz uykululuk hali, uyku kalitesi ve yorgunluk şiddetiüzerindeki etkilerini incelemek ve grupların etkisini karşılaştırmak amacı ile çift kör, prospektif randomize kontrollü olarak planlandı. Çalışmaya toplam 31 orta OUAS tanısı alan erkek hasta dahil edildi. Hastalar yüksek şiddetli eğitim (n=16) ve düşük şiddetli eğitim (n=15) grubu olmak üzere randomize olarak iki gruba ayrıldı. Yüksek şiddetli eğitim grubuna maksimum ekspiratuar basıncın (MEP) % 60'ında, düşük şiddetli eğitim grubuna MEP'in % 30'unda, 12 hafta boyunca 7 gün/hafta, günde bir defa 25 soluk, 5 soluk/set toplam 5 set şeklinde EKKE tedavisi verildi. Tedavi öncesi ve sonrası hastalık şiddeti (apne/hipopne indeksi-AHİ), polisomnografi ile solunumsal uyku olayları ve uyku evreleri, serum kan örnekleri alınarak sistemik inflamasyon [C-reaktif protein(CRP), Tümör Nekrozis Faktör-alfa (TNF-α), Interlökin-6 (IL-6), Interlökin-10 (IL-10)] ve oksidatif stres [Total Oksidan Seviye(TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ)], ağız basınç ölçüm cihazı ile solunum kas kuvveti, 6 dakika yürüme testi (6DYT) ile fonksiyonel kapasite, Epworth Uykululuk Skalası (EUS) ile gündüz uykululuk hali, Yorgunluk Şiddet Anketi (YŞA) ile yorgunluk şiddeti ve Pitssburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ile uyku kalitesi değerlendirildi. Hastalıkla ilişkili semptomlar var/yok şeklinde sorgulandı. Tedavi sonrası inspiratuar ve ekspiratuar kas kuvveti her iki grupta benzer oranda arttı (p>0,05).TOS,OSİ, TNF-α ve IL-6 seviyelerindeki azalma her iki grupta benzerdi(p>0,05).Tedavi sonrası AHİ % değişimleri yüksek şiddetli eğitim grubunda % 53,94 iken, düşük şiddetli eğitim grubunda % 27 idi. Yüksek şiddetli eğitim grubunun yüzde AHİ değişim değeri düşük şiddetli eğitim grubundan daha yüksekti (p<0,05).Yüksek şiddetli eğitim grubunda AHİ, sırtüstü AHİ, sırtüstü olmayan AHİ, Aİ, Hİ, REMAHİ ve NREMAHİ, desatüre kalma süresi ve uyku etkinliği düşük şiddetli eğitim grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azaldı (p<0,05). Tedavi sonrası 6DYT yürüme mesafesi her iki grupta benzer şekilde arttı (p>0,05). Her iki grupta tedavi sonrası, 6DYT sonrası ve toparlanma dispne, genel yorgunluk ve bacak yorgunluğu algısındaki azalma benzerdi (p>0,05).Yüksek şiddetli eğitim grubunda hastalıkla ilişkili semptomlardaki azalma oranı, düşük şiddetli eğitim grubuna göre daha fazlaydı (p<0,05). Her iki grupta EUS, YŞA, PUKİ subjektif uyku kalitesi ve toplam skorları benzer olarak azaldı (p>0,05). Sonuç olarak; yüksek ve düşük şiddetli EKKE'nin solunum kas kuvveti, fonksiyonel kapasite, yorgunluk şiddeti, gündüz uykululuk hali, uyku kalitesi, sistemik inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkileri benzerdir. Yüksek şiddetli EKKE, AHİ düzeyi ve hastalıkla ilişkili semptomları azaltmada düşük şiddetli EKKE eğitiminden daha etkilidir. EKKE etkili bir tedavi seçeneğidir ve orta OUAS hastaların pulmoner rehabilitasyon programına eklenebilir. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, solunum kas kuvvet eğitimi, inflamasyon, oksidatif stres.

Fizik tedaviKas kuvvetiOksidatif stres+3
Nurel Ertürk
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Multipl skleroz ve Parkinson hastalarında neopterin düzeyi ve kinürenin yolağını inflamasyon ve nörodejenerasyon üzerine etkisi

Santral sinir sisteminin iki kronik nörolojik hastalığı olan multıpl skleroz ve Parkinson hastalığının patogenezinde inflamasyon ve nörodejenerasyon yer almaktadır. Pteridin ve kinürenin yolağının inflamasyon ve nörodejenerasyondaki rolünü değerlendirmek amacıyla yaptığımız bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi nöroloji kliniğine başvuran hastalar arasından, çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayanlardan onam alınarak üç grup oluşturulmuştur. 37 multıple skleroz, 29 Parkinson hastası ve 21 kontrolden oluşan üç grup çalışılmıştır. Multıple skleroz grubu kendi içinde primer progresif, sekonder progresif, relapsing remitting ve naif multıple skleroz hastaları olarak alt gruplara ayrılmıştır. Parkinson grubu ise idiopatik olanlar, GBA mutasyonu ve PARKN mutasyonu olanlar şeklinde alt gruplara ayrılmıştır. İdrarda neopterin, yüksek basınçlı sıvı kromatografi tekniğiyle, serum örneklerinde neopterin, triptofan, kinürenin, kinolinik asit ve kinürenik asit düzeyleri ise enzim aracılıklı immünosorban assay yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bakılan metabolitlerde grublar arasında anlamı bir fark bulunmamıştır. Multıple skleroz hastalığında hastalık özürlülük oranı ile serum kinürenin/triptofan oranı arasında anlamlı korelasyon olduğu bu oranın idrar neopterin düzeyi ile doğru orantılı olduğu görülmüştür. Multıpl skleroz grubunda hastalık özürlülük oranı ile kinolinik asit düzeyi arasında da negatif yönde ilişki bulunmuştur. Parkinson hastalığı riskini etkileyen parametreler arasında kinürenin/triptofan ve neopterin düzeyi anlamlı bulunmuştur. Parkinson grubunda hoehn yahr evresi ile triptofan arasında negatif ilişki olduğu gösterilirken idrar neopterin düzeyi ile yaş arasında negatif, serum kinürenik asit ve kinolinik asit düzeyi arasında pozitif yönde korelasyon olduğu tespit edilmiştir. Her iki hastalıkta ortak olarak kinürenin/triptofan oranı anlamlı olarak ilişkili çıkmıştır.

KinüreninMultipl sklerozNeopterine+5
İrfan Yavaş
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde amantadinin nöroprotektif etkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Amantadinin, nöroprotektif etkileri birçok deneysel hayvan modelinde ve klinik çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde intraperitoneal olarak verilen Amantadinin, 24. saatte nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet fare kullanılmıştır. 5 ayrı grup ve her grupta 8 fare (n=8) olacak şekilde gruplandırma yapılmıştır. 8 fare naive, 8 fare sham, 8 fare kontrol grubu, 8 fare 20 mg/kg/gün Amantadin ve 8 fare 40 mg/kg/gün Amantadin deney grubu olarak ayrılmıştır. Hayvanlara 9 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan 1 saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplara ise intraperitoneal sırasıyla 20 ve 40 mg/kg Amantadin enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 24. saat sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Histopatolojik incelemelerde; 1) 20 mg/kg Amantadin ile nöron dejenerasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0007, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.1745, n=8/grup). 2) 20 mg/kg Amantadin ile mikroglial aktivasyon anlamlı olarak azalmakta (p=0.0073, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0.9999, n=8/grup). 3) 20 mg/kg Amantadin ile astrosit aktivasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0063, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.3566, n=8/grup). 4) Histopatolojik incelemelerde, 20 mg/kg Amantadin verilen deney grubunda sitotoksik ödemin anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Sonuç: Swiss albino farelerde ağırlık düşürme metoduyla oluşturulan nörolojik muayenede gerilemeye sebep olmayan ancak histopatolojik düzeyde inflamasyona yol açan hafif kafa travması modelinde travma sonrası 1. saatte verilen tek doz 20 mg/kg Amantadin nöroinflamasyon ve astrogliozisi inhibe ederek sekonder hasarın azalmasına katkı sağlamaktadır.

AmantadineBeyinFareler+6
Alaeddin Acar
Hacettepe University
2023
00

Related subjects