Neoplasm staging

126 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Kanda dolaşan tümör hücrelerinin farklı evrelerdeki meme kanserli hastalarda tespiti

Meme kanseri, dünyada kadınlar arasında en sık görülen, ölüme sebep olabilen bir kanser türüdür. Dolaşımdaki tümör hücreleri (CTC'ler), meme kanserli hastalar için tümör belirteci olarak prognostik bilgi sunabilecek nadir hücrelerdir. Meme kanserli hastalarda CTC varlığı kötü prognoz ile ilişkilidir. Bu nedenle çalışmamızda, meme kanserli hastalardaki CTC sayısı ile ER, PR durumu, c-erb-B2 değeri, serum tümör belirteç (CEA ve CA15-3) seviyeleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, 11 meme kanserli hasta ve 8 sağlıklı gönüllü kadın dahil edilmiştir. Periferik kan örneğinin, fikol yoğunluk farkına dayalı ayrımı ve CD45 kaplı mikroboncuklar kullanılarak negatif seçilimi gerçekleştirilmiştir. Zenginleştirilmiş hücreler, Anti-CK(14,15,16,19), Anti-CK(7,8), Anti-EpCAM, Anti- CD45, Anti-CD44 ve Anti-CD24 antikorlar ile işaretlenmiştir. Tüm hücreler BD FACS Aria™ III Cell Sorter (akan hücre ölçer) ile analiz edilmiştir. CTC'ler, CK+ CTC, EpCAM+CTC, CK+CSC, EpCAM+CSC ve CSC olarak subpopulasyonlarına ayrılmıştır. İstatistiksel analizler, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, hasta grubunda daha fazla sayıda CTC olduğunu göstermiştir. CTC sayısı ile ER ve PR durumu, c- erb-B2 değeri arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır (p<0.05). Buna ek olarak, CTC sayısı ile serum tümör belirteç seviyeleri arasında da ilişki bulunamazken, sadece EpCAM+CTC ile CEA seviyesi arasında güçlü bir korelasyon tespit edilmiştir.

Akım ölçerlerKanser hastalarıMeme neoplazmları+4
Bilgesu Ersan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adneksiyel kitlelerin preoperatif malignite riskini belirlemede farklı klinik, ultrasonografik ve kan parametrelerinin öngörü değeri

Amaç: Adneksiyel kitle tanısı alan olgularda klinik özellik, görüntüleme ve laboratuar parametrelerinin kombine edilmesi ile preopreratif malignite riskini öngörmede yüksek güce sahip bir model oluşturmak. Yöntemler: 2010-2016 yılları arasında adneksiyel kitle nedeniyle opere edilen 636 olgunun preoperatif klinik, ultrason bulguları, tümör belirteçleri (CA 125, CA 19-9, CEA, AFP), tam kan parametreleri ile nötrofil-lenfosit oranı ve platelet-lenfosit oranları parametreleri incelenmiştir. Olgular postoperatif histopatolojik inceleme sonuçlarına göre benign (n=509) ve borderline/malign (n=127) over tümörü olarak iki gruba ayrıldı. İncelenen parametreler iki grup arasında anlamlı farklılık gösteren veriler saptanan eşik değerlerine göre kategorilere ayrıldıktan sonra lojistik regresyon analizi yapıldı ve malign kitlelerin preoperatif öngörüsünde etkili olan parametreler bulundu. Bu faktörlerin etki katsayılarına göre her bir parametreye puan verilerek bir risk olasılığı puanlaması yapıldı (ATATÜRK puanlama modeli). Bu puanlamaya göre olguların herbiri en az 1 en çok 7 puan aldılar. Bu modelin preoperatif maligniteyi öngörü performansı için sensitivite, spesifite, pozitif öngörü (prediktif) değeri (PPD), negatif öngörü (prediktif) değeri (NPD), pozitif olabilirlik oranı (Positive Likelihood Ratio, L+) ve negatif olabilirlik oranı (Negative Likelihood Ratio, L-) hesaplandı. İstatistiksel analizler SPSS ver. 17.0 istatistik programı kullanılarak yapıldı ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: İki grup (benign ve malign histopatoloji) arasında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren parametreler yaş, gravida, parite, menopoz süresi, CA 125, CA 15-3, CA 19-9, CEA, hematolojik parametrelerden eritrosit sayısı, hematokrit oranı, nötrofil sayısı ve oranı, lenfosit oranı, monosit oranı, platelet sayısı, PCT düzeyi, nötrofil-lenfosit oranı ve platelet-lenfosit oranları idi (p<0.05). Multivaryan lojistik regresyon analiz sonucunda olgunun postmenopozal olması, ultrasonografide patolojik bulgu sayısının ≥2 olması, CA 125 değerinin ≥45 U/ml olması, CA 15-3 değerinin ≥20 U/ml olması ve platelet-lenfosit oranının ≥155 olmasının kitlenin malignite riskini öngörmede anlamlı etkili faktörler olduğu görüldü. Puanlama sistemine göre alınan toplam puan ≥4 olduğunda %83.1 sensitive, %78.5 spesifite, %51.3 PPD, %94.4 NPD, L+ = 3.86, L- = 0.22 ve %79.5 doğruluk oranı ile malign kitlelerin preoperatif olarak saptanabildiği hesaplandı. Sonuç: Adneksiyel kitlesi olan olgularda yeni oluşturulan ATATÜRK puanlama sistemi ile yüksek sensitivite ile malignite öngörülebilmektedir. Bu sistem malignite olasılığı yüksek olan hastaların tersiyer jinekolojik merkezlere sevk edilerek yeterli cerrahi tedavi almasına olanak sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Adneksiyel kitle, pelvik kitle, ovaryan kitle, malignite, preoperatif öngörü

Adneks hastalıklarNeoplazm evreleriNeoplazmlar+4
Ulviyya İsmayılova
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlarda mast hücre yoğunluğunun grade, invazyon derinliği ve rekürrens ile ilişkisi

Bu retrospektif çalışmada; mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlardaki mast hücre sayısının, bazı prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Bu parametreleri, grade (tümör derecesi), invazyon derinliği (evre) ve rekürrens olarak belirledik. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda, papiller ürotelyal karsinom tanısı alan 203 olgu, çalışmaya dahil edildi. Bu olgular, düşük ve yüksek dereceli, pTa, pT1, pT2, pT3 ve rekürrens var/yok olarak yedi alt gruba ayrıldı. Hastaların parafin bloklarına, histokimyasal boya olan "toluidine blue" uygulandı. Her vaka için elli büyük büyütme alanı sayılarak mast hücre sayıları hesaplandı. Mast hücre sayılarının, yaş, cinsiyet, grade, invazyon derinliği ve rekürrens varlığı/yokluğu ile ilişkilerine bakıldı. Mast hücre sayıları, yüksek dereceli noninvaziv tanılı grupta düşük dereceli noninvaziv gruba göre daha yüksekti ve istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlıydı (p<0,01). Yüksek dereceli pTa, pT1, pT2 ve pT3 tanılı gruplar arasında evre arttıkça artan mast hücre sayıları izlendi ve aralarında istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlı ilişki saptandı (p<0,01). Düşük dereceli noninvaziv hastalar, rekürrens olan ve olmayan olarak ayrıldı. Rekürrens olan grupta mast hücre sayıları, rekürrens olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,05). Mast hücrelerinin, tümörün invazivleşmesini sağlayan mediatörler salgıladığı ve anjiyogenezise sebep olduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir. Papiller ürotelyal karsinom tanılı hastalarda, rutinde bakılacak olan mast hücre sayıları ile tümörün davranışı hakkında bilgi sahibi olunabilir. Ayrıca mast hücrelerini ve işlevlerini hedef alacak c-kit inhibitörü ilaçlar da, mesane kanserinde uygulanan kemoterapötik ajanlarla kullanılarak sağkalım oranları artırılabilir.

KarsinomaMast hücreleriMesane+7
Ayşe Gökçe Yıldız
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre endometrium kanserine etki eden faktörler ve histopatolojik tip ile sırı'nin önemi

2014-2020 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde opere edilen ve patoloji sonuçları endometrium kanseri ile uyumlu gelen 219 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Evrelendirme yapılarak hastaların yaş, gravida, parite, grade, BMI, LVSI, tümör çapı, myometrial invazyonları, servikal, adneksiyel ve omental tutulumları, lenf nodu metastazları incelendi. Preoperatif dönemdeki görüntüleme yöntemleri; preoperatif ve postoperatif Ca 125 ve Ca 19-9 seviyeleri arşivden taranarak değerlendirildi. Hastalar endometrioid ve non-endometrioid endometrium kanseri; erken evre ve ileri evre endometrium kanseri olarak 2 ye ayrılarak histopatolojik tipe ve ileri evre evrelendirmeye etki eden faktörler incelendi. Sayısal ve kategorik değişkenler için tanımlayıcı istatistik, univariable sayısal normal dağılan değişkenler için student's t-testi, normal dağılmayan sayısal değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenler için ki-kare testi kullanılarak veriler değerlendirildi. Non-endometrioid endometrium kanserine sahip olan hastaların endometrioid tiptekilere göre daha ileri yaşta (p=0.02) ve ileri evrede (p=0.03) olduğu, postmenopozal süreç açısından karşılaştırıldığında bu hastalarda sayı ve oranın daha fazla (p=0.01) olduğu, BMI'ın anlamlı olarak daha düşük (p<0.0001) olduğu tespit edilmiştir. Evre açısından bakıldığında ise histolojik tip, BMI, preoperatif ve postoperatif grade, batın sitoloji, tümör boyutu, LVSI, preoperatif Ca 125 değerleri ve SIRI anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Özellikle histolojik tip ve SIRI'nin ileri evre endometrium kanserinde önemli bir belirleyici faktör olabileceğini tahmin etmekteyiz. Prospektif ve hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla daha anlamlı sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: "endometrium kanseri"; "ileri evre"; "SIRI"; "histopatoloji

Endometrial neoplazmlarEndometriyumHistopatoloji+3
Duygu Alime Almalı
Gaziantep University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Erken evre meme kanserli olgularda kısmi meme ışınlamasının cyberknife- VMAT planlarının dozimetrik olarak karşılaştırılması

Bu çalışmada radyoterapi tedavisi görmüş erken evre meme kanseri tanılı 10 hasta için SBRT tekniği ile Volümetrik Modülasyonlu Ark Tedavi (VMAT) ve CyberKnife (CK) tedavi planlama sistemleri ile sanal tedavi planları yapılarak dozimetrik karşılaştırma yapılmıştır. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda tedaviye alınmış erken evre meme kanserli 10 hastaya ait arşiv materyali retrospektif olarak elde edilmiş ve sanal tedavi planları yapılmıştır. Yapılan planlarda 30 Gy doz 5 fraksiyonda verilecek şekilde belirlenmiştir. Sanal planlar için GTV, aynı taraf meme, karşı meme, aynı taraf akciğer, karşı akciğer, kalp, tiroid, humerus, özafagus, karaciğer, sol ön inen koroner arter, meme başı, cilt ve göğüs duvarının konturlamaları radyasyon onkoloğu tarafından yapıldı. Planlarda izodozun hedef hacmin %95'ini sarmasına ve kritik organların belirlenen limitlerde doz almasına dikkat edildi. Oluşturulan planlardaki DVH' lar ile doz dağılımları elde edildi. SPSS programıyla Mann Whitney U Testi ve Independent Simples-T Testi kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Bunun sonucunda cilt, kalp, göğüs duvarı, özafagus, aynı taraf meme, aynı taraf akciğer, GTV, MU, HI ve CI dozimetrik karşılaştırmalarında anlamlı bir fark bulunurken, humerus, sol ön inen koroner arter, karşı meme, karaciğer, meme başı ve karşı akciğer için anlamlı bir fark bulunmamıştır. HI, CI, MU ve süre için en düşük değerler VMAT planlama sisteminden elde edilmiştir. Meme başı ve sol ön koroner arter dozları CyberKnife tekniğinde daha az bulunsada iki farklı tedavi tekniği arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıNeoplazm evreleri+4
Hidayetül Mediha Kılıç
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik lenfositik lösemi tanılı hastaların retiküler lif derecesi ile laboratuar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri ile ilişkisi

Kronik lenfositik lösemi (KLL) kanda lenfosit sayısının artması ile karakterize yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. Hastalığın evreleme sistemlerinde lenfosit yüksekliği, hemoglobin ve trombosit düşüklüğü ile splenomegali varlığı kullanılan parametrelerdir. Çalışmamızda KLL tanılı hastaların kemik iliği biyopsilerinde bakılan retiküler lif (RL) derecesi ile laboratuvar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri arasındaki ilişkisi incelendi. RL derecesinin KLL hastaları için prognostik önemi araştırıldı. Ocak 2012-Aralık 2021 tarihleri arasında merkezimizdeki KLL tanılı 225 hasta retrospektif olarak tarandı. RL derecesi ile laboratuar parametreleri karşılaştırıldığında lökosit ve lenfosit sayısı arasında pozitif anlamlı korelasyon izlendi (p<0,05). RL derecesi arttıkça trombosit sayısı anlamlı şekilde düşük izlendi (p<0,05). RL0 ve RL 1 sınıflarında CD 79-B negatiflik oranı daha fazla saptandı (p<0,05). RL sınıfları ile splenomegali varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiş olup RL 2 ve RL 3 sınıflarında splenomegali oranı daha fazla bulundu (p<0,05). Hastaların RL derecesinin artması ile genel sağkalım süreleri arasında anlamlı negatif korelasyon izlendi (p<0,05). Sonuç olarak KLL hastalarında tanıdan sonra RL derecesinin belirlenmesinin hastaların prognozunu değerlendirmede; evreleme, flow-sitometri, hemogram parametrelerine ek olarak kullanılabileceği gösterildi. Ayrıca, çalışma bulgularımıza göre KLL hastalarında tanı konulduğunda RL derecesinin belirlenmesi rutin olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, retiküler lif, kemik iliği biyopsisi, prognoz

BiyopsiKemik iliğiKemik iliği hastalıkları+4
Mehmet Ali Şahan
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radikal prostatektomi operasyonunda rabdoid sfinkterden geçilen sütürün inkontinans üzerine olan etkisi

Amaç: Başarılı bir radikal retropubik prostatektomi (RRP) etkili derin venöz komplex kontrolüne, gerektiğinde nörovasküler demetin korunmasına, su sızdırmaz ve geniş vezikoüretral anastomoz varlığına bağlıdır. Rabdosfinkteri de içeren vezikouretral anastomoz, yani çizgili kasın mesane boynuna fikse edilmesi, sadece uretranın kaudal retraksiyonunu önlemez bunun yanında üretranın daha anatomik pozisyonda yerleşmesini sağlar. Bu çalışmadaki amacımız rabdosfinkteride içeren vezikouretral anastomozlu hastalarda kontinans durumunu belirlemektir.Materyal ve Metod: Kasım 2004 ile Eylül 2010 tarihleri arasında aynı cerrah tarafından RRP yapılan 90 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 64,3 ( yaş aralığı 51-78) idi. Bütün vakalarda, RRP esnasında vezikouretral anastomoz rabdosfinkteride içerecek şekilde uygulandı. Anastomozlar simfizis pubisin açısına ve pelvik yapının durumuna bağlı olarak ortalama 2,9 (aralık 0-7 adet) kesintili 2-0 vicryle ile gerçekleştirildi. Tüm hastalarda preoperatif total prostat spesifik antijen (tPSA), transrektal ultrason eşliğinde biyopsi (TRUS-Bx) ve tüm vücut kemik sintigrafisi yapıldı. İntraoperatif ve postoperatif hastaların kanama miktarı, operasyon süresi, hospitalizasyon süresi, kateterizasyon süresi ve patolojik değerlendirme değerleri kaydedildi. Bütün hastalara postoperatif 1., 3., 6. ve 12. ayda ped testi uygulandı. Ped kullanmayan hastalar `kontinan', günde 1 ped kullanan `hafif inkontinan', günde 2-3 ped kullanan `orta düzeyde inkontinan' ve 4 ped ve üzerinde kullanan hastalar ise `şiddetli inkontinan' olarak değerlendirildi.Bulgular: Operasyon öncesi PSA düzeyi ortalama 12,2 ng/ml (2,7-84 ng/ml) idi. Preoperatif TRUS-Bx sonuçları 7 hastada (7,7%) Gleason skoru 5, 53 hastada (%58,8) 6, 21 hastada (%23,3) 7 ve 9 hastada (%10) 8 olarak tespit edildi. İntraoperatif kanama miktarı ortalama 780 ml (150-3500 ml) idi. Ortalama operasyon süresi 103 dakika (60-200) olarak hesaplandı. Ortalama hastanede kalış süresi 4,6 gün (2-20 gün) ve ortalama kateterizasyon süresi 14,6 gün (9-28 gün) olarak hesaplandı. Postoperatif patolojik incelemede Gleason skoru 5 hastada (%5,5) 5, 43 hastada (%47,7) 6, 32 hastada (%35,5) 7 ve 10 hastada (%11,1) 8 olarak saptandı. Postoperatif ped testine göre 1.ay kontrolünde 38 (%42,2), 3. ay kontrolünde 48 (% 53,3), .6. ay kontrolünde 55 (%61,1) ve 12. ay takibinde 75 hasta (% 83,3) kontinan olarak tespit edildi.Sonuç: Standart RRP üzerinde yaptığımız vezikoüretral anastomoz tekniğindeki değişiklikle, üretranın pelvik tabana fiksasyonu sırasında daha anatomik pozisyona yerleştiğini, kaudal retraksiyonunu engellediğini ve fonksiyonel üretra boyunun uzun kalmasını sağladığın düşünmekteyiz. Ayrıca uretradan tam kat geçilen sütür üretrayı asarak kontinansa katkıda bulunmaktadır. Erken dönem kontinans oranlarımız literatüre kıyasla daha yüksek olmasına rağmen uzun dönem sonuçlarımız literatürle benzerdir.Anahtar Kelimeler: RRP, vezikoüretral anastomoz, inkontinans, rabdosfinkter

AnastomozAnastomoz-cerrahiKomplikasyonlar+7
Ramazan Topaktaş
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun kanserlerinde radyoterapi sonrasında tedavi etkinliğinin Pozitron Emisyon Tomografi/ Bilgisayarlı Tomografi ile ilişkilendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı baş boyun kanserli hastalarda radyoterapi ya da eşzamanlı kemoradyoterapi sonrası tedavi cevabının PET/BT ile değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Nisan 2009 ile Nisan 2011 tarihleri arasında, kliniğimizde tedavi edilmiş baş boyun kanserli 36 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara tedavi öncesinde ve sonrasında PET/BT görüntüleme yapılmıştır ve bu görüntülemede elde edilen SUVmax değerleri incelenerek tedaviye yanıt değerlendirilmiştir. Hastalık evrelemesi yapılırken primer tümörden alınan biyopsilerin histopatolojik incelenmesi ve PET/BT esas alınmıştır. Tümörlerin evrelemesi AJCC 6. baskıya göre yapılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan 36 hastanın 32'si erkek (% 88,9), 4'ü kadın (% 11,1)'dır. Yaş ortalaması ise 57,5 (35-77) olarak saptanmıştır. Olgularımızın ortalama takip süresi 13,5 aydır. Hastaların tedavi öncesi PET/BT ile ölçülen SUVmax değerlerinin ortalaması 11 (3,5-23)'dir. SUVmax 11'den büyük hastaların sağkalımları küçük olan hastalara göre daha kötü bulunmuştur (17,1 aya karşılık 38,2 ay). Bu çalışmada hastaların performans durumu, tedavi öncesi SUVmax ve fark SUVmax (tedavi öncesi ile sonrası PET/BT'de ölçülen SUVmax farkı) değerlerinin sağkalım analizinde etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001, p=0,052, p=0,074). Tek değişkenli yaşam analizinde; evrenin, tedavi öncesi SUVmax değerlerinin artması ile sağkalımın azaldığı görülmüştür. Fark SUVmax değerlerinin azalması ile de sağkalımın azaldığı görülmüştür. Ayrıca evrenin artışıyla SUVmax'ın arttığı ve SUVmax değerinin tedavi sonunda erken evre hastalarda (p=0,002), ileri evre hastalara kıyasla çok daha fazla gerilediği saptanmıştır (p<0,001).Sonuç: Bu çalışmada tedavi öncesi SUVmax değeri yüksek hastaların kötü prognozlu olduğu ve SUVmax'ın yanı sıra, evre ve performans durumunun da prognoz ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Ayrıca tedavi öncesi ve fark SUVmax değerleri ile tedavi yanıtı arasında güçlü bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda tedavi öncesi yüksek SUVmax değerleri olan baş boyun kanserli hastaların daha agresif tedavi yaklaşımlarına aday olabileceği görülmüştür.Anahtar sözcükler: Baş boyun kanserleri, FDG PET, tedavi cevabı.

Kafa ve boyun neoplazmlarıNeoplazm evreleriNeoplazmlar+3
Esra Kekilli
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre IB2-IIA (bulky) serviks kanserinde farklı tedavi modalitelerinin değerlendirilmesi

ÖZETEvre IB2-IIA (Bulky) Serviks Kanserinde Farklı Tedavi Modalitelerinin DeğerlendirilmesiGiriş: Evre IB2?IIA (Bulky) serviks karsinomunun tedavisiyle ilgili belirsizlik sürmektedir. Bu çalışmada evre IB2?IIA (Bulky) olan serviks kanseri olgularının tedavi analizi yapıldı. Neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi ile Primer radikal cerrahinin etkinlikleri karşılaştırıldı.Materyal ve Metot: 2002-2009 yılları arasında evre IB2?IIA (Bulky) serviks kanseri tanısı alıp tedavi edilen 50 hastaya ait tıbbi veriler retrospektif olarak değerlendirildi. Radikal cerrahi grubunda hastalara radikal histerektomi + bilateral pelvik + paraaortik lenfadenektomi yapıldı. Neoadjuvan kemoterapi grubunda hastalara cisplatin/topotecan ve paclitaxel/carboplatin kemoterapi kombinasyonlarından biri verildi ve ardından radikal cerrahi uygulandı. Çalışmada her iki grup kendi içinde değerlendirildi ve yaşam süreleri üzerine etkili prognostik faktörler belirlenerek, sağkalım açısından gruplar karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: 21 hastaya neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi yapıldı, 29 hastaya primer radikal cerrahi yapıldı. Hastaların ortanca takip süresi 36,0±14,0 ay ve tedavi öncesi ortalama tümör boyutu 50,2±7,6 mm'ydi. Gruplar arasında hastaların yaşı, tedavi öncesi tümör boyutu, takip süresi, çıkarılan lenf nodu sayısı açısından fark yoktu. Cerrahi-patolojik risk faktörlerinin sağkalım üzerine etkilerine bakıldı. Radikal cerrahi grubunda bütün parametrelerin sağkalımı istatistiksel olarak anlamsız etkilediği bulundu. Neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi grubunda lenfovasküler alan invazyonu, kemoterapi öncesi ve sonrası tümör boyutunun hastalıksız sağkalımı ve toplam sağkalımı istatistiksel olarak anlamlı etkilediği saptandı. Sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerin multivaryant analizi yapıldığında tedavi öncesi tümör boyutunun hastalıksız sağkalım ve toplam sağkalımı anlamlı olarak etkilediği saptandı (p=0,006), (0,010). Bu çalışmada 50 hastanın 14'ünde (% 24,3) nüks geliştiği ve bunların 13'nün (% 92,9) öldüğü görüldü. Bunlarda hastalıksız sağkalım 11,4 ay ve ortalama toplam sağkalım 17,6 aydı.Sonuç: Bu çalışmada yüzde olarak radikal cerrahi geçirenler en iyi sağkalım oranlarına sahipti. Ancak tedavi seçeneklerinin birbirine üstünlüğü belirgin değildi. Bu evre tümörde multimodal yaklaşımların karşılaştırıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Evre IB2-IIA (Bulky) Serviks kanseri, Neoadjuvan kemoterapi, Radikal Histerektomi

Antineoplastik ajanlarCerrahi-kadın doğumHisterektomi+5
Asılbek Musaev
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre IV larenks kanserlerinde sağkalım sonuçlarımız

Evre IV Larenks Kanserlerinde Sağkalım SonuçlarımızAmaç: Larenks kanserleri üst solunum yolu ve sindirim sistemi kanserleri arasında en sık rastlanılan kanserlerdendir. Evre IV larinks kanserleri ise oldukça nadir rastlanmakta olup bütün larinks karsinomlarının % 5'ini oluşturmaktadır. Larenks kanserlerinin tedavisi; son yıllarda konservasyon cerrahisinin gelişmesi, radyoterapi ve kemoterapideki ilerlemeler sayesinde değişikliğe uğramış organ koruma protokolleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmada evre IV larenks kanseri nedeniyle farklı tedavi modaliteleri alan hastaların sağkalım sonuçlarına bakılıp, bunu etkileyen faktörler incelenerek güncel ve en uygun tedavi seçimini tespit etmek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: 2001 ve 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında evre IV larenks kanseri tanısıyla başvuran 92 hasta çalışmaya dahil edildi. Total larenjektomi ve radyoterapi alan 13(%14.1), sadece kemoradyoterapi uygulanan 12(%13), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılan 16(%17), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alan 51(%55,5) hasta şeklinde 4 gruba ayrılarak incelendi. Grupların genel sağkalım, hastalığa spesifik sağkalım sonuçları ve rekürrens oranları karşılaştırıldı. Bu sonuçları etkileyen faktörler incelendi.Bulgular: Hastaların genel sağkalım %37(34/92) ve hastalığa spesifik sağkalım %41.5(34/82) olarak bulunurken, ölümlerin %89,5'i(43/48) ilk 3 yıl içinde gerçekleştiği belirlendi. Hastalığa spesifik sağkalım, uygulanan tedavi yöntemlerine göre ise total larenjektomi ve radyoterapi alanlarda %36(4/11), kemoradyoterapi alanlarda %27(3/11), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılanlarda %42(6/14), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alanlarda %45(21/46) olduğu ortaya çıkmıştır. Sadece kemoradyoterapi protokolü uygulanan grup da sağkalım oranlarının diğer gruplara göre düşük olduğu izlendi. T ve N'e göre hastalığa spesifik sağkalım bakıldığında T3 ve T4 gibi lokal ileri evre tümörlerin erken evre tümörlere göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu görüldü . N0 ve N+ hastaları karşılaştırdığında istatistiksel anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Kemoradyoterapi alanlarda ve total larenjektomi beraberinde boyun diseksiyonu yapılanlarda hem rekürrens oranlarının fazla hem de kemoradyoterapi grubunda tahmini ortalama rekürrens çıkış süresinin kısa olduğu dikkat çekti. TNM sınıflamasına göre rekürrens oranlarına baktığımızda lokal ileri evre tümörlerde rekürrensin fazla olduğu bulundu.Sonuç: Evre IV larenks kanserlerinde günümüzde uygulanabilecek tedavi yöntemleri rağmen yüksek mortalite oranları dikkati çekmektedir. Bu yüzden hastaların erken evrelerde başvurması halen önemini korumaktadır. Larenks kanserlerinde hastalıksız yaşam süresini, sağkalımı ve organ korunmayı arttırabilmek için tümör davranışı hakkında bilgi edinilmeli ve bu duruma etki eden faktörler detaylı incelenmelidir.Anahtar Kelimeler: Larenks kanseri, hastalığa spesifik sağkalım, rekürrens

Laringeal neoplazmlarNeoplazm evreleriNeoplazmlar+2
Erhan Kayıkçıoğlu
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesanenin ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonunun tümör derece ve evresi ile ilişkisi

Çalışmamızda mesanenin ürotelyal karsinomlarda maspin'nin immünhistokimyasal yöntemle ekspresyon'u araştırılmış, klinikopatolojik parametreler ile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Maspin serpin (serin proteaz inhibitörü) ailesinin bir üyesidir ve çeşitli tümör tiplerinde, tümör büyümesi ve anjiyogenez inhibitörü olduğu ve metastazı baskılayıcı olduğu gösterilmiştir. Mesane tümörlerinde prognozu belirleyen en önemli faktörler; tümörün histolojik derecesi ve evresidir. Çalışmaya alınan örnekler, 2005-2011 yılları arasında transüretral rezeksiyon-mesane (TUR-M) yapılarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı tarafından ürotelyal karsinom tanısı almış 67 vakadan oluşuyordu. Vakalar DSÖ/ISUP 2004 derecelendirme sistemine göre 3'ü DMPPÜN, 25'i DDÜK, 39'ı YDÜK olarak sınıflandırıldı. Patolojik evreleme sistemine göre 35 pTa, 17 pT1, 12 pT2, 1 pT3, 2 pT4 vakadan oluşmakta idi. Çalışmamızda histolojik derece ile invazyon ve pT evre arasında anlamlı derecede bir ilişki bulundu. Histolojik derece arttıkça invazyon ve pT evre anlamlı olarak artış göstermekteydi (p=0,001). Çalışmamızda 57 (%85,1) tümör olgusu maspin pozitifliği gösterdi. Maspin ekspresyon seviyesine göre 4 olgu (%6) +1, 26 olgu (%38.8) +2, 27 olgu (%40.3) +3 olarak dağılım gösterdi. Maspin pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da noninvaziv ve düşük dereceli olgularda daha fazla idi. Maspin ekspresyon seviyesi dikkate alındığında histolojik derece ve pT evre ile anlamlı ilişkili saptandı (p=0,009, p=0.020). Maspin ekspresyon skoru pT evre ve histolojik derece ile anlamlı negatif korelasyon saptandı (r=-0.283, p=0.020) (r=-0.316, p=0.009). Maspin ekspresyon ile tümör rekürrensi ve tümör nedenli ölüm arasında anlamlı bir korelasyona rastlanmadı (p =0,933,p=0.208). Sonuç olarak bulgularımıza göre mesane ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonu düşük derece ve evre ile ilişkilidir. Bulgularımız mesane tümörlerinde maspin ekspresyonunun değerlendirilmesinin tümörün davranışının tahmininde yararlı bir prognostik belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.

KarsinomaMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+4
İbrahim Sarı
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ve ileri evre gastrointestinal stromal tümör olgularında DOG1 ve ki-67 doku belirteçlerinin tanısal ve prognostik önemi

Amaç: Gastrointestinal stromal tümör , gastrointestinal sistemin en sık görülen mezenkimal neoplazisidir ve beningden maligne kadar değişkenlik gösteren geniş bir patolojik patern spektrumu ve klinik özellikleri mevcuttur. Erken evre hastalarda sonucu ön görmede tümör boyutu ve mitotik indeks iyi bilinen parametreler olmasına rağmen; ileri evre GİST?li hastalarda rekurrens ya da metastaz olması, medikal tedaviye direnç olması ve mutasyon analizi prognostik faktörlerdir. Bu çalışmanın amacı DOG1 ve Ki-67 gibi yeni ve daha pratik doku belirteçlerinin GİST tanısındaki yerini belirlemek ve aynı zamanda hem lokalize ve hem de ileri evre GİST?li hastalarda sonucu ön görmedeki yerini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya hastane verilerinden, 1999 yılından 2013 yılına kadar son 14 yıldır histopatolojik olarak GİST tanısı almış 111 hasta alındı. Hastaların parafin blok örneklerinden immunohistokimyasal olarak DOG1 ve Ki-67 ekspresyonu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi?ndeki iki farklı patolog tarafından değerlendirildi. Hastalar cerrahi sonrası lokalize hastalığı olan hastalar ve ileri ya da metastatik hastalığı olan hastalar olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grupta da DOG1 ve Ki-67 ekspresyonu diğer tanısal ve prognostik histopatolojik markerlarla ve klinik sonuçlarla karşılaştırıldı. Sonuçlar: DOG1?in GİST tanısındaki spesifitesi ve sensitivitesi sırasıyla % 94.1 ve % 42.9 olarak bulundu. DOG1 ekspresyonu özellikle c-kit negatif olguların tanısında anlamlıydı. Ki-67 toplam sağkalım için istatiksel olarak anlamlı bir prognostik faktör olarak bulunmamasına karşın, lokalize hastalık için iyi bilinen prognostik faktör olan mitotik indeks ile arasında kuvvetli korelasyon bulundu. Tartışma: DOG1, klinik olarak GİST şüphesi olan, tümör c-kit ekpresyonu negatif olan hem erken hem de ileri evre hastaların tanısında önemli bir araç olarak görülmektedir. Diğer taraftan Ki-67 ise mitoz fazı dışındaki proliferatif hücreleri de göstermesi ile mitotik indeks yerine kullanılabilecek güçlü bir prognostik faktör belirteç adayı olabilir ancak bu sonucun daha fazla sayıdaki hastalarda yapılan çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir.

Gastrointestinal neoplazmlarGastrointestinal sistemGen ifadesi+6
Didem Sözütek
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan lezyonların benign/malign ayrımında 18-florodeoksiglikoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin rolü

ÖZET Akciğer, Karaciğer ve Pankreasta Saptanan Lezyonların Benign Malign Ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin Rolü Amaç: Bu çalışma ile 2008-2012 yılları arasında bölümümüzde en sık karşılaştığımız akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan nodül yada kitlelerde tanıya yönelik çekilen positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi görüntüleme yönteminin kendi kliniğimizdeki diagnostik doğruluğunu hesaplayarak benign malign ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografinin rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2008- 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı?nda akciğer, karaciğer ve pankreasta tespit edilen lezyonlarda tanı amaçlı 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin çekilen, hastane kayıt sistemindeki patoloji raporlarına yada klinik takip verilerine ulaşılabilen 331 hasta çalışma grubumuza dahil edildi. Hastalar lezyonlarının bulunduğu organa göre 3 gruba ayrılarak ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Akciğerde lezyonu olan 226 hastada; malignite kriteri SUVmax eşik değeri 2,5 olarak kabul edildiğinde positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin sensitivitesi % 98, spesifitesi % 51, pozitif prediktif değeri % 85, negatif prediktif değeri % 91, doğruluğu % 85 olarak hesaplandı (p<0,05). SUVmax eşik değeri 4,7 olarak kullanıldığında ise sensitivitesi % 95, spesifitesi % 75, pozitif prediktif değeri % 91, negatif prediktif değeri % 85, doğruluğu % 89 olarak hesaplandı (p<0,05). Karaciğerde lezyonu olan hastalarda malignensi tespitinde yöntemin sensitivitesi % 88, spesifitesi % 56, pozitif prediktif değeri % 90, negatif prediktif değeri % 50, doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Pankreasta lezyonu olan hastalarda malignite saptamada yöntemin sensitivitesi % 83, spesifitesi % 82, pozitif prediktif değeri % 89, negatif prediktif değeri % 73 doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Sonuç: 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi, malign lezyonların tespit edilmesinde faydalı noninvaziv bir tetkiktir. Yüksek derecede florodeoksiglikoz tutulumu izlenen lezyonlar büyük olasılıkla malign özelliktedir. Ancak enfeksiyon/inflamatuar durumların varlığı yanlış pozitif sonuca; florodeoksiglikoz affinitesi düşük tümörler de yanlış negatif sonuca neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Florodeoksiglikoz, Positron Emisyon Tomografisi/ Bilgisayarlı Tomografi, Akciğer, Karaciğer, Pankreas Lezyonu, SUVmax değeri.

AkciğerKaraciğer neoplazmlarıNeoplazm evreleri+3
Mehtap Güler
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokal ileri evre meme kanserli hastalarda, neoadjuvan kemoterapinin VEGF ve KI-67 değişimine etkisi

Neoadjuvan kemoterapi, lokal ileri evre meme kanserli hastaların tedavisinde günümüzde kullanılan bir yöntemdir. Neoadjuvan kemoterapi ile primer operable meme kanserlerinde meme koruyucu cerrahi şansı artmakta, inoperable ve inflamatuvar meme kanserlerinde ise operabiliteyi sağlayıp sağkalımı uzatmaktadır. Neoadjuvan kemoterapi uygulaması esnasında verilen sitotoksik ajanların etkisiyle neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrasında değerlendirilen bazı parametrelerde değişimler olmaktadır. Amaç: Bu çalışmada lokal ileri evre meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi etkisiyle tümör çapı, tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü, Ki-67 ve Cerb-B2 düzeylerinde değişim olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ve Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı?nda 2008 ve 2013 yılları arasında lokal ileri evre meme kanseri (Evre III-A, evre III-B, evre III-C) nedeniyle tedavi gören, çalışmaya başlamadan önceki hastaların da çalışmaya dahil edildiği 69 hastanın verileri prospektif olarak araştırılmıştır. Tümör çapı, tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeyleri neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrası dönemde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Neoadjuvan kemoterapi öncesi dönemde tümörlü dokuda değerlendirilen vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeyleri ile; neoadjuvan kemoterapi sonrası dönemde değerlendirilen tümör çapı, vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada lokal ileri evre meme kanserli hastalara uygulanan neoadjuvan kemoterapinin etkisiyle tümör çapı, vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 gibi parametrelerde istatistiksel olarak değişim olabileceği saptanmıştır. Tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör düzeyindeki anlamlı değişim, tümörün anjiyogenezisinin ve bu yolla metastaz yapabilme yeteneğinin neoadjuvan kemoterapi etkisiyle azalabileceği sonucunu düşündürmektedir. Tümörlü dokuda çalışılan Ki-67 proliferasyon indeksi düzeylerindeki anlamlı değişim; malign hücre proliferasyonunun neoadjuvan kemoterapi etkisiyle azaldığını gösterebilir. Değerlendirilen vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeylerindeki değişikliklerin kliniğe olan yansımaları için, uzun dönem sonuçlarının değerlendirildiği randomize klinik çalışmalara ihtiyaç vardır Anahtar sözcükler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, tümör çapı, VEGF, Ki-67, ER, PR, Cerb-B2.

Genler-C-Erbb-2Kemoterapi-adjüvantKi-67+7
Ahmet Gökhan Sarıtaş
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ve ileri evre skuamöz hücreli akciğer kanserli hastalarda Fibroblast Büyüme Faktörü Reseptörü 1 (FGFR1), Fibroblast Büyüme Faktörü 2 (FGF2), Fosfotidil İnozitol 3 Fosfat Kinaz (PI3K) ekspresyonlarının değerlendirilmesi ve klinik, prognostik önemi

Amaç: Küçük hücreli dışı akciğer karsinomu (NSCLC), tüm dünyada, kanser ilişkili mortalitenin en sık nedenidir. Skuamöz hücreli akciğer kanseri (SCC) ise ikinci sıklıkta görülen akciğer kanseri histolojik alt tipidir. SCC'de, prognozu ve bireyselleştirilmiş tedaviyi belirlemek için, büyüme faktörleri ve sinyal ileti yolakları ile ilgili genlerdeki amplifikasyonlar ve mutasyonlar günümüzde yoğun olarak araştırılmaktadır. Bu çalışmada erken ve ileri evre SCC‟li hastalarda büyüme faktörlerinden FGFR1, FGF2 ve sinyal ileti yolağından IP3K ekspresyonlarını ve bunların klinik ve prognostik önemini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi verilerinden, 2005-2013 arası histopatolojik olarak SCC tanısı almış 129 hasta (23 erken evre, 106 ileri evre) alındı. Dokusu yeterli olan 99 hastada FGFR1, FGF2 ve IP3K (p110α) ekspresyonları tümör ve stromada immunohistokimyasal olarak 2 bağımsız patolog tarafından incelendi. Sağkalım analizi için, erken evre ve ileri evre hastalar ayrı ayrı dikkate alınarak, hastaların klinik özellikleri ile ekspresyonlar arasındaki ilişki, hem tek değişkenli (TDA) ve hem de çok değişkenli analizle (ÇDA) değerlendirildi. Sonuçlar: FGFR1 ekspresyonu 59 (%60) hastada düĢük, 40 (%40) hastada ise yüksek olarak saptandı. FGF2, 12 (%12) hastada yüksek, 87 (%88) hastada düşük ve IP3K, 31 (%32) hastada yüksek, 66 (%68) hastada düşük olarak saptandı. TDA'de, evre ve performans statusu, sağkalım ile ilişkili bulundu (p 0,0001 ve p 0,001). Hastalarda FGFR1, FGF2 ve IP3K'ın düşük veya yüksek ekspresyonları ile sağkalım arasında anlamlı fark bulunmadı. Bu ilişki erken ve ileri evre hastalar dikkate alındığında da önemli değildi. Ayrıca erken ve ileri evre hastalarda FGFR'nin tedaviyi predikte edici önemi saptanmadı. Diğer taraftan, FGFR1 ve FGF2 ekspresyonu, erken ve ileri evre SCC'li hastalarda, sigara içme, tüberküloz skarı ve radyoterapi skarı durumlarıyla ilgili olarak farklılık göstermekteydi (sırasıyla p=0,002, p=0,06 ve p=0,05. Tartışma: SCC tedavisinde henüz bireyselleştirilmiş etkin bir tedavi yoktur. Gelecekte böyle tedavilerin geliştirilmesi için, SCC karsinogenezi ve biyolojik davranışlarından sorumlu olan genetik anormalliklerin ortaya konması gereklidir. Biz FGFR1, FGF2 ve IP3K ekspresyonlarının prognostik ve prediktif önemini gösteremedikse de, SCC'de Türkiye'deki hastalar için referans olmak üzere FGFR1, FGF2 ve IP3K ekspresyon oranlarını belirledik. Diğer taraftan Evre III hastalıkta, radyoterapinin kronik komplikasyonu olan fibrozis ve SCC'deki tüberküloz skarı ile FGFR1 ve FGF ekspresyonları arasındaki ilişkiye işaret ettik.

Akciğer neoplazmlarıFibroblast büyüme faktörüFosfatidilinozitoller+6
Çiğdem Usul Afşar
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı ve meningiomalı olgularda KIR genleri frekanslarının karşılaştırılması

Sağlıklı ve Meningiomalı Olgularda KIR Genleri Frekanslarının Karşılaştırılması AMAÇ: Meningioma tanılı olgularda KIR polimorfizminin dağılımını inceleyerek, klinik gidişinin öngörülebilmesi, hastalarda genetik mekanizmanın ortaya konulmasını ve muhtemel tedavi yöntemleri için yönlendirici olmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Nisan 2013-Eylül 2013 tarihleri arasında Nöroşirurji Anabilim dalına başvuran 18 yaş üzeri 31 meningiom tanılı hasta ve 50 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 81 kişi üzerinde yapılmıştır. Meningioma tanısı olan hastaların 6 si erkek (% 19,35), 25'i kadındı (% 80,65). Kontrol grubunun 23'ü erkek (% 46), 27'si kadındı (% 54). Tüm çalışma grubumuzda yaş ortalaması 54,49 idi. Hastalardan onam formu alınması sonrası alınan tam kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmıştır. KIR tiplendirilmesi SSOP (sequence spesific oligonucleotid probes) prensibine dayanılarak çalışılmıştır. Bulgular: İnhibitor, aktivatör ve psödogen olmak üzere toplam 16 KIR geni çalışılmıştır. Meningioma tanılı hastalarda 2DL3 ve 3DS1 genleri koruyuculukla ilişkili istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Meningiomalar kendi içinde grade 1 meningiomalar birinci grup, atipik ve anaplastik meningiomalar ikinci grup olarak incelendiğinde KIR geni dağılımlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Çerçeve genler KIR 2DL4, 3DL2, 3DL3 ve 3DP1 tüm hasta ve kontrol grubunda mevcut idi. İnhibitor KIR genlerinden 2DL3 geni hasta grupta daha az idi (P=0,0), 3DS1 aktivatör KIR geni yine hasta grupta daha az bulundu. (p=0,004). Bu da bize göstermektedir ki 2DL3 ve 3DS1 genleri ile meningioma gelişimi arasında koruyuculukla ilişkili istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(P<0,05). 2DL3 geni ve 3DS1 geni ise meningioma için muhtemel koruyucu genlerdir. Anahtar Sözcükler: KIR geni, NK hücreleri, meningioma, SSOP.

Beyin neoplazmlarıGenlerKatil hücreler-doğal+4
Murat Çitilcioğlu
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küratif rezeksiyon yapılan kolorektal kanserlerde lenf nodu oranının prognostik önemi

ÖZET Küratif Rezeksiyon Yapılan Kolorektal Kanserlerde Lenf nodu Oranının Prognostik Önemi Amaç: Bu çalışmanın retrospektif amacı küratif rezeksiyon yapılan nonmetastatik kolorektal kanserlerde lenf nodu oranın (LNO) prognostik önemini belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Servisimizde nonmetastatik kolorektal kanser nedeni ile opere edilen 205 hastanın karakteristik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelenerek kaydedildi. Metastatik lenf nodlarının çıkarılan toplam lenf noduna oranının 1/4, 1/2, 3/4 ve 1 arasında olmasına göre hastalar 4 gruba ayrıldı. Bu gruplardan LNO1 lenf nodu oranının 0 ile 1/4 arasında kalan hasta grubunu, LNO2 1/4 ile 1/2 arasında kalan hasta grubunu, LNO3 1/2 ve 3/4 arasında kalan hasta grubunu ve LNO4 de 3/4 ile 1 arasında kalan hasta grubunu temsil etmektedir. Bu çalışmada ayrıca lenf nodu oranı 1/2'nin altındaki ve 1/2'nin üstündeki farklılığın değerlendirilebilmesi amaçlanarak iki grup daha oluşturuldu. Bu gruplar da LNOA ve LNOB olarak adlandırıldılar. LNOA grubu lenf nodu oranının 0 ile 1/2 arasında olan hastaları, LNOB grubu ise lenf nodu oranının 1/2 ile 1 arasında olan hastaları temsil etmektedir. Çalışmada elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu test edilmiş, normal dağılım gösteren sürekli değişkenlerin analizinde bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü varyans analizi, normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin analizinde ise Mann Whitney U veya Kruskall Wallis testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerin analizinde ki-kare testi kullanılmıştır. Yaşam analizleri için Kaplan-Meier ve Cox regression analizleri, grup karşılaştırmalarında ise Log rank testi kullanılmıştır. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 17.0 Evaluation Version (Statistical Package for Social Sciences Chicago, USA) paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: LNO göre oluşturulan gruplardaki sağkalım oranları değerlendirildiğinde LNO1 grubunda 5 yıllık sağkalım oranı % 57 iken LNO2 grubunda % 52, LNO3 grubunda % 31 ve LNO4 grubunda % 28 olarak tespit edildi. Toplam sağkalım süresi ve oranları açısından gruplar karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (pa=0,026). LNOA ve LNOB gruplarında mortalite oranları sırasıyla % 48,8 ve % 74,4 iken 5 yıllık sağkalım sırasıyla % 57 ve % 29 olarak bulundu. LNOA ile LNOB grupları arasında yapılan istatistiksel çalışma sonucundaki değerler diğer gruplandırmaya oranla daha anlamlı olup çalışmaya alınan prognostik faktörler içinde en kuvvetli prognostik faktör olarak lenf nodu oranının yükseldikçe sağkalımın azaldığını göstermektedir. LNO artıkça hem mortalitenin anlamlı olarak yükseldiği (p=0,004) hem de sağkalımın diğer prognostik faktörlere göre çok daha anlamlı bir şekilde düştüğü görüldü (p=0,002). Mortalite, 5 yıllık sağkalım ve GSK açısından en önemli prognostik faktör LNO olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Yetersiz lenf nodu çıkarılmış hastalarda LNO, doğru evreleme için adjuvan tedaviye karar vermede ve prognozu daha iyi kestirebilmede hekimlere yol gösterecek önemli parametrelerden biri olabilir. Anahtar Sözcükler: Kolorektal kanser, lenf nodu oranı, evreleme, prognoz

Kolorektal neoplazmlarLenf nodlarıNeoplazm evreleri+3
Mehmet Deniz Örener
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematoloji̇k mali̇gnensi̇lerde merkezi̇ si̇ni̇r si̇stemi̇ tutulumunun akim si̇tometri̇k yöntemle değerlendi̇ri̇lmesi̇

Amaç: Merkezi sinir sistemi (MSS) tutulum riski yüksek olan hematolojik malignensili hastalarda, klinik prezentasyonda nörolojik sistem bozukluğu düşündüren bulgu ve belirtiler varlığında; tanısal ya da bulgular olmasa bile hastalığı evreleme amacıyla, tarama testi olarak yapılan beyin omurilik sıvısının incelenmesi genellikle rutin olarak yapılan bir işlemdir. Konvansiyonel olarak sitolojik analiz ve manyetik rezonans görüntüleme teknikleri SSS tutulumu tanısında kullanılmaktadır. Son yıllarda giderek artan bir oranda akım sitometrik analiz ile yapılan immünfenotipik incelemenin önceleri tek altın standart analiz olarak değerlendirilen sitolojik analizin yerini almakta olduğu çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Bizde çalışmamızda hematolojik malignensi tanılı hastalarımızda SSS tutulumunu belirlemede akım sitometrinin (AS) etkinliğini ve tanı koymadaki doğruluk derecesini sitolojik, biyokimyasal ya da radyolojik görüntüleme teknikleri gibi diğer yöntemleri de kullanarak belirlemeyi amaçladık. Ek olarak hastalarımızın takibinde akım sitometri sonuçlarının klinik seyri belirlemedeki prediktif değerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Haziran 2014-Eylül 2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Erişkin Hematoloji ve Onkoloji kliniklerinde takip ve tedavi edilmekte olan hematolojik malignensi tanılı, SSS tutulumu açısından şüpheli veya yüksek risk taşıdığı düşünülen toplam 35 hasta alındı. Hastalardan alınan beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerinde akım sitometrik, sitolojik, biyokimyasal ve direkt mikroskobik inceleme yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza dâhil edilen toplam 35 hastanın yaş ortalaması 43±2.9 olup K/E oranı 12/23 idi. Hastaların 20'si ALL (%57), üçü AML (%8.5), 11'i NHL(%31), biri KLL tanısı ile izleniyordu. NHL tanılı hastaların altısı DBBHL (%54), üçü MCL (%27), biri Burkitt lenfoma, biri düşük dereceli NHL idi. Akım sitometri 11 hastada pozitif iken, sitoloji üç, MR görüntüleme ise beş hastada pozitif saptandı. Sitolojik değerlendirme ve akım sitometri arasında SSS tutulumunu belirlemede akım sitometri lehine belirgin bir farklılık mevcuttu (P =0.025). Akım sitometri analizi ile MR görüntüleme bulguları ve BOS protein düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (P >0.05). Sitoloji ve MR inceleme arasında istatiksel olarak anlamlı derecede fark saptandı (P =0.05). AS pozitif olan hasta grubunun istatiksel olarak anlamlı biçimde santral sinir sistemi tutulumunu telkin edecek semptomlara sahip olduğu tespit edildi (P =0.005). Sitoloji pozitifliği ile SSS semptomları arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (P=0.001). Tüm çalışma grubunda ve ALL altgrubunda AS analiz sonuçlarına göre SSS tutulumu olan ve olmayan hastaların sağkalımları karşılaştırıldığında iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi (P>0.05). Tüm hastalarımızda ortalama 18 ayda genel sağkalım oranı %52.7 ±11.5 olarak bulundu. Sonuç: Hematolojik malignensilerin SSS tutulumu tanısında akım sitometri sitolojik ve biyokimyasal analiz, radyolojik görüntüleme gibi diğer yöntemler ile karşılaştırıldığında tanısal açıdan öne çıkmaktadır. Sitolojik inceleme klinik önemini korusa da SSS tutulumunu belirlemedeki duyarlılığı oldukça düşük düzeylerde olup değerlendirmelerin mutlaka akım sitometrik bulgular ile desteklenerek yapılması gerekir. Yeterli sayıda hasta ile yapılacak daha geniş ve uzun süreli araştırmalar akım sitometrinin prognostik önemini belirlemede yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hematolojik malignensi, Akım sitometri, Santral sinir sistemi tutulumu.

Akım sitometrisiHematolojiKan hastalıkları+6
Hüseyin Derya Dinçyürek
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolon kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT'den elde edilen volümetrik parametrelerin tümör lateralizasyonu ve TNM evresi ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada kolon kanseri tanısı alan hastaların F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen volümetrik parametrelerin tümörün evresi ve lateralizasyonu başta olmak üzere birkaç değişken ile ilişkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda kolon kanseri tanılı, cerrahi operasyon geçirmemiş ve evreleme amaçlı F-18 FDG PET/BT tetkiki uygulanan 55 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, kilo, boy vb.) klinikopatolojik özellikleri (histolojik alt tip, TNM sınıflaması, metastaz yeri, tümör yerleşimi) ve CEA ve CA 19-9 gibi biyokimyasal parametreleri hastane sisteminden retropektif olarak elde edildi. Hastalara tedavi öncesi evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG-PET/BT görüntülerinde SUVmax 2.5 ve 3.0 olacak şekilde sabit eşik değeri alınarak metabolik tümör volümü (MTV), SUVmax ve SUVmean ölçümleri kaydedildi. MTV ile SUVmean'in çarpımı ile total lezyon glikoliz (TLG) değeri hesaplandı. Kaydedilen bu verilerin tümör lateralizasyonu, TNM evresi, CEA ve CA 19-9 gibi çeşitli parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 55 hastanın 31'i (%56.4) erkek , 24'ü (%43.6) kadın olup yaş ortalaması 65.8±13.7 yıldır. Hastaların %58.2'sinde tümör sol kolon yerleşimliydi. Klinik evre değerlendirildiğinde, hastaların %50.9 ile çoğunluğu Evre 4, %31'i Evre 2, %16.4'ü Evre 3'tür. Primer tümör lokalizasyonu ile tümörün klinik evresi arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.483). Primer tümör lokalizasyonu ile serum CEA ve CA 19-9 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.577, p=0.912). T ve N evresi ile serum CEA değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0.925, p=0.473). T ve N evresi arttıkça CA 19-9 düzeyinde anlamlı bir artış saptandı (sırasıyla p=0.042, p=0.014). Uzak metastazı olan hastalarda uzak metastazı olmayan hastalara göre serum CEA ve CA 19-9 düzeyi anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.025). Sağ kolon tümörlerinde MTV2.5 ve TLG2.5 değerleri daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.008, p=0.023). Sağ kolon tümörlerinde MTV3.0 ve TLG3.0 değerleri daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.010, p=0.027). T, N ve M evreleri arasında SUVmax, MTV, TLG parametreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Kolon kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen volümetrik parametreler ile tümörün klinik evresi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sağ kolon tümörlerinde MTV ve TLG değerleri daha yüksek saptandı. Çalışmamızın sonuçlarında ve bu amaçla yapılan daha önceki çalışmaların bulgularında gözlenen farklılıkların hasta sayısı, hasta seçimi, hastaların klinik ve tümör ile ilgili özellikleri, gözlemci ile ilgili faktörler gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabileceği düşünüldü. Bu nedenle hasta sayısının fazla olduğu prospektif çalışmalar gelecekte bu konuya daha çok ışık tutacaktır.

Kolon hastalıklarıKolon neoplazmlarıNeoplazm evreleri+2
Serhat Aktaş
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda tümör trackıng yöntemi ile hesaplanan suvmax değerlerinin patolojik tümör stroma oranı ile korelasyonu

AMAÇ: Bu çalışmaya meme kanseri tanısı almış, kemoterapi veya radyoterapi uygulanmamış, ikincil primeri olmayan, evreleme monitörizasyonunda F-18 FDG PET/BT kullanılan toplam 42 hasta dahil edildi, patolojik preparatları ve arşiv görüntüleri retrospektif olarak incelendi. MATERYAL VE METOD: Bütün hastaların deskriptif parametreleri, patolojik tanıları, reseptör değerleri (ER, PR, C-erb-B2), aksiller lenf nodu metastazı mevcudiyeti, Ki-67 değerleri, tümör-stroma oranı, PET/BT den hesaplanmış semikantitatif parametreleri elde edildi. Kafa tabanından üst femoral bölgeye kadar 8-9 yatak pozisyonunda, 16 kesitli multidedektör spiral BT entegre edilmiş, LSO kristalli, TOF teknolojisine sahip PET/BT ile görüntüleme yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastalarda ortalama yaş 55.86±14.11(30-79), ortalama SUVmax 8.18±5.05 (1.26-20.26) ve ortalama tümör-stroma oranı 0.70±0.42 (0.16-1.93) olarak hesaplandı. Tümör-stroma oranı ile SUVmax değerleri arasında orta seviyede anlamlı ilişki bulundu (r=0.27, p=0.042). SONUÇ: Bu çalışmada SUVmax değeri ile patolojik tümör stroma oranı korelasyon göstermiştir. Bununla birlikte pekçok çalışmada primer tümörün SUVmax değeri; mitoz sayısı, histoloji, en büyük çap gibi kesin patolojik karakteristikleri ile de ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmanın lezyon SUVmax değeri ile patolojik tümör-stroma oranı arasındaki korelasyonu araştıran ilk çalışma olması bakımından özgün ve değerli olduğu düşünüldü.

Meme neoplazmlarıNeoplazm evreleriNeoplazmlar+3
Fatma Esra Ateş Kahya
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign ve malign meme kitlelerinin ayrımında us-elastografinin tanıya katkısı ve histopatolojik korelasyon

US-Elastografi, temelde doku sertliğini ölçmeye yarayan, konvansiyonel US nin sınırlı özgüllüğünden dolayı gerçekleştirilen benign tümör biyopsilerini azaltmak amacıyla uygulanan, özgüllüğü yüksek, noninvaziv yardımcı bir yöntemdir. Bu çalışma ile doku elastisitesini ölçmeye yönelik yeni bir ultrasonografi yöntemi olan elastografinin benign - malign meme kitlelerinde ayrımındaki etkinliğini histopatolojik bulgularla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Memede kitlesi bulunan 377 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 12-83 arasında (ortalama 51) olup, 375 i kadın, 2 si erkekti. Tüm olgular, elastografi yazılımı bulunan Siemens Acuson Antares ultrasonografi cihazının 13-8 MHz lineer probu kullanılarak, gri skala ve elastografik görüntüleri değerlendirildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm BIRADS 4 ve 5 lezyonların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcuttu. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Lezyonun hiç inelastik (kırmızı) alan yok, Skor 2: İnelastik (kırmızı) alan lezyonun %45'inden az, Skor 3: İnelastik (kırmızı) alan lezyonun %45'inden fazla, Skor 4: lezyonun tamamına yakını inelastik (kırmızı), Skor 5: lezyonun tamamı inelastik (kırmızı), olmak üzere beş kategoride değerlendirildi. Lezyonların ayrıca, sayısı (multipl/soliter olduğu), boyutları, ekojenitesi, iç yapısı (solid/solid-kistik karışık), periferal halo varlığı, sınır özelliği, şekli, transvers/ap çap oranı, yerleşim yeri(cilde göre konumu) değerlendirildi. Olguların gri skala özellikleri, elastografi skorları patolojik tanıları ile karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların yaşlarının da istatistiksel olarak meme kanseri ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: Lezyonların BIRADS sınıflamasına göre değerlendirilmesinde BIRADS 2 ve 3 lezyonlar benign BIRADS 4 ve 5 lezyonlar kendi arasında kategorize edildi. Buna göre 533 lezyondan 258 i BIRADS 2 ve 3, 375 tanesi BIRADS 4, 5 kategorisindededir. Buna göre 533 lezyondan 258 i BIRADS 2 ve 3, 375 tanesi BIRADS 4, 5 kategorisindededir. Lezyonların elasto skorları değerlendirildiğinde skor 1, 2, 3 olan lezyonlar benign; skor 4, 5 olan lezyonlar ise malign olarak değerlendirildi. Elasto skoru 1 olan lezyon sayısı 10, skoru 2 olan lezyon sayısı 126, skoru 3 olan lezyon sayısı 124, skoru 4 olan lezyon sayısı 200, skoru 5 olan lezyon sayısı 73' tü. Skor 1 elastisite izlenen 10 lezyonun 9 u benigndi, 1 i nekrotik kitleydi. Skor 2 elastisite izlenen 126 lezyonun 113 ü benign, 13 ü maligndi. 8 kitle nekrotikti. Skor 3 elastisite izlenen 124 lezyonun 110 u benign, 14 ü maligndi.3 ü nekrotikti. Skor 4 elastisite izlenen 200 lezyonun 46 sı benign, 154 ü maligndi. Skor 5 elastisite izlenen 73 lezyonun 12 si benign 61 imaligndi. Çalışmamızda BIRADS US'nin duyarlılığı %98,3 seçiciliği %72, PÖD %64, NÖD %92,7 bulunmuştur. Gerçek zamanlı elastografi için elde edilen duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü ve negatif öngörü değerleri sırasıyla %84,4, %65, %55,3, %89,2 bulunmuştur. Sonuç: US-elastografi, meme lezyonlarının ayırıcı tanısında B-mod US ye yardımcı bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Elastografi, meme kitleleri, skorlama, biyopsi

BiyopsiElastografiHistopatoloji+7
İnci Türkan Yılmaz
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Master'sOpen AccessEN

Analysis of leukemia cancer classification with supervised machine learning and deep reinforcement learning based on gene expression monitoring (via DNA microarray)

Cancer is a progressively common risk that endangers human health around the globe, and an early diagnosis necessitates a positive prognosis. A substantial quota of the world population dies because of cancer, and the research community is alarmed that by 2025 a probable increase of cancer cases will reach a staggering 25 million cases. Several studies have already proven cancer genesis is mostly supported by an accretion of dangerous mutations, amplifying the recognition of cancer based on genome information. Moreover, according to health practitioners, cancer has been stated as one of the most lethal illnesses of the genome. It has been the pivot of research by doctors, pathologists, biologists, data scientists, and other life science and health professionals as it is a need of the hour to have an advanced automated method that can quickly identify cancer and its subtype, i.e., Acute Lymphocytic Leukemia (ALL) and Acute Myelocytic Leukemia (AML). This research aims to identify leukemia cancer subclasses using DNA Gene Expression. Much research can be found using gene expression data in the cancer classification domain. All the research can be categorized into four major categories: traditional data mining methods, Deep Learning (DL) methods, ML methods, and Classification using Deep Reinforcement Learning (RL); the most famous datasets are The Cancer Genome Altus and The Gene Expression Dataset. However, most of the literature utilized one type of model or some combination of different models. To the best of our knowledge, the optimal compassion of Machine Learning (ML) models, DL models, and Deep-RL models are still unknown or unavailable in one place. This thesis aims to explore and implement the models based on ML, DL, and Deep-RL and provide a comparative analysis. A comparative analysis of the three feature selection techniques was performed to show the importance of feature selection in Leukemia cancer prediction. Based on the analysis result, Logistic Regression (LR) gave the highest accuracy of 97% with the raw dataset, while with PCA version of the dataset Support Vector Machine (SVM), Gaussian-NB, and LR obtained an accuracy of 91.%. Furthermore, with the Random Forest (RF) importance dataset version, SVM achieved higher accuracy of 97% along with lasso regularization dataset version of DNN performed well and obtained a higher accuracy of 97%. Out of six different Deep-RL models with PCA dataset, model-3,5,6 achieved better accuracy of 88.24%. Although the PCA version of six Deep-RL configurations, model-1 reached an AUROC value of 72, which is higher than any non-PCA (raw dataset) version of six Deep-RL models. Moreover, with RF importance dataset out of six different configurations of Deep-RL model 6 obtained higher accuracy of 88.24%, and with lasso regularization dataset version six different configurations of Deep-RL model 1 achieved higher accuracy of 73.53% Keywords: Deep Reinforcement Learning, Deep learning, Machine Learning, Gene Expression; Leukemia Cancer Classification; PCA; Random Forest Importance, Lasso Regularization

Deep learningExpressionLeukemia+2
Zaıd Mohammed Ibrahım Ibrahım
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanser dokusunda eser miktarda bulunan metal konsantrasyonlarının önemi: Histopatolojik evre, PSA, klinik seyir ilişkisi

Bu çalışmanın amacı eser elementlerin prostat kanserindeki olası rollerine ışık tutmaktır. Bu amaçla 1996-2010 yılları arasında kliniğimizde daha önce histopatolojik olarak ?Prostat Adenokarsinomu? tanısı almış ve serum PSA değeri 2,5 ng/ml' nin altında olup histopatolojik olarak ?Benign Prostat Hiperplazisi? tanısı almış olan hastaların patoloji preperatları ICP-OES ve ICP-MS cihazlarında analiz edilerek eser element derişimleri ve bu derişimlerin PSA, histopatolojik evre ve klinik seyirle olan ilişkisi değerlendirildi.Malign prostat dokusunda Cd, Ni ve Ca ortalama derişimleri sırasıyla 55.64 µg/kg (SH:35.12, p=0.033), 784.02 µg/kg (SH:828.24, p<0.001), 656.94 mg/kg (SH:852.39, p<0.001) olmak üzere daha düşük; Fe ortalama derişimi ise 56.52 mg/kg (SH: 33.10, p=0,039) daha yüksek bulunmuştur. Eser element miktarları ile histopatolojik olarak nörovasküler invazyon mevcudiyeti arasındaki ilişki değerlendirildiğinde nörovasküler invazyon olan hastalarda Ca, Mg ve B seviye ortalamaları anlamlı olarak daha düşük miktarda (p=0.043, p=0.016 ve p=0.033) bulundu. Ekstrakapsüler yayılım ve eser element düzeyleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde düşük Zn miktarı ile ekstrakapsüler yayılım arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0.016). Hastaların total gleason skorları ile eser element miktarları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde B ile negatif, Se derişimleriyle ise istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon (p=0.003 ve p=0.002) saptandı. Preoperatif PSA düzeyleri ile eser element düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamasına rağmen Fe, Mg, Cu, Se ile preoperatif PSA değerleri arasında pozitif , Cd ve B ile ise negatif korelasyon saptandı. PSA nüksü ile eser element derişimleri arasında bağımsız prognostik ilişki saptanmadı. Eser elementlerin kanser gelişimine nasıl yol açtığı veya olası koruyucu etkilerinin daha iyi anlaşılmasına moleküler düzeyde yapılacak araştırmalar ışık tutacaktır.

Eser elementlerHistopatolojiNeoplazm evreleri+4
İlker Çelen
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Timoma ve timik karsinom tanılı hastalarının klinik ve patolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Merkezimize başvuran timoma ve timik karsinom hastalarının demografik verileri, biyokimyasal parametreleri, tümörün patolojik özellikleri, aldığı tedaviler, metastaz varlığı, nüks durumu ve bunların sağ kalıma etkisi ile birbirleri arasındaki ilişkiyi analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Aralık 2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesi'ne başvuran, timoma ve timik karsinom tanılı 50 hasta retrospektif değerlendirildi. Sağkalım analizleri için Kaplan-Meier yöntemi kullanıldı, P <0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 47.5 ve % 34'ü kadındı, 11'inde ( %22) Myastenia Gravis (MG) saptandı. Patolojik alt tiplere göre analiz edildiğinde % 6'sı Tip A, % 8'i Tip AB, % 26'sı Tip B1, % 22'si Tip B2, % 16'sı Tip B3, % 18'i timik karsinomdu. Kadın cinsiyet, yalnızca kemoterapi almış olmak, tanı anında metastaz varlığı, tanı anında alkalen fosfataz (ALP) > 62 U/L ve sodyum < 140 mmol/L olması düşük genel sağ kalım (GS) süresi ile ilişkili bulundu. Hastaların opere olmaması, ikinci, üçüncü ve dördüncü sıra kemoterapiler almış olması düşük hastalıksız sağkalım (HS) ile ilişkili bulundu. Hastaların ortanca GS süresi 111.8±22.6 ay (67.4-156.2), ortanca HS süresi ise 111.6±16.7 ay (78.8-144.4) olarak bulundu. Sonuç: İkinci, üçüncü, dördüncü sıra KT alıyor olmak artmış nüks riski ile ilişkili bulundu. Tanıda metastazı olan, düşük sodyum ve yüksek ALP düzeyleri olan, ilk sıra tedaviye dirençli ve cinsiyeti kadın olan hastalar düşük sağkalım süreleri açısından riskli olduğu göz önünde bulundurulup tedavi sürecinde dikkate alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Timoma; Timik karsinom; Timik epitalyal tümörler; Evreleme; Genel sağkalım

KarsinomaNeoplazm evreleriNeoplazmlar+5
Taylan Metin
Gaziantep University
2020
00

Related subjects