Neoplasm staging
134 theses under this subject heading
Solid ve hematolojik neoplazilerde doğal öldürücü (NK) hücre aktivitesinin değerlendirilmesi
Son yıllarda yapılan çalışmalarda immünoterapik ajanların güncel kanser tedavilerinde kullanımları umut verici bir yöntem olmuştur. İmmün sistem kansere karşı etkinliğini bir bütün olarak gösterse de kanser hücrelerinin değişik mekanizmalarla yok edilmesinde, bazı immün sistem hücreleri ön plana çıkmaktadır. Bu hücrelerden biri olan doğal öldürücü (NK) hücreler virüs ile enfekte olmuş hücreleri ve tümör hücrelerini direkt olarak öldürebilme yeteneğine sahiptir. Kanser hastalarında yapılan çalışmalarda NK hücrelerinin fonksiyonlarında değişimlerin olabileceğini göstermiştir. NK hücrelerinin fonksiyonlarındaki bu değişimler bu hücrelerinin değişik kanser tiplerinin prognozunda ve tedavi yanıtlarında önemli olduğunu düşündürmektedir. Bu bilgilerden yola çıkarak çalışmamızda NK hücre aktivitesinin kanser tipleri ve evresi ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda; akciğer kanseri, meme kanseri, hematolojik neoplazmlı hastalar (multiple myelom) ve sağlıklı gönüllüler olmak üzere üç hasta bir kontrol grubu oluşturuldu. Hastalardan ve sağlıklı deneklerden ortalama 5 ml kan heparinli tüplere alındı. Alınan kan örneklerinde immünfeneotipleme ve NK hücre aktivitesi ölçümü yapıldı. İmmünfenotiplemede CD3-FITC, CD16-PE CD56-PC5 ve CD45-KO'dan oluşan monoklonal antikorlar kullanıldı. NK aktivitesi ölçümü için alınan kan örneklerinden ficoll-hypaque yöntemi ile periferik kan mononükleer hücreler (PBMC) elde edildi. İki ayrı yöntemle NK hücre aktivitesi ölçüldü. Birinci yöntemde NK hücrelerini K562 lösemi hücrelerini öldürme yüzdesi (Dio-PI yöntemi), ikinci yöntemde uyarılan NK hücrelerinin üzerindeki CD107a ekspresyonu ölçüldü. Çalışmamızda kanser türleri arasında ve kanser türleri ile sağlıklı kontroller arasında NK hücre yüzdesi ve iki ayrı yöntem ile bakılan NK hücre aktivitesi acısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilememiştir. Ancak özellikle CD107a ekspresyonu ile değerlendirilen NK hücre aktivitesi akciğer kanserli hastalarda oldukça yüksek tespit edildi. NK hücre yüzdesi multiple myelomlu hastalarda diğer gruplara göre yüksek olmasına rağmen diğer iki kanser grubuna göre aktiviteleri daha düşük saptandı. Gruplara arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaması gruplardaki denek sayısının azlığı ve dağılımın heterojen oluşu ile ilişkili olduğu düşünüldü.
Lenfoma hastalarında PET-BT ile evreleme, yanıt ve prognostik değerlendirmelerin incelenmesi
Giriş: Toplam tümör volüm yükü (TTVY) tanı anındaki FDG PET-BT verilerinden ortaya çıkarılan yeni bir parametredir. TTVY, her bir lezyonun metabolik hacminin toplamıdır ve tümörün metabolik olarak en aktif kısmının bir göstergesidir. TTVY ölçümü, farklı yazılım ve tekniklerle PET-BT görüntülerinden elde edilebilir. Lenfoma alt tiplerinde hastalıksız sağkalım (PFS) ve toplam sağ kalım (OS) tahmininde, TTVY'ye temel kantitatif PET-BT ölçümlerinden daha iyi performans göstermektedir. Amaç: Hodgkin (HL) ve Non-Hodgkin Lenfoma (NHL) tanısı olan hastaların genel özelliklerini geriye dönük olarak araştırmak, sağkalımı etkileyen prognostik faktörleri ortaya koyabilmek amaçlanmıştır. Primer sonlanım noktası olarak TTVY'nin PFS ve OS üzerine etkisinin incelenmesi belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2010-2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı tarafınca izlenen HL (n:30) ve NHL (n:57) tanısı alan çalışma kriterlerini karşılayan toplam 87 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tanı, ara ve tedavi sonu PET-BT TTVY değerleri, ara ve tedavi sonu PET-BT TTVY'leri ile tanı PET-BT TTVY farkları, ara PET-BT TTVY değeri ile tanı PET-BT TTVY yüzde değişimi (ΔTTVYa), son PET-BT TTVY değeri ile tanı PET-BT TTVY yüzde değişimi (ΔTTVYs) hesaplanmıştır. Bulgular: Tanı PET-BT TTVY değeri, eşik değer olan 3745,38 mm2xSUVmax'ın üzerinde olan NHL hastalarında OS, eşik değerin altında kalanlara kıyasla sınırda anlamlı olmak üzere daha kısa olarak bulundu (sırasıyla 91,6; 112,3 ay), (p=0,054). HL hastalarında tanı PET-BT TTVY değeri eşik değerin üzerinde olan hastalarda OS, eşik değerin altında kalanlara kıyasla daha kısa olarak bulundu fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,65). HL ve NHL hastalarında tanı PET-BT TTVY değeri ile PFS arasında ilişkisi saptanmadı (p=0,28; p=0,53). Ara ile tanı PET-BT TTVY farkı; HL hastalarında PFS ile ilişkili bulundu (p=0,04). Son ile tanı PET-BT TTVY farkı; HL hastalarında OS ile, NHL hastalarında PFS ile ilişkili bulundu (p=0,01; p=0,02). HL ve NHL hastalarında ΔTTVYs değeri eşik değerin altında olan hastalarda PFS daha kısa saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuçlar: Ara PET-BT tedavide yönlendirici bir görüntüleme yöntemi olsa da NHL'de OS ve PFS süresini ön görmede etkin bulunmadı, HL'de ise sadece PFS süresini öngörmede etkin bulundu. Esas olarak son ile tanı PET-BT TTVY değeri arasındaki fark OS ve PFS süresini ön görmede etkin bulundu. Özellikle HL hastalarında OS, NHL hastalarında ise PFS süresi tahmininde etkin bulundu. Tanı PET-BT TTVY değeri ise NHL hastalarında OS süresini tahmin etme açısından istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu.
Kemoterapi alan ileri evre meme kanseri hastalarında semptom yükü, fonksiyonel durum ve öz-etkililik arasındaki ilişki
Bu tanımlayıcı araştırma, kemoterapi alan ileri evre meme kanseri hastalarında semptom yükü, fonksiyonel durum ve öz-etkililik arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, iki farklı hastanede 10 Nisan 2021-29 Nisan 2022 tarihleri arasında ayaktan kemoterapi alan, evre IV meme kanseri tanılı 122 hasta ile yürütülmüştür. Araştırma verilerinin toplanmasında, Tanıtıcı Özellikler Bilgi Formu, MD Anderson Semptom Envanteri (MDASE), Fonksiyonel Yaşam Ölçeği-Kanser (FYÖ-Kanser) ve Meme Kanserinde Kemoterapi Semptom Yönetimi Öz-Etkililik Ölçeği (MKKSYÖ) kullanılmıştır. Veriler, Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Spearman korelasyon testleri ve path analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortancasının 54 yıl olduğu, %42,6'sının ilköğretim mezunu olduğu ve %64,8'inin gelir durumunu gelir-gidere eşit olarak tanımladığı görülmüştür. MDASE semptom şiddeti ortanca puan değerinin 4,54 (orta), yaşam üzerindeki etkisi ortanca puan değerinin 6,5 (orta), FYÖ-Kanser ortanca puan değerinin 96,5 (orta) ve MKKSYÖ ortanca puan değerinin 176 (orta) olduğu bulunmuştur. Eğitim düzeyi düşük olan bireylerde semptom yükünün daha fazla; öz-etkililik düzeyi ve fonksiyonel durumun ise daha düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). Gelir düzeyi düştükçe fonksiyonel durumun kötüleştiği belirlenmiştir (p<0,05). MDASE semptom şiddeti ile FYÖ-Kanser ve MKKSYÖ puanları arasında negatif ve orta düzey bir ilişki; FYÖ-Kanser ile MDASE semptomların yaşam üzerindeki etkisi boyutu arasında çok güçlü ve negatif bir ilişki bulunmuştur (p<0,001). FYÖ-Kanser ve MKKSYÖ arasında orta düzey ve pozitif bir ilişki olduğu ortaya çıkmıştır (p<0,001). Kurulan path modeli semptom şiddetinin öz-etkililik üzerinde doğrudan, fonksiyonel durum üzerinde ise dolaylı bir etkisinin olduğunu ve öz-etkililiğin fonksiyonel durumu doğrudan etkilediğini göstermiştir (p<0,001). Araştırmada, ileri evre meme kanseri hastalarında semptom yükü arttıkça, öz-etkililiğin azaldığı ve fonksiyonel durumun kötüleştiği sonucuna ulaşılmıştır. Araştırma bulgularına göre, kemoterapi alan ileri evre meme kanseri hastalarında semptom yükü, fonksiyonel durum ve öz-etkililiğin birlikte değerlendirilmesi, semptom yükünü hafifletmek ve fonksiyonel durumu iyileştirmek için hastaların öz-etkililik düzeyini destekleyecek müdahalelerin planlanması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Fonksiyonel durum, hemşirelik, kemoterapi, meme kanseri, semptom yükü, öz-etkililik.
Çocukluk çağında ganglionöromlar
Ganglionöromlar (GN) periferik nöroblastik tümörlerin (PNT) nadir ve benign bir alt grubudur. Temel tedavisi cerrahi olmakla birlikte cerrahisi riskli bazı olguların rezidü ile izlenmesi benimsenmiş bir yaklaşımdır. Literatürde ganglionöromların klinik ve patolojik özellikleri ile ilgili çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmada 26 yıllık sürede merkezimize başvuran ganglionörom olgularının klinik ve patolojik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (H.Ü.T.F.) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı'nda 1995 ile 2021 yılları arasında ganglionörom tanısı ile takip edilen 18 yaş altı 70 hastanın klinik özellikleri, radyolojik bulguları, tümör yerleşim yerleri, histopatolojik tanıları, cerrahi yaklaşımları ve tedavi sonuçları hastane kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Hacettepe Ü.T.F. Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı'nda belirtilen tarihler arasında periferik nöroblastik tümör tanısı konulan toplam 668 hastanın 70'inde (%10,4) patoloji tanısı ganglionöromdu. Hastaların ortanca yaşı 7,4 yıldı (2,6-15,7 yıl; erkek/kız 29/41). En sık primer tümör yerleşim yeri abdomen (n=41, %58,6); ikinci olarak toraks (n=25, %35,7) idi. Hastalar en sık karın ağrısı ve öksürük yakınmaları ile başvurmuştu; olguların %38,5'inde (n=27) tümörler tesadüfi olarak saptanmıştı. Primer tümörler en sık abdomen (%58,6, n=41), ikinci sıklıkta toraks yerleşimliydi (%35,7, n=25). İdrarda homovanilik asit (HVA) ve vanilmandelik asit (VMA) düzeyleri 63 olgunun sekizinde (%12,7) yüksek saptandı. Tanı anında ortanca tümör boyutu 6,5 cm idi (ÇAA: 4,2-9 cm). Yirmi yedi olguda (%28,6) tümör boyutu ≤5 cm ve 15 olguda (21,7%) ≥10 cm idi. Görüntü ilişkili risk faktörü (GİRF) bulunmayan 50 olguda (71,4) tümörler INRG sistemine göre evre L1 olarak değerlendirildi. Yirmi olguda (%28,6) bir veya birden fazla GİRF saptandığından tümörler evre L2 olarak değerlendirildi. Olguların %82,8'inde (n=58) cerrahi ile tam rezeksiyon yapıldı; %8,6'sında ise (n=6) yalnızca parsiyel rezeksiyon yapılabildi. Cerrahi komplikasyon oranı %17,2 idi (n=11/64). En sık görülen komplikasyon üç olguda Horner sendromu (%27,2) iken iki olguda renal atrofi (%18,1), iki olguda tek taraflı alt ekstremitede hipoestezi (%18,1), bir olguda pnömotoraks (%9), bir olguda üreter yaralanması (%9), bir olguda tek taraflı alt ekstremitede motor ve duyu defisiti (%9) ve bir olguda T1-T2 dermatomunda hipoestezi (%9) görüldü. Ortanca izlem süresi dokuz yıl idi (ÇAA: 4,7-13,8 yıl). On iki olgu "gros" tümör rezidüsü ile takip edildi. Bu olgulardan birinde parsiyel rezeksiyondan 13 yıl sonra tümör progresyonu şüphesi oldu ve ardından yapılan tam rezeksiyon sonrası beş yıllık izlemde sorunsuz izlendi. Geriye kalan 11 olguda takipte herhangi bir tümör progresyonu saptanmadı. Ganglionöromlar periferik nöroblastik tümörlerin yaklaşık %10'unu oluşturan benign tümörlerdir ve çoğunluğunda GİRF bulunmamaktadır. İnkomplet veya parsiyel rezeksiyon ile dahi uzun dönemli sonuçlar çok iyidir. Multidisipliner bir yaklaşım ile tümör rezeksiyonu derecesine olgu bazında ve dikkatli karar verilmesi gerekmektedir.
İleri evre pankreas adenokanserli hastalarda tubulin beta III ve HENT1 ekspresyonunun prognostik ve prediktif rolünün araştırılması
Bu çalışmanın amacı ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda sınıf III β-tubulin (TUBB3) ve human equilibrative nucleoside transporter 1 (hENT1) ekspresyonunun prognostik ve prediktif etkisini araştırmak ve bu iki belirteci birlikte kullanarak prognoza ve kemoterapi yanıtları üzerine olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya, Ocak 2013 ile Mart 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü'ne başvuran, histolojik olarak ileri evre pankreas kanseri tanısı mevcut, patoloji preparatları Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Patoloji arşivinde olup yeterli tümör dokusu bulunan 106 erişkin hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik ve klinik veriler, hastaların birinci ve ikinci basamakta aldıkları kemoterapi rejimleri, tedavi yanıtları, progresyon tarihleri ve sağkalım süreleri değerlendirildi. Tümör dokularında TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu H-skoru ortanca değerine göre düşük veya yüksek olarak ikiye ayrıldı. TUBB3 ve hENT1 beraber kullanılarak oluşturan kombine biyomarker skoruna göre TUBB3düşük ve hENT1yüksek olan grup "yüksek", TUBB3düşük ve hENT1düşük veya TUBB3yüksek ve hENT1yüksek olan grup "orta" ve TUBB3yüksek ve hENT1düşük olan grup "düşük" skor olarak tanımlandı. Birinci basamak tedavi rejimi olarak FOLFİRİNOX alan hastalarda ve tüm hasta grubunda TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu progresyonsuz sağkalım (PFS), genel sağkalım (OS) ve hastalık kontrol oranı (DCR) ile ilişkili bulunmadı. Birinci basamak tedavi olarak gemsitabin/nab-paklitaksel alan hastalarda düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonu ile PFS ve OFS arasında ilişki olduğu yönünde bir eğilim olsa da bu ilişki istatistiksel anlamlı düzeye ulaşmadı. Ancak düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonunun anlamlı derecede yüksek hastalık kontrol oranı ile ilişkili olduğu görüldü. Herhangi bir basamakta gemsitabin/nab-paklitaksel rejimi alan hastalarda kombine biyomarker skorunun yüksek olması daha uzun PFS ve daha yüksek DCR ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde; "yüksek" kombine biyomarker skoru daha uzun PFS (HR:0,33, %95 CI 0,18-0,60, p<0,001) ve daha uzun OS süresi (HR:0,46 %95CI 0,24-0,88, p=0,020) ile ilişkili bulundu. Sonuç olarak, TUBB3 ve hENT1 ekspresyonunun birlikte değerlendirilmesi, ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda prognostik ve kemoterapi yanıtını ön gören yeni bir belirteç olarak kullanılabilir ve birinci basamak kemoterapi rejiminin seçimine ve kişiselleştirilmiş kemoterapi tedavisine katkıda bulunabilir.
Over kanserlerinde primer tümör dokusunda ve omental metastazlarlarda lenfosit infiltrasyonunun sağkalıma etkisi
Amaç: Bu çalışmada, over karsinomlarında erken ve ileri evrelerde, ayrıca ileri evre olguların metastatik odaklarında lenfosit infiltrasyonu ve bunların sağkalıma olan etkileri araştırılmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda 1997-2008 tarihleri arasında malign over tümörü nedeniyle opere edilmiş ve operasyon sonrası en az 12 aylık izlemi olan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, operasyon bilgileri ve nihai patoloji sonuçları (evre, histolojik derece, histolojik alt tipi) kaydedilmiştir. Hastaların hastalıksız ve genel sağkalım süreleri kaydedilmiştir. Hastaların mevcut parafine gömülü dokularından kesitler alınarak, bu kesitlerde immunohistokimyasal olarak lenfositler üzerinde bulunan moleküller olan CD3, CD4, CD8, CD20 (Ventana Medical Systems, Tucson, AZ) ve FoxP3 (Abcam, USA) ekspresyonları değerlendirilmiştir. Bu moleküllerin ekspresyon düzeyleri ile sağkalım süreleri arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, over kanseri nedeniyle opere edilen 62 hasta değerlendirilmiştir. Bu hastalardan, 21'i erken evre (Evre I-II), 42'si ileri evredir (evre III-IV). 14 ileri evre olgunun, arşiv materyalinde omental metastaz odağına ait parafin blokları bulunmuş; bu olgularda, primer odak ve metastatik odak karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. İleri evre olgularda operasyon öncesi serum CA125 düzeyi, seröz histoloji ve yüksek dereceli tümör görülme oranı erken evreye göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ortalama takip süresi 87 aydır. Erken evrede hastalıksız sağkalım (DFS) 108 ay, genel sağkalım (OS) 111 ay iken, ileri evrede hastalıksız sağkalım 36.4 ay, genel sağkalım 74.6 ay olarak bulunmuştur (DFS için p=0.0001, OS için p=0.006). Tüm olgular bir arada değerlendirildiğinde, CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu, yüksek dereceli, ileri evre ve omental metastazı olan olgularda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla CD3 için p=0.0001, p=0.029, p=0.016; CD8 için p=0.044, p=0.002, p=0.046). CD8+ T lenfosit infiltrasyonu olan hastalarda, hastalıksız sağkalım süresi, infiltrasyon olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha az saptanmıştır (p=0.028). 5 yıllık hastalıksız sağkalım CD8+ T lenfosit bulunmayan grupta %67 iken, CD8+ T lenfosit bulunan grupta %39'dur. Bu grupta genel sağkalım açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Diğer antijenleri içeren T lenfositlerin infiltrasyonu ile sağkalım arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Metastatik odaktaki T lenfosit infiltrasyonu ile sağkalım arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu over kanserinde ileri evre, yüksek dereceli tümör ve omental metastaz ile ilişkili bulunmuştur. CD8+ T lenfosit infiltrasyonu bulunan hastalarda, hastalıksız sağkalım daha az bulunmuştur. Sonuç olarak over kanserinde, CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu, over kanserinde kötü prognoz ile ilişkilidir.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde tedaviyi yönlendirici biyolojik belirteçler: RRM-1, sınıf III ß tubulin ve ERCC-1
Akciğer kanseri tüm dünyada kanser ölümlerinin en sık nedenidir. Tanı ve tedavideki tüm gelişmelere rağmen KHDAK'de mortalite yüksekliği hala önemli bir sorundur. Metastatik KHDAK'li hastalar için bugünkü hedefe yönelik olmayan standart tedavi platin içeren ikili kemoterapi rejimleridir. Birinci basamakta kullanılan tedavilerin tüm sistemler üzerinde belirgin yan etkileri olabilmektedir.Bu ilaçların etkili olup olmayacaklarını önceden bilmek hastaları gereksiz toksisiteden koruyacak,daha etkili olabilecek ilaçları daha erken kullanmamızı sağlayacaktır.KHDAK biyolojisinin daha iyi anlaşılması yaşam kalitesi, sağkalım ve nüksler açısından etkili ve uygun tedavi seçimine olanak sağlayabilir.ERCC1, RRM1 ve B tubulin'in KHDAK'li hastalarda prognostik ve prediktif değerleri üzerine tüm dünyada çalışmalar yapılmaktadır.Biz de bu çalışmada B tubulin, ERCC1, RRM1 ekspresyonlarının prediktif biyomarker olarak rolünü araştırmayı amaçladık.
Erken evre ve lokal ileri mide kanserinde PTEN, MTOR ekspresyonunun prognostik önemi
ÖZETPİ3K-AKT-mTOR yolağı farklı kanser türlerinde hücre büyümesi, tümör oluşumu ve tümör invazyonuna sebep olan bir yolaktır. PTEN bu yolakta esas olarak tümör invazyonunu ve metastazını inhibe eden inhibitör bir gendir. Bu çalışmanın asıl amacı mide kanseri ilerlemesinde Pİ3K-AKT-mTOR yolağının rolünü araştırmaktır.Anahtar kelimeler: mide kanseri, mTOR, PTEN, immünohistokimyaMATERYAL METOTBu çalışmada mide kanserli 40 hastadan elde edilen parafin bloklardan immünohistokimyasal yöntem ile bakılan mTOR ve PTEN ekspresyonu araştırıldı. Parafin blokları İstanbul Bilim Üniversitesinde ameliyat edilmiş mide kanserli hastalardan elde edildi. mTOR ekspresyonu asıl olarak hücre toplazmasına lokalize iken, PTEN ekspresyonu asıl olararak çekirdeğe lokalize idi. 40 mide kanserli hastalardan elde edilen kesitlerde immünohistokimyasal boyama ile mTOR ve PTEN antijen ekspresyonu, tümör histoloji, AJCC evreleme sistemine göre değerlendirmeye alındı .SONUÇHastalarımızda positif mTOR ekspresyon oranı %17,5 (7/40) idi. Pozitif PTEN ekspresyon oranı %40 (16/40'idi . mTOR ve PTEN ekspresyon pozitifliği ile hücre farklılaşması, lenf nodu metastazı, T evresi, klinik evreleme, cinsiyet, yaş, metastaz ile ilişki bulunamadı. Ayrıca iki yıllık hastalıksız sağ kalım ve genel sağ kalım ile mTOR ve PTEN ekspresyonları ilişkisiz olarak bulundu.
Kanda dolaşan tümör hücrelerinin farklı evrelerdeki meme kanserli hastalarda tespiti
Meme kanseri, dünyada kadınlar arasında en sık görülen, ölüme sebep olabilen bir kanser türüdür. Dolaşımdaki tümör hücreleri (CTC'ler), meme kanserli hastalar için tümör belirteci olarak prognostik bilgi sunabilecek nadir hücrelerdir. Meme kanserli hastalarda CTC varlığı kötü prognoz ile ilişkilidir. Bu nedenle çalışmamızda, meme kanserli hastalardaki CTC sayısı ile ER, PR durumu, c-erb-B2 değeri, serum tümör belirteç (CEA ve CA15-3) seviyeleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, 11 meme kanserli hasta ve 8 sağlıklı gönüllü kadın dahil edilmiştir. Periferik kan örneğinin, fikol yoğunluk farkına dayalı ayrımı ve CD45 kaplı mikroboncuklar kullanılarak negatif seçilimi gerçekleştirilmiştir. Zenginleştirilmiş hücreler, Anti-CK(14,15,16,19), Anti-CK(7,8), Anti-EpCAM, Anti- CD45, Anti-CD44 ve Anti-CD24 antikorlar ile işaretlenmiştir. Tüm hücreler BD FACS Aria™ III Cell Sorter (akan hücre ölçer) ile analiz edilmiştir. CTC'ler, CK+ CTC, EpCAM+CTC, CK+CSC, EpCAM+CSC ve CSC olarak subpopulasyonlarına ayrılmıştır. İstatistiksel analizler, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, hasta grubunda daha fazla sayıda CTC olduğunu göstermiştir. CTC sayısı ile ER ve PR durumu, c- erb-B2 değeri arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır (p<0.05). Buna ek olarak, CTC sayısı ile serum tümör belirteç seviyeleri arasında da ilişki bulunamazken, sadece EpCAM+CTC ile CEA seviyesi arasında güçlü bir korelasyon tespit edilmiştir.
Adneksiyel kitlelerin preoperatif malignite riskini belirlemede farklı klinik, ultrasonografik ve kan parametrelerinin öngörü değeri
Amaç: Adneksiyel kitle tanısı alan olgularda klinik özellik, görüntüleme ve laboratuar parametrelerinin kombine edilmesi ile preopreratif malignite riskini öngörmede yüksek güce sahip bir model oluşturmak. Yöntemler: 2010-2016 yılları arasında adneksiyel kitle nedeniyle opere edilen 636 olgunun preoperatif klinik, ultrason bulguları, tümör belirteçleri (CA 125, CA 19-9, CEA, AFP), tam kan parametreleri ile nötrofil-lenfosit oranı ve platelet-lenfosit oranları parametreleri incelenmiştir. Olgular postoperatif histopatolojik inceleme sonuçlarına göre benign (n=509) ve borderline/malign (n=127) over tümörü olarak iki gruba ayrıldı. İncelenen parametreler iki grup arasında anlamlı farklılık gösteren veriler saptanan eşik değerlerine göre kategorilere ayrıldıktan sonra lojistik regresyon analizi yapıldı ve malign kitlelerin preoperatif öngörüsünde etkili olan parametreler bulundu. Bu faktörlerin etki katsayılarına göre her bir parametreye puan verilerek bir risk olasılığı puanlaması yapıldı (ATATÜRK puanlama modeli). Bu puanlamaya göre olguların herbiri en az 1 en çok 7 puan aldılar. Bu modelin preoperatif maligniteyi öngörü performansı için sensitivite, spesifite, pozitif öngörü (prediktif) değeri (PPD), negatif öngörü (prediktif) değeri (NPD), pozitif olabilirlik oranı (Positive Likelihood Ratio, L+) ve negatif olabilirlik oranı (Negative Likelihood Ratio, L-) hesaplandı. İstatistiksel analizler SPSS ver. 17.0 istatistik programı kullanılarak yapıldı ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: İki grup (benign ve malign histopatoloji) arasında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren parametreler yaş, gravida, parite, menopoz süresi, CA 125, CA 15-3, CA 19-9, CEA, hematolojik parametrelerden eritrosit sayısı, hematokrit oranı, nötrofil sayısı ve oranı, lenfosit oranı, monosit oranı, platelet sayısı, PCT düzeyi, nötrofil-lenfosit oranı ve platelet-lenfosit oranları idi (p<0.05). Multivaryan lojistik regresyon analiz sonucunda olgunun postmenopozal olması, ultrasonografide patolojik bulgu sayısının ≥2 olması, CA 125 değerinin ≥45 U/ml olması, CA 15-3 değerinin ≥20 U/ml olması ve platelet-lenfosit oranının ≥155 olmasının kitlenin malignite riskini öngörmede anlamlı etkili faktörler olduğu görüldü. Puanlama sistemine göre alınan toplam puan ≥4 olduğunda %83.1 sensitive, %78.5 spesifite, %51.3 PPD, %94.4 NPD, L+ = 3.86, L- = 0.22 ve %79.5 doğruluk oranı ile malign kitlelerin preoperatif olarak saptanabildiği hesaplandı. Sonuç: Adneksiyel kitlesi olan olgularda yeni oluşturulan ATATÜRK puanlama sistemi ile yüksek sensitivite ile malignite öngörülebilmektedir. Bu sistem malignite olasılığı yüksek olan hastaların tersiyer jinekolojik merkezlere sevk edilerek yeterli cerrahi tedavi almasına olanak sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Adneksiyel kitle, pelvik kitle, ovaryan kitle, malignite, preoperatif öngörü
Endometrium kanserinde hormon reseptörleri, P53, Kİ-67, serum kanser antijeni 125'in hastalığın evresi ve prognoz ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, endometrium kanserinde hormon reseptörleri, Ki-67, p53 ekspresyon düzeyleri ve preoperatif ölçülen serum CA 125 düzeyi ile klinikopatolojik risk faktörleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve prognostik değerlerini belirlemek amaçlanmıştır. Materyal Metod: Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya, endometriyal kanser tanılı 169 hasta dahil edildi. İmmünohistokimyasal yöntemlerle belirlenen östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü, ki-67 ve p53 ekspresyon düzeyleri ve preoperatif bakılan serum CA 125 düzeyleri ile prognostik klinikopatolojik faktörler, progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya ortalama yaşı 58,5 ± 8,3 yıl olan 169 endometrium kanserli hasta dahil edildi. HR pozitiflik oranı endometrioid histoloji grubunda endometrioid olmayan histoloji grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,000). ER ve PR ekspresyonu yüksek pozitiflik oranı endometrioid endometrial karsinom histolojisi ve düşük grade ile anlamlı yüksek bulundu. ER ekspresyon oranından farklı olarak, PR ekspresyon oranı düşük olanlarda yüksek Mİ ile ilişkili bulundu. Yüksek düzeyde Ki-67 ekspresyonunun yüksek grade (p=0,00), Mİ (p= 0,021), LVSİ pozitifliği (p= 0,007) ve serviks, adenks tutulumu (p= 0,040 ) ile ilişkili olduğu bulundu. Yüksek bir p53 ekspresyonunun ileri hastalık evresi ile ilişkili olduğu bulundu. P53 ekspresyonu ile Ki-67 ekspresyonu arasında, PR ekspresyon oranı ile ER ekspresyon oranı arasında, tümör çapı ile serum CA 125 düzeyi arasında pozitif, p53 ekspresyonu ile PR yüksek ekspresyon oranı varlığı arasında, PR ekspresyonu ile CA 125 arasında, ER ekspresyon oranı ile tümör çapı arasında negatif korelasyon bulundu. HR ekspresyon oranı, p53, Ki-67 ekspresyonu, preoperatif ölçülen serum CA 125 düzeyi ile sağkalım arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Progresyonsuz sağkalım ile FİGO evresi, myometrial invazyon, tümör çapı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili saptandı. Genel sağkalım ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda endometrial kanserde HR yüksek ekspresyon oranının iyi prognostik faktörlerle, Ki-67 ve p53 ekspresyonunun ve preoperatif ölçülen yüksek serum CA 125 düzeylerinin kötü prognostik faktörler ile ilişkili olduğu bulundu. Fakat bu faktörlerin doğrudan sağkalım ile ilişkisi bulunmadı. Anahtar Kelimeler: Endometriyal Kanser, Prognoz, Hormon Reseptörleri; Ki 67; p53; CA 125
Mesane tümörlerinde shear wave elastografi'nin (SWE) histopatolojik derece, tümör evresi ve mikrodamar yoğunluğu ile korelasyonu
Amaç: Mesane kanserinde Shear Wave Elastografi (SWE) ile ölçülen doku sertliğinin patolojik korelasyonunu ve prognostik değerini değerlendirmek. Gereç ve Yöntem:Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne hematüri sebebiyle başvuran ve mesane tümörü saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tespit edilen mesane tümöründen Samsung Medison RS80A Prestige (Samsung Medison Co. Ltd., Seoul, Korea) ultrasonografi cihazı abdominal konveks probu ile 10 adet geçerli elastografi ölçümü alındı. Median değerler istatistiksel analiz için kullanıldı. Primer tedavi olarak uygulanan mesanenin transüretral rezeksiyonu (TUR-M) sonrasında endotel hücreleri Anti-CD34 antikor kiti ile immunohistokimyasal boyama yapılarak hot-spot yöntemi ile mikrodamar yoğunluğu belirlendi. SWE ile ölçülen doku sertliğinin ve mikrodamar yoğunluğunun histopatolojik evre ve derece ile korelasyonu uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak belirlendi. Bulgular:Çalışmaya dahil edilen 65 hastadan 43'ü yüksek dereceli ürotelyal karsinom (YD ÜK), 22'si ise düşük dereceli ürotelyal karsinom (DD ÜK) tanısı aldı. Tümöral evre bakımından ise hastaların 11'i Ta düşük dereceli, 11'i T1 düşük dereceli, 28'i T1 yüksek dereceli ve 15'i T2 yüksek dereceli ürotelyal karsinom tanısı aldı. SWE ile ölçülen doku sertliği yüksek dereceli ürotelyal karsinom grubunda anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.001). Tümöral evrelere göre gruplar incelendiğinde T1 YD ve T2 YD gruplarının doku sertliği Ta DD grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.001, p=0.04). Hot-spot yöntemi ile hesaplanan mikrodamar yoğunluğu, doku sertliğine benzer şekilde yüksek dereceli ürotelyal karsinom grubunda düşük dereceli gruba göre anlamlı yüksek olduğu bulundu (p=0.002). T1 YD ve T2 YD grubunda ölçülen MDY, Ta DD grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p=0.01, p=0.004). Takipte nüks görülen hastaların SWE ile ölçülen doku sertliğinin görülmeyen gruba göre anlamlı derecede yüksek olduğu gösterildi (p=0.007). Sonuç:Mesane kanserinde tümöral doku sertliğinin yüksek dereceli tümörlerde düşük dereceli tümörlere göre daha yüksek olduğu gösterildi. Tümörün doku sertliği arttıkça tümöral nüks gösterme oranının arttığı sonucuna ulaşıldı. Shear wave elastografinin, mesane kanserinde noninvaziv, histopatolojik ve prognostik öngörü değeri olan önemli bir yol gösterici olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, shear wave elastografi, mikrodamar yoğunluğu
Akciğer kanserlerinde F-18 FDG PET/BT metabolik tümör volümü ve total lezyon glikolizisin prognostik önemi
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde (KHDAK) F-18 FDG PET/BT ile metabolik tümör volümü (MTV) ve total lezyon glikolizisin (TLG) prognostik önemi Amaç: Tanı sonrası evreleme yapılan KHDAK olgularında lezyonların SUVmax, MTV, TLG gibi semikantitatif parametrelerinin hastalığın evresi, alt histolojik tipleri ile ilişkisinin ve prognozu öngörmeye katkısının araştırılmasıdır. Gereç-Yöntem: KHDAK tanısı alan ve evreleme için PET/BT görüntülemesi yapılan toplam 102 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların histopatolojik tanı, evre, kitle SUVmax-MTV-TLG değerleri, tanı tarihi kayıt altına alınmıştır. Sağ kalım süreleri tüm hastalar aranarak belirlenmiştir. Bulgular: Hastaların 71'i skuamöz hücreli karsinom (%69.6), 31' i adenokarsinom (%30.39) tanısı almıştır. TNM ile sağ kalım arasındaki ilişki bakıldığında, ileri evredeki hastalarda yaşam süresi kısa olarak izlenmiştir (p= 0.002). MTV-sağ kalım arasında (p=0.020), TLG-sağ kalım arasında (p=0.027) istatistiksel olarak anlamlı, negatif korelasyon saptanmıştır. SUVmax-sağ kalım arasında (p=0.861) ve SUVmax-evre arasında (p=0.473) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Ortalama MTV değeri evre 1,2' de 22.32, evre 3,4' te 68.2 (p=0.012); ortalama TLG değeri evre 1,2' de 232.27, evre 3,4' te 569.69 (p=0.037) olarak hesaplanmıştır. Evre yükseldikçe MTV ve TLG değerlerinin yükseldiği, sağ kalımın ise azaldığı saptanmıştır. MTV-TLG ile histopatolojik alt tip arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. SCC' lerde ise SUVmax değeri anlamlı derecede yüksek çıkmıştır. Sonuç: KHDAK' lerinde FDG PET/BT' de MTV-TLG değerleri, sağ kalım ve prognozu öngörmede hastalığın evresinden bağımsız anlamlı bir belirteçtir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, FDG PET/BT, prognoz, SUVmax, MTV, TLG
Mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlarda mast hücre yoğunluğunun grade, invazyon derinliği ve rekürrens ile ilişkisi
Bu retrospektif çalışmada; mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlardaki mast hücre sayısının, bazı prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Bu parametreleri, grade (tümör derecesi), invazyon derinliği (evre) ve rekürrens olarak belirledik. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda, papiller ürotelyal karsinom tanısı alan 203 olgu, çalışmaya dahil edildi. Bu olgular, düşük ve yüksek dereceli, pTa, pT1, pT2, pT3 ve rekürrens var/yok olarak yedi alt gruba ayrıldı. Hastaların parafin bloklarına, histokimyasal boya olan "toluidine blue" uygulandı. Her vaka için elli büyük büyütme alanı sayılarak mast hücre sayıları hesaplandı. Mast hücre sayılarının, yaş, cinsiyet, grade, invazyon derinliği ve rekürrens varlığı/yokluğu ile ilişkilerine bakıldı. Mast hücre sayıları, yüksek dereceli noninvaziv tanılı grupta düşük dereceli noninvaziv gruba göre daha yüksekti ve istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlıydı (p<0,01). Yüksek dereceli pTa, pT1, pT2 ve pT3 tanılı gruplar arasında evre arttıkça artan mast hücre sayıları izlendi ve aralarında istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlı ilişki saptandı (p<0,01). Düşük dereceli noninvaziv hastalar, rekürrens olan ve olmayan olarak ayrıldı. Rekürrens olan grupta mast hücre sayıları, rekürrens olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,05). Mast hücrelerinin, tümörün invazivleşmesini sağlayan mediatörler salgıladığı ve anjiyogenezise sebep olduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir. Papiller ürotelyal karsinom tanılı hastalarda, rutinde bakılacak olan mast hücre sayıları ile tümörün davranışı hakkında bilgi sahibi olunabilir. Ayrıca mast hücrelerini ve işlevlerini hedef alacak c-kit inhibitörü ilaçlar da, mesane kanserinde uygulanan kemoterapötik ajanlarla kullanılarak sağkalım oranları artırılabilir.
İleri evre endometrium kanserine etki eden faktörler ve histopatolojik tip ile sırı'nin önemi
2014-2020 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde opere edilen ve patoloji sonuçları endometrium kanseri ile uyumlu gelen 219 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Evrelendirme yapılarak hastaların yaş, gravida, parite, grade, BMI, LVSI, tümör çapı, myometrial invazyonları, servikal, adneksiyel ve omental tutulumları, lenf nodu metastazları incelendi. Preoperatif dönemdeki görüntüleme yöntemleri; preoperatif ve postoperatif Ca 125 ve Ca 19-9 seviyeleri arşivden taranarak değerlendirildi. Hastalar endometrioid ve non-endometrioid endometrium kanseri; erken evre ve ileri evre endometrium kanseri olarak 2 ye ayrılarak histopatolojik tipe ve ileri evre evrelendirmeye etki eden faktörler incelendi. Sayısal ve kategorik değişkenler için tanımlayıcı istatistik, univariable sayısal normal dağılan değişkenler için student's t-testi, normal dağılmayan sayısal değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenler için ki-kare testi kullanılarak veriler değerlendirildi. Non-endometrioid endometrium kanserine sahip olan hastaların endometrioid tiptekilere göre daha ileri yaşta (p=0.02) ve ileri evrede (p=0.03) olduğu, postmenopozal süreç açısından karşılaştırıldığında bu hastalarda sayı ve oranın daha fazla (p=0.01) olduğu, BMI'ın anlamlı olarak daha düşük (p<0.0001) olduğu tespit edilmiştir. Evre açısından bakıldığında ise histolojik tip, BMI, preoperatif ve postoperatif grade, batın sitoloji, tümör boyutu, LVSI, preoperatif Ca 125 değerleri ve SIRI anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Özellikle histolojik tip ve SIRI'nin ileri evre endometrium kanserinde önemli bir belirleyici faktör olabileceğini tahmin etmekteyiz. Prospektif ve hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla daha anlamlı sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: "endometrium kanseri"; "ileri evre"; "SIRI"; "histopatoloji
Lokal ileri veya metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda sarkopeni sıklığı ve prognostik önemi
Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada ve ülkemizde en sık görülen ve en sık ölüme neden olan kanser tipidir. Akciğer kanseri tanılı hastalarda hayat kalitesini etkileyen ve prognozu belirleyen bazı faktörler vardır. Sarkopeni, kanser tanılı hastalarda sık görülen, hayat kalitesini bozan ve kötü prognoza sebep olan kaşeksi sendromunun bir parçasıdır. Kanser tanılı hastalarda sarkopeni varlığının erken tespiti ve sarkopeni ciddiyetinin anlaşılması, uygulanacak destek tedaviyi yönlendirebilir. Bu çalışmanın amacı lokal ileri ve metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalardaki sarkopeni sıklığının ve düzeyinin belirlenmesi ile birlikte bu hastalarda görülen sarkopeninin seyri ve sarkopeni ile prognoz arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2013 ve Ocak 2018 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbı Onkoloji Bilim Dalı'na başvuran ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı almış, 18 yaşından büyük, lokal ileri veya metastatik hastalık olarak değerlendirilen ve tedavi öncesi ve sonrası tıbbi görüntülemeleri hastanemizde yapılan hastalar dahil edildi. Uzman radyolog tarafından hastaların tedavi öncesi ve sonrası çekilen abdomen bilgisayarlı tomografileri değerlendirilerek, üçüncü lomber kesitindeki kas kütlesi cm2 olarak ölçüldü. Hastaların ölçülen kas kütlesi, hastaların boyunun karesine bölünerek sarkopeni indeksi (cm2/m2) hesaplandı. Hastaların arşiv dosyaları taranarak elde edilen demografik ve klinik verileri ile birlikte, hastaların tedavi öncesi ve sonrası ölçülen kas kütlesi ve sarkopeni indeksi değerleri önceden hazırlanmış excel dosyalarına aktarıldı. Verilerin çapraz kontrolleri yapılarak veri hataları minimuma indirildi. Elde edilen veriler SPSS veri tabanına yüklenerek analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 51 hasta dahil edildi. Hastaların 48'i erkek, 3'ü kadındı. Hastaların 9'u lokal ileri hastalık, 42'si metastatik hastalık olarak değerlendirildi. Hastaların tedavi öncesi incelemelerinde 44 (%86,3) hastanın sarkopenik olduğu, 7 (%13,7) hastanın ise sarkopenik olmadığı gözlendi. Hastalar vücut kitle indekslerine göre değerlendirildiğinde tanı anında normal kilolu olan hastaların, kilolu hastalardan daha sarkopenik olduğu gözlendi (p˂0,006). Hastaların izlemleri boyunca bakılan kas kütlesi ve sarkopeni indeks değerlerinde anlamlı bir düşüş izlendi (p˂0,001) ancak kemoterapi alan hasta grubunda ara değerlendirme ile tedavi bitimi sonrası değerler karşılaştırıldığında kas kütlesi ve sarkopeni indeksi değerleri arasında sırasıyla p˂0,039 ve p˂0,036 fark saptandı. Hastalar kas kütlesi ve sarkopeni indeksi medyan değerlerine göre ayrılıp değerlendirildiğinde genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım sürelerinde anlamlı bir fark bulunmadı. Tanı anında sarkopenisi olan ve olmayan olarak ayrılıp değerlendirildiğinde, genel sağkalım (p˂0,5) ve progresyonsuz sağkalım sürelerinde (p˂0,22) anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Bu çalışmada sarkopeni ile genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım arasında anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Sarkopeni ise tanı anında 51 hastanın 44'ünde (%86,3) mevcuttur. Kanser tanılı hastalarda sarkopeni sıklığının ve sarkopeni ile prognoz ilişkisinin belirlenmesi ve bu alanda sarkopeni sınır değerlerinin tespit edilmesi için daha geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Erken evre meme kanserli olgularda kısmi meme ışınlamasının cyberknife- VMAT planlarının dozimetrik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmada radyoterapi tedavisi görmüş erken evre meme kanseri tanılı 10 hasta için SBRT tekniği ile Volümetrik Modülasyonlu Ark Tedavi (VMAT) ve CyberKnife (CK) tedavi planlama sistemleri ile sanal tedavi planları yapılarak dozimetrik karşılaştırma yapılmıştır. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda tedaviye alınmış erken evre meme kanserli 10 hastaya ait arşiv materyali retrospektif olarak elde edilmiş ve sanal tedavi planları yapılmıştır. Yapılan planlarda 30 Gy doz 5 fraksiyonda verilecek şekilde belirlenmiştir. Sanal planlar için GTV, aynı taraf meme, karşı meme, aynı taraf akciğer, karşı akciğer, kalp, tiroid, humerus, özafagus, karaciğer, sol ön inen koroner arter, meme başı, cilt ve göğüs duvarının konturlamaları radyasyon onkoloğu tarafından yapıldı. Planlarda izodozun hedef hacmin %95'ini sarmasına ve kritik organların belirlenen limitlerde doz almasına dikkat edildi. Oluşturulan planlardaki DVH' lar ile doz dağılımları elde edildi. SPSS programıyla Mann Whitney U Testi ve Independent Simples-T Testi kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Bunun sonucunda cilt, kalp, göğüs duvarı, özafagus, aynı taraf meme, aynı taraf akciğer, GTV, MU, HI ve CI dozimetrik karşılaştırmalarında anlamlı bir fark bulunurken, humerus, sol ön inen koroner arter, karşı meme, karaciğer, meme başı ve karşı akciğer için anlamlı bir fark bulunmamıştır. HI, CI, MU ve süre için en düşük değerler VMAT planlama sisteminden elde edilmiştir. Meme başı ve sol ön koroner arter dozları CyberKnife tekniğinde daha az bulunsada iki farklı tedavi tekniği arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır
Kronik lenfositik lösemi tanılı hastaların retiküler lif derecesi ile laboratuar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri ile ilişkisi
Kronik lenfositik lösemi (KLL) kanda lenfosit sayısının artması ile karakterize yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. Hastalığın evreleme sistemlerinde lenfosit yüksekliği, hemoglobin ve trombosit düşüklüğü ile splenomegali varlığı kullanılan parametrelerdir. Çalışmamızda KLL tanılı hastaların kemik iliği biyopsilerinde bakılan retiküler lif (RL) derecesi ile laboratuvar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri arasındaki ilişkisi incelendi. RL derecesinin KLL hastaları için prognostik önemi araştırıldı. Ocak 2012-Aralık 2021 tarihleri arasında merkezimizdeki KLL tanılı 225 hasta retrospektif olarak tarandı. RL derecesi ile laboratuar parametreleri karşılaştırıldığında lökosit ve lenfosit sayısı arasında pozitif anlamlı korelasyon izlendi (p<0,05). RL derecesi arttıkça trombosit sayısı anlamlı şekilde düşük izlendi (p<0,05). RL0 ve RL 1 sınıflarında CD 79-B negatiflik oranı daha fazla saptandı (p<0,05). RL sınıfları ile splenomegali varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiş olup RL 2 ve RL 3 sınıflarında splenomegali oranı daha fazla bulundu (p<0,05). Hastaların RL derecesinin artması ile genel sağkalım süreleri arasında anlamlı negatif korelasyon izlendi (p<0,05). Sonuç olarak KLL hastalarında tanıdan sonra RL derecesinin belirlenmesinin hastaların prognozunu değerlendirmede; evreleme, flow-sitometri, hemogram parametrelerine ek olarak kullanılabileceği gösterildi. Ayrıca, çalışma bulgularımıza göre KLL hastalarında tanı konulduğunda RL derecesinin belirlenmesi rutin olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, retiküler lif, kemik iliği biyopsisi, prognoz
Glial beyin tümörlerinin evrelendirilmesinde T1 ağırlıklı kontrast ajanı bolus izleme tekniği ile elde olunan perfüzyon manyetik rezonans görüntülemenin rolü: Glial tümörün moleküler belirteçleri ile retrospektif korelasyonu
Glioblastom (GB) yetişkinlerdeki en yaygın ve son derece ölümcül olan primer malign beyin tümörüdür. Görüntüleme kullanılarak önemli genomik ve moleküler belirteçlerin tedavi öncesi invaziv olmayan yöntemlerle karakterizasyonu, hastalık alt tiplerinin anlaşılmasında ve GB'nin risk analizinin yapılmasında, aynı zamanda tedavi planlanmasında yardımcı olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, GB'li olgulardaki belirli genomik veya moleküler değişiklikleri tahmin etmede potansiyel invaziv olmayan bir yöntem olan dinamik kontrastlı T1 ağırlıklı perfüzyon MR görüntülemenin (DK-pMRG) rolünü değerlendirmektir. Bu çalışmada, moleküler belirteçleri histopatolojik olarak incelenen, GB tanısı alan ve tedavi öncesi DK-pMRG'leri bulunan otuz altı hastayı (Erkek/Kadın = 25/11; ortalama yaş = 53, yaş aralığı = 29-85 yıl) retrospektif olarak inceledik. Kontrastlanan tümör dokusu (TD) ve kontrastlanmayan peritümöral T2-hiperintens tümör dokusundan (PD) elde olunan ROİ'ler, Ktrans (maddenin damar kompartmanından tümör intersitisiyumuna transendotelyal taşınması), Kep (kontrast maddenin damar boşluğuna geri geçişi) ve Ve (tümör volümünün ekstravasküler ekstraselüler boşluk tarafından doldurulan fraksiyonu) gibi kantitatif parametrelerin yanı sıra sinyal yoğunluğu zaman serisi eğrisinden elde olunan eğri altında kalan alan (EAA) ve maksimum eğim (MaksEğim) gibi semikantitatif parametrelerin hesaplanması için kullanıldı. Çalışmada incelenen moleküler belirteçler; Ki-67 proliferasyon indeksi, epidermal büyüme faktör reseptörü (EGFR), oligodendrosit transkripsiyon faktörü 2 (Olig2), izositrat dehidrojenaz 1 (IDH1) ve p53 mutasyonuydu. Farklı genetik profillere sahip GB'lerin görüntüleme bulguları, Kruskal-Wallis testi ve ROC analizi ile karşılaştırmalı değerlendirildi. Spearman korelasyon analizi, görüntüleme bulguları ile moleküler belirteçlerin arasındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanıldı. IDH1 mutasyon durumu incelenen toplam 30 hastanın 23'ü (%76.6) IDH1 mutasyonuna sahipti. 28/36 (%77.7) hastada EGFR ekspresyonu mevcuttu. Ortalama Ki-67 proliferasyon indeksi %29 olarak hesaplandı (Aralık: %1.5-80). P53 mutasyonu hastaların 20/36 (%55)'sında pozitif, Olig2 mutasyonu ise tüm olguların 7/36'sında negatif ve 29/36'sında pozitifti. Kruskal-Wallis testi, TD ve PD'den elde olunan çeşitli kantitatif ve semikantitatif DK-pMRG parametreleri ile GB'nin moleküler belirteçleri olan EGFR ekspresyonu, IDH1 ve Olig2 mutasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğunu gösterdi (p < 0.05). Peritümöral Ve, IDH1 mutasyonunu; MaksEğim, EGFR ekspresyonunu; Kep ise Olig2 mutasyonunu değerlendirmede en yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahipti. Ki-67 proliferasyon indeksi, tüm DK-pMRG parametreleriyle anlamlı pozitif korelasyon sergiledi (p < 0.05). Bununla birlikte, p53 mutasyon sıklığı, DK-pMRG değerlerinden herhangi biriyle anlamlı bir korelasyon sergilemedi (p > 0.05). DK-pMRG, bireysel tedavi protokollerinin gelişmesinde rol oynayabilecek GB'nin önemli moleküler belirteçlerinin tespitinde rol oynayabilir. Ayrıca, GB'nin PD görüntüleme özellikleri, moleküler alt tipe özgü tedavilerin belirlenmesinde önemli olabilir, çünkü görüntüleme özellikleriyle moleküler belirteçler arasındaki ilişki TD ve PD'de farklılık göstermektedir. Ancak daha büyük hasta sayısına sahip çalışmalarla moleküler belirleçler ve MR perfüzyon inceleme bulguları arasındaki ilişkinin incelenmesi gerekmektedir.
Kolorektal karsinomlarda iki yeni histolojik gradelemenin prognostik faktörler ve sağkalım ile karşılaştırılması
Kolorektal kanserler gastrointestinal sistemin en sık görülen kanseridir. Kolon kanseri erken evrede, minimal morbidite ve mortalitesi olan, uygun cerrahi girişim ile yüksek oranda küratif tedavi edilebilen bir malignitedir. Kolorektal karsinomlarda gradeleme önemli bir prognostik faktördür. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma Ve Uygulama Hastanesi Patoloji bölümü arşivinden Ocak 2002-Nisan 2012 tarihleri arasında kolorektal karsinom nedeni ile kolektomi uygulanmış 164 olgu seçildi. Olgulara ait H&E boyalı lamlar gözden geçirildi, histolojik grade, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu, tümör çapı, evre, metastaz, rekürrens yönünden değerlendirildi. Ayrıca az diferansiye küme sayısının baz alındığı iki yeni histolojik gradeleme yapıldı ve sonuçlar sağ kalım ile ilişkilendirildi. Her iki gradeleme sistemi prognostik faktörler ve sağ kalım ile karşılaştırıldı. Yapılan istatiksel çalışmada POR gradeleme sistemi ile tümör çapı, tümör diferansiyasyonu, tümör invazyonu, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu, metastaz ve sağkalım arasında ki ilişki anlamlı bulundu. PDC gradeleme sistemi ile cinsiyet, tümör çapı, tümör diferansiyasyonu, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu, metastaz ve sağkalım arasında istatiksel anlamlı ilişki bulundu. Az diferansiye kümelere dayanan bu sınıflandırma sistemi, daha önceki gradeleme sistemlerinden pratiklik açısından farklıdır ve ameliyat sonrası tedavi programlarında yardımcı olabilir. Ayrıca kolorektal karsinomlu hastaların prognozunu ve sağkalımını belirlemede yararlı olabileceğini düşündürmektedir.
Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde us-elastografinin benign-malign ayrımına katkısı
Amaç: Tiroid nodüllerinin malign ve benign ayrımında ultrason-elastografinin (UE) ayırıcı tanıya katkısını değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Araştırmaya 82 olgudaki 87 tiroid nodülü dahil edildi. Olguların 58'i kadın, 24'ü erkek olup yaşları 11-87 yıl arasında (ortalama 47,3 yıl) idi. Olgular ultrason (US), renkli Doppler US (RDUS) ve UE ile değerlendirildi. Nodüllerin sayısı, boyutları, konturü, ekojenitesi, içyapısı, halo varlığı, mikrokalsifikasyon varlığı ve vaskülariteleri değerlendirilerek not edildi. US/RDUS bulguları kullanılarak yapılan sınıflandırmada, solid nodüller class 1'den (benign) class 5'e (malign) kadar 5 gruba; kistik-solid nodüller ise class 1'den (bening) class 4'e (malign) kadar 4 gruba ayrıldı. UE'de doku sertliği, elastisite derecelerine göre skor 1'den (en düşük sertlik) skor 5'e (en yüksek sertlik) kadar görsel olarak derecelendirildi. Daha sonra ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılıp US bulguları ve UE skorları sitolojik tanı ile karşılaştırıldı. Bulgular: İİAB sonuçlarına göre nodüllerin 15'i malign, 72'si benigndi. US/RDUS değerlendirmesinde, soliter nodül, solid nodül ve nodülün AP çapının transvers çapından büyük olması ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Diger US/RDUS bulguları ile malignite arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Solid tiroid nodülleri için US sınıflamasının duyarlılığı %92, özgüllüğü %46 bulundu. UE'de skor 1, skor 2 ve skor 3 elastisiteler benign grup, skor 4 ve skor 5 elastisiteler malign grup kabul edilerek sitolojik tanıları ile karşılaştırıldı. Bu skorlama uygulandığında skor 4 ve skor 5'in oluşturduğu grup ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. UE'nin duyarlılığı %46, özgüllüğü %76, negatif öngörü değeri %89, pozitif öngörü değeri %63, genel doğruluğu %86 bulundu. Sonuç: Tiroid nodüllerinde benign/malign ayrımında UE yararlı bir inceleme yöntemi olup iyonizan radyasyon içermemesi, noninvaziv, uygulanması kolay ve ucuz olması önemli üstünlükleridir. Kantitatif ölçümlerin yapılabildiği yeni UE yöntemleri ile yapılacak geniş seri çalışmalar UE'nin tanıdaki yerini daha da güçlendireceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, ultrasonografi, elastografi
Radikal prostatektomi operasyonunda rabdoid sfinkterden geçilen sütürün inkontinans üzerine olan etkisi
Amaç: Başarılı bir radikal retropubik prostatektomi (RRP) etkili derin venöz komplex kontrolüne, gerektiğinde nörovasküler demetin korunmasına, su sızdırmaz ve geniş vezikoüretral anastomoz varlığına bağlıdır. Rabdosfinkteri de içeren vezikouretral anastomoz, yani çizgili kasın mesane boynuna fikse edilmesi, sadece uretranın kaudal retraksiyonunu önlemez bunun yanında üretranın daha anatomik pozisyonda yerleşmesini sağlar. Bu çalışmadaki amacımız rabdosfinkteride içeren vezikouretral anastomozlu hastalarda kontinans durumunu belirlemektir.Materyal ve Metod: Kasım 2004 ile Eylül 2010 tarihleri arasında aynı cerrah tarafından RRP yapılan 90 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 64,3 ( yaş aralığı 51-78) idi. Bütün vakalarda, RRP esnasında vezikouretral anastomoz rabdosfinkteride içerecek şekilde uygulandı. Anastomozlar simfizis pubisin açısına ve pelvik yapının durumuna bağlı olarak ortalama 2,9 (aralık 0-7 adet) kesintili 2-0 vicryle ile gerçekleştirildi. Tüm hastalarda preoperatif total prostat spesifik antijen (tPSA), transrektal ultrason eşliğinde biyopsi (TRUS-Bx) ve tüm vücut kemik sintigrafisi yapıldı. İntraoperatif ve postoperatif hastaların kanama miktarı, operasyon süresi, hospitalizasyon süresi, kateterizasyon süresi ve patolojik değerlendirme değerleri kaydedildi. Bütün hastalara postoperatif 1., 3., 6. ve 12. ayda ped testi uygulandı. Ped kullanmayan hastalar `kontinan', günde 1 ped kullanan `hafif inkontinan', günde 2-3 ped kullanan `orta düzeyde inkontinan' ve 4 ped ve üzerinde kullanan hastalar ise `şiddetli inkontinan' olarak değerlendirildi.Bulgular: Operasyon öncesi PSA düzeyi ortalama 12,2 ng/ml (2,7-84 ng/ml) idi. Preoperatif TRUS-Bx sonuçları 7 hastada (7,7%) Gleason skoru 5, 53 hastada (%58,8) 6, 21 hastada (%23,3) 7 ve 9 hastada (%10) 8 olarak tespit edildi. İntraoperatif kanama miktarı ortalama 780 ml (150-3500 ml) idi. Ortalama operasyon süresi 103 dakika (60-200) olarak hesaplandı. Ortalama hastanede kalış süresi 4,6 gün (2-20 gün) ve ortalama kateterizasyon süresi 14,6 gün (9-28 gün) olarak hesaplandı. Postoperatif patolojik incelemede Gleason skoru 5 hastada (%5,5) 5, 43 hastada (%47,7) 6, 32 hastada (%35,5) 7 ve 10 hastada (%11,1) 8 olarak saptandı. Postoperatif ped testine göre 1.ay kontrolünde 38 (%42,2), 3. ay kontrolünde 48 (% 53,3), .6. ay kontrolünde 55 (%61,1) ve 12. ay takibinde 75 hasta (% 83,3) kontinan olarak tespit edildi.Sonuç: Standart RRP üzerinde yaptığımız vezikoüretral anastomoz tekniğindeki değişiklikle, üretranın pelvik tabana fiksasyonu sırasında daha anatomik pozisyona yerleştiğini, kaudal retraksiyonunu engellediğini ve fonksiyonel üretra boyunun uzun kalmasını sağladığın düşünmekteyiz. Ayrıca uretradan tam kat geçilen sütür üretrayı asarak kontinansa katkıda bulunmaktadır. Erken dönem kontinans oranlarımız literatüre kıyasla daha yüksek olmasına rağmen uzun dönem sonuçlarımız literatürle benzerdir.Anahtar Kelimeler: RRP, vezikoüretral anastomoz, inkontinans, rabdosfinkter
Baş boyun kanserlerinde radyoterapi sonrasında tedavi etkinliğinin Pozitron Emisyon Tomografi/ Bilgisayarlı Tomografi ile ilişkilendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı baş boyun kanserli hastalarda radyoterapi ya da eşzamanlı kemoradyoterapi sonrası tedavi cevabının PET/BT ile değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Nisan 2009 ile Nisan 2011 tarihleri arasında, kliniğimizde tedavi edilmiş baş boyun kanserli 36 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara tedavi öncesinde ve sonrasında PET/BT görüntüleme yapılmıştır ve bu görüntülemede elde edilen SUVmax değerleri incelenerek tedaviye yanıt değerlendirilmiştir. Hastalık evrelemesi yapılırken primer tümörden alınan biyopsilerin histopatolojik incelenmesi ve PET/BT esas alınmıştır. Tümörlerin evrelemesi AJCC 6. baskıya göre yapılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan 36 hastanın 32'si erkek (% 88,9), 4'ü kadın (% 11,1)'dır. Yaş ortalaması ise 57,5 (35-77) olarak saptanmıştır. Olgularımızın ortalama takip süresi 13,5 aydır. Hastaların tedavi öncesi PET/BT ile ölçülen SUVmax değerlerinin ortalaması 11 (3,5-23)'dir. SUVmax 11'den büyük hastaların sağkalımları küçük olan hastalara göre daha kötü bulunmuştur (17,1 aya karşılık 38,2 ay). Bu çalışmada hastaların performans durumu, tedavi öncesi SUVmax ve fark SUVmax (tedavi öncesi ile sonrası PET/BT'de ölçülen SUVmax farkı) değerlerinin sağkalım analizinde etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001, p=0,052, p=0,074). Tek değişkenli yaşam analizinde; evrenin, tedavi öncesi SUVmax değerlerinin artması ile sağkalımın azaldığı görülmüştür. Fark SUVmax değerlerinin azalması ile de sağkalımın azaldığı görülmüştür. Ayrıca evrenin artışıyla SUVmax'ın arttığı ve SUVmax değerinin tedavi sonunda erken evre hastalarda (p=0,002), ileri evre hastalara kıyasla çok daha fazla gerilediği saptanmıştır (p<0,001).Sonuç: Bu çalışmada tedavi öncesi SUVmax değeri yüksek hastaların kötü prognozlu olduğu ve SUVmax'ın yanı sıra, evre ve performans durumunun da prognoz ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Ayrıca tedavi öncesi ve fark SUVmax değerleri ile tedavi yanıtı arasında güçlü bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda tedavi öncesi yüksek SUVmax değerleri olan baş boyun kanserli hastaların daha agresif tedavi yaklaşımlarına aday olabileceği görülmüştür.Anahtar sözcükler: Baş boyun kanserleri, FDG PET, tedavi cevabı.
Evre IB2-IIA (bulky) serviks kanserinde farklı tedavi modalitelerinin değerlendirilmesi
ÖZETEvre IB2-IIA (Bulky) Serviks Kanserinde Farklı Tedavi Modalitelerinin DeğerlendirilmesiGiriş: Evre IB2?IIA (Bulky) serviks karsinomunun tedavisiyle ilgili belirsizlik sürmektedir. Bu çalışmada evre IB2?IIA (Bulky) olan serviks kanseri olgularının tedavi analizi yapıldı. Neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi ile Primer radikal cerrahinin etkinlikleri karşılaştırıldı.Materyal ve Metot: 2002-2009 yılları arasında evre IB2?IIA (Bulky) serviks kanseri tanısı alıp tedavi edilen 50 hastaya ait tıbbi veriler retrospektif olarak değerlendirildi. Radikal cerrahi grubunda hastalara radikal histerektomi + bilateral pelvik + paraaortik lenfadenektomi yapıldı. Neoadjuvan kemoterapi grubunda hastalara cisplatin/topotecan ve paclitaxel/carboplatin kemoterapi kombinasyonlarından biri verildi ve ardından radikal cerrahi uygulandı. Çalışmada her iki grup kendi içinde değerlendirildi ve yaşam süreleri üzerine etkili prognostik faktörler belirlenerek, sağkalım açısından gruplar karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: 21 hastaya neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi yapıldı, 29 hastaya primer radikal cerrahi yapıldı. Hastaların ortanca takip süresi 36,0±14,0 ay ve tedavi öncesi ortalama tümör boyutu 50,2±7,6 mm'ydi. Gruplar arasında hastaların yaşı, tedavi öncesi tümör boyutu, takip süresi, çıkarılan lenf nodu sayısı açısından fark yoktu. Cerrahi-patolojik risk faktörlerinin sağkalım üzerine etkilerine bakıldı. Radikal cerrahi grubunda bütün parametrelerin sağkalımı istatistiksel olarak anlamsız etkilediği bulundu. Neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi grubunda lenfovasküler alan invazyonu, kemoterapi öncesi ve sonrası tümör boyutunun hastalıksız sağkalımı ve toplam sağkalımı istatistiksel olarak anlamlı etkilediği saptandı. Sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerin multivaryant analizi yapıldığında tedavi öncesi tümör boyutunun hastalıksız sağkalım ve toplam sağkalımı anlamlı olarak etkilediği saptandı (p=0,006), (0,010). Bu çalışmada 50 hastanın 14'ünde (% 24,3) nüks geliştiği ve bunların 13'nün (% 92,9) öldüğü görüldü. Bunlarda hastalıksız sağkalım 11,4 ay ve ortalama toplam sağkalım 17,6 aydı.Sonuç: Bu çalışmada yüzde olarak radikal cerrahi geçirenler en iyi sağkalım oranlarına sahipti. Ancak tedavi seçeneklerinin birbirine üstünlüğü belirgin değildi. Bu evre tümörde multimodal yaklaşımların karşılaştırıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Evre IB2-IIA (Bulky) Serviks kanseri, Neoadjuvan kemoterapi, Radikal Histerektomi