Obsessive compulsive disorder
187 theses under this subject heading
Obsesif kompülsif bozukluk hastalarında şizotipi ve yapısal düşünce bozukluğu
Amaç: Obsesif kompülsif bozuklukta içgörü ve direncin belirti alt tipleriyle ve şizotipal özelliklerle ilişkili olduğu yönünde bulgular olmakla birlikte bunların karşılıklı olarak birbiriyle ve düşünce bozukluklarıyla ilişkisinin değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmanın amacı obsesif kompülsif bozuklukta şizotipi ve düşünce bozukluklarının içgörü ve direnç üzerindeki etkisini araştırmaktır. Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran, DSM-5 ölçütlerine göre OKB tanısı konmuş olan 76 hasta DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış̧ Klinik Görüşme-Klinisyen Versiyonu'yla (SCID-5/CV) ile değerlendirilmiş, daha sonra Yale Brown Obsesif Kompülsif Ölçeği (Y-BOCS), Şizotipal Kişilik Çizelgesi (SSP), Düşünce ve Dil Bozukluğu Ölçeği'ni (TALD) içeren yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. İyi içgörülü-zayıf içgörülü ve direnç var-direnç yok şeklinde gruplanan hastalar demografik değişkenler, şizotipi, düşünce bozukluğu ve belirti tipi açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca direnç ve içgörünün bağımsız yordayıcıları regresyon analizi ile incelenmiştir. Bulgular: Tek değişkenli analizlerde içgörü ile Y-BOCS toplam puanı, SSP'nin pozitif boyutu, öznel ve negatif yapısal düşünce bozukluklarıyla (TALD) arasında ilişki bulunmuş olmasına rağmen regresyon analizinde içgörü üzerinde TALD pozitif puanının negatif yordayıcı, YBOCS toplam puanının pozitif yordayıcı olduğu bulunmuştur. Obsesyonlara karşı direnç analizinde ise içgörünün ve YBOCS toplam puanının pozitif yordayıcı olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bulgularımız hem içgörü hem de belirtilere direnci en güçlü biçimde belirleyen faktörün hastalığın şiddeti olduğunu göstermektedir. Literatürden farklı olarak saptadığımız, içgörü üzerinde TALD pozitif puanının negatif yordayıcı olması, OKB'de düşünce bozukluğunun ölçülmesinde seçilecek araçların önemini ortaya koymaktadır.
Teknolojik süreçlerin klinik psikoloji uygulamasına yansıması: Üniversite öğrencilerinde bulaşma/kirlenme kaygısının azaltılmasında sanal gerçeklik ile maruz bırakma, yaşantısal ve imgesel maruz bırakmanın rolünün karşılaştırılması
Obsesif Kompulsif Bozukluğun (OKB) değerlendirilmesinde ve tedavisinde sanal gerçeklik teknolojisinin kullanımı oldukça yakın bir geçmişe dayanmasına rağmen yapılan çalışmalar sanal gerçeklik ile maruz bırakma yönteminin etkililiğine dair umut verici sonuçlar sunmaktadır. Bu çalışma kapsamında OKB'de sıklıkla görülen bulaşma/kirlenme kaygısının azaltılmasında yaşantısal ve imgesel maruz bırakma ile sanal gerçeklik ile maruz bırakmanın etkililiğinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla öncelikle bulaşma ve kirlenme kaygısına ilişkin oluşturulan ve kirliliğin aşamalı olarak arttığı maruz bırakma görevleri sanal gerçeklik ortamına aktarılmıştır. Pilot çalışmanın örneklemini Hacettepe Üniversitesinde lisans düzeyinde öğrenim gören 18-22 yaş aralığında 23 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Pilot çalışmanın ardından yüksek bulaşma/kirlenme kaygısına sahip katılımcıların belirlenmesi amacıyla 18-37 yaş arası 843 üniversite öğrencisine Vancouver Obsesif Kompulsif EnvanteriBulaşma/Kirlenme alt ölçeği (VOKE-B/K) uygulanmıştır. VOKE-B/K grup ortalamasından 1,5 standart sapma yüksek puan alan ve herhangi bir klinik tanı almamış katılımcılar arasından 48 katılımcı seçkisiz biçimde Yaşantısal Maruz Bırakma (n=12), İmgesel Maruz Bırakma (n=12), Sanal Gerçeklik ile Maruz Bırakma (n=12) ve Kontrol Grubuna (n=12) atanmıştır. Maruz Bırakma grubundaki katılımcılar ile haftada bir kez 40-45 dakikalık oturumlar halinde ortalama 5 seans maruz bırakma uygulaması gerçekleştirilmiştir. Pilot çalışmanın sonuçları sanal gerçeklik görevlerinin kaygı, tiksinme ve el yıkama ihtiyacını tetiklemede etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Maruz bırakma çalışmasının sonuçları sanal gerçeklik ile maruz bırakmanın OKB belirti şiddeti, bulaşma/kirlenme içerikli OKB belirtileri, sürekli kaygı düzeyi, tiksinme yatkınlığı ve duyarlılığı düzeyleri, olasılık ve tehdite ilişkin bulaşma/kirlenme bilişleri ve negatif duyguların azalmasında ve psikolojik iyi oluşun artmasında etkili olduğuna işaret etmektedir. Bulgular bulaşma/kirlenmeye ilişkin belirtilerin azaltılmasında sanal gerçeklik ile maruz bırakma ile yaşantısal ve imgesel maruz bırakma grupları arasında anlamlı bir farklılığın bulunmadığını ve maruz bırakma gruplarında elde edilen kazanımların uygulamaların sonlanmasından sonraki bir aylık süreçte de korunduğunu göstermektedir. Bu tez çalışmasının sonuçları sanal gerçekliğin bulaşma/kirlenme kaygısının azaltılmasında yaşantısal ve imgesel maruz bırakmaya alternatif ve etkili bir yöntem olarak değerlendirilebileceğine işaret etmektedir. Anahtar Sözcükler Sanal gerçeklik, obsesif kompulsif bozukluk, bulaşma/kirlenme kaygısı, sanal gerçeklik ile maruz bırakma, yaşantısal maruz bırakma, imgesel maruz bırakma
COVID-19 ile ilişkili psikolojik zorlanma ve güvenlik davranışlarının obsesif inanışlar ve obsesif-kompulsif semptomlar ile ilişkisinin boylamsal desenle incelenmesi
Güncel araştırmalar ve klinik gözlemler COVID-19 salgınının psikolojik zorlanma ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Geçmiş araştırmalar ise bilişsel yanlılıkların salgınlar sırasında psikolojik zorlanma düzeyi ve güvenlik davranışlarını gerçekleştirme sıklığında artış ile ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Bu tez çalışması kapsamında yapılan birinci araştırmada COVID-19'a ilişkin kaygı, tehdit algısı ve umutsuzluğu değerlendiren özbildirime dayalı bir ölçüm aracı olan COVID-19 Psikolojik Zorlanma Ölçeği'nin geliştirilmesi ve psikometrik özelliklerinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 626 yetişkin katılımcıdan COVID-19 Psikolojik Zorlanma Ölçeği ve çeşitli ruh sağlığı ölçeklerinden oluşan bir ölçek setini yanıtlaması istenmiştir. Açımlayıcı faktör analizi sonuçları ölçeğin COVID-19'a ilişkin kaygı, tehdit algısı ve umutsuzluktan oluşan üç faktörlü bir yapıya sahip olduğuna ve istenilen iç tutarlık, test-tekrar test güvenilirliği, bileşen, ayrışan ve yordayıcı geçerlik değerlerine sahip olduğuna işaret etmiştir. Ardından 548 katılımcı COVID-19 Psikolojik Zorlanma Ölçeği'ni yanıtlamış, doğrulayıcı faktör analizi sonuçları ölçeğin üç faktörlü yapısını desteklemiştir. Tez çalışması kapsamında yapılan ikinci araştırmada ise Mart 2020'de 429 katılımcıdan obsesif inanışlar, obsesif-kompulsif belirtiler, COVID-19'a ilişkin psikolojik zorlanma ve COVID-19 ile ilişkili güvenlik davranışları ölçümlerini yanıtlamaları istenmiş, Eylül 2020'de ise birinci ölçümü yanıtlamış olan 279 katılımcı obsesif-kompulsif belirtiler, COVID-19'a ilişkin psikolojik zorlanma ve güvenlik davranışlarını içeren takip değerlendirmesine katılmıştır. Bulgular başlangıçtaki obsesif inanış düzeyinin altı ay sonraki obsesif-kompulsif belirtiler aracılığıyla COVID-19'a ilişkin psikolojik zorlanmayı yordadığını göstermiştir. Ayrıca başlangıçtaki obsesif inanışların altı ay sonraki obsesif-kompulsif belirti şiddeti ve pandemiye ilişkin psikolojik zorlanma düzeyi aracılığıyla güvenlik davranışlarının sıklığını yordadığı görülmüştür. Araştırmaların bulguları COVID-19'a İlişkin Psikolojik Zorlanma Ölçeği'nin çok boyutlu, geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğuna işaret etmiş; bilişsel yanlılıklar, obsesif-kompulsif eğilimler ve pandemiye ilişkin psikolojik süreçler arasındaki ilişki ile ilgili alanyazına katkıda bulunmuştur. Bulgular değerlendirilerek önleme ve tedavi stratejilerine yönelik çıkarımlar tartışılmıştır.
Obsesif kompulsif belirtiler veya sosyal kaygı belirtileri sergileyen üniversite öğrencilerinde kişilerarası duygu düzenlemenin incelenmesi
Duygu düzenlemeye ilişkin çalışmaların çoğu birey içi süreçlere odaklanmaktadır. Fakat son zamanlarda bu alanda yapılan çalışmaların odağı duygu düzenlemenin eksik kalan sosyal bağlamına kaymıştır. Duygu düzenlemenin sosyal bağlamı olarak ifade edilen kişilerarası duygu düzenleme alanına yönelik çalışmalar son on yıla dayanmaktadır. Mevcut çalışma duygu düzenlemenin yeni çalışılan sosyal yönünü obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ve sosyal kaygı bozukluğunda (SKB) keşifsel bir şekilde incelemeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda Türkiyenin çeşitli üniversitelerinde okuyan öğrencilere ulaşılmıştır. Çalışma iki aşamadan oluşmuştur. İlk aşamanın amacı yüksek düzey ile düşük düzey OKB veya SKB belirtileri sergileyen katılımcıları belirlemek ve kişilerarası duygu düzenlemeyi diğer değişkenlerle incelemektir. İkinci aşamanın amacı ise grupların olumsuz duyguları tetiklendikten sonra açığa çıkan duygularla nasıl başa çıktılarını ölçemeye çalışmaktır. Birinci çalışma sonunda kişilerarası duygu düzenleme stratejileri alt boyutu olan olumlu duyguyu arttırmada gruplar arası anlamlı farklar elde edilmiştir. Yüksek düzey OKB ve yüksek düzey SKB belirtileri sergileyen öğrencilerin olumlu duygularını arttırmak için diğer insanlara yönelme ihtiyacının daha az olduğu ve pozitif duygu sonrasında diğer insanlarla kurdukları iletişimden daha az doyum ve keyif aldıkları bulunmuştur. İkinci aşamada katılımcılara olumsuz duygularını tetikleyecek senaryolar verilmiştir. Sonrasında hem kişilerarası duygu düzenleme hem de birey içi duygu düzenleme ölçekleri katılımcılara sunulmuştur. Araştırma sonunda OKB düzeyi yüksek olanların duygularını bastırarak düzenlemeye çalıştıkları bulunurken, SKB düzeyi yüksek olanların duygularını bastırarak ve bilişsel yeniden değerlendirme stratejilerini daha az uygulayarak duygularıyla başa çıkmaya çalıştıkları saptanmıştır. Bununla birlikte kişilerarası duygu düzenleme alanında OKB grupları arasında anlamlı bir fark elde edilememiş fakat yüksek düzey SKB belirtileri gösteren grubun düşük vi düzey SKB belirtisi sergileyen gruba kıyasla diğer insanlardan daha az bakış açısı almaya ihtiyaç duydukları bulunmuştur. Bir diğer ifadeyle diğerlerinden durumun o kadar kötü olmadığını ve diğer insanların daha kötü şeyler yaşadıklarını duymaya ihtiyaçlarının yüksek SKB grubunda daha az olduğu görülmüştür. Mevcut bulgular bağlanma kuramı, ebeveynlik özellikleri, kültür ve tanılar üstü kavramlarla tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler Duygu Düzenleme, Kişilerarası Duygu Düzenleme, Obsesif Kompulsif Belirtiler, Sosyal Kaygı Belirtileri
Güvenli olmayan bağlanma stilleri ile obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenlemede güçlük, kişilerarası duygu düzenleme ve baskılamanın aracı rolünün incelenmesi
Duygu düzenleme sürecinde yaşanan aksaklıkların zihinsel problemler ile yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. Duygu düzenlemenin hem içsel hem kişilerarası boyutunun güvenli olmayan bağlanma ve obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkide sahip olduğu etkinin anlaşılması alanyazında geliştirilen önleyici müdahalelere önemli bilgiler sağlayacaktır. Mevcut çalışmada güvenli olmayan bağlanma stilleri ve obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişki incelenirken duygu düzenlemede güçlük, kişilerarası duygu düzenleme ve baskılamanın aracı rolü değerlendirilecektir. Çalışmanın örneklemini 18 yaşından büyük, herhangi bir psikiyatrik tanıya sahip olmayan 353 katılımcı oluşturmuştur. Çalışma kapsamında katılımcılardan Demografik Bilgi Formu, Duygu Düzenlemede Güçlük Ölçeği, Duygu Düzenleme Anketi-Baskılama Alt Testi, Kişilerarası Duygu Düzenleme Ölçeği, Boyutsal Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-İlişki Yapısı'nı doldurmaları istenmiştir. Çalışmanın hipotezlerine uygun olarak seri çoklu aracı değişken analizi yürütülmüştür. PROCESS eklentisi üzerinden Model 6 seçilmiştir. Yürütülen analiz sonucunda duygu düzenlemede güçlük ve baskılamanın hem tek başlarına hem de aynı anda kaygılı bağlanma ve obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkide aracı rol oynadığı bulunmuştur. Aynı ilişkide kişilerarası duygu düzenleme yalnızca duygu düzenlemede güçlük ve baskılama ile beraberken aracı rol üstlenmiştir. Kaçıngan bağlanma ve obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkide ise baskılamanın hem yalnız başına hem de kişilerarası duygu düzenleme ile aynı anda aracı rol oynadığı görülmüştür. Elde edilen bulgular bağlanmanın obsesif kompulsif belirti düzeyinde duygu düzenleme süreci aracılığıyla etkisi olduğuna işaret etmektedir.
Çocukluk çağı travmaları ile obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün ve obsesif inançların aracı rolünün incelenmesi
Bu çalışmada çocukluk çağı travmatik yaşantılarının obsesif kompulsif belirtiler ile olan ilişkisinde obsesif inançların ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rollerinin incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmanın örneklemi Türkiye'deki farklı illerden gönüllü katılım sağlayan 18-35 yaş arasındaki 421 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara elektronik ortamda hazırlanan veri seti sunulmuştur. Oluşturulan veri setinde ilk olarak Gönüllü Katılım Formu'nu onaylayan katılımcılara, çalışmanın hedefleri doğrultusunda sırasıyla Sosyodemografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Obsesif İnanışlar Envanteri, Vancouver Obsesif-Kompulsif Envanteri ve Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmada yer alan değişkenlerin ilişkilerin incelenmesi için Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Katsayısı Analizi, aracı değişkenlerin rollerinin değerlendirilmesi için Paralel Çoklu Aracı Değişken Analizi yapılmıştır. Analizler sonucunda çocukluk çağı travmalarının obsesif kompulsif belirtiler ile olan ilişkisinde duygu düzenleme güçlüğünün ve obsesif inançların aracılık rolünün anlamlı olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte aracı değişkenlerin rolleri karşılaştırıldığında ise duygu düzenleme güçlüğünün ve obsesif inançların aracı rolleri arasında anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular ilgili alan yazın ışığında tartışılmıştır ve çalışmanın klinik doğurgularına, sınırlılıklarına ve yeni çalışmalar için önerilere yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler Çocukluk Çağı Travmaları, Obsesif Kompulsif Belirtiler, Duygu Düzenleme Güçlüğü, Obsesif İnançlar
Rıza dışı öpüşme senaryolarında nötralizasyon türünün zihinsel kirlenme ve OKB semptomlarına etkisinin cinsiyetler arası incelenmesi: Üniversite örnekleminde bir çalışma
Zihinsel kirlenme kavramı, obsesif-kompulsif bozuklukta sıklıkla görülen kirlenme korkusu ve yıkanma-temizlenme kompulsiyonu ile ilişkili bir tanımdır (Rachman, 2004). Zihinsel kirlenme, kirli olduğu düşünülen kişi ya da nesne ile doğrudan temas etmeden oluşan içsel bir kirlilik hissidir. Önceki çalışmalar cinsel saldırı mağduru kadınların zihinsel kirlenme belirtileri taşıdığını göstermiştir. Bu nedenle sonraki çalışmalarda zihinsel kirlenme duygularını uyandırmak için "rıza dışı öpüşme" senaryoları kullanılmıştır. Çalışmanın iki temel amacı vardır. İlki, benlik korkusu, suçluluk, tiksinme yatkınlığı ve duyarlılığı ve obsesif-kompulsif semptomların zihinsel kirlenme ile ilişkilisini incelemektir. İkinci amaç ise zihinsel kirlenme derecesinin nötralizasyon koşulu ve cinsiyete göre farklılaşmasını araştırmaktır. Katılımcılar Hacettepe Üniversitesinde eğitim gören 65 kadın, 56 erkek üniversite öğrencisinden oluşmuştur. Katılımcılar bir dizi ölçek formunu doldurduktan sonra ilk zihinsel kirlenme seviyesini belirlemek için zihinsel kirlenme formunu doldurup hayali senaryoyu dinlemişlerdir. Senaryo sonrası tekrar zihinsel kirlenme formu doldurulmuş, sonrasında rastsal olarak fiziksel yıkama, zihinsel yıkama ve kontrol grubu olmak üzere 3 nötralizasyon grubundan birisine atanmışlardır. Nötralizasyon eylemi sonra form tekrar doldurulmuş ve son olarak beş dakika ara verildikten sonra son kez doldurulmuştur. Zihinsel kirlenme ile ilişkili faktörleri incelemek için yapılan hiyerarşik regresyon sonuçları benlik korkusu, suçluluk, tiksinme ve obsesif-kompulsif bozukluk semptomlarının senaryo sonrası zihinsel kirlenme derecesini anlamlı şekilde yordadığını göstermiştir. Nötralizasyon davranışının zihinsel kirlenme üzerindeki cinsiyetler arası etkisini incelemek amacıyla 4 (Zaman: Zaman 1, Zaman 2, Zaman 3, Zaman 4) x 2 (Cinsiyet: Kadın, Erkek) x 3 (Nötralizasyon Koşulu: Fiziksel Yıkama, Zihinsel Yıkama, Kontrol) tekrarlı ölçüm çoklu varyans analizi (MANOVA) uygulanmıştır. Sonuçlar, senaryo sonrası belirtilen zihinsel kirlenme seviyesinin bütün gruplar için en yüksek seviyede olduğunu ve sonrasında azalmaya başladığını ve kadınların Zaman 2, Zaman 3 ve Zaman 4'te erkeklere kıyasla daha fazla zihinsel kirlenme hissettiğini göstermiştir. Nötralizasyon davranışı sonrası, fiziksel yıkama ve zihinsel yıkama grupları kontrol grubundan daha az zihinsel kirlenme belirtmişlerdir. Bununla birlikte beş dakika bekleme süresi sonrası zihinsel kirlenme düzeyi bütün gruplarda eşitlenmiştir.
Obsesif kompulsif bozuklukta düşünce eylem kaynaşması, büyüsel düşünce ve şizotipal kişilik özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Obsesif kompulsif bozukluk tanısı olan hastalarda düşünce eylem kaynaşması, büyüsel düşünce gibi bilişsel yanlılık hatalarının ve şizotipal kişilik özelliklerinin hastalık gelişiminde ve süreğenliğinde rolü olduğuna dair literatürde çeşitli bulgular yer almaktadır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluk tanısı olan kişilerde; kesitsel olarak düşünce eylem kaynaşması, büyüsel düşünce ve şizotipal kişilik özelliklerinin sağlıklı kişilerle karşılaştırılması, tüm grupta ve ayrı olarak hasta ve kontrol gruplarında ilgili parametrelerinin obsesif kompulsif belirtilerle ve kendi aralarındaki ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ekim 2018 – Mayıs 2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş ya da Psikiyatri Kliniği'nde yatarak tedavi almış, obsesif kompulsif bozukluk tanısı konulmuş olan 37 katılımcı, araştırma grubu olarak; herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 36 sağlıklı katılımcı ise kontrol grubu olarak araştırmaya alınmıştır. Sağlıklı kontrol grubuna alınacak katılımcılara DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) uygulanmış, tüm katılımcılar Sosyodemografik Bilgi Formu, Düşünce Eylem Kaynaşması Ölçeği (DEK-Ö), Vancouver Obsesif Kompulsif Envanteri (VOKE), Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Büyüsel Düşünce Ölçeği (BDÖ), Şizotipal Kişilik Ölçeği (ŞKÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) ile değerlendirilmişlerdir. Hasta grubu katılımcılarının Düşünce Eylem Kaynaşması Ölçeği ( DEK-Ö ) toplam puan ve tüm alt boyutlarının puanları bakımından, büyüsel düşünce ölçeğinden ( BDÖ ) ve şizotipal kişilik ölçeğinden ( ŞKÖ ) aldıkları puanlar bakımından, kontrol grubu katılımcılarının aldıkları puanlara göre anlamlı olarak yüksek değerler sergiledikleri saptanmıştır. DEK-Ö ve alt boyutlarının BDÖ ve ŞKÖ ile ilişkilerine bakıldığında hasta grubunda büyüsel düşünceyi ölçen BDÖ ile DEK'in tüm alt boyutları arasında; şizotipal özellikleri değerlendiren ŞKÖ ile DEK-Olabilirlik ( DEK-O ) ve DEK-Olabilirlik Diğerleri ( DEK-OD ) alt boyutlarıyla anlamlı pozitif yönde ilişkileri olduğu saptanmıştır. Tüm örneklemde ve hasta grubunda yapılan analizlerde, DEK-O alt boyutu ve DEK-Ahlâk ( DEK-A ) alt boyutu ve BDÖ'den ve ŞKÖ'den alınan puanlar ile Vancouver Obsesif Kompulsif Envanteri ( VOKE )'nin tüm alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Hasta grubunda yapılan korelasyon analizlerinde büyüsel düşünce ile; VOKE-Obsesyonlar, VOKE-Kontrol Etme, VOKE-Biriktirme, VOKE-Kararsızlık, VOKE-Sadece Doğru Hissetme alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler saptanmış; ancak, VOKE-Bulaşma Kirlenme alt boyutu ile aralarında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Obsesif kompulsif bozukluk tanısı olan hastaların sağlıklı kontrollere göre düşünce eylem kaynaşması ve büyüsel düşünce gibi bilişsel yanlılık hatalarını daha fazla yaptıkları ve bu kişilerde şizotipal kişilik özelliklerinin daha yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Obsesif kompulsif bozukluk tanısı olan hastalarda büyüsel düşünce ile DEK'in tüm alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler saptanmış olmasına rağmen, kontrol grubu katılımcılarında büyüsel düşünceyle sadece DEK-Toplam puanı ve DEK-Ahlâk alt boyutu arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. DEK-A, DEK-O, DEK-Olabilirlik Kendisi ( DEK-OK ), büyüsel düşünce ve şizotipal kişilik özelliklerinin cinsel, dini, ve zarar verme obsesyonlarıyla; kontrol etme kompulsiyonlarıyla ve biriktirme/istifleme obsesyonları ve kompulsiyonları ile anlamlı derecede pozitif ilişki içerisinde oldukları saptanmıştır.
Üstbilişlerin obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellik üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada üstbilişler ile obsesif kompulsif belirtiler, dürtüsellik ve kaygı arasındaki ilişkiler ve obsesif kompulsif belirti, dürtüsellik ve kaygı gruplarının üstbilişler açısından farklılıkları incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi 18 ve 56 yaşları arasında 300 kişiden oluşmaktadır. Araştırmada katılımcıların üstbilişlerini değerlendirmek için Üstbilişler Ölçeği-30, dürtüsellik düzeylerini belirlemek için Barrat Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu, kaygı düzeylerini belirlemek için Durumluk / Sürekli Kaygı Envanteri- Sürekli Kaygı Ölçeği ve obsesif kompulsif belirti düzeyini değerlendirmek için Vancouver Obsesif Kompulsif Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, üstbilişlerin obsesif kompulsif belirtileri, kaygı ve dürtüselliği yordadığı bulunmuştur. Obsesif kompulsif belirtileri üstbilişlerin alt faktörlerinden endişenin tehlikeli ve kontrol edilemez olduğuna dair olumsuz inançlar ve düşünceleri kontrol ihtiyacı yordarken; kaygıyı endişenin tehlikeli ve kontrol edilemez olduğuna dair olumsuz inançlar, düşünceleri kontrol etme ihtiyacı ve bilişsel güvensizlik; dürtüselliği ise bilişsel güvensizlik alt boyutları yordamaktadır. Obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellik arasında üstbilişler açısından fark bulunmuştur ve fark kaygı ve dürtüsellik grupları arasında görülmektedir. Mevcut çalışmanın ve gelecekteki çalışmaların ışığında obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellikle ilgili psikopatolojilerin önlenmesi ve tedavisi ve obsesif kompulsif bozukluğun sınıflanması konusunda gelişmelerin sağlanması beklenmektedir.
18-45 yaş arası bireylerin ekran kullanma alışkanlıkları ile narsisizm, öznel iyi oluş ve obsesif kompulsif bozukluk düzeylerinin incelenmesi
Ekran bağımlılığı kavramı, modern toplumun önemli bir sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar teknoloji insan hayatını kolaylaştırsa da beraberinde birçok problem de getirmektedir. Ekranlarla ve internetle iç içe yaşayan insanlar, artık bu kavramlar olmadan yaşayamaz hale gelmekte, hatta bağımlı olmaktadırlar. Her bağımlılıkta olduğu gibi ekran bağımlılığında da pek çok psikolojik faktör ve etkiler bulunmaktadır. Literatürde ekran bağımlılığı ile birçok psikolojik değişkenin ilişkisini inceleyen çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Obsesif kompulsif bozukluk, narsisizm ve öznel iyi oluş kavramlarıyla ilişkisinin üzerine çalışmalar da bulunmaktadır. Fakat bu çalışmalar genelde ilkokul, ortaokul veya lisedeki kişiler üzerine yapılmıştır. Çalışma, çalışan kesimden 18-45 yaş arası erken yetişkin ve yetişkinler ile yapılarak; alanyazına katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Bu nedenle çalışma zamanları ve boş zamanlarındaki ekran aktivitelerini açık bir şekilde görmek amacıyla; Ekran Bağımlılık Envanteri kullanılmıştır. Ekran bağımlılığı ile obsesif kompulsif bozukluk, narsisizm ve öznel iyi oluş düzeyleri arasındaki ilişkiyi ölçmek için kullanılan anketler: Narsisizm Envanteri, Öznel İyi Oluş Envanteri ve Vancouver OKB Envanteri'dir. Bahsedilen ölçekler, Marmara Bölgesi'nden çalışan 350 kişiye araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS programına girilerek, analiz edilmiştir. Araştırma soruları doğrultusunda Bağımsız Örneklem-t Testi, Varyans Analizi, korelasyon ve regresyon analizleri yapılmıştır. Ekran Bağımlılık Envanteri için Açımlayıcı Faktör Analizi kullanılmıştır. Elde edilen analiz sonuçlarına göre narsisizmin alt boyutlarından Teşhir ve Otorite ile ekran bağımlılığının anlamlı ilişkisi vardır. Ekran Bağımlılığı ile Vancouver OKB ölçeğinin tüm alt boyutları arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki bulunmaktadır. Ekran bağımlılığı ile öznel iyi oluşun alt boyutlarından ''başkasına imrenme'' ve ''karamsarlık'' arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ekran bağımlılığı cinsiyete ve eğitim durumlarına göre anlamlı farklılık göstermemektedir. Ekran bağımlılığı ölçüldüğünde maddi durumunu orta ve çok iyi olarak ifade eden katılımcılar arasındaki fark anlamlıdır. Maddi durumu çok iyi olanların ekran bağımlılıkları daha fazladır. Anahtar Kelimeler: Ekran Bağımlılığı, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Narsisizm, Öznel İyi Oluş
Tip 2 diyabet hastalarında orta ve ciddi hipoglisemi komplikasyonunun, Obsesif Kompulsif Bozukluk semptomları üzerine etkisi
Tip 2 diyabet tüm dünyada ve ülkemizde prevalansı hızla artmakta olan ve ülkemizde hasta sayısı 7 milyonu aşan kronik bir hastalıktır. Tip 2 diyabet zaman içerisinde çeşitli komplikasyonlara ve ek hastalıklara neden olabilmektedir. Hastalarda en sık rastlanan ve tedavi başarısını olumsuz etkileyen diyabet komplikasyonu hipoglisemidir. Diyabete bağlı komplikasyonların yaşanması başta depresyon ve anksiyete olmak üzere birçok psikolojik soruna neden olabilmektedir. Literatürde diyabet ve/veya komplikasyonları ile çeşitli psikolojik sorunlara dair birçok araştırma yer almaktadır. Ancak diyabet ve obsesif kompulsif bozukluk ilişkisinin incelendiği çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Diyabetli hastalarda hipoglisemi komplikasyonu ile obsesif kompulsif bozukluk ilişkisinin incelendiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu araştırmanın temel hedefi bir ilk olarak tip 2 diyabet hastalarında en sık görülen komplikasyon olan hipogliseminin, obsesif kompulsif bozukluk semptomları üzerindeki etkisini incelemektir. Araştırmanın örneklemini 2019 yılında Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Acil Servisine hipoglisemi nedeniyle başvuran tip 2 diyabetli hastalar (n1 :20) ve hipoglisemi yaşamamış olan tip 2 diyabetli hastalar (n2:20) oluşturmaktadır. Verilerin toplanmasında Bilgilendirilmiş Onam Formu, Sosyo-Demografik Form, Hipoglisemi Korku Ölçeği (HKÖ) ve Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) kullanılmıştır. Grup farklılıklarının değerlendirilmesi için parametrik olmayan testler kullanılmış ve elde edilen sonuçların raporlanabilmesi için Spearman korelasyon analizi ve regresyon analizlerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonuçlarında, iki grup arasında obsesif kompulsif semptom seviyeleri açısından anlamlı farklılıklar raporlanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar değerlendirilerek araştırmacılara ve sağlık çalışanlarına tavsiyelerde bulunulmuştur.
Okul çağı çocuklarında cinsiyet açısından obsesif kompulsif bozukluk belirtileri arasındaki farkların incelenmesi
Bu çalışmanın amacı bir eğitim kurumuna devam eden ilkokul çağı çocuklarında; cinsiyetler arasında OKB belirtileri açısından farklılıkların ve çocuklardaki OKB belirtileri ile davranışsal sorunların ilişkisinin incelenmesidir. Araştırmanın örneklemi bir ilkokulda eğitim gören 98 kız ve 72 erkek olmak üzere toplam 170 çocuk ve ebeveynlerinden oluşmaktadır. Çocuklardaki obsesyon ve kompulsiyonlar "Boyutsal Yale Brown Obsesif Kompulsif Belirti Ölçeği (BY-BOKÖ)" ile davranışsal sorunlar "4-18 Yaş Çocuk ve Ergenler İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇEDDÖ/4-18)" ile değerlendirilmiştir. Bulaşma, diğer (batıl inanç, uğurlu uğursuz sayılar v.b.) ve toplam OKB belirti puanlarının kız çocuklarında erkek çocuklarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek olduğu belirlenmiştir.Cinsel ve dini, zarar verme, simetri/sıralama /tekrar ve biriktirme belirti grupları açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Toplam OKB belirtileriyle içe yönelim, dışa yönelim ve toplam problem davranış sorunları arasında pozitif yönlü anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Çalışmamızın sonuçları okul çağı çocuklarında OKB belirtileri açısından cinsiyetler arasında bazı farklar olduğunu ve OKB belirtileri ile problem davranışlar arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın sonuçları, okul çağı çocuklarında OKB semptomlarının taranmasının ve davranışsal sorunlarla birlikte değerlendirilmesinin önemine dikkat çekmektir.
Lacanyen psikanalitik klinikte obsesyonel öznenin kaygısının imkanı
Bu çalışmada, Lacanyen Psikanalitik Özne Kuramı çerçevesinde bir vaka analizi üzerinden semptomun ele alınışı nitel bir çalışma ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı, Obsesyonel Yapı ve OKB tanısının; semptomun farklı ele alınışı üzerinden, vaka analizi ile öznenin tarihselliği ve dilinde ortaya koymaya çalışmaktır. Bu bağlamda birinci bölümde araştırmanın konusu, içeriği, problematiği; ikinci bölümde psikiyatri ve klinik psikolojide semptom ve tanı ile Lacanyen psikanalitik kuramda semptom ve yapı incelenmiştir. Çalışma, Lacanyen psikanalitik kuramı esas alınarak OKB tanısı almış ve geçmiş tedavi deneyimlerine sahip bir kadın ile yürütülmüştür. Çalışma boyunca süpervizyon desteği alınmıştır. Sekiz aylık süreç boyunca kişinin izni doğrultusunda, veri analizi için ses kaydı alınmıştır. Dördüncü bölümde çalışmanın amacı doğrultusunda psikanalitik söylem analizi perspektifinde klinik vaka çalışması; sonrasında kuramsal tartışma yürütülmüştür. Bu bağlamda çalışmanın sonucu olarak; DSM merkezci semptomun ele alınışında görülen davranış ve düşüncelere yönelinmesinden ziyade, Lacanyen psikanalitik özne kuramı çerçevesinde öznenin tarihselliği ve dilinde, semptomun anlamı ve işlevinin önem taşıdığı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Obsesyonel Özne, Obsesyonel Nevroz, OKB, Semptom, Lacanyen Psikanalitik Özne Kuramı
Ergenlik dönemi dini obsesif kompulsif bozukluk (OKB): Din eğitimi alan öğrenciler üzerine karşılaştırmalı bir inceleme
Obsesyonlar bireylerin günlük yaşayışlarını etkileyen bastırılamayan, tekrarlayıcı düşünceler, dürtülerdir. Kompulsiyonlar ise bu düşüncelere bağlı olarak kaçınmayla ortaya çıkan, yineleyici eylemlerden oluşan ruhsal problemlerdir. OKB'nin bir türü olan dini OKB ise bu bozukluğun dini içerikli unsurlar içerdiği halidir. Bireyin günlük yaşamını olumsuz yönde etkilediği gibi dini yaşantısını da sekteye uğratabilmektedir. İstanbul'da Ortaokul'da, İmam Hatip Ortaokulu'nda ve Hafızlık eğitimi veren kurumlarda dini eğitim alan 13-15 yaş arası ilk ergenlik dönemindeki gençlerde dini OKB eğilimi ve din eğitimi açısından karşılaştırılması araştırmanın temel konusudur. OKB ve dini OKB hakkında bilgi vermek, ergenlik dönemi gelişim evrelerini incelemek, Türkiye'de dini OKB konusunu ele alan ampirik çalışmaları tespit etmek, OKB ve dini OKB düzeyi açısından Erken ergenlik döneminde din eğitimi alan öğrencilerin aldıkları dini eğitime, hafızlık yapma durumuna, bazı demografik değişkenlere, anne-baba yetiştirme tarzına ve din eğitimi/ hafızlık eğitimi alınan din eğitimcisinin eğitim tarzına göre karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Dini OKB temelinde literatürdeki çalışmaların yetersiz olması, hafızlık öğrencileri üzerinde dini OKB ekseninde müstakil bir çalışmanın bulunmaması, erken ergenlik döneminde ortaya çıkma eğiliminde olan OKB'nin bu dönemdeki katılımcıların örneklem olarak seçilmesi bu araştırmayı önemli kılmaktadır. Nicel araştırma yöntemlerinden anket tekniği kullanılmıştır. Katılımcılara kişisel bilgi anketi, OK Ölçeği, Penn Dinsel Obsesyonlar Ölçeği, Dini Kompulsiyonlar Ölçeği uygulanmıştır. Veriler Ortaokul'da, İmam Hatip Ortaokulu'nda ve hafızlık eğitimi veren kurumlarda öğrenim gören 13-15 yaş arasındaki ergenlerin rastgele seçilmesi ile elden toplanmıştır. Dini eğitim alınan kuruma göre OKB ve dini OKB düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilmiştir. Hafızlık yapma durumuna göre hafızlık yapanlarda OKB ve dini OKB düzeyi diğerlerine göre daha düşük olarak tespit edilmiştir. Demografik değişkenler, anne-baba yetiştirme tarzı, din eğitimcisinin yetiştirme tarzı açısından OKB ve dini OKB düzeyleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir.
Dinî Obsesif Kompulsif Bozukluk eğilimi: Üniversite öğrencileri üzerine karşılaştırmalı bir araştırma
Giriş: Geçmişten günümüze çeşitli psikopatolojiler insanların yaşamını etkilemiştir. Bunlardan biri de obsesif kompulsif bozukluğun (OKB'nin) bir alt türü olan dinî OKB'dir. Dinî OKB, insanların dinî yaşam kalitesini düşüren ve dinle olan olumlu ilişkilerini sekteye uğratan bir psikopatolojidir. Konu: Çanakkale ve İstanbul illerinde İlahiyat/İslami İlimler, Tıp, Sağlık Bilimleri ve Eğitim Bilimleri Fakültelerinde okuyan öğrencilerdeki dinî OKB eğilimi araştırmanın konusudur. Amaç ve Önem: OKB ve dinî OKB eğiliminin bazı sosyodemografik değişkenlerle ilişkisini belirlemek; dinî obsesyon eğiliminin dinî bilgi edinilen yer ve kendini dinî inanç açısından değerlendirme ile ilişkisini belirlemek ve OKB ve dinî OKB ile çocuk yetiştirme tarzları arasında ilişki bulunup bulunmadığını tespit etmek araştırmanın amaçlarıdır. Dinî OKB'li bireylerin çoğunlukla semptomlarını gizlemesi nedeniyle geç tanı aldığı ve bu psikopatolojinin yirmili yaşlarda başladığı göz önünde bulundurulduğunda, bu araştırmanın dinî OKB tanısı almayan genç örneklemde dinî OKB eğilimini ortaya çıkarması açısından ehemmiyetli olduğu düşünülmektedir. Yöntem: Nicel türde yapılan bu araştırmada veriler, 2020-2021 eğitim öğretim yılında; Tıp, Sağlık Bilimleri, Eğitim Bilimleri ve İlahiyat/İslami İlimler fakültelerinde okuyan üniversite öğrencilerinin çevrimiçi olarak katılımına sunulan anket formuyla toplanmıştır. Veriler SPSS 25.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Sosyodemografik bilgi formu, OKB eğilimi ölçeği (BOCS), penn dinî obsesyonlar ölçeği (PIOS) ve dinî OKB eğilimi ölçeği araştırmada kullanılan veri toplama araçlarıdır. Bulgular: Katılımcıların cinsiyetleri ile dinî obsesyon eğilimleri arasında anlamlı bir fark saptanmıştır. Katılımcıların üniversite alanları ile OKB eğilimi ve dinî obsesyon eğilimleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Katılımcıların dinî bilgilerini edindikleri yer ile dinî obsesyon eğilimleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Katılımcıların kendilerini dinî inanç açısından değerlendirmeleri ile OKB ve Dinî OKB eğilimleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Anne ve babanın çocuk yetiştirme tarzına göre OKB eğilimi ölçeği, Penn Dinî Obsesyonlar ölçeği ve Dinî OKB eğilimi ölçeği arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.
Dini takıntı ve dindarlık ilişkisinde düşünce-eylem kaynaşması, suçluluk duygusu ve kaygının rolü
Dini takıntı, nedeni net olarak anlaşılamayan ve pek çok kimsede tedavi arayışlarına cevap vermeyen bir psikolojik rahatsızlık türüdür. Literatürde dindarlık ile ilişkisini inceleyen pek çok çalışma olmasına rağmen, dini takıntının nedenine ve tedavisine yönelik bütüncül bir yöntem geliştirilememiştir. Buna katkı sağlamak amacıyla gerçekleştirilen mevcut çalışmanın ana hedefi, dini takıntı ve dindarlık arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkide düşünce-eylem kaynaşması, suçluluk duygusu ve kaygı hissinin rolünü belirlemektir. Bu amaçla korelasyonel desene bağlı olarak 18-60 yaş aralığında ve uygunluk (convenience) örnekleme yöntemi ile seçilen 202 kişiye (Erkek=66, Kadın=136) içinde ölçeklerin yer aldığın anket uygulanarak veriler elde edilmiştir. Ankette; kişisel bilgi formu (cinsiyet ve yaş), "Genel Kaygı Düzeyi", "Düşünce-Eylem Kaynaşması Ölçeği", "Obsesif-Kompulsif Bozukluk Ölçeği", "Dini-Ahlaki Suçluluk Duygusu Ölçeği", "Nevrotiklik/Kaygılı Kişilik Özellikleri Ölçeği", "Suçluluk ve Utanma Ölçeği" ve "Dindarlık Profilleri Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, sorgulayıcı dindarlık düzeyi yükseldikçe, dini takıntı seviyesinin azaldığı; sufi ve geleneksel dindarlık arttıkça ise dini takıntı belirtilerinin de arttığı gözlenmiştir. Aynı zamanda erkeklerin kadınlardan daha fazla dini takıntı rahatsızlığından mustarip olduğu görülmüştür.
OKB tanısı olan çocuk ve ergenlerde belirti dağılımının ebeveynlerindeki obsesif kompulsif belirti dağılımı ve ebeveyn tutumları ile olan ilişkisi
Problemin tanımı: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), çocuk ve ergenleri bilişsel, duygusal ve davranışsal alanlarda olumsuz etkileyen ruhsal bir bozukluktur. Çocuk ve ergendeki mevcut obsesif kompulsif semptomatoloji, bu hastaların ebeveynlerindeki obsesif-kompulsif semptomlar ve işlevsel olmayan ebeveyn tutumlarından da etkilenebilmektedir. Bu araştırma, OKB tanısı konulan çocuk ve ergenlerin obsesif-kompulsif belirtileri ile ebeveynlerinin obsesif kompulsif belirtileri ve anne baba tutumları arasında ilişki olabileceği hipotezinden yola çıkılarak planlanmıştır. Yöntem: Bu doğrultuda OKB tanısı konulan 7-18 yaşları arasında 18 çocuk ve ergen hasta ve onların ebeveynleri araştırma grubuna, daha önce OKB tanısı almamış almamış 7-18 yaşları arasında 18 çocuk ve ergen ve onların ebeveynleri ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. Bu araştırmada DY-BOCS (Boyutsal Yale-Brown Obsesif-Kompulsif Bozukluk Ölçeği) ölçeği ve Padua Envanteri, Anne-Baba Tutum Envanteri, Y-BOCS ölçeği Padua Envanteri, K-SADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli) uygulanmıştır. Bulgular: Araştırma sonuçlarına göre OKB tanısı olan ve olmayan gruplar ayrı ayrı değerlendirildiğinde anne-baba tutumu ile çocuk ve ergenlerin obsesif-kompulsif semptomlarının toplam şiddetleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Bütün katılımcıların sonuçları birlikte değerlendirildiğinde ebeveynlerinin demokratik tutumu ile OKB toplam ve global şiddet puanları arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. OKB tanılı çalışma grubunda ebeveyn tutumu ve çocuk ve ergenlerin obsesif-kompulsif semptom boyutları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. OKB tanısı olmayan karşılaştırma grubunda ebeveynin demokratik tutumu ile sıralama, simetri, sayma, tekrar tekrar yapma, her şeyin tam ayarında olması ihtiyacı alt boyutu arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bütün çocuk ve ergenlerin zarar hakkındaki obsesyon ve kompulsiyonları ile ebeveynlerin otoriter ve koruyucu-istekçi tutumları arasında ise pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç: Kısıtlılıkların bulunmasına rağmen bu çalışma sonucuna göre demokratik ebeveyn tutumunun OKB'nin semptom şiddetinde koruyucu rol oynadığı öne sürülebilir.
Obsesif kompulsif belirtilerin çocukluk çağı travma türleri ve dissosiyatif yaşantılarla ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı obsesif kompulsif belirtilerin, çocukluk çağı travmaları ve dissosiyasyonla olan ilişkisini klinik olmayan bir örneklemde travma alt boyutları bakımından değerlendirmektir. Yöntem: İnternet üzerinden 18-66 yaş aralığında 313'ü kadın, 75'i erkek olmak üzere toplam 388 katılımcıya ulaşılmıştır. Örneklemin yaş ortalaması 29,09±7,63'dir. Araştırmada çoğunluğunu kadın (%80,1), üniversite eğitim seviyesine sahip (%84,2)ve halen evli (%54,1) bireyler oluşturmaktadır. Çalışmada Sosyodemografik Bilgi Formu, Padua Envanteri, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği ve Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde, frekans dağılımları oluşturulmuş normallik dağılımlarında Kolmogorov–Smirnov testi, frekans analizi ve Pearson Korelasyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Bulgulara göre obsesif kompulsif belirtilerin çocukluk çağı travma alt boyutlarıyla ilişkili olduğu, ayrıca kirlenme obsesif kompulsif belirtisiyle çocukluk çağında deneyimlenen cinsel istismar yaşantısı arasında anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Diğer yandan düşüncelere dalma obsesif belirtisi ile derealizasyon/depersonalizasyon; dissosiyatif amnezi ile kontrol obsesif kompulsif belirti ve arasındaki anlamlı düzeyde ilişkiler bulunmuştur. Obsesif kompulsif belirtilerinin artmasıyla kişilerin belleklerine duydukları güvenin azalmasına bağlı olarak tekrarlayan kontrol davranışları edinmesi şeklinde açıklanmıştır. Sonuç: Bu bulgular doğrultusundan obsesif kompulsif belirtilerin, çocukluk çağı travmaları ve dissosiyasyon alt boyutları ile aralarında anlamlı bir ilişki olduğu her bir alt maddeye dair verilen puan arttıkça ilgili travma, dissosiyasyon ve obsesif kompulsif belirtinin de arttığı gözlemlenmiştir.
İlişki odaklı ve partner odaklı obsesif kompulsif belirtileri yordamada bağlanma stillerinin ve evlilik uyumunun rolü
Yetişkinlikte yakın ilişkilerde güvensiz bağlanmanın ilişkinin niteliğini etkilediği ve çeşitli psikopatolojileri öngördüğü bilinmektedir. İlişki ve partner odaklı obsesyon ve kompulsiyonlar literatüre son yıllarda kazandırılmış bir kavram olmakla birlikte, psikopatoloji olarak ele alındığı görülmektedir. Güvensiz bağlanma ile ilişkili olan ilişki ve partner odaklı obsesyon ve kompulsiyonların bir arada ele alındığı çalışmalar romantik ilişkiler kapsamında değerlendirilse de evli bireyler için araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı, yetişkin bağlanma stilleri ile evlilik uyumunun, ilişki ve partner odaklı obsesif kompulsif belirtiler üzerindeki yordayıcı rolünü araştırmaktır. Araştırmanın örneklemi, İstanbul'da yaşayan 22-70 yaş (M=40.75, SS=10.57) aralığındaki 380 evli bireyden (200 kadın, 180 erkek) oluşmaktadır. Çalışma kapsamında katılımcılara, Sosyodemografik Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar-2 Envanteri (YİYE-2), Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ), Romantik İlişki Odaklı Obsesyon ve Kompulsiyonlar Ölçeği (RİOKÖ) ve Partnere İlişkin Obsesif Kompulsif Belirtiler Ölçeği (PİOKBÖ) verilmiştir. Pearson korelasyon analizi, bağımsız gruplar T-testi, ANOVA tek yönlü varyans analizi, basit doğrusal regresyon ve çoklu regresyon analizleri yapılmıştır. Bulgulara göre, katılımcıların kaygılı ve kaçınmacı bağlanma stili ile evlilik uyumu, ilişki ve partner odaklı obsesif kompulsif belirti düzeylerini pozitif yönde anlamlı olarak yordamaktadır. Araştırma bulgularının, Obsesif Kompulsif Bozukluğun romantik ilişkilerde ortaya çıktığı düşünülen ilişki ve partner odaklı türünün iyileştirilmesinde, bağlanma ve evlilik uyumunun rolünün göz önüne alınması konusunda klinisyenlere yol gösterici olması beklenmektedir.
Yeme tutumu ile bağlanma stili, aleksitimi ve obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkinin incelenmesi
Yeme tutumunda bozulmalar ile başlayan ve yeme bozukluklarına kadar giden sürecin kaynağında hangi etkenlerin olduğu literatürde sıkça araştırılan bir konudur. Erken dönemde ebeveynler ile kurulan bağın yetişkinlik döneminde öne çıkan etkilerinin yanında, bireyin duygu tanımlama becerileri ve obsesif kompulsif belirtilerinin yeme tutumunda bozulmalar ile ilişkili olduğu göze çarpmaktadır. Bu çalışmanın amacı, yeme bozukluklarına giden süreç ile ilişkili olduğu bilinen bağlanma stilleri ve aleksitimi düzeyinin yeme tutumları üzerinde yordayıcı etki güçlerini incelemek ve obsesif kompulsif belirtilerin yeme tutumu ile ilişkisinin anlaşılmasına yardımcı olmaktır. Ayrıca, sosyodemografik ve diğer özelliklere göre bağlanma stilleri, aleksitimi, obsesif kompulsif belirtiler ve yeme tutumu puanlarının farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Araştırmaya psikiyatrik tanısı bulunmayan ve yaşları 18-45 arasında değişen 248 birey (131 kadın, 117 erkek) katılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik ve Diğer Bilgi Formu, Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği (ÜBBSÖ), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) ve Yeme Tutum Testi (YTT-26) anket şeklinde çevrimiçi olarak sunulmuştur. Sosyodemografik ve diğer değişkenlerin değerlendirilmesi için betimleyici analizler, bu değişkenlerin bağımlı ve bağımsız değişkenler üzerindeki etkilerini incelemek için parametrik olmayan testler, hipotezleri test etmek için ise korelasyon, basit doğrusal ve çoklu regresyon analizleri kullanılmıştır. Bulgulara göre, aleksitiminin yeme tutumu üzerinde pozitif yönlü en güçlü yordayıcı etki gücüne sahip olduğu, bağlanma stilleri alt boyutlarından kaçınan bağlanmanın yeme tutumunu pozitif yönde yordadığı saptanmıştır. Ayrıca, obsesif kompulsif belirtiler ile yeme tutumu arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Sağlıklı bireylerde bu tür ilişkilerin preklinik dönemde ortaya koyulması, yeme bozuklukları patolojisini tetikleyen faktörleri tanımlamanın yanı sıra farkındalık yaratmaya yardımcı olmak, yeme bozukluklarının tedavisinde önleyici stratejiler geliştirmek ve prognozu mümkün kılmak için uzun vadede önemlidir.
Obsesif kompulsif belirtiler, belirsizliğe tahammülsüzlük ve kaygı arasındaki ilişki: Covid-19 sürecine özgü bir çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Covid-19 pandemi sürecindeki bireylerde obsesif kompulsif belirti, belirsizliğe tahammülsüzlük ve durumluk kaygı düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmada 233'ü (%70.2) kadın ve 99'u (%29.8) erkek olmak üzere toplam 332 yetişkin katılımcıya internet üzerinden ulaşılmış olup yaş ortalaması 32.11±10.89 yıldır. Tüm katılımcılara sırasıyla Sosyodemografik ve Diğer Bilgi Formu, Padua Envanteri-Washington Eyalet Üniversitesi Revizyonu (PE-WEÜR), Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği Kısa Formu (BTÖ-12) ve Durumluk Kaygı Ölçeği (DKÖ) uygulanmıştır. Verilerin analizi aşamasında bağımsız gruplar t test, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), basit doğrusal regresyon ve çoklu doğrusal regresyon kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada katılımcılar DKÖ toplam puanı bakımından karşılaştırıldığında, bekar, yalnız yaşayan, toplu taşıma kullanan, evinde Covid-19 risk grubundan bireyler ile yaşayan, ekonomik düzeyi düşük katılımcıların kaygı düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Yapılan basit doğrusal regresyon analizi sonuçlarına göre BTÖ-12 alt boyutlarından hem ileriye yönelik kaygının hem de engelleyici kaygının kaygı düzeyini yordadığı görülmüştür. Yapılan çoklu regresyon analiz sonuçlarına göre ise birlikte ele alındıklarında belirsizliğe tahammülsüzlük kaygıyı yordarken obsesif kompulsif belirtilerin kaygıyı yordamadığı saptanmıştır. Sonuçlar: Çalışmanın bulgularından yola çıkarak belirsizliğe tahammülsüzlük düzeylerinin obsesif kompulsif belirti düzeylerini yordayıcı bir etken olduğu gözlenmektedir. Pandemi sürecinin belirsizlik içeren doğası düşünüldüğünde, belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyi yüksek olan bireylerin bu dönemde kaygı düzeylerinin de yüksek olması beklenen şekilde doğrulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Pandemi, Obsesif Kompulsif Belirtiler, Belirsizliğe Tahammülsüzlük, Kaygı.
Yetişkin bireylerde obsesif inanışlar ile aleksitimi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Obsesif inanışları etkileyen değişkenleri anlamak, yetişkin bireylere uygulanacak klinik müdahaleleri belirleme sürecinde önemlidir. Bu araştırmanın amacı; yetişkin bireylerin aleksitimi düzeyleri ile obsesif inanışları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştırma verileri Ocak-Mart 2020 tarihinde toplanmıştır. Çalışma örneklemi, İstanbul İlinde lisans eğitimi gören, rastgele örneklem seçimi ile belirlenen 18-26 yaş arası 246 erkek ve 104 kız öğrenci olmak üzere 350 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışmada katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Obsesif İnanışlar Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmanın betimsel istatistikleri analizinde; örneklem grubunun ortalama düzeyde obsesif inanışlara sahip olduğu, aleksitimik olmadıkları açıklanmaktadır. Araştırma sonucunda, Toronto Aleksitimi Ölçeği toplam puanı ile Obsesif İnanışlar Ölçeği toplam puanı arasında pozitif yönde yüksek şiddette ileri derecede anlamlı ilişki bulunmuştur. Toronto Aleksitimi Ölçeğinin alt boyutları olan duyguları tanımada güçlük, duyguları ifade etmede güçlük, dışa dönük düşünmenin obsesif inanışlar üzerinde anlamlı etkisinin olduğu, bu değişkenlerin obsesif inanışların %49'unu yordadığı görülmüştür. Toronto Aleksitimi Ölçeği toplam puanı ile Sorumluluk/Tehlike Beklentisi Alt Boyutu, Mükemmeliyetçilik/Kesinlik Alt Boyutu, Önem Verme/Düşünceleri Kontrol Etme Alt Boyutu toplam puanları arasında pozitif yönde yüksek şiddette anlamlı ilişki bulunmuştur. Duyguları Tanımlamada Güçlük Alt Boyutu toplam puanı ile Obsesif İnanışlar Ölçeği puanı, Sorumluluk/Tehlike Beklentisi Alt Boyutu puanı ile Mükemmeliyetçilik/Kesinlik Alt Boyutu puanı, Önem Verme/Düşünceleri Kontrol Etme Alt Boyutu puanı arasında pozitif yönde orta şiddette anlamlı ilişki bulunmuştur. Çalışmanın aleksitimi ve obsesif inanışlarla ilgili yapılacak araştırmalara ve klinik çalışmalara ışık tutması hedeflenmektedir. Anahtar Kelimeler: Aleksitimi, Obsesif inanışlar, Üniversite öğrencisi
Obsesif kompulsif belirtilerin, ilişki ve iş doyumu ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada obsesif kompulsif belirtilerin, ilişki ve iş doyumu ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca demografik değişkenlere göre obsesif kompulsif belirtilerin, ilişki ve iş doyumunun farklılık gösterip göstermediği incelenecektir. Bu araştırmayla birlikte literatürde yer alan bulgulara yeni bulgular eklenerek, elde edilen sonuçların tartışılmasıyla ileride yapılacak araştırmalara katkı sağlanması planlanmaktadır. Çalışmanın evrenini Kocaeli ili Gebze Barış Mahallesinde yaşayan bireyler oluştururken, örneklemi ise belirtilen yerde yaşayan ve maaş karşılığı çalışan 380 birey oluşturmaktadır. Yapılan bu çalışmada Sosyodemografik Bilgi Formu, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi, İlişki Doyumu Ölçeği ile Minnesota İş Doyum Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizi için SPSS 21 paket programı kullanılmıştır. Katılımcılardan elde edilen verilerin kontrolü sağlanarak uç değerler temizlenecektir. Normallik testi sonucunda verilerin normal dağıldığı belirlenmiş, normal dağılımda yer alan Parametrik Testlerden olan "t testi ve Tek Yönlü Anova" testi kullanılmıştır. Obsesif kompulsif belirtilerin, ilişki ve iş doyumuyla ilişkisinin incelenmesi için de korelasyon analizi kullanılacaktır. Araştırma sonucunda OKB ile iç ile dış kaynaklı doyum ve iş doyumu arasında anlamsız bir ilişki belirlenirken, OKB ile ilişki doyumu arasında da anlamsız bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Son olarak ilişki doyumu ile iç, dış kaynaklı doyum ve iş doyumu arasında pozitif yönde korelasyon bulunduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif, iş doyumu, ilişki doyumu
Üniversite öğrencilerinin sosyal görünüş kaygısı ve utangaçlık düzeylerinin obsesif kompulsif semptomlar ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinin sosyal görünüş kaygısı ve utangaçlık düzeylerinin, obsesif kompulsif semptomlar ile ilişkisini incelemektir. Çalışmanın örneklemini Haliç Üniversitesinde öğrenim gören 364 (273 kadın, 91 erkek) gönüllü lisans öğrencisi oluşturmaktadır. Çalışma kapsamında sosyodemografik bilgi formu, Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği (SGKÖ), Utangaçlık Ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) kullanılmıştır. Kadın katılımcıların Utangaçlık Ölçeği puanlarının erkek katılımcılara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Katılımcıların SGKÖ puanları ile MOKSL kontrol-temizlik, kuşku, ruminasyon alt boyut puanlarıyla birlikte toplam puanlarının pozitif ilişkili olduğu saptanmıştır. Utangaçlık Ölçeği puanları ile MOKSL kontrol-temizlik, kuşku, ruminasyon alt boyut puanlarıyla birlikte toplam puanlarının pozitif ilişkili olduğu saptanmıştır. Katılımcıların SGKÖ ve Utangaçlık Ölçeği puanlarının pozitif ilişkili olduğu saptanmıştır. Katılımcıların SGKÖ puanlarının, Utangaçlık Ölçeği ve MOKSL alt boyut puanlarının pozitif yönlü ve anlamlı ilişkili olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak sosyal görünüş kaygısının ve obsesif kompulsif semptom düzeylerinin yüksek olması, utangaçlık düzeylerini anlamlı yönde ve pozitif yönlü yordamaktadır.