Oxidative damage

56 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Sıçan miyokardit modelinde insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1)'in kardiyoprotektif etkileri

Doksorubisin (Dox) oksidatif hasara bağlı kardiyotoksisik etkisi nedeniyle miyokardite neden olmaktadır. İnsülin benzeri büyüme faktör (IGF)-1 antiinflamatuvar, antiapoptotik ve antioksidan özelliğe sahip kardiyovasküler sistem üzerinde etkili farmakolojik bir ajandır. Yapılan çalışmada Dox ile indüklenen miyokardit modelinde IGF-1'in moleküler mekanizmalarının aydınlatılması ve kardiyoprotektif etkilerinin araştırılması amaçlandı. Wistar albino erkek sıçanlar Kontrol, Dox (4mg/kg/hafta), IGF-1 (1 µg /kg iki gün arayla) ve Dox + IGF-1 (4mg/kg/hafta Dox ve 1 µg /kg iki gün arayla IGF-1) olarak 4 gruba ayrıldı ve tüm uygulamalar intraperitoneal olarak yapıldı. 4 haftalık deney protokolünün sonunda Ketamin ve Ksilazin anestezisi altında sakrifikasyon yapıldı. Kan serumundan CK-MB ve Troponin-I seviyeleri biyokimyasal analizlerle ölçüldü. Kalp dokusundan histopatolojik ve immünohistokimyasal (Kaspaz-3 ve ICAM-1) değerlendirmeler yapıldı. Ayrıca kalp dokusundan ELISA yöntemiyle TNF-α, IL-6, TAS ve TOS seviyeleri ile RTPCR yöntemiyle Beclin-1, SQSTM1, LC3, HIF-1α, iNOS, SERCA2a ve MasR gen ekspresyonları analiz edildi. Dox uygulaması histopatolojik ve immünokimyasal skorları, CK-MB, Troponin-I, TNF-α, IL-6 seviyelerini ve TOS/TAS oranını arttırdı. Moleküler analizler sonucunda Beclin-1, SQSTM1, LC3, SERCA2a, MasR ve HIF-1α ekspresyonlarını indükleyerek kardiyak hasara neden oldu. IGF-1 tedavisi sonrasında hasar parametrelerinde anlamlı seviyede iyileşme görüldü. Dox ile indüklenen miyokardit modelinde IGF-1'in SERCA2a/ MasR sinyal yolağı aracılı otofajiyi inhibe ederek kardiyoprotektif etki sağladığı bulundu. IGF-1'in Dox ile indüklenen miyokardit modelinde inflamatuvar süreçlerin düzenlenme, oksidatif hasarı azaltma, apoptotik hücre ölümü ve otofajiyi inhibe etme mekanizmalarıyla terapötik etki sağladığı bulundu.

DoksorubisinHayvan deneyleriKriyoprotektif ajanlar+6
Erinç Yücel
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metotreksat ile barsak epiteli hasarı oluşturulan sıçanlarda hesperidinin koruyucu etkisi

Amaç: Metotreksat, çeşitli tümör ve inflamatuvar hastalıklarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir folik asit antagonistidir. Yan etki olarak; kemik iliği hücreleri ve gastrointestinal mukoza hücreleri gibi, yüksek çoğalma hızı olan normal dokuları da etkiler. Reaktif oksijen türleri metotreksat ile uyarılmış barsak hasarının patogenezinde önemli rol oynamaktadır. Hesperidin bir antioksidandır. Bu çalışma, sıçanlarda metotreksat ile oluşturulan barsak hasarını önlemede hesperidin etkinliğini araştırmak amacıyla planlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışma ağırlıkları 275-420 g, 16 haftalık, 78 erkek Wistar albino sıçan ile yapıldı. Sıçanlar randomize olarak 4 gruba bölündü: Serum fizyolojik verilen kontrol grubu (n=19), hesperidin verilen grup (n=19), metotreksat verilen grup (n=19) ve metotreksat verilip hesperidin tedavisi uygulanan grup (n=21) idi. Sıçanlara tek doz metotreksat (20 mg/kg) intraperitonel olarak uygulandı. Hesperidin grubuna, hesperidin (200 mg/kg/gün) gavaj ile ardışık 5 gün, metotreksat+hesperidin grubuna, tek doz metotreksat tedavisinden sonra ardışık 5 gün hesperidin (200 mg/kg/gün) uygulandı. Sıçanlar 2., 4. ve 6. gün sakrifiye edildi. Jejunum doku örnekleri alınarak, histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: Yapılan 4. gün örnek incelemelerinde; metotreksat verilen grupta villus hasarı, kript hasarı, hücresel infiltrasyon, goblet hücre azalması ve total ince barsak hasarı skorunun, kontrol grubuna göre daha fazla olduğu saptandı (p=0,003, p=0,002, p=0,001, p=0,002, p=0,003). Metotreksat+hesperidin grubunda ise kript hasarı, metotreksat grubundan daha azdı ve istatistiksel olarak aralarında anlamlı farklılık bulundu (p=0,002). Metotreksat grubunda 4.gün indüklenebilir nitrik oksit sentazla immün boyanma kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmıştı (p=0,031). Metotreksat+hesperidin grubunda indüklenebilir nitrik oksit sentetaz ve interlökin 8 değerleri metotreksat grubundan daha düşüktü, aralarında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p=0,019, p=0,036). Yapılan 6. gün örnek incelemelerinde; metotreksat grubu ile metotreksat+hesperidin grubunda epitelin düzelmeye başladığı görüldü. Metotreksat grubunda Ki-67 proliferasyon indeksi kontrol ve metotreksat+hesperidin grubuna göre daha düşük bulundu. Metotreksat grubunda miyeloperoksidaz aktivitesi diğer gruplara göre daha yüksek olmakla beraber, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.Sonuç: Bizim sonuçlarımız, hesperidin uygulaması ile metotreksatla oluşturulan ince barsak hasarının azaldığını göstermiştir. Hesperidinin, metotreksatın kullanıldığı tedavilerde, barsak epitel hasarını azaltmak için klinik uygulamalarda kullanılabilir.

Bağırsak-inceHesperidinMetotreksat+2
Can Acıpayam
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu hastalarında ürotensin ıı düzeylerinin, oksidatif metabolizmanın ve oksidatif dna hasarının değerlendirilmesi

Amaç: Daha önce yapılmış pek çok çalışma ile erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda (E-DEHB) oksidatif dengenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında E-DEHB hastalarında Ürotensin-II (U-II) ve 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin (8-OHdG) düzeyi ile oksidatif metabolizma arasında ilişki bulunup bulunmadığını araştıran çalışmaya rastlamadık ve bunların arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 36 hasta ile 32 sağlıklı kontrolün serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), U-II ve 8-OHdG ölçümü ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplanması Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında TAS ve U-II değerleri açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.88 ve p=0.23). Hasta grubunda TOS ve OSİ değerleri yüksek bulunsa da anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.09 ve p=0.09). 8-OHdG değerleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.042). Korelasyon analizinde hastaların 8-OHdG düzeyleri ile TAS düzeyleri arasında pozitif yönde güçlü şiddette doğrusal bir ilişki gözlendi (r=0.599, p=0.001). Sonuç: Diğer psikiyatrik bozukluklardaki oksidatif stres çalışmaların aksine özellikle E-DEHB alanındaki çalışmalar görece daha azdır. E-DEHB hastalarında artmış ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan TOS ve OSİ seviyeleri ve kontrol grubuyla benzer TAS seviyeleri daha önce yapılmış çalışma sonuçlarının çoğunu ve yapılan tek meta-analizi destekler niteliktedir. E-DEHB hastalarında 8-OHdG seviyelerinin yüksek bulunması hastalığın özgül bir belirtisi olmaktan ziyade hastalığın kronik doğasına ve E-DEHB hastalarının çevresel etkenlerin oksidan etkilerine yaşıtlarına göre daha fazla maruz kalmasına bağlanabilir. E-DEHB patogenezinde U-II yer almayabilir ancak bu sonucu söyleyebilmek için daha fazla sayıda hasta ile bu çalışma tekrarlanmalıdır. Çalışmamız E-DEHB hastalarında U-II ve 8-OHdG seviyelerini değerlendiren ilk çalışma olması dolayısıyla literatüre ciddi katkılar sağlayabilir.

8-hidroksi deoksiguanozinAntioksidanlarDNA hasarı+6
İhsan Aksoy
Gaziantep University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Radyasyona maruz bırakılan ratlarda meydana getirilen doku hasarına karşı ısırgan otu tohumu ekstraktının koruyucu etkinliğinin araştırılması

Kanser tanısı alan hastaların yaklaşık %50-60'ına radyoterapi tedavisi uygulandığından, radyoterapi alan hastalarda radyasyona bağlı istenmeyen yan etkilerin meydana geldiği bilinmektedir. Çalışmamızda, radyasyona bağlı doku hasarı ve oksidatif strese karşı ısırgan otu tohumu ekstraktı (IOTE)'nın koruyucu etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda, 8 haftalık 32 adet Wistar albino türü erkek rat kullanıldı ve 4 gruba ayrıldı (n=8). Birinci grup, kontrol grubu (K) olarak seçildi ve 10 gün süreyle pelet yem ile beslendi. İkinci gruba (R), tek doz 5 Gy radyasyon verildikten sonra 10 gün süreyle pelet yem ile beslendi. Üçüncü gruba (R+IOTE) tek doz 5 Gy radyasyon verildi ve 10 gün süreyle IOTE + pelet yem ile beslendi. Dördüncü grup (IOTE) ise 10 gün süreyle IOTE + pelet yem ile beslendi. Ketamin (50 mg/kg IP) anestezisi altında sakrifiye edilen ratların; serum, karaciğer ve beyin dokularında MDA, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerleri ile birlikte serumdaki AST ve ALT değerleri ölçüldü. Ayrıca karaciğer ve beyin dokularında histopatolojik bulgular incelendi. Çalışma sonunda; R grubunun serumdaki AST, ALT, MDA düzeyleri diğer gruplara göre yüksek iken, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px düzeylerinin düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). R+IOTE grubunun serumdaki AST, ALT, MDA düzeyleri R grubuna göre düşük iken; SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerlerinin yüksek olduğu gözlendi (p<0.05). Ayrıca R+IOTE grubunun karaciğer dokusundaki MDA değerleri R grubuna göre düşük iken, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerleri yüksek bulundu (p<0.05). K grubu ve IOTE gruptaki ratların karaciğer dokularında herhangi bir histolojik farklılık bulunmadığı, ancak radyasyon uygulanan R grupdaki ratların hepatositlerinde hidropik dejenerasyon olduğu gözlendi. R+IOTE grubu ratların karaciğer dokularındaki dejeneratif değişiklikler ise R grubuna göre daha az bulundu. Grupların beyin dokularında histopatolojik olarak herhangi bir değişiklik gözlenmedi. Bu sonuçlara göre radyasyonun; oksidatif stresi arttırdığı, antioksidan kapasiteyi azalttığı ve karaciğer dokusunda dejeneratif değişiklikleri meydana getirdiği gözlenmiştir. Ancak, radyasyon uygulamasından sonra IOTE tüketilmesinin, oksidatif stres artışını engellediği, antioksidan kapasiteyi koruduğu ve karaciğer dokusunda dejeneratif değişiklikleri azalttığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Radyasyon, ısırgan otu tohumu, oksidatif stres, antioksidan, lipid peroksidasyonu.

Bitki özütüIsırgan otuLipid peroksidasyonu+6
Kenan Yıldızhan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektrokonvulsif tedavinin depresif bozukluk tanılı hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı ile ilişkisi

Amaç: Depresif Bozukluklar toplumda yaygın görülen ve yeti yitimine neden olan psikiyatrik bozukluklardandır. Bu çalışmada nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının depresif bozuklukla ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Ayrıca çalışmanın bir diğer amacı, depresif bozukluk tedavisinde uygulanan EKT'nin nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza DSM-5 tanı kriterlerine göre depresif bozukluk tanılı hastalar (60 MDB, 30 Bipolar bozukluk depresif dönem) ile 30 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Depresif Bozukluk tanılı hastalar tedavi öncesi ve sonrası Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD) ve Klinik Global İzlem (KGİ) ölçeği ile takip edilmiştir. Çalışmada ilk olarak Depresif bozukluk tanılı hastaların tedavi öncesi serum NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Sonrasında ise Depresif bozukluk tanılı hastalar EKT ve ilaç tedavisi sonrası NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırılmıştır. Bakılan serum NO, NOS, Peroksinitrit spektrofotometreyle, 8-OHdG ise ELİSA tekniği ile ölçülmüştür. Bulgular: Depresif Bozukluk tanılı hasta grubunda NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.003, p=0.020). EKT uygulanan depresif bozukluk hasta grubunda EKT öncesine göre NO, NOS değerlerinde EKT sonrasında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edilmiştir (sırasıyla p<0.001, p=0.015 ). EKT sonrası bakılan 8-OHdG de ise EKT öncesine göre anlamlı artış olduğu gösterilmiştir (p=0.001). İlaç tedavisi sonrası sadece NOS değerlerinde ilaç tedavisi öncesine göre anlamlı artış saptanmıştır. İlaç ve EKT uygulanan gruplar arasında NOS ve 8-OHdG değişiminde anlamlı farklılık gösterilmiştir (sırasıyla p=0.001, p=0.009). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla EKT uygulanan hastalarda tedavi öncesi ve sonrası Nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızın verileri, EKT'nin Nitrozatif stres düzeylerinde azalmaya, oksidatif DNA hasarında ise artışa neden olabileceğini düşündürtmektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: EKT, Nitrozatif stres, Oksidatif DNA hasarı, 8-hidroksi2′-deoksiguanozin.

8-hidroksi deoksiguanozinDNA hasarıDepresif bozukluk+4
Elif Karayağmurlu
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperbilirubinemili yenidoğanlarda nörolojik hasar, oksidatif hasar ve dna hasarının gösterilmesi

GİRİŞ ve AMAÇ: Hiperbilirubinemi term bebeklerin %60'ını, preterm bebeklerin ise %80'ini etkilemektedir. Bilirubin yüksekliği genellikle kendiliğinden gerileyen bir durum olmakla birlikte bir kısım yenidoğanda fototerapi, kan değişimi gerektiren düzeylere yükselmekte hatta bazı yenidoğanlarda geri dönüşümsüz hasar yaratabilmektedir. Bilirubin yüksekliği ve fototerapinin oksidatif, nörolojik, DNA hasarına sebep olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı; bilirubin yüksekliği ve fototerapinin oksidatif, nörolojik, DNA hasarı üzerine etkisini göstermek; olası hasarlanma durumunda oluşabilecek komplikasyonları öngörmek, nörolojik hasarı gösteren biyomarkerların nörogörüntüleme yöntemlerinin yerine kullanılabilirliğini değerlendirmektir. GEREÇ/YÖNTEM: Kasım 2020 ile Nisan 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Bilim Dalı'na başvuran patolojik hiperbilirubinemisi olmayan yendioğanlar ile patolojik hiperbilirubinemisi olan ve fototerapi alan yenidoğanlar çalışmaya alındı. Patolojik hiperbilirbinemisi olan ve olmayan yenidoğanlar oksidatif, nörolojik, DNA hasarı yönünden karşılaştırılırken; patolojik hiperbilirubinemisi olan yenidoğanlar ise kendi içinde fototerapi öncesi ve sonrası oksidatif, nörolojik, DNA hasarı yönünden karşılaştırıldı. Tüm istatistiksel analizler SPSS 23.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Kontrol grubu 60, hasta grubu 60 yenidoğan bebek çalışmaya dahil edildi. Hasta grubundan 10 yenidoğan örneği hemolizli olması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. Kontrol grubuyla fototerapi öncesi hasta grubu karşılaştırıldığında; total bilirubin, TOS, TAS, UCH-L1 düzeyleri fototerapi öncesi hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). NSE ve 8-OHdG düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Fototerapi öncesi ve sonrası hasta grubu karşılaştırıldığında; total bilirubin, TOS, TAS, NSE düzeyleri fototerapi öncesi grupta anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Fototerapi öncesi ve sonrası 8-OHdG ile UCH-L1 düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Kontrol grubu ile fototerapi sonrası hasta grubu karşılaştırıldığında total bilirubin, TOS, TAS, UCH-L1 düzeyleri fototerapi sonrası hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Ancak bu iki grup arasında 8-OHdG ve NSE düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Tekli ve yoğun fototerapi sonrası grup karşılaştırıldığında ise TOS düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptandı (p=0,008). Anormal BIND skoruna sahip hastalar ile normal BIND skoruna sahip hastalar karşılaştırıldığında total bilirubin ve TAS düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Kontrol grubu ile fototerapi öncesi ve sonrası hasta grubu arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunan UCH-L1'in tanısal değerine yönelik ROC analizi yapıldı. UCH-L1 için tanısal değer taşıyan düzey 97,95 pg/ml olarak belirlendi. 97,95 pg/ml değerinin duyarlılığı %80, özgüllüğü %70, negatif prediktif değeri %80,7 ve pozitif prediktif değeri %68,9 olarak saptandı SONUÇ: Çalışmamızda yenidoğan döneminde bilirubin yüksekliğinin; oksidatif hasarı arttırdığı, DNA hasarı üzerine anlamlı etkisinin olmadığı, nörolojik hasarlanmayı gösteren UCH-L1 düzeyinde anlamlı olarak arttırdığı gösterildi. Fototerapinin ise oksidatif hasarı azalttığı, DNA hasarı üzerine anlamlı etkisinin olmadığı, nörolojik hasarlanmayı gösteren NSE düzeyinde anlamlı etkisinin olmadığı gösterildi.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerBilirubin+5
Burcugül Karasulu Beci
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Semptomatik remisyonda olan ve olmayan şizofreni hastalarında oksidatif metabolizmanın ve oksidatif DNA hasarının incelenmesi

Amaç: Şizofrenide oksidatif stresin hastalığın fizyopatolojisinde rol aldığına ilişkin artan kanıtlar vardır. Bununla birlikte şizofrenide oksidatif stres, hastaların remisyonda olma ve olmama durumlarına göre karşılaştıran çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Aynı zamanda şizofreni hastalarında oksidatif metabolizma ve oksidatif DNA hasarı düzeyini beraber inceleyen bir çalışmaya yaptığımız literatür taramalarında rastlamadık. Bu çalışmada şizofreni hastalarında oksidatif metabolizma ve oksidatif DNA hasarını, hastaların semptomatik remisyonda olma ve olmama durumlarına göre incelmeyi amaçladık.Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'nde şizofreni tanısı ile takip edilen 26 semptomatik remisyonda ve 38 semptomatik remisyonda olmayan 64 şizofreni hastası ve 80 sağlıklı gönüllü alındı. Serum 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG), Toplam Antioksidan Seviyesi (TAS), Toplam Oksidan Seviyesi (TOS) ölçümü ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) hesaplanması Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuarında yapıldı.Bulgular: Şizofreni hastalarında TOS düzeyini kontrollerden anlamlı olarak yüksek bulundu. Ayrıca hastalar remisyonda olan ve olmayan olarak iki gruba ayrılarak veriler analiz edildiğinde, remisyonda olan grupta remisyonda olmayan gruba göre TOS ve OSİ anlamlı olarak yüksek, TAS ise anlamlı olarak düşük bulundu. Remisyonda olan hasta grubunda kontrol grubuna göre TOS ve OSİ anlamlı olarak yüksek, TAS ise anlamlı olarak düşük bulundu. Remisyonda olmayan hasta grubunda kontrol grubuna göre TOS ve 8-OHdG anlamlı olarak yüksek bulundu. Semptomatik remisyonda olan şizofreni hastalarında TAS ile hastalık başlangıç yaşı arasında, TOS ile 8-OHdG arasında ve OSİ ile 8-OHdG arasında anlamlı pozitif korelasyon vardı.Tartışma: Şizofrenide semptomatik remisyonda olan ve olmayan hastalarda oksidanlar yüksektir. Semptomatik remisyonda olmayan şizofreni hastalarında oksidatif DNA hasarı yüksektir. Şizofrenide oksidatif metabolizma ve oksidatif DNA hasarı, tedavi öncesi ve sonrası yapılacak ölçüm ve klinik incelemelerle daha geniş hasta gruplarında araştırılmalıdır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, semptomatik remisyon, oksidatif stres, toplam antioksidan seviye, toplam oksidan seviye, oksidatif DNA hasarı, 8-hidroksideoksiguanozin.

AntioksidanlarDNA hasarıOksidanlar+4
Ümit Sertan Çöpoğlu
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda ESWL sonrası böbrekte oluşan oksidatif stres hasarında N-asetil sisteinin koruyucu etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada ratlarda böbreğe Ekstrakorporeal Şok Dalga Litotripsi (ESWL) uygulanmasının, oksidatif stresin bir göstergesi olan plazma oksidatif stres indeksine (OSİ) olası etkisinin ve böbrekte oluşturduğu histopatolojik değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca koruyucu olarak N-Asetil Sistein (NAC)' in etkinliğinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kontrol grubu (grup I, n:6 ), ESWL grubu (Grup II, n:9) ve ESWL+NAC grubu (Grup III, n:9) olarak toplam 24 adet adet rat kullanıldı. Tüm grublar; erken dönem ve geç dönem olarak 2 alt gruba ayrıldı. Grup II ve III' deki ratlara anestezi altında ratların kuyruk venine yerleştirilen intravenöz kateterden kontrast madde verilerek floroskopi altında toplayıcı sistemin görüntülenmesi sağlandı. Sol böbreklerine 18 kV şiddetinde, 60 SW/dakika toplam 2000 şok dalgası uygulandı. Grup I deki ratlara herhangibir sistemik tedavi verilmedi, Grup II deki ratlara ESWL sonrası 1. günden başlanarak 1cc/kg/gün dozunda interaperitoneal salin, grup III deki ratlara ESWL sonrası 1. günden başlanarak 300 mg/kg/gün dozunda interaperitoneal N-asetil sistein verildi. Erken dönem alt gruplara ESWL sonrası 14. günde, geç dönem alt gruplara ise 28. günde kan alma ve sol nefrektomi yapılarak biyokimyasal analiz ve spesimenler histopatolojik olarak incelendi. Çalışmada akut ve kronik hasar ayrı ayrı değerlendirildi. Histopatolojik hasar değerlendirilmesi için tübüler hasar, interstisyel inflamasyon ve kanama, glomerüler ve vasküler yapılarda dilatasyon – konjesyon, inflamatuar hücre artışı, tubüler atrofi ve interstisyel fibrozis incelenirken, plazmadan total antioksidan kapasite (TAS) ve total oksidan kapasite (TOS) ölçümü yapılarak oksidatif stres indexi (OSİ) hesaplandı. Bulgular: ESWL uygulaması sonrası NAC verilen grupta (grup III), TOS düzeyi anlamlı derecede daha düşük bulunurken (p = 0,027), TAS seviyesinin anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır (p =0,006). Bunun sonucu olarak OSİ anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p =0,013). Bu etki özellikle erken dönemde daha belirgindir. Tübüler hasarın ESWL grubunda daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır (p=0,022). Gruplar arasında intertisyel inflamasyon, konjesyon, inflamatuar hücre artışı, fibrozis ve atrofi değişkenleri ortancaları bakımından anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada, böbreğe ESWL uygulamasının serbest oksijen radikal oluşumunu artırıp, oksidatif strese yol açabileceği ve tübüler hasara sebep olabileceği göstermiştir. ESWL'ye bağlı oksidatif stresin ve tübüler hasarın azaltılmasında NAC etkili bulunmuştur. Anahtar kelimeler: vücut dışı şok dalga ile taş kırma, böbrek, oksidatif stres, sıçan

Böbrek hastalıklarıBöbrek taşlarıESWL+3
Dursun Baba
Düzce University
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçan akciğer ve karaciğerinde formaldehit maruziyetiyle oluşan oksidatif hasar ve irisin hormon değişimlerine karşı karnozinin etkisinin biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi

Amaç: Fizyolojik dozların üzerindeki formaldehit (FA); dokularda hasara neden olmakta, antioksidan kapasiteyi düşürmekte ve enerji metabolizmasının regülâsyonunu bozmaktadır. Antioksidan bir molekül olan karnozin, formaldehit maruziyetinin zararlı etkilerini azaltabilir. Ayrıca enerji metabolizmasının fizyolojisini bozan FA ile irisin miktarları arasında bir bağlantı da söz konusu olabilir. Dolayısı ile bu çalışmadaki temel amacımız düşük, orta ve yüksek doz FA'ya maruz kalan (8 saat/gün; 5 gün/hafta) sıçanların karaciğer ve akciğer dokularında; karnozinin (oral 100 mg/kg/gün) olumlu etkisinin olup olmadığını; bu doku ve serumlarda irisin miktarlarının ve antioksidan kapasitenin karnozine bağlı olarak nasıl değiştiğini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 260-280 gr, yaşları 8-10 hafta arasında değişen, 48 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlar çalışmaya dahil edildi. Serum, karaciğer, akciğer doku süpernatantlarındaki irisin seviyesi ELISA yöntemi ile analiz edilirken total oksidan ve antioksidan kapasite REL yöntemi ile tayin edildi. Dokuların irisin üretimleri immünohistokimyasal yöntemle ortaya kondu. Bulgular: FA'nın dozu artıkça, serum ve doku irisin seviyeleri ve total antioksidan seviyesi kontrol değerlerine kıyasla azalırken; total oksidan seviyesi, TUNEL ekspresyonları, oksidan indeks ve apoptotik indeks ise artmaktaydı. İrisin ekspresyonları karaciğerin Kupffer hücrelerinde görülürken, akciğerlerde parankimal hücrelerinde yer almaktaydı. Sonuç: FA maruziyeti sıçanların serum, karaciğer ve akciğer dokularında doz bağımlı olarak irisin ve total antioksidan miktarlarını azaltırken serum ve dokularda total oksidan kapasiteyi artırmakta ve karnozinin suplementasyonu ile oksidatif stres azalarak histopatolojik ve biyokimyasal hasarlar düzelmektedir. Anahtar Kelimler: Sıçan, Formaldehit, Karnosin, İrisin, TAS/TOS, TUNEL.

AkciğerAntioksidanlarFormaldehit+7
Suna Aydın
Fırat University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asetaminofen ile hasar oluşturulmuş rat karaciğeri ve oksidatif stres üzerine desfluran ve propofol etkilerinin karşılaştırılması

Propofolün kalp, karaciğer, böbrek, akciğer ve beyin dokusunu peroksidasyona karşı koruduğu, antioksidan etkili olduğu gösterilmiştir. Desfluran da hepatik kan akımını korur ve daha az toksiktir; hepatobilier cerrahilerde öncelikli tercih edilmektedir.Çalışmamızda asetaminofen ile hasar oluşturulan rat karaciğer dokusu ve oksidatif stres üzerine propofol ve desfluranın etkileri karşılaştırıldı. 80 adet wistar erkek rat rastgele dört gruba ayrılarak ilk gruba asetaminofen+desfluran (Grup D), ikinci gruba asetaminofen+propofol (Grup P), üçüncü gruba asetaminofen (Grup A) verildi. Dördüncü gruba (Grup K) ilaç verilmedi. Gruplardan rastgele 5'er adet rat 6,12,24,48. saatlerde (T1,T2,T3,T4) sakrifiye edildi. Kan ve karaciğer doku örnekleri alınarak ALT, AST, GST, total CL/ HDL kolesterol, MDA analizleri ve histopatolojik hasar derecelendirilmesi yapıldı. Histopatolojik olarak Grup A'da T1,T2,T3, Grup D'de T1,T3,T4 ve Grup P'de T1,T2 uygulama zamanlarında grup K'ya göre grade artışları anlamlı bulundu. AST değerlerinde Grup P'de T2,T4; Grup D'de T4 uygulama zamanında Grup A ve Grup K'ya göre artma; ALT'de Grup D, Grup P, Grup A'da tüm zamanlarda Grup K'ya göre artma görüldü. Tüm gruplarda PNL sayısı, GST, total kolesterol/ HDL kolesterol, MDA düzeyleri benzerdi.Propofol ve desfluran ile aminotransferazlar ve histopatolojik gradein yüksek bulunması her iki ajanla da karaciğer hasarı oluştuğunu göstermiştir. Anestezi pratiğinde yaygın kullanılan bu anestezik ajanların karaciğer üzerine olan etkilerini değerlendirmek için daha fazla deneysel çalışmaya ihtiyaç olduğu kanısına varıldı.

AsetaminofenDesfluranKaraciğer+5
Rabia Özdemir
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Histerosalpingografi işleminin over üzerine olan zararlı etkilerini önlemede amifostin'in etkinliğinin araştırılması

Bu çalışma, Histerosalpingografi (HSG) işleminin over üzerine olan erken ve geç dönem zararlı etkilerini ortaya koyma ve oluşan zararlı etkileri önlemede antioksidan, sitoprotektif ve radyoprotektif bir ajan olan amifostinin etkinliğinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Çalışma, 40 adet erişkin dişi Winstar Albino cinsi rat rastgele, prospektif, tek kör olarak Kontrol grubu, Radyasyon grubu, HSG grubu ve Amifostin grubu şeklinde 4 gruba ayrıldı. Her gruptaki 10 ratın yarısı rastgele seçilerek erken dönem etkilerini araştırmak üzere 3 saat sonra, diğer yarısı ise 1 ay sonra batınları açılarak overleri çıkarıldı. Her ratın overinin birinde histolojik ve immünohistokimyasal inceleme ve prolifere hücre çekirdek antijeni (PCNA) aktivitesi, diğer over dokusunda malondialdehit (MDA), Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Kapasite (TAK), Nitrik Oksit (NO), Tümör Nekrotizan Faktör-alfa (TNF-α) çalışıldı. Alınan intrakardiak kan örneklerinde Antimüllerian Hormon (AMH) düzeyleri ölçüldü. Oksidatif stres göstergesi olan parametrelerin (MDA, TOS, NO) tamamında 3. saatte gruplar arasında anlamlı fark izlenmezken, 1. ayda over dokusunda radyasyon ve HSG gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı yükseklik izlendi (p<0,05). Bununla birlikte amifostin grubunda oksidatif stres bulguları belirgin olarak daha düşük izlendi. AMH değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Radyasyon ve HSG gruplarında histolojik olarak germinal epitel dejenerasyonu ve apoptozis anlamlı olarak artmış iken, PCNA immünreaktivitesi tüm gruplarda benzerdi. Amifostin grubunda germinal epitel dejenerasyonu ve apoptozis ise anlamlı olarak azalmıştı. Sonuç olarak bizim çalışmamız gösterdi ki, amifostin uygulaması radyasyon ve HSG işlemine bağlı olarak gelişen oksidatif hasarı onarmada etkili bir ajandır. Anahtar Kelimeler: Histerosalpingografi, amifostin, oksidatif hasar, over

AmifostinAntioksidanlarHisterosalpingografi+2
Behzat Can
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik ve hemorajik serebrovasküler hastalarda irisin, orexin, adiponektin ve leptin düzeylerinin oksidatif süreçler ile ilişkisinin araştırılması

rebrovasküler hastalık (SVH) tanısında ve prognoz tayininde görüntüleme yöntemlerinin yanısıra her geçen gün yenisi eklenen biyokimyasal belirteçlerinde klinik önemi artmaktadır. Çalışmamızda, serebrovasküler hastalarda irisin, adiponektin, leptin, orexin, total oksidan status (TOS) ve total antioksidan status (TAS) düzeylerinin oksidatif süreçler ve Glasgow Koma Skalası (GKS), The National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS), Modifiye rankin ölçeği (MRÖ) arasındaki ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 60 iskemik, 60 hemorajik SVH olan hastalar ve 60 inme öyküsü olmayan gönüllü kontrol grubundan oluşan 180 kişi dahil edildi. Çalışmamızda, serum irisin (kontrol grubu: 4,11 ± 0. 86 μg/ml, iskemik SVH: 3,62 ± 1,06 μg/ml (P<0.05), hemorajik SVH: 3,61 ± 0, 98 μg/ml (P<0.05) ), orexin (kontrol grubu: 353,62 ± 70,94 ng/L, iskemik SVH: 311,90 ± 68,18 ng/L, (P<0.05), hemorajik SVH'da: 304,23 ± 62,13 ng/L (P<0.05)) ve adiponektin (kontrol grubu: 22,84 ± 4,89 mg/L, iskemik SVH: 17,26 ± 3,98 mg/L (P<0.05), hemorajik SVH'da: 18,62 ± 3,43 mg/L (P<0.05) ) düzeyleri SVH' lı grupla kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Serum leptin ( Kontrol grubu: 16.03 ± 7.67 ng/ml, iskemik SVH: 23.34 ± 8.20 ng/ml (P<0.05) ve hemorajik SVH'da: 22.57 ± 9.84 ng/ml (P<0.05)), TAS ( Kontrol grubu: 1,20 ± 0,19, iskemik SVH: 1,30 ± 0,15 (P<0.05), hemorajik SVH: 1,29 ± 0,15 (P<0.05) ) ve TOS ( kontrol grubu: 3,79 ± 0,54, iskemik SVH: 4,11 ± 0,44 (P<0.05), hemorajik SVH: 4,07 ± 0,66 (P<0.05) ) düzeyleri SVH' lı grupla kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. İskemik ve hemorajik SVH grupları arasında serum irisin, orexin, adiponektin, leptin , TAS ve TOS düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). GKS, NIHSS ve MRÖ ile irisin, orexin, adiponektin, leptin, TAS ve TOS arasında bir korelasyon olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak irisi, orexin, adinopektinin ölçülen serum değerlerinin iskemik ve hemorajik SVH' da kontrol grubuna göre düşük olması ve leptin, TOS ve TAS serum düzeylerinin iskemik ve hemorajik SVH' da kontrol gurubuna göre yüksek olması, bu biyomarkerlerin SVH tanısında kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Serebrovasküler hastalık, irisin, orexin, adiponektin, leptin, TAS, TOS, oksidatif süreçler

AdiponektinAntioksidanlarLeptin+7
Nalan Cavlak Adsız
Fırat University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Tütün dumanına maruz kalan gebe ratların yavrularında oluşacak akciğer hasarına karşı alfa lipoik asit'in etkilerinin araştırılması

Bu çalışma gebelik döneminde tütün dumanına maruz kalan sıçanların yavrularının akciğerlerinde meydana gelen histolojik ve biyokimyasal değişikliklerin belirlenmesi ve bu değişiklikler üzerine, gebelik süresince uygulanan alfa lipoik asitin koruyucu etkilerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda 6 haftalık ve ortalama 160±10 g ağırlığında 24 adet Spraque-Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Dişi sıçanlar, erkek sıçanlar ile çiftleştirildi ve vajinal smearda spermin gözlendiği tarih embriyonik 0. gün olarak kabul edildi. Gebe sıçanlar grup I (Kontrol), grup II (Tütün dumanı), grup III (Tütün dumanı + Alfa lipoik asit) ve grup IV (Alfa lipoik asit) olmak üzere rastgele 4 eşit gruba ayrıldı. Grup II, grup III'deki dişi sıçanlar, çiftleşmeden önce sekiz hafta ve gebelik süresince günde iki defa birer saat tütün dumanına maruz bırakıldı. Grup III' deki sıçanlara tütün dumanına ilaveten 20 mg/kg dozunda alfa lipoik asit gün aşırı oral gavaj yolu ile verildi. Grup IV 'deki sıçanlara ise belirtilen süre boyunca sadece 20 mg/kg dozunda alfa lipoik asit gün aşırı oral gavaj yolu ile uygulandı. Doğum ile birlikte bütün uygulamalar durduruldu. Postnatal 7. ve 21.günlerde her bir gruptan yedişer adet olacak şekilde yavrular alınarak vücut ağırlıkları ölçüldü. Deney süresi sonunda tüm gruplardaki yavru sıçanlar dekapite edildi. Sıçanların akciğerleri alınarak, ağırlıkları tartıldı. Akciğerin bir kısmı alınarak rutin histolojik takip serilerinden geçirildi. Elde edilen preparatlar H&E, PAS ve Masson'un üçlü boyası ile boyandı. Ayrıca surfaktan protein A (SP-A), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), kaspaz-3 immünohistokimyasal boyamaları ve apoptozisin belirlenmesi için de TUNEL metodu uygulandı. Akciğer doku örneklerinin diğer bir kısmı ile de biyokimyasal analizler yapıldı. Tütün dumanı grubuna ait postnatal 7 günlük sıçan vücut ağırlıklarında kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma olduğu gözlendi (p<0.05). Diğer gruplar arasında ise anlamlı bir fark bulunmadı. Rölatif akciğer ağırlıklarında ise tütün dumanı grubunda kontrole göre anlamlı bir artış (p<0.05) , tütün dumanı+ALA grubunda ise tütün grubuna göre anlamlı bir azalma olduğu gözlendi (p<0.05). Tütün dumanı grubuna ait postnatal 21 günlük sıçan vücut ve rölatif akciğer ağırlıklarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmedi (p>0.05). Işık mikroskobu altında yapılan histolojik değerlendirmelerde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tütün dumanı grubuna ait postnatal 7 ve 21 günlük akciğer kesitlerinde inflamatuar hücre artışı, hemorajik alanlar, ödem, interalveoler septal kalınlaşma, bazı bronş ve bronşiyol epitellerinde dejenerasyon, lümene dökülen epitel hücreleri ve hiyalin membran oluşumları izlendi. Tütün dumanı+ALA grubuna ait akciğer kesitlerinde bu histopatolojik bulgularda azalma olduğu gözlendi (p<0.05). Bu grupta hiyalin membran oluşumlarına ise rastlanılmadı. RAC metodu ile yapılan morfometrik ölçümlerde postnatal 7 ve 21 günlük kontrol ve ALA grubuna ait sıçan akciğer kesitlerindeki alveol sayılarının yakın olduğu gözlendi (p>0.05). Tütün dumanı grubuna ait alveol sayılarında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu belirlendi (p<0.05). Tütün dumanı + ALA grubunda ise tütün dumanı grubu ile kıyaslandığında alveol sayılarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi (p<0.05). Postnatal 7 ve 21 günlük sıçan akciğer dokularındaki TUNEL pozitif hücre sayıları kontrol grubu ve ALA grubunda benzerdi (p>0.05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tütün dumanı grubunda anlamlı bir artış saptandı (p<0.05). Tütün dumanı + ALA grubunda ise tütün dumanı grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir azalma tespit edildi (p<0.05). Postnatal 7 ve 21 günlük sıçan akciğer dokularındaki hem SP-A hem de VEGF immünreaktivitesinde tütün dumanı grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma (p<0.05), tütün dumanı +ALA grubunda ise tütün dumanı grubuna göre anlamlı bir artış (p<0.05) gözlendi. Kaspaz-3 immünreaktivitesinde tütün dumanı grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış (p<0.05), tütün dumanı +ALA grubunda ise tütün dumanı grubuna göre anlamlı bir azalma (p<0.05) gözlendi. Postnatal 7 ve 21 günlük sıçan akciğer doku örneklerindeki malondialdehit (MDA) düzeylerinde tütün dumanı grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış (p<0.05), tütün dumanı +ALA grubunda ise tütün dumanı grubuna göre anlamlı bir azalma (p<0.05) belirlendi. Glutatyon (GSH) düzeyi ve superoksit dismutaz (SOD) enzim aktivitelerinde ise kontrol grubuna göre tütün dumanı grubunda anlamlı bir azalma (p<0.05), tütün dumanı + ALA grubunda ise tütün dumanı grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak çalışmamızın bulguları birlikte değerlendirildiğinde, gebelik süresince tütün dumanı maruziyetinin yenidoğan sıçan akciğer dokularında oksidatif hasar oluşturarak akciğer gelişimi üzerinde morfolojik, histopatolojik ve fonksiyonel değişikliklere yol açtığı, güçlü antioksidan özelliği bilinen alfa lipoik asidin maternal kullanımının ise tütün dumanı kaynaklı bu oksidatif hasara karşı yenidoğan akciğer gelişimi üzerine koruyucu etki sağlayabileceği kanaatindeyiz.

AkciğerGebelikOksidatif hasar+3
Elif Erdem
Fırat University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Investigation of protective effects of water extracts of turkish pollen against oxidative damage ınduced BY T-BHP

Polen çiçekli bitkilerden arılar tarafından toplanarak nektar ve arı salgıları ile karıştırılıp üretilen, fitokimyasallar bakımından zengin içeriğe sahip toz benzeri doğal bir arı ürünüdür. Bu doğal ürünün içeriğinde lipidler, karbohidratlar, proteinler, karotenoidler ve polifenoller gibi bileşikler bulunmaktadır. Polenin bileşimi toplandığı bölgenin iklimine ve coğrafik özelliklerine bağlı olarak farklılık göstermektedir. Eski çağlardan beri insanoğlu poleni soğuk algınlığı, ülser ve anemi gibi pek çok hastalığın tedavisinde kullanmakta olup bu ürününün antioksidan özelliği içeriğindeki flavonoidlerden kaynaklanmaktadır. Araştırmalar sonucu elde edilmesi kolay ve akut oksidatif hasar çalışmaları için model hücre olarak eritrositler seçildi. Tersiyer bütil hidroperoksit (t-BHP) insan eritrosit hücrelerinde oksidatif hasara neden olan organik bir peroksittir. Sağlıklı bireylerden etik kurul onayı ile alınan kanlardan eritrosit hücreleri izole edildi. Elde edilen eritrosit paketi kontrol, sulu Türk polen ekstraktı, pozitif kontrol ve negatif kontrol olarak dört gruba ayrıldı. Eritrosit paketlerine öncelikle ekstrakt muamelesi ve ardından t-BHP muamelesi ile birlikte negatif kontrolde oluşacak olan hasara karşı sulu Türk poleninin koruyucu etkileri lipid peroksidasyonunun son ürünü olan malondialdehit (MDA), toplam oksidan kapasite (TOK), toplam antioksidan kapasite (TAK) ve süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktivitelerine göre değerlendirildi. Sulu Türk polen ekstrakt grubunda negatif kontrole göre istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Sonuç olarak, ilk defa sulu Türk polen ekstraktının in vitro şartlarda insan eritrosit hücrelerinde t-BHP ile uyarılmış oksidatif hasara karşı koruyucu etkiye sahip olabileceği belirtilmiştir. Elde edilen veriler çeşitli in vitro ve in vivo çalışmaların öncüsü niteliğindedir. Bu çalışmadan polenin alternatif, gıda takviyesi olarak kullanılması öngörülmektedir.

AntioksidanlarEritrositlerHidrojen peroksit+4
Katip Korkmaz
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Profesyonel futbolcular ile sedanterlerde akut egzersiz ile oluşan total oksidan ve total antioksidan kapasitenin karşılaştırılması

Bu araştırmada, profesyonel futbolcular ile sedanterlerde akut egzersizin, total oksidan-TOS, total antioksidan-TAS, oksidatif stres indeksi-OSI ve kas hasarı parametrelerinden; Kreatin Kinaz-CK ile Laktat Dehidrogenaz-LDH düzeylerinin incelenmesi amaçlandı.Araştırmaya, 20 profesyonel futbolcu ile 20 sedanter erkek gönüllü olarak katıldı. Demografik bilgileri alınan deneklerin, antropometrik özellikleri dijital boy ölçerli baskül ile belirlendi. Deneklere 45'er dakikalık iki devreli maç yaptırılarak, maçtan önce-MÖ, maçtan sonra-MS ve maçtan 24 saat sonra-M24SS kan örnekleri alınarak, TOS, TAS, OSI, CK ve LDH seviyeleri analiz edildi. Değerlendirmeler istatistik paket programında yapıldı. Tekrarlı ölçüm karşılaştırmalarında varyans analizi-ANOVA, farkın belirlenmesinde Bonferroni çoklu karşılaştırma, değişkenler arası ilişkinin belirlenmesinde Pearson-korelasyon katsayısından yararlanıldı.Sedanterlerin MÖ ve MS, TOS seviyeleri futbolculara göre yüksek bulundu (p<0.05). M24SS TOS seviyeleri farklı olmasına rağmen anlamlı bulunmadı. MS'ki TAS değerleri, M24SS ve MÖ'ne göre anlamlı bulundu (p<0.01). Oksidan kapasitenin artışına bağlı olarak, sedanterlerde MÖ ve MS, OSI seviyeleri yüksek bulundu. Futbolcuların MÖ, MS ve M24SS'ki CK seviyeleri ile MS ve M24SS'ki LDH seviyeleri sedanterlere göre daha yüksek bulundu. Sedanterlerde; MÖ, MS, ve M24SS ile CK, TOS ve TAS arasında ilişki bulunmadı, futbolcularda ise MÖ (r=0.545) ve M24SS'a (r=0.464) CK ile TAS düzeyleri arasında anlamlı ilişki gözlendi. Futbolcularda MS, LDH ile TAS (r=0.631) düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptandı.Sonuç olarak; futbolcu ve sedanterlerde akut egzersiz sonrasında egzersiz öncesine göre, TOS ve TAS ile birlikte kas hasarı belirteçlerinden CK ve LDH seviyelerinde anlamlı bir artışın olduğu gözlendi. Akut egzersizin oksidatif strese adaptasyon yeteneğini geliştirmediği oksidasyona bağlı zararlı etkilerin MS MÖ'ne göre artış gösterdiği söylenebilir.

AntioksidanlarEgzersizFutbol+9
Bekir Mendeş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak diyabet oluşturulmuş ratların beyin ve siyatik sinir dokusuna alfa lipoik asidin etkisinin araştırılması

Diabetes mellitus (DM) insülin salınımındaki ya da aktivitesindeki bozukluğa bağlı olarak gelişen hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır. DM'li hastaların doku ve organlarında biyokimyasal, morfolojik ve fonksiyonel değişiklikler meydana gelmektedir.Endojen olarak sentezlenen alfa lipoik asit (ALA) pek çok mitokondrial enzim kompleksinin kofaktörü olarak görev yapan özel bir proteindir. Yapılan çalışmalarda ALA'nın antioksidan etkileri gösterilmiştir. Bu çalışma, streptozosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde beyin ve siyatik sinir dokularındaki değişiklikler üzerine ALA' nın koruyucu etkileri incelemek amacıyla yapılmıştır.Çalışmada, 28 adet, 8 haftalık erişkin Wistar albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Deney hayvanları; her grupta 7 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Gruplar kontrol, DM, ALA ve DM+ALA olarak isimlendirildi. DM ve DM+ALA gruplarında diyabet oluşturmak için 180 mg/kg dozunda streptozosin, intraperitoneal olarak tek doz uygulandı. ALA ve DM+ALA gruplarına 8 hafta boyunca ALA (100 mg/kg/gün dozunda) oral olarak verildi. 8 haftalık tedaviden sonra tüm gruplardaki sıçanlar dekapite edildiler. Dekapitasyonun ardından ratların beyin ve siyatik sinir dokuları çıkarıldı. DM grubunda; malondialdehitte (MDA) kontrol grubuna göre anlamlı artış saptandı. DM+ALA grubunda; MDA'da DM grubuna göre anlamlı oranda azalma, glutatyon peroksidaz (GPx) seviyesinde hem kontrol hem de DM grubuna göre artış izlendi. ALA grubunda; MDA'da DM ve DM+ALA gruplarına göre azalma, katalaz (CAT) seviyesinde DM grubuna göre artış, GPx seviyesinde hem kontrol hem de DM grubuna göre artış izlendi, süperoksit dismutaz (SOD) seviyesinde DM+ALA grubuna göre artış izlendi. Yapılan immünohistokimyasal incelemelerde beyin dokusunda apoptozisin DM+ALA grubunda DM grubuna göre daha düşük oranda olduğu gözlendi. Siyatik sinir histolojik incelemelerinde DM+ALA grubunda miyelin hasarının DM grubuna göre daha düşük oranda olduğu saptandı. Sonuç olarak, beyin ve siyatik sinir dokularında DM'nin oluşturduğu oksidatif hasara ve apoptozise karşı ALA'nın koruyucu olduğu gözlendi. Diyabetin santral ve periferik sinir sistemindeki komplikasyonlarını önlemek amacıyla ALA içeren tedavi yaklaşımlarının denenmesinin yararlı olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, Alfa lipoik asit, beyin, siyatik sinir, oksidatif hasar

BeyinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-deneysel+4
İrem Taşcı
Fırat University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Kanserli hastalarda oksidatif protein hasarı

Çalışmamızda gastrointestinal kanser tanısı almış 108 hasta (70 erkek, 38 kadın) ve sağlıklı 35 kişi (25 kadın, 10 erkek) bulunmaktadır. Hastalar üç gruba ayrılmıştır. Birinci grup mide kanseri tanısı almış (9 kadın, 31 erkek), ikinci grup kolorektal kanser tanısı almış (13 kadın, 27 erkek), üçüncü grup ise pankreas, karaciğer ve özofagus kanser tanısı almış (16 kadın, 12 erkek) hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamızda hasta grubunun kontrol grubuna göre serum malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve plazma nitrotirozin (NT) düzeyleri ölçülmüştür. MDA düzeyleri spektrofotometrik olarak, NO ve NT düzeyleri ise kit kullanılarak tayin edilmiştir. Ayrıca yaş, cinsiyet, kalıtsal kanser hikâyesi, sigara, alkol, egzersiz, diyet alışkanlığı, diyetsel yağ kullanımı gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Total hasta grubunun MDA, NO ve NT düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.000, p=0.000, p=0.012). Total hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakılmıştır. MDA ve NO düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon (0.285/p=0.003), MDA ve NT düzeyleri arasında pozitif (0.120/p=0.217), NO ve NT düzeyleri arasında ise negatif anlamlı olmayan (-0.003/p=0.973) korelasyonlar bulunmuştur.Birinci hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakıldığında; MDA, NO ve NT düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır ancak NO ve NT arasında negatif anlamlı olmayan bir korelasyon bulunmuştur (-0.276/p=0.084). İkinci hasta grubunun oksidatif stres parametreleriarasındaki korelasyona bakıldığında; NO ve NT düzeyleri arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (0.336/p=0.034). Üçüncü hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakıldığında; MDA ve NO düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (0.463/p=0.013). MDA ve NT düzeyleri arasında ise negatif ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir korelasyon bulunmuştur (-0.168/p=0.394).

Kanser hastalarıMalondialdehitNitrik oksit+3
Burcu Baba
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sisplatin nefrotoksisitesinde Thymoquınone'nin koruyucu etkisinin araştırılması

Sisplatin birçok solid tümörün tedavisinde yaygın biçimde kullanılan antineoplastik ajandır. En iyi bilinen yan etkisi yoğun intravenöz salin infüzyonuna rağmen görülebilen nefrotoksisitedir. Sisplatin ile gelişen akut böbrek hasarının patogenezi oksidatif stres, inflamasyon ve hücre siklüs değişikliklerini de içerecek şekilde multifaktöriyeldir. Thymoquinone (TQ), serbest radikal oluşturan çeşitli ajanların yapmış olduğu oksidatif hasara karşı organları korumada etkili bir ajandır. Çalışmamızda TQ'nun sisplatin nefrotoksisitesinde koruyucu etkisi araştırıldı.Çalışmada 28 adet 8 haftalık (180-245 gr) Wistar albino cinsi ratlar kullanıldı. Bu amaçla ratlar (i) kontrol, (ii) sisplatin (7 mg/kg/ip tek doz), (iii) TQ (10 mg/kg, içme suyu ile) (iv) sisplatin (7 mg/kg/ip tek doz) +TQ (10 mg/kg, içme suyu ile) olarak 4 gruba ayrıldı. Sisplatin uygulanan grupta üre, kreatinin değerleri belirgin olarak yüksek bulundu (P<0.001). Sisplatin+TQ grubunda üre ve kreatinin düzeyleri sisplatin grubuna göre anlamlı bir şekilde düşük bulundu (P<0.05). Böbrek dokusunda MDA ve 8-iso-PGF2? seviyeleri sisplatin grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (P<0.001). Tübüler transport proteinlerinden olan OKT1 ve OKT2 düzeyleri sisplatin+TQ grubunda sisplatin grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (P<0.05). Sisplatin ile oluşan histopatolojik değişikliklerin TQ ile belirgin olarak düzeldiği görüldü.Elde ettiğimiz veriler sisplatinin oksidatif stres ve böbrek hasarına yol açtığını gösterdi. Sonuç olarak çalışmamız, oksidatif hasarı azaltan, OKT1 ve OKT2 ekspresyonunu düzelten TQ'nun sisplatin nefrotoksisitesinde önemli bir koruyucu ajan olabileceğini göstermektedir. Dolayısıyla spesifik OKT2 antagonistleri de sisplatin nefrotoksisitesini önleyebilir.Anahtar kelimeler: sisplatin, thymoquinone (TQ), oksidatif hasar, organik katyon transporter.

Antineoplastik ajanlarBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+5
Ramazan Ulu
Fırat University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Kardiyovasküler sistem hastalıklarında oksidatif stres ve lipid profillerinin incelenmesi

Çalışmamızda, anjiyo sonrası damar tıkanıklığı saptanan 90 hasta ve 32 sağlıklı kontrol grubunda serum MDA, TAC, nitrit + nitrat, homosistein, B9 , B12, HDL-kolesterol, VLDL-kolesterol, LDL-kolesterol, total kolesterol ve trigliserit düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca cinsiyet, yaş, kuatelet indeksi, sigara içme alışkanlığı, spor yapma alışkanlığı, diyet alışkanlığı, aile öyküsü ve tanısı konulmuş hastalık gibi faktörlerin bu parametreler üzerine olan etkisi istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Total hasta grubunun MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek (p<0.01), TAC ve B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.01Minimal damar hasarı olan hasta grubunda MDA düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05). 1 damar hasarlı hasta grubunda nitrit + nitrat ve homosistein düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01). 2 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01). 3 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01).Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA, nitrit + nitrat ve homosistein düzeyleri 1 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), B9 düzeyi ise yüksek bulunmuştur (p<0.05). Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 2 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01).1 damar hasarlı hasta grubunda MDA düzeyleri 2 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), B12 ve TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). 1 damar hasarlı hasta grubunda MDA düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). 2 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken sırasıyla (p<0.01) (p<0.05), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01).

AntioksidanlarHomosisteinKardiyovasküler hastalıklar+3
Sena Irmak
Gazi University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Radyo frekans radyasyonun; hamile ve hamile olmayan tavşanlarda dna ve oksidatif hasara etkilerinin hplc ve spektrofotometrik yöntemlerle incelenmesi

Çalışmada, GSM benzeri pulslu RF sinyallere vücutlarının tümü maruz bırakılan aynı yaş grubundaki hamile ve hamile olmayan Yeni Zelanda ırkı yetişkin tavşanlarla, anne karnında fetüs olarak bu alanlara maruz kalan yeni doğan yavruların karaciğer dokularındaki DNA ve lipid moleküllerinde meydana gelen oksidatif hasar biyokimyasal olarak incelendi. Toplam 36 adet hamile ve hamile olmayan Yeni Zelanda ırkı yetişkin tavşanlar; her biri 9 tavşandan oluşan dört gruba ayrıldı: i. Grup I (Hamile olmayan-Kontrol ), ii. Grup II (Hamile olmayan-RF maruziyeti), iii. Grup III (Hamile-Kontrol), iv. Grup IV (Hamile-RF maruziyeti). Hamile yetişkinlere ait yeni doğanlarda iki grupta incelendi: v. Grup V (Grup III' ün yeni doğanları ) ve vi. Grup VI (Grup IV' ün yeni doğanları). Hamile ve hamile olmayan yetişkin tavşanlar 1800 MHz RF radyasyona günde 15 dakika olmak üzere 1 hafta boyunca maruz bırakıldıKaraciğer DNA 8OHdG/dG miktarları, Andican ve ark. (2004) HPLC metodu ile karaciğer MDA seviyeleri ise Uchiyama ve Mihara (1978)' nın spektrofotometrik yöntemi kullanılarak analiz edildi. Yetişkin maruziyet gruplarının (Grup II ve Grup IV) karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarında kontrol gruplarına (Grup I ve Grup III) göre bir farklılık olmadığı, ancak Grup II ve Grup IV' ün karaciğer MDA seviyelerinde, Grup I' e göre istatistiksel anlamlı bir artışın olduğu tespit edildi. Anne karnında RF alanlara maruz kalan yenidoğan yavruların hem karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarında hemde MDA seviyelerinde, anne karnında bu alanlara maruz kalmayan yavruların karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarına ve MDA seviyelerine göre bir farklılık göstermediği de saptandı. Ayrıca, maruziyet sonrası hamile yetişkin tavşanların (Grup IV) vücut ağırlıklarında ise hamile kontrol grubuna (Grup III) göre çok az da olsa bir azalmanın olduğu ancak bu azalmanın istatistiksel bir anlam taşımadığı tespit edildiÇalışmadan elde edilen veriler değerlendirildiğinde, 1800 MHz GSM benzeri RF alanlara tüm vücut maruziyetinin lipidlerde hasar meydana getirebileceği, bu hasarın dokuda meydana gelebilecek diğer oksijen toksisite olaylarının bir göstergesi olabileği ancak DNA' da hasar meydana getirebilecek düzeyde olmadığı sonucuna varılmıştırLiteratür araştırmalarından elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, cep telefonundan kaynaklı RF radyasyonun karaciğer dokusunda DNA ve lipidlerde meydana getirebileceği oksidatif hasarı araştıran çalışmaların henüz mevcut olmadığını görmekteyiz. Bu nedenle, bu çalışma gelecek hamile çalışmaları için referans olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca, hamile bireylerin RF maruziyeti üzerine yapılacak araştırmaların sayıca arttırılması; ulusal ve uluslararası standartların oluşturulması bakımından büyük önem taşımaktadır.

DNADNA hasarıElektromanyetik+7
Arın Tomruk
Gazi University · Institute of Health Sciences
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Apocynin'in sıçanlarda sodyum selenit ile oluşturulan katarakt modeli üzerindeki etkisi

Amaç: Ratlarda sodyum selenit (Na2SeO3) ile indüklenen katarakt modelinde apocyninin etkilerinin biyokimyasal ve klinik olarak incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama 50 gr ağırlığında postpartum 10.günde olan 20 Spraque-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrılarak dahil edildi. İstatistiksel güç analizi yapılarak her grupta minimum 5 denek olması gerekliliği saptandı. Her gruba katarakt modeli oluşumunu sağlayacak 30 nmol/kg dozda Na2SeO3 subkutan enjeksiyonu yapıldı. Aynı gün Grup 1'e dimetil sülfoksit (DMSO) intraperitoneal, Grup 2'ye DMSO'da çözülmüş 10 mg/kg dozda Apocynin intraperitoneal ve Grup 3'e 20 mg/kg Apocynin intraperitoneal olarak tek doz uygulandı. 7-10 gün sonunda kontrol grubunda matür katarakt oluşumuyla tüm gruplarda anestezi altında sakrifikasyon işleminden önce kardiyak puncture ile kan alım işlemi gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası enukleasyon işlemi ile alınan gözlerden evisserasyon ile lens dokusu ayrıldı. Lens dokusunda Malondaldehit (MDA), Katalaz (CAT) ve Glutatyon Reduktaz (GR) değerlerinin analiz edilmesi amacı ile doku örnekleri -80 derecede saklandı. Sakrifikasyon öncesi kan örnekleri kardiyak puncture ile toplandı. Bulgular: Mikroskobik incelemeler sonucunda gruplar arasında katarakt derecesi açısından anlamlı fark görüldü (p<0.001). Morfolojik olarak katarakt düzeyleri en düşükten en yükseğe doğru grup 2 (1,4 ± 0,55), grup 3 (2,6 ± 0,89) ve grup 1 (4,4 ± 0,55) olarak belirlendi. Kontrol grubu (5,4 ± 0,55) ve grup 1 arasında katarakt derecesi açısından anlamlı bir fark görülmedi (P>0,05). Lens dokularında ortalama MDA, CAT ve GR düzeyleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi (sırasıyla p=0,001, p=0,004 ve p=0,012). Grup 3'ün ortalama MDA düzeyinin (1,12 ± 0,13 nmol/ml) diğer gruplara kıyasla anlamlı oranda yüksek olduğu belirlendi (P<0,05). Grup 2 ve 3'ün ortalama CAT düzeylerinin (sırasıyla 54,19 ± 9,98 ve 49,98 ± 16,67 ng/ml) kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi (P<0,05). Grup 3'ün ortalama GR düzeyi (21,46 ± 2,95 ng/ml) diğer gruplara kıyasla anlamlı oranda yüksek olduğu izlendi (P <0.05) Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda, Na2SeO3 ile oluşturulan katarakt modelinde apocyninin hem morfolojik olarak hem de biyokimyasal analizler ile antioksidan kapasiteyi arttırarak kataraktı anlamlı düzeyde azaltabileceği belirlenmiştir. Ayrıca apocyninin dozajlaması da çalışılmış olup yüksek dozajdaki apocyninin toksik etki göstererek oksidatif hasarı arttırabileceği belirlenmiştir.

Antioksidan kapasiteAposininFako+7
Hülya Adıgüzel
Bolu Abant İzzet Baysal University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Resveratrolün in vitro hidrojen peroksit ile indüklenen insan koroner arter endotel hücre hasarına olası etkisinin incelenmesi

Giriş: Oksidatif stres, reaktif oksijen ürünlerinin oluşumu ve yıkılımı arasındaki bir dengesizlik olarak tanımlanmaktadır. Vasküler ve enflamatuvar hücrelerden kaynaklanan hidrojen peroksit, oksidatif stresi indükleyerek endotelde fonksiyon kaybına neden olmaktadır. Bu da koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, hipertansiyon, periferal arter hastalığı ve diyabet gibi hastalıklarda önemlidir. Enzimatik antioksidan savunma kaynakları süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz ve katalazı kapsamaktadır. Enzimatik olmayan antioksidanlar askorbik asit, ?-tokoferol, glutatyon, karotenoidler, flavonoidler, stilbenler ve diğerleridir. Resveratrol; stilbenlerin alt grubu olup, üzüm ve kırmızı şarapta bulunan polifenolik bir bileşiktir. Antienflamatuvar, antioksidan, antikanser, sitoprotektif ve kardioprotektif etkilere sahiptir.Amaç: Literatürde resveratrolün hidrojen peroksit hasarı ile indüklenen endotel hücresi üzerine in vitro etkisinin araştırıldığı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı, resveratrolün in vitro insan koroner arter endotel hücresini hidrojen peroksit hasarına karşı koruyucu etki gösterip göstermediğini araştırmaktır. Bu amaçla hücre sitotoksisitesi, reaktif oksijen ürünleri oluşumu, ?-glutamil sistein sentetaz, glutatyon redüktaz ve glutatyon peroksidaz enzimlerinin protein ekspresyonları ve glutatyon düzeyi incelenmiştir.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; in vitro insan koroner endotel hücrelerinde resveratrolün değişik konsantrasyonları ve preinkübasyon sürelerinde hidrojen peroksit'in indüklediği hücre sitotoksisitesi üzerine etkileri araştırıldı. Resveratrolün hücre hasarındaki etkisi hücre sitotoksisite değerlendirme testi olan laktat dehidrogenaz ile incelendi. Hasar modelinde resveratrolün değişik konsantrasyonlarının çeşitli preinkübasyon sürelerinde ve zaman dilimlerinde reaktif oksijen ürünleri oluşumuna etkisi oksidan duyarlı bir fluoresans prob olan hidroksifenil floresin kullanılarak değerlendirildi. Resveratrolün antioksidan etkileri ?-glutamil sistein sentetaz, glutatyon redüktaz ve glutatyon peroksidaz enzimlerinin protein ekspresyonları Western blot yöntemi ile değerlendirildi. İn vitro insan koroner endotel hücrelerinde resveratrolün glutatyon düzeyine etkisi de yüksek performanslı sıvı kromatografisinde değerlendirilmiştir.Bulgular: Resveratrolün 10 ve 50 ? M konsantrasyonlarının 1, 12 ve 24 saat preinkübasyon sürelerinde 1 saat, 750 ? M hidrojen peroksit'in oluşturduğu sitotoksisiteyi istatistiksel olarak anlamlı azalttığı saptanmıştır (p<0.05). 10, 50 ve 100 ? M resveratrol ile 24 saat preinkübasyon süresinde resveratrolün 15., 60. dakika ve 6. saat zaman noktalarında reaktif oksijen ürünleri oluşumunu da anlamlı olarak azalttığı saptanmıştır (p<0.05). Resveratrol, indirgenmiş glutatyon düzeyiniı anlamlı olarak arttırmaktadır (p<0.05). Yine resveratrol oksidatif hasarda görülen, ?-glutamil sistein sentetaz, glutatyon peroksidaz-1 ve glutatyon redüktaz enzimlerinin protein ekspresyonlarını anlamlı olarak arttırmaktadır (p<0.05).Sonuç: Tüm bulgular birbirlerini destekleyici özellikte olup, araştırma koşullarında resveratrolün çeşitli yönlerden insan koroner arter endotel hücre hasarına koruyucu etki gösterdiğine işaret etmektedir. Bu araştırmanın sonuçlarının kardiyovasküler hastalıklarda oluşan oksidatif stresin geri döndürülmesinde kullanılabilecek yeni terapötik yaklaşımlara ışık tutabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Resveratrol, İnsan Koroner Arter Endotel Hücresi, Oksidatif Hasar

EndotelyumHidrojen peroksitKoroner damarlar+3
Oya Sayın
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel karaciğer intoksikasyonunda DNA hasarının belirlenmesi ve N asetil sisteinin rolü

Çalışmamızda HAT ve HDAC enzim aktiviteleri tayin edilerek, bu enzimlerin aktiviteleri üzerine (dolaylı olarak tanskripsiyon üzerine) oksidatif stresin olası etkisini, gen transkripsiyonu ile kontrol edilen apoptosis ile histon asetilasyonu arasında bir ilişkinin olup olmadığını, N Asetil Sisteinin deneysel karaciğer intoksikasyonunda DNA hasarı üzerine koruyucu rolünün olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 6 grupta toplam 60 adet rat alındı. Karaciğer toksisitesi oluşturmak amacıyla CCl4, periton içi 2 ml/kg 1/1 oranında zeytinyağındaki çözeltisi şeklinde tek doz enjekte edildi. NAS uygulamasına (periton içi 50 mg/kg/gün) CCl4 enjeksiyonundan 3 gün önce başlandı ve deney süresince devam edildi. Kontrol gruplarına zeytinyağı ve N Asetil Sistein uygulaması yapıldı. CCl4 enjeksiyonundan 6 ve 72 saat sonra eter anestezisi altında kan ve karaciğer dokusu alındı. Karaciğer dokusundan nükleer ekstrakt hazırlandı.Serum AST, ALT, MDA düzeylerinin, CCl4 verilen grupta 6. saatte kontrol gruplarına göre arttığı, 72. saatte artışın olduğu fakat altıncı saate göre azaldığı belirlenmiştir. CCl4+NAS verilen grupta ise 6. ve 72. saatte kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında artışın olduğu fakat CCl4 gruplarına göre düzeyinin azaldığı belirlenmiştir. CCl4 uygulamasının deneysel karaciğer intoksikasyonu ve lipit peroksidasyonuna neden olduğu, NAS uygulamasına ve zamana bağlı olarak düzeyinin azaldığı tespit edilmiştir.Serum TAK analizinde, CCl4 verilen grupta 6. saatte kontrol gruplarına göre düzeyinin azaldığı, 72. saatte de azalmanın olduğu fakat altıncı saate göre arttığı görülmüştür. CCl4+NAS verilen grupta ise 6. ve 72. saatte kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında azalmanın olduğu fakat CCl4 gruplarına göre düzeyinin arttığı belirlenmiştirdi. TOK analizinde, CCl4 verilen grupta 6. saatte kontrol gruplarına göre düzeyinin arttığı, 72. saatte ise gruplar arasında fark olmadığı; CCl4+NAS verilen grupta 6. saatte kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında artışın olduğu fakat CCl4 gruplarına göre düzeyinin azaldığı, 72. saatte ise fark olmadığı belirlenmiştir.Nükleer ekstraklarda yapılan 8-hidroksi 2-deoksiguanozin ve Histon Asetil Transferaz analizinde, CCl4 verilen grupta 6. saatte kontrol gruplarına göre düzeyinin arttığı, 72. saatte de artışın olduğu fakat altıncı saate göre düzeyinin azaldığı belirlenmiştir. CCl4+NAS verilen grupta ise 6. ve 72. saatte kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında artışın olduğu fakat CCl4 gruplarına göre düzeyinin azaldığı saptanmıştır. Histon deasetilaz düzeyinin, CCl4 verilen grupta 6. saatte kontrol gruplarına göre azaldığı, 72. saatte de azalmanın olduğu fakat altıncı saate göre arttığı görülmüştür. CCl4+NAS verilen grupta ise 6. ve 72. saatte kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında azalmanın olduğu fakat CCl4 gruplarına göre düzeyinin arttığı belirlenmiştir.Apoptotik DNA fragmentasyonu analizinde ise, 6. saatte CCl4 grubunda kontrol grubuna göre düzeyinin arttığı, 72 saatte de artışın olduğu fakat altıncı saate göre düzeyinin azaldığı tespit edildi. CCl4+NAS verilen grupta ise 6. ve 72. saatte kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında artışın olduğu fakat CCl4 gruplarına göre düzeyinin azaldığı tespit edilmiştir. Apoptozis ayrıca karaciğer dokusunda TUNEL yöntemi ile değerlendirilmiş ve 6. saatte, CCl4 verilen grupta kontrol gruplarına göre apoptotik hücrelerin arttığı, NAS ilave edilen grupta CCl4 grubuna göre azaldığı, 72 saatte kontrol grubuna göre bir artışın olduğu fakat 6. saate göre düzeyinin azaldığı görülmüştür.Karaciğerde serbest radikal oluşturmak için CCl4 toksisite modeli uygulanmıştır. Oksidatif stres oluştuğu ve buna bağlı olarak DNA'da hasar ve DNA kırılmalarının şekillenip, histon asetilasyonunun arttığı, deasetilasyonunun ise azaldığı ve hücrelerin apoptozise yöneldiği belirlenmiştir. Aynı zamanda, N Asetil Sisteinin DNA'daki hasar üzerine koruyucu rolünün olduğu, oksidatif stres ve apoptozisi azalttığı tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler; Karbon tetraklorür, N asetil sistein, oksidatif DNA hasarı, histon asetilasyonu, serbest radikaller, apoptozis

AntioksidanlarApoptozisAsetilsistein+7
Hasan Akşit
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Sitagliptin'in rat karaciğer ve böbrek dokusunda oksidatif stres metabolizması üzerine etkisi

Çalışmada dipeptil peptidaz - 4 (DPP-4) enzim inhibitörünün ilk temsilcisi olan sitagliptinin sağlıklı ratlara artan dozlarda uygulanmasını takiben canlı ağırlık (g) ve kan glikoz düzeyleri (mg/dL) ile karaciğer ve böbrek doku ağırlıkları (g) üzerine olası etkileri ile sitagliptinin biyotransformasyonunda ve atılmasında önemli rol oynayan karaciğer ve böbrek doku örneklerinde oksidatif hasar belirteçlerinden süperoksit dismutaz (SOD, U/mg doku protein) ve katalaz (CAT, k/mg doku protein) enzim aktiviteleri ile glutatyon (GSH, mg/mg doku protein) seviyesi ve malondialdehid (MDA, nmol/mg doku protein) konsantrasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Bu amaçla ortalama 229,26 ± 28,92 g canlı ağırlığında 2 ? 3 aylık toplam 40 adet erkek Wistar-Albino rat kullanıldı. Ratlar doğal gün ışığından yararlanmaları sağlanarak 22 ºC (± 2) tutuldu ve standart rat yemi ile içme suyu ad libitum olarak verildi. Ratlar her grupta 10 adet olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1; kontrol olup sadece 1 mL serum fizyolojik (%0,9), Grup 2; 1 mg/kg dozda, Grup 3; 10 mg/kg dozda ve Grup 4; 100 mg/kg dozda sitagliptinin aktif şekli olan sitagliptin fosfat monohidrat, ağızdan 1 mL serum fizyolojik ile birlikte 36 gün boyunca uygulandı. Çalışma sonunda elde edilen değerlerin ortalama ± standart hataları verildi. Gruplar arasındaki farklılıklar SPSS 11.5 paket programında One-Way ANOVA varyans analizinde Duncan testi ve t-testi kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 altındaki değerler anlamlı kabul edildi.Canlı ağırlıkları değerleri bakımından; uygulama öncesi (0. gün) gruplar arasındaki farklılıkların 36. günde benzer şekilde devam ettiği, hatta 3'üncü grup ile kontrol grubu arasındaki farkın ortadan kalktığı belirlendi. Canlı ağırlık artışının %10 ? 20 aralığında ve en az % 10.05 ile Grup 2'de, kontrol, Grup 3 ve Grup 4'te ise sırası ile % 10.62, % 13.62 ? 18.59 oranında olduğu tespit edildi.Karaciğer ve sol böbrek doku ağırlıkları bakımından; 2'inci grubun diğer gruplarla, 3'üncü ve 4'üncü grupların kendi aralarındaki farkın anlamlı olduğu saptandı. Sağ böbrek doku ağırlıkları bakımından ise; kontrol grubu ile 3'üncü grubun diğer gruplarla, benzer şekilde 2'üncü ve 3'üncü grup arasındaki farkın anlamlı olduğu tespit edildi.Kan glikoz değerlerinin, 36. gün sitagliptin uygulama gruplarının kendi arasında ve kontrol grubu ile 4'üncü grup arasında fark olmadığı saptandı. Kan glikoz değeri artışının % 2.5 ? 14.25 aralığında ve en az % 2.5 ile Grup 3'de, Grup 2 ve kontrol grubunda ise sırası ile % 9.37 ve % 14.25, Grup 4'te ise % 7.53 düzeyinde olduğu tespit edildi.Tüm gruplarda belirlenen canlı ağırlık artışının (% 10 ? 20) fizyolojik gelişim süreci içinde kaldığı, doku ağırlık kazançlarının da canlı ağırlık ve organ gelişimine paralel olarak arttığı tespit edildi. Kan glikoz düzeylerindeki yükselmelerin (% 2.5 ? 14.25) fizyolojik aralıkta seyrettiği saptandı. Buna göre sitagliptinin artan doz uygulamalarında önemli canlı ağırlık ve doku ağırlık değişimlerine neden olmadığı ve hipoglisemi riskinin düşük olduğu gözlendi.Karaciğerde artan MDA konsantrasyonunu ve antioksidan enzim aktivitelerine rağmen, karaciğer ve böbrek dokusunda lipid peroksidasyonuna (MDA düzeyinde) neden olmadığı; karaciğer dokusunda günde 10 ve 100 mg/kg tez doz sitagliptin uygulamalarının GSH seviyesi yönünden kontrol grubuna göre önemli artışlar şekillendirdiği; böbrek dokusunda ise her üç sitagliptin uygulama dozunun da CAT enzim aktivitesi bakımından kontrol grubuna göre önemli düşüşlere neden olduğu tespit edilmiştir.Sitagliptinin oksidan ? antioksidan dengeye olan etkilerinin tam olarak belirlenmesinde sadece kalp ve böbrek dokularından elde edilecek verilerin yeterli olamayabileceği, farklı deneme modelleri oluşturulmuş hayvanlarda daha geniş parametreleri içine alan, farklı süre ve dozlarda sitagliptinin kullanımını içeren kapsamlı çalışmaların yapılmasının ilacın oksidatif stres mekanizmasına olan etkisinin aydınlatılmasına daha fazla katkı sağlayacağı kanısına varılmıştır.

BöbrekHipoglisemik ajanlarKaraciğer+4
Emel Kosat
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2011
00

Related subjects