Ottoman law
103 theses under this subject heading
421 numaralı Siirt Şer'iyye Sicili'nin transkripsiyon ve değerlendirmesi (H. 1311-1327 / M. 1893-1909)
Bu tezin konusunu oluşturan 421 Numaralı Siirt Şer'iyye Sicil Defteri emsallerinde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu tarihinin sosyal, iktisadi, idari, hukuki ve kültürel yönlerini ortaya koyan önemli kaynaklardan birisidir. Defterin muhteviyatı (H.1311-1327/M.1893-1909) 16 yıllık sürede mahkemeye intikal etmiş birçok konuyu kapsamatadır. Enlenme-boşanma bunlara bağlı olarak mehir-talak, hüccet, i'lam, tevkil vekâleti, vakıf mallarının korunması ve merkezden gelen emirnameler gibi zengin bir içeriğe sahiptir. Çalışmamızın değerlendirme kısmı dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, idari durum; defterde geçen mahalleler, köyler, nahiyeler ve vilayetler üzerinde durularak açıklanmıştır. İkinci bölümde, sosyal durum; Siirt'e olan önemli kişiler ve görevleri ile vakıflar üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde, sosyal hayat; aşiretler ve Siirt'in kozmopolit yapısı üzerinde durulmuştur. Dördüncü bölümde ise Şer'iyye Sicilimizdeki vekâletler sınıflandırılarak değerlendirilmiştir. Siirt, kozmopolit yapısı ile Osmanlı'nın bir yansıması şeklindedir. Kürt, Türk ve Araplardan oluşan Müslümanlar ile Süryani, Keldani, Ermeni ve Rumlardan oluşan Gayrimüslimlerin farklı dil, din ve ırkların bir arada ve kardeşçe yaşadığı, bu ayrılıklarını kültürel zenginlik olarak kabul ettiği şehirlerden biridir. Şer'iyye Sicillerinin tüm bu zengin içeriğiyle sadece tarih için değil aynı zamanda coğrafya, iktisat, sosyoloji, hukuk ve askeri konuları için de birinci elden kaynaktır.
XVII. yüzyıl'da Osmanlı Devleti'nde rüşvet
Rüşvet, birlikte yaşamanın zorunlu bir sonucu olarak doğan devlet sistemi ve bu sisteme geçen toplumlarda var olmuş en eski suçlardan birisidir. Ekonomik şartlar ne olursa olsun rüşvet her daim varlığını sürdürmüştür. Rüşvet her ne kadar eski bir suç olsa da bir o kadar geleneği içinde barındırır. İnsanlık tarihinin bir parçası olarak rüşvetin Osmanlı Devleti'nin alt ve üst kademelerin de birçok örneğinin mevcudiyeti şaşırtıcı değildir. İşte burada rüşvet Osmanlı tarihinin konusu olarak ele alınmaya çalışılacaktır. 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıla ait nasihatnamelerde rüşvetin Osmanlı düzenini tehdit eden hususlar arasında ilk sırada sayılması sebebiyle zaman dilimi bu dönem ile sınırlandırılacaktır. Ancak bunu sadece kronolojik bir sıralama ile vermek yerine mümkün olduğunca çok yönlü bir okuma ile sorgulamayı amaçlıyoruz.
Osmanlı Döneminde modern teknolojinin hukuki temelleri: Telgraf örneği
Günümüzde bilgi teknolojileri oldukça hızlı ilerlemekte, bu gelişmelerin düzenlenmesi süreci ise oldukça yavaş gerçekleşmektedir. Bilişim teknolojileri; toplumlar, devletler veya şirketler gibi çok farklı kesimleri etkilemekte ve bu etki uluslararası olmaktadır. Bilişim teknolojilerinin ve etkilerinin düzenlenerek sürecin işlevselleşmesi ve mağduriyetlerin önlenmesi için bunların hukuki zemine oturtulması gerekmektedir. Mevzuat yapımı uzun zaman alan bir süreç olduğundan ve bilgi teknolojileri çok hızlı geliştiğinden hukuk, teknolojinin gerisinde kalmaktadır. Günümüzde gerek kişisel verilerin korunması, gerek elektronik ticarete yönelik düzenlemeler, uygulamadan yıllar sonra ancak hukuki zemine kavuşturulabilmiştir. Teknoloji hızla gelişmeye devam ettiği için mevcut hukuki düzenlemeler de sorunlara çözüm teşkil etmemektedir. Bilişim teknolojilerindeki sorunların hukuk ile nasıl çözümlenebileceğinene dair araştırmalar yetersiz kalmaktadır. Bundan başka, tarihte benzer şekilde modern teknolojik gelişmelerin hukuki zemine dayandırılması konusunda ne tür bir metod izlendiği, ne tür sorunlarla karşılaşıldığı, bu sorunlara yönelik tarihi çözüm mekanizmaları gibi konular analiz edilmemiştir. Bu çalışmada bilgi teknolojilerinin iletişim alanında temeli olarak düşünebileceğimiz telgrafın hukuki temelleri inceleme konusu yapılmıştır. İlk bölümde telgraf tarihi incelenmiş, bu kapsamda telgrafın icadı için Mors'a yabancı bir devlet tarafından gönderilen ilk nişanın Osmanlı'nın gönderdiği nişan olduğu ve bunun; teknolojik buluşların kabul edilerek buluş sahibinin takdir edilmesi ve buluşun kopyalanması yerine buluş sahibinden satın alınması mantığı ile düşünüldüğünde patent mantığı açısından tarihte ilk olduğu belirtilmiştir. Sonrasında telgraf konusunda uluslararası anlaşmalardaki tartışmalar incelenmiştir. Ardından Dosya Usulü İrade Tasnifleri ve Meclis Vükela Mazbatalarında yer alan telgrafa yönelik düzenlemeler latinize edilmiş ve değerlendirilmiştir. Son bölümde ise 4 Kânunuevvel 1324 Perşembe (17 Aralık 1908) ile 5 Nisan 1336 (1920) tarihleri arası 24. inikata kadar olan dönemi kapsayan Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan'dan oluşan Osmanlı Meclisleri şeklinde Osmanlı dönemi meclis tutanaklarına erişim sistemindeki tüm zabıtlar incelenerek telgraf konusundaki meclis görüşmeleri detaylı analiz edilmiştir. Bu bağlamda telgraf gibi iletişimi uluslararası bağlamda düşünüldüğünde aylar süren bir süreçten saniyelere düşüren bir bilişim teknolojisinin kanunkoyucu huzurunda ne tür tartışmalara konu olduğu tespit edilmiş bu tartışmalar ayrı ayrı başlıklarda analiz edilmiştir. Bu çalışma ile bilişim teknolojilerindeki ilerlemelerin hukuki düzenlemelere konu olmasında yaşanan aksaklıklara çözüm sunulabilmesi için tarihten bir örnek olarak telgraf seçilmiştir. Tarihte bilişim teknolojilerinin kanunlaştırılması sürecinin analizi ile daha önce gerçekleşmiş pozitif ve negatif durumlar ele alınarak bugünkü sorunlara tarihten ışık tutulması amaçlanmıştır.
17. yüzyıl Osmanlı hukukunda tesebbüb halinde damân
Osmanlı ulemasından Fudayl Çelebi gibi bazı âlimler tazmin sorumluluğuyla ilgili özel eser kaleme almak suretiyle Hanefi literatürüne önemli katkılarda bulunmuştur. Aynı şekilde şeyhülislamlar da tazminle ilgili verdikleri fetvalarla Hanefi geleneğini sürdürmüşlerdir. Bu çalışmanın birinci bölümünde Osmanlı âlimlerinin eserlerine de atıf yapılarak Hanefilerin genel tazmin sorumluluğu itlâf üzerinde yoğunlaşmak suretiyle ortaya konulduktan sonra ikinci bölümde bu tazmin sorumluluğuyla ilgili olan üç konu ele alınacaktır. Tesebbüb halinde damânla ilgili seçilen bu üç konu, Hanefilerin genel tazmin sorumluluğundan nasıl ve neden ayrıldıklarını ortaya koymaya yöneliktir. Bu üç konudan birincisi olan siâye meselesi, tamamen Hanefilerin tazmin sorumluluğundan ayrılmalarını göstermesi açısından önemlidir. Diğer iki konuda ise tamamen Hanefiler tazmin sorumluluğunu terk etmemiş, sadece bazı meselelerde zaman içerisinde buna aykırı hükümler vermişlerdir. Ayrıca bu çalışmanın amacı, üç meseleyle ilgili 17. yy şeyhülislamlarının verdikleri fetvalarla, Hanefi geleneği ne ölçüde ve nasıl sürdürdükleri ve mezhep içerisinde tartışılan hangi görüşleri esas aldıklarını göstermeye yöneliktir.
Nişancızâde'nin Nûru'l-'Ayn adlı eserinin tahkik ve tahlili (1-6. fasıllar)
Bu çalışma, Nişancızâde Mehmed Efendi'nin kendisinden iki asır önce yaşamış Şeyh Bedreddin'in Câmiʿu'l-fusûleyn adlı eseri üzerine hazırladığı Nûru'l-'ayn adlı eser hakkındadır. Nûru'l-'ayn'ın müellifi Nişancızâde Muhyiddin Mehmed kâdılık yaptığı dönemde Câmi'u'l-fusûleyn'e sıkça başvurmuş, duyduğu ihtiyaç üzerine muhtemelen mülâzemet dönemlerinden birinde eseri düzenlemeye girişmiştir. Nûru'l-'ayn, Câmi'u'l-fusûleyn üzerine yapılan diğer çalışmalarla kıyaslandığında eserin bütünü üzerine yapılmış olması ile dikkat çekmektedir. Nişancızâde'nin çıkış noktası eserin kullanımını kolaylaştırmaktır. Nüshalarının çokluğu, fıkıh literatüründe kullanıldığının bilinmesi ve bazı yazmalarda kadıların esere teveccühüne işaret eden notların bulunması eserin aktif olarak kullanıldığı ve kabul gördüğünü göstermektedir. Çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci ana bölüm eserin ortaya çıktığı dönem ile müellifinin hayatını anlatan ve teze konu olan eserin tanıtımını yapan üç kısımdan oluşmaktadır. Bu bölümün eserin anlaşılmasına zemin hazırlaması amaçlanmaktadır. İkinci ana bölüm Nûru'l-'ayn metninin Câmiʿu'l-fusûleyn ile karşılaştırılmasıyla elde edilen bulguların değerlendirilmesine ayrılmıştır. Üçüncü ana bölümde ise eserin I-VI. fasıllarının tahkikli metnine yer verilmiştir. Bu sayede proje tamamlandığında XVI-XVII. yüzyıl Osmanlı hukuk literatürüne ait bir yazma eser ilim dünyasının istifadesine sunulmuş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Nişancızâde, Nûru'l-'ayn, Şeyh Bedreddin, Câmiʿu'l-fusûleyn, Yargılama Usulü, Kâdı, Kaza, Osmanlı, XVI. Yüzyıl, XVII. Yüzyıl
Osmanlı hukukunda küçüğün velâyeti (16-19. yüzyıllar)
Tarihi vesikalara dayanılarak yapılan araştırmalar, fıkhın salt teorik düzlemde geliştiği ve hukukun güncel uygulamalarının ondan bağımsız bir şekilde varlığını sürdürdüğü yönündeki iddiaların hukuk tarihi verileri ışığında analizler yapılarak değerlendirilmesine ihtiyaç bulunduğunu göstermektedir. Klasik fıkıh kitapları, fetvâ mecmuaları ve kadı sicillerini mercek altına alarak küçüğün velâyeti konusunu inceleyen bu çalışma, Osmanlı'da 16-19. yüzyıllar arasında İslam hukukunun nasıl uygulandığının, değişim gösterip göstermediğinin, teorik ve pratik alanın birbiriyle örtüşüp örtüşmeyen yönlerinin neler olduğunun, hukukun uygulanmasında fıkhın ne derecede payının olduğunun tespit edilmesine -belirli bir çerçevede- katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Üç bölümden oluşan bu araştırmanın birinci bölümünde küçüğün şahsı üzerindeki velâyet, ikinci bölümünde küçüğün malı üzerinde velâyet, üçüncü bölümünde ise küçüğün bakım ve terbiyesi (hidâne) ele alınarak konu, teori ve uygulama yönüyle ortaya koyulmaya çalışılmıştır.
Bedâyiü's-Sukûk: Bir Osmanlı kadısının hukuk pratiği
Bu tezde Mehmed Sâdık b. Mustafa Şânîzâde'nin (ö. 1791) Bedâyiü's-Sukûk adlı sakk mecmuası tarihî bir metin olarak incelenmiştir. 18. yüzyılda kaleme alınan mecmuanın mukaddimesinde, nadir olan davalara da yer verildiğinin belirtilmesi bu mecmuayı diğer sakk mecmualarından ayırmaktadır. Şânîzâde'nin olağan davaların dışında, benzerine çok da rastlanamayacak davalara yer vermesi, kadılara yol gösterme konusundaki gayretinin bir sonucudur. Hem içerik hem de şekil bakımında oldukça özenli derlenmiş bu mecmuada ilâmlar çoğunlukta olmak üzere, hüccet ve vakfiye örnekleri ile elkâb suretleri, davet tezkireleri ve vakfiye imza suretlerine yer verildiği görülmektedir. Mecmuanın Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Beyazıt nr. 2675'te bulunan yazma nüshası üzerinde yapılan bu çalışmada tamamı incelenmiştir. Mecmuada bulunan nadir davalar, devlet adamlarıyla ilgili davalar ile elkâb suretleri, davet tezkireleri ve vakfiye imza suretleri bu çalışmanın ana bölümleridir. Her bir kayıt kadı için neden önemli olabileceği sorusu üzerine değerlendirilerek, Osmanlı kadısının çalışma şekli hakkında çıkarımlarda bulunulmuştur. Yapılan bu çalışma sonucunda sakk mecmualarının kadı için meslekî bir kılavuz olmasının yanı sıra, içinde bulunan dava konularının çeşitliliği dolayısıyla pek çok alanda tarihi tamamlayıcı bir kaynak niteliğinde olduğu ve tarih çalışmalarında önem arz eden birincil kaynaklar olduğu görülmüştür.
Osmanlı hukukunda şüf'a hakkı
Toplumsal bir varlık olan insanın, hukuk sistemi tarafından belirlenmiş hak ve sorumlulukları bulunmaktadır. Mülkiyet hakkı da hukuk tarafından koruma altına alınmış, insanın en temel haklarından biridir. Mülkiyet hakkının kişiye mal üzerinde sınırsız tasarruf imkânı sunduğu mutlak olarak kabul edilmiş olsa da, toplumun ihtiyacına göre söz konusu hakka bazı sınırlandırmalar getirilmiştir. Şüf'a hakkı da kadim devirlerden beri birçok hukuk sisteminde çeşitli biçimlerde var olan, mülkiyet hakkına getirilmiş sınırlandırmaların başlıcalarındandır. İslam hukuk bilginleri fıkıh eserlerinde, Hz. Peygamber'den gelen nasları ve toplumda eskiden beri mevcut olan bazı uygulamaları dikkate alarak İslam hukukunun genel ilkeleri ışığında şüf'a hakkının mahiyeti, meşruiyeti, gayesi, sebepleri, şartları ve kullanma usulünü geniş biçimde ele almıştır. İslam hukuk tarihinin altı asırdan fazla bir kısmını temsil eden Osmanlı hukuku şüf'a hakkı özelinde Hanefî mezhebinin doktrin ve uygulama bakımından geçirdiği evreleri görmek açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmamızda ilk olarak Hanefî fıkıh eserlerinde şüf'a hakkının hangi konular bağlamında nasıl ele alındığını aktaracağız. Sonraki kısımda ise Osmanlı hukukuna genel bir bakışın ardından Osmanlı hukukunda şüf'a hakkının teori ve uygulama yönünü göstermeye çalışacağız.
XVII. yüzyıl Osmanlı hukukunda hilenin akitlere tesiri
İslam Borçlar Hukuku sahasının temel konusu olan akitlerin kuruluşunda irade beyanı esastır. Bu beyanın iç irade olarak da ifade edilen rızaya uygun olması gerekmektedir. Tarafların karşılıklı rızalarının bulunması, irade beyanının sıhhati açısından önem arz etmekte olup akitlerin bağlayıcılığının da ön şartı olmaktadır. Dolayısıyla ikrah, hata ve hile gibi rızayı sakatlayan durumlarda, irade beyanı kusurlu kabul edildiğinden akitlerin bağlayıcılığı da zarar görmektedir. Bu çalışmada, irade bozukluklarından biri olarak kabul edilen hilenin bir fıkıh terimi olarak Hanefî doktrinindeki tarifi, çeşitleri ve akitler üzerindeki tesiri incelenmektedir. Böylece, mezhep içerisindeki farklı görüşlere de temas etmek suretiyle, hile kavramının teorik çerçevesinin çizilmesi hedeflenmiştir. Hilenin teorik boyutu ele alındıktan sonra, Hanefî mezhebinin resmî mezhep olarak kabul edildiği Osmanlı Devleti'nde, hilenin uygulamada nasıl sonuçlarının olduğunu ve teoriyle pratiğin örtüşüp örtüşmediğini görmek amacıyla XVII. yüzyıldaki veriler incelenmiştir. İlgili döneme ait fetva mecmuaları ve şer'iyye sicilleri bu noktada çalışmaya büyük katkı sağlamıştır.
18. Yüzyıl Osmanlı hukukunda kadın köleler
Bu çalışma, 18. yüzyıl Osmanlı toplumunda kadın kölelerin haklarını, sorumluluklarını, sosyal konumlarını ve karşılaştıkları problemleri İstanbul kadı sicilleri, şeyhülislam fetvaları ve kanunnamelerden hareketle fıkhi bir bakış açısıyla incelemektedir. Araştırma, Osmanlı toplumunda önemli bir yere sahip olan kölelik ve özellikle cariyelikle ilgili uygulamaların hukuki arka planını ortaya koymak amacıyla, kadı sicillerinde yer alan kadın kölelere dair davaları tematik olarak tasnif etmekte ve bu konuları fetvalar ve kanunnamelerdeki hükümler ile Hanefi fıkıh literatüründeki teorik bilgilerle karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. Bu çerçevede İstanbul kadı sicilleri, şehirdeki köle nüfusunun yoğunluğu, dava sayısı ve çeşitliliğinin fazlalığı ile toplumun farklı kesimlerinden örnekler içermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, kadı sicilleri, şeyhülislam fetvaları, kanunnameler ve fıkıh literatürüne dayalı analizlerle, fıkıh kitaplarındaki teorik hükümler ile Osmanlı'daki uygulamaların ne ölçüde örtüştüğünü ortaya koymayı ve görülen farklılıkların arkasındaki toplumsal ve hukuki nedenleri açıklamayı amaçlamaktadır.
Osmanlı ceza hukukunda cinsel şiddet: Teori ve pratik (17. ve 18. yüzyıl)
İnsanlık tarihi boyunca cinsel şiddet öyle veya böyle kişilerin cinsel dokunulmazlığını ihlal eden bir suç türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Cinsel şiddet, failin (erkek) cinsel motivasyon eşliğinde karşındakinin rızası olmaksızın ona sözel olarak cinsel içerikli şeyler söylemesi, fiziksel olarak temasa geçmesi veya bunun ötesinde cinsel birlikteliğe zorlaması olarak tarif edilebilir. Bu durumda mağdur, yaş ve cinsiyet fark etmeksizin hayatta olan insandır. Cinsel şiddetin görünümleri ve toplum tarafından algılanış şekilleri, içerisinde bulunulan zaman, din algısı ve kültürel kodlara göre değişiklik arz etmektedir. Buna bağlı olarak tarihteki her medeniyetin cinsel şiddet hususunda kendine has bir algılayış biçimi ve hukuki düzenlemeleri olduğu söylenebilir. Modern hukuk ve tarih sahnesinden geçmiş bazı medeniyetlerdeki cinsel şiddet algısına dair bir girizgâhtan sonra bu çalışmada Osmanlı ceza hukuku ekseninde (17. ve 18. yüzyıl) cinsel şiddetin nasıl ve ne ölçüde yer aldığı incelenmiştir. Teori ve pratiği birleştiren bu çalışmada genel olarak fıkıh literatürünün verileri ile 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı'sına has kayıtlar (Şeriyye Sicilleri, fetva mecmuaları, risaleler vs. gibi yazma eserler) incelenmiş ve çalışmayı zenginleştirmek üzere birçok farklı kaynak türleri de kullanılmıştır. Çalışmamız cinsellik hususunda kadın-erkek, hür-köle ayırımları ile homoseksüellik gibi konuları ele alması bakımından çok yönlü ve geniş bir perspektif sunmaktadır.
The jurisprudential foundations of human rights protection in the late Ottoman constitutional documents
I will attempt to examine whether the constitutional reforms in the late Ottoman Empire were indicative of political expediencies or religious legitimacies in this thesis. The subject matter of this thesis is the human rights protection of the late Ottoman constitutional documents. The Ottoman Empire underwent remarkable constitutional movements in the nineteenth-century. Throughout the century, numerous constitutional documents appeared between 1808 and 1875, which is characterized as "the Tanzimat period" in literature. These documents were the very first written official charts that guaranteed fundamental rights of all Ottoman subjects for both Muslims and non-Muslims. The question whether the rights, which these documents guaranteed, were shaped in conformity with classical Islamic jurisprudence or appeared under the influence of western institutions has been controversial in academic circles for a number of decades. Situating the discussion in the context of human rights in Islam and the history of law, in an interdisciplinary approach, I will attempt to reveal the Islamic jurisprudential foundations of the constitutional documents in terms of fundamental rights. The concept of `iṣmah has been utilized to protect and guarantee fundamental rights in Islamic jurisprudence since the very beginning of fiqh. In my thesis, I will examine the influence of the concept of `iṣmah on the human rights protection of the Constitutional documents in an attempt to illustrate Islamic jurisprudential foundations of the protection. The contention of this thesis is substantiated by the fact that the constitutional reforms were carried out (i) as a consequence of the metamorphosis of the state into a modern state, (ii) considerably in favor of the bureaucratic class, (iii) paying regard to the expectations of the Western states, and (iv) in conformity with Islamic jurisprudence in the Tanzimat era.
Medeni hukuk çerçevesinde Bezm-i Alem Vakıfları özelinde mazbut vakıflar
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Osmanlı Devleti'nden itibaren devam edegelen pek çok mesele gibi vakıflar da çözüm bekleyen ve iktibas üzerine kurulu yeni hukuk sistemine uyarlanması gereken bir kurum olmuştur. Kanun Koyucu, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ile yeni vakıf - eski vakıf şeklinde bir ayrım benimsemiştir. Buna göre 743 sayılı Kanun'dan sonra kurulacak yeni vakıflara ilişkin ayrı bir rejim belirlenmiş; Osmanlı döneminde kurulup varlığı devam eden eski vakıflar için ise farklı düzenlemelere yer verilmiştir. Eski vakıflar içerisindeki en büyük grup olan ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından idare ve temsil edilen mazbut vakıflar, Türk hukukunda yaşanan geçiş sürecinden en çok etkilenen kurumlardan biri olmuştur. Zaman içerisinde devletin müdahalesiyle pek çok mazbut vakıf tasfiye edilmiş; vakıflara ait mallar, vakıf hukuku prensiplerine aykırı şekilde devletleştirilmiş ve elden çıkarılmıştır. Bütün bunlara rağmen mazbut vakıfların hala mevcudiyetini sürdürmesi ve mahkeme kararlarına konu olması, mazbut vakıflar konusunda bütüncül, kapsamlı ve mukayeseli bir çalışmayı gerektirmektedir. Nitekim bir mazbut vakıf olan Bezm-i Âlem Vakfı'nın, Bezm-i Âlem Vakıf Üniversitesi ve Bezm-i Âlem Vakıf Hastanesi gibi iki büyük müessesenin kurucusu olduğu düşünüldüğünde; mazbut vakıfların idaresinin ve mal rejiminin önemi anlaşılabilmektedir. Bu çerçevede tezimizde, mazbut vakıflara ilişkin tarihi süreç ve mevcut hukuki düzenlemeler, Bezm-i Âlem Vakfı özelinde değerlendirilmiştir.
XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Anadolusu'nda kadı ve mahkeme (1760-1770)
Osmanlı devleti, adalet kavramına büyük önem vermiş, sınırları içerisinde yaşayan her kesime adaleti ulaştırma gayreti içerisinde olmuştur. Bu amaçla egemenliği altında bulunan coğrafyanın hemen her köşesinde askerî-idari birimler yanında adlî birimler olan ve ahalinin gerek birbirleriyle gerekse resmî kurumlarla olan hukuki sorunlarının çözüme kavuşturan kazaî birimler ihdas etmişlerdir. Kaza olarak adlandırılan bu adlî birimin başına ise en önemli görevi bir hakim olarak kaza mahkemelerinde ahalinin sorunlarını çözüme kavuşturmak olan kadılar atamışlardır. Ancak adaleti sağlama noktasında ahalinin başvurabileceği tek merci kaza mahkemeleri değildir. Devletin en önemli yönetim organı olan Divân-ı Hümâyûn da daha alt birimleri ile devletin her coğrafyasından ahalinin sorunlarının çözümü adına başvurabileceği diğer bir merci olmuştur. Bu durumda Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan her kesimden ahalinin hukuki sorunlarının çözümü adına başvuruda bulunabileceği iki ana mercii olduğu görülmektedir. Bu çalışmada, 1760-1770 yılları arası on yıllık dönemde Osmanlı Anadolu coğrafyasında bulunan Kastamonu, Manisa, Ayıntab ve Adana kazaları örnekleminde, Osmanlı kaza mahkemelerinin yapısı ve işleyişi yanında, kaza mahkemelerine sorunlarının çözümü adına gelenlerin mekânsal dağılımı, mahkemelere hangi tür davaları daha yoğunlukta getirdikleri, bu davaları hangi ispat vasıtaları ile ne oranda kazandıkları, mahkemede görülen davaların çözümüne hangi görevlilerin ne oranda ne gibi katkılar yaptıkları ile ilgili hususlar ortaya konmaya çalışılmıştır. Bunun yanında diğer bir şikâyet mercii olarak görev yapan Divân-ı Hümâyûna, ilgili kazalardan ne sayıda ve türde şikâyet gittiği ortaya konularak, bunun kaza mahkemelerine gelen dava sayıları ve türleri ile karşılaştırması yapılmaya çalışılmıştır. Böylece ilgili kazalar ahalisinin şikâyet mercii tercihleri ve bunlara etki eden faktörler değerlendirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca Divân-ı Hümâyûndan kazalara gönderilen hükümlerde, Divân-ı Hümâyûn ve kaza mahkemeleri ilişkisi, şikâyeti havi sorunun çözümü adına görevlendirilen görevlilerin kaza mahkemelerinde ne oranda sorunun çözümüne katkı sağladıkları, kaza mahkemelerine ve Divân-ı Hümâyûna birden fazla kez iletilen şikayetler üzerinden gerek kaza mahkemelerinin gerekse Divân-ı Hümâyûnun sorun çözebilme becerisi, aynı zamanda bir istinaf kurumu olarak görev yapan Divân-ı Hümâyûnun kaza mahkemelerinde görülen davaları ne oranda istinafen inceleyip ne gibi kararlar verdiği gibi hususlar bu çalışmada ortaya konulmaya çalışılan diğer hususlardır.
Tanzimat and penal modernity: The abolition of torture in the mid-nineteenth century
This thesis studies the abolition of torture in the Ottoman Empire from 1840s up until the mid-1860s as a component of newly-raised Tanzimat legislation and, more generally, the Ottoman judicial transformation in the nineteenth century. It will be investigated the context in which the anti-torture law took place in this period and how this official policy came into practice after relevant laws and regulations were issued by the Sublime Porte. It will be argued that the anti-torture law was an outcome of global legislative wave against body-oriented punitive methods in penal proceedings, whose origins could be traced back to the mid-eighteenth century. Since this law was a part of penal modernity, which first occurred in Europe, this thesis tries to concentrate on its utilization in everyday court practices. It explores how ordinary Ottoman subjects made use of this Tanzimat novelty when they were encountering with legal discourse. Moreover, this thesis reevaluates foreign, mostly British, diplomatic pressure on the Tanzimat statesmen about ongoing practice of unlawful torture through the nineteenth century diplomatic environment. Intentionally, I establish a bond between a global legislative trend and simple judicial strategies of Ottomans. Broadly, the Ottoman judicial transformation in the first two decades of the Tanzimat era is examined by relying on archival documents, official correspondences, consular reports, and most importantly penal court records and interrogation procedures.
Tanzimat sürecinde Osmanlı Devleti'nin hukuk değişimi ve Namık Kemal'in hukuk anlayışı
Osmanlı Devleti'nin modernleşme sürecinde değişime uğrayan temel kurumlardan birisi hukuktur. Hukukun değişimi yalnızca batı menşeili kanunların Osmanlı Devleti'nde yürürlüğe girmesinden ibaret değildir, aynı zamanda hukuka yüklenen anlam değişmiştir. Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde hukukun üzerine bina edildiği temel kavramlar Tanzimat süreciyle beraber değişmiştir. Tanzimat bürokratlarının devleti içinde bulunduğu geri kalmışlıktan kurtarmak için yeni kurumlar ihdas ederek devleti ve bunun neticesinde toplumu dönüştürmeleri kanun vasıtası ile olmuş, bunun sonucu olarak kanun yapımı ve uygulamasında birtakım farklılıklar oluşmuştur. Tanzimat aydınları bu noktada Tanzimat'ın getirdiği yenilikleri değerlendirmiş ve Tanzimat düşüncesinin oluşmasını sağlamışlardır. Roman, tiyatro, çeviri eserler ve gazete gibi yeni ifade imkanlarını kullanarak Tanzimat sürecindeki devlet ve toplum değişimi yakından takip etmişlerdir. Kuşkusuz Tanzimat aydınlarının bu değerlendirmeleri içerisinde hukuk değişimi önemli bir yer ihtiva etmektedir. Devletin ve toplumun değişiminin temel dinamiği olan kanun, ve dolayısıyla hukuk, Tanzimat aydınlarının düşünce dünyasında farklı noktalardan ele alınmıştır. Söz konusu değişim Namık Kemal tarafından değerlendirilmiş ve eleştiriye uğramıştır. Hukukun günümüzde kamuoyunda oldukça tartışılan bir mesele olduğunu dikkate alarak Türk modern hukukunun temeli olarak sayabileceğimiz Tanzimat süreci hukuk değişimini ve bu değişimin Namık Kemal tarafından nasıl yorumlandığı üzerine düşünmek gerekir. Onun adaleti temel alarak yaptığı hukuk eleştirisi hukukun yerelliği ve hukuk yapımı hususunda yol gösterici niteliktedir. Tezimizde Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde hukukun temel kavramlarını ve Tanzimat sürecinde bu kavramaların değişimini açıkladıktan sonra Namık Kemal'in hukuk anlayışını ortaya koymaya çalıştık. Namık Kemal'in adalet merkezli hukuk anlayışının hukukun felsefî ve yapısal sorunlarına eğilimi farklı bir pencere açacak niteliktedir.
Klasik Dönem Osmanlı Miras Hukukunda kadının yeri
Başlangıçta, İslam miras hukukunun ve örfi miras hukukunun kuramsal çerçevesi hakkında bilgi verildi. Osmanlı Devleti'nde kadının İslam miras hukukundaki durumunu kolay bir şekilde anlayabilmek için, tereke kayıtları ve fetva örnekleri belirli formatlarla aktarıldı. Tereke kayıtlarında incelenen paylaşımların büyük bir kısmının fıkıh kitaplarında yer alan oranlar ile uygunluk gösterdiği görüldü. İslam miras hukuku hükümlerine uygun düşmeyen paylaşımlar için getirdiğimiz yorum, varislerin mirası rızai taksime göre paylaşmaları oldu. Bu paylaşımların bir kısmı kadın lehine bir kısmı ise kadın aleyhine gerçekleşmektedir. Örfi miras hukukundaki genel durumu anlamak için, miri arazi ve örfi miras hukukuna tabi vakıfların intikalinde yaşanan dönemsel değişimler yakından irdelendi. Bunların yanında, incelenen birçok vakıfnamede, evlatlık vakıf kuran kişilerin vakıf mallarından yararlanma usulünü, İslam miras hukuku hükümlerini değiştirecek şekilde belirleyebildiği görüldü. Gayrimüslim kadınlar zaman ve mekan bakımından istikrar gösterecek düzeyde İslam miras hukuku hükümlerine göre pay almışlardır. Kadınlar için, muris ve varis olma bakımından reaya askeri sınıf ayrımı yoktur. Osmanlı'da kadının vela mirasçılığı da kabul edilmektedir. Müçtehitler arasında farklı görüşlerin mevcut olduğu durumlarda, seçilen bir görüşün devamlı surette uygulandığı görülmektedir. Kadının miras payına hukuksuz bir müdahalede gerçekleşirse, kadının hakkı devlet tarafından korunmaktadır. Anahtar Kelimeler: İslam miras hukuku, Osmanlı hukuku, kadının hukuki statüsü.
II. Abdülhamid Döneminde basın hürriyeti
Hukuk tarihi ve genel kamu hukuku ilkeleri nazara alınarak hazırlanan bu çalışmada II. Abdülhamid döneminde basın hürriyeti incelenmiştir. Çalışmada, dönemin gazete, dergi ve kitaplarından ve o devirde yapılan mevzuat düzenlenmelerinden yararlanılmıştır. Ayrıca literatür taraması yapılmıştır. Kendi döneminin özellikleri göz önünde tutularak ve yer yer anakronizme düşmeden günümüz ile karşılaştırmalar yapılarak ortaya konan çalışma, konuyu hukukî bir bakış açısıyla ele almak suretiyle farklılık arz etmektedir. Gerek Avrupa'da gerek Amerika'da matbaanın ülkeye girişi ile devletlerin basına ve basın hürriyetine ilişkin müdahaleleri olmuş ve devlet aleyhine yayın yapanlara yönelik idama varan cezalar öngörülmüştür. Tanzimat sonrası, Osmanlı Hukuku açısından yerli ve iktibas edilen kanunların bir arada bulunduğu ve bu nedenle mevzuat karmaşasının yaşandığı bir dönem olmuştur. Osmanlı Devleti'nin ise basın ve basın hürriyetine yönelik oluşturduğu gelenek, izin sistemi üzerinden kurulmuştur. Basın faaliyetleri için ön görülen izin şartı, II. Abdülhamid döneminden önce süregelen ve bu dönemde de devam eden bir içtihat haline gelmiştir. II. Abdülhamid döneminde basın organlarının kurulması ve geliştirilmesi desteklenmiş, yayın faaliyetlerinin yapılmasına müsaade edilmiştir. Nitekim bu dönemde yayıncılık faaliyetlerinin artması ve çeşitlenmesi, basın hürriyeti açısından olumlu gelişmelerdir. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı uygulamada basın hürriyetine sınırlamalar getirilmiş ve gazete, dergi, kitap gibi yayınların kontrolünü ve denetimini yapan memurların düzensiz, keyfi ve maksadı aşan tutumları basın hürriyetini olumsuz etkilemiştir.
Law and order in Ottoman Iraq: Implementation of the criminal justice system (1840-1870)
This thesis discusses the initiation of Ottoman-reformed criminal procedures and courts into the provinces of Iraq between the 1840s and the late 1860s. It evaluates the Ottoman government's efforts to gain monopoly over the right to dispense justice in the region within the scope of the Ottoman centralization in its distant provinces. The introduction of new legal organization and the Tanzimat criminal procedures were part of the Ottoman attempt at reassertion of authority in the region. The records from the courts of the Iraqi provinces and the correspondences between the central and the provincial governments indicate how the Ottoman state prioritize the operation of justice as a mark of a legitimate governance in Iraq. The Tanzimat government gave significance to the standardization of trials and the adjudication of the criminal cases among the people of Iraq as a way to gain their loyalty. Besides the introduction of the criminal procedures, the implementation of an effective penal policy toward alleged criminals was seen as another solution by the government to pacify the tribal population and to establish a stable social order. In addition to the Ottoman government's judicial and penal policies, this thesis evaluates the Iraqi people's attitude toward the Ottoman courts to understand state-society relations in a region where tribal confederations were still strong and the people unaccustomed to the Ottoman judicial system.
Boys in court: Questioning child abuse cases between 1860 and 1865
This thesis explores how the sexual offenses committed against the male children were handled by the Ottoman courts and the society at large in the Ottoman lands between the years 1860 and 1865 together with the regulations drafted and implemented in the Ottoman reform period. As the study comprehensively analyzes the court cases in which numerous male children and their families stood as victims of sexual crimes and which were referred to Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, the official council formed to serve as the Supreme Court for legal matters and an ultimate court of appeals. This thesis reveals significant points regarding the court practices, interrogation methods, the concept of childhood and how the social and cultural codes were reflected on the court proceedings as well as the relations between the individual and state reshaped under the Tanzimat regulations and the relations between the center and the periphery.
Extradition in the Ottoman international legal practice of the nineteenth century
This dissertation examines extradition (iade-i mücrimin), the rendition of criminals, in nineteenth century international legal practice of the Ottoman Empire. An examination of extradition cases in the nineteenth century shines a light on the diplomatic stage of world politics, which was characterized mainly by international security policies against transnational crime and crime mobility across the borders. Extradition directly pertained to the major questions hovering over the Ottoman legal operation: capitulations, extraterritoriality (haric-ez memleket), and subjecthood. It is mainly because the capitulatory system and the operation of the consular system hampered the practice of extradition in the Ottoman Empire. However, the increasing mobility at the Ottoman borders necessitated regular communication and diplomatic channels to surrender criminals. It was a world of skillful diplomats, of state officials with expertise in law, and of cunning state politics. It was also a world of professional impostors, fugitive criminals, political refugees, and armed rebels whose transnational mobility and offenses shaped international security policies. These entailed domestic legislative efforts as well as stricter preventive and punitive measures on the international stage. Extradition as a legal practice thus evolved into a protean political question and a diplomatic tool, necessitating its analysis within the broader context of Ottoman history. This study challenges the portrayal of an Ottoman judicial system as weak in legislative and jurisdictional power, which is regarded as operating at the behest of the capitulatory system.
Murder in the family: Law, order, and criminal justice in the nineteenth century Ottoman society
This study deals with the murders committed within the family in the Ottoman provinces in the second half of the nineteenth century. Based on Ottoman archive documents, it focuses on the conflicts of various family members with each other and various reckonings both within the nuclear and extended family, from a socio-legal point of view and without any regional restrictions. The study claims that the ties that held the family together were extremely sensitive and fragile and that the family had both compassion and brutality in itself, with various paradoxes. The fact that we were able to obtain detailed information about the Ottoman provincial family and the word-for-word statements of family members from their mouths was a result of the judicial reforms that took place in the second half of the nineteenth century. Since this study, which presents a multi-layered portrait of the Ottoman provincial family through the nizamiye court records, is shaped on various family anomalies, the portrait presented is far from the claim of a full-scale family portrait. This study also tries to understand and make sense of ordinary people's mentality regarding their roles in both the domestic and public spheres. The way ordinary people customize the events in their minds, and the sub-judicial solutions they develop constitute the main axis of this study. Finally, this study reveals how the two courts operate in murder cases that fall into the common domain of both sharia and nizamiye courts in the new judicial order.
Tanzimat Dönemi Osmanlı hukukunda ispat vasıtaları
İslam hukukunda başlıca şahitlik, ikrar, yemin ve yeminden kaçınma olmak üzere dört başlık altında ele alınabilecek olan ispat vasıtaları, klasik dönem Osmanlı hukukunda da aynı şekilde benimsenmiş ve esaslı bir değişikliğe uğramadan uygulanagelmiştir. Tanzimat dönemine gelindiğinde ise bu alanda köklü değişikliklere gidilmiştir. Bir yandan özellikle şer'iyye mahkemelerindeki davaların yargılama usullerine ilişkin Mecelle'nin ilgili kitapları kabul edilmiş, ardından da 1917 tarihinde yine bu alana dair hususi bir kararname yayınlanmıştır. Diğer yandan da nizamiye mahkemeleri açısıdan, ilk olarak ticari yargılamalara ilişkin ticari yargılama usulü kanunu çıkarılmış, ardından da hem hukuk hem ceza davalarında uygulanacak usulleri içeren iki ayrı yargılama usulü kanunu aynı yıl içinde kabul edilmiştir. Özellikle anılan son üç düzenlemenin Batı kökenli olması, ispat vasıtaları konusunda kayda değer yeniliklerin Osmanlı hukuk sistemine girmesine sebep olmuştur. Çalışmanın ilk bölümünde yaklaşık beş yüz yıl boyunca geçerli kalmış olan klasik dönem Osmanlı hukukunda ispat vasıtaları konusu incelenmiş, ardından gelen bölümlerde de sayılan kanuni düzenlemeler kapsamında ispat vasıtalarının hangi hükümlere tabi kılındığı tek tek ele alınmıştır. Bu sırada klasik döneme kıyasla ne gibi değişikliklere gidildiği de karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Böylece Tanzimat dönemi Osmanlı yargılamalarında ispat vasıtalarının aldığı görünüm hakkında kapsamlı bir çalışma ortaya konmaya çalışılmıştır.