Subjectivity
82 theses under this subject heading
Annelik deneyimleri: Gerilimler, mücadeleler ve uzlaşmalar
Bu çalışmada kadınlığın inşasında annelik mefhumunun yerine dair bir bakış açısı oluşturmak için farklı kesimlerden 32 kadının kendi hayatlarına dair anlattıkları ele alınmıştır. Kadınların toplumsal/kültürel bağlamda inşa edilen "annelik" kavrayışı ile ilişkilenmeleri üzerinden gidilerek onların kendi anneliklerini nasıl değerlendikleri konu edilmiştir. Anneliğe dair yapılan duygusal yatırımlar ve bu kimliğe dair idealize edilen değerler; gündelik hayatın sıradan faaliyetleri, rutin olarak yapılan "annelik işleri" betimsel olarak değerlendirilmiştir. Annelik deneyiminin barındırdığı değerlerden, alışkanlıklardan, inançlardan, duygulardan ve önyargılardan yola çıkılarak toplumsal ve kültürel olanla temas etmek amaçlanmıştır. Kadın öznelliği üzerinde radikal değişimler oluşturan anne kimliği içine dâhil olan rol ve sorumluluklar giderek artmaktadır. İdealize edilen ve deneyimlenen annelik arasındaki fark açıldıkça anne olmak yıpratıcı ve baskılayıcı bir hâl almakta, bu durum yetersizlik, kaygı ve suçluluk duygularını tetiklemektedir.Ayrıca, kadınların kendi anneliklerini değerlendirmelerinde anneliğin toplumsal yönü ve makbul anne söylemi bir baskı unsuru olarak görülebilir. İktidarın biyopolitikası, neoliberal piyasa değerleri, bireyci ve rekabetçi toplumsal yapı, muhafazakâr eğilimler makbul anne söyleminin temel bileşenleri olmuştur.Anne kimliği kadın öznelliğinde nerede durur? Anne kimliğine yapışan şefkatlilik, cefakârlık, fedakârlık gibi sıfatların ürettiği duygular ve bu duyguların kültürel politik dinamikleri bu çalışmanın temel meselesidir. Ayrıca bu çalışmada annelik deneyiminden farklı perspektifler, etik-politik konumlanmalar üretilebilir mi ve ideal annelik ile hakikatte yaşanan arasında nasıl bir mesafe tarif edilebilir sorularına cevaplar aranmıştır.
African American female subjectivity, class and colorism in the works of Jessie R. Fauset
Centered around the notions of double consciousness, passing, colorism and social class, this thesis examines Jessie R. Fauset's There Is Confusion (1924), Plum Bun: A Novel Without a Moral (1929), The Chinaberry Tree: A Novel of American Life (1931) and Comedy: American Style (1933), as works shedding light on distinctive African American women figures of the Harlem Renaissance. Theorized by W.E.B. Du Bois, double consciousness is considered as an experience of "twoness," which refers to the internal conflict of African Americans between the identities of "African" and "American." As an oppressed people, African Americans are conditioned to see themselves from the eyes of the white society. In the case of African American women, the damaged sense of self becomes even more problematic because of racial and sexual discrimination. Some of the experiences peculiar to the mixed-heritage middle class women were passing, colorism and social inequality. Harlem Renaissance provided women artists with a chance to express themselves and explore their subjectivity. Fauset has long been dismissed as being imitative of white, upper-middle class values in her works. Going against this negative reception of her fiction, this thesis studies the nuanced subjectivities of her female characters, focusing on their self-realization as fully-developed individuals, artists and activists, who are able to transcend the colorism and the upper-class emulation of the period. Much as the process is agonizing, the experiences of double consciousness and passing prove themselves as supporting elements in the formation of one's self in the end. Therefore, the use of these concepts enriches the creation of Black female subjectivity in the Harlem Renaissance. Their experiences lend color to the constitution or denial of the intersectionality of race, social status and gender convictions.
Posthümanist öznellik anlayışının dil ve anlam meselesindeki yankısı
Rosi Braidotti, hümanizm geleneğinin merkezindeki otonom akıl varlığı olarak insan kavrayışının, günümüz insanını tanımlamak için kullanılamayacağını iddia eder. İnsan sonrası tutum, etkin özne ile edilgen nesne arasındaki düalist ontolojik ayrımın ve öznenin diğerlerine olan hiyerarşik üstünlüğünün yerine; yaşayan, kendi kendini düzenleyen canlı bir madde ve kendi öznelliğini diğerleri ile kurduğu ilişkilerin dolanıklığında bulan bir özne anlayışı koymayı hedeflemektedir. Bu tutum, Spinozacı monist bir ontolojik anlayışla, insan ve insan olmayan-ötekileri dikey değil yatay bir ontolojik düzlemde ele almakla mümkün olur. Ben-olmayan-ötekine duyulan nefretin ve uygulanan şiddetin dünyayı politik, jeolojik, ekolojik olarak sürüklediği problemlerin kritiğini yapan posthümanizm, bizlere "fark"ın olumlandığı yeni bir bakış açısı sunmaktadır. Eleştirel posthümanizmin karşısında durduğu düalist ontolojinin ikili doğası, dil felsefesinde de anlamın sabit özü ve onun kullanımdaki fenomenal farklılıkları meselesinde kendini göstermektedir. Anlamın sabit doğasını reddederek onun kullanımda ortaya çıkışını, "dil oyunu"nun kurallarına bağlılığını, bir anlamda "göçebeliğini" ve "ilişkiselliğini" vurgulayan Wittgenstein'ın ikinci dönem felsefesi ile insan sonrası çoğulcu özne anlayışı arasında paralellikler olduğu görülebilir. Bu çalışmada, posthümanizmin alternatif ontolojisi ve öznellik temsili irdelenmiş; bu temsilin "anlam" meselesiyle ilgisi gösterilerek, çok katmanlı insan sonrası özne anlayışına dil felsefesi perspektifinden teorik bir katkı sunmak amaçlanmıştır. Anahtar sözcükler: İnsan Sonrası, İnsan Sonrası Öznellik, İlişkisellik, Felsefi Soruşturmalar, Dil Oyunları
Sanatta kendilik ve kişisel tarihin anlatımı kapsamında öznel uygulamalar
Çok uzun zamandır bireyin dış dünyadan etkilenerek iç dünyasını yansıtmasıyla, kendi yaşamındaki bağlantıları sanat nesnesine dönüştürmesi en tanıdık üretim biçimi olagelmiştir. Sanatçı, yaratıcı konuma ulaşıp özgürlüğünü ilan ettikten sonra kendi varlığını, kendiliğini çalışmalarına nasıl konu eder? Bu çalışmada, kişisel tarihin aralarında gezinirken özellikle de çocukluktan kalan "çocukluk halleri"nin ön plana çıktığı görülebilir. Bilinçaltının ve bilinçdışının bu anlamda ne kadar etkin olduğu psikoloji ve toplum bilimleri açısından daima incelenmektedir. Sanat yoluyla bu konuya bakış ise biyografik anlatım ve çözümlemelerde sıkça görülebilir. Hemen hemen her sanatçı bir yönüyle bu biyografiyi oluşturur. Çalışma kapsamında sanat ve yaşamın görünür ve görünmez bağları üzerinde durulmuş, yaşamın mı sanatı yoksa sanatın mı yaşamı konu ettiği soru hep zihinde tutularak, bir zaman dizin sırasıyla yaşamın odak noktalarından yapılan seçki ve sorgulamalar üzerinden kendilik olma hali ele alınmıştır. Kendi olma ve kendini gerçekleştirme hali seramikten öznel uygulamalarla ortaya konmuş, yaratıcılığa katkısı ve sanatsal sürece yansıması çok yönlü değerlendirilmiştir. Bu çalışma kişisel tarihe ait bazı düşünsel ve duygusal birikimlerin, anıların birbiri içinde, yer yer oyunsal bir üslupla sanata yaklaşması ve kendi yoluyla seramiğin bir anlatıma dönüşmesi halidir. Anahtar Sözcükler: Kendilik, kişisel tarih, otobiyografi, seramik, sanat nesnesi, oyun nesnesi.
Kartezyen öznellik karşısında fenomenolojik öznellik
Descartes ile birlikte özne felsefe içerisinde önemli bir konuma gelmiştir. Çünkü felsefeyi kesinlik olarak inşa etmek için bir temel arayışına girmiştir. Bu arayışın neticesinde ilk gerçeklik olarak ortaya çıkan "cogito" dış dünyayı da kuran bir model haline gelerek kartezyen bir öznellik anlayışını doğurmuştur. Husserl de Descartes gibi radikal bir başlangıç noktasını aramış ve yeni bir öznellik düşüncesine olan ihtiyacı ifade etmiştir. Bununla beraber kendisinden sonraki isim olan Merleau-Ponty fenomenolojinin bu çabasını dikkate alarak bilgi öncesi bir dünya arayışında bulunmuş ve felsefeye kazandırdığı algı ve beden gibi yeni kavramlar üzerinden öznellik projesini ileriye noktaya taşımayı hedeflemiştir. Husserl ve Merleau-Ponty Descartes'ın öznellik düşüncesine verdiği önemi takdir etmekte ancak bunun bazı sorunlar barındırdığını savunmaktadır. Bu sorunları çözmek için fenomenolojinin temel karakteri ile bir öznellik betimlemesi yapılmıştır. Nihayetinde kartezyen öznelliğin bir eleştirisi olarak fenomenolojik öznellik fenomenolojinin hedefleri bağlamında bir çerçeveye oturmuştur.
Başka bir eleştiri: Michel Foucault'nun eleştiri felsefesi
Foucault'nun eleştiri anlayışı Kant'ınkinden farklı bir eleştiri olarak yorumlanabilir mi? Bu metin öncelikle Foucaultcu eleştirinin "Kantçı-olmayan" eleştiri olarak yorumlanabileceğini gösteriyor. Bu açıdan iki önemli hamle söz konusudur: Bunların ilki antropolojik aklın eleştirisi, diğeri Foucault'nun tarih perspektifidir. Bu tarz bir eleştiri "bilginin biçimsel ontolojisi" veya "doğruluğun analitiği" olarak değil, "güncelliğin ontolojisi" olarak anlaşılabilir. Bu eleştiriyle birlikte yönetme ve özneleşme hallerimizi sorunsallaştırırız. Yönetme ve öznelliğe dair sorular sormak bizi, ekonomik model olmakla kalmayıp düşünme, davranma ve yapma biçimi olan neoliberal rasyonalitenin şekillendirdiği güncelliğimizin merkezine götürür.
Contemporary spirituality in Turkey: Healing as a medium between the sacred and the profane
In the last two decades, contemporary spirituality has gained increasing visibility, particularly among urban, middle-class women in Turkey. Many of the activities, sessions, and practices offered as part of the contemporary spiritual milieu refer to the notion of healing or underline the therapeutic effects of offered practices. This work probes into the question of what healing means for the participants of the contemporary spiritual milieu in the Turkish context by using ethnographic methods. It is observed that the meaning of healing is much more complex than a simple elimination of an illness or a disorder, and participants attribute an ethical value to therapeutic practices. Healing refers to a process of self-transformation as a result of which one can experience life as a connected whole, consistent, continuous, sacred, and safe. Contemporary spiritual culture posits healing as the primary medium through which an individual can bridge the assumed distance between the actual and the ideal, the profane and the sacred. Throughout the chapters, I discuss how healing as a medium functions by focusing on the particular ways it reorganizes personal and collective memory, drawing new connections and continuities between past and present, old and new.
Cinsiyetin öznellik inşası: Cinsel pratikler ve iktidar ilişkisi
Bu araştırmada, Kate Millett cinsel politika, Foucault'un özne ve iktidar kuramı ve Butler'in kuir ve performativite kuramları temel alınarak kuir ve heteroseksüel öznelerin cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimleri üzerinden nasıl bir öznellik inşası oluşturdukları ve aşk, cinsellik ve gücü anlamlandırma ile ataerkil düzeninin iktidar ilişkilerinin öznelerin cinsel pratiklerine yansıma biçimleri ortaya çıkartılmak amaçlanmıştır. Feminist ve kuir metodoloji benimsenen bu çalışmada, nitel araştırma tekniklerinden yararlanılmıştır. Atanmış cinsiyeti kadın olan kuir (10) ve heteroseksüel (5) öznelerden oluşan toplamda 15 kişi ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler sağlanmıştır. Sahadan elde edilen veriler InqScribe programı aracılığıyla deşifre edildi. MAXQDA 2018 programı üzerinden ise veriler kodlara ayrıştırılarak tematik çözümleme yapıldı. Bu bağlamda araştırma üç tematik bölüme ayrılmıştır. Bunlar; Cinsiyet Kimliğinin Öznellik Süreçleri, Cinsel Yönelimin Öznellik Süreçleri ve Cinsel Pratikler ve İktidar İlişkisi'nden oluşmaktadır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, atanmış cinsiyeti kadın olan kuir ve heteroseksüellerin özneleşme süreçlerinin Foucault'ın imlediği biçimde normal ve anormal ayrımı üzerinden farklılaştığı görülmektedir. Normal/anormal ayrımı üzerinden ayrımcılık ve şiddetin boyutu da farklılaşmaktadır. Cinsel pratiklerdeki iktidar ilişkilerine baktığımızda ise iktidar ilişkilerinin hem kuir hem heteroseksüel özne deneyimlerinde var olduğu görülmektedir. Atanmış cinsiyeti kadın olan kuir ve heteroseksüel öznelerin natrans heteroseksüel erkeklerle olan cinsel deneyimlerinde cinselliğin çoğunlukla iktidara boyun eğme üzerinden biçim aldığı görülürken; özellikle kendilerini feminist olarak tanımlayan kuir öznelerin, natrans kadın ve trans erkekle olan cinsel pratiklerinde ise iktidar ilişkilerinin daha fazla belirsizleştiği ve bu bağlamda iktidara direndikleri görülmektedir.
Temsil krizi çerçevesinde Rancière ve Butler'da politik öznellik
Bu çalışma temsil krizinin açtığı sorulara Rancière ve Butler'ın politik öznellik hakkındaki görüşleri eşliğinde yanıtlar aramayı amaçlamaktadır. Üç bölümden oluşacak bu çalışmada ilkin, temsil krizinin tarihsel arka planını sunmak amacıyla, Aristoteles, Hobbes ve Hegel'in politikaya ve politikayı kurucu öğelere dair görüşleri sunulacaktır. İkinci bölümde Rancière'in politik öznelliğe dair düşünceleri, sunmuş olduğu yeni politika tahayyülü çerçevesinde politika, polis ve demokrasi kavramlarıyla açıklanacaktır. Üçüncü bölümde Butler'ın politik öznellik hakkındaki görüşleri performatif, queer, ilişkisellik, radikal demokrasi kavramları eşliğinde açıklanacaktır. Rancière'in ve Butler'ın temsil krizi çerçevesinde hangi problemleri irdelediği açıklanarak, filozofların bu problemlere verdiği yanıtlarla Rancière ve Butler'ı birlikte okumanın imkanları araştırılacaktır. Böylece verili kimliğin reddinde ortaklaşan Rancière ve Butler'ın politik öznellik arayışlarından yeni bir politik öznellik düşüncesi çıkıp çıkmayacağı tartışılacaktır.
Türkçede öznelliğin biçimbirimsel kodlanışı ve yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde öznelliğin yeri
Çalışmanın temel amacı bireyin dilde kendini ortaya koyduğu, var olduğu alan olarak öznelliğin incelenmesidir. Bu çalışmada öncelikle öznelliğin dilde nasıl işaretlendiği ve öznelliğin katmanları kuramsal olarak tartışılarak belirlenmiştir. Öznelliğin üç katmanda dilde var olduğu saptanarak bu katmanların ulamları ve birbirileriyle ilişkileri incelenmiştir. Öznelliğin tutumsallıkla ilgili olduğu kabul edilerek tutumsallık üst ulamı ve bu ulama bağlı kiplik türleri, tutumsallık göstericileri belirlenmiştir. Bu göstericiler arasında en belirgin tutumsallık işaretleyicisi olan biçimbirimler seçilerek meta sentez yöntemiyle incelenmiştir. Konuşucuların önermeye ilişkin kesinlik ve önermedeki kanıta ilişkin güvenlerini derecelendirebildiği yaklaşımı temel alınarak öznelliğin de derecelendirilebileceği varsayılmıştır. Öncelikle Türkçede kiplik ve öznellik işaretleyen biçimbirimlerin ulamları çeşitli deneme, mektup, gezi yazısı, vb. türlerindeki eserlerden derlenen örnekler üzerinden söylem çözümlemesi ile saptanmıştır. Biçimbirimlerin işaretlediği ulamların öznellik ile ilişkileri, hangi kiplik türlerini işaretledikleri ve öznellik dereceleri belirlenmiştir. Öznellik derecelendirmeleri bu çalışma kapsamında geliştirilen derecelendirme ölçütü çerçevesinde her bir biçimbirim için şekiller üzerinden gösterilmiştir. Biçimbirimler dil öğretiminde dilbilgisi öğretimi ile ilişkili olduğu için dil öğretiminde ve yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde dilbilgisi öğretiminin önemi tartışılmıştır. Dilbilgisi öğretimi çerçevesinde yabancı dil olarak Türkçe öğretimi kaynaklarında biçimbirimlerin öğretildiği bağlamlar, bu biçimbirimlere ilişkin tanımlamalar ve açıklamalar incelenerek eleştiriler ve değerlendirilmeler yapılmıştır. Her bir biçimbirimin işaretlediği ulamların hangi düzeylerde ve nasıl öğretilmesi gerektiğine ilişkin önerilerde bulunulmuştur.
Gelenek ve modernite arasında iyileştirme uygulamaları
Geleneksellik uzun süre modernliğin zıttı olarak algılanmış ve modernitenin yayıldığı alanlarda onun gölgesinde kalmıştır. Bununla birlikte, birçok geleneksel iyileştirme uygulaması eski zamanlardan bugüne dek sürdürülmüştür. Yapılan son çalışmalar gösteriyor ki geleneksellik ve modernlik bir yandan zıt içeriklere sahipken diğer yandan her geçen gün değişen özellikleri nedeniyle birbirlerini kapsayabiliyor ve etkileyebiliyorlar. Geleneksel yöntemlere dayandığı savunulan iyileştirme uygulamalarının, modernliğin daha baskın olduğu bir kültürel ortamda ifade buluş şekilleri bu araştırmaya konu edilmiştir. Uygulayıcıların anlatımlarının bu yöntemlerin modernite ve geleneklerle olan ilişkisini nasıl yansıttığı sorunu buradaki araştırmalara yön verir. Söz konusu iyileştirme uygulamalarının Türkiye'deki çeşitliliği dolayısıyla araştırma alanlarının sınırlandırılmasına ihtiyaç duyuldu. Bu sebeple eski zamanlardan bugüne dek bir iyileştirme aracı olarak kullanılan elle dokunma yöntemini içeren üç uygulama seçilmiştir. Bunlar: masaj, Mikusano Mitakara ve Reiki'dir. Araştırma alanlarındaki ifadelerin betimlenerek incelenmesi sonucunda uygulayıcıların, iyileştirme yöntemlerini ve kendilerini modernlik ile geleneksellik arasında çeşitli bağlamlarda konumlandırarak uygulamaları aktardıkları ve sürdürdükleri anlaşılır.
The subjective poverty analysis from a gender perspective
The main purpose of this study is to analyse women's perceptions of poverty by using subjective poverty method and to investigate what affects their perceptions of poverty. In this context, women's perceptions of poverty are evaluated and measures women's poverty by taking their own perspectives into account. The multidimensional nature of poverty and the characteristics and constraints of traditional poverty measurement methods ignore some aspects that define women's difficulties and women's perceptions of poverty. Subjective poverty measurement methods are based on the perceptions of individuals to measure poverty. It is aimed to evaluate the determinants of women's perception of poverty and perceptions of poverty by subjective welfare analysis. The data set required for the study was obtained as a result of the field study conducted among the women applying for assistance to the Altındağ Social Assistance and Solidarity Foundation. The ordered logit and the ordered probit models are used in the study. According to the results of subjective welfare analysis, the determinants of women's perceptions of poverty are obtained that education level, level of income, health satisfaction, feeling safe, exposure to violence and living in a rented house.
Öznel seramik-heykel figürlerin, kent bağlamında nesne-mekan ilişkileri
Sanat eseri ve mekan içerisinde ki etkileşimlerin seramik sanatı da ki yeri etkisi göz ardı edilemez. Seramik sanatının işlevselliğinden sonra artistik anlatımının da önem kazanması bulunduğu döneme ayak uydurma çabasındandır. Tüm bu etkileşimlerin sonucunda seramik, işlevsel amaçla üretiminin yanı sıra günümüzde kendi içerisinde bir eğilim haline gelen figüratif form anlayışı için önemli bir malzemedir. Sanatın her döneminde var olan figüratif formlar çağımızın en önemli unsurlarındandır. İlk çağlardan bu yana farklı amaçlarla ortaya çıkarılan formlar artık bambaşka bir konumdadır. Bu formlar, modern sanatın getirdiği birikimler bağlamında farklı bir boyut kazanarak sanat nesnesi konumuna gelmişlerdir. 1960'lar plastik sanatlarda birlikte ve peş peşe gelen sanat hareketlerine sahne olmuştur. Bu çalışmada o zamanlardan sanatta mekan ve nesne ilişkisi hakkında bilgi verilecektir. Mekanın sanat nesnesi üzerindeki bağlamı içerisinde, sanat nesnesinin mekanla bütünlüğü araştırılacaktır. 20.yy'la birlikte eser-mekan ilişkisi de sorgulanmaya başlanmıştır ve bu dönem, sanat eserinin çevresiyle bütünleşmesini sağlamıştır. Bu bağlamda geleneksel olan "izleyici" anlayışı da, yerini deneyimleyen ve sanat yapıtının bir parçası olan izleyici modeline bırakmıştır. "ÖZNEL SERAMİK-HEYKEL FİGÜRLERİN KENT BAĞLAMINDA NESNE-MEKAN İLİŞKİSİ" isimli bu tez çalışmasında, nesne-mekan ilişkisini figüratif örneklerle ortaya koymaktadır. İki ana bölümden oluşan tezin birinci bölümünde nesne, sanat nesnesi ve biçim içerik açıklanmış ve mekan konusnu irdelenmiş. Geçmişten günümüze kadar olan süreçte sanatın kısa tarihi anlatılmış ve örneklere değinilmiştir. İkinci bölümde uygulamalar ve formların nesne ve mekanla olabilecek bağları anlatılmaya çalışılmış ve figüratif çalışan sanatçılar örneklendirilmiştir.
Yeni türk sinemasında aile konulu filmlerde itaatkâr özne inşası
Özneyi yorumlamaya, öznenin mahiyetine, onu kuran yapılara, onu inşa eden dinamiklere ilişkin akıl yürütme, nesnesi insan olan modernite öncesi çoğu düşünce okulunun ve modernitenin kurduğu bilimsel disiplinlerin merkezi meselesini oluşturmuş ve düşünce tarihi kadar eski olan bu sorunsalın çevresinde koca bir arşiv birikmiştir. Öznenin verili bir öz mü yoksa inşa edilen bir form mu olduğuna ve onu inşa eden dinamiklere ilişkin bu arşiv kapsayıcı iki kampta kümelenir. Özneyi tamamıyla bütün ve bağımsız bir varlık olarak anlama fikri, rasyonel aklı düşüncesinin merkezine yerleştiren Aydınlanma projesiyle özdeşleştirilirken, 20. yüzyıl düşünürleri, sosyal kuramcıları ve kültürel çalışmalar alanındaki kuramcıların tamamı özneyi bir inşa olarak ele alır. Öznenin bir inşa olduğu tezini ileri süren ve 20. yüzyılın sonlarına doğru egemen olan iki öznellik projesinden birisi içsel süreçlere vurgu yapan psikanaliz ve diğeri ise iktidar ilişkilerine, söylemsel formasyonlara ve kurumsal pratiklere odaklanan Foucault'nun öznellik projesidir. Foucault'cu perspektifte kişi, bir takım inanış, arzulama, hissetme, eyleme, davranma biçimlerinden oluşan deneyim alanlarının özne pozisyonuna kendisini yerleştirdiğinde belirli bir formda özneleşmiş olur. Ona göre öznel deneyimin inşası süreci söylemsel pratikler, söylemsel olmayan pratikler ve etik aks olmak üzere üç formasyondan oluşur. Foucault etiği kişinin kendiliğiyle kurduğu bilinç ilişkisi olarak ifade eder. Diğer bir deyişle, söylemsel olan formasyonlar ve söylemsel olmayan pratiklerin sınırlarını çizdiği deneyim alanlarında kişi kendiliğiyle ilişki kurduğunda özneleştirilmiş olur. Bu, sosyal süreçler tarafından belirlenen edilgen bir öznelliği ima eder. Fakat Foucault'ya göre insan, öznelliğini inşa eden süreçlere ve kendisine son iki yüzyıldır dayatılan özne pozisyonlarına direnebilir. Bu ise eleştirel tavır gerektiren, sürekli bilinçli bir çabayı ve kendilik tekniklerini içeren, adına kendilik kültivasyonu dediği pratiklerle ve etik hayat tasarımıyla mümkündür. Ona göre etik ahlaki kodlar veya kurumsal buyruklar değil, kendilik inşa etme yoluyla ulaşılan özgürlüktür. Foucault'nun projesi, işte bu özgürleştirici tavrı nedeniyle tezimin kuramsal yaklaşımının merkezinde konumlandı. Öznel deneyimin inşası yoluyla öznelliğin inşası ilk başta aile kurumunda gerçekleştiği için, aile içerisinde çalışan iktidar teknolojilerinin ve boyun eğdirme stratejilerinin neler olabileceği, bu yollarla itaatkârlığın ilk başta ailede nasıl inşa edilebileceği tezimin araştırma nesnesi oldu. Ailenin, özellikle filmlerdeki ailenin itaatkâr özne üretme makineleri oldukları tezini ileri sürdüm ve bu makinenin teknolojisini ortaya koymaya çalıştım. Öznellik inşasını Foucault'cu kuramla açıkladığım için, kuram yöntem bakımından bana yardımcı oldu ve analizimde Foucault'cu söylem analizi yöntemini kullandım. Foucault'cu söylem analizi, verili söylemleri önce teşhis etmeyi, ardından bu söylemleri meydana getiren iktidar mekanizmalarını ve pratiklerini ortaya çıkarmayı ve bütün bunların inşa ettiği hakikatlerin ve her türden verili genel kabullerin tarihsel kurgu olduklarının anlaşılması süreçlerini kapsar. Bu açıdan yöntem ailede itaatkâr öznelliğin ne tür dinamiklerle inşa edildiğini ortaya koyabilmem için en uygun yöntemdi. Yeni Türk Sanat Sinemasında 1996-2018 yılları arasında ulusal ve uluslararası büyük festivallerde ödül alan ve tezin araştırma evrenini oluşturan toplamda yüz yirmi film arasından, anlatısının merkezine aileyi konumlandıran on bir adet film tezimin örneklemi oldu. Bu filmlerde disiplin teknolojilerini ve itaatkâr öznellik inşası süreçlerini analiz ettim. Filmlerde ataerkil aile ve modern aile olmak üzere iki tür aile formu ortaya çıktı. Ataerkil ailede iktidar baba figüründe bedenleniyor, modern ailede ise iktidar merkezini kaybediyordu. Aile içinde bedene uygulanan fiziki şiddetten, psişeye uygulanan rıza üretmeye kadar değişen düzeylerde disiplin tekniklerinin çalıştığı, disipline edilmemiş olan öznelerin cezalandırılarak ahlaki normların korunduğu ortaya çıktı. Filmlerde birkaç istisna hariç, bütün bu süreçlere direnişin ya kriminal alanda veya psikiyatrik alanda gerçekleştiğini, dolayısıyla egemene direnişin imkânsızlığının kurulduğunu gördüm. Filmlerin tamamının aileyi altı tarafı duvarla çevirili bir 'azap küpü' olarak kuran; sıkıntılar, sorunlar, cezalandırmalar, tahakküm, şiddet, aşağılamalar ve cinayetlerin mekânı olarak kuran söylemler inşa ettiği ortaya çıktı. Bu bulgulardan hareketle çalışmamın sonucunda, filmlerdeki ailenin itaatkâr özne üreten bir makine gibi çalıştığını; bütün o boyun eğdirme ve disiplin teknolojileri yoluyla itaatkâr özneler ürettiğini; üstelik bu yönüyle aile filmlerinin baskın olanı eleştirerek özneyi güçlendirmek yerine özneyi zayıflattığını ortaya koydum.
Plurality, subjectivity, and relativity in John Fowles's novels: A study on postmodernism
In the first chapter of this study, the concept "postmodernism," its definition, scope, and different interpretations, are the main focus. Particularly through the ideas of certain prominent critics having written on the subject, on the one hand the theory is tried to be conceptualized; on the other hand its contributions to the changing perceptions of reality, authority, self, and fiction in contemporary culture are discussed. The second chapter and the third chapter are all about how those postmodernist perceptions of reality, authority, self, and fiction reflect themselves in the novels of John Fowles. Therefore, for the former chapter, The French Lieutenant's Woman is analyzed mainly as the best example of postmodernist metafiction showing the concerns of the author particularly in terms of form/narration. Likewise, the latter chapter takes The Magus as its subject and intends to see similar concerns of the author, but this time mostly with regards to representation of reality. In the conclusion part of this study which starts with the "birth" of postmodernism, there is an interrogation on the "death" of postmodernism in company with some arguments of "post-postmodernism." The aim of this study is to discuss how John Fowles by means of postmodernist philosophical ideas and narrative strategies challenges any claim of single/absolute reality and authority, both inside and outside fiction, how he instead produces realities and authorities as plural, subjective, and relative as possible.
Öz-eleştirinin öznel iyi oluş üzerindeki etkisinin aracı değişkenleri olarak farkındalık ve öz-duyarlılık
Bu çalışmanın amacı öz duyarlılık ve farkındalığın öz eleştiri ve öznel iyi oluş arasında aracı değişkenler olup olmadığı incelemektedir. Çalışmaya 328 sağlıklı kişi katılmıştır. Veri toplama araçları olarak "Öz Eleştiri Ölçeği", "Öz Duyarlılık Ölçeği", "Bilinçli Farkındalık Ölçeği", "Yaşam Doyumu Ölçeği" ve "Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmanın bulguları, öz duyarlılık ve farkındalığın öz eleştiri ve öznel iyi oluş arasında kısmi aracı değişkenler olduğunu göstermiştir. Ayrıca bu değişkenlerin alt boyutları arasındaki ilişkiye de bakılmıştır. Yapılan stepwise çoklu regresyon analizine göre öz duyarlılığın alt boyutu olan öz şefkat ve izolasyon, öz eleştirinin alt boyutu olan karşılaştırmaya dayalı öz eleştirenin ve farkındalığın öznel iyi oluşu yordadığı görülmüştür. Literatürle paralel bir şekilde bu çalışma da öz eleştirinin negatif, öz duyarlılığın ve farkındalığın ise pozitif bir şekilde bireylerin öznel iyi oluş düzeyini etkilediği görülmüştür. Bu bilgiler ışığından bireylerin öznel iyi oluş düzeyini artırmak için bu faktörlerin dikkate alınması ve bu faktörleri kapsayan öznel iyi oluş müdahale programlarının uygulanması gerektiği fikri savunulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Öznel iyi oluş, Yaşam Doyumu, Öz Eleştiri, Öz Duyarlılık, Farkındalık,
Selves on display: Neoliberal subjectivities in Turkey in the first decade of the twenty-first century through the lens of reality TV shows
This thesis aims to contribute to the studies of neoliberal and postmodern subjectivity by operationalizing the concept of self-display. Self-display is analyzed as a technology of neoliberal subjectification, this latter being indispensable for the sustenance of today?s capitalism. Based on the observation that we are now living in a culture of self-display, which means that we are projecting ourselves as carefully crafted images in order to attain visibility; this thesis tries to understand both this phenomenon, and the society which gave birth to it. It can be said that this study is an attempt to see the society through the window of self-display, and to understand self-display itself, in order to unravel through what mechanisms it is able to function. Out of three sites which open up the fields in which self-display actualizes, namely Reality Shows, social media and the job market, reality shows is chosen. Thus, a Turkish fashion reality show ?Bugün Ne Giysem? (What Should I Wear Today) is selected as a case study, which gave us important insights about the mechanisms through which individuals are interpellated to neoliberal subject positions, namely, how these mediums of neoliberal subjectification legitimize themselves, into which desires they intrude and what they offer to the individuals. That neoliberal subjectivity establishes itself by intruding at the level of desire is a well-covered subject in the social sciences literature. This thesis tries to bring in a new aspect of the phenomenon and if possible, to widen the picture, by bringing in the levels of legitimation and satiation side by side with that of desire.
The construction of gendered subjectivities of female broadcast professionals within TRT (1964-1989)
This dissertation studies the construction of gendered subjectivities of the women who worked as broadcast professionals for the Turkey Radio and Television Corporation (TRT), during the period of state monopoly on air between 1964 and 1989. The primary aim of the research is to make visible these women's agency in the development of radio and TV broadcasting in Turkey, which is usually neglected in conventional accounts about media history. Besides this overall aim, the research particularly attempts to find out the ways female broadcast professionals were incorporated into the state ideology as its agents. It pursues this objective by situating these women's personal narratives within the historical context of the socio-economic, political and cultural transformation through which Turkey passed from developmentalism to neoliberalism as the dominant state ideology. The research first describes the development of radio broadcasting in Turkey under the state monopoly before the establishment of TRT in 1964 and women's involvement in this process. Then it questions the influence of the definition of radio and television's social role as citizen education in the developmentalist period of the 1960s and the 1970s on the women TRT recruited as broadcast professionals, with a focus on these women's negotiation with the dominant gender ideology sponsored by the state. After that, it examines the implications of the transformation in the state hegemony to neoliberalism as aligned with conservatism in the 1980s both for the discourse on womanhood circulating on the state-governed air and for female broadcast professionals' participation in the creation of this discourse. The final focus is given to the changes and continuities in the imagery of female broadcast professionals as depicted in the popular culture from the 1970s to the 1980s. The research analyzes women's engagement with the professional field of broadcasting with an emphasis on their agency in the creation of mediated texts in both time periods. Drawing mainly on female broadcast professionals' personal narratives, it accepts them not as passive conduits whereby the state ideology was transmitted to audiences, but as active and critical mediators of this ideology. In this way, the study sheds light on the historical interaction between these women's participation in media production and the circulation of mixed and/or conflicting meanings about womanhood on the state radio and television.
Deconstruction of the modern subject by Arendt and Levinas: The other and politics
This thesis examines the notion of subjectivity in the philosophies of Hannah Arendt and Emmanuel Levinas. Arendt and Levinas have deconstructed the moder subject without subjugating it to any other structure, discourse or hegemonic process according to which the subject is neither at the exact center of all possible action nor is completely passive with having no capacity to act. In this respect, the study explores how Arendt and Levinas conceptualize subjectivity as 'subject in plurality' through integrating the other into the conceptualization. The major concern of this thesis is to question the possibility of collocating Arendt and Levinas in terms of their conceptualization of subjectivity in the context of how they can help us to reconceptualize politics.
In search of the working class: Workers' subjectivities and resistance in an Istanbul neighborhood
This dissertation is an urban ethnography scrutinizing workers' subjectivities and resistance in a working class neighborhood of Istanbul, Turkey. By utilizing extensive case method, it aims to listen and shed light on the cultured agency of Turkish workers. It examines the apparent docility of working-class in our era of capitalist hegemony, particularly in Turkey as one of the extreme cases of this global tendency. It also contributes to the research on remedies for that docility. By focusing on the sphere of work and drawing on an extensive field work, the research explores the issues of proletarianization, entrepreneurism, meanings of work, and compliance and resistance at work in a different light. It reveals that petty entrepreneurism is key to understand the hegemony of capitalism. It uncovers the variety of meanings that workers attribute to their work and detects four subjectivities that workers move among, namely the craftsman, the hard worker, the detached survivor, and the despiser. The dissertation discovers several aspects of the subjectivity behind compliance and resistance, which remains to be hidden. I disclose five dilemmas of working-class resistance, namely the dilemma of dependency, of the craftsman, of coworkers, of the small workplace and of morality. Among others my primary contribution to the literature on working class resistance is to scrutinize the dilemmas, the hidden requirements, and the sacrifices working-class resistance involves. I argue that interests and their cognition cannot fully ex-plain working-class resistance, but it requires a moral choice rather than merely a rational one.
If this is life: Rethinking the modern subject through the aporia of biopolitics
Drawing on the discussion of biopolitical modernity in the thoughts of Giorgio Agamben and Hannah Arendt, this thesis focuses on the biopoliticized life as manifested in the works of Zabel Esayan's Among the Ruins, Hagop Mntzuri's The Places Where I Have Been, William Faulkner's As I Lay Dying and Joseph Conrad's Heart of Darkness. While biopolitics, on a broader level, points to the disruption of the Aristotelian designation of the category of life as bios and zoe, it specifically comes to mean the management of lives by new power mechanisms in ways that deprive them of human agency. The main figures in all four works are examined primarily through their reduction to such a state of bodily existence or of objecthood. In the first two chapters, I deploy Agamben's discussion of Homo Sacer in order to present how Esayan and Mnzuri's works interrogate biopoliticized life as is the case with the Ottoman Armenians when their lives were radically stripped of a human quality. The next two chapters rework Arendt's notion of Animal Laborans in the stories of the Bundren family and of the pair Charles Marlow and Mr. Kurtz, and examine the glorification of labor, instead of action. The homo sacer and homo laborans figures in these works all embark on a journey which, in each specific case, fails to provide self-formation in the Hegelian sense. Their writing of their biopoliticized lives turns out to be an "auto-bio-thanato-graphy," out of which emerges a rather singular mode of subjecthood.
Susan Sontag'ın Alice Yatakta oyununun Foucaultcu perspektiften yorumlanması
Bu tezde yazar Susan Sontag'ın Alice Yatakta oyunu Michel Foucault'nun felsefesinin perspektifinden okunacaktır. Bu sayede oyuna, tarihsel ve kültürel olarak kurgulanmış toplumsal cinsiyet normları ve bu normların oluşmasında etken olan ataerkil düzen ve bu düzenin sebep olduğu kadının ikincil konumuna dair bir eleştirel bakış getirilecektir. Böylelikle çalışma bir tiyatro metninin spesifik olarak seçilmiş bir felsefe üzerinden yorumlanması adına örnek teşkil edecektir.
Bilişim iletişim teknolojileri ve bir etkileşim biçimi olarak öznellik
Tarihsel süreç içerisinde "öznenin" ne olduğu incelendiğinde onun akış halinde olan bilginin bir ürünü olduğu görülmektedir. Özne, çeşitli "öznellik deneyimleri" gerçekleştirerek içinde bulunduğu dönemin egemen bilgisine göre "özneleşmektedir." Özne ile ilgili böylesi türden bir düşünce; bilginin üretim, dağıtım süreçlerinin önemli bir aracını oluşturan bilişim iletişim teknolojileri (BİT) ve öznelliği birlikte düşündürmektedir. BİT, öznelliği üreten bir araç, başka bir deyişle bir "dispositif" olarak görülmektedir. Öznenin dijital teknolojilerle haşır neşir olması bir "dijital öznellik deneyimidir." Günümüzde BİT, öznenin uzantısı, bedeninin bir parçası haline dönüşmüştür. Bu durum, özne meselesini posthümanizmin merkezine yerleştirmektedir. Eleştirel posthümanizm insanın merkezde olduğu diğer varlıkların ikincil olarak tanımlandığı hümanist düşünsel temelleri eleştirerek insan, makine, hayvan, bitki gibi tüm canlıların eşitlik içerisinde yaşayacağı yeni bir etik düzen önermektedir. "Öznenin dijital teknolojilerle eklemlenmesinin onu posthuman kılmasından hareketle öznenin bu yeni durumu eleştirel posthümanist düşünürlerin ileri sürdüğü türden bir etik düşünce çerçevesinde mi gerçekleşmektedir?" "Eleştirel posthümanist düşüncenin önerdiği türden bir öznellik mümkün müdür?" gibi sorulara bu tezde cevap aranmaktadır. Tezde yöntem olarak "literatür taraması" ve "dijital etnografi" yöntemi kullanılmıştır. Öznellik; düşünce tarihi içerisindeki yeri, BİT ve dispositif ilişkisi çerçevesinde incelenmiştir. Öznelliğin BİT'lerle yeniden üretim biçimi, portre sanatının geleneksel ve dijital biçimleri karşılaştırmasıyla ele alınmıştır. Öznenin dijital teknolojilere devamlı bağlanması bir "dijital öznellik deneyimidir. Bu deneyimin bir sonucu olarak öznenin en öznel yeri; "yüzü" değişime uğramaktadır. Bu noktada özellikle portre üretim araçları, dispositif olarak "öznelliği" biçimlendirmektedir. Yüzün bir temsili olan portre ve dijital portre üretim araçları olan; DALL-E, Midjourney, Meta Spark ve Instagram, Drawanyone tezin sınırlılığını oluşturmaktadır. Üretim aracının yapısı, üretim sürecinin nasıl gerçekleştiği, üreten özne, üretilen nesne; "öznellik deneyiminin" nasıl gerçekleştiğinin bunun bir sonucu olarak "posthuman öznenin" anlaşılmasının anahtarıdır. Anahtar Sözcükler: Öznellik, Özne, Bilişim İletişim Teknolojileri, Portre, Posthümanizm
Öznellik ve liminalite temelinde antigone miti
What is described in this thesis is the myth of Antigone, which will always be rediscovered, and which defies centuries with its ability to constantly say something about it. According to Butler, this myth, about which a lot has been written, was a symbol of the feminine revolt against statism for feminist theorists like Irigaray, while it represented the transition from matriarchy to patriarchy for thinkers like Hegel. But somehow it continued to be a representation of the relationship between power, authority and women by different disciplines and thinkers from Lacan to Zizek. According to Zizek (2016), Lacan emphasizes that Antigone assumes the border position of the symbolic order against the kinship order and is a representation of reaching outside the order. There is, mainly, considerable literature on the myth of Antigone. But precisely for this reason, the reasons for the representation of Antigone that defy the centuries have been addressed here. In this study, while addressing the effects of myth on the collective consciousness, it is shown how the mythical thought is kept alive through rituals. The marginal position of Antigone, formed by the exclusion of Polynices from the death ritual by the power, is examined with the concept of liminality, which expresses a certain ritual order created by Van Gennep and developed by Turner. While the burgeoning process of the people on the threshold, which is likened to being in the womb by Turner, is explained under the concept of subjectivity, together with Kristeva's concepts such as chora, abject and poetic language, which will be understood in relation to each other, while using the concepts of thinkers such as Guattari and Levinas, how the subjectivity is pre-individual. It is shown that it can be constructed as a singularity in moments of crisis. Finally, it is discussed how Antigone, one of the founding myths of Western thought, was reconstructed in both the discursive and creative act of a woman writer, even after centuries. At this point, while Durkheim's concept of collective consciousness explains the situation, it is seen how Kristeva's concept of intertextuality affects the writer's collective consciousness in the literary dimension. Keywords: subjectivity, liminality, myth, rite, chora, abject, poetic language, collective consciousness, intertextuality.