Plazma
Bu konu başlığı altında 75 tez
Alzheimer hastalığında amiloid plak oluşumunda yer alan proteinler
Alzheimer hastalığı hafıza kaybı, bilişsel fonksiyon bozukluğu, günlük aktiviteleri gerçekleştirmede zorluk ve ileri safhalarda temel yaşam fonksiyonlarının kaybına kadar giden progresif ve zorlu nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın altında yatan patofizyolojik mekanizmalar nedeniyle ancak semptomlar başladıktan sonra teşhis edilebilen bir hastalık olması, teşhis yöntemlerinin hasta uyuncu açısından pratik olmaması (PET scan, diğer görüntüleme yöntemleri), erken teşhis yöntemlerine ait bir protokol olmayışı ve ülkelerin ekonomisine büyük bir yük bindirmesi açısından da hem hastalar, hem bakım sağlayıcılar, hem de sağlık hizmeti sunan sosyal devletler zorluk yaşamaktadır. Hastalığın patolojisini tamamen geriye döndürüp hastayı iyileştiren bir tedavi seçeneği henüz yoktur. Uzun yıllardır klinikte semptomatik tedaviler uygulanmakta (galantamin, rivastigmin, donepezil, memantin ve donepezil/menatinden oluşan kombinasyon tedavisi), bu semptomatik tedaviler sadece sendromlar üzerinde hafifletici etki göstermektedir. FDA tarafından yakın zamanlarda onaylanan iki molekül de (aducanumab ve lecanemab) hastalığın erken safhalarında kullanılması şartıyla hastalığın seyrini hafifletebilmektedir. Hastalığın temelinde yatan en önemli iki mekanizma amiloid beta kaskatı ve tau patolojisidir. Bu iki protein de agrege olma ve yanlış katlanma potansiyelleri yüksek olan peptit sayılarına ve izoformlara sahiptir. Amiloid beta beyin dokusunda yer alan sinir hücreleri etrafındaki boşluklarda senil plaklar, fosforilasyona uğramış olan tau da sinir hücresi içerisinde nörofibriler yumaklar oluşturmaktadır. Senil plaklar amiloid beta-42'den, nörofibriler yumaklar ise fosforile taudan oluşmaktadır. Bu proteinlerin plazmadan hareketle teşhis edilebilemesi için henüz sağlık otoriteleri tarafından onaylanmış bir tanı yöntemi mevcut değildir. Tezimizin amacı, Alzheimer hastalığında plazmada arttığı düşünülen proteinlerin kontrol ve hasta grubu arasında anlamlı bir fark oluşturup oluşturmadığını ELISA yöntemiyle tespit etmektir. 37 kontrol 24 Alzheimer hastası ile yapılan çalışmamızda Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau konsantrasyonları ölçülmüştür. Ayrıca gönüllülerden ve hastaların vasilerinden alınan onam formları ile birlikte demografik veriler değerlendirilmiştir. Yapılan değerlendirmenin sonucunda, artan eğitim düzeyi ile birlikte Alzheimer riskinin de artmış olduğu; artmış çay tüketiminin Alzheimer riskini azalttığı yönünde bulgular elde edilmiştir. ELISA yöntemi ile plazmada teşhis edilen Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau konsantrasyonlarının ise hasta grubunda genel olarak kontrol grubuna göre artış gösterdiği fakat bu artışın istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur. Literatür tarandığında dünya genelinde yapılan geniş çaplı çalışmalardan da plazmadan hareketle teşhisin önemi anlaşılmakta; ELISA yöntemiyle plazmada Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau proteinlerinin ölçümü ise ülkemizde ilk defa yapılmaktadır. Daha fazla katılımcı ile yapılacak olan çalışmaların, plazmadan hareketle teşhis yönteminin geliştirilmesine katkıda bulunacağı öngörülmektedir.
Chia tohumuna atmosferik plazma uygulamasının farklı metotlarla elde edilen müsilajın teknolojik özelliklerine olan etkisinin incelenmesi
Yapılan çalışmada chia tohumlarına 30 saniye, 1 dakika ve 2 dakika olmak üzere 3 farklı sürede atmosferik jet plazma uygulanmasının ardından tohumlardan sıcak ve soğuk ekstraksiyon olarak adlandırılan 2 farklı metotla müsilajlar elde edilmiştir. Plazma uygulamasının ardından tohumun ham kül, nem, ham protein, yağ, yağ asitleri kompozisyonu ve toplam diyet lifi analizleri gerçekleştirilmiş ve fizikokimyasal farklılıklar gözlemlenmiştir. Elde edilen müsilaj jellerinde ise Small Amplitude Oscillatory Shear (SAOS) ve Large Amplitude Oscillatory Shear (LAOS) analizleri ile reolojik analizler gerçekleştirilmiştir. Hem sıcak hem soğuk ekstraksiyonla üretilen müsilaj jellerinin SAOS analizlerinde vizkozitenin kontrol örneklerine göre arttığı ve artan kayma oranı ile azalan (shear thinning) akış davranış özelliği gösterdiği tespit edilmiştir. LAOS analizlerinde ise lineer viskoelastik bölgenin soğuk ekstraksiyon müsilajlarında daha uzun olduğu tespit edilmiş ve tüm örnekler için G' değeri düşük gerinim değerlerinde (%1,2) G'' değerinden yüksek olduğu görülmüştür. LAOS analizleri sonucu müsilajların yapısal farklılıklar içerdiği sonucuna varılmıştır. SAOS analizlerinde viskozite açısından en iyi sonuçları veren örnekte emülsifiye etme yeteneği, emülsiyon stabilitesi, su ve yağ tutma kapasiteleri tespit edilmiştir. Müsilajlarda plazmanın etkisinin araştırılması için FTIR ve SEM görüntüleme analizleri gerçekleştirilmiştir.
Elektriksel plazma yöntemiyle suyun elektrolizi
Günümüzde enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacın sürekli artmasıyla birlikte alternatif bir enerji olan hidrojen enerjisine olan ihtiyaç da her geçen gün daha da artmaktadır. Hidrojen gazı üretiminde en çok kullanılan yöntemlerin başında suyun elektrolizi gelmektedir. Mevcut elektroliz yönteminde P=U*I bağıntısına göre gerilim değeri düşük; akım değeri ise yüksektir ve bu işlem suyun sıvı fazı ile gerçekleştirilmektedir. Bu durumda elektriksel kayıplar da artmaktadır. Bu tez çalışmasında, mevcut yöntemden farklı olarak; P=U*I bağıntısına göre, gerilim değeri yüksek; akım değeri ise düşük olan elektriksel plazma yöntemi önerilmiştir. Önerilen yöntemde, elektroliz işleminin etkin bir şekilde yapılabilmesi için mevcut uygulamalardan farklı olarak suyun sıvı fazı yerine buhar fazı kullanılarak uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Önerilen bu yöntem sayesinde elektriksel kayıpların azaltılması için mevcut yöntemlerdeki akımla bağ kırma yöntemi yerine, kuvvetli elektrik alanının dövme veya bombardıman etkisiyle su buharı moleküllerine ait bağları kırmaya yönelik uygulamalar yapılmıştır. Omik kayıplar akımın karesi ile doğru orantılı olduğundan dolayı ve plazma akımlarının mikroamperler veya miliamperler düzeyinde olması nedeniyle oluşacak kayıp miktarları da oldukça düşük seviyelere gerilemiştir. Deneysel uygulamalarda çeşitli frekans değerlerindeki yarı doğru akım ve farklı gerilim değerlerinde oluşturulan elektriksel plazmanın kullanılmasıyla üretilen gaz miktarları ölçülmüş ve elde edilen sonuçlar yorumlanmıştır.
Depresyon hastalarında kan akışkanlığı parametrelerinin incelenmesi
Depresyon ve kardiyovasküler hastalıklar toplumda çok sık rastlanan hastalıklardır. Depresyonda kardiyovasküler hastalıklar sık görülür ve mortalite ile morbiditeyi arttırır. Kardiyovasküler hastalıklarda kan akışkanlığında bozulma sık görülür. Bu çalışmada depresyon hastalarında kan akışkanlığı parametrelerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya katılan hastalar DSM-V Tanı Kriterleri ve Hamilton Depresyon Ölçeği'ne göre major depresyon tanısı almış ve kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon, diabetes mellitusu ve gebe olmayan ve son 12 saatte spor yapmamış kişilerdi. Kontrol grubu olarak DSM-V ve Hamilton Depresyon Ölçeği'ne göre depresyonda olmadıkları belirlenmiş aynı kriterleri taşıyan kişiler alındı. Hasta grubundaki kişilere depresyon düzeylerini ölçmek için Beck Depresyon Ölçeği uygulandı. Kan akışkanlığı plazma viskozitesi, hematokrit, eritrosit agregasyonu ve eritrosit deformabilitesi değerlendirilerek incelendi. Plazma viskozitesi koni-plak viskozimetre ile 900sn-1 kayma hızında ölçüldü. Eritrosit deformasyonu ve agregasyonu LORCA (laser-assisted optical rotational cell analyzer) ile ölçüldü. Her üç ölçümde sistemlerin sıcaklığı 370C idi. Ayrıca depresyon hastalarındaki hematolojik değerler kontrol grubunun değerleri ile karşılaştırıldı. Depresyon hastalarında kontrol grubuna göre plazma viskozitesinde artış ve 0,53 Pa kayma kuvvetinde eritrosit deformabilitesinde azalma saptandı (p<0,05). Bununla beraber eritrosit agregasyonu değerleri olan AMP, AI ve t1/2'de değişiklik gözlenmedi. Hematolojik değerlerin incelenmesinde eritrosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hacmi, ortalama eritrosit hemoglobini ve eritrosit dağılım aralığı ve lökosit sayısında anlamlı değişiklik saptanmazken; ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu depresyon grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p<0,05). Bu çalışmada saptanan plazma viskozitesi ve eritrosit deformabilitesinde değişiklikler depresyon hastalarında kardiyovasküler hastalıklara yol açıyor olabilir. Bu durum kardiyovasküler hastalıklara yol açabilir.
Plazmayla aktive edilmiş ortamların fizikokimyasal özelliklerinin araştırılması
Atmosferik plazmaların sıvılara uygulandığında gösterdiği kimyasal aktivitesi sayesinde sıvı içinde oluşan türler geniş spektrumlu biyolojik etkilere sahip olmaktadır. Plazma deşarjının sıvılarla etkileşimi halen cevaplanmayı bekleyen sorular içermektedir. Atmosferik basınçta gerçekleştirilen bu deşarjlar sıvılara yüzeysel olarak uygulanabildiği gibi deşarjın sıvı içinde gerçekleştirilmesi de mümkündür. Bu tez çalışmasında, atmosferik basınç plazma su, remineralizasyon solüsyon, hücre besiyeri gibi sıvılara uygulanarak, sıvılardaki fizikokimyasal değişiklikler incelenmiştir. Argon gazı ile oluşturulan soğuk atmosferik plazma suya, yapay sıvılara ve hücre besiyerlerine uygulandığında meydana gelen pH değişimi ve oluşan yeni türlerin miktarının hangi parametrelere göre değiştiği analiz edilmiştir. Sıvı içinde hidrojen peroksit, nitrat gibi türlerin oluştuğu bulunmuştur. Oluşan türlerin miktarları spektrofotometrik yöntem ve test kitleriyle tayin edilmiştir. Argon gazı kullanılarak hücre besiyerine plazma uygulandığında oluşan H2O2 konsantrasyonlarının plazma uygulama süresine göre arttığu ve en yüksek değer olan 7.60mg/L'ye 120 sn süre plazma uygulamasıyla ulaşıldığı görülmüştür. 4°C derecede saklanan aktive besiyerlerine 1 hafta sonra H2O2 tayini yapıldığında konsantrasyonlarda ortalama %36.58 oranında düşme gözlenmiştir. DOX içeren hücre besiyerindeki peroksit konsantrasyonu 0.173mg/L olarak 90 saniye plazma uygulamasında ölçülmüştür. Bu değer DOX içermeyen hücre besiyerindeki değerden (90 saniye için 6.44 mg/litre) daha düşüktür.
Akut romatizmal ateşli hastalarda plazma gelsolin düzeyi ve karotis intima media kalınlığı değerlendirilmesi
Amaç: Akut romatizmal ateş az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çocuklarda edinilmiş kalp hastalıklarının en önemli nedeni olan otoimmün bir hastalıktır. Juvenil romatoid artrit, sistemik lupus eritematozis ve bazı sıçan çalışmalarında plazma gelsolin düzeyinin farklı sonuçlar doğurduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda akut romatizmal ateş tanısı almış hastaların demografik özellikleri, ekokardiyografik bulguları, klinik ve laboratuvar bulguları prospektif olarak incelendi ve hastaların akut atak sırasında plazma gelsolin düzeyleri araştırıldı. Yöntem: Bu çalışma prospektif bir çalışmadır. Bu çalışmaya, Ağustos 2016 ile Eylül 2018 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Kardiyoloji polikliniğine başvuran, 5-18 yaş arasında, 2015 Modifiye Jones Kriterleri'ne (2 major veya 1 major + 2 minor) (tablo 1) göre ARA tanısı alan toplam 44 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalardan tanı anında kan alınarak plazma gelsolin düzeyi çalışıldı. Kontrol grubu olarak, eş zamanlı genel çocuk polikliniğine başvuran, aynı yaş ve cinsiyetteki kronik hastalığı olmayan çocuklar seçildi. Bulgular: Hasta grubunda ortalama yaş 11 ± 3.1 iken kontrol grubunda ortalama yaş 10.7 ± 3.2 olup gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Çalışma grubundaki hastaların 26'sı kız (%59) ve 18'i (%41) erkekti. Kontrol grubunda ise 19 (%54) kız ve 16 (46) erkek vardı. Hasta grubunda sadece artriti olup karditi olmayan 15 (%34) hasta vardı. 2 (%4.5) hastada izole kardit ve 27 (%61.5) hastada ise artrit ve kardit birlikteliği mevcuttu. Hasta grubunda kontrol grubuna göre gelsolin düzeyi anlamlı yüksek saptandı. Hasta ve kontrol grubunda ateroskleroz riski açısından Karotis Doppler USG parametrelerine bakıldı. Hasta ve kontrol grubu arasında CAS, CAD ve CIMT açısından anlamlı fark saptanmadı. KAdÇ ve KAsÇ hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek idi. M-mode ve iki boyutlu EKO kullanılarak yapılan değerlendirmede sol ventrikül sistol sonu çapı (LVesD) ve MAPSE bakımından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunda sol ventrikül posterolateral duvar kalınlığı (LVpWD), sol ventrikül diyastol sonu çapı (LVedD) ve IVS kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı. Grupların KDE ile değerlendirilmesinde, gruplar arasında S, DT ve İVRT açısından anlamlı fark yoktu. Hasta grubunda E, A, İVCT ve MPI değerleri kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptanırken, ET ve E/A oranı hasta grubunda daha düşük saptandı. Mitral anülus lateralinden gerçekleştirilen doku Doppler ekokardiyografik incelemede gruplar arasında E', S', İVRT', E'/A' ve MPİ' açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. A', DT', E/E' ve İVCT' değeri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptanırken, ET' hasta grubunda anlamlı düşük saptandı. Sonuç: ARA'lı hastalarda kalbin diastolik disfonksiyonunu gösteren LVedD, E, A, parametrelerinin artığını; E/A, E/E' ve ET süresinin azaldığını saptadık. Kalbin sistolik disfonksiyonunu gösteren İVCT süresinin uzadığı saptandı. Hem sistolik hem de diastolik disfonksiyon gösteren MPİ, İVS ve LVpWD parametrelerinin artığını gözlemledik. Gelsolin düzeyi birçok hastalıkta artıp ya da azalabilmektedir. Bizim çalışmamızda gelsolin düzeyi hasta grubunda anlamlı yüksek saptandı. Sadece artriti olan grup ile kardit + artrit birlikteliği olan grup arasında ise benzer olduğunu saptandı. Bu grup hastalarda yapılacak daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Artmış gelsolin düzeyinin sol kalbin diastolik disfonksiyonu ile korele olduğu gözlemlendi. Sadece artritli ARA hastalarında subklinik kardiyak etkilenmenin olduğunu saptadık. ARA'lı hastalarda karotis Doppler USG ile CIMT değerlendirilmesinde CAS ve CAD değerlerinin hasta ve kontrol grubunda benzer olduğunu saptadık. Anahtar Kelimeler: Akut Romatizmal Ateş, Plazma Gelsolin Düzeyi, Karotis İntima Media Kalınlğı, Ekokardiyografi
Beta talasemi majör tanılı hastalarda plazma lipoprotein ilişkili fosfolipaz a2 ile sistatin c düzeyi ve karotis intima media kalınlığının değerlendirilmesi
Beta talasemi majör, nadir görülmesine rağmen tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olup, yüksek maliyetli tedavi ve takip yönünden hassasiyet gerektiren bir hastalıktır. Hastaların çoğu ikinci dekatta tedaviye bağlı komplikasyonlar nedeniyle kaybedilmektedir. Hastalarda doku ve organlardaki demir birikime bağlı olarak kardiyak, hepatik ve endokrin organ disfonksiyonları olabilmektedir. Özellikle kardiyak tutulumun hayatı ciddi şekilde etkileyebilmesinden dolayı bu çalışmayı yapmaya karar verdik. Bu çalışmada hastanemizde izlenmekte olan beta talasemi majörlü hastalarda hastalığın komplikasyonlarının ve düzenli kan transfüzyonunun kardiyovasküler sistemde meydana getirdiği değişikliklerin erken saptanması için son zamanlarda çeşitli çalışmalarda kardiyovasküler hastalıklarda belirteç olarak kullanılabileceği öne sürülen Lp-PLA2 (Lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2) ve Cys-C (Sistatin C) düzeyinin değerlendirilmesi ve karotis intima media kalınlığı ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Hematoloji ve Onkoloji bölümünde beta talasemi majör tanısı ile izlenmekte olup, kan transfüzyon programında yer alan 30 hasta çalışma grubunu ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Genel Çocuk Polikliniğine başvuran kronik herhangi bir hastalığı olmayan 30 çocuk kontrol grubunu oluşturdu. Çalışma ve kontrol grupları prospektif olarak incelendi. Çalışma grubundan transfüzyon öncesi kan örnekleri alındı ve KIMK (karotis intima media kalınlığı)'ları ölçüldü. Kontrol grubundan ise başvuru anında kan örnekleri alındı ve KIMK kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta ve 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hasta grubunda ortalama yaş 8,07 ± 4,03 yıl iken kontrol grubunda ortalama yaş 11,03 ± 3,99 yıl olup gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0.05). Hasta grubunda KasÇ ve KaPSH kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p: 0,029, p: 0,003). Hasta grubunda CAS (0,115±0,049) ve CAD (10,08±5,28) kontrol grubuna göre (CAS: 0,148±0,035 ve CAD: 13,53±4,93) anlamlı (sırasıyla p: 0,004, p: 0,011) düşük bulundu. Hasta grubunda KIMK ve KadÇ kontrol grubuna göre yüksek çıksa da istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hasta grubunda lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2 ve sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi (hasta grubu ortalama Lp-PLA2: 4,1 ng/mL, kontrol grubu ortalama Lp-PLA2: 3,4 ng/mL p: 0,164 ve hasta grubu ortalama Cys-C: 3,5 ng/mL, kontrol grubu ortalama Cys-C: 2,7 ng/mL p: 0,137). Hasta grubunda kontrol grubuna göre hemoglobin anlamlı derecede düşük, ferritin ise anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Hasta grubunda TG kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). TC, LDL ve HDL ise hasta grunda kontrol grubuna göre anlamlı düşüktü (p<0.05). Sonuç: Beta talasemi majör hastalarında hastalağın komplikasyonları ve düzenli kan transfüzyonlarına bağlı olarak kardiyovasküler sistemde hasar oluşabilmektedir. Bu hastalarda erken dönemde CAS ve CAD değerleri ilerleyen dönemlerde ise KIMK artışı kardiyovasküler hasar açısından bir belirteç olarak düşünülebilir. Bulgularımız bu konuda yapılacak geniş ölçekli çalışmalar için yol gösterici olabilir
Kompozit malzemelerin kaplanabilirliğinin incelenmesi
Kompozit malzemeler günümüzde, yüksek dayanım/yoğunluk ve yüksek elastisitemodülü/yoğunluk oranının önemli olduğu özellikle savunma sanayinde, deniztaşımacılığında, otomotiv ve uzay sektöründe çok yaygın olarak kullanılmaktadır.Ancak tribolojik davranışlar ve düşük aşınma dirençleri gibi yüzey özellikleri ile ilgiliolan nedenlerden dolayı kullanım alanları sınırlanmaktadır. Bir başka problem deepoksi kompozitlerde bazı uygulamalar için gerekli olan elektrik ve termaliletkenliklerin olmamasıdır. Malzemelerin bu özelliklerinin düzeltilebilmesi içinyapılacak çalışmalardan en önde geleni ise kaplamadır. Bu çalışmada günümüzdeyaygın olarak kullanılmaya başlanılan plazma sprey kaplama yöntemi ile sert seramiktozları olan Al2O3+TiO2 ve CrO3 tozları, cam elyaf takviyeli ve karbon elyaf takviyeliepoksi matrisli kompozit malzemelerin yüzeyine kaplama işlemi yapılmış ve eldeedilen kaplamaların fiziksel, mekaniksel ve metalografik özellikleri incelenmiştir.
Günde tek ya da çift yapılan akut yüksek şiddetli aralıklı egzersizin plazma IL-6, BDNF ve osteokalsin seviyelerine etkisi
Günde tek seans egzersize kıyasla çift seans egzersiz; performans ve sağlığın geliştirilmesine dair metabolik adaptasyonları daha fazla arttırabilmektedir. Enerji, karbonhidrat ve yağ metabolizmasının düzenlenmesinde önemli rol oynayan interlökin-6 (IL-6), beyinden türevli nörotrofik faktör (BDNF) ve osteokalsin (OC)'nin akut egzersizle arttığı bilinmekle beraber günde çift seans yüksek şiddetli aralıklı egzersize yanıtları henüz bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, günde tek ya da çift seans yapılan akut yüksek şiddetli aralıklı egzersizin (YŞAE) plazma IL-6 ve ilişkili olduğu BDNF ve karboksillenmemiş osteokalsin (ucOC) yanıtlarına etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya düzenli antrenman yapan 20 erkek dayanıklılık (koşu, bisiklet ve triatlon) sporcusu katılmıştır. Katılımcılar randomize çapraz tasarımla en az 72 saat ara ile tek ve çift YŞAE uygulamasına katılmıştır. Çift YŞAE günü (YŞAE-Ç) 3 saat ara ile günde iki kez, tek YŞAE günü (YŞAE-T) ise günde bir kez YŞAE uygulanmıştır. Bisiklet ergometresinde maksimal oksijen tüketiminin %100'ü şiddetinde 10x1 dk (60 Watt'ta 75 sn aktif toparlanma periyodları ile) protokolü kullanılmıştır. YŞAE-T ve YŞAE-Ç'nin ikinci YŞAE uygulamasından hemen önce ve hemen sonra 10 ml venöz kan alınarak plazma IL-6, BDNF ve ucOC değerleri immünosorbent test (ELISA) yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Tekrarlayan Ölçümlerde İki Faktörlü Varyans Analizi kullanılmıştır. Akut YŞAE, IL-6, BDNF ve ucOC seviyelerini anlamlı düzeyde artırmıştır (p<0,001). Ancak, YŞAE'nin günde tek ya da çift kez yapılması IL-6 (YŞAE-T: %31,04, YŞAE-Ç: %33,90; p=0,642) BDNF (YŞAE-T: 236,01, YŞAE-Ç: 216.68; p=0,384) ve ucOC (YŞAE-T: %51,02, YŞAE-Ç: %37,18; p=0,439) seviyelerini benzer düzeyde arttırmıştır. Sonuç olarak, günde çift seans YŞAE uygulaması, tek seans YŞAE uygulaması ile kıyaslandığında IL-6, BDNF ve ucOC yanıtları üzerinde benzer bir etki sağlamaktadır. Böylece çift YŞAE uygulaması, tek YŞAE uygulamasının IL-6, BDNF ve ucOC düzeylerine etkisinin tekrarlanmasını sağlayarak bu moleküllerdeki akut artışın sağladığı metabolik faydalardan gün içinde iki kez faydalanılmasına fırsat sunar.
Çocukluk çağı Multipl Skleroz hastalığında plazma metabolomik biyobelirteçlerinin araştırılması
Bu tez çalışmasında multipl skleroz (MS) tanısı ile izlenmekte olan 34 hastanın demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri değerlendirildi. Çocukluk çağı MS'nin klinik özellikleri ve prognozuyla ilgili olabilecek metabolomik ürünlerin plazmada ölçülmesi ve biyobelirteç olarak değerlerinin araştırılması amaçlandı. Hastaların 27/34'ü (%79,4) kız, 7/34'ü (%20,6) erkek, kız/erkek oranı 3,86 olup yaş ortalaması 16±3 yıl (9-22 yıl) olarak hesaplandı. İlk atak sırasında yaş ortalaması 12,5±2,8 yıl (4-17,5 yıl) olup 12/34'ü (%35,3) 12 yaş ve altındayken 20/34'ü (%58,8) 12 yaşından büyüktü. Hastaların 12'si (%35,3) uyuşma, 11'i (%32,4) görme problemi, 3'ü (%8,8) baş ağrısı, 2'si (%5,9) yürüyememe, 1'i (%2,9) konuşma bozukluğu, 1'i (%2,9) kusma, 1'i (%2,9) diğer şikayetlerle başvurmuştu. Kontrol grubunun 28/36'sı (%77,8) kız, 8/36'sı (%22,2) erkek, kız/erkek oranı 3,5 olup yaş ortalaması 16±3 yıl (9-22 yıl) olarak hasta grubu ile aynıydı. Hasta ve kontrol gruplarından plazma örnekleri alınarak kütle spektroskopisi yöntemi ile iki grup arasında miktarı farklılaşan metabolitler araştırıldı. Genel metabolik yolaklarda, steroid hormon ve aminoasit biyosentezinde, karbon, lipid, glukokortikoid, mineralokortikoid, pürin- pirimidin metabolizması gibi yolaklarda görevli metabolomik ürünlerde, miktarı hasta grupta istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösteren 339 molekül tespit edildi. Arjinin, fenilalanin gibi aminoasitler; androstenedion, testosteron, kortizol, kolesterol, dezmosterol gibi steroid hormon biyosentezinde; kalsitriol gibi kalsiyum ve mineral reabsorbsiyonunda görevli moleküller bunlardan bazılarıdır. Bu çalışma sonuçları ile söz konusu metabolomiklerin yalnızca miktar olarak farklılaşmasından bahsetmek mümkündür. İleri analizler neticesinde farklılaşmanın sayısal olarak ifade edilmesi veya hastalık patogenezi, tedavi seçenekleri ve prognoz ile ilişkilendirilmesi mümkün olacaktır.
The effect of RF plasma treatment on stainless steel surface and polymer electrospraying properties
Vacuum radio frequency (RF) plasma treatment was conducted on electropolished and passivated 316LVM stainless steel (SS) surface by using Ar, O2, Ar/O2 mixture gases. Contact angle measurements revealed that both Ar and O2 plasma treatments significantly increased the wettability of the SS surface by water. Additionally, aging study was carried out for Ar, O2 and Ar/O2 plasma gases to determine the changes in contact angle values on stainless steel surface by time. The possible roles of physical and chemical effects induced by RF plasma treatments, on the wettability of SS surfaces were discussed. The physical and chemical effects induced by Ar and/or O2 plasma on SS were investigated via Atomic Force Microscopy (AFM), surface profilometry and X-ray Photoelectron Spectroscopy (XPS). AFM and surface profilometry analyses revealed that Ar, O2 and Ar/O2 plasma treatments resulted in smoother surface when compared to reference electropolished sample. However, the smoothest topography was obtained by O2 plasma treatment among all other plasma gas options. XPS investigations of the surfaces with respect to Fe 2p, Cr 2p, Mo 3d and O 1s XPS spectra showed that the main role of Ar plasma was thinning of the oxide-hydroxide layer along with the removal of contamination without any definitive difference on the valence states of metal compounds. On the other hand, O2 and Ar/O2 plasma treatments resulted in thickening of oxide layer along with oxidation of the species to their highest valence states (Cr VI, Fe III and Mo VI). Compared to other oxidation methods (electrolytic and high temperature), RF plasma oxidation allows the formation of highest valent oxides (Cr VI, Fe III and Mo VI) in stable forms. The electrospray of PLGA-Sirolimus coating applications on RF plasma treated 316 LVM stainless steel were aligned with the results of characterization studies above. Vacuum RF plasma treatment with Ar, O2 or Ar/O2 gases improved the wettability of PLGA coating via electrospray and stainless steel surface was completely covered by PLGA. Compared to Ar or O2 plasma treatments, the most uniform coating surface was achieved by Ar/O2 plasma treatment. In order to overcome the temporary effect of plasma treatment, PHEMA hydrophilic polymer, which was considered as a permanent hydrophilic layer between PLGA and 316LVM SS substrate, provided a time independent wettability for PLGA coating applications. The best wettabilty of PHEMA was obtained by Ar plasma treatement, so this result showed that oxygen plasma gas negatively influenced on the bonding of polymer chains to the metal surface. Consequently, PLGA was successfully and uniformly coated by electrospray on plasma treated SS surface or PHEMA coating interface layer without any coating defects.
11-14.gebelik haftalarında tekil gebeliklerde bakılan serbest ßhcg, PAPP-a değerleri ile 16-18.gebelik haftalarında bakılan afp, ßhcg, ue3 ve inhibin-a değerlerinin 50 gram glukoz tarama testi ve bebek doğum ağırlığı üzerine prediktif etkileri
Giriş ve Amaç: Gebeliğin birinci ve ikinci trimesterinde anomali taraması ve risk belirlenmesi amacıyla kullanılan biyomarkerların fonksiyonları anlaşıldıkça gebeliğin diğer riskli durumlarını öngörmede kullanışlı olup olmadıkları çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Gestasyonel diyabet açısından riskli hasta popülasyonunun belirlenmesi ve etkilenmesi olası bebeklerin öngörülebilmesi konusunda yapılan bu çalışmayla erken dönemde ölçülen biyokimyasal parametrelerin 24-28. hafta gestasyonel diyabet taramasında ölçülen 50 gram oral glukoz tolerans testi değeri ve bebek doğum ağırlığı üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Ocak 2009-Aralık 2011 döneminde Avrupa Florence Nightingale Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde takibi yapılmış gebelerin kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınma kriterlerine uygun 688 tekiz gebe hastanın ikili ve dörtlü testte ölçülmüş olan PAPP-A, f-ßHCG, AFP, hCG, uE3 ve İA ve bu parametrelerin düzeltilmiş MoM değerleriyle, 24-28. Haftada ölçülen 50 gram OGTT değeri ve bebek doğum ağırlıkları kaydedildi. Verilerin istatistik incelemesinde SPSS paket programı ve Pearson korelasyonu kullanıldı. Bulgular: Yapılan değerlendirmelerde PAPP-A-MoM değeri arttıkça bebek doğum ağırlığı da artmaktadır (p<0,00001 r:0,158). hCG MoM değeri ile bebek doğum kilosu (p=0,019 r:0,089), açlık kan şekeri (p=0,019 r: 0,09) ve OGTT (p=0.17 r:0,091) arasında anlamlı ilişki vardır. uE3 MoM ve OGTT arasındaki negatif ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.001 r:-0,146). Gravida ve parite arttıkça uE3 MoM değeri azalmaktadır (p=0,004 r:-0,109). İA MoM artıkça AKŞ (p=0.001 r:0,129) ve OGTT (p=0,041 r:0,078) artmaktadır. Bebek doğum ağırlığı ile PAPP-A-MoM ve hCG MoM değeri ve arasında anlamlı ilişki vardır Benzer şekilde OGTT ile uE3 MoM, İA MoM ve hCG MoM arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır. Fakat bu anlamlı ilişkilerin birbirleriyle korelasyonu zayıftır. Sonuç: Birinci trimester tarama testinde kullanılan PAPP-A MoM değerlerinin bebek doğum ağırlığını öngörebileceği, yüksek PAPP-A MoM değerlerine sahip gebeliklerin ortalamanın üzerinde bebek doğum ağırlığı ile sonuçlanabileceği söylenebilir. İkinci trimester tarama testinde bakılan düşük uE3 MoM ve/veya yüksek İA MoM değerleri, AKŞ ile OGTT değerlerinin yüksek çıkabileceğini öngörebilir. Fakat klinik uygulamada tarama testi olarak kullanımları düşük etkinlikleri nedeniyle uygun değildir.
Yeni nesil opioidlerin bağımlılık tedavisinde kullanılan naltrekson ve metabolitinin analizleri için yenilikçi yaklaşımların geliştirilmesi
Yeni psikoaktif maddelerden olan Opioid grubu bileşenlerin kullanımı (OUD) gittikçe büyüyen bir küresel problemdir. Bu bağımlılığın önüne geçmek için Naltrekson (NTX), son 50 yıldır yaygın olarak kullanılan bir opioid antagonistidir. Majör metaboliti olan 6-β-Naltreksol uzun biyoyararlanımı sayesinde Naltreksonun gösterdiği etkinin devamlılığını sağlar. Buna rağmen naltrekson ve ana metaboliti olan 6-β-Naltreksol için kullanılan ekstraksiyon yöntemleri ve analiz teknikleri halen çok sınırlıdır. Bu çalışma kapsamında sentetik biyolojik numuneler kullanılarak Naltrekson ve ana metaboliti(6-β-Naltreksol) için hassas, hızlı ve düşük tayin sınırlarına ulaşılabilen bir yöntem oluşturularak farklı kromatografik tekniklerle birlikte yeni analitik geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Geliştirilen LLE yöntemi, ICH Kılavuzlarına göre tamamen valide edilmiştir ve yöntemin LOQ değerleri sırasıyla 0,5 ve 0,3 ng/mL, yöntemin LOD değerleri NTX ve 6BNTX için 1 ng/ml bulunmuştur. Validasyon parametreleri optimize edilmiş yöntemin yeterince kesin ve doğru olduğunu göstermiştir.
Mirtazapinin insan biyolojik örneklerinde yüksek performanslı sıvı kromatografisi ile belirlenmesi
Psikofarmakoterapi sırasında biyolojik sıvılarda MRPin belirlenmesi, ilaç etkileşimleri, genetik değişkenlik ve zayıf uyum ile ilgili toksisiteden kaçınmak ve başarılı bir tedavi elde etmek için esastır. MRP ve aktif bir metabolit olan NDM'in tayini için insan plazmasında yeni, hızlı ve hassas, Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografi yöntemi geliştirilmiştir. Ayırma, 40 °C'de programlanmış gradyanlı elüsyon kullanılarak ters fazlı bir C18 250 x 4,6 mm i.d., ODS-3 kolonunda gerçekleştirilmiştir. Mobil faz A olarak 20 mM potasyum fosfat tamponu (pH 3.9), asetonitril ve trietilamin (75.0:24.9:0.1, h/h/h) kullanıldı. Mobil faz B, mutlak asetonitrilden oluşmaktadır. İç standart olarak KLZ kullanılmıştır. Yöntem, her analit için iyi belirleme katsayıları (r2 ≥0,9981) ile doğrusallık göstermiştir. Gün içi ve günler arası analiz kesinlikleri (%RSD) MRP ve NDM için sırasıyla 3,4 ve 2,9'dan az bulunmuştur. Yöntemin gün içi ve günler arası doğruluğu (%RE) (-2,8) ile 5,5 arasında hesaplanmıştır. Çalışmada yeni bir ekstraksiyon yöntemi kullanılmış ve MRP ve NDM için mükemmel bir geri kazanım (ortalama) değeri (sırasıyla %94,4, %106,6) elde edilmiştir. Saptama sınırı (LOD) MRP için 0,17 ve NDM için 0,15 ng/mL olduğundan, yöntem spesifik ve duyarlıdır. Bu yöntem tedavilerinde 15-30 mg/gün MRP kullanılan hastalardan (n=62) alınan plazma örnekleri ile uygun şekilde gerçekleştirildi. Elde edilen ve istatistiksel olarak değerlendirilen plazma MRP ve NDM seviyeleri 28.6 ± 13.8 ve 12.3 ± 6.5 (ortalama ± SD)'dir. Açıklanan prosedür nispeten basit, kesin ve özellikle psikiyatri kliniklerinde ve toksikoloji referans laboratuvarlarında rutin terapötik ilaç izleme için uygulanabilirdir.
Küresel tokamak uygulamaları
ÖZET Yüksek Lisans Tezi KÜRESEL TOKAMAK UYGULAMALARI GÖKHAN SERİN Anadolu Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Fizik Anabilim Dalı Danışman: Prof. Dr. Kudret OZDAŞ 2002, 84 sayfa Bu tezde, bazı ülkelerdeki küresel tokamak uygulamaları ele alınmıştır. İngiltere'deki START ve MAST, A.B.D.'deki NSTX, Türkiye'deki STPC küresel tokamak makineleri ayrıntılı bir şekilde incelendi. Geleneksel tokamaklardan farklı olarak küresel tokamaklarda kullanılan özellikler ve metotlar incelendi. Bu metotların sağlamış olduğu avantajlara değinildi. Küresel tokamakların diğer tokamak modelleriyle karşılaştırılması yapılıp füzyondan enerji elde etmede daha avantajlı oldukları görüldü. Özellikle yüksek-beta oranı ve düşük görünüm oranı kriterleri açısından küresel tokamakların daha iyi sonuç verdiği deneyler neticesinde bulunmuştur. Daha yüksek performanslı küresel tokamaklar oluşturmak için gelecekte yapılması tasarlanan projeler sunuldu. Anahtar Kelimeler: Tokamak, Plazma, Görünüm Oranı, Beta Oranı, Toroidal ve Poloidal Manyetik Alanlar
Absorption of electromagnetic waves by plasma and application to reducing the radar cross section
In this thesis, absorption of electromagnetic waves by plasma has been investigated experimentally. Plasma tubes have been used to form a plasma layer between a transmit and a receive antenna, both connected to a spectrum analyzer. Antennas were designed and fabricated as part of this Thesis work. When the plasma is activated by means of supplying sufficiently high voltage, it was observed that a susbtantial attenuation of electromagnetic waves took place. This concept was applied to radar cross section reduction by covering a metallic surface with plasma layer. Experiments revealed that plasma surface when activated reduces the radar cross section. Tests have been conducted from about 850 MHz to 3.2 GHz due to available measurement equipment and antennas.
Bupropion hidroklorür'ün çeşitli analitik yöntemlerle biyolojik sıvılarda ve farmasötik preparatlarda tayini
Bu çalışmada Bupropion Hidroklorür'ün (BUP) farmasötik tabletlerindeki tayini için geliştirilmiş olan potansiyometri, kondüktometri, UV ve II. türev spektrofotometri yöntemleri ve farmasötik tabletlerindeki tayine ilaveten BUP'un plazmadaki analizi için geliştirilmiş olan İTK ve YPSK yöntemleri tanıtılmaktadır. Spektrofotometrik yöntemler, valide edilmiş ve UV-spektrofotometri yöntemi için saptama sınırı (LOD) ve tayin alt sınırı (LOQ) değerleri 2.73x10-6 M ve 8.26x10-6 M olarak bulunmuştur. II. türev spektrofotometri yöntemi için ise bu değerler sırasıyla 8.20x10-7 M ve 2.48x10-6 M olarak hesaplanmıştır. Daha sonra, etkin maddenin asit, baz, hidrojen peroksit, kuru ve nemli ısı, fotokimyasal ve UV ışık ortamında kararlılığının araştırıldığı İTK yöntemi geliştirilmiş ve tam olarak validasyonu sağlanmıştır. Etanol-kloroform-glasiyel asetik asit (30:10:1, h/h/h) den oluşan hareketli fazın kullanıldığı yöntemin, LOD ve LOQ değerleri sırasıyla 10.41 ng.spot-1 ve 34.71 ng.spot-1 olarak hesaplanmıştır.Geliştirilmiş olan İTK yöntemi, BUP'un plazmadaki tayinine de uygulanmış ve ortalama olarak, % 87 dolayında, oldukça yüksek bir geri kazanım ve düşük bağıl standart sapma değerleri ile yüksek düzeyde kesinlik elde edilmiştir.Daha sonra, BUP'un farmasötik tabletlerinde ve ana metaboliti olan HBUP'la birlikte plazmada tayini için bir YPSK yöntemi geliştirilmiştir. Yöntem, İTK yönteminde olduğu gibi tam olarak valide edilmiş ve BUP'un plazmadaki LOD ve LOQ değerleri sırasıyla, 9.09x10-8 M ve 2.76x10-7 M olarak hesaplanmıştır. HBUP'un LOD ve LOQ değerleri ise, 4.68x10-7 M ve 1.42x10-6 M olarak bulunmuştur.Sonuç olarak, bu çalışmada BUP'un farmasötik tabletlerindeki tayini için potansiyometri, kondüktometri, UV ve II. türev spektrofotometri yöntemleri gibi basit, güvenilir, analiz maliyeti düşük, her laboratuvarda kolaylıkla uygulanabilen klasik analiz yöntemleri ve farmasötik tabletlerindeki tayine ilaveten BUP'un plazmadaki tayini için kesinliği, güvenilirliği ve seçiciliğinin yanı sıra duyarlı İTK ve YPSK yöntemleri geliştirilmiştir. Yöntemler, validasyonu sağlandıktan sonra BUP'un farmasötik tabletlerine başarıyla uygulanmış ve tablet içerikleri farmakopeye uygun bulunmuştur.İTK ve YPSK yöntemleri ile plazma analizlerinde de düşük bağıl standart sapma değerleri ile yüksek geri kazanım elde edilmiştir.Anahtar Kelimeler: bupropion hidroklorür, spektrofotometri, İTK, YPSK, tablet analizi, plazma analizi
SAPD hastalarında plazma ve diyalizat NtproBNP düzeyleri ve klinik önemi
GİRİŞBrain Natrüretik peptid(BNP) ve N-TerminalproBrain Natriüretik Peptid(NTproBNP) aynı molekülün alt parçaları olup kana eşit molar konsantrasyondasalınırlar. Her iki molekül de kalp hastalıklarının tanısında ve hastaların risk durumununbelirlenmesinde kulanılırlar.AMAÇBu çalışma, öncelikli olarak, PD hastalarında, plazma ve diyalizat NTproBNPilişkisini, ikincil olarak da palzma ve diyalizat NTproBNP konsantrasyonlarınınhastaların klinik ve laboratuar verileriyle ilişkisini araştırmak amacıyla düzenlendi.YÖNTEMTurgut Özal Tıp Merkezi Nefroloji kliniğinde takip edilen 44 periton diyalizhastasından (19 erkek 25 kadın ) eşzamanlı olarak alınan plazma ve diyalizatörneklerinde NTproBNP tayini yapıldı. Diğer klinik ve laboratuar veriler hastadosyalarından alındı. Veriler standart istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi.BULGULARBütün plazma ve diyalizat örneklerinde NTproBNP tespit edilebildi. Medianplazma NTproBNP 3327, diyalizat NTproBNP 510 ve plazma/diyalizat (P/D)NTproBNP oranı ortalama 5.5±0.5 olarak bulundu. Deneklerdeki P/D oranları sabitdeğildi; her ölçümde farklı bulundu. Log10plazma ve Log10diyalizat NTproBNPdüzeyleri arasında yüksek düzeyde korelasyon tespit edildi (r = 0,928, p=0001, R2 =0,861). Plazma NTproBNP düzeyi 300 pg/mL'den düşük olan hasta oranı %6,8, 2000- 28 -pg/mL'den büyük olan hasta oranı %64 idi. Median plazma ve diyalizat NTproBNPdüzeyleri membran geçirgenliğine göre, büyükten küçüğe doğru şu şekilde idi: Yüksekgeçirgen (YG)>yüksek orta geçirgen (YOG)>düşük orta geçirgen (DOG). YG ve DOGgurupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Log10plazmaNTproBNP veLog10diyalizat NTproBNP düzeyleri ile ortalama arter basıncı, serum sodyum vealbümin arasındaki korelasyon katsayılarıve istatistiksel önemlilik düzeyleri benzerdi.SONUÇDiyalizat NTproBNP, kendi plazma eşdeğerinin sağladığı yararların tamamınısağlama potansiyeline sahiptir. Yüksek geçirgenliğe sahip membran yapısındakihastalarda NTproBNPkonsantrasyonu daha yüksek bulunmuştur; bu bulgu, peritondiyaliz hastalarında alt guruplardaki risk durumunu belirlemede faydalı olabilir.
Gastrointestinal sistem kanamalarının demografik incelenmesi
Amaç: Gastrointestinal Sistem (GİS) kanamaları gastroentrolojik aciller arasında yer almaktadır. Acil servislere yapılan başvuru nedenleri arasında mortalite ve morbiditesinin yüksekliği nedeniyle halen en önemli gastroenterolojik aciller arasındadır. Çalışmamızda Acil Servise başvuran GİS kanaması şikayeti ile gelen olgularının retrospektif olarak incelenmesi yapılımıştır. Böylece en uygun tedavi yöntemlerin neler olabileceğinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve yöntemler: Retrospektif 6 aylık çalışmamızda, dosyalardan hastaların yaşları, cinsiyetleri, Bu verilerle hastaların demografik özellikleri, alışkanlıklarının varlığı, hastanede yatış süreleri, mortalite oranı, ilaç kullanım oranı ve kullanılan ilaçlar, endoskopisi yapılan hastalardaki endoskopik bulguların dağılımı, uygulanılan tedavi yöntemleri, kan örnekleri Tam Kan (Hemogram), Biyokimya ve koagülasyon değerlerine göre aralarındaki ilişki, yaş ile mortalite ve endoskopik bulgular arasındaki ilişki, cinsiyeti ile; geliş şikayeti, endoskopi bulguları, endoskopik bulgularla; yatış süresi, kan transfüzyon ihtiyacı, mortalite, ek hastalık varlığının yatış süresi ve mortaliteye etkisi arasındaki ilişki araştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: 6 ay süresince 164 olgu GİS kanama şikayeti ile başvurdu. Olguların 65'u (%39,6) kadın, 99'ü (%60,4) ise erkek idi. Yaş aralığı 21 ila 97 arasında olduğu belirlenmiştir. Hastaneye gelen GİS kanamalı olguların % 48,8'i Melena şikayeti ile % 24,4'ü Melena ve Hematemez ile, % 15,8'i Hematemez ile, % 6,1'i Hematokezya ile % 4,9'u Senkop şikayeti ile hastanemize başvuruda bulunmuşlardır. Olguların ortalama yatış süresi 4,65±4,14 gündür. Olguların % 37'sinin yatış süresi 1-4 gün arasında değişmekte iken, % 37'i 5-10 gün, % 8'i 11-15 gün, % 9'ü 16- 20 gün ve % 9'ü 20 günden daha uzun süre hastanede kalmıştır. Bu olgulardan 143 taburcu (%87,2), 21 ex (%12,8) olmuştur. Olguların % 98,2'sine endoskopi yapıldı, durumu stabil olamayan hastaların % 1,8'ine endoskopi yapılamamıştır. Hastanemize gelen hastaların ihtiyaçlarına göre çeşitli tedavi uygulanmıştır. GİS kanamalı hastaların tedavisinde kullanılmakta olan ilaçlardan en fazla % 56 oranında ppi kulanımı, en az % 0,6 oranında ppi+mai+tdp karışımı ve ppi+es+tdp karışımlarıdır. Endoskopi yapılan ve yapılmayan hastalarda hastanede/yoğun bakımda/serviste yatış süreleri arasında istatitiksel olarak karşılaştırılmış ve aralarında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Sonuç: GİS kanamalı hastaların tanı ve tedavilerinin yönlendirilmesinde hızlı karar verilmesi gerekmektedir. Erkek hastalarda kadın hastalara oranla daha fazla görülmektedir. Erken dönemde endoskopik girişim planlanan hastalarda yoğun bakım yatış sürelerinde azalma görülmüştür. Mortalitenin azaltılması için, kanama kontrolünün sağlanmasının yanında, eşlik eden diğer hastalıkların da dikkatle tedavi edilmesi gerekmektedir. Özellikle yaşlı ve ek hastalığı olan olguların, mortaliteleri yüksek olduğundan, yoğun bakım koşullarında izlenmeleri gerekmektedir. Anahtar kelimeler: GİS kanaması, ppi, es, tdp, Endoskopi,
Güneş kabuğundaki konvektif olayların manyetohidrodinamik (MHD) yaklaşımla modellenmesi
Bu tez çalışmasında Güneş'in konvektif bölgesinin alt kısmı (KBA) ince bir kabuk (0,703R¤ - 0,723R¤) gibi ele alınmış ve maksimum değeri 10 T olan boylamsal yönlü bir manyetik alanın etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla bu bölge ile ilgili daha önce yapılmış çalışmalar gözden geçirilerek manyetik alanın oluşmasında rol oynayan dinamo mekanizması hakkında bilgiler verilmiştir. Daha sonra manyetohidrodinamik (MHD) yaklaşımı tanımlanarak MHD denklemleri aracılığıyla ilgilendiğimiz KBA bölgesine uygulanmıştır. Bu denklemlerin küresel koordinatlardaki sayısal çözümleri bazı fiziksel parametreler için elde edilmiş ve sonuçlar şekil ve tablolar halinde sunulmuştur. Bu tip bir manyetik alanın etkisiyle ortaya çıkan en önemli sonuç, yoğunluğun küresel simetrisinin bozulması ve açıya bağlı değişimlerde sıkıştırılabilirliğin değişmesidir. Ayrıca MHD plazmasının kutuplarda sıkıştırılamaz akışkan, ekvatorda ise sıkıştırılabilir bir akışkan gibi davrandığı görülmüştür. Literatürde verilen çalışmalarla uyumlu manyetik akı değerleri elde edilmiştir (~1016-1017Wb). Bu çalışmadan çıkan diğer bir önemli sonuç ise manyetik alan etkisi altında yoğunluğun çapsal olarak Standart Güneş Modellerine kıyasla çok fazla değişmemesidir. Esneksizlik ve Boussinesq yaklaşımları için de uygulanabilme limitleri elde edilmiş ve sayısal integrallerin alınmasını kolaylaştıracak parametrik çözüm yöntemleri geliştirilmiştir.
Lazerle oluşturulan kalay plazma ortamlarından yayılan x-ışınları ve EUV-ışınlarının modellemesi
Laserle oluşturulan kalay plazma ortamlarından yayılan Ni-benzeri ve Co- benzeri X-ışınları ile uç-morötesi(EUV) ışınların simülasyonu hidrodinamik ve atomik fizik kodu EHYBRID kullanılarak yapılmıştır. Laserle oluşturulan plazma ortamlarından yayılan x-ışınları litografi, spektroskopi, mikroskopi, holografi ve x-ışını laser üretimi gibi uygulamalarda kullanılmaktadır. Laserle oluşturulan plazma ortamlarından yayılan uç-morötesi ışınlar ise yeni nesil litografi olarak adlandırılan uç-morötesi litografide kullanılır. İlk olarak, Nd:YAG laser atımları ile oluşturulan kalay plazma ortamından yayılan x-ışını rezonans çizgileri modellenmiştir. Laser enerjisinin x-ışınına dönüşüm verimliliği hesaplanarak, laser şiddetinin ve atım süresinin dönüşüm verimliliğini nasıl etkilediği incelenmiştir. Daha sonra temel, 2. harmonik ve 3. harmonik dalgaboylarında Nd:YAG laseri ikili atım konfigürasyonunda kullanılarak kalay-plazma ortamı oluşturulmuş ve bu ortamdan yayılan x-ışınlarının dönüşüm verimlilikleri hesaplanmıştır. Nd:YAG laser atımları ile oluşturulan kalay plazma ortamından yayılan 11-17 nm arasındaki uç-morötesi ışınların simülasyonu yapılmış ve dönüşüm verimlikleri hesaplanmıştır. Dönüşüm verimliliğini artırmak için ön laser atım tekniği kullanılmıştır. Ön laser atım süresi ile ana laser atım sürelerinin ve laser atımları arasındaki zaman farkının dönüşüm verimliliğine etkileri incelenmiştir. Ayrıca temel dalgaboyunda, 2. harmonikte, 3. harmonikte ve 4. harmonikte Nd:YAG laser atımı kullanımının dönüşüm verimliliğine etkileri incelenmiştir. Saydamsızlık, dönüşüm verimliliğini önemli ölçüde etkilemektedir, bu nedenle laser ile oluşturulan kalay plazma ortamından yayılan x-ışınları ile uç-morötesi ışınların modellenmesi yapılırken saydamsızlık etkileri kaçış faktörü yaklaşımı ile modellemeye katılmıştır. Anahtar sözcükler : Laserle oluşturulan plazmalar, x- ışınları, uç-morötesi ışınlar, dönüşüm verimliliği.
Metal malzeme yapıştırma bağlarında atmosferik basınçlı plazma uygulaması etkinliğinin araştırılması
Atmosferik basınçlı plazma (ABP) yöntemi, hızlı ve stabil şekilde malzeme yüzeylerine uygulanabildiğinden ve vakum altında yapılan plazma uygulamalarına göre çok sayıda avantaja sahip olduğundan dolayı günümüzde birçok alanda ön plana çıkmaya başlamıştır. ABP ile malzemelerin yüzey enerjilerinin, yapışma davranışlarının ve yüzey mekanik özelliklerinin iyileştirilmesi mümkündür. Bu bağlamda, metal malzemelerin yapıştırılması işleminde daha detaylı araştırmalar yapılarak süreç parametrelerinin ortaya konulmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde ABP uygulamasının, galvaniz kaplamalı çelikler (H300LAD) ile kaplamasız çeliklerin (H300LA) yapıştırma bağlarının dayanımları üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Deney parametreleri olarak iki farklı malzeme (H300LAD ve H300LA), iki farklı yapıştırıcı (Marocol 18576 ve Erde G-Force) ve üç farklı plazma uygulama hızı (5 mm/s, 10 mm/s ve 15 mm/s) belirlenmiştir. Sonuçlar, ABP uygulamasının belirtilen malzemelerin yapıştırma işleminde iyileşmeler sağladığını göstermektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise ABP uygulanan metal yüzeylerin yaşlanma davranışı ve yüzeyin işlem görmemiş haline geri dönüşünü geciktirebilecek ortam koşulları araştırılmıştır. Deney parametreleri olarak iki farklı plazma uygulaması (soğuk ve sıcak) ve üç farklı plazma tekrar sayısı (1, 2 ve 3 kez) belirlenirken plazma işlemi uygulanan yüzeylerin ilk haline geri dönüşünü geciktirebilecek ortam koşulları olarak ise hava ve su (1, 10 ve 60 dakika) gibi iki farklı bekletme ortamı seçilmiştir. Ayrıca sıcaklığın yaşlanma süresine olan etkileri de iki farklı sıcaklık değeri (-20°C ve 30°C) için incelenmiştir. Sonuçlar, yüzey yaşlanmasının numunelerin bekletildiği ortam ve sıcaklıktan büyük ölçüde etkilendiğini göstermektedir.
Koroner stent restenozu ile plazma ürotensin ıı seviyesi arasındaki ilişki
Koroner stent, koroner arter hastalığının tedavisinde önemli bir revaskülarizasyon yöntemidir. Stent restenozu bu tedavinin önemli bir kısıtlılığıdır. Düz kas hücresi ve matriksten oluşan neointimal hiperplazi stent içi restenozun başlıca nedenidir. Restenoz öngörülebilir ise bu maliyet ve morbiditeyi azaltmak için önemli bir potansiyele sahip olabilir ve aynı zamanda tedavi yöntemlerini etkileyebilir.Amaç: Biz bu çalışmada endotel ve düz kas hücrelerini uyararak proliferasyona ve kollojen birikimine neden olan ürotensin 2'nin (U II) plazma düzeyleri ile koroner stent yerleştirilmesi sonrasında gelişen restenoz arasındaki ilişkiyi araştırmayı planladık.Materyal Ve Metod: Anjiografi endikasyon kriterlerine göre Gaziantep Üniversitesi Kardiyoloji Bölümünde koroner anjiografi yapılan toplam 153 hasta dahil edildi. Tüm hastalarda 3-9. ay öncesinde stent implantasyonu öyküsü mevcuttu. Restenoz, stent içinde %50'den fazla daralma olarak tanımlandı. 73 hastada restenoz saptanırken kalan 80 hastada ise anjiografik olarak kritik lezyon saptanmadı. Tüm hastalarda plazma U II düzeyi ölçüldü.Bulgular: Restenoz ile U II düzeyi arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.030). Yüksek U II düzeyi bağımsız olarak koroner stent restenozu ile bağlantılıydı. Yapılan alt grup çok değişkenli istatiksel analizinde; restenoz ile ACEİ/ARB kullanımı (p=0.040) ve RCA lezyonuna girişim (p=0.018) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı.Sonuç: Koroner stent restenozu ile plazma U II değerleri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu ilk kez çalışmamızda ortaya koyduk. Çalışmamızın sonuçlarına göre yüksek plazma U II düzeyi stent restenozu için bir risk faktörü olarak kabul edilebilir. Restenoz, RCA'ya girişim sonrası ve RAS (renin anjiotensin sistemi) blokajı kullanımında daha az görülmekteydi. Bizim çalışmadaki bulguların doğrulanması için daha ileri çalışmalar gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Restenoz, Ürotensin II, Koroner Stent
Warfarin kullanan hastalarda taze donmuş plazma ve protrombin kompleks konsantresi'nin maliyet, mortalite ve morbidite üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Varfarin kullanan hastalar çoğu zaman acil servise kanama şikayeti ile başvurmaktadır. Varfarin birçok hastalık tedavisi ve profilaksisinde kullanılmaktadır. Düşük değerlerde tromboz, yüksek değerlerde ise kanama riski artmaktadır. Varfarin doz aşımına bağlı kanamalı olgularda kullanılan taze donmuş plazma (TDP) veya Protrombin kompleks konsantresi (PCC)'nin maliyet, morbidite ve mortalite oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01.01.2015 – 31.12.2017 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine başvuran Uluslararası Normalleştirilmiş Oran (INR) değeri varfarine bağlı yükselmiş 309 hastayla retrospektif olarak yapılmıştır. Hastalara uygulanan TDP veya PCC tedavileri incelenip, sonuçlanma şekilleri, maliyet etkinlik durumları, morbidite ve mortalite oranları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Acil servise başvuran ve çalışma kriterlerini karşılayan hastaların yaş ortalaması 68±14,48'dir. Hastaların %71,5'inin acilden taburcu edildiği, %8,4'sının yoğun bakım ünitesine yattığı belirlenmiştir. Yatış süresine bakıldığında hastaların %20,4'ü 3 günden fazla yatarak tedavi görmüştür. Tüm hastaların acil servise başvurusunda %38,5'inin major kanama görülen , %33'ünün de kanama görülmeyen varfarin over doz olduğu saptanmıştır. Major kanamalı hastaların çoğunda (%76,5) INR değeri beklenildiği gibi terapötik değerin üzerinde bulunmuştur ve etiyolojide en sık neden üst gastrointestinal sistem (GİS) kanamalarıdır (%61.34). Tüm hastaların %89,3'üne TDP, %10,7'sine PCC verildiği tespit edilmiştir. PCC verilen hastalarda INR değeri düşüş ortalaması 6,64±5,62, TDP verilenlerde ise bu değer 4,16±4,29 bulunmuştur. Tüm hastalarda TDP kullanım miktarı 736 adet ve maliyeti 55.936 TL'dir. Toplamda PCC kullanımı 82 adet ve maliyeti 40.590 TL'dir. Sonuç: Varfarin over doz hastalarının çoğu acil servisten taburcu edilmektedir. Major kanamaların etiyolojisinde çoğunlukla GİS kanaması mevcuttur. INR değeri düşüşü PCC kullanılanlarda TDP kullananlara göre daha fazladır, dolayısıyla PCC etkinliği TDP'ye göre daha üstündür. Maliyet açısından karşılaştırıldığında, TDP kullanılanların sayısının PCC kullanılan hastalara göre yaklaşık 9 kat fazla olmasına rağmen toplamda harcanan miktarın daha az olduğu görülmektedir. Her iki grupta mortalite oranları benzerdir. ANAHTAR KELİMELER: Varfarin, INR, TDP, PCC