Multipl miyelom
65 theses under this subject heading
Multiple miyelom hastalarımızda nöropatik ağrı sıklığıve kullanılan kemoterapötik ajanlarla ilişkisi
Amaç: Multiple miyelom (MM), immünoglobülin üreten plazma hücrelerinin monoklonal neoplastik proliferasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Multiple Miyelom anemi, serum ve idrarda monoklonal protein varlığı, hiperkalsemi ve böbrek yetmezliği ile seyreder. Malignitelerin %1'ini ve hematolojik malignitelerin %10'unu oluşturur. Nöropatik ağrı somatosensoriyel sistemi etkileyen bir hastalık veya lezyon sonucu ortaya çıkan ağrıdır ve kanserli hastalarda sık görülür. Nöropatik ağrı geçmiş yıllarda daha çok hastalığın kendisiyle ilişkili iken günümüzde daha çok tedavi ile ilişkilidir. Multiple Miyelom hastalarında kemoterapiye bağlı gelişen nöropatik ağrı hastaların yaşam kalitesini düşürür, hastaların günlük aktivitelere katılımını kısıtlar. Bu çalışmada, MM hastalarımızda nöropatik ağrı sıklığının belirlemesi ve hastaların almakta oldukları kematerapötiklerle olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Multiple Miyelom tanısı ile takip edilen 50 hasta ile 50 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Her iki gruba da "LANSS", "DN-4" ve "Pain Detect" anketleri uygulandı. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında her üç anket için de puansal ortalamalarda farklılık saptandı (her biri için p=0,001). Anketler nöropatik ağrı varlığına göre karşılaştırıldığında; LANSS ve DN-4'e göre hastalarda daha fazla nöropatik ağrı varlığı tespit edildi (p=0,002, p=0,022). Pain detect'e göre hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel farklılık bulunmadı. Multiple Myelom hastaları aldıkları kemoterapi ajanlarına göre; VCD (Bortezomib- SiklofosfamidDeksametazon), VCD+RD (Revlimid- Deksametazon) ve diğer ilaçları alanlar olarak gruplandırıldı. Nöropatik ağrı anketleri bu üç grup arasında kıyaslandı, farklılık saptanmadı. Kök hücre nakli olan ve olmayan hastalarda nöropatik ağrı kıyaslaması yapıldığında iki grup arasında istatistiksel anlamda farklılık saptanmadı. Sonuç: Nöropatik ağrı, MM hastalarında kontrol grubuna göre daha sık görülmektedir. Hastaların almış oldukları kemoterapi ajanları ile nöropati sıklığı arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Yeni tedavi ajanlarının kullanılmasıyla sıklığı artan nöropatik ağrı, hastaların yaşam kalitesini etkilediği için önlem alınması gereken bir durumdur. Anahtar kelimeler: MM, Nöropatik Ağrı, LANSS, DN-4, Pain Detect
Otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan multipl myelom olgularında revize myelom komorbidite indeksinin retrospektif analizi
Yeni tanı multipl myelom (MM) olguları çoğunlukla yaşlı ve heterojen bir hasta grubu olup, bu olgulara hastalıkla ilişkili olan veya olmayan komorbiditeler eşlik etmektedir. Geçtiğimiz on yılda, medyan sağkalımı 8-10 yıla kadar iyileştiren nakil ve nakil dışı yeni ajanların kullanıma girmesiyle MM tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Tedaviye bağlı ilaç toksisitesinin önlenmesi, genel ve progresyonsuz sağkalımın belirlenmesi ve tedaviden fayda görecek hasta grubunun daha iyi belirlenebilmesi amacıyla MM hastalarında böbrek yetmezliği risk faktörleri, solunum fonksiyonları ve performans durumunu içeren basit ve geçerli bir komorbidite indeksi olan Myelom Komorbidite İndeksi (MKİ) geliştirilmiş olup yakın zamanlarda bu skor yaş, kırılganlık ve sitogenetik özellikler eklenerek revize edilmiştir (R-MKİ). R-MKİ, genel ve progresyonsuz sağkalımın öngörülmesine ve fit (R-MKİ puanı ≤ 3), orta fit (R-MKİ puanları 4-6) ve kırılgan (R-MKİ puanı> 6) hastaların belirlenmesine olanak sağlamaktadır. R-MKİ aynı zamanda kolay uygulanabilir ve isabetli bir skorlama sistemi olmasıyla da öne çıkmaktadır. Önceki çalışmalarda çoğunlukla yaşlı popülasyonda R-MKİ değerlendirilmiş olup, bu çalışmada otolog hematopoetik kök hücre nakli olan görece genç hastalarda R-MKİ'nin prognozu öngörmedeki başarısını araştırmayı amaçlamaktayız. Çalışmamıza Ocak 2010 – Aralık 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takipli 18 yaşından büyük MM nedenli otolog hematopoetik kök hücre nakli (OHKHN) olan 95 hasta dahil edilmiş olup hasta verileri retrospektif olarak incelenmiştir. R-MKİ skorlamasına göre hastalar fit ve orta-fit olarak iki gruba ayrılarak R-MKİ'nin genel ve progresyonsuz sağkalımı öngörmedeki başarısı incelenmiş olup, çalışmamızda daha düşük bir R-MKİ skorunun önemli ölçüde uzamış bir genel sağkalım ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Fit olarak sınıflanan hastaların ortalama genel sağ kalım süresi 109,73 ay iken, orta fit grubundaki hastalarda ise bu süre 75,31 ay olarak saptanmıştır. Progresyonsuz sağkalım açısından her iki grupta da anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Çalışmamız OHKHN yapılan görece daha az kırılgan hastanın bulunduğu hasta populasyonunda bile R-MKİ'nin genel sağkalımı öngörebildiğini göstermiştir. Çalışmamızda kırılgan hastanın bulunmaması ve çalışmamızın retrospektif olması kısıtlayıcı yönlerindendir. R-MKİ'nin MM'da prognozu öngördüğünü bildiren az sayıda çalışma mevcuttur, çalışmamız bu yönden literatüre katkıda bulunmakta olup, daha büyük ölçekli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Multiple myelom hastalarında nötrofil ve trombosit değerlerinin lenfosit değeriyle oranlanmasının prognostik önemi
Giriş ve amaç: Multipl myelom (MM), non hodgkin lenfoma grubundan sonra görülen ikinci en sık hematolojik malignitedir. Tüm hematolojik malignitelerin %10-15'ini oluşturmasıyla öne çıkar. MM'li hastalarda tanı anındaki nötrofil ile lenfosit sayısının; trombosit ile lenfosit sayılarının oranlanması sonucu elde edilecek kesim noktalarının bir belirteç olarak tanımlanması halinde sağ kalıma yönelik öngürü yönünden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ocak 2012 ve Eylül 2018 tarihleri arasında Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde International Myeloma Working Grup (IMWG) kriterlerine göre Multiple Myelom tanısı konulmuş, tedavisi ve takibi bu merkezde yapılmış, dahil edilme kriterlerini taşıyan 327 hasta retrospektif değerlendirme ile alınmıştır. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkilerin test edilmesinde Spearman rank korelasyon analizi ve kesim noktası belirlenmesi için ROC analizi uygulanılmıştır. Bulgular: Nötrofil / Lenfosit oranı, kreatinin değeriyle (p: 0,010), tanı yaşıyla (p:0.011), ECOG 2-4 grubunda olmakla (p:0,044), kadın cinsiyetinde (p:0,002), ISS evre 2 grubunda olmakla (p:0,002), immünmodülatuar ve proteozom inhibitörü alan hastalarda sağ kalımla ilişkili (p:0,040) korelasyon göstermektedir. Nötrofil / Lenfosit oranındaki her bir birimlik artış ölüm riskini 1,093 kat arttırmaktadır (HR:1,093 %95 GA:1,018-1,173, P:0,015). Nötrofil / Lenfosit oranında prognoz belirlenmesi için kesim değeri olarak bizim çalışmamızda 1,7 değeri öngörüldü fakat bu değerin klinik olarak zayıf bir önemi olduğunu, Trombosit / Lenfosit oranının ise prognoz açısından önemli olmadığını saptadık. Sonuç: Multiple Myelom'da prognozu değerlendirmek için ISS ve R-ISS gibi sistemlere ek olarak Nötrofil / Lenfosit oranının bir öngörü sağlamadığını tespit ettik. MM'de risk faktörleri içerisinde yer alan biyokimyasal ve hematolojik laboratuar değerlerinin oranlanmasıyla elde edilecek yeni kesim noktalarının prognoz açısından önemi olup olmadığının başka çalışmalarla ele alınmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myelom, Nötrofil Lenfosit Oranı, Trombosit Lenfosit Oranı, Prognoz
Kök hücre transplantasyonu yapılan multipl miyelom hastalarında microRNA varyantlarının prognoz ve tedaviye yanıt üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Multipl miyelom (MM) bir malign plazma hücre neoplazisidir. MicroRNA (miRNA, miR-, mi-)'lar yaklaşık 21-23 nükleotid uzunluğunda, kısa, tek zincirli, protein kodlamayan RNA molekülleridir. Temel fonksiyonları, translasyon aşamasında gen ekspresyonunu düzenlemektir. Regülasyonu bozulmuş miRNA ekspresyonunun ve miRNA ilişkili polimorfizmlerin, MM patogenezine ve prognozuna olan etkilerine dair çalışmalar literatürde yer almaktadır. MiRNA196a2, geni kromozom 12q13.13 üzerinde lokalize olan ve son dönemde malignite ile ilişkisi çok sayıda çalışmaya konu olmuş bir miRNA'dır. Bu çalışmada amaç; miRNA196a2 polimorfizmlerinin, otolog kök hematopoetik kök hücre nakli yapılan MM hastalarında prognoz ve tedaviye yanıt üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 200 MM tanılı hasta ve 200 sağlıklı gönüllü dahil edildi. MM tanılı hastalar, 15.06.18-15.10.2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Erişkin Hematoloji Kliniğinde MM tanısı ile takip edilmekte olan hastalardan oluşmaktaydı. Hastalara ait klinik veriler geriye dönük dosya taraması ile değerlendirildi. Otolog hematopoetik kök hücre transplantasyonu (OHKHT) yapılmış/yapılmamış MM tanılı hastalardan ve sağlıklı kontrollerden venöz kan örneğinden DNA izolasyonu yapıldı. DNA örnekleri -20 0C'de bankalandı. Mi196a2 T/C genotiplendirme polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) - sınırlayıcı enzim parça uzunluk çeşitliliği (restriction fragment length polymorphism, RFLP) tekniği ile yapıldı. Takipte, tedavide çalışmaya alınan hastalara herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Progresyona kadar olan ve uzun dönem sağkalımları takip edildi. Hastalarda ve sağlıklı kontrollerde miRNA196a2 allel / genotiplerinin dağılımı karşılaştırıldı. Prognostik faktörlerin ve mi196a2 genotip dağılımlarının, MM'da genel sağkalım, progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi değerlendirilmeye çalışıldı. Bulgular: Hastalar ile kontrol grubu arasında genotip dağılımları arasında anlamlı fark izlenmedi. MiRNA196a2 genotipi dağılımı ile klinik parametreler (yaş, cinsiyet, Ig subgrupları, ISS evresi) arasında ilişki saptanmadı. Univaryant analizde, PFS (progresyonsuz sağkalım) üzerine anlamlı etkisi saptanan faktörler; cinsiyet, ECOG performans skoru, OHKHT yapılmasıdır. OS üzerine anlamlı etisi saptanan faktörler ise; cinsiyet, yaş, ISS evresi, hafif zincir türü, ECOG performans durumu, OHKHT yapılması, miRNA196a2 genotipidir. Multivaryant analize ise, PFS üzerine OHKHT yapılmasının olumlu etkisi izlenirken (p=0.001); OS üzerine, ECOG performans skoru (p=0.016), miRNA196a2 genotipi (p=0.041), ISS evresi (p=0.045) etkenlerinin anlamlı etkisi mevcuttu. Sonuç: MM'da, mi196a2 polimorfizmlerinin OS üzerinde istatistiksel anlamlı etkisi olduğu gösterilmiştir. CC genotip daha kötü prognostik bulgu olarak saptanmıştır. CC genotipe sahip hastaların, erken dönemde daha agresif tedavi seçenekleri açısından değerlendirilebileceği sonucuna varılmştır. . Anahtar Kelimeler: Multipl miyelom, Otolog kök hücre transplantasyonu, miRSNPs, microRNA, miR196a2 polimorfizm
Multiple myeloma tanısı alan hastalarda UCP-2 ve NR3C1 genlerinin tedavi etkinliği ve sağ kalım üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Multiple myeloma (MM), monoklonal hafif ve ağır zincir aşırı üretimine yol açan malign bir plazma hücre diskrazisidir. UCP -2'nin (uncoupling protein-2) malignitelerdeki ekspresyonu; NR3C1'in (neuron-specific glucocorticoid receptor) steroid direnci arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda UCP-2 ve NR3C1 genine ait fonksiyonel gen varyantlarının MM hastalarında tedavi etkinliği ve sağ kalım üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi'nde MM tanısı alan 200 hasta ve 200 kontrol grubu alınmıştır. Hastaların % 77,5'ine otolog kemik iliği nakli (OKHN) yapılmıştır. Kişilerin periferik kanlarından elde edilen DNA'lardan UCP-2 ve NR3C1 genlerine ait rs41423247 ve rs659366 varyantları PCR-RFLP yöntemi kullanılarak çalışıldı. Bulgular: Hastaların 5 yıllık total sağ kalımı(OS) % 71, progresyonsuz sağ kalımı(PFS) medyan 43.8 ay olarak tespit edildi. NR3C1 geninin genotip ve allel dağılımının sağlıklı kontrol grup ile MM tanılı grupta benzer olduğu, OS ve PFS üzerine istatiksel olarak etkili olmadığı görüldü. UCP-2'nin AA genotip ve A allel frekansının anlamlı olarak MM arttığı ve MM' ya yatkınlıkta önemli rol oynadığı (5.6 kat risk artışı) ortaya konulmuştur (p:0.001), GG genotipinin sağlıklı grupta daha fazla görüldüğü ve hastalıktan koruyucu bir faktör olduğu istatiksel olarak anlamlı bulunarak saptandı (p:0.013). Sonuç: MM tanılı hastaların OS ve PFS'lerini belirlemek çalışmalar sürmektedir.NR3C1 MM tanısı alanlar ve sağlıklı kontrol grubunda olanlar arasında farklılık göstermemektedir. Bu nedenler MM hastalığındaki steroid direncinin başka bir yol ile oluştuğu düşünülmektedir. UCP-2'nin AA genotipinin hastalığa yatkınlık sağladığı, GG genotipinin hastalıktan koruyucu olduğu saptandı.Gelecekte UCP-2 gen varyantlarının MM prognozunda daha çok yer bulacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myeloma, UCP-2, NR3C1
Yeni tanılı multipl myelom hastalarında gelişen nefropatinin podositüri ile ilişkisi ve tedaviye yanıtının değerlendirilmesi
Amaç: Multipl myelom, post germinal merkez B hücrelerinden köken alan tek bir plazma hücre klonunun proliferasyonu sonucu gelişen malign bir hastalıktır. Hastalığa sıklıkla böbrek fonksiyon bozukluğu eşlik eder. Proteinüri; multipl myelom tanısı alan hastalarda, tanı anında veya hastalık boyunca gelişebilir. Proteinüriye böbrek fonksiyon bozukluğu eşlik etmeyebilir. Multipl myelomda, hafif zincirlerin tübüllerde çökmesi ve tübüler geri emilimi, hiperkalsemi gibi metabolik bozukluklar nefropatinin en sık nedenidir. Çalışmamızın amacı; yeni tanılı multipl myelomlu hastaların başlangıç ve tedavi sonrası idrarda podosit spesifik proteinleri ölçerek podositüriyi ve hastalığın laboratuar ve klinik bulguları ile ilişkisini değerlendirmek idi. Materyal ve Metod: Hasta grubunu, Nisan 2016-Temmuz 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi hematoloji ve onkoloji bilim dallarında takip edilen ve yeni tanılı multipl myelomu olan 27 hasta oluşturdu. Hastaların 7'si çalışmayı tamamlayamadan ölüm nedeniyle kaybedildiğinden 6. ayda değerlendirilememiştir. Kontrol grubuna ise herhangi bir hastalığı olmayan ve ilaç kullanmayan 20 sağlıklı birey alındı. Bilgilendirilen hastalardan istekli olanlar çalışmaya alındı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik komitesi onamı alındı. Her iki grupta 24 saatlik veya spot idrarda protein atılımına bakıldı. Eş zamanlı olarak sabah ilk idrarları podositüri değerlendirmek için alındı. RNA izolasyon kiti kullanılarak RNA elde edildi. Sonrasında cDNA ile PCR'da spesifik proteinlerin ekspresyonuna bakıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 59,63±10,21 ve kontrol grubunun yaş ortalaması ise 34,75±12,07 idi. Tüm hastalarda proteinüri % 74, böbrek yetersizliği %33 saptandı. Proteinüri; kontrol grubunda median değer 45 mg/gün iken hasta grubunda 725 mg/gün idi (p<0,001). Proteinüri 6. ay sonunda, tanı anındaki değerle kıyaslandığında anlamlı derecede azaldığı görüldü (p<0,002). Buna karşın 6. ay sonunda idrar podosit proteinlerinde tanı anına göre istatistiksel anlamlı olmayan artış görüldü; nefrin, podosin ve VEGF-A için p değeri sırasıyla 0,184, 0,629 ve 0,794 idi. Tedavi öncesine göre tedavi sonrası tüm hastalarda nefrin/kreatinin, podosin/kreatinin ve VEGF-A/kreatinin oranları önemli artış gösterdi (p:0,039, p<0,001, p<0,001 sırası ile). Nefrin/kreatinin oranı 65 yaş üstü hastalarda artış gösterdi (p<0,046). Tüm podosit proteinleri, kontrol grubu idrarlarında da saptandı. Podosinüri ile serum kalsiyum ve total protein, VEGF-A ile kreatinin klirensi arasında önemli korelasyon bulundu. Tedaviyi tamamlayamadan ölen hastalarda en sık saptanan bulgu böbrek yetersizliği idi (p<0,029). Sonuç: Yeni tanılı multipl myelomlu hastalarımızda proteinüri % 74, böbrek yetersizliği %33 saptandı. Proteinüride, 6 aylık tedaviden sonra önemli azalma saptandığı halde idrarda podosit proteinlerinden nefrin, podosin ve VEGF-A'da istatistiksel anlamlı olmayan artış görüldü. Böbrek yetersizliği ilk 6 ayda ölen hastalarda daha sık bulundu. Proteinüri ve böbrek yetersizliği myelom tedavisi ile düzelmesine rağmen, podositüride düzelme 6 aylık sürede gözlenmedi aksine tedavide kullanılan ilaçların veya başka faktörlerin etkisi ile artış gösterdi. Bu nedenle podosit hasarlanması; multipl myelomlu hastalarda erken evrede sadece podosit spesifik proteinlerin idrarda ölçülmesi ile klinik olarak saptanamayabilir veya myelomla ilişkili hafif zincirlerin tübüler hasarlanma yapıcı etkileri renal hasarlanmada daha önemli olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Multipl Myelom, Podositüri, Proteinüri
Myelom tedavisinde statinler bortezomib'in etkinliğini artırıyor mu?
Amaç-hipotez: Multipl myelom tedavisinde kür sağlanamaması nedeni ile yeni ve farklı yolakları etkileyen ajanlara gereksinim duyulmaktadır. Statin kullanan hastalarda malign hastalıkların daha az görülmesi statinlerin antineoplastik etkileri olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada kolesterol sentezinden sorumlu ve hücre proliferasyonunda önemli rol oynayan mevalonat yolağı üzerine etki gösteren statinlerin, bortezomible beraber etkisinin hastalığın tedavisine katkısının olup olmayacağı araştırıldı. MM hücre kültüründe statinlerin bortezomib ile beraber kullanıldığında plazma hücreleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmada U266 myelom hücre serisi kullanıldı. Hücreler RPMI 1640 besiyerinde %10 ısı ile inaktive edilmiş Fetal Sığır Serumu, 100 U / ml penisilin, 100 mg / ml streptomisin, 200mM L-glutamin ortamında ve %5 CO2, 37 oC atmosferde ve 75 cm2 polistiren flasklarda büyütüldü. Bortezomib ve atorvastatine ait IC50 değerleri belirlendi. Belirlenen dozlarda bortezomib, atovastatin ve kombine ilaç uygulanarak MTS/PMS deneyi ile canlılık ve Annexin V-FITC ile apoptoz değerlendirildi. Bulgular: MTS/PMS deneyi ile bortezomib, atorvastatin ve kombine ilaç gruplarında canlılığın azaldığı tespit edildi. Akım sitometri deneyinde ise tek başına bortezomib grubuna göre kombine ilaç grubunda apoptoz açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,008). Sonuç: Çalışmanın sonucunda atorvastatin ile U266 MM hücre serisinde canlılıkta azalma ve apoptozda indüklenme izlendi. Bununla birlikte MM tedavisinde kullanılan bortezomib ile atorvastatin birlikte uygulandığında, bortezomibin etkinliğini arttırdığı saptandı. Farklı statinler ile farklı MM hücre serilerinde yapılacak daha fazla in vitro çalışma, faz III çalışmaları için yol gösterici olacaktır.
Güncel tedaviler ışığında multipl miyelom hastalarında gerçek-yaşam verilerimizin değerlendirilmesi
Amaç: Multipl miyelom hematolojik malignitelerin %10'unu oluşturan bir monoklonal gamopatidir. Bu tez çalışmasında multipl miyelom tanısı almış olan hastaların geliş şikayetlerini, performans durumlarını, laboratuar sonuçlarını, prognozu etkileyen faktörleri, aldıkları tedavileri, progresyonsuz sağkalımları ve genel sağkalımları güncel veriler ışığında değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: 2007-2019 yılları arasında İç Hastalıkları Hematoloji Bilim Dalı'nda düzenli olarak takip edilmiş 96 hasta retrospektif olarak dosyaları ve hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden taranmıştır. Geliş performansları, aldıkları tedaviler, tedavi yanıtları, yaşam süreleri incelenmiştir. Hastalık evrelemesi için 'international staging system' (ISS) kriterleri kullanılmıştır. Yanıt değerlendirmesi ise international myeloma working group kriterleri üzerinden yapılmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 60,3 idi, kadın/erkek popülasyonu 2/3 oranında tespit edildi. Hastaların gelişinde bakılan revize miyelom komorbidite indeks'ine göre 0-3 arası 18 hasta, 4-6 arası 63 hasta, 7-9 arası 11 hasta mevcuttu ve bu hastalar arasında sağkalım açısından anlamlı fark görüldü. (p=0,009) %56 (54) hastanın ilk başvuru esnasında kemik ağrısı, bel ağrısı ya da fraktür gibi kemik tutulumuyla ilişkili şikayetleri mevcuttu. En sık olarak %52 oranında IgG tipi miyelom görüldü. Bunu %22 oranında IgA, %12,5 kappa ya da lambda tipi, %6 non sekretuar miyelom takip etti. Çalışmamızda CD56 pozitif olan hastalar 59 ay yaşarken, negatif olanlar 43 ay yaşamıştı. (p=0,03) Birinci basamakta %71 ile en yüksek oranda verilen tedavileri bortezomib içerikli olanlardı. Tedavilere göre yanıtlar değerlendirildiğinde birinci basamakta Bortezomib bazlı üçlü kombinasyon tedavisi alan hastaların %69'unda çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü, ikili kombinasyon alanların %40'ında çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü, VAD alanların ise %30'unda çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü tespit edildi. Otolog nakil yapılan hastalarda yaşam süresinin 105 ay, yapılmayanların 74 ay olduğu görüldü. (p=0,001) Aynı zamanda otolog nakil yapılan hastalarda PFS (progresyonsuz sağkalım) 49 ay iken yapılmayanlarda 31 ay olarak görüldü. (p=0,01) Sonuç: Güncel gelişmeler paralelinde ülkemizde de multipl myelom hastalarında yeni tedavi seçenekleri gerek ilk basamak gerekse takip eden diğer basamaklarda uygulanabilmektedir. Hastalarımızın sağkalım oranları daha önceki yıllara kıyasla belirgin olarak artmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen otolog kemik iliği transplantasyonu uygulamalarının koşullar uygunsa halen yapılması gereken bir tedavi seçeneği olarak yerini koruduğu görülmektedir.
Plazma hücreli neoplazilerde MYC ve EZH2 ekspresyonunun klinik ve prognoz üzerine etkisi
Plazma Hücreli Neoplazilerde Myc ve EZH2 Ekspresyonunun Klinik ve Prognoz Üzerine Etkisi Giriş ve Amaç: Multipl miyelom (MM), monoklonal immünoglobulin üreten plazma hücrelerinin neoplastik proliferasyonu ile karakterizedir. MM, moleküler patogenezi oldukça kompleks ve heterojen bir hastalıktır. MM patogenezi genetik ve epigenetik değişikliklerden oluşan çok basamaklı bir süerçtir. MYC protoonkogenini içeren yeniden düzenlemeler, yeni tanı MM'da yaygındır, ancak bunların prognostik önemi hala belirsizdir. EZH2 aberasyonu, çeşitli B ve T hücreli lenfoid maligniteler de dahil olmak üzere çok çeşitli kanserlerde görülmüştür ve kötü klinik prognoz ve sonuçlarla ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı MYC yeniden düzenlemesinin ve EZH2 aşırı ekspresyonunun yeni tanı MM'da klinik özellikler, tedavi yanıtı ve sağkalım üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Materyal ve Method: 2005-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde takip edilen Plazma hücreli neoplazi tanılı 92 vaka seçildi. EZH2 immünohistokimya (İHK) yöntemi ile değerlendirildi. Myc, İHK ve FİSH yöntemleriyle değerlendirildi. İstatistiksel olarak hastaların sağkalım ve tedaviye yanıt analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların %65,2 (n:60)'si erkek, %34,8 (n:32)'si kadındı. Ortanca yaşı 58,5 (min:21-maks:83) idi. Hastaların %24,4'ü EZH2 pozitif, %18,5'u Myc İHK pozitif, %26,7 Myc FİSH pozitif ve %7,7'si EZH2 ve Myc İHK pozitif boyanma gösterdi. EZH2 pozitif hastalarda toplam sağkalım anlamlı olarak daha kısa saptanırken, EZH2 ve Myc pozitif hastalarda sağkalım süresi yalnız EZH2 pozitif hastalardan daha kısa saptandı. Sonuç: EZH2 ve Myc, MM'da kötü prognostik özellik göstermektedir. Biyolojiyi kötü etkilediği gösterilen bu iki parametrenin birlikte hedeflenerek tedavi edilmesi bu hastalar için tedavide yeni ufuklar açabilir. Anahtar Kelimeler: MM, EZH2,MYC
Multipl miyelom tanılı hastalarda tanı anında hastalarda ekstramedüller tutulumun üzerine etkili faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Multipl Miyelom (MM) B hücrelerinden kökenlenen klonal plazma hücrelerinin bir neoplazisi olup nadir görülen bir hastalık olarak bilinmesine rağmen hematolojik kanserler arasında incelendiğinde ikinci sıklıkta görülen bir malignitedir. Yaşlı popülasyonda sıklık daha fazladır. Tanı anında ortanca yaşa bakıldığında 66 ile 70 arası olarak görülmektedir.1 Ekstramedüller miyelom MM hastalarında plazma hücrelerinin kemik iliği dışında bir yerde olması olarak tanımlanabilir.76 Bu retrospektif çalışmada , Multipl miyelom tanısı alan hastaların tanı anında ekstramedüller tutulum üzerine etkili olan faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç yöntem: Çalışma Türkiye'den iki merkezin (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Adana Şehir Hastanesi) katılımı ile retrospektif olarak gerçekleştirildi. 2010-2022 yılları arasında Multipl Miyelom (MM) takibi olunan 18 yaş üzeri toplam 144 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların tanı anındaki tam kan sayımları, biyokimya tetkikleri, hastalık tanısında, takibinde ve prognozunda önemi gösterilmiş labarotuvar ölçümleri yapıldı. Tanı anında görüntüleme yöntemleri ile ekstramedüller tutulumun varsa yeri ve sayısı, hastalığa eşlik edebilen litik lezyonların varsa yeri ve sayısına bakıldı. Hastalar prognostik önemi gösterilmiş evreleme sistemlerine tabi tutuldu. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 60,5±10,3 yıl iken hastaların %54,9'u erkekti. Hastalarda litik lezyon varlığı % 51,4 plazmositom varlığı %30,6 idi. Litik lezyon varlığı olan hastalarda R-ISS evre III olma sıklığı daha yüksek idi. Litik lezyon oranı plazmositom varlığında daha yüksek bulundu. Plazmositom varlığında hastalarda R-ISS evre III ve ISS evre III olma oranı daha yüksek görüldü. Plazmositom varlığında LDH, beta-2 mikroglobülin eritrosit sedimentasyon hızı değerleri plazmositom olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek ölçüldü. Sonuç: Multipl Miyelom tanısı alan hastalarda tanı anında ekstramedüller tutulum olması veya litik lezyon görülmesi kötü prognoz göstergesidir. Bu durum en az evreleme kadar uygun tedavi seçiminde de önem teşkil etmektedir. Çalışmamızda da ekstramedüller tutulumu olan hastalarda beta-2 mikroglobulin yüksekliği, LDH yüksekliği, eritrosit sedimentasyon hızı artışı, daha sık litik lezyon gibi kötü prognostik faktörlere daha fazla oranda rastlanmıştır. Anahtar kelimeler: Multipl Miyelom, ekstramedüller tutulum ,litik lezyon, prognoz
Multipl myelomalı hastalarda NOS3 ve TNF alfa gen polimorfizmlerinin klinik parametrelerle ilişkisi ve prognoz üzerindeki etkilerinin karşilaştırılılması
Bu çalışmada, Multipl Myeloma'lı hastalarda NOS3 (+894, VNTR) ve TNF? (-308, -238 ve -857) gen polimorfizmleri ile klinik parametrelerin ilişkisi ve prognoz üzerindeki etkileri değerlendirildi. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Hematoloji Bilim Dalında multipl myeloma tanısı konulan 77 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak hematolojik malignitesi olmayan sağlıklı 77 kişi alındı. NOS3 (+894) gen polimorfizmi dağılımı GG: 37 (%48.1), GT: 25 (%32.5), TT: 15 (%19.4), NOS3 (VNTR) gen polimofizmi dağılımı AA: 40 (%51.9), AB: 28 (%36.4), BB: 9 (%11.7), TNF? (-308) gen polimorfizmi dağılımı AA: 0, AG: 18 (%23.4)), GG: 59 (%76.6), TNF? (-238) gen polimorfizmi dağılımı AA: 0, AG: 13 (%16.9), GG:64 (%83.1), TNF? (-857) gen polimorfizmi dağılımı TT: 16 (%20.8), TC: 28 (%36.4), CC: 33 (%42.8) oranlarında tespit edildi. TNF? (-238 ve -857) gen polimorfizmleri ile MM arasında ilişki tespit edilmedi. TNF? (-308) gen polimorfizminde GG genotipi (p=0.012) ile NOS3 (+894) geninde TT genotipinin (p=0.008) MM hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu, NOS3 (VNTR) gen polimorfizminde AA genotipi (p=0.007), NOS3 (+894) gen polimorfizminde GG genotipinin (p=0.004) MM hastalarında kontrol grubuna göre düşük olduğu saptandı.Sonuç olarak; NOS3 (+894) polimorfizminde TT genotipinin, TNF? (-308) polimorfizminde ise düşük ekspresyonla ilişkili GG genotipinin MM'lı hastalarda yüksek olması bu polimorfizlerin MM hastalığı etyopatogenezinde rolü olabileceğini göstermektedir. Ayrıca, MM'da TNF? (-238) geninde GG genotipi ilk sıra tedavi seçeneklerinden (OPKHT, bortezomib, talidomid bazlı) etkilenmeksizin erken progresyon ile ilişkili olup total sağkalım sürelerini etkilememektedir.
Multiple myelomada tanı anında standart demir parametreleri, transferrine bağlı olmayan demir, hepsidin düzeyleri ve bu parametrelerin hastalık prognozundaki önemi
Tedavi edilmemiş aktif multiple myeloma hastalarının yaklaşık %60-80?inde,demir metabolizmasında bozukluk ile karakterize kronik hastalık anemisi ortaya çıkmaktadır.Hepsidin;ferroportine bağlanarak makrofaj ve enterositlerden demir salınımını azalttığından son yıllarda kronik hastalık anemisi gelişiminde rol aldığı fikri,özellikle inflamatuar cevap ile olan ilişkisi nedeniyle önem kazanmaktadır.Bunların yanı sıra;transferrinin bağlama kapasitesi aşıldığı zaman ortaya çıkan demir formu olan NTBI,son derece toksik ve oksidatif hasar oluşturan kararsız bir molekül olarak kabul edildiği için yakın zamanlarda bu konudaki araştırmalara verilen önemin arttığı görülmektedir. Çalışmamızda multiple myeloma tanısı almış ve tedavi görmemiş;çeşitli evrelerde 40 hasta ve 29 sağlıklı erişkinde standart demir parametreleri,NTBI ve hepsidinin tanı anındaki değeri ve hastalık prognozundaki olası önemini değerlendirmeyi amaçladık.Hasta grubunun ortalama demir ve SDBK değerleri kontrol grubuna göre düşük(sırasıyla p=0,0001;p<0,0001),ferritin ve hepsidin değerleri ise yüksek bulundu(sırasıyla p=0,0001;p<0,0001).Hastalar Durie-Salmon Evreleme Sistemi?ne göre gruplandığında çalıştığımız parametrelerden sadece SDBK?da(p<0,05),ISS?ye göre gruplandığında ise demir hariç tüm parametrelerde evreler arasında istatistiksel anlam farkı saptandı(hepsidin için p<0,001;diğer parametreler için p<0,05).NTBI medyan değerleri hasta ve kontrol grubunda aynı olmasına karşılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,05). Buna karşılık hastalarda demir yüklenmesi bulgusuna rastlanmadı. Çalışılan demir parametreleri ile evrelemede kullanılan biyokimyasal parametreler arasındaki korelasyon incelendiğinde hem hasta grubunda,hem de kontrol grubunda demirin NTBI ile,ferritinin de hepsidin ile korelasyon gösterdiği bulundu ve hasta grubunda en anlamlı ilişkinin hepsidin ve ferritin arasında olduğu gözlendi.Evrelendirmede kullanılan parametrelerden ß2-mikroglobulin,demir parametreleri ile en kuvvetli korelasyon gösteren parametre olarak tespit edildi.Yeni tanı almış multiple myeloma hastalarının anemi derecesinin hastalık evresi ve dolayısıyla prognoz ile ilişkili olduğunu,bunu göstermede standart demir parametrelerine ek olarak hepsidinin de kullanılmasının hastalar için yararlı olacağını düşünmekteyiz.
Mültipl myelomlu hastalarda ilk sıra tedavinin ikinci küründen sonra değerlendirilen serbest hafif zincir oranlarının tedavi sonuçlarına etkisi
Mültipl myelom tüm kanserlerin %1?ini ve hematolojik kanserlerin %10?unu oluşturur. Plazma hücrelerinin kontrolsuz çoğalması doğrudan, M protein ve sitokinler aracılığı ile doku ve organlarda hasara neden olur. Hafif zincir myelomu ve oligosekratuar MM tanısında ön plana çıkan serum SHZ ölçümü yönteminin tanı anında prognostik bir gösterge olacağına ilişkin yıllar içinde birçok çalışma yapılmıştır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Hematoloji Bilim Dalında izlenen, çalışmaya uygun yeni tanı 83 MM hastanın; - Tanı anı SHZ oranları - İlk sıra tedavinin 2. küründen sonra SHZ oranları kaydedildi. Serbest hafif zincir oranı normal aralığı 0,26-1,65 olarak kabul edildi ve hastalar buna göre 2 kürden sonra SHZ oranları düzelen (n=32) ve düzelmeyen olarak gruplandırıldı. Ortanca 25 aylık izlemde (4-79,5 ay) erken yanıtın TSK üzerine etkisi araştırıldı. İlk sıra tedavinin 2. küründen sonra SHZ oranları düzelen hastalarda mevcut tedaviye yanıt alınabilme olasılığı düzelmeyen hastalara göre daha yüksek bulunmuştur (%83?e %50) (p=0,01). Yine ilk sıra tedavinin 2. küründen sonra SHZ oranları düzelen hastalarda tedavi bitiminde tam yanıt elde edilme şansının düzelmeyen hastalara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (%38?e %5) (p<0,01). Serbest hafif zincir oranı düzelen grubun 5 yıllık sağkalım olasılığı %96,2 iken düzelmeyen grubun %68,5 olarak hesaplanmıştır. Tedavinin erken döneminde SHZ oranının düzelmesinin TSK üzerine anlamlı etkisinin hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizde sürdüğü görülmüştür (p=0,048 ve p=0,08). Mevcut veriler; Tedavinin erken döneminde SHZ oranlarının değerlendirilmesinin yüksek riskli hastaların saptanmasına ve sağkalım üzerinde öngörüde bulunabilmeye yardımcı olabileceği, SHZ oranlarının sadece tanı anında değil tedavi yanıtının dinamik izleminde ve prognozun belirlenmesinde önemi olabileceği sonuçlarına varılmıştır.
Multiple myelom hastalarında bifosfonat kullanımının tedavi yanıtı ve toplam sağkalım üzerine etkisi
Multipl Myeloma, kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin klonal proliferasyonu, serum veya idrarda monoklonal protein bulunması ve bu monoklonal proteinle ilişkili uç organ hasarı ile karakterize neoplastik bir plazma hücre hastalığıdır. Bifosfonatlar kalsiyum kristallerine yüksek afiniteye sahip olan pirofosfat analoglarıdır. Bifosfonatların kalsiyuma afiniteleri nedeniyle kalsiyum içeren özellikle rezorbsiyon bölgesindeki hidroksiapatit kristallerine hızlı bir şekilde bağlanırlar. Bu sayede kemik rezorbsiyonunu engellerler. Biz bu çalışmada Multipl Myelom hastalarında bifosfonat kullanımının tedavi yanıtı ve toplam sağkalım üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Bu retrospektif gözlemsel çalışmaya 18 yaş ve üzerinde multipl myeloma tanısı almış, son 10 yılda Fırat Üniversitesi Hastanesi Hematoloji kliniğinde takip edilen tüm hastalar dahil edilmiştir. Hastaların uç organ tutulumları, tanı ve takiplerindeki laboratuvar parametreleri, bifosfonat kullanım durumları (süre ve doz), aldığı tedaviler, yanıt durumları ve sağkalımları araştırılmıştır. Çalışmamıza doksan bir hasta dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, bifosfonat alma durumu, ISS evrelemesi, LDH düzeyi, CRAB bulguları, IG alt tiplerine bakıldı. ISS evrelemeleri arasında ortalama sağkalım süreleri açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,004). Kreatinin kategorileri arasında ortalama sağkalım süreleri açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,049). LDH seviyesi normal olanların sağkalım süresi LDH seviyesi yüksek olanların sağkalım süresinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,007). Bifosfonat alma durumu ve IG alt tipleri arasında sağkalım açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). LDH seviyesi normal olanların progresyonsuz sağkalım süresi LDH seviyesi yüksek olanların progresyonsuz sağkalım süresinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,01). ISS kategorisi, bifosfonat alma durumu, kreatinin kategorisi ve IG alt tipleri arasında progresyonsuz sağkalım açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Çalışmamızda MM hastalarında bifosfonat kullanımının hastaların OS ve PFS'ye etkisi bulunmamıştır. ISS evresi arttıkça OS azalmış olarak bulundu ancak PFS'nin etkilenmediği gözlemlendi. Böbrek yetmezliğinin OS üzerine negatif etkisi saptandı, PFS üzerine etkisi saptanmadı. LDH düzeyinin hem OS hem PFS üzerine etkisi görüldü. LDH düzeyinin artışı sağkalımı olumsuz etkilediği görüldü. Anahtar kelimeler: Multipl myeloma, bifosfonat, LDH, CRAB
Mültipl myelomlu hastalarda tanı anındaki kemik iliği biyopsisinde CD68 ve CD163 ile immunohistokimyasal olarak tayin edilen doku makrofajının prognostik önemi
Kemik iliğinde yer alan stromal hücreler, myelom hücresinin büyümesi, yaşaması, migrasyonu ve ilaç direnci geliştirmesinde de önemli bir role sahiptir.. Tümör ilişkili makrofajların (TİM); tümör hücrelerinin yaşaması, çoğalması, yeni damar oluşumu ve yayılmasındaki önemli rolü vardır. Bu çerçevede MM patogenez ve prognozunda TİM infiltrasyonu önemli rol oynayabilir. Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Hematoloji Bilim Dalı'nda tanı almış toplam 68 MM hastası alındı. Hastaların ortanca yaşı 60 (min-maks, 40-84) olup, 36'si erkek, 32'si kadın idi. Makrofaj infiltrasyonunu saptamak için tanı anı kemik iliği biyopsilerinde anti CD68 ve CD163 monoklonal antikorlar ile immunhistokimyasal boyama yapılarak değerlendirme yapıldı. Hastaların CD68+ hücre sayısı ortanca 1 (min-maks, 0-8) ve CD163+ hücre sayısı ortanca 5 (min-maks, 0-13) olarak saptandı. CD163+ hücre sayısı > 7 olan hasta sayısı 17 (%25), ? 7 olan hasta sayısı 51 (%75) olarak bulundu. Ortanca sağ kalım CD163+ hücre sayısı > 7 olan hastalarda 9,5 (min-maks, 1-75) ay, ? 7 olan hastalarda 33 (min-maks, 1,5-108) olarak bulundu (p=0,005). Altı yıllık toplam sağ kalım olasılığı CD163+ hücre sayısı > 7 olan hastalarda %22 iken CD163+ hücre sayısı ? 7 olan hastalarda %57 olarak bulundu (p=0,011). Tek ve çok değişkenli analizde CD163+ hücre sayısının 6 yıllık sağ kalım üzerinde anlamlı olarak etkili olduğu saptandı (p=0,015 v.s. 0,039). Kolay uygulanabilir bir yöntem olması da göz önünde bulundurulur ise immunohistokimyasal olarak CD163 ifadelenmesinin saptanması yeni tanı MM hastalarında prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir.
Carfilzomib dirençli multipl miyelom hücrelerinde kanser testis antijenlerinin ifadelerinin araştırılması
Multipl miyelom (MM), kemik iliğinde aşırı miktarda tek tip antikor üreten anormal plazma hücrelerinin proliferasyonu sonucu oluşan ve klinik anemi, böbrek yetmezliği, kemik yıkımı ve hiperkalsemi bulgularının varlığı ile karakterize edilen en yaygın ikinci hematolojik kanser tipidir. Son yıllarda tedavisindeki çarpıcı gelişmelere rağmen çoğu hastanın kaçınılmaz bir şekilde relaps ve mevcut tedavilere dirençli hale gelmesinden (refrakter) dolayı MM hâlâ öldürücü maligniteler arasında yer almaktadır. MM'da proteazom inhibisyonu, hücre içi proteinlerin birikip hücrenin ölümüne sebep olmasından dolayı ilk nesil PI'ü Bortezomib (BTZ) MM hastalarının sağ kalım sürelerini iyileştirmede devrim yaratmıştır. İkinci nesil PI'ü Karfilzomib (CFZ), klinikte BTZ dirençli hastalarda oluşan direncin üstesinden gelerek ölüm riskinde önemli bir azalma sağlamaktadır. Ancak, relaps/refrakter hastaların tedavi rejimlerinde kullanılan CFZ'e karşı gelişen direncin üstesinden gelebilmek için MM'da maligniteyi yönlendiren moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Kanser/Testis Antijenleri (CTA'lar), fizyolojik koşullar altında ekspresyonu testis ile sınırlı olan ancak birçok kanser çeşitlerinde ekspresyonu artan bir protein grubu olmalarından dolayı immünoterapi için çekici hedeflerdir. MM hücre hatları ve MM hastalarından elde edilen primer hücrelerde farklı CTA'ların farklı seviyede eksprese edildikleri tespit edilmiştir. Bu çalışmada, ilk defa iki farklı CFZ dirençli MM hücre hattında CTA ailesi üyelerinden MAGE-C1, MAGE-C2, MAGE-A3, COX6B2, KIAA0100, LDH-C4, ve SPATA19'un mRNA ifade seviyeleri kantitatif PCR (qPCR) yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. qPCR sonuçları, ilgili genlerin mRNA ekspresyon seviyelerinin CFZ hassas RPMI 8226 ve U266 hücrelerine kıyasla CFZ dirençli hücrelerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığını göstermektedir.
Disülfiram ile muamele edilen multipl miyelom hücrelerinde ferroptozis hücre ölüm yolağının araştırılması
Multipl miyelom (MM), kemik iliğinde anormal plazma hücrelerinin çoğalması sonu-cu oluşan dünyada en yaygın ikinci kan kanseri tipidir. MM tedavisinde son terapötik ge-lişmeler MM hastalarının sağ-kalım sürelerinin artmasında oldukça etkili olmasına rağmen çoğu hastanın kaçınılmaz bir şekilde relaps ve mevcut tedavilere dirençli hale gelmesinden dolayı MM, hâlâ öldürücü maligniteler arasında yer almaktadır. Bu nedenle, MM'da malig-niteyi yönlendiren farklı moleküler yolları hedefleyen yeni ajanların geliştirilmesine gerek duyulmaktadır. Disülfiram (DSF), ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) onaylı alkolizm tedavisinde yıl-lardır kullanılmakta ve çeşitli kanser türlerinde antikanser etkiler sergilediği bilinmektedir. Yakın zamanda, DSF'ın özellikle kanser hücrelerinde ferroptozisi uyararak kanser gelişimini ve metastazını baskıladığı gösterilmiştir. Ferroptozis, demire bağımlı artan lipid peroksidasyonu ile karakterize apoptotik ol-mayan düzenli bir hücre ölümü şeklidir. DSF'ın MM hücrelerinde ferroptozis üzerine olan etkisi bilinmediğinden, bu tez çalışmasında DSF'ın MM'da ferroptozis hücre ölümü üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. MM hücre hatlarında (NCI H929, U266 ve RPMI 8226) DSF'ın antikanser etkinliği MTT yöntemi ile teyit edilmiştir. Sonrasında lipid peroksidasyon belirteci olarak kullanılan malondialdehit (MDA) miktarının tayini MDA analizi ile tespit edilmiştir. Sitozolik ROS belirteci olan H2DFCDA ve mitokondriyal membran yoğunluğunun göstergesi olan JC-1 boyalarının akış sitometrisinde değerlendirilmesi ve son olarak ferroptotik biyo-belirteçlerin mRNA ekspresyon seviyelerinin kantitatif eş-zamanlı PCR analizi ile ferroptozis araştırıl-mıştır. Elde edilen sonuçlar, her üç MM hücre hattında DSF'ın lipit peroksidasyonunu, si-tozolik ROS'u ve mitokondriyal membran yoğunluğunu önemli miktarda arttırdığını, fer-roptotik biyo-belirteçlerden GPX4, transferrin SAT1 ve SLC7A11 mRNA ekspresyon se-viyelerini ise azalttığını gösterdi. Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler DSF'ın MM hücrele-rinde ferroptozisi uyardığını göstermektedir.
Multipl miyelom hücrelerinde CLpP inhibisyonunun integrin sinyalizasyonu üzerindeki etkisinin araştırılması
Multipl miyelom (MM), kemik iliğinde monoklonal antikor üreten plazma hücrelerinin aşırı proliferasyonu sonucu oluşan kan kanseridir. Mevcut tüm tedaviler küratif potansiyele sahip olmadığından ve hastaların çoğunluğunda nüks oluştuğundan MM tedavi edilemez bir malignite olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, MM biyolojisinin altında yatan moleküler mekanizmaların iyi anlaşılmasına gerek vardır. MM hücreleri çoğalabilmek ve monoklonal antikor üretebilmek için mitokondriyal fonksiyonlarının sürdürülmesine ihtiyaç duymaktadır. Ancak, mitokondrilerin hipoksi, reaktif oksijen türleri (ROS) ve artmış protein homeostazına maruz kalması ile oluşan stres sonucunda fonksiyonları bozulabilir. Mitokondriyal homeostazın korunmasında rol oynayan mekanizmalardan biri olan mitokondriyal katlanmamış protein yanıtı (UPRmt)'nda görevli kazeinolitik proteaz proteolitik alt birim (CLpP) mitoproteazı, oksitlenmiş proteinleri elimine ederek ve yanlış dizilmiş veya katlanmamış polipeptitleri parçalayarak mitokondride kalite kontrol gözetimini sağlar. Ayrıca, MM hücre adezyonunu, göçünü, homingini, invazyonunu ve kemo-direncin düzenlenmesinde VLA-4 (α4 β1), VLA-5 (α5β1) ve integrin β7 integrinlerinin rol oynadıkları gösterilmiştir. Ancak, MM hücrelerinde CLpP'nin VLA-4 ve VLA-5 integrinleri üzerine olan etkisi bilinmediğinden, bu tez çalışmasında CLpP'nin VLA-4 ve VLA-5 integrinleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmamızda insan MM hücre hatları NCI H929 ve RPMI 8226'da CLpP'nin inhibisyonu shRNA lentivirüs yöntemi ile gerçekleştirilmiş ve bu inhibisyonun integrin ailesinden VLA4 ve VLA-5'in mRNA ifadeleri üzerindeki etkisi kantitaif eş-zamanlı PCR (qPCR) ile belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, MM hücrelerinde kontrol hücrelere kıyasla CLpP inhibisyonunun sağlandığı hücrelerde VLA4, VLA-5 integrin β7'nin mRNA ekspresyonundaki önemli azalışlara yol açtığını göstermiştir. Sonuç olarak, CLpP'nin MM hücrelerinde VLA4 ve VLA-5 ifadelerini uyardığı anlaşılmaktadır.
Multiple myelomda VAD' vinkristin, adriamisin, deksemetazon' kemoterapisinin etkinliği ve yüksek doz tedavi-otolog kök hücre naklinin katkısı
Bu çalışma da MM tanısı alan ve ilk basamak VAD tedavisi alan hastalarda yanıt oranlarını, sağ kalım sürelerini, VAD yanıtının prognostik kriterlerle olan ilişkisini ve VAD sonrası yapılan KHN'nin sağkalım sürelerine olan katkısını göstermeyi amaçladık. Çalışma Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda ve/veya Kök Hücre Nakil Birimi'nde 02,09,99 - 01,12,09 tarihleri arasında takip edilen 133 MM hastasının, dosya bilgileri geriye dönük olarak incelendi. Bu hastalarda VAD yanıtı belirlenemeden izlemden çıkan 7 hasta çalışmadan çıkarıldı. 126 hastaya ait MM tanısı sırasında yaş, cinsiyet, MM tipi, evresi,risk derecelendirmesi ,13q delesyonu varlığı tanı anı ve VAD protokolü sonrası Hb, BK, PLT, kreatinin, kalsiyum, albümin, globülin, LDH, ESH, CRP, ß2 mikroglobülin düzeyi, immünglobülin düzeyleri, serbest kappa ve lambda düzeyleri serum ve idrar immünfiksasyonları, proteinüri, kreatinin klerensi, kemik iliği biyopsisinde plazma hücre yüzdesi, kemik iliğinde retikülin lif artışı ve amiloid varlığı, kemik grafilerinde litik lezyon varlığı bilgileri kaydedildi. VAD tedavisi yanıtları, EBMT(29) yanıt ölçütlerine göre yapıldı.VAD sonrası ilerlemesiz sağ kalım, hastaların takip süresinde toplam sağ kalımları ve VAD sonrası verilen tedavi protokolleri, radyoterapi tedavisi verilip verilmediği kaydedildi. Hastaların tanı anındaki verileri tanı, evreleme ve prognoz tayini için gözden geçirildi. KHN yapılan hastalar ve elde edilen ilerlemesiz ve toplam sağ kalım süreleri hesaplandı.Çalışma sonunda;VAD tedavisi sonunda toplam yanıt 74 (%59) hastada sağlandı. TY %15, KY ise %32 oranında sağlandı. VAD yanıtı olan hastalarda yanıtı olmayan hastalara göre daha iyi İSK süresi sağlanırken TSK da anlamlı fark olmadığı görüldü.VAD yanıtının diğer değişkenler karşılaştırılmasında lambda hafif zincir tipi olan hastalarda, 13 q delesyonu olan hastalarda ve ileri yaş olan hastalarda daha kötü yanıt alındığı saptandı.VAD sonrası 200 mg/m2 dozunda yüksek doz tedavi verilmesi ile daha iyi İSK ve TSK elde edildiği görüldü.
21.yüzyılda multiple myelom ve böbrek yetmezliği, Gazi Üniversitesi deneyimi
Multiple myelom tüm hematolojik kanserlerin %1'ini oluşturan, klonal plazma hücre neoplazisidir. Böbrek yetmezliği, ortalama %20 oranında hastalığa eşlik eden önemli bir komplikasyon ve aynı zamanda prognostik faktördür. Kısa sağ kalım ve erken ölümlere neden olduğu ve BY'nin düzelmesi ile sağ kalım dezavantajının kaybolduğu bildirilmiştir. Bu nedenle hastalığın gidişini birçok yönden etkileyen BY'den çıkışı etkileyen faktörlerin belirlenmesi önem kazanmıştır.Bu çalışmada MM'da BY, laboratuar parametreleri ve radyolojik yöntemlerle geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Böbrek yetmezliği risk faktörleri yanında BY'den çıkışa etkili prognostik faktörler ve sağ kalım değerlendirmesi yapılmıştır. Böylece maniplusayonu zor prognozu kötü olan MM ve BY hastalarında daha fazla öngörü kazanmak amaçlanmıştır. 2000-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji ve Nefroloji Bilimdalı'na başvuran 136 MM tanısı alan hasta geriye dönük olarak incelenmiştir. Kreatinin 2mg/dl üzerinde olması BY olarak kabul edilmiş ve sıklığı %17,6 (n=24) saptanmıştır. Böbrek yetmezliği gelişiminde hiperürisemi (p<0,02), NSAI (p<0,03) kullanımı ve kontrast madde maruziyeti (p<0,04) etkili bulunmuştur. Hastalar BY olan ve olmayan olmak üzere gruplara ayrılmıştır. Böbrek yetmezliği bulunan grupta Hafif zincir tipi (p=0,02), ISS evre 3 ve yüksek riskli hasta sayısı daha sık tespit edilmiştir. Bu hasta grubunda renal USG'de ekojenite artışı ve boyutlarda küçülme gibi patolojik bulgular daha sık görülmüştür (%60) (p<0,001).Böbrek yetmezliğinden çıkışta etkili faktörler değerlendirilmiştir. Tanı anında tespit edilen yüksek kreatinin seviyesi (p=0,02), HD ihtiyacı (p=0,03), HT (p=0,05), düşük Ca seviyesi (p=0,04) ve renal USG'de parankim ekojenitesinde artış veya boyutlarında küçülme (p=0,009) BY'den çıkışta etkili kötü prognostik faktörler olarak belirlenmiştir.Multiple myelomda böbrek yetmezliği gelişiminde hiperürisemi, NSAI kullanımı ve kontrast madde maruziyeti etkilidir. Böbrek yetmezliğinden çıkışa etkili prognostik faktörlere tanı anında tespit edilen patolojik renal USG bulguları ve HT varlığı eklenenbilir.
Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma'da CD10, Bcl-6, MUM1 markerların ekspresyonu ve prognoza etkisi
Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) batı toplumlarında en sık görülen lenfoma alt tipidir. Non-Hodgkin lenfomaların (NHL) yaklaşık olarak %30-40'ını oluşturur. DBBHL heterojen klinik, morfolojik, immunolojik ve sitogenetik özellikler içerdiğinden çok değişken klinik seyir ve belirgin biyolojik heterojenite göstermektedir . cDNA ve oligonükleotid microarrayleri kullanarak yapılan çalışmalarda DBBHL önemli biyolojik altgruplara ve prognoz gruplarına ayrılabilir. Bunlar germinal merkez B hücre (GCB), aktive B hücre (ABC) ve tip 3 gen ekspresyon profili tipleridir. Genellikle bu tür çalışmalar daha uzun sürmekte ve taze donmuş örnekleri gerektirmektedir fakat bu örnekler vakaların çok az bir grubunda mevcut durumdadır. Bu nedenle yapılan çalışmalarda CD10, Bcl-6, MUM 1/IRF (MUM1) biyomarkerlarının ekspresyonuna patoloji preparatlarından bakarak GCB ve ABC gruplarını birbirinden ayıran bir algoritma oluşturulmuştur. Bizde çalışmamızda Hans ve grubunun oluşturduğu bu algoritmayı kullanarak hastaların GCB ve ABC olarak altgrup oranlarını belirledik ve hastaların bu altgruplarda rituksimab içeren kemoterapiye yanıt oranlarını inceledik.Çalışmaya 1997 ile 2009 tarihleri arasında DBBHL tanısı alan toplam 81 (39 erkek ve 42 kadın) hasta alındı. Bu hastaların tanı anındaki patoloji preparatlarına ulaşıldı ve dosyaları retrosprektif olarak tarandı. Hastaların patoloji preparatlarından CD10, bcl-6, MUM1 ve bcl-2 markerları immunohistokimyasal yöntemle bakıldı ve %30 ve üzeri boyanma pozitif olarak değerlendirildi. Bu markerlar kullanılarak hastalar gruplandırıldı. Hastaların 36'sı (%44,4) GCB grubunda, 45'i (%55,6) ise ABC grubunda idi. Bcl-2 ise 53 hastada (%65,4) pozitif idi. Hastaların 31'i (%38,3) CHOP ve benzeri, 50'si (%61,7) ise R-CHOP KT'si aldı. Yapılan sağkalım analizinde IPI risk skoru düşük hastalarda yüksek olanlara göre (p=0,006) , genç hastalarda yaşlılara göre (p=0,004) ve ilk tedaviye iyi yanıt veren hastalarda kötü yanıt veren hastalara göre (p<0,001) 5 yıllık OS oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Değerlendirilen markerlar korelasyon açısından karşılaştırıldığında CD10 ile MUM1 arasında pozitif yönde , bcl-6 ile MUM-1 arasında da negatif yönde bir korelasyon olduğu görüldü. Klinik özellikler içinde ise IPI skorunun hasta yaşı, performans durumu, LDH düzeyi, evre ve hastaların son durumları (exitus, hayatta) ile pozitif yönde ve anlamlı derecede korele olduğu görülmüştür. Ayrıca LDH düzeyinin B semptomları pozitif yönde korele olduğu saptandı. Markerlara göre belirlenen gruplar arasında sağkalım açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı.Rituksimab öncesi dönemde immunohistokimyasal markerlara göre belirlenen altgrupların sağkalım farkı oluşturduğu bilinmektedir. Ancak rituksimab sonrası dönemde yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar bulunmaktadır. Bu nedenle rituksimabın oluşturduğu sağkalım farkı da göz önüne alınarak daha güvenilir markerların belirlenmesine ihtiyaç vardır.
Plazma hücreli myelomlarda immünhistokimyasal olarak CREB ve VEGF ekspresyonları ile mikrodamar yoğunluğunun klinik ve patolojik parametreler ile ilişkisi
Plazma hücreli myelom, günümüzde küratif tedavisi bulunmayan, monoklonal plazma hücre proliferasyonu ile karakterli bir malign neoplazidir. Siklik AMP regülatuar eleman bağlayıcı protein (CREB) bir transkripsiyon faktörüdür. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), plazma hücreli myelomun patogenezi ve progresyonunda etkili bir glikoprotein olup, tümör anjiogenezinde görevlidir.Bu çalışmada, 2001-2010 yıllarında plazma hücreli myelom tanısı almış 76 olguya ait tanı anı kemik iliği olguları incelemiştir. Parafin bloklardan yapılan kesitlerde CREB ekspresyonunu gösteren p300, VEGF ve Faktör VIII ile immünhistokimyasal boyama yapılmıştır. Plazma hücreli myelomda CREB ve VEGF ekspresyonu ile mikrodamar yoğunluğunun (MDY) klinik, laboratuar ve histopatolojik parametreler ile ilişkisi araştırılmıştır.Yüksek plazma hücre oranının, yüksek MVD ve yüksek VEGF ekspresyonu ile anlamlı ilişki gösterdiği saptanmıştır (p=0.02 ve p=0.002, sırası ile). Benzer yüksek dereceli plazma hücre infiltrasyon patterninin de yüksek MVD ve yüksek VEGF ekspresyonu ile anlamlı ilişki gösterdiği izlenmiştir (p=0.006 ve p=0.01, sırası ile). Serum CRP düzeyi yüksek olan vakalarda MDY'nin de yüksek olduğu gözlenmiştir (p=0.03). Yüksek CREB ekspresyonu ile artmış MDY arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0.01). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte, artmış MDY'nin ve yüksek CREB ekspresyonunun yüksek klinik evre ile ilişkili olduğu gözlenmiştir (p=0.2 ve p=0.1, sırası ile). Yüksek MDY'nin kötü prognoz ile ilişkili olduğu ve toplam sağkalımın azaldığı izlenmiştir (p=0.04). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte artmış VEGF ekspresyonu veya CREB ekspresyonunun da toplam sağkalımı olumsuz etkilediği gözlenmiştir (p=0.2 ve p=0.1, sırası ile).Sonuç olarak artmış MDY, VEGF ekspresyonu ve CREB ekspresyonunun hastalık progresyonu ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bu nedenle anjiogenez, VEGF ve CREB'i hedef alan tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinin hastalık sağkalımını arttırabileceği ön görülmüştür.
2010-2019 yılları arasında Dicle Üniversitesi Erişkin Hematoloji Kliniği'nde multiple myelom tanısı konulan hastaların retrospektif olarak incelenmesi
Amaç: Multiple myelom; kemik iliğinin klonal plazma hücre infiltrasyonu ve monoklonal immunoglobulin üretimiyle karakterize ve kemiklerde litik lezyon, renal yetmezlik, hiperkalsemi ve anemi ile ilişkili son organ hasarlarına neden olan plazma hücre diskrazisi olarak tanımlanır. Bu çalışmada kliniğimizde MM tanısı konulmuş olan hastaların tanı anındaki demografik özelliklerini, laboratuvar parametrelerini, verilen tedavileri ve tedavi yanıtlarınıaraştırmayı ve literatür verileriyle karşılaştırmayı hedefledik. Yöntem: Bu çalışmada 1 Ocak 2010-31 Ocak 2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi tıp fakültesi iç hastalıkları hematoloji kliniğinde MM tanısı konulmuş 272 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların tanı anındaki genel özellikleri, laboratuvar değerleri, tedavi seçenekleri, tedavi yanıtları, ortalama ve ortanca sağkalım süreleri ve mortalite nedenleri araştırıldı. Bulgular: Hastaların 159'u(%58,5) erkek, 113'ü(%41,5) kadındı. Ortalama görülme yaşı 62,1±11,69, erkek kadın oranı 1,4 olarak bulundu. 13(%4,8) hasta 40 yaş altında iken 125(%45,9) hasta 65 yaş üstünde idi. Hastaların izlem süresi 26 ay, ortalama sağkalım süresi 52(standart sapma: 3,2; CI:45,7-58,3) ay, ortanca sağkalım süresi 45(standart sapma:5,1; CI:35-55) ay olarak bulundu. Myelom tanımlayıcı olaylar srasıyla kemik tutulumu %63, anemi %44,5, böbrek yetmezliği %19,9 ve hiperkalsemi %16,9 olarak bulundu. Kemik tutulumu %40,8 oranı ile en sık vertebral kemiklerde gözlenirken; diğer tutulan kemikler sırasıyla ekstremiteler, pelvis ve kostalar oluşturdu. En düşük ortanca sağkalım süresi 35(standar sapma:4,6; CI:26,1-451,1) ay ile anemili hastalarda gözlendi. Alt tip analizlerinde hastaların 124'ü(%45,6) ıgG, 50'si(%18,4) ıgA, 59'u(%21,7) hafif zincir, 21'i(%7,7) plazmasitom, 4'ü(%1,5) ıgM, 3'ü(%1,1) plazma hücre lösemisi, 11'i(%4) de nonsekretuar myelom olarak bulundu. Böbrek tutulumu en sık hafif zincir myelom tipinde saptandı. (p=0,004). Basamak şeklinde tedavi incelemeri yapıldı. 1. basamakta en sık kullanılan rejim %47,1 ile VCD iken ikinci sırada %29,8 ile VAD yer aldı. 2. basamakta en sık kullanılan rejimler %46,3 ve %46,9 oranlarıyla VCD ve LD oldu. 3. basamakta en sık kullanılan rejim ise %61,2 ile LD iken ikinci sırada %22,5 ile yeni kuşak proteozom inhibitörleri olan karfilzomib, iksazomib ve yeni kuşak IMID grubunda pomalidomidin olduğu tedavi rejimleri yer aldı. 77 hastaya OHKHN yapıldı ve OHKHN yapılan hastalarda ortalama yaşam süresi 68 ay OHKHN yapılmayan hastalarda ortalama yaşam süresi 42 ay olarak bulundu. (p<0,001). VAD yanıt oranı %22,2, VCD yanıt oranı %58,5, yeni kuşak IMID ve proteozom inhibitörleri olan pomalidomid, karfilzomib ve iksazomib ile tedavi yanıt oranı %71,4 ve OHKHN yapılan hastalarda %80,5 olarak bulundu. En sık mortalite sebeblerini enfeksiyon (%55), tromboembolik olaylar (%22), hemorajik kompikasyonlar ve hastaların komorbid durumları (%22) oluşturdu. Sonuç: MM esasen ileri yaş hastalığı olup erkeklerde daha sık görülür. Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak hastalarımızın çoğu ileri yaş hasta olup erkek baskınlığı ön plandaydı. Myelom tanımlayıcı olayların oranları, tedavi yanıt oranları, sağkalım süreleri, OHKHN yapılan hastalardaki sağkalım süreleri ve mortalite nedenleri literatür verileriyle benzer bulundu. Tedavi yanıt oranları ve ortalama sağkalım sürelerinin yeni ajanların çıkmasıyla arttığını görmekteyiz ve daha başarılı sonuçların alınması için çok çalışmaya ihtiyaç olduğunu, en etkili tedavi şeklinin OHKHN olduğunu ve mortaliteyi düşürmek için profilaktik olarak uygun hastalara antikoagülan, antitrombotik, antibiyotik, antifungal ve antiviral tedavilerini vermek gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Multiple myelom, OHKHN, immunoglobulin, plazma hücresi
Dicle Üniversitesi Hematoloji Kliniğinde 2008 ile 2016 yılları arasında otolog kök hücre nakli yapılan multiple myelom ve lenfoma hastalarının klinik özellikleri ve sağkalım analizleri
Amaç: Multiple miyelom (MM) ve Lenfomalar en sık karşılaşılan hematolojik kanser türleri arasındadır. MM'da otolog hematopoietik kök hücre nakli (OHKHN) destekli yüksek doz kemoterapi (YDKT) 65 yaş altında ve performansı iyi olan 65-75 yaş arası hastalarda standart tedavi yaklaşımını oluşturmaktadır. Benzer şekilde Lenfomalar'da da özellikle dirençli hastalık ve nüks durumunda HKHN destekli YDKT'nin uygun tedavi seçeneği olduğu bilinmektedir.Çalışmamızda kliniğimizde OKHN yapılan MM ve Lenfoma hastalarımızın geriye dönük incelenmesi ve sonuçları değerlendirilmiştir. Yöntem: Hematoloji kliniğimizde OKHN planlanan MM ve Lenfoma tanılı hastaların tanısından itibaren hazırlanan dosyaları incelendi.Çalışma grubunu 2008–2016 tarihleri arasında OKHN yapılan Lenfoma ve MM tanılı 18 yaş üstü ve 75 yaş altı toplam 64 olgu oluşturdu. Bulgular: 42(%65,6) MM, 13(%20,4) HL(hodgkin lenfoma) ve 9(%14) NHL(non hodgkin lenfoma) hastamız vardı.MM hastalarının 16'sı(%38) kadın,26'sı(%62) erkek,Lenfoma hastalarının 8'i(%36,4) kadın,14''ü(%63,6) erkekti.MM'da ortalama yaş 53,6±10, yaş aralığı (24-73) ve 3(%7) hasta 65 yaş üstündeydi.Lenfoma'da ortalama yaş 39±14,4 ,yaş aralığı (19-64) idi. Nakil öncesi MM hastalarının;6'sı (%14,3) KY (kısmi yanıtlı), 36'sı (%85,7) ÇİKY(çok iyi kısmi yanıtlı) veya TY(tam yanıtlı) idi.11(%26,2) hastada ölüm ve 20(%47,6) hastada nüks,progresyon gerçekleşti.Lenfoma hastalarınınsa 10'u (%45,5) KY, 12'si (%54,5) ÇİKY veya TY idi.6(%27,7) hastada ölüm,12(%54,5) hastada nüks,progresyon gelişti. Her iki grup hastada nakil sonrası hematolojik düzelme %100 olup,işleme bağlı ve işlem sonrası taburcu olunan dönem içerisinde mortalite olmadı.MM ve Lenfoma hastalarında nakil sonrası nüks olmayanlar ile nakil öncesi TY veya ÇİKY olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde uzun sağkalım süreleri saptandı. MM'da nakil öncesi BFT (böbrek fonksiyon testi) durumunun ve indüksiyon tedavisinde aldıkları kemoterapi rejimlerinin istatistiksel açıdan sağkalıma etkisi saptanmadı. Lenfoma'da hastalık evresi ve IPI (uluslararası prognostik indeks)'ye göre risk durumunun istatistiksel olarak sağkalıma etkisi olduğu saptandı.Hastaların nakil öncesi aldıkları tedavi sayısının veya nakil sırasının istatistiksel olarak sağkalıma etkisi saptanmadı. Sonuç: OKHN yapılan hastalarımızda nakil öncesi yanıt durumu ve nakil sonrası nüks durumu sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerdi,iyi yanıtlı hastalar ile nüks olmayan hastalarda sağkalım süreleri daha uzundu.MM'da BFT istatistiksel olarak sağkalım üzerinde anlamlı fark oluşturmasa da sağkalım sürelerinde belirgin farklılıklar vardı.Lenfoma'da IPI risk durumu ve hastalık evresi sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerdi.Düşük riskli olan hastaların sağkalım süreleri daha uzundu. Erken evrede olan hastaların da sağkalım süreleri daha uzun saptandı. Anahtar Kelimeler: Otolog Kök Hücre Nakli, Yüksek Doz Tedavi, Multiple Myelom, Lenfoma, Sağkalım süresi