Vascular endothelial growth factors

160 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Darbeli elektromanyetik alanın oral mukozal yara iyileşmesindeki etkileri

Oral mukozal yaralar okuldaki, işyerindeki ve evdeki günlük faaliyetleri kısıtlayarak dünya çapında her yıl milyonlarca eğitim saati ve çalışma saatinin kaybedilmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda bu hastalıkların psiko-sosyal etkileri mevcuttur ve sıklıkla yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürür. Manyetoterapi, geleneksel tıbba ek olarak 21. yüzyıl tıbbı tarafından da çeşitli sağlık sorunlarının iyileşmesini vaat eden alternatif yöntemler olarak kabul edilmektedir. Günümüzde manyetoterapi, ağrı ve inflamasyon yönetimi için invaziv olmayan, güvenli ve kolay bir yöntem sunmaktadır. Oral mukozada yara iyileşmesini hızlandırmak için birçok tedavi olmasına rağmen non-invazif bir uygulama olan darbeli elektromanyetik alanın (DEMA'nın) etkileri incelenmemiştir. Bu çalışmada DEMA'nın, ratların damaklarında oluşturulan mukozal yaralar üzerindeki etkilerini ortaya koymayı amaçladık. Çalışmamızda 32 adet Wistar Albino erkek rat gruplara randomize ve eşit şekilde dağıtılarak her grupta 8 rat olacak şekilde 4 deney grubu oluşturulmuştur. Grup 1ve 3'teki ratlara sadece oral mukozal yara oluşturuldu, DEMA uygulanmadı ve sırasıyla 4. gün ve 7. Gün sonunda sakrifiye edildi. Grup 2ve 4'tekilere oral mukozal yara oluşturulmasını takiben deney sürecinde günün aynı saatinde olmak üzere 12 saat aralıklarla 1'er saatten günde toplam 2 saat DEMA uygulandı ve sırasıyla 4. ve 7. gün sonunda ratlar sakrifiye edildi. Eksize edilen yara alanları histopatolojik, immünhistokimyasal ve genetik olarak incelendi. İnflamatuar hücre infiltrasyonu, granülasyon dokusu oluşumu ve epitelizasyon skorlandı. Histopatolojik skorlama yok – hafif – orta – şiddetli (0, 1 pozitif, 2 pozitif, 3 pozitif) olarak değerlendirildi. Sitokeratin ekspresyonları skorlandı. Endotelyal Nitrik Oksit Sentaz (eNos), platelet kaynaklı büyüme faktörü (PDGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF), epidermal büyüme faktörü (EGF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ekspersyonları ölçüldü. Yapılan incelemeler sonunda 4. ve 7. günlerde sadece yara oluşturulan gruplarla ile karşılaştırıldığında DEMA uygulanan gruplarda anlamlı derecede azalmış yara alanları tespit edildi (sırasıyla: p = 0.002, p = 0.042). Hem 4. günde hem de 7. günde granülasyon dokusu skorlarının (sırasıyla p = 0.005, p = 0.010), epitelizasyon skorlarının (sırasıyla p = 0.012, p = 0.004), sitokeratin skorlarının (sırasıyla p<0.001, p = 0.013), EGF ekspresyonunun (sırasıyla p < 0.001, p = 0.010), FGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.004, p = 0.014), PDGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.002, p = 0.040) ve VEGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.008, p = 0.009) anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Yine her iki günde DEMA uygulanan gruplarda sadece yara oluşturulan gruplara göre inflamatuar hücre infiltrasyonu skorunun (sırasıyla p = 0.003, p = 0.008) ve eNos ekspresonunun (sırasıyla p <0.001, p = 0.037) anlamlı seviyede düşük olduğu izlendi. Çalışmamızda DEMA uygulamasının rat oral mukozal yaralarında yara çevresinde EGF, PDGF, VEGF, FGF gibi büyüme faktörlerinin ekspresyonunu arttırdığı bulunmuştur. DEMA uygulamasının histopatolojik olarak granülasyon dokusu oluşumunu ve epitelizasyonu arttırdığı gösterilmiş ve makroskopik olarak da yara alanındaki küçülme ortaya konulmuştur. Non invazif, toksik olmayan, maliyeti düşük olan DEMA'nın oral mukozal yaralarda bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceği konusunda umut vadeden bu deneysel çalışmanın gelecekte yapılacak çeşitli araştırmalara ışık tutabileceği kanaatindeyiz. Bu çalışma, gelecekte yapılacak olan çalışmalarla desteklenmelidir.

Elektromanyetik alanlarElektromanyetik darbelerFibroblast büyüme faktörü+3
Sarper Sayın
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti-VEGF ilaçların (aflibercept, ranibizumab, brolucizumab) insan retina pigment epiteli (ARPE-19) ve insan umblikal ven endotel hücreleri (HUVEC) üzerindeki antiproliferatif ve apoptotik etkisi

Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu (YBMD) görme kaybı ile karakterize, esas olarak arka kutbu etkileyen, yaşla birlikte görülme sıklığı artan, ilerleyici bir hastalıktır. YBMD patogenezi retina pigment epiteli (RPE), koroid ve fotoreseptörler arasındaki etkileşime ve oksidatif hasar, immün sistem aktivasyonu, inflamasyon gibi çeşitli mekanizmalara bağlıdır. YBMD patogenezinde anjiyojenik yolaklar ile vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) öneminin anlaşılması ile anti-VEGF ajanlar tedavide ilk basamak halini almıştır. Bu çalışma ile Aflibercept, Ranibizumab ve Brolucizumab'ın ARPE-19 ve HUVEC kültürlerindeki antiproliferatif ve oksidatif stres kaynaklı apoptotik etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda MTT testi ile ilaç-doz seçimi yapılmış, Flow Sitometri ve DAPI boyama yöntemi ile apoptotik ve nekrotik etki değerlendirilmiş, VEGF-A gen ekspresyonu ve protein düzeyi bakılmış, kolorimetrik test ile total oksidan ve antioksidan seviye (TOS ve TAS) belirlenmiş, ELISA testi ile Nrf2 ve NF-κB ölçümü yapılmıştır. Çalışmamızda anti-VEGF ilaçlar hem HUVEC hem de ARPE-19 hücre kültürlerinde apoptozu arttırıp hücre proliferasyonunu azaltmıştır. Total oksidan seviye artıp, antioksidan seviye azalmış, bu durum azalmış Nrf2 ve artmış NF-κB düzeyleriyle de uyumlu bulunmuştur. Her üç ilaç da VEGF-A gen ve protein ekspresyonunu azaltmıştır. Anti-VEGF ilaçlar anatomik iyileşme sağlasa bile RPE atrofisi, inflamasyon ve oksidatif stresin artmasına neden olabilir. Bu nedenle minimum ve etkin dozda en az sıklıkla kullanılmaları ve yan etkisi azaltılmış yeni tedavi ajanlarının veya kombinasyon tedavilerinin bulunması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, Ranibizumab, Brolucizumab, Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu, oksidatif stres

AfliberseptApoptozisBrolucizumab+7
Yasemin Kapucu Yatağanbaba
Hacettepe University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sigaranın bireylerin periodontal hastalık ve diş eti oluğu sıvısı pentraxin 3, IL-1β ve VEGF seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Sigara, periodontal hastalıkların derecesinde, şiddetinde ve prevalansında rol oynayan önemli bir risk faktörüdür. Çalışmamızın amacı; sigaranın, periodontal sağlıklı ve periodontitis hastalarının DOS PTX3, IL-1β ve VEGF seviyeleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi ve periodontal sağlık ve periodontitis durumunda markır düzeylerini karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmamıza; periodontal sağlıklı 40 hasta (20 sigara kullanan (P-,S+) ve 20 sigara kullanmayan (P-,S-)) ve periodontitisli 40 hasta (20 sigara kullanan (P+,S+) ve 20 sigara kullanmayan (P+,S-)) olmak üzere toplam 80 hasta dahil edildi. Her grubun demografik verileri alınarak, klinik periodontal değerlendirilmeleri yapıldı. Son olarak bireylerden diş eti oluğu sıvısı toplanıp biyokimyasal ve istatistiksel analizleri yapıldı. Çalışmamızın bulgularına göre; sigara içen ve içmeyen gruplar arasında klinik periodontal parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir. Sigara içen periodontal sağlıklı gruptaki PTX3 ortalama değeri, sigara içmeyen periodontal sağlıklı ve sigara içen periodontitis gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Sigara içen periodontitisli bireylerde IL-1β seviyesi, periodontal sağlıklı gruplara ve sigara içmeyen periodontitis grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sigara içen ve içmeyen periodontal sağlıklı bireylerde VEGF seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır.

Gingival oluk sıvıPentraksin 3Periodontal hastalıklar+3
Vesile Çevikarabacı
Uşak University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

90Y mikroküre tedavisinde anjiyojenik faktör düzeyleri ile prognoz arasındaki ilişkinin araştırılması

Anjiyojenez kanser oluşumunda kritik bir süreç olup; tümör büyümesi, invazyonu ve metastaz potansiyeli için en önemli belirleyicilerden birisidir. 90Y mikroküre tedavisinde hasta seçimi ve prognoz tayini için daha iyi belirteçlere ihtiyaç vardır ve anjiyojenik faktörler bu bağlamda oldukça umut vericidir. Bu çalışmanın amacı 90Y mikroküre tedavisinde dolaşımdaki anjiyojenik belirteç bazal düzeylerinin ve tedavi sonrası değişimlerinin prognostik öneminin araştırılmasıdır. Çalışmaya primer ve metastatik karaciğer kanserli 22 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalardan tedaviden önceki gün ve tedavi sonrası 1,7 ve 30.günlerde kan örnekleri toplanmış ve bu örneklerden farklı anjiyojenik belirteçlerin (IL-6, IL-8, Ang-2, osteopontin, VEGF-A, HGF, PDGF-BB) düzeyleri ölçülmüştür. Tüm hastalara tedavi yanıtı değerlendirilmesi için anatomik (BT ve/veya MRG) ve moleküler ([18F]FDG PET-BT) görüntülemeler uygulanmış olup, genel sağ kalım süreleri, tedavi uygulanan karaciğer alanında erken tedavi yanıtları, tedavi alanın dışında kalan karaciğerde ve karaciğer dışında progresyon durumları mRECIST ve PERCIST kriterleri ve klinik takip ile belirlenmiştir. Çalışmada tedavi uygulanan karaciğer alanında hastalık kontrolü sağlanan (kısmi yanıt ve stabil hastalık), hedef dışı progresyon saptanmayan ve ekstrahepatik progresyon saptanmayan hastaların genel sağkalım süreleri diğer hastalardan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Tedavi alanı dışında progresyon gelişen hastalarda tedavi sonrası 1. ve 7. günlerdeki Ang-2 düzeyleri, progresyon saptanmayanlara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Osteopontin 30. gün düzeyleri karaciğer dışında progresyon saptanan hastalarda saptanmayanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ang-2 düzeylerinin mutlak düzeylerinin yanı sıra tedavi öncesinden 1. güne ve 1. günden 30. güne değişim oranları tedavi alanı dışındaki karaciğerde progresyon saptanan ve saptanmayan hastalarda anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Benzer şekilde, tedavi edilen karaciğer bölgesinde hastalık kontrolü sağlanan ve sağlanmayan hastalar arasında PDGF-BB düzeylerinin tedavi öncesinden 1. güne değişim oranları anlamlı olarak fark göstermektedir. Sonuç olarak; 90Y mikroküre tedavisinde Ang-2, osteopontin ve PDGF-BB prognoz ön görüsü için ümit vadeden belirteçler olup, Ang-2 ve osteopontinin 90Y mikroküre tedavisi sonrası çeşitli zamanlardaki mutlak düzeyleri ile Ang-2 ve PDGF-BB'nin tedavi sonrası çeşitli zaman aralıklarındaki değişim oranları farklı prognoz gösteren hastaları başarılı şekilde ayırt edebilmektedir.

ANGPTL 2AnjiyogenezBiyobelirteçler-tümör+7
Mehmet Emin Mavi
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medüller tiroid karsinomonun doku invazyonu ve tümör anjiojenezinde PEDF, VEGF, NF-KB'nın rolü

Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin MTK doku progresyonunda rolü ve tümör anjiojenezi ile olan ilişkisi incelenmiştir. Hacettepe Üniversitesi Patoloji anabilim dalı'nda 01.01.2000 tarihi ile 31.12.2015 tarihleri arasında arşivlenmiş, hastalardan total veya subtotal tiroidektomi sonrası patolojiye gönderilen/çıkarılan 37 doku örneğini retrospektif olarak inceledik. Hastaların klinikopatolojik özellikleriyle ilgili bilgiler hastanenin otomasyon sisteminden temin edildi. Hastaların klinikopatolojik özellikleri olarak sporadik veya kalıtsal, TNM evrelendirme, tek veya multifokal odak, rekürens veya bölgesel veya uzak metastaz, progresyonsuz sağkalım süresi (PFS) ile ilgili verileri değerlendirildi ve uygun patoloji doku örneklerinin Pigment epithelium-derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 boyamaları sonucu elde edilen ekspresyon seviyeleriyle olan ilişkisi karşılaştırıldı. Bu karşılaştırma sonucunda VEGF ekspresyon seviyeleri ile PFS arasında istatiksel açıdan negatif yönde orta düzeyde bir ilişki bulundu (rho = - 0,407, p = 0,019) ve Ki 67 proliferasyon indeksi ekspresyon seviyeleri ile tek veya multifokal odak özellikleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p = 0,070). Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin tümör anjiojeneziyle olan ilişkisini, bu bağlamda Microvessel density (MVD) arasında olan korelasyonunu değerlendirmek için hastaların uygun patoloji doku örneklerinin PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 boyamaları sonucunda elde edilen ekspresyon seviyeleri ile uygun patoloji doku örneklerinin CD 31 ile boyamasından elde edilen sonuçlarıyla karşılaştırdık. Bu karşılaştırma sonucunda ise istatiksel açıdan herhangi bir anlamlı ilişki bulunamadı. Sonuç olarak MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleri ile tümör anjiojenezi ve doku progresyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Çalışmamız PEDF'ün MTK doku progresyonundaki rolünün ve tümör anjiojeneziyle olan ilişkisinin değerlendirilmesi üzere literatürde ilk kez yapılan bir araştırmadır ve iii MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleriyle tümör doku progresyonu ve tümör anjiojenezi arasındaki korelasyonun daha iyi anlaşılabilmesi için daha ileri araştırmaların yapılmasına gerek duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Medüller tiroid karsinom (MTK), Pigment epithelium derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 proliferation index, MVD (Microvessel density), anjiogenezis, invazyon

AnjiyogenezKi-67Neoplazmlar+5
Gulnar Kazımzade
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde rezeksiyon öncesi ve sonrasında serum endokan ve VEGF düzeylerinin karşılaştırılması

Akciğer kanseri; dünya genelinde en çok tanı alan ve kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer alan kanserdir. Mevcut damarlardan yeni kan damarlarının büyümesi olan anjiyogenez, tümör gelişimi, progresyonu ve metastazında kritik öneme sahiptir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) anjiyogenezin ana mediatörüdür, küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) serum seviyelerinin yükselmesinin kötü prognozla ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Endotel hücresine spesifik solubl bir proteoglikan olan endokanın bazı kanserlerde tanı ve prognoz tahmininde kullanılabileceği gösterilmiştir. Çalışmamıza 38 akciğer kanseri hastası ve 29 benign (kontrol hastası) olmak üzere toplam 67 hasta dahil edildi. Hasta grubunda preoperatif ortanca serum VEGF değerleri 92.38 pg/dl bulundu, ve kontrol grubuna göre (57.14 pg/dl) anlamlı olarak yüksekti (p = 0.001). Hasta grubunda cerrahi sonrasında 1. 7. ve 30. günlerde serum VEGF düzeylerinin anlamlı olarak düştüğü tespit edildi (p<0.001). Hasta grubunda preoperatif serum endokan ortanca değeri 379.82 pg/dl bulundu, ve kontrol grubuna (562.68 pg/dl) kıyasla anlamlı fark görülmedi (p = 0.160). Rezeksiyon sonrasında 1. 7. ve 30. günlerde alınan serum endokan değerlerinin ise anlamlı olarak arttığı tespit edildi (p <0.001). Literatürde erken evre KHDAK'de serum endokan ve VEGF düzeylerini rezeksiyon öncesi ve sonrası karşılaştıran bir çalışma yoktur. Çalışmamıza göre serum VEGF düzeylerinin akciğer kanseri taraması ve takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel anlamlı bir fark gösterilemeyen serum endokan düzeylerinin ise; akciğer kanseri taramasında ve takibinde kullanılması konusunda yeterli bulgu ve kanıt olmadığını düşünmekteyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıENDOKAN+3
Mesut Melih Özercan
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik retinopatide vitreus VEGF, IL-8 ve TNF-α seviyeleri

Giriş ve Amaç: DR (diabetik retinopati) DM (diabetes mellitus) hastalarında sıkça rastlanan, görme keskinliğinde ani ve ciddi kayıplara yol açan mikrovasküler bir komplikasyondur. Bu tez çalışmasındaki amacımız DR nedeniyle pars plana vitrektomi (PPV) geçiren hastaların vitreus örneklerinde VEGF, İL-8 ve TNF- ? seviyelerini ölçerek bu sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırıp DR patogenezinde etkilerini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntemler: T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda operasyon kararı verilen DR tanısı almış 57 diabetik hastanın 57 gözü ve kontrol grubu olarak da proliferatif vitreoretinopatisi olmayan 22 makula deliği olgusu kontrol grubu kapsamına alınmıştır. Çalışma grubundaki 79 hastaya üç girişli 20 gauge pars plana vitrektomi operasyonu uygulanmıştır. Vitreus örnekleri PPV'nin başlangıcında göz içi infüzyon açılmadan önce vitrektör ile dilüe edilmeden 0.5 cc aspire edilmiştir. Örnekler -70 oC deki derin dondurucuya aktarılmıştır. Sonuçlar IL-8, TNF-? ve VEGF için pg/ml cinsinden hesaplandı.Bulgular: DR grubundan vitrektomi sırasında elde edilen vitreus örneklerinde VEGF seviyesi (1181,1679 ± 1230,43140 pg/ml [76.65? 6982.29]) kontrol grubundan elde edilen vitreus örneklerindeki VEGF seviyesine (3,8673 ± 5,00354 pg/ml [0,07?16,44] göre anlamlı olarak yüksek bulundu (P<0,001). Aynı şekilde DR grubundan vitrektomi sırasında elde edilen vitreus örneklerinde IL-8 seviyesi (82,7891 ± 74,08700 pg/ml [0,08?307,09]) ve TNF-? seviyesi (18,0007 ± 13,90015pg/ml [2,32 ?51,11]) kontrol grubundan elde edilen vitreus örneklerindeki IL-8 seviyesine (2,9805 ± 3,77546 pg/ml [0.08?18.53] ve TNF-? seviyesine (1,7005 ± 1,26949 pg/ml [0,1?5,17]) göre anlamlı olarak yüksek bulundu (P <0,001).Sonuçlar: Sonuç olarak, bulgularımız ışığında inflamatuvar ve anjiyojenik medyatör olan IL-8, ve hücre proliferasyonunda ve hücrelerarası geçirgenlikte düzenleyici medyatör olan VEGF, DR'nin PDR'e ilerleyişi ile ilişkilendirilebilir. Geçmiş çalışmalar güçlü bir şekilde TNF- ?'nın retinal neovaskülarizasyonda rol oynadığını gösterdiği gibi bu tez çalışmasıda TNF- ?'nın yine PDR gelişmesinde rol oynayabileceğini göstermiştir.

Diabetik retinopatiTümör nekroz faktörleriVasküler endotel büyüme faktörleri+2
Rıfat Rasier
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonuna sekonder gelişen koroid neovaskülarizasyonunun tedavisinde kullanılan intravitreal anti-vasküler endotelyal büyüme faktörü ajanlarının etkinliğini değerlendirmede kompleman faktör H polimorfiziminin yeri

Amaç: Yaşa bağlı maküla dejenerasyonuna (YBMD) bağlı koroid neovaskülarizasyonu (KNV) bulunan hastalarda intravitreal antivasküler endotelyal büyüme faktörü (anti VEGF) tedavilerine yanıtı değerlendirmede kompleman faktör H (KFH) polimorfizminin yerini değerlendirmek.Gereç ve Yöntem: YBMD'ye bağlı KNV'si bulunan ve intravitreal anti VEGF ile tedavi edilen 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşları 66.51±10.34 idi. Hastaların 61'i intravitreal bevacizumab (İVB, % 50.8), 59'u intravitreal ranibizumab (İVR, % 49.2) ile tedavi edildi. Olguların 65'i (% 54.2) okkült; 47'si (% 39.2) predominant klasik ve 8'i (% 6.7) minimal klasik KNV'ye sahiptir. Olgular görme keskinliği, fundus fluoresein anjiyografisi (FFA) ve optik koherens tomografi (OKT) yönünden değerlendirildi. Her hasta KFH tek nükleotid polimorfizmi (Y402H) yönünden değerlendirildi.Bulgular: Hastaların 26'sı (% 21.7) TT, 57'si (% 47.5) TC ve 37'si (% 30.8) CC genotipine sahipti. İVB grubunda; TT ve TC gruplarında enjeksiyon öncesi ölçümlere göre enjeksiyon sonrası ölçümlerde görülen değişim düzeyi CC grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir (TT 0.38±0.42; TC 0.18±0.46 ve CC -0.15±0.21; p:0.001; p:0.006). IVR grubunda; TT ve TC gruplarında enjeksiyon öncesi ölçümlere göre enjeksiyon sonrası ölçümlerde görülen değişim düzeyi CC grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir (TT 0.46±0.47, TC 0.36±0.50 ve CC -0.15±0.21; p:0.001; p:0.001). Her iki ilaçla da TT ve TC gruplarında görme keskinliği artışı sağlanırken, CC grubunda görme keskinliği düşmüştür. İVR yapılan ve TT ve TC genotipine sahip hastalar tedaviye, İVB yapılan aynı genotipe sahip hastalara göre daha fazla yanıt vermişlerse de bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Enjeksiyon sayısının takip süresine oranı İVB grubunda 0.47±0.18 ve İVR grubunda 0.41±0.14 bulunmuştur.Sonuç: KFH CC genotipine sahip hastaların İVR ve İVB tedavisine yanıtı KFH TC ve TT genotipine sahip olan hastalara göre daha az olduğu tespit edildi. Bu veriler, ileride intravitreal tedaviler öncesinde hastaların KFH polimorfizmine bakılarak YBMD tedavisine karar verilebileceğini düşündürmektedir.

BevacizumabGöz hastalıklarıMakula dejenerasyonu+5
Elvan Alper Şengül
Demiroğlu Bilim University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Ranibizumab ve aflibercept'in In vitro oküler toksisitesinin araştırılması

Günümüzde, anti-VEGF moleküllerinin intravitreal enjeksiyonları, neovasküler YBMD tedavisi için altın standarttır. Yanı sıra; RVT, DMÖ ve prematüre retinopatisi başta olmak üzere yeni damar büyümesi ve damar aşırı geçirgenliği olan diğer oküler patolojilerde de yaygın olarak kullanılmaktadır. Tedavinin genellikle aylık ve tekrarlanan dozlarda uygulanması gerekmektedir. Tedavinin kesilmesi neovaskülarizasyonun nüksüne sebep olabilir. Bu nedenle çoğu durumda tedavinin birkaç yıl sürdürülmesi gerekebilir. Her ne kadar VEGF antagonistlerinin güvenli olduğu gösterilmiş olsa da, hücrenin hayatta kalabilmesinde VEGF kritik bir faktör olduğu için, bir takım yan etkileri de tespit edilmiştir. Bazı çalışmalar, anti-VEGF tedavisinden sonra, RPE yırtıkları ve göz içi iltihabı bildirmiştir. Dahası, uygulanan intravitreal enjeksiyon sayısının retinal atrofinin ilerlemesi ile önemli ölçüde ilişkili olduğu bulunmuştur. Ancak bu etkilerin hastalığın doğal seyrinin bir sonucu mu yoksa anti-VEGF tedavisinden mi kaynaklandığını ayırt etmek mümkün değildir. Söz konusu çalışma kapsamında, çok sayıda randomize klinik çalışmalar neticesinde güvenilirlik profili ispatlanarak FDA onayı alan Ranibizumab ve Aflibercept'in, erişkin insan RPE hücre hattında (ARPE-19) olası toksik etkilerini in vitro olarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bunun yanı sıra, söz konusu ilaçların 1) Otofaji yolağında kritik öneme sahip Beclin1 ve ATG4 ekspresyonları üzerine olan etkilerini 2) Hücreler arası yapısal ve kimyasal destekte görevli ekstraselüler matriksin düzenlenmesinde başlıca öneme sahip enzimlerden MMP2 ve TIMP1 ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Hücrelere sitotoksisite değerlendirilmesi için MTT testi uygulanmıştır. Ardından RNA izolasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Son olarak Kantitatif Ters Transkripsiyon PCR ile seçilen otofaji ve matriks metalloproteinaz proteinleri analiz edilmiştir. Sonuç olarak, klinik uygulamada kullanılandan çok daha yüksek dozlarda uygulanan bu iki anti-VEGF ilacın, in vitro olarak RPE'ye önemli bir toksisite oluşturmadığı gözlemlenmiştir. Kontrol grubuna kıyasla, Ranibizumab'ın Beclin1 ekspresyonu üzerinde anlamlı bir etkisi yokken Aflibercept'in Beclin1 ekspresyonunu istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edilmiştir. Her iki anti-VEGF de ATG4 gen ekspresyonunu arttırmıştır. Kontrol grubuna kıyasla Ranibizumab MMP2 ve TIMP1 ekspresyonunda artışa neden olmuşken; Aflibercept MMP2 ekspresyonunu azaltıp TIMP1 ekpresyonunu arttırmıştır. TIMP1'i MMP2'ye oranladığımızda bu oran Aflibercept'te daha yüksek bulunmuştur.

AfliberseptGen ifadesiGöz hastalıkları+7
Eren Ekici
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Pre-metastatik niş gelişmesini etkileyen faktörlerin araştırılması

Kanser kontrolsüz büyüme ve anormal hücrelerin vücuda yayılması ile karakterize bir hastalık grubudur. Dünya genelinde, gerçekleşen her yedi ölümden biri kansere bağlıdır. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) araştırmalarına göre, Kanser, kardiyovasküler hastalıklardan sonra dünyadaki ikinci önde gelen ölüm nedenidir ve 2018'de yaklaşık 18,1 milyon yeni vaka ve 9,6 milyon ölümden sorumludur. Bu ölümlerin çoğu metastaz oluşumuna, yani ikincil tümörlere bağlıdır. Primer tümörün büyümesi ve metastaz gelişme sürecinde anjiyogenez çok önemlidir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve reseptörleri (VEGFR1 ve VEGFR2) tümör anjiyogenezinde kritik rollere sahiptir. Yeni kan damarlarının oluşumu ve metastaz ile ilişkili sitokinleri indükleme yoluyla da tümör büyümesi ve metastaz ile yakından bağlantılı olabileceğine dair kanıtlar vardır. VEGF- A anjiyogenezdeki önemli rolünün yanı sıra tümör mikroçevresinde de immunosüpresif bir etkiye sahiptir. APC hücreleri ve T-hücrelerinin gelişimlerini engeller ve gelişmemiş APC hücrelerini immün sistemi baskılayan hücreleri (MDSC, TAM ve Tregs) ortama çekmeleri için organize eder. Diğer yandan, VEGF reseptörlerinin birçok hücre tipinin üzerinde olduğu içinde onlara bağlanarak TGF-β, NO, IL-17 ve IL-6 gibi metastaz ilişkili olan sitokinlerin salımlarına sebep olduğu gösterilmiştir. İmmün sistem ve metastaz arasında da tersine bir ilişki de söz konusudur. Örneğin tümör hücreleri ve immün baskılayıcı hücreleri tarafından sentezlenen PD-L1'in bağışıklık cevabından kaçıştaki rolünün yanı sıra, epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT), metastaz ve tedavi direncinde de rol oynadığını göstermektedir. Tümör hücrelerinin metastaz yaparken op0rgan seçiminde hangi faktörlerin belirleyici olduğu çok net bilinmemektedir. Özelikle anjiyogenez ve metastaz sürecinde aktif rol alan faktörlerin bu hücrelerin metastaz yapacağı doku ve organları belirlemesinde de rol oynadığı düşünülmektedir. Kanser patogenezinde özellikle metastatilk hücrelerin vücutta önceden hazırlanmış olan yuvalara (metatüstatik niş) yerleştiği genel kabul gören bir görüştür. Ancak bu premetastatik nişleri tam olarak belirleyen faktörler bugün için çok iyi bilinmemektedir. Bu çalışmada, esas olarak VEGF yolağının akciğerdeki pre-metastatik niş' lerin oluşumundaki olan etkisini araştırdık. Bunun için, kanser tedavisinde kullanılan anti-VEGF (axitinib) ve anti-PDL1 (anti-hPD-L1-mlgG1) tedavilerinin tümör hücrelerinden salgılanan metastaz ilişkili sitokinler, immün hücreler ve immün baskılayıcı hücreler üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamız in-vitro ve in-vivo olarak planlandı. İn-vitro deneylerde, melanom hücre hattı kullanıldı. Metastaz ilişkili sitokin salgısı gen düzeyinde qPCR yöntemi ile ve immün sistem ilişkili hücreler Western blot yöntemi ile belirlendi. Diğer yandan, in-vivo deneylerinde, akciğer haritalaması sonucunda alınan doku parçalarından metastaz ilişkili sitokin salgısı gen düzeyinde qPCR yöntemi ile ve immün sistem ilişkili hücreler Western blot ve immünhistokimya yöntemi ile belirlendi. Bu çalışma, yapılan yüksek lisans tezimin devamıdır. Bu proje, tezimde kullandığım axitinib ilacına rutin kanser tedavisinde kullanılan anti-hPD-L1-mlgG1 ilacı eklenerek, ayrı ayrı ve kombinasyon şeklinde, metastaz üzerindeki etkilerinin, in-vitro ve in-vivo, incelenmesi nedeniyle özgündür. Bu çalışma sonucunda elde edilecek veriler ile akciğer üzerinde oluşan olası pre metastatik niş incelemesi yapıldı. Ayrıca, anti-anjiyogenik ve immün denetim noktaları inhibitörlerinin kombinasyon şeklinde kullanmanın metastaz üzerindeki etkisini belirlendi ve bu kombinasyonun kullanımı için bir gerekçe sağlandı.

AkciğerNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Samıra Abdı Abgarmı
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit hastalarının kan Vascular endothelial growth factor (VEGF) - Hypoxia inducible factor 1 alpha (HIF-1 alpha)düzeylerinin hastalık aktivitesi ve yaşam kalitesi ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmamızda doku hipoksisi ile ortaya çıktığı gösterilen HIF-1 α molekülünü ve bu molekülün sentezini uyardığı VEGF molekülünün değişik hastalık evresindeki Romatoid Artrit hastalarının hastalık aktivasyon ölçeği, Romatoid Artrit hastaları için özel hazırlanmış yaşam kalite ölçeği (RAQOL) ve Sedimantasyon - CRP düzeyleri ile korelasyonunu incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: 01 Ocak 2021 ve 1 Aralık 2021 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğine başvuran 18 yaş üstü, ACR 2010 Romatoid Artrit tanı kriterlerine uygun olarak tanısı konulmuş ve çalışmaya dahil edilme-edilmeme kriterlerini karşılayan tüm gönüllüler ve hasta grubu ile korele olarak herhangi bir otoimmün veya inflamatuar hastalığı olmayan gönüllüler çalışmaya dahil edildi. Bu ölçekte 70 kontrol hastası ve 79 RA'lı hasta çalışmaya alındı. Hastaların yazılı onamları alındıktan sonra yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), öğrenim durumu, mesleği, medeni durumu, mevcut şikayetlerinin süresi ve önceki ilaç kullanımı, alkol tüketimi ve aile öyküleri, eşlik eden diğer hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar sorgulandı. Çalışmaya alınan hastaların rutin fizik muayenesi ve kas iskelet sistemi muayenesi yapıldı. Hasta grubunda hastalık aktivitesi Disease Activity Score 28 (DAS28) ölçeği ile değerlendirildi. Yaşam kalitesi Romatoid Artrit yaşam kalitesi ölçeği (RAQOL) kullanılarak değerlendirildi. Hastalardan Sedimentasyon (ESH), C-Reaktif Protein (CRP), ve Enzyme Linked İmmunosorbent Assay (ELİSA) yöntemiyle bakılacak serum Hypoxı Induced Factor Alpha (HIF-1 A) ve Vasculer Endoteliel Growth Factor (VEGF) için kan alındı. Sağlıklı grup; Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, dışlama kriterlerini sağlayan gönüllü kişilerden alındı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 58.3 ± 10,656 iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 53,8 ± 11,949 olarak saptandı. Yaş açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,032). Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ortalaması hasta grubunun 27.78±4,922, kontrol grubunda 27,49±3.866 idi. İki grup arasında VKİ açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,964). Hasta grubundaki kişilerin hastalık süreleri değerlendirildiğinde 4 kişinin (%5,1) 1 yıldan az süredir, 8 kişinin (%5,1) 1-3 yıl arasında, 7 kişinin (%8,9) 3-5 yıl arasında, 59 kişinin (%74,7) 5 yıldan daha uzun süredir RA tanısı olduğu görüldü. Hastaların eğitim düzeyleri ise 10 kişi (%12,7) okuryazardeğil, 1 kişi (%1,3) sadece okuma yazma biliyor, 43 (%54,4) kişi ilkokul, 8(%10.1) kişi orta okul, 9 kişi (%11,4) lise, 8 kişi (%10,1) ünivesite mezunu olarak tespit edildi. Kontrol grubu eğitim düzeyleri ise 3 kişi (%4,3) okuryazardeğil, 3 kişi (%4,3) sadece okuma yazma biliyor, 42 kişi (%60,0) ilkokul, 2 (%2,9) kişi orta okul, 9 kişi (%12,9) lise, 11 kişi (%15,7) ünivesite mezunu olarak tespit edildi. Grupların eğitim düzeyi açısından birbiri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,993). Hasta ve kontrol grubu arasında boy ortalamaları açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,165). Hasta ve kontrol grubunda kilo ortalamaları açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.914). Hasta grubunun CRP değerleri 11,54 ±19,05 (2-98) mg/dl olarak bulundu. Sedimentasyon değeri 32,33 ±25,26 (1-94) mm/saat olarak bulundu. Hasta grubunda serum ESH ortalaması 32,33 ± 25,26 mm/saat olarak ölçüldü. Romatoid Artrit tanılı hasta grubunda serum HIF-1 α düzeyi ortalaması 0,59 ±0,60 ng/ml, kontrol grubunda ise 0,315 ±0,23 ng/ml olarak saptandı. HIF-1 α düzeyi hasta grubunda anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Romatoid Artrit tanılı hasta grubunda serum VEGF düzeyi ortalaması 126,48 ±161,28 pg/ml, kontrol grubunda ise 70,89 ±28,21 pg/ml olarak saptandı. Gruplar arasında VEGF düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,704). Hastaların DAS28 hastalık aktivite ölçeğine göre hastalık aktiviteleri değerlendirildiğinde 13 hastanın (%16,5) remisyonda, 22 hastanın (%27,8) düşük hastalık aktivitesi, 34 hastanın (%43,0) orta derece hastalık aktivitesi, 10 hastanın (%12,7) yüksek hastalık aktivitesine sahip olduğu görüldü. HIF-1 α düzeyi RA grubunda anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p<0,05). Her iki grup arasında VEGF düzeyleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,704). VEGF düzeyi ile RAQOL ölçeğinden hastaların aldığı puan değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,235 p= 0,003). VEGF düzeyi ile DAS 28 puanları arasında pozitif korelasyon saptandı (r= 0,404 p= 0,005). VEGF düzeyi ile hastaların RF düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (r= 0,096 p= 0,402). VEGF düzeyi ile hastaların anti-CCP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (r= 0,051 p= 0,657). HIF-1 α düzeyi ile Yaş ve VKİ parametrelerinin korelasyonunun değerlendirilmesi sonucu hem yaş ile HIF-1 α arasında hasta grubunda pozitif, kontrol grubunda negatif korelasyon saptandı (p<0,05). Romatoid Artrit tanılı hastaların tanı üzerinden 2 yıldan fazla ve az olarak gruplandırıldığı iki grup arasında VEGF değerleri incelendiğinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0,653). HIF-1 α düzeyi ile hastalık süresi arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,539). Romatoid Artrit hastaları kullandıkları ilaçlara göre steroid kullanan, DMARD tedavisi alan, biyolojik ajan kullanan olarak gruplandırıldı. Gruplar arasında VEGF düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0,653). HIF-1 α düzeylerinin karşılaştırılmasında da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,539). DAS 28 değerleri ile Sedimantasyon değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,746 p= 0,001). DAS 28 değerleri ile CRP değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,287 p= 0,001). RAQOL ölçeği sonuçları ile CRP değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,404 p=0,005). RAQOL ölçeği sonuçları ile Sedimantasyon değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,357 p= 0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına bakıldığında hasta grubunun serum HIF -1 α değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğunu tespit ettik (p<0.05). Hasta grubunda kontrol grubuna göre VEGF düzeyinde anlamlı fark saptanmadı (p=0,704). Fakat RA grubunda VEGF düzeyi ile RAQOL ölçeği puanı, CRP, DAS 28, Sedimentasyon değerleri korele bulundu. Mevcut literatür eşliğinde çalışmamızda, RA takibinde kullanılan mevcut klinik ve laboratuvar verilere ek olarak HIF-1 α ve VEGF' in alternatif bir takip markırı olabilir. Çalışmamızın daha büyük örneklem ile yapılarak daha sağlıklı sonuçlar alınabileceği düşünülmektedir.

Artrit-romatoidHIF-1aHastalık şiddeti indeksi+2
Musa Dönmez
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik retinopatide LRG1, kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin klinik bulgularla ilişkisi

Amaç: DR diyabetin en yaygın mikrovasküler komplikasyonudur. Hastalığın patogenezinde suçlanan faktörler olmasına rağmen kesin nedeni bilinmemektedir, kalıcı tedavisi yoktur. Angiyogenez ile yeni damar oluşumu hastalığın patofizyolojisinde etkili mekanizmalardan biridir. Çalışmamızın amacı diyabetin yaygın komplikasyonu olan DR'de daha önce beraber çalışılmamış anjiyogenez göstergeleri olabilecek LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin retinopati evreleri ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: DR gelişmemiş 30 diyabetli, 30 NPDR gelişmiş diyabetli, 30 PDR gelişmiş diyabetli ve 30 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu olmak üzere 120 kişi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı gönüllelerin serumunda LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Diyabetik hastalar ve kontrol grubu arasında LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinde farklılık bulundu (p=0,001). LRG1 ortalaması PDR grubunda 470,22 ± 18,92 ng/ml, NPDR grubunda 438,74 ± 33,5 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 408,9 ± 39,44 ng/ml ve kontrol grubunda 359,9 ± 89,78 ng/ml idi. LRG1 düzeyleri PDR grubunda en yüksek, kontrol grubunda en düşük bulundu. Alt grup analizlerinde LRG1 düzeylerinde; PDR-NPDR arasında (p=0,001), PDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,001), PDR-Kontrol arasında (p=0,001), NPDRKontrol arasında (p=0,001), NPDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,002) farklılık saptandı. Kallistatin ortalaması PDR grubunda 608,64 ± 352,45 ng/ml, NPDR grubunda 272,21 ± 240,13 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 284,4 ± 222,63 ng/ml ve kontrol grubunda 186,0 ± 217,71 ng/ml idi. Kallistatin düzeylerinde PDR grubu ile kontrol, DR Olmayan diyabetikler ve NPDR grupları arasında farklılık saptandı (p=0,001). VEGF ortalaması PDR grubunda 378,54 ± 163,63 pg/ml, NPDR grubunda 247,43 ± 95,62 pg/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 252,7 ± 80,06 pg/ml ve kontrol grubunda 204,4 ± 79,83 pg/ml idi. PDR grubunda VEGF değeri diğer tüm gruplardan yüksekti: PDR-DR Olmayan p=0,003, PDR-NPDR p=0,003, PDRKontrol p=0,001. TGFβ ortalaması PDR grubunda 35,28 ± 14,9 ng/ml, NPDR grubunda 28,84 ± 5,7 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 24,66 ± 9,69 ng/ml ve kontrol grubunda 22,24 ± 5,4 ng/ml idi. TGFβ düzeyleri PDR grubunda, DR Olmayan diyabetikler ve Kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (p=0,012, p=0,001). NPDR-Kontrol grubu arasında da farklılık saptandı (p=0,001). Sonuç: Angiyogenezde rol aldığı düşünülen biyomarkerların; LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ; PDR'de plazma seviyelerinde yükselme görüldü. DR'nin erken teşhisinde ve evrelemesinde bu markerlar non-invaziv ve ucuz belirteçler olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: DR, PDR, LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiGlikoproteinler+3
Esra Kiriktir
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orak hücre anemisi hastalarında gen polimorfizmleri ile hastalığın komplikasyonları arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Orak hücreli anemi ilerleyici organ hasarına neden olan, otozomal resesif kalıtılan bir hemoglobinopatidir. Orak hücreli anemi hastalarında genlerin rolünün saptanması, hastalığın takip ve tedavisinde önemli derecede katkı sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, orak hücre anemili hastalarda gen polimorfizmleri ile hastalığın komplikasyonları arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza HbSS genotipine sahip 89 OHA hastası ve 100 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 189 hasta dahil edildi. eNOS rs2070744, VEGF rs2010963, ANXA2 rs1033028 gen polimorfizmlerine ait genotipleme için tüm hasta ve kontrol grubundan EDTA'lı tüplere periferik kan örneği alınıp; bu örneklerden genomik DNA izole edildi. Elde edilen genomik DNA'lardan primerler kullanılarak real-time PCR yapıldı. PCR verileriyle genotipleme yapıldı. Tüm sonuçlar uygun istatistik yöntemleri ile değerlendirildi. Hastaların komplikasyonlarla ilgili bilgileri dosyalarından yararlanılarak elde edildi. Bulgular: eNOS rs2070744 polimorfizmi için hasta grubunun % 44,9'ü mutant, % 38,2'si heterozigot, % 16,9'u wild tip genotipe; kontrol grubunun % 43'ü mutant, % 41'i heterozigot, % 16'sı wild tip genotipe sahipti. İki grup arasında eNOS rs2070744 polimorfizmi genotip sıklıkları açısından istatiksel olarak farklılık saptanmadı (p=0,926). VEGF rs2010963 polimorfizmi için hasta grubunun % 42,7'si heterozigot, % 32,6'sı mutant, % 24,7'si wild tip genotipe; kontrol grubunun % 51'i heterozigot, % 35'i mutant, % 14'ü wild tip genotipe sahipti. İki grup arasında VEGF rs2010963 polimorfizmi genotip sıklıkları açısından istatiksel olarak farklılık saptanmadı (p=0,164). ANXA2 rs1033028 polimorfizmi için hasta grubunun % 49'4'ü heterozigot, % 29,2'si mutant, % 21,3'ü wild tip genotipe; kontrol grubunun % 45'i mutant, % 41'i heterozigot, % 14'ü wild tip genotipe sahipti. ANXA2 rs1033028 polimorfizminin genotip sıklıkları iki grup arasında farklı olmasına rağmen, bu farklılık istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,07). eNOS rs2070744, VEGF rs2010963, ANXA2 rs1033028 polimorfizmleri ile orak hücre anemisi komplikasyonları arasında istatiksel olarak ilişki saptanmadı. Sonuç: Orak hücreli anemide komplikasyonların gelişimiyle gen polimorfizmleri arasında ilişki saptanmamıştır. Orak hücreli anemide eNOS, VEGF ve ANXA2 gen polimorfizmlerinin komplikasyon gelişiminde rolünün anlaşılması için daha geniş araştırmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Orak hücreli anemi, gen, polimorfizm, eNOS, VEGF, ANXA2

AnemiAnemi-orak hücreliKomplikasyonlar+3
Güner Akgüner
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

LRG1 molekülünün sklerodermadaki rolü, skleroderma klinik bulgular ile kolerasyonu, TGFβ, VEGF, IL-6, TNF α düzeyleri ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızın amacı LRG1 molekülünün sklerodermadaki rolünü, skleroderma klinik bulgular ile korelasyonunu ve TGFβ, VEGF, IL-6, TNF‐α düzeyleri ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Metot: Prospektif çalışmanın örneklemi, Eylül 2020 – Eylül 2021 ayları arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji polikliniğinde SSc tanısı alan 40 hasta ve 40 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturdu. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı bireylerin serumunda LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri ölçüldü. Çalışmadan elde ettiğimiz bulgular istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. Hastaların LRG1 ortalaması 253,99±52,26, kontrol grubunda yer alan bireylerin LRG1 ortalaması ise 189,18±30,67 idi (p<0,001). Hastaların TGF-β ortalaması 548,95±588,93, kontrol grubunda yer alan bireylerin TGF-β ortalaması ise 310,68±101,80 idi (p=0,016). Hastaların TNF‐α ortalaması 180,40±142,31, kontrol grubunda yer alan bireylerin TNF‐α ortalaması ise 114,76±25,43 idi (p=0,003). Hastaların IL-6 ortalaması 44,58±36,05, kontrol grubunda yer alan bireylerin IL-6 ortalaması ise 28,53±6,56 idi (p=0,007). Hastaların VEGF ortalaması 747,96±562,36, kontrol grubunda yer alan bireylerin VEGF ortalaması ise 434,25±196,36 idi (p=0,022). LRG1 seviyeleri ile TNF-α arasında pozitif orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. SSc hastalarının LRG1 seviyeleri ile klinik bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Yapılan ROC analizi neticesinde SSc hastalarının tanısında serum LRG1 düzeyinin başarılı bir performansa sahip olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. LRG1 seviyeleri ile TNF-α arasında pozitif orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. SSc hastalarının LRG1 seviyeleri ile klinik bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. LRG1'in SSc patogenezindeki rolünün belirlenmesi için prospektif tasarımda ve geniş hasta kohortunda yapılacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, skleroderma, LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6, TNF‐α

Skleroderma-sistemikTransforme edici büyüme faktörü-betaTümör nekroz faktörü-alfa+2
İlknur Gökdemir
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarının optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) tanısı almış ve henüz anti-VEGF tedavisi başlanmamış olguların optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) kullanılarak kalitatif ve kantitatif özellikler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmasıdır. Bu kapsamda, yaş ve cinsiyet açısından benzer 90 yaş tip YBMD hastası ile 90 sağlıklı bireye ait OKTA verileri incelenmiştir. Hasta grubunun klinik ve demografik verileriyle birlikte, her iki grubun optik koherens tomografi (OKT) bulguları ve OKTA görüntüleri değerlendirilmiştir. Kalitatif analizde, makular neovaskülarizasyonlar (MNV) tanımlanmış iki farklı sınıflandırma sistemine göre sınıflandırılmıştır. Kantitatif analizde ise damar dansitesi ölçümlerine ek olarak Optical Coherence Tomography Angiography Vascular Analyzer (OCTAVA) yazılımı kullanılarak damar uzunluğu dansitesi, ortalama damar çapı ve dallanma noktası dansitesi parametreleri analiz edilmiştir. YBMD grubunda, yüzeyel kapiller pleksus (YKP), derin kapiller pleksus (DKP) ve koryokapillaris (KK) tabakalarında damar dansitesinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha düşük; dış retina (DR) tabakasında ise daha yüksek olduğu saptandı. Benzer şekilde, damar uzunluğu dansitesi, ortalama damar çapı ve dallanma noktası dansitesi parametreleri de YKP ve DKP tabakalarında, YBMD grubunda daha düşük bulundu. Yaş tip YBMD olgularında retina ve koroid damar yapısının sağlıklı bireylere kıyasla belirgin yapısal ve sayısal farklılık gösterdiği görülmektedir. Sonuç olarak, OKTA yöntemiyle elde edilen kantitatif parametreler retina vaskülarizasyonunun objektif biçimde değerlendirilmesine olanak sağlamıştır. Ek yazılımlarla elde edilen yeni parametrelerin, yaş tip YBMD olgularının izleminde potansiyel olarak yararlı biyobelirteçler olabileceği düşünülmektedir.

Makula dejenerasyonuRetina dejenerasyonuRetinal neovaskülarizasyon+2
Kübra Atay Dinçer
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçan karaciğer dokusunda Vasküler endotelyal büyüme faktör (VEGF) geninin ifadesi

Bu tezde deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanların karaciğer dokusunda vasküler endotelyal büyüme faktörü'nün (VEGF) gen ifadesini araştırmak amacıyla 20 adet dişi Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol grubu ve deneysel diyabet grubu olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Deneysel diyabet grubundaki sıçanlara kilogram vücut ağırlığı başına 50 mg streptozotosin (STZ), 0,01 M sitrat tamponu içerisinde (pH: 4,5) çözülerek karın içi uygulama yol ile tek doz verildi. Kontrol grubu sıçanlara ise STZ'nin çözüldüğü taşıt madde olan 0,01 M sitrat tamponu karın içi yolla tek doz uygulandı. STZ uygulamasının ardından 72 saat sonra sıçanların kuyruk veninden alınan kanlardan kan şeker ölçümü yapıldı ve açlık kan şekerleri 350 mg/dL ve üzerinde olanlar diyabetli kabul edildiler. STZ uygulamasından 21 gün sonra sıçanlar dekapite edilerek karaciğer dokuları alındı ve gerçek zamanlı PZR'de VEGF gen ifadesine bakıldı. Sonuçta diyabet ve kontrol grubu sıçanların karaciğer VEGF gen ifadesinde anlamlı bir fark bulunmadı.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselGen ifadesi+4
Selin Çelik
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda hızlı üst çene genişletmesi sonrası vasküler epitelyal büyüme faktörünün nano taşıyıcılarla uygulanması ile üst çene sutural bölgesinde oluşan değişikliklerin incelenmesi

Çalışmanın amacı, deneysel üst çene genişletmesi sonrasında altın nano taşıyıcılar ile uygulanan vasküler epitelyal büyüme faktörünün sıçanların üst çene sutural bölgesinde kemik remodelingine etkisinin histomorfometrik olarak incelenmesidir. Çalışmada, 14 haftalık, 250g ağırlığında 5 grup, toplam 30 adet Wistar cinsi sıçanın üst çeneleri, 0,014 inç çapında paslanmaz çelik telden hazırlanmış heliksli genişletme aygıtı kullanılarak transversal olarak genişletilmiştir. Genişletme işleminin 5. gününde laboratuvar şartlarında hazırlanmış altın nano-parçacıklar (AuNP) ve vasküler epitelyal büyüme faktöründen (VEGF) oluşan kimyasal yapıdaki solüsyon sıçanların üst keser dişleri arasından başlayarak palatinal sub-mukozal alana enjekte edilmiştir. Çalışmada 5 grup vardır ve bu grupların hepsinde üst çene genişletmesi yapılmıştır. Bu 5 grupta, enjeksiyonu yapılan kimyasallar farklıdır, bu kimyasallar; serum fizyolojik, AuNP, VEGF, AuNP ile VEGF?nin karışımı ve AuNP+Oligonükleotid+VEGF?dir. Enjeksiyonu takip eden 10. günde sıçanlar sakrifiye edilmişlerdir. Deneyin sonunda, sıçanların üst çeneleri diseke edilmiş ve histomorfometrik inceleme için histolojik kesitler hazırlanmıştır. Boyanan kesitler, Stereoinvestigator 7.0.5 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Hacim ölçümleri için Leica C Plan X10 objektif (NA = 0,22) kullanılmıştır. Yapılan çalışmada, izotonik serum fizyolojik enjekte edilmiş kontrol grubu ile AuNP, VEGF, AuNP+VEGF ve AuNP+Oligonükleotid+VEGF enjekte edilmiş deney grupları yumuşak doku, kemik dokusu ve total kemik hacmi açısından karşılaştırılmıştır. Grupların homojenitesini değerlendirmek için Levene testi yapılmıştır (p=0,216, p<0,05). Homojen dağılım gösteren grupların karşılaştırılmasında ANOVA testi ve gruplar arası ikili karşılaştırmalar için de Tukey testi kullanılmıştır. Çalışmanın histolojik değerlendirmesinde VEGF ve AuNP+VEGF grupları arasında ölçülen yumuşak dokuları ve kemik dokusunu içeren total hacim incelendiğinde, VEGF grubunda ölçülen total hacim miktarı AuNP+VEGF grubunda gözlenen total hacimden istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla bulunmuştur (p<0,05, p=0,028). AuNP ve VEGF grupları arasında, yumuşak dokuları ve kemik dokusunu içeren total hacim ve tek başına yumuşak doku hacmi karşılaştırmasında, VEGF grubunda ölçülen total hacim ve yumuşak doku hacmi, AuNP grubunda gözlenen total hacim ve yumuşak doku hacmi miktarından istatistiksel olarak anlamlı derecede fazladır (p<0,05, p=0,046), (p<0,05, p=0,046). VEGF ve AuNP+Oligonükleotid+VEGF grupları arasında, ölçülen yumuşak doku hacimleri açısından karşılaştırma yapıldığında VEGF grubunda, AuNP+Oligonükleotid+VEGF grubuna göre yumuşak doku hacminin istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla olduğu görülmektedir (p<0,05, p=0,046). Çalışmada elde edilen sonuçlar, VEGF?nin kemik gelişimini arttırdığını; ancak bu tezde anlatılan yöntem ile AuNP?ların VEGF?in hücre içine taşınmasında kullanılmasının kemik gelişimini arttırmadığını ve VEGF?in yumuşak doku gelişiminde önemli role sahip olduğunu göstermiştir.

AltınAlveolar kenar artırılmasıNanopartiküller+5
İbrahim Burak Aydın
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel nekrotizan enterokolit modelinde plasmidlere klonlanmış vasküler endotelyal büyüme faktör geninin iyileşme üzerine etkisi

Giriş: Nekrotizan enterokolit (NEK) yenidoğan döneminde mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir gastrointestinal acildir. Bu çalışmada amacımız plazmide klonlanmış insan VEGF-A geninin NEK oluşturulmuş yenidoğan ratlardaki etkinliğini araştırmaktır.Metod: 24 vistar albino yenidoğan rat 3 gruba (n=8) ayrıldı. Grup 1 sham grubu, grup 2, NEK oluşturulduktan sonra sadece plasmid verilen grup, grup 3 NEK oluşturulduktan sonra VEGF geni ile tedavi edilen grup. NEK CO2 odasında asfiksi oluşturularak ve soğuk stres kullanılarak meydana getirildi. Tüm ratlar NEK oluşturulduktan sonra 4. gün sakrifiye edildi. Barsak dokusunda oksidatif hasar ve inflamatuar parametreleri ve VEGF düzeyleri biokimyasal olarak çalışıldı. Histopatolojik olarak ise nekroz, epitelizasyon, inflamasyon parametreleri ve neovaskülarizasyon düzeyleri incelendi.Bulgular: Kolon dokusunda MDA ve NO düzeyleri Grup 3'te ( VEGF tedavi grubu) grup 2'ye göre (NEK grubu) anlamlı olarak farklı idi (P <0.05). Histopatolojik sonuçlar açısından da grup 3 grup 2'ye gore anlamlı olarak daha iyiydi.Sonuç: VEGF gen tedavisi vaskülarizasyonu artırarak kolonik oksidatif hasarı azaltmaktadır. Bu tedavi gelecekte NEK' in erken döneminde etkin olarak kullanılabilir.

Büyüme faktörleriEnterokolitGen tedavisi+2
Hande Özgün Karatepe
Yeditepe University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinanın iskemi-reperfüzyon hasarında bir anti-vegf ajan olan bevacizumab'ın etkileri

AMAÇ: Geçici iskemi ve reperfüzyon yaratarak iskemik bir retina modeli oluşturmak ve bu modelde bir VEGF antagonistinin anti-apoptotik ve olası nörodejeneratif etkilerini incelemek.GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, 18 adet, Wistar cinsi, albino, 4- 6 aylık, yaklaşık 200-300 gr. ağırlığındaki sıçanlar kullanıldı. Retina iskemisi derin anestezi sonrası göz içi basıncı yükseltilerek retinal arterden göze kan akımının engellenmesi ile sağlandı. Göz içi basıncı kornea yoluyla ön kamara girişi ile göze bağlanacak steril serum fizyolojik şişesinin yükseltilmesiyle arttırıldı. Göz içi basıncının yeteri kadar arttığı portatif göz içi basıncı ölçer (Tono-Pen) ile ölçüldü. Hedeflenen göz içi basıncı 90 mmhg'dı. Bu basınç 45 dakika boyunca devam ettirilip daha sonra reperfüzyona izin verildi. Oluşturulacak üç gruptan bir tanesine sadece iskemi uygulandı fakat anti-VEGF ajanı verilmedi. İkinci gruba ise iskemi oluşturulmadan iki gün önce intravitreal yol ile en sık kullanılan anti-VEGF ajan olan bevacizumab 0,05ml(1.25mg) dozunda verildi ve daha sonra iskemi modeli oluşturuldu. Son grup ise kontrol grubu olarak bırakılarak sadece kornea yoluyla ön kamara girişi yapıldı ama göz içi basıncı yükseltilmedi. Bir göze yapılmış olan enjeksiyonun muhtemel sistemik yolla diğer gözü de etkileyebildiği literatürde bahsedildiğinden her sıçanın tek gözü kullanıldı. İntravitreal enjeksiyon limbusun 2mm posterioründen superotemporal kadrandan orta vitreus boşluğuna 30 gaugeluk iğne kullanılarak steril şartlarda uygulandı. Enjeksiyon öncesi pupil dilatasyonu %0.5 tropikamid ve %2.5luk fenilefrin hidroklorid, topikal anestezi propakain HCL, sterilizasyon ise %5'lik povidon iyot konjonktivaya damlatılarak sağlandı.Ötanazi sonrası ise oluşturulmuş 6'şar üyeli 3 grup içinden her grup için ayrı ayrı 6 hayvan histomorfometrik 4 hayvan ise immünohistokimyasal ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Histomorfometrik olarak retina ganglion hücre sayısı optik dissektör yöntemi ile sayıldı, immünohistokimyasal olarak ise retina dokusunda hücre apoptozisi ve VEGF düzeyleri bakıldı.BULGULAR: Bevacizumab iskemi reperfüzyon hasarında retina ganglion hücre ölümünü ve apoptozu azalttığı görülmüştür. Bevacizumab büyük bir molekül olsa da koroidde de etkili olduğu ve bu dokudaki VEGF miktarını azalttığı tespit edilmiştir.TARTIŞMA: VEGF nörotrofik bir madde olsa da iskemi-reperfüzyon hasarında anti-VEGF bir molekül olan bevacizumab tedavisi apoptozisi azaltmaktadır.

BevacizumabReperfüzyonReperfüzyon lezyonu+3
Maryo Cenk Kohen
Yeditepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kornea neovaskülarizasyon modelinde bevacizumab ile ramucirumab'ın TRPM2 VE VEGF immünreaktivitesi üzerine etkisi

Kornea saydam ve avasküler yapısı ile uygun bir ön kırılma yüzeyi sağlamak için gereklidir. Kornea avasküleritesini korumak, kornea fizyolojisinin hayati bir özelliğidir. Fiziksel, kimyasal ya da patolojik travmalar sonucu ortaya çıkabilen korneal neovaskülarizasyon; düzensiz optik yüzeye, zayıflamış gerilme mukavemetine ve yetersiz bariyer işlevi ile fonksiyonel olarak ciddi görme kaybına yol açabilir. Çalışmamızın amacı; deneysel kornea neovaskülarizasyon modelinde topikal Bevacizumab ve topikal Ramucirumab'ın etkinliklerinin araştırılması, bu iki ilacın VEGF ve TRPM2 immünreaktivitesi üzerine etkisinin araştırılması ve topikal Ramucirumab'ın en etkin dozunun tespit edilmesidir. 42 adet Sprague Dawley cinsi ratlar rastgele olarak her grupta eşit sayıda rat olacak şekilde altı gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışında bütün gruplarda ratların sağ kornea santraline gümüş nitrat ile koterizasyon yapılarak yanık oluşturuldu. Grup I (kontrol)'e herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup II (KNV)'ye Dimetil Sülfoksit (DMSO) günde 2 defa uygulandı. Grup III' e 5 mg/ml topikal Bevacizumab damla günde 2 defa uygulandı. Grup IV'e 2.5 mg/ml, grup V'e 5 mg/ml, grup VI'ya 10 mg/ml topikal Ramucirumab damla günde 2 defa uygulandı. On dört günlük tedavi süresinin ardından, genel anestezi altında tüm ratların korneal fotoğrafları çekildi. Neovaskülarizasyon alanlarının tüm korneal yüzeye oranı belirlendi. Yeni damarlar ile kaplı kornea yüzeyinin tüm kornea alanına yüzdesi ölçülerek karşılaştırıldı. 14. günde anestezi altında dekapitasyon yapılıp gözler enükle edildi. Korneada VEGF, VEGFR-2, TRPM2 ve TUNEL boyama immün boyanması yapılarak histoskorlama yapıldı. 14. günde alınan kan örneğinden TAS ve TOS değerlerine bakıldı. Korneal neovaskülarizasyon alanlarının tüm korneaya yüzdesi, tedavi gruplarında KNV grubuna oranla daha düşük saptandı. VEGF, VEGFR-2 ve TRPM2 immünreaktivitesi kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KNV grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı gözlendi, KNV grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi fakat tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. TUNEL pozitifliği kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KNV grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi, KNV grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlmalı bir şekilde azaldığı gözlendi fakat tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Serum TAS düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KNV grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi, KNV grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı gözlendi fakat tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Serum TOS düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KNV grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı gözlendi, KNV grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi fakat tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Sonuç olarak korneal neovaskülarizasyon belirteci VEGF ve VEGFR-2 düzeylerinde azalma sağlaması ile Ramucirumab; korneal neovaskülarizasyon tedavisinde yeni bir ajan olarak kullanılabilir. Ayrıca çalışmada değerlendirilen TRPM2'nin anlamlı değişiminden dolayı, TRPM2'nin KNV yeni bir proanjiojenik faktör olabileceğini ve ramucirumabın daha ileri çalışmalar ile desteklenerek KNV tedavisinde yeni bir ajan olabileceğini düşünmekteyiz Anahtar kelimeler: Korneal neovaskülarizasyon, Bevacizumab, Ramucirumab

BevacizumabGöz hastalıklarıKornea+5
Mustafa Bülbül
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel diyabetik retinopati rat modelinde Bevacizumab ve Ramucirumab'ın etkisinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı; streptozosin ile oluşturulmuş deneysel diyabetik rat modelinde ramucirumab ve bevacizumab'ın etkisini karşılaştırmaktadır. Çalışmada 40 adet, 8-10 haftalık, Sprague Dawley cinsi erkek rat rasgele seçilerek her grupta 10 rat olacak şekilde dört gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney başında intraperitoneal (i.p) sadece 0,1 M sodyum-sitrat uygulandı. Sham, Bevacizumab ve Ramucirumab gruplarında deney başlangıcında 60 mg/kg dozunda streptozosin 0,1 M sodyum-sitrat tamponunda çözdürülerek i.p tek doz uygulandı. Sham grubuna deney sonuna kadar herhangi bir işlem yapılmadı. Bevacizumab ve Ramucirumab gruplarına deneyin 12. haftasının başında sırasıyla 2,5 mg/kg bevacizumab ve 8 mg/kg ramucirumab ip uygulandı. On iki hafta sonunda 28 rat dekapite edilip her iki gözleri enükle edildi. Sham grubu sıçanlarda retinada damar sayıları ve neovaskülarizasyon Kontrol, Bevacizumab ve Ramucirumab gruplarına göre önemli derecede artmıştı. Sham, Bevacizumab ve Ramucirumab gruplarında retinal ganglion tabakasında kapiller damarlarda hyanilizasyon bulgularına rastlandı. Sham grubu ile karşılaştırıldığında Kontrol, Bevacizumab ve Ramucirumab gruplarında VEGFA düzeyi istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p: 0.023, p: 0.020, p: 0.023). Sham grubu ile karşılaştırıldığında Kontrol, Bevacizumab ve Ramucirumab gruplarında SOD düzeyi istatistiksel anlamlı olarak daha fazlaydı (sırasıyla p: 0.002, p: 0.003, p: 0.002). Sham grubu ile karşılaştırıldığında Kontrol, Bevacizumab ve Ramucirumab gruplarında IL-1β düzeyi istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p: 0.002, p: 0.009, p: 0.025). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Bevacizumab ve Ramucirumab gruplarında IL-1β düzeyi anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p: 0.048, p: 0.013). TGFβ1 düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık görülmedi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular; deneysel diyabetik retinopati modelini oluşturduğumuzu göstermekte olup, ramucirumabın bevacizumaba göre histopatolojik ve biyokimyasal olarak DRP bulgularında daha iyi bir iyileştirme yaptığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Deneysel Diyabetik Retinopati, Anti-VEGF, Bevacizumab, Ramucirumab

BevacizumabDiabetes mellitusDiabetik retinopati+4
Sara Koylu Güngör
Fırat University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İntraepididimal trombositten zengin plazmanın koç spermasının kalitesi ve dondurulabilirliği üzerine etkisi

Koç spermatozoasının kalitesinde dondurma sonrası gözlenen yüksek düzeydeki hasar, spermatozoon membranındaki lipit kompozisyonunun diğer türlere göre farklı biyokimyasal yapıda olmasıyla ilişkilendirilmektedir. Membran lipit kompozisyonunun tam olarak şekillenmesi ve spermatozoanın olgunlaşması epididimal taşınma esnasında meydana gelmektedir. Bazı büyüme faktörleri kolesterol ve diğer lipit bileşenleri ile etkileşim içerisindedir. Trombositten zengin plazma (platelet-rich plasma, PRP) pek çok büyüme faktörünü yüksek düzeyde içermektedir. Bu çalışma intraepididimal PRP uygulamasının koçlarda spermanın kalitesi ve dondurulabilirliği üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmada bir yaşında yetişkin 12 Akkaraman koç, her birinde altı tane olacak şekilde kontrol ve PRP olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki hayvanlara 15 günde bir intraepididimal %0.9'luk sodyum klorür (NaCl), PRP grubundaki hayvanlara da otolog PRP uygulandı. Çalışma süresince her bir koçtan 15 günde bir altı ejakülat (ilk enjeksiyon zamanı hariç, son enjeksiyondan 15 gün sonrası dâhil) sperma örneği suni vajen yardımıyla alındı. Alınan her bir natif sperma örneğinin miktarı belirlendikten sonra yarısı rutin (motilite, yoğunluk, kinematik, morfolojik ve membran bütünlüğü) ve flow-sitometrik (mitokondriyal aktivite, apoptoz, ölü-canlı) spermatolojik analizler, oksidatif stres, yağ asidi ve kolesterol analizi için kullanıldı. Spermaların diğer yarısı ise dondurma-çözdürme işlemine tabi tutuldu. Dondurulmuş-çözdürülmüş spermalarda da rutin ve flow-sitometrik spermatolojik analizler, oksidatif stres, yağ asidi, kolesterol ve moleküler analizler yapıldı. İntraepididimal PRP uygulaması kontrole göre natif spermadaki membran bütünlüğü (HOS), total motilite, kinematik parametreler, yüksek mitokondriyal aktivite (YMA), glutatyon (GSH), glutatyon peroksidaz (GPx), katalaz (KAT), margarik asit, stearik asit, vaksenik asit, nervonik asit, α-linoleik asit ve dokosapentaenoik asit değerlerini artırırken, baş ve toplam anormalite, apoptoz, hasarlı akrozom oranları ile malondialdehit (MDA) düzeyini azalttı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında intraepididimal PRP uygulaması dondurulmuş-çözdürülmüş spermadaki HOS, total, progressif, hızlı motilite, eğrisel hız (VCL), doğrusal hız (VSL), ortalama yol hızı (VAP) oranları ile KAT, kolesterol, miristik asit, steroidogenik akut düzenleyici protein (StAR), 3-beta-hidroksisteroid dehidrojenaz 1 (HSD3β1), spermin katyon kanalları 1 (CatSper1), trombosit kökenli büyüme faktörü (PDGF), trombosit kökenli büyüme faktörü reseptörü (PDGFR) değerlerini artırırken, hasarlı akrozom ve MDA düzeylerini azalttı. Ayrıca PRP grubunun dondurulmuş-çözdürülmüş spermalarındaki CatSper2, 3 ve 4, geçici reseptör potansiyel melastatin 3 (Trpm3), geçici reseptör potansiyel vanilloid 5 (Trpv5) iyon kanalları, oar-miR-3958-3p ve oar-miR-125b mesajcı ribonükleik asit (mRNA) ekspresyonları ile CatSper3, HSD3β2 ve PDGFB protein ekspresyonlarında artış, bta-miR-22-3p ve rno-miR-494 mRNA ekspresyonları ile vasküler endotelyal büyüme faktörü A (VEGFA) ve dönüştürücü büyüme faktörü β1 (TGFβ1) protein ekspresyonlarında da azalma gözlendi. Sonuç olarak, yetişkin koçlara inraepididimal PRP uygulamasının hem natif spermanın kalitesi hem de dondurulabilirliği üzerine faydalı etkilerinin olduğu kanaatine varıldı.

Transforme edici büyüme faktörleriTrombositten zengin plazmaVasküler endotel büyüme faktörleri
Serap Dayan Cinkara
Fırat University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Koçlarda intratestiküler trombositten zengin plazma uygulamasının testiküler gelişim ve sperma kalitesi üzerine etkisi

Trombositten zengin plazma (PRP) birçok büyüme faktörünü içeren plazma komponenti olup, üremeyle ilgili etkilerinin olduğu da ileri sürülmektedir. Bu çalışma koçlarda intratestiküler PRP uygulamasının testiküler gelişim ve sperma kalitesi üzerine etkilerini incelemek amacıyla yapıldı. Çalışmada 2 aylık 32 baş Akkaraman ırkı erkek kuzu kullanıldı. Kuzuların 16 tanesine serum fizyolojik (kontrol grubu), diğer 16 tanesine de intratestiküler otolog PRP (deney grubu) uygulandı. İntratestiküler uygulamalar Haziran-Mart ayları arasında 10 ay boyunca ayda bir kez yapıldı. Her iki grupta Temmuz ve Nisan ayları arasında 10 ay boyunca aylık testosteron, testislerin morfometrik ölçümleri, spermatik kord doppler ultrasonografi ölçümleri yapıldı. Kontrol ve deney grubundan ayda bir olmak üzere toplamda 20 hayvan kastre edildi. Kastre edilen hayvanların testislerinde; kolesterol, yağ asitleri, oksidatif stres, histolojik, immunohistokimyasal ile moleküler analizler gerçekleştirildi. Sperma vermeye alıştırılmış toplam 14 (her bir grupta 7) hayvandan 6 hafta boyunca (Şubat sonu-Nisan ortası) haftada bir alınan spermalarda ereksiyon süresi, rutin spermatolojik, flow-sitometrik, kolesterol, yağ asitleri, oksidatif stres ile moleküler analizler yapıldı. Testiküler analizlerde kontrole kıyasla PRP grubunda; Aralık'taki skrotal kalınlık, Nisan'daki testis uzunluğu, Ekim'deki kan akım hacmi, ortalama GSH, GPx, behenik asit, nervonik asit değerleri, Catsper2, Catsper4, Kcnj11, TRPM3 ve TRPM7 mRNA ekspresyonları, seminifer tubül çapları, germinal hücre tabakası kalınlıkları, Western blot ile ölçülen TGFβ1, VEGFA, FGF10, PDGFB, FSHR, LHR ve LC3II protein ekspresyonları, Eylül ayı ve ortalama VEGF ile Eylül, Kasım ve Nisan aylarındaki TGFβ immunoekspresyonlarında önemli artış, buna karşın spermatik korddaki direnç indeksi, MDA düzeyi ve apoptotik Bax protein ekspresyonunda önemli azalma ile birlikte spermatojenik aktivitenin daha erken dönemde başladığı gözlendi. Sperma analizlerinde kontrole kıyasla PRP grubunda; total ve progresif motilite, yoğunluk, HOST, VCL, VSL ve VAP değerleri, GPx aktivitesi, undesilik asit ve palmitik asit oranları, ELISA analizlerinde StAR, HSD3β1, CatSper1, IGF1, TGFβ, VEGF ve PDGFR düzeyleri, qRT-PCR analizlerinde CatSper4 mRNA ekspresyonu ve Western blot analizlerinde VEGFA, PDGFB, TGFβ1, FGF10 ile HSD3β2 protein ekspresyonlarında önemli artış, buna karşın MDA düzeyi, hsa-miR-29a, hsa-miR-148a, hsa-miR-152, oar-miR-200a, hsa-miR-374, hsa-let-7a, oar-miR-10b ve hsa-miR-19b mRNA ekspresyonlarında önemli azalma gözlendi. Sonuç olarak, koçlara 2 aylık yaştan itibaren 10 ay boyunca aylık intratestiküler PRP uygulaması, testiküler gelişime, spermatogenezisin başlaması ve devam ettirilmesine, spermanın morfo-fonksiyonel ve moleküler yapısına olumlu etki etmektedir. PRP'nin bu etkisinin içeriğindeki zengin büyüme faktörleri sayesinde olduğu kanaatine varılmıştır.

Transforme edici büyüme faktörleriTrombositten zengin plazmaVasküler endotel büyüme faktörleri
Aslıhan Çakır Cihangiroğlu
Fırat University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti vasküler endotelyal büyüme faktörü bevucizumab'ın nazal polipozis ve nazal mukoza üzerine etkileri

Amaç: Nazal polipozis prevalansı yüzde bir ile yüzde dört arasında değişmektedir Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır. Doku kültür çalışmalarında vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) nazal polipoziste ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. VEGF'nin angiogenezisi ve kapiller permeabiliteyi artırdığı gösterilmiştir. Hastalığın tedavisinde tıbbi ve cerrahi birçok yöntem denenmesine karşın halen nüksler görülebilmektedir. Nazal mukoza hastalıklarından inatçı epistaksislerle seyreden herediter hemorajik telenziektazide de anti-VEGF kullanımı bildirilmektedir. Çalışmamızın hipotezi, anti-VEG'nin neovaskülarizasyonu azaltarak nazal polip oluşumunu ve gelişimini önleyebileceği öngörüsüne dayanmaktadır. Bu maksatla hücresel immünitesi baskılanmış deney hayvanı (fare) modeli kullanıldı. İlacın nazal polipoziste etkinliği incelenirken, nazal mukoza üzerindeki etkilerini ve sistemik yan etkilerini de araştırmayı amaçladık. Yöntem: İnsanlardan elde edilen normal nazal mukoza ve nazal polip dokuları zenogreft yöntemiyle hücresel immünitesi olmayan Nude CD-1 farelere implante edildi. Sekiz fareden oluşan birinci grup kontrol grubu olarak alındı ve herhangi bir ilaç uygulanmadan nazal polip ve nazal mukoza örnekleri implante edildi. Sekiz farelik ikinci gruba sistemik (intraperitoneal) anti-VEGF bir ilaç olan (bevacizumab) uygulandı, üçüncü sekiz farelik gruba sadece nazal polip dokusu implante edildi ve ilacı polip üzerine uygulamayı sağlayan Alzet pompası ile topikal bevacizumab uygulandı ve son 8 farelik gruba sadece nazal mukoza implante edilerek Alzet pompası ile topikal olarak bevacizumab uygulandı. Tüm gruplardaki hayvanlar implantasyonu izleyen altıncı haftanın sonunda sakrifiye edilerek implante edilen polip ve nazal mukoza dokuları ve iç organ örnekleri çıkarılmak suretiyle histopatolojik inceleme için gönderildi. Bulgular: Bu çalışma ile, nazal polipozisin patogenezinde önemli rol oynayan bir mediatör olan VEGF'nin antagonisti bevucizumab'ın hücresel immünitesi işlevsiz olan fare modelinde nazal polipleri kontrol dokularına göre histolojik ölçütlete göre istatistik olarak anlamlı ölçüde gerilettiği gösterilmiştir. Bu etki, ilacın parenteral (i.p) kullanımı ile topikal kullanımında olduğundan daha belirgindir. Nazal mukoza ve polip üzerindeki etki mekanizmasının yeni damar oluşumunu azaltması ve dokuyu stabilize etmesine dayanıyor olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer yandan, ilacın akciğer, karaciğer, mide ve böbreklerde işlev bozukluğu yapmayan toksisite bağlantılı minimal değişiklikler yaptığı saptanmıştır. Sonuç : Elde ettiğimiz sonuçlar, bevucizumab'ın tedavisi zor bir hastalık olan NP'de öncelikle topikal formda, insanlarda denenmeyi hak ettiği ve hastalığın tedavisinde önemli gelişmelere yol açabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızın bir diğer sonucu da immün sistemi baskılanmış deney hayvanı modelinin muhtelif kimyasalların hem topikal hem de sistemik preparatlarının etki ve yan etkilerinin test edilmesinde uygun bir model olarak kullanılabileceğini teyit ediyor olmasıdır.

BevacizumabBurunNazal mukoza+2
Onur Erdoğan
Kütahya Dumlupınar University
2016
00

Related subjects