International security
149 theses under this subject heading
Arktika Bölgesi'nin uluslararası güvenlik çerçevesinde incelenmesi
İklim krizi günümüzün en önemli sorunlardan biri haline gelerek, insanlık için büyük riskler oluşturmaktadır. Arktika Bölgesi de iklim krizinden etkilenecek olan bölgelerin başında gelmektedir.Bu çalışmanın amacı Arktika Bölgesi'nin uluslararası güvenlik çerçevesinde kuramsal tartışmalarla çevre, enerji, ekonomik, siyasi ve askeri konularda incelenmesidir. Bu amaçdoğrultusunda ilk olarak "Uluslararası Güvenlik Kuramları" başlığı altında, güvenlik kavramının gelişimi incelenmekte, bölgedeki çeşitli faaliyetler üzerinde durulmaktadır. Ardından uluslararası güvenlik kuramları incelenmektedir. İkinci olarak "Arktika Bölgesi" başlığı ile bölgenin coğrafi tanımı yapılmakta, bölgenin stratejik önemine değinilmekte ve bölge devletlerinin anlaşmazlıkları incelenmektedir. Son olarak "Uluslararası Güvenlik Çerçevesinde Arktika Bölgesi" başlığı ile bölge devletleri, bölge dışı devletler ve uluslararası kuruluşların bölgedeki güvenlik politikalarına değinilmektedir. Ardından Neorealizm, Neoliberalizm, Kopanhag ve Aberystwyth Ekolü gibi uluslararası güvenlik kuramları aracılığı ile bölge güvenliği incelenmektedir. Bu çerçevede bu çalışma, Arktika Bölgesi sahip olduğu potansiyel kaynak zenginliği ile bir yandan ilgili devletler için rekabet unsuru oluştururken, diğer yandan bölgesel ve küresel açıdan uluslararası sistemde güvensizlik ortamı yaratmaktadır hipotezine dayanmaktadır. Hipotezi doğrulamak için şu sorulara yer verilmiştir: Bölge hangi kaynaklara sahip ve ne tür bir güvensizlik ortamı yaratıyor? Bölgesel ve küresel risk ve tehditler nelerdir? Bu risk ve tehditlerden etkilenen aktörler kimlerdir? Arktika Bölgesi'nde uluslararası güvenlik kuramlarından yola çıkılarak ne tür bir barış ortamı sağlanabilir?
Suudi Arabistan'ın güvenlik algısı ve dış politikasının değişimi (2010-16)
Geleneksel olarak dış politikasında yumuşak güç unsurlarına başvuran, bölgesel rakipleri ile askeri karşıtlıklardan kaçınan, çatışan taraflar arasında arabuluculuğu önceleyen, maruz kaldığı tehditleri önlemek için ABD güvenlik garantilerine yaslanan İbn Suud rejiminin, Arap Baharı sürecinde bu geleneksel dış politikasından radikal bir şekilde uzaklaştığı gözlemlenmiştir. Bu süreçte rejimin dış politikasında yaşanan radikal değişim küresel, bölgesel ve ulusal düzlemde yaşanan gelişmeler ile bağlantılıdır. ABD'nin rejime sağladığı güvenlik garantilerinde yaşanan azalma, bölgesel aktörlerin rejimi tehdit eden politikaları ve rejimin gücünde meydana gelen nispi artış İbn Suud rejimini Arap Baharı sürecinde iddialı bir dış politikaya yönelmesine yol açmıştır. Rejim, bu süreçte bölgesel rakiplerinden kaynaklı tehditleri tırmandırmayı seçerek doğrudan askeri müdahalesi için bir gerekçe oluşturmuş, bölgesel çıkarlarını genişletmek için askeri güce başvurmayı da içeren çatışmacı bir dış politikaya yönelmiştir. Yeni dönemde geliştirdiği doğrudan askeri müdahaleye dayanan dış politikasını devam ettirebilmek için bölgesel aktörler arasında askeri oluşumlara liderlik etmeye, güvenliğini çeşitlendirmeye ve askeri/endüstriyel kapasitesini mümkün olduğunca arttırmaya çalışmıştır. İbn Suud rejimi, Arap Baharı sürecinde takip ettiği bu iddialı dış politika ile rejimine yönelik tehdide yol açan devletleri ve devlet dışı aktörleri dengelemeyi ve bölge genelinde oluşan güç boşluklarından da yararlanarak jeopolitik nüfuzunu genişleterek Ortadoğu bölgesinde liderlik rolü oynamayı hedeflemiştir.
İnsansız hava araçlarının Türkiye'nin güvenlik konseptinin belirlenmesindeki etkileri
Bu çalışma, yeni yüzyılın gelişen askeri teknoloji ürünlerinden birisi olan silahlı ve silahsız insansız hava araçlarının (SİHA ve İHA), zaman içerisinde konvansiyonel silahların yerini almaya başlamasıyla birlikte gelinen noktada önemini ortaya çıkarmayı amaçlamıştır. Bu amacın belirlenmesinde Türkiye'nin ve üçüncü taraf ülkelerin gerçekleştirdiği operasyonlar kapsamında S/İHA'ların terörle mücadelede, Suriye Operasyonlarında (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı Harekatları), Akdeniz ve Ege Denizi'nde, Libya İç Savaşı'nda, II. Karabağ Savaşı'nda ve Ukrayna Savaşı'ndaki kullanımları ile birlikte genel kabule göre elde ettikleri başarılı sonuçlar etkili olmuştur. Bu bağlamda tezin araştırma konusu, Türkiye'nin güvenlik konseptinin Neorealizmin güç ve güvenliğe bakış açısıyla incelenmesidir. Belirlenen ihtiyacın giderilmesi adına nasıl bir süreç izlenildiği ve bu sürecin sonunda geliştirilen S/İHA'ların, yeni güvenlik konsepti kapsamında hangi amaçlarla ve nasıl kullanıldığı ofansif neorealist bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Buna göre, Türkiye'nin yeni yüzyıl ile birlikte güvenliğini sağlamak adına geliştirdiği askeri teknolojinin dış politikasına da etki ettiği iddia edilmektedir. Türkiye'nin coğrafi olarak çok sayıda çatışma noktasında bulunması nedeniyle güç ve güvenlik temelinde askeri kapasitesini üst düzeyde tutma zorunluluğu bulunmaktadır. Çalışma kapsamında yapılan inceleme neticesinde Türkiye'nin öncelikle askeri kapasite artırımı için S/İHA gibi teknolojik askeri araçları, müttefikleri aracılığıyla temin etmek istediği tespit edilmiştir. Ancak bu ihtiyaç Türkiye'nin müttefikleri tarafından çeşitli askeri, politik ve ekonomik nedenlerden dolayı giderilememiştir. Bu nedenle kendi iç kaynakları ile bu ihtiyacı karşılamak zorunda kalmış ve başarılı sonuçlar elde etmiştir. Nihayetinde, Türkiye'nin kendi imkanları ile başta S/İHA tekonolojisi olmak üzere askeri kapasite artırımını sağlaması, güvenlik konseptinde anlamlı bir değişime yol açmış ve yeni konseptin ofansif neorealist bakış açısıyla değerlendirilebileceği bu çalışma kapsamında elde edilen temel bulgu olmuştur.
İnsan ticaretiyle uluslararası mücadelede Türkiye'nin rolü
İnsan ticareti, köleliğin modernize edilmiş bir biçimidir. Küreselleşmenin de etkisiyle 20. yüzyılın sonlarında uluslararası ilişkiler sisteminde ulusal ve uluslararası güvenliği tehdit eden birçok faktör devreye girmiştir. Bu tehdit faktörlerinden biri de insan ticaretidir. İnsan ticareti uluslararası toplum tarafından uluslararası nitelikte bir suç olarak kabul edilmektedir. Bu suça karşı uluslararası işbirliği başlatılmış olup henüz yeterli ve etkili bir noktaya ulaşmamıştır. Devletler, insan ticaretiyle mücadeleyi amaçlayan ulusal alanda da çeşitli düzenlemeler ve kurumlar oluşturmaya çalışmaktadır. Özellikle transit ülke konumunda olan Türkiye'nin de insan ticaretiyle mücadele amacıyla iç mevzuatında düzenlemeler yaptığı, uluslararası alanda kabul edilen insan ticaretine dair sözleşmelere taraf olduğu, ulusal bazda çeşitli kurumlar geliştirdiği ve uluslararası kuruluşlarla da ortaklıklar oluşturduğu görülmektedir. Bu çalışmada, insan ticaretine karşı mücadelede Türkiye'nin ulusal alanda attığı adımların yanı sıra uluslararası toplumla işbirliği çabaları incelenmekte ve özellikle insan ticaretinin Türkiye'nin ulusal ve bölgesel güvenliğine verdiği ve vermeye devam edeceği iddia edilen zarar analiz edilmektedir.
Ulusal güvenlikte ve dış politikada bir enstrüman olarak savunma sanayii: Türkiye örneği
Devletler, bir üst otoritenin olmadığı uluslararası sistemde varlıklarını korumak ve güçlü bir şekilde devam ettirmek için kendi kapasitelerine dayanmak zorundadır. İçerisinde nüfus, doğal kaynaklar, fiziki altyapılar gibi birçok olguyu barındıran kapasitenin güvenlik sorunları karşısında en önemli enstrümanı ise askeri güçtür. Tarihsel süreçte insanın kas gücü, insanın kullandığı hayvan gücü gibi unsurların oluşturduğu askeri güç, yirminci yüzyılla beraber teknolojiyi merkeze alarak her geçen gün niceliğin yerini niteliğin aldığı bir dönüşüm süreci geçirmiştir. İnsanın karşısında teknolojinin olduğu bu dönüşüm 1945 yılında kullanılan atom bombaları ile sembolik olarak zirveye ulaşmıştır. Bu aşamadan sonra askeri güç içerisinde insanın kas gücü her geçen gün önemini yitirirken, insanın beyin gücü teknolojiyi üretebilen ve kullanabilen unsur olarak önem kazanmaya devam etmiştir. Askeri gücün dönüşümünün yaşandığı bu zaman diliminde devletlerin güvenliklerini nasıl sağlayacağı üzerine çalışan neorealist teorisyenler arasında savunmacı ve saldırgan realizm ayrımı meydana gelmiştir. Bu ayrımın merkezinde ise "ne kadar güç yeterlidir?" sorusu bulunmaktadır. Silahlanmanın ne kadarının yeterli olduğu sorusu güvenlik ikilemi bağlamında değerlendirildiğinde büyük öneme sahiptir. Mevcut tartışmanın başladığı 1970'li yıllarda dünyada silah endüstrisine sahip devlet sayısının az olması, teknoloji üretme ve teknolojiye ulaşmanın günümüzdeki kadar kolay olmaması, devletlerin ne kadar silahlanması gerektiği noktasında silahın kaynağının göz ardı edilmesini kolaylaştırmaktadır. Fakat Soğuk Savaş sonrasında teknolojiye ulaşımın ve kullanımının kolaylaşması ile neorealist teorisyenler arasında yapılan bu tartışma doğru soru etrafında ele alınmakla beraber, silahlanmanın kaynağını göz ardı ettiği için eksik kalmakta ve sadece elde bulunan askeri güç üzerinden tartışmanın yapılması durumunda yanlış sonuçlara götürebilmektedir. Gelişen savunma sanayinin güvenlik ve dış politikaya etkisi ise farklı katmanlarda ve birçok şekilde olmaktadır. Savunma sanayiinin bir devlete sağladığı ilk getiri, gerçek askeri kapasitesini göstermesi sebebiyle karar alıcıların güvenlik yanılsamasından çıkarak devletin kapasitesine uygun kararlar alabilmesinin temelini oluşturmasıdır. Muharebe esnasında dış alım yoluyla tedarik edilen askeri sistemlerin hedef alınması durumunda, yerine yenilerinin konulması bir yana idameye devam ettirilebileceği dahi şaibelidir. Bu nedenle savunma sanayii bir devlete muharebe ortamında hangi kapasitesinin sürdürülebilir olup olmadığını açık bir şekilde göstermektedir. Bu durumun dış politikaya yansıması iki boyutludur. Öncelikle kapasitenin doğru algılanması aynı zamanda dış politikada alınan risklerin de doğru hesaplanmasını beraberinde getirecektir. Öte yandan devletin askeri kapasitesinin kendi savunma sanayiine dayanması, doğru politikalarla birleştirildiğinde hasım devlet için dış tedariğe kıyasla hesaplanması zor bir girdi olarak caydırıcılığı arttıracaktır.
Uluslararası sistemde güvenlik anlayışı ile iktisadi ilişkilerin enerji kaynakları bağlamında analizi ve Hazar bölgesi örneği
ÖZET Soğuk Savaş sonrası dönem için, güçlü devletlerin sadece askeri kuvvetleri ile her şeyi yapamayacakları, uluslararası sisteme yön veren bir etkililiğe sahip olmanın, ekonomik geleceğini garantilemekten geçtiği bir anlayışa doğru değişim yaşanmaktadır. Bu çerçevede, uluslararası düzeyde meydana gelen tüm çatışmaların kıt olan kaynakların paylaşımı mücadelesinden kaynaklandığı, kaynak kıtlığı ile ekonomik güvenliği ve dolayısıyla ülke güvenliğini eş tutan bir bakış açısı ile devletlerin, ekonomik varlıklarının ve bu varlıklara dayalı güvenlik stratejilerinin giderek daha önemli bir hale gelmekte olduğu tespit edilebilir. Çalışmanın birinci bölümünde uluslararası sistemin teorik çerçevesi araştırılırken güvenlik ağırlıkta teorik yapılanmalar incelenmekte, uluslararası ilişkiler sistemi ile ilgili kavramsal inceleme yapılırken, aynı zamanda Dünya Savaşları ve sonrasında uluslararası sistemi meydana getiren güçlerin güvenlik algılaması ile oluşan uluslararası politik teorilerin güvenlik yapılanmaları hakkında tespitler yapılmaktadır. Soğuk Savaş sonrasının güvenlik yapılanmaları analizinin yapıldığı ikinci bölüm, iki alt bölümden oluşmaktadır. Birinci alt bölümde Soğuk Savaş dönemi çözülüşünün hemen sonrası uluslararası sisteme getirdiği yeni yapılanmalar ile ilgili analizler yapılmaktadır. Bu bölümün ikinci alt bölümü ise, Körfez Savaşları ve 1 1 Eylül terörist saldırılan ile uluslararası hegemonyanın enerji kaynaklan temelinde nasıl oluşmaya çalıştığı yönünde yapılan incelemelerle ilgilidir. Çalışmanın üçüncü bölümünde, enerji kavramının iktisadi analizi gerçekleştirilirken, sanayileşme tarihi açısından enerji kaynaklan irdelenmekte ve günümüze kadarki süreç incelenmektedir. Ekonomik gelişimin enerji kaynaklan ile olan pozitif yöndeki ilişkisi, enerji rezerv-üretim-tüketim istatistikleri bölümünde verilen ayrıntı grafik ve tablolar aracılığı ile ortaya konmaya çalışılmaktadır. Nihayet dördüncü bölümde, Hazar enerji kaynaklarının mevcut potansiyeli ve dünya enerji gereksiniminin karşılanabilir düzeyleri ile birlikte karşılaştırmalı bir analiz yapılmış, Hazar'ın enerji kaynaklarının geliştirilmesinde ve tüketim bölgelerine ulaştırılmasında ortaya çıkan Hazar'ın statüsü ve boru hattı sorunları ayrıntılarıyla incelenmiştir. Hazar Denizi'ne komşu ülkelerden Hazar'ın enerji kaynaklan açısından önem taşıyan üç ülke Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan'ın enerji kaynakları ve bu kaynakların nakli sorunları ile birlikte yürütülen enerji-politik mücadele, bölge ve bölge dışı aktörlerin stratejileri ile birlikte ele alınarak incelenmiştir.
Savunma ve iç güvenlik alanında özel askeri danışmanlık şirketleri ve uluslararası güvenlik
Askeri ve güvenlik işlevlerinin yaygın olarak dış kaynak kullanımı son yıllarda önemli bir olgu haline gelmiştir. Gelişen bu yeni endüstri, doğası gereği ulus ötesidir ve çok hızlı bir şekilde büyümektedir. Özel askeri endüstrinin yükselişi çeşitli müşterilere askeri ve güvenlik alanında hizmetler sunan özel askeri şirketlerin, Soğuk Savaş sonrası dönemde net kurumsal yapılar olarak ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Paralı asker kavramının olumsuz çağrışımı nedeniyle günümüz özel askeri şirketleri kendilerine meşru bir kamu rolü edinebilmek adına tüzel kişiliklerini dönüştürmüş, devlet kurumları ve uluslararası kuruluşlar için bir dizi askeri ve güvenlik hizmetleri yürüterek daha görünür hale gelmiştir. Özel askeri danışmanlık şirketleri, özel askeri endüstrisi içerisinde ordunun temel misyonuna en yakın hizmet sağlayıcı sektördür. Cephe hattı savaşına doğrudan katılmayan, savunma ve iç güvenlik alanında hizmet sunan özel askeri danışmanlık şirketleri, müşterilerine stratejik tavsiyeler, eğitim ve operasyonel hizmetler sunarak stratejik ve taktik ortamlarını yeniden şekillendirebilmekte, askeri yetenek ve kabiliyetlerde dönüştürücü bir kazanım yaratabilmektedir. Günümüzde çoğu özel askeri şirket danışmanlık alanında hizmet vermektedir. Başarısız devletler silahlı kuvvetlerinin yeniden yapılandırılmasında özel askeri danışmanlık şirketlerinden hizmet talep ederken, güçlü devletler için bu şirketler dış politika hedeflerinin yürütülmesinde uygun maliyetli ve politik çözümler sunmaktadır. Özel askeri danışmanlık şirketlerinin savunma politikaları üzerindeki dolaylı etkileri, bilgi analizi ve düzenleme yetkisi pratik güvenlik gündemini belirleme gücünü giderek artırmaktadır. Bu çalışmada, tematik olarak özel askeri danışmanlık şirketlerinin hizmet kapsamını, rollerini, merkezi olan devletle olan ilişkilerini ve bu bağlamda uluslararası güvenliğe olası etkileri incelenmiştir. Bu nedenle etki alanları, faaliyetleri ve kurumsal yapılarına odaklanılmış özel askeri danışmanlık şirketlerinin kapsamlı ve yapısal analizine dayalı bir araştırma sunulmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada tarihsel, betimsel araştırma yöntemleri ile belgeye dayalı veri analizi yapılmıştır.
Birleşmiş Milletler barış misyonlarının uluslararası çatışmaların çözümündeki rolü: UNFICYP, UNIIMOG ve UNSMISörnekleri
BM örgütünün en temel görevi; uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumaktır. Bu görevi doğrultusunda, uluslararası güvenliği tehdit eden durumlarda çeşitli yöntemlerle soruna müdahale etmektedir. BM barış gücü misyonları, BM'nin çatışma çözümü yöntemleri arasında önemli bir yere sahiptir. BM Güvenlik Konseyi'nce görevlendirilen barış gücü misyonları, çatışan taraflar arasında konuşlandırılan çok taraflı güçlerdir. Fakat her çatışma alanında faaliyetleri ve sorunun çözümüne etkileri aynı olmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; BM barış gücü misyonlarının uluslararası çatışmaların çözümündeki rolünü araştırmaktır. Çalışmada, BM barış güçlerinin uluslararası çatışmaların çözümündeki rolü, üç örnek olay çerçevesinde incelenmiştir. UNFICYP, UNIIMOG ve UNSMIS örneklerinin karşılaştırılarak BM barış gücü misyonlarının hangi durumlarda daha etkin olduğu açıklanmıştır. Çalışmada varılan sonuç ise bir barış gücü misyonunun başarısını etkileyen en önemli unsurların, uluslararası toplumun ve çatışan tarafların desteğine sahip olmasıdır. Nitekim UNIIMOG, uluslararası toplumun ve çatışan tarafların ortak barış isteği ile oluşturulmuş, bahsi geçen diğer örneklere kıyasla daha başarılı olmuştur.
Uluslararası göç ve güvenlik ilişkisinin eleştirel bir analizi
Bu tez, bugün yarım asırdan fazla bir süredir var olan uluslararası mülteci rejiminin varlığına rağmen devletlerin mülteci krizlerini kendi çıkarları çerçevesinde nasıl yönetebildiğini 2020 yılında Türkiye-Yunanistan sınırında yaşanan mülteci krizi üzerinden analiz etmiştir. Tezin iki temel argümanı vardır. İlki devletlerin kitlesel göç hareketleri ile karşılaştıklarında ulusal çıkarlar çerçevesinde göçü insani boyutu ve hukuki sorumluluğunu ikinci plana atarak güvenlikleştirdiğidir. İkincisi ise 1951 yılında imzalanan Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme (Cenevre Sözleşmesi) ve Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü'nün yapısal sorunlarının da bu duruma meşru imkân sağlamasıdır. Türkiye-Yunanistan mülteci krizi özelinde uygulanan politikalar ise devlet çıkarlarının yanında uluslararası mülteci rejiminin yapısal sorunları çerçevesinde şekillenmiştir. Çalışmada, vaka analizi yöntemi ile birincil kaynaklar yanında ikincil kaynaklar olarak kitap, makale, rapor ve haberler kullanılmıştır.
Intractable conflicts and logic of attack: ungoverned spaces in Somalia and implication on national and regional security
The situation in Somalia has over the last three decades transformed rapidly from a domestic conflict into a regional security crisis characterized by terrorism, cross border kidnappings, human trafficking, piracy, migration and assassinations. While there is growing concern over the conflict's impact on the region, the humanitarian situation in the country which has seen the death of over half a million people and millions others displaced often overshadow academic research conducted in the region and preoccupy efforts of peace ambassadors. This thesis aims to examine how and why the situation in Somalia affects domestic and regional security in the Horn of Africa. The study adopts a qualitative study approach by interrogating official government reports, academic and media publications as well as documents from non -governmental organizations. It uses information from various conflict reporting databases to analyze the trend and actors involved in attacks within Somalia and the region. The thesis consists of six chapters, it begins by examining the Somalian conflict within the context of complexity and ungoverned space theories. In this chapter the methodology adopted in the study is also discussed in detail. The second chapter examines the clan configuration among Somali communities and the origins of 'soft -bond' networks which have shaped the nature of the conflict. The third chapter of the thesis explores the colonial and historical origins of instabilities in Somalia as well as the history of peace efforts and why they failed. In chapter four, I asses the complexity of the conflict in Somalia and discuss the logic of attack and the transformation of the conflict over the years. Chapter five discusses the implications of the Somalian conflict on national and regional security, while chapter six which is also the findings section discusses the nexus between the Somalian conflict and the socio -economic, political and cohesion aspects of the society. The study argues that the impact of the situation in Somalia on the region is aggravated by three issues often overlooked. One is the emergence of ungoverned spaces in the country that allows criminal groups to recruit, train and carry attacks within and outside the country. Second is the transformation of the conflict itself from a civil war into organized crime making the situation intractable. This has not only continued to pose serious security threats to Somalia and her neighboring countries but also undermined peace efforts as perpetuators of these criminal activities continue to benefit from the instability in the country. The third element that has made the conflict adopt a regional dimension is the perception of the involvement by regional countries in the crisis which continues to influence the logic of attack in the country. The study identifies these three issues as critical barriers to peace in the Horn of Africa.
TE-SAT raporları çerçevesinde Avrupa Birliği'nin terörizm olgusuna bakışı
Bir olgu olarak terörizm, insanlık tarihi kadar eskidir. 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi (DTM) ve Pentagon binasına yönelik düzenlenen terör saldırıları ile birlikte terörizm, küresel bir boyut kazanmıştır. 1960 ve 1970'li yıllardan itibaren ise bu olgu, hem Avrupa hem de Avrupa Birliği (AB) için de ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Bu olgu, tüm insanlık için küresel bir tehdit olarak günümüzde de varlığını sürdürmeye devam etmektedir. 11 Eylül saldırılarından önce, AB ve üye devletleri, terör tehditlerine karşı tam anlamıyla hazırlıklı değillerdi. Ancak, 1990'lı yıllardan sonra AB üye devletleri arasında terör konusunda iş birliği ve koordinasyonu sağlamak amacıyla AB tarafından "Avrupa Birliği Kolluk Kuvvetleri İş Birliği Ajansı (Europol)" kurulmuş ve bu kurum, 1999 yılında tam anlamıyla faaliyete geçmiştir. AB, Madrid (2004) ve Londra (2005) terör saldırılarının ardından yeni, potansiyel ve küresel terör tehditleriyle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu tür tehditlerin üstesinden gelebilmek için AB bir araç olarak çeşitli stratejiler, programlar, planlar ve belgeler geliştirmiştir. AB'nin terörle mücadele politikalarındaki temel araçlarından biri ise, Europol tarafından 2007 yılından itibaren yayımlanan "Terörizm Durum ve Eğilim Raporları (TE-SAT Raporları)" olmuştur. Bu Yüksek Lisans Tezinin amacı, AB'nin terörizme bakış açısını TE-SAT Raporları çerçevesinde ortaya koymaktır. Bu Raporlar, AB'nin yıllık terörizm durumunu ve eğilimlerini göstermek için AB üye devletleri ve diğer ilgili aktörler tarafından sağlanan nitel ve nicel verilerden oluşmaktadır. Bu Raporlar'ın terörle mücadeledeki kilit rolü, Europol'ün AB'nin terörle mücadele politikaları özelindeki iş birliği ve koordinasyon işlevini yansıtmasıdır.
Contribution of international organizations to the promotion of global security, globalization and democracy in Africa
This research investigates the impact of global organizations on the management of worldwide affairs and their involvement in enhancing Africa's security, advancement in a globalized world, and progress towards democracy. While the idea of combining global corporations with international legitimacy may be met with skepticism, international organizations have proven to be valuable actors in international affairs despite their flaws and susceptibility to political manipulation. These organizations play a pivotal role in planning, coordinating, and establishing a legal framework for operations that extend globally. They also contribute to security through peacekeeping operations, conflict resolution, and preventive diplomacy. Additionally, international organizations promote economic integration, trade liberalization, and investment initiatives in Africa, which foster sustainable development and poverty reduction. They also support democratic governance, human rights, and the strengthening of institutions and electoral processes. Collaborative efforts between international organizations and African nations are crucial to overcome challenges and advance peace, stability, and democratic progress in Africa. The main objective of this research is to examine the attributes and frameworks of international organizations in order to establish standards and guidelines for promoting peace, security, and stability in Africa. It highlights the significance of integrating democratic principles into the operations of these organizations.
Kamu güvenlik politikalarının ve stratejilerinin geliştirilmesinde istihbaratın yeri ve önemi
Bu çalışma, kamu güvenliği politikalarının ve stratejilerinin geliştirilmesinde istihbaratın rolünü ve önemini incelemektedir. Temel amaç, kamu güvenliği politikalarının etkinliğini artırmak, toplumların güvenliğini sağlamak ve güvenlik tehditleriyle başa çıkmak için istihbaratın nasıl kullanılabileceğini anlamaktır. Literatür taraması ve uzman görüşlerine dayanarak, istihbaratın tanımı, işlevleri ve kamu güvenliği politikalarıyla ilişkisi incelenmiştir. Analitik bir yaklaşımla elde edilen bulgular, istihbaratın etkin bir şekilde nasıl kullanılabileceğini ve güvenlik tehditleriyle nasıl başa çıkılabileceğini vurgulamaktadır. Çalışma, nitel araştırma yöntemi ile birincil ve ikincil kaynaklardan elde edilen verilerin analizine dayanmaktadır. Literatür taraması, akademik makaleler, konuya ilişkin yazılan kitaplar ve diğer ilgili kaynaklar üzerinden yapılmıştır. Ayrıca, uzman görüşleri ve kamu güvenliği politikalarıyla ilgili hazırlık ve uygulama aşamalarının incelenmesi önemli bir yöntem olmuştur. Bu yöntemlerle elde edilen bulgular, kamu güvenliği politikalarının geliştirilmesinde istihbaratın önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, bu çalışma, kamu güvenliği politikalarının ve stratejilerinin geliştirilmesinde istihbaratın kritik bir rol oynadığını göstermektedir. İstihbaratın etkin kullanımı, toplumların güvenliğini sağlama ve güvenlik tehditlerine karşı önlem alma konusunda önemli bir araçtır. Bu nedenle, kamu güvenliği politikalarının oluşturulması ve uygulanmasında istihbaratın dikkate alınması ve stratejik bir şekilde kullanılması gerekmektedir.
Güvenlik kültürü ve iç politikaya etkileri bağlamında "Mavi Vatan" kavramı ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikası
Türkiye bulunduğu coğrafi ve jeopolitik konum itibariyle küresel ve bölgesel birçok konu ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisindedir. Bu tezin amacı, "Mavi Vatan" kavramı çerçevesinde son dönemde Doğu Akdeniz'de gerçekleşen askeri, ekonomik ve diplomatik gelişmelerin, Türk iç politikasına ne derece etki ettiği sorusuna siyasi aktörler ve düşünce kuruluşları zaviyesinden cevap arayıp literatüre katkı sağlamaktır. 'Politika ile ilgili hiçbir mesele tümüyle dışa ya da içe ait değildir. Bu tespitten hareketle dış politikanın, iç ve dış ilişkilerin ve aktörlerin karmaşık ortamında üretilen/uygulanan bir politika olduğunun altı çizilmelidir. İçte ve dışta farklı aktörlerin ve menfaatlerin bir araya getirilmesi ve bunların somut uygulamalara dönüşmesi zaman içerisinde değişebilen koalisyonlara dayanmaktadır'. 'Dış politika' esasen dışarıya ilişkin gibi görünse de temelde iç siyasi dinamiklerle ilişkili ve karşılıklı etkileşim içerisinde olan bir kavram olma özelliğine sahiptir. İç politikada halk ve ülke içi siyasi aktörlerin hem fikir oluşturma, hem de ortak bir politikayı destekleme düşüncesi, mevcut ülkenin uluslararası camiada daha kararlı ve güçlü adımlar atmasını kolaylaştırır. "Mavi Vatan" ve "Doğu Akdeniz" meselesinde de bu durum aynen geçerli ve izlenmesi gereken yol olarak dikkate değerdir. Sonuç olarak elde edilen bulgular çerçevesinde, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de kendisinin ve KKTC'nin haklarını askeri, hukuki ve bürokratik alanlarda olabildiğince savunduğu ve etkin bir dış politika izlediğini söylemek mümkündür. Belli farklılıklar dışında Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de ki haklılığı gerek İktidar ve muhalefet açısından ve gerekse de belirlenen Düşünce Kuruluşları açısından haklı görülmüştür.
İstihbaratın bir alt disiplin olarak gelişimi ve Türkiye'de istihbarat çalışmaları: Algılar, sorunlar ve çözüm önerileri
Kadim bir olgu olan istihbarat, bilgi çağının da etkisiyle 2. Dünya Savaşı sonrasında başta ABD olmak üzere Anglosfer ülkelerinde bilimsel bir alan haline geldi. Filizlendiği Anglosfer'de istihbarat aynı zamanda çağın imkân ve kabiliyetlerini de kullanarak hızlıca büyüdü. İstihbarat girmiş olduğu bu yeni mecrada, Akademyanın Fildişi Kulesi olarak taçlandı. Kendine bilimsel alanda yüksek bir kule inşa etmeyi başaran istihbarat ne var ki özünde barındırdığı gizlilik unsuru nedeniyle Anglosfer'de yeni şişelere eski şarap misali artık birbirini tekrarı olan ve devlerin omuzlarında yükselemeyen bir literatür olarak son dönemde rutin bir çizgi izlemeye başladı. Nitekim bu stabil durum geçmişi anlayan, bugünü anlamlandıran ve geleceği öngörmek gibi geniş bir vizyona sahip olan istihbaratın akademideki tamamlayıcısı olan İstihbarat Çalışmaları için de yeni arayışların kapısını araladı. Tez çalışması da tam bu noktada, alanın bu arayışından ve akabinde yolculuğun hangi yöne evrilebileceğinin bir nevi merakıyla doğdu. Çalışma, alanının ilerlemeye devam edebileceği yeni akademik durağı için örneklem olarak seçilen Türkiye'deki İstihbarat Çalışmalarının akademik seyrini izledi. Anglosfer'in Türkçe istihbarat literatürü üzerinde oldukça fazla etkisinin bulunduğu ve neticede özgün bir literatürün de oluşturulamadığı görüldü. Bu ahval ve şeraitin Türkiye'de, istihbaratın akademide yerleşik bir disiplin olmasına olanak vermediği gibi istihbarat ile ilgili bir akademik camianın da oluşumuna engel teşkil ettiği tespit edildi. Ülkede alanın gelişimini menfi yönde etkileyen faktörlerin ise iç dinamikler olan istihbarat algısı ve istihbarat sisteminin sorunları olduğu bulgusuna ulaşıldı. Ardından İstihbarat Çalışmalarının, Türkiye'de ve Anglosfer'deki seyri arasında benzerliklere rağmen ülkenin farklı politik ve sosyokültürel gelişim süreçlerinin de etkisiyle Türkiye'de alanın geriden geldiği sonucuna varıldı. Araştırma sırasında bu iç dinamiklerden kaynaklanan sorunların benzer şekillerde birçok ülkede yaşandığı ve Türkiye'ye özgü problemler olmadıkları saptandı. Araştırma biraz derinleştirildiğinde, ülkede gerek akademik alanda gerekse istihbarat alanında yaşanan değişim ve ilerlemelerle Anglosfer ile farkın hızla kapanabileceği dair emarelere rastlandı. Farkın kapanabilmesi içinde çalışmada, İstihbarat Çalışmalarının akademik konumlanışının Uluslararası İlişkiler disiplini çatısı altında olması gerektiği savunuldu ve salt akademik yazın veya akademisyenler anlamında değil eğitim ve müfredat yönünden de akademik perspektifin takip edilmesinin önemine vurgu yapıldı. İlave olarak, son yıllardaki istihbarat eğitimine verilen ehemmiyetin aynı şekilde yükseköğretimdeki sivil alanda verilen eğitimlere de gösterilmesinin gerektiğinin altı çizildi. Araştırma, bazı çözüm önerilerine yer verilmesiyle birlikte sonlandırıldı. Anahtar Kelimeler: Anglosfer Ülkeleri, İstihbarat Çalışmaları, İstihbarat Eğitimi, Türkiye, Uluslararası İlişkiler Disiplini.
Medikal istihbaratın ulusal güvenlik üzerindeki etkisi
Bu araştırmada; günden güne değişen güvenlik algısıyla birlikte, devletin varlığının temeli olan ulusal güvenliğin sağlanmasında Medikal İstihbarat faktörünün tartışılmaz önemi araştırılmıştır. Araştırmada öncelikle 'güvenlik' kavramının farklı tanımlarına yer verilerek ortak bir tanıma ulaşılmak amaçlanmış; güvenlik ve tehdit arasındaki ilişki incelenerek sonuca varılmaya çalışılmıştır. 'Tehdit' kavramının çok boyutlu ve asimetrik bir olgu haline geldiği anlatılmış, ulusal güvenliği etkileyen medikal tehditlerin genel çerçevesi çizilmiştir. Tarih boyunca kimi zaman ciddi olayların seyrini değiştirebilecek asimetrik etkiye sahip salgın hastalıklardan örnekler verilmiş; günümüzde biyoteknolojik ve medikal tehditlerin insan güvenliğini, sağlığını ve dolayısıyla ulusal güvenliği tehdit ettiği örneklendirilerek anlatılmıştır. İnsan ve doğa sağlığına ciddi zararlar verebilen salgınların doğal yollarla oluşup oluşmadığının kolaylıkla tespit edilemeyecek kadar derin etkilere sahip olduğu açıklanmıştır. 'Medikal tehdit' veya 'medikal istihbarat' olgularının kötüye kullanılmasıyla, bireysel veya ulusal güvenliğe karşı oluşturduğu ciddi tehditler örneklendirilmiş; bu tehditler neticesinde devletlerin yeni güvenlik tedbirleri almak zorunda kalmasıyla daha da önem kazanan 'medikal istihbarat' kavramı analiz edilmiştir. 'Medikal istihbarat' faaliyetlerinin, devletlerin ulusal güvenliklerini sağlayabilmesi, sınırlar içinde veya dışındaki bulaşıcı hastalıkları, sağlığı tehdit edebilecek birçok tehdidi önceden tespit edip vaktinde uyarmasıyla ne denli önleyici bir güç olabileceği açıklanmıştır.
Türkiye'nin silahlı/insansız hava aracı politikasının ulusal güvenliğe etkileri
Geçmişte savunma sanayinde var olan dışa bağımlılık neticesinde ambargolara maruz kalan Türkiye, milli bir savunma sanayi teşkil ederek bağımlılığın ulusal güvenlik üzerinde yarattığı menfi etkileri en aza indirmeye çabalamaktadır. Bu çerçevede, milli bir savunma sanayi kurma çabalarının en popüler ve başarılı örneklerinden birini silahlı insansız hava araçları oluşturmaktadır. Çalışmada, Türkiye'nin silahlı insansız hava aracı politikasının ulusal güvenlik üzerine etkileri akıllı güç kavramsallaştırması çerçevesinde incelenerek yaratılan etkinin ortaya çıkartılması amaçlanmıştır. Literatür taraması yöntemiyle gerçekleştirilen çalışmada, izlenilen silahlı insansız hava aracı politikasının hem sert hem de yumuşak güce katkı sağlayarak bir akıllı güç aracı olarak kullanıldığı görülmüştür. Terörle mücadele ve sınır ötesi operasyonlar bağlamında, asimetrik harp sahalarında personel kaybı olmaksızın ve düşük maliyetli çözümler sunan silahlı insansız hava araçları tarafından devamlı olarak hedef tespiti, keşif ve gözetleme görevlerinin yerine getirilmesi, harp sahasında farkındalığı arttırmaktadır. Bununla birlikte akıllı mühimmatlar sayesinde saldırı kapasitesine sahip olunması, acil ve ani müdahale yeteneğini beraberinde getirmektedir. Böylelikle bir sert güç aracı olarak kullanılan silahlı insansız hava araçları, aynı zamanda elde edilen görüntülerin basına yansıtılması gibi meşruiyet arttırıcı yollarla bir yumuşak güç aracı olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte çalışmada, diğer devletlere gerçekleştirilen silahlı insansız hava aracı sistemi ihracatlarının Türkiye'nin ulusal güvenliği bağlamındaki etkileri üzerinde de ayrıca durulmuştur. Özellikle Azerbaycan, Libya ve Ukrayna gibi sıcak çatışma içerisinde bulunan devletler tarafından Türk üretimi silahlı insansız hava araçların kullanılmasının, Türkiye'nin hem sert gücünü hem de yumuşak gücünü olumlu olarak etkilediği sonucuna varılmıştır. Bu itibarla, Türk üretimi silahlı insansız hava araçlarının dünya kamuoyunda her geçen gün biraz daha popüler hale gelmesi de Türkiye'nin yumuşak gücü üzerinde olumlu etkiler doğurmaktadır. Çalışmanın nihayetinde, Türkiye'nin izlediği insansız hava aracı politikasının bir akıllı güç alanı oluşturduğu ve böylelikle de Türkiye'nin ulusal güvenliğinin olumlu olarak etkilendiği sonucuna ulaşılmıştır.
Uluslararası ilişkilerde Soğuk Savaş sonrası güvenlik çalışmaları ve Türk akademisindeki NATO algısı
İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra devletler, savaşın yıkıcı etkisinden çıkmaya çalışırken, uluslararası sistemdeki değişimlerle birlikte dünya kendini çift kutuplu sistem içerisinde bulmuştur. Savaş sonrası dönemde Sovyet tehdidinin artmaya başlaması nedeniyle, ABD ve Avrupalı güçler ortak bir savunma örgütünün gerekliliğini vurgulayarak Kuzey Atlantik Paktı Örgütü (NATO) temellerini atmışlardır. Günümüzde de varlığını sürdüren NATO'nun özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemden itibaren misyonu ve sorumlulukları sorgulanmaya başlanmıştır. Bu araştırmanın temel amacı, Türkiye'nin de üyesi oldugu ortak güvenlik ve savunma örgütü olan NATO'nun, Uluslararası İlişkiler teorilerı çerçevesinde Türk akademisyenler tarafından Soğuk Savaş sonrası dönemde nasıl algılandığını araştırmak ve bulguları ortaya çıkarmak olmuştur. Çalışmanın sonucunda, Türk akademisinde (Neo)realizm başta olmak üzere, (Neo)liberalizmin ağırlığı göze çarpmıştır. Diğer bir ifadeyle, Türk akademisyenlerin NATO ile ilgili çalışmalarında geleneksel teorileri eleştirel yaklaşımlara nazaran daha çok kullanılmıştır. Bu çerçevede Türkiye'de güvenlik ve NATO çalışmalarında yeni güvenlik çalışmaları bağlamında eleştirel yaklaşımların eksikliği göza çarpmaktadır. Bu durum disiplinin teorik çoğulculuğu ve konuların özgünlüğü açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: NATO, Güvenlik Çalışmaları, İçerik Analizi
Akdeniz deniz güvenliğinde NATO'nun yeri:Etkin Çaba Operasyonu
Tarih boyunca dünya üzerinde ulaşım, ticaret ve etkileşim alanındaki etkinliğiyle düzenler yaratan denizler, 21. yüzyılda da etkinliğini arttırarak sürdürmektedir. Yenilenen ve gelişen teknoloji beraberinde getirmiş olduğu faydalarla, deniz faktörünün daha etkin bir şekilde kullanılmasının önünü açmıştır. Devletler arasında önem arz eden bu alan, güvenlik olgusu etrafında şekillenerek gelişmeler göstermektedir. Bu tez, gelişen sistem içerisinde deniz güvenliğini inceleyerek, ülkemizde bu alandaki çalışmalara katkı sağlama gayesiyle hareket etmiştir. Deniz güvenliği olgusunun, üç tarafı denizlerle çevrili bir devlet için yeterince önem arz etmesi gerekliliğinden yola çıkarak ve günümüz deniz güvenliğinin artan önemi vurgulanarak, bu alanda çalışma yapılmıştır. Tez, NATO'nun Akdeniz'deki pozisyonunu ve gerçekleştirdiği operasyonları incelemiştir. Soğuk Savaş dönemi, Akdeniz'in önemini ve Akdeniz'in ileriye dönük durumunu irdelemiştir. Bölgedeki işbirliği odaklı Akdeniz Diyaloğu, Barselona anlaşması ve İstanbul işbirliği girişimi gibi birlikteliği arttıracak yapılanmalar incelenmiştir. NATO'nun son dönemde Akdeniz'deki yapısal değişimlere karşı takındığı tavır ele alınmış ve bu noktada etkin çaba operasyonunu irdelemiştir. Etkin Çaba operasyonlarının Akdeniz'de göçmen krizi, kaçakçılık, terör faaliyetleri gibi Akdeniz güvenliğine dair tehdit unsuru oluşturacak konulardaki pozisyonlarını ele alınmıştır. Bu konular üzerinde hareket ederken Akdeniz'in günümüz potansiyelinin göz önünde bulundurulmasına önem verilmiştir. Elde edilen veriler ışığında operasyonun sonuçlarına binaen analiz yapılmıştır.
Birleşmiş Milletler Antlaşması Yedinci Bölüm hükümlerine göre barış ve güvenliğin anlamı
Çalışmamızda uluslararası barış ve güvenlik kavramları ile söz konusu bu kavramların Birleşmiş Milletler Antlaşması VII. bölüm hükümleri içerisindeki yeri incelenmiştir. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmamıza temel oluşturması açısından, birinci bölümde barış ve güvenlik kavramları ayrı ayrı, teorik yaklaşımlar çerçevesinde incelenmiş daha sonra Birleşmiş Milletler Antlaşması ile bağlantısı kurulmuştur. İkinci bölümde ise Birleşmiş Milletler Antlaşması kapsamında barış ve güvenliğin sağlanması ve korunması konusuna değinilmiştir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler operasyonlarının ortaya çıkışı ve geçirdiği değişim, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin yapısı ve Konsey'in yetkileri ele alınmıştır. Son olarak Antlaşmanın VII. bölüm hükümlerine göre barışın bozulması, tehdidi ve saldırı fiilleri örnek olaylar ışığında incelenmiştir.
Sert güç unsuru olarak ekonomik yaptırımların iran nükleer anlaşma sürecine etkileri
Ekonomik yaptırımlar doğrudan savaş durumunun mümkün olmadığı zamanlarda devletlerin istediklerini yaptırabilmek için uyguladıkları sert güç unsurlarıdır. Ekonomik yaptırımların sonuç alma konusundaki etkileri İran örneği üzerinden incelenerek gelişmeler bu çalışma ile analiz edilmiştir. Çalışmanın konusu İran'ın üyesi olduğu anlaşmaları görmezden gelmesi ile başlamış ve bu krizin uluslararası toplumda nükleer silah korkusu yaratması üzerine uluslararası güvenlik sorunu ortaya çıkmıştır. Bu güvenlik krizinin aşılması için Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler askerî müdahale seçeneklerinin çeşitli nedenlerle mümkün olmaması üzerine sert güç unsurlarından biri olan ekonomik yaptırımları kullanarak nükleer krizi çözme girişimlerinde bulunmuşlardır. Uygulanan kapsamlı ve sert yaptırımlar sonucunda İran Devleti büyük ekonomik hasarlar yaşamış ve bu ekonomik bunalımdan kurtulabilmek adına 2015 yılında anlaşma şartlarına uymak durumunda kalmıştır. Bu yönüyle ekonomik yaptırımlar tarafların 14 Temmuz 2015 yılında karşılıklı onayı ile nihai anlaşma başarıya ulaşmıştır. Bu süreç içerisinde sert güç unsurlarından biri olan ekonomik yaptırımların nükleer krizin çözümünde diplomasi ve müzakerelerin önünü açması ve uygulamadaki esnekliği bakımından başarılı olduğu gözlemlenmiştir.
Avrupa Birliği ortak dış ve güvenlik politikası: Normatif gücün politika gelişimine etkisi
Avrupa bütünleşme hareketlerinin politik bir zemine oturtulmasından ziyade ekonomik bütünleşmenin önemine vurgu yapan çevrelerce Avrupa Toplulukları girişimleri başlatılmıştır. Hem ekonomik hem de güvenlik endişeleriyle oluşturulan yapı 1967 yılında füzyon antlaşması ile tek bir çatı altında birleşerek Avrupa toplulukları (AT) adını almıştır. 1992 Yılında imzalanan ve Maastricht Antlaşması ile ise bütünleşmeye ekonomik olarak başlamış olan Avrupa Birliği'nin (AB – Birlik) güvenlik, dış politika ve savunma alanlarında da bütünsel bir politika üretme ihtiyacı gündeme gelmiştir. AB'nin gerek antlaşmalarda gerek kritik zirvelerde gerekse de sahadaki askeri ve sivil operasyonlarda normatif güç üzerinden güvenlik inşası eğiliminde olduğu görülmektedir. Üye devletler her ne kadar ortak bir Avrupalı kimliğini paylaşıyor olsa da stratejik kültür, münferit savunma politikaları ve diğer dış etmenler özellikle savunma alanında bütünleşmenin önünde engel oluşturmaktadır. Bu çalışmada AB'nin başta ekonomi, sosyal ve kültürel meselelerde olduğu siyasi alanda da uluslararası toplum nezdinde normatif değerler üzerinden bir siyasi kimlik inşa eğiliminde olduğu örneklerle desteklenerek açıklanmıştır.
Türkiye'nin siber güvenlik politikaları ve siber saldırıların uluslararası etkileri
Siber güvenlik, her geçen gün daha büyük bir soruna dönüşen, yakın sayılabilecek bir geçmişe sahip bir olgudur. Teknolojik gelişmelerin geldiği nokta ve teknoloji kullanımının yaygınlaşması ile birlikte hem bireysel hem de ulusal bir önem taşımaya başlayan siber güvenlik olgusuna yönelik uluslararası arenada birçok çalışma gerçekleştirilmektedir. Çalışma kapsamında da siber saldırılardan etkilenen ülkeler olmak üzere önde gelen ülkelerin siber güvenlik politikaları ele alınacaktır. Bu amaçla ilk olarak güvenlik, ulusal güvenlik ve siber güvenlik olgularına yer verilecek alt başlıkları ile birlikte bu olgular ele alınacaktır. Bu başlıkların yanı sıra siber saldırı türleri, Türkiye'nin siber güvenlik politikalarına ve uluslararası siber güvenlik yaklaşımları ele alınarak yakın geçmişte yaşanmış saldırılar ve önde gelen ülkelerin siber güvenlik çalışmalarına yer verilecektir. Son olarak sonuç ve öneriler ile birlikte de çalışma tamamlanacaktır.
Güvenlikleştirme Bağlamında 11 Eylül Sonrası ABD'nin Ortadoğu Politikası
11 Eylül 2001 terör saldırıları ABD'nin güvenlik anlayışında bir değişim meydana getirmiştir. Soğuk Savaş döneminde komünizmi tehdit olarak algılayan ABD, 11 Eylül saldırılarının ardından terörizme karşı savaş başlatmıştır. ABD 11 Eylül 2001 terör saldırısıyla güvenlik tarihinde yeni bir sürece girerek, tehdit algılamalarını da bu olaya dayandırarak şekillendirmiştir. 11 Eylül 2001'deki terör saldırılarının ardından ABD'nin Ortadoğu politikası, güvenlikleştirme kavramı çerçevesinde yeniden şekillenmiştir. 11 Eylül 2001 tarihinden sonra ABD güvenlik algılamalarında gittiği değişikliklerle birlikte kendisine yönelebilecek tehditleri önceden tespit edip ortadan kaldırmaya yönelik politikalar izlemeye başlamıştır. Bu dönemde, terörizmle mücadele ve ulusal güvenlik tehditleri ve algılamaları ABD'nin bölgedeki stratejik kararlarını belirleyen temel unsurlar haline gelmiştir. ABD, güvenlikleştirme yaklaşımını benimseyerek, terör ve terör örgütleriyle mücadele adı altında bölgesel ve yerel askeri müdahaleler ve güvenlik iş birliklerini artırmıştır. Irak ve Afganistan'a yönelik askeri harekâtlar, bu stratejinin en somut örnekleri olarak öne çıkmaktadır. Ortadoğu'da ekonomik ve ticari çıkarları, enerji güvenliğinin sağlanması, İsrail'in güvenliği, ABD'nin güvenliği ve terörle mücadele gibi çıkarları bulunan ABD, 11 Eylül sonrası güvenlikleştirme politikalarını kullanarak Ortadoğu'da varlığını artırmıştır. İran nükleer sorunu, Suriye krizi, Arap Baharı süreci ve İsrail-Filistin meselesi bu bağlamda değerlendirilmektedir. Tezin amacı 11 Eylül sonrası ABD'nin güvenlikleştirme politikalarının, ABD'nin Ortadoğu'daki hedefleri ve uygulamaları üzerindeki etkilerinin analiz edilmesidir. Bu çalışma, güvenlikleştirme çerçevesinde 11 Eylül sonrası ABD'nin Ortadoğu politikasının nasıl dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Çalışmanın hipotezi, ABD'nin 11 Eylül sonrası güvenlikleştirme politikalarını araçsallaştırarak Ortadoğu'daki çıkarlarını devam ettirdiği iddiasıdır. Bu kapsamda ABD 11 Eylül saldırılarının ardından güvenlikleştirmeyi araçsallaştırarak Ortadoğu'daki çıkarlarını devam ettirmiş ve Ortadoğu'da askeri varlığını artırmıştır.