Prostheses and implants
141 theses under this subject heading
Total diz protezinde medial parapatellar insizyon ile subvastus insizyonun sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Total diz protezi ortopedik cerrahide en sık uygulanan ameliyatlardan biridir. Ameliyat sonrası komplikasyonları en aza indirmek ve hasta memnuniyetini arttırmak temel hedeflerden biri olmalıdır. Amacımız diz protezinde sıklıkla kullanılan iki insizyon olan medial parapatellar insizyon ile subvastus insizyonun patellofemoral komplikasyonlarla ilişkisini araştırmak ve hasta memnuyetini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada hastanemize 2010 - 2020 yılları arasında başvuran, osteoartrit tanısı konulmuş ve total diz protezi yapılmış olan ve takiplerine devam edilmiş olan 488 hastayı değerlendirdik. Bunlardan 242 tanesine medial parapatellar(%49.6), 246 tanesine ise subvastus insizyon (%50.4) kullanılarak total diz protezi yapılmıştı. Bu iki hasta gurubunu anterior diz ağrısı, patellar tilt, lateral retinakular gevşetme ihtiyacı, insall salvati indeksi ve womac skoru açısından karşılaştırdık. Bulgular: MPP veya SV insizyon ile total diz protezi uygulanan hastalar demografik özellikleri açısından karşılaştırıldığında iki gurup arasında yaş(p:0,186), cinsiyet(p:0,769), sigara kullanımı(p:0,607), BMI(p:0,051), eşlik eden hastalıklar (p:0,509) bakımından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Subvastus insizyonda lateral retinakular gevşetme ihtiyacının (p:0,001), insall salvati indeksinin (p:0,001) ve patellar tiltin (p:0,001) MPP insizyona göre belirgin olarak daha az olduğu saptandı. İki gurup arasında anterior diz ağrısı (p:0,087) ve WOMAC skorları(0,052) açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Subvastus insizyon patellofemoral komplikasyonlar bakımından medial parapatellar insizyona göre avantajlıdır. Fakat bu avantajlara rağmen hastaların womac skorlarında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Dolayısıyla subvastus insizyon patellofemoral komplikasyonları azaltsada total diz protezinin başka komplikasyonlarını arttırmış olabilir. Bunun için iki insizyonu farklı komplikasyonlar açısından karşılaştıran çalışmalar da yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Total diz protezi, medial parapatellar insizyon, subvastus insziyon
Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin ın-vitro değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin in-vitro değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda sığır femur kortikal kemikleri kullanılmıştır.kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çapa göre gruplar oluşturularak kemikte meydana gelen sıcaklık değişimleri incelemek amacıyla 8 adet grup oluşurulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. Drilleme esnasında kemikte meydana gelen ısıyı değerlendirmek üzere osteotomide kullanılan cerrahi tur motoru, paralelometre cihazına kemik üzerine dik açı ile giriş yapacak şekilde adapte edilerek, taze sığır femur kortikal kemiğinde frezleme işlemi yapılmıştır. Drilleme boyunca oluşan sıcaklık, dril yuvasının sağ ve sol yanlarında 1'er mm mesafede, 9'ar ve 15'er mm derinliklerinde 2 adet k tipi termocouple ısı sensörü yerleştirilerek ölçülmüştür. Her grup için bu işlem 30 kere tekrarlanmış ve drillemelerde yapılan ısı ölçümleri kaydedilmiştir. Kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy, çap ve implant yiv tasarımına göre gruplar oluşturularak yerleştirilen implantların primer stabilite değerlerini incelemek amacıyla 16 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 15 implant sahası oluşturulmuş ve implant yerleştirilmiştir. Yerleştirilen implantlarda primer stabiliteyi değerlendirmek üzere osstel cihazı kullanılmıştır. 9 mm ve 15 mm derinliklerinde hazırlanan implant sahalarına agresif ve pasif yapıda implantlar kemik seviyesine kadar manuel olarak yerleştirme anahtarıyla gönderilip osstel cihazı yardımıyla primer stabilite değerleri kaydedilmiştir. Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çap göre gruplar oluşturularak implant yuvaları etrafındaki kemik yoğunluğunu incelemek amacıyla 8 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. İmplant sahaları bilgisayarlı tomografi ile incelenerek sagittal kesitler elde edilmiştir. Elde edilen kesitlerde gözlenen 3 duvarın 0.5 mm2 lik orta noktalarındaki ölçümlerde ortalama değer elde edilerek kaydedilmiştir.Sonuç olarak; sıcaklık deneylerinde hiç bir grupta kemik nekrozu için kritik değer olan 47 ˚c yi geçecek sıcaklık artışı gözlenmemiştir. Drilleme sırasında oluşan en düşük sıcaklık geleneksel teknikle oluşturulan 3.5 mm çapında 9 mm boyunda olan grupta gözlenmiştir en fazla oluşan sıcaklık ise 5.0 mm çapında 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Primer stabilite deneylerinde ise ölçülen en yüksek primer stabilite yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 5.0 mm çapında ve 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Kaydedilen en düşük primer stabilite ise yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 3.5 mm çapında ve 9 mm boyunda olan geleneksel teknikle oluşturulan grupta gözlenmiştir. Kemik yoğunluğu ölçüm deneylerinde ise osseodensifikasyon grubu tarafından oluşturulan 5.0 mm çapında 9 mm boyunda implant yuvaları etrafında gözlemiştir. Ölçülen en az yoğunluk ise geleneksel yötemle hazırlanan 3.5 mm çapında15 mm boyunda implant yuvaları etrafında kaydedilmiştir. Çalışmamızda osseodensifikasyon tekniğinin sıcaklık olarak geleneksel yönteme göre daha fazla ısılara cıksada kemik nekrozunu oluşturakcak sıcaklığı geçmediği,primer stabilite ve kemik yoğunlu üzerine ciddi artışlar sağladı gözlemlenmiştir.
Parsiyel kalça protezi operasyonlarında PENG (Pericapsular nerve group) blok uygulanan ve uygulanmayan hastaların postoperatif tramadol tüketimi, klinik etki ve yan etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Parsiyel kalça protezi operasyonlarında PENG (pericapsular nerve group) blok uygulanan ve uygulanmayan hastaların postoperatif tramadol tüketimi, klinik etki ve yan etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz etik kurul onayı ve hastaların yazılı onamları alındıktan sonra parsiyel kalça protezi (PKP) cerrahisi planlanan, 18-75 yaş arası, genel anestezi (GA) sonrası PENG blok uygulanmış (Grup P) 24 hasta ve PENG blok uygulanmamış (Grup K) 24 hasta olmak üzere toplam 48 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, ASA skoru) kaydedildi. Ultrasonografi eşliğinde 20 ml % 0,5'lik bupivakain ile Grup P'de bulunan hastalara GA sonrası PENG blok yapılmış, Grup K'da bulunan hastalara ise sadece GA uygulandı. Postoperatif BIS skoru, ilk 24 saatlik VAS ve NRS skorları, vital bulguları, kullanılan tramadol ve remifentanil miktarları, ek analjezi ihtiyacı, mini mental test skoru, Riker ajitasyon ve sedasyon skoru, hasta konfor skoru, modifiye aldrete derlenme skorlaması ile intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar (taşikardi, bradikardi, hipertansiyon, hipotansiyon, kaşıntı, bulantı-kusma, aritmi) kaydedildi. Bulgular: Parsiyel kalça protezi (PKP) cerrahisi uygulanan Grup P ve Grup K'nın intraoperatif ve postoperatif komplikasyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı; ancak Grup K'da remifentanil iv infüzyonu ortalama 0,13 mcg/kg/dk'dan giderken Grup P'de ise 0,05 mcg/kg/dk'dan uygulanmış olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p<0,01). Grup P, BİS skoru değerleri preoperatif ölçümü ile intraoperatif çıkış (uyanma sonrası) ölçüm değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık VI göstermektedir (p=0,01). Grup K, BİS skoru değerleri preoperatif ölçümü ile intraoperatif çıkış (uyanma sonrası) ölçüm değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermektedir (p=0,01). Grup P ve Grup K arasında BIS skoru değerleri karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0,14). Postoperatif OAB ve nabız değerleri Grup P'de grup K'ya göre daha düşük olup OAB (p<0,01) ve nabız (p<0,01) değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmaktadır (p<0,05). Postoperatif 0. dk, 10. dk, 30. dk, 60. dk, 2. saat, 4. saat, 6. saat, 12. saat ve 24. saatlerde değerlendirilen VAS (p<0,01) ve NRS (p<0,01) skorları her iki grupta da Grup P'de daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmaktadır (p<0,05). Grup P ve Grup K arasında postoperatif tramadol kullanımı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmaktadır (p=0,04). Modifiye aldrete derlenme skorlamasında Grup P ve Grup K arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmaktadır (p<0,01). Grup P ve Grup K arasında hasta konfor skorunun karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmaktadır (p=0,04). Sonuç: PKP cerrahisi uygulanan hastalarda intraoperatif ve postoperatif analjezik amaçlı PENG blok uygulanan hastaların VAS ve NRS skorları, kullanılan tramadol ve remifentanil miktarları, hasta konfor skoru, postoperatif OAB ve nabız değerleri PENG blok uygulanmayan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermektedir. Bu durum PKP planlanan hastalarda PENG blok uygulamasının intraoperatif ve postoperatif multimodal analjezinin bir parçası olarak iyi bir seçenek olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: VAS ve NRS skorları, BİS skoru.
CAD-CAM sistemi ile üretilen implant üstü köprü restorasyonlarda bükülme ve kırılma dayanımına konnektör tasarımının etkisi
Bu çalışmanın amacı ti-base dayanaklar üzerine CAD-CAM sistemi kullanılarak üretilen üç üyeli monolitik zirkonya (VITA YZ ST) ve lityum disilikat esaslı (e.max Press) restorasyonların farklı konnektör kesit alanlarındaki kırılma ve bükülme dayanımlarını in-vitro olarak araştırmaktır. 12 adet implant analoğu ikişerli olacak şekilde akrilik modeller içine yerleştirildi. Analoglar üzerine ti-base dayanaklar torklandıktan sonra dijital ölçüleri alındı. Köprü dizaynı; maksiller kanin ve 2. premolar dayanak, 1. premolar ise gövde olacak şekilde planlandı. Toplam grupta 42 adet örnek hazırlandı materyal çeşidine göre 2 gruba (n=21) ayrıldı, sonrasında her grup konnektör kesit alanına göre 3 alt gruba ayrıldı (n=7) (monolitik zirkonya için 9 mm 2 , 12 mm 2 , 15 mm 2 ; lityum disilikat için 12 mm 2 , 16 mm 2 , 20 mm 2 ). Örneklere 5-55 °C sıcaklıkta 5000 döngü termal siklus uygulandı. Hazırlanan örnekler universal test cihazında kırılma dayanım testine tabi tutuldu. Sonuçlar formülize edilerek bükülme dayanım verilerine ulaşıldı. İki bağımsız grup arasında farklılık olup olmadığı Mann Whitney U, ikiden fazla bağımsız grup arasında farklılık olup olmadığı ise Kruskal Wallis Testi ile incelendi (p=0.05). Ortalama kırılma ve bükülme dayanım değerleri monolitik zirkonya örneklerde sırasıyla; 1207.21 N (9 mm 2 ), 1594.59 N (12 mm 2 ), 2074.67 N (15 mm 2 ) ve 99.77 MPa (9 mm 2 ), 107.16 MPa (12 mm 2 ), 113.32 MPa (15 mm2), lityum disilikat esaslı örneklerde ise sırasıyla; 500.84 N (12 mm 2 ), 685.75 N (16 mm 2 ), 859.94 N (20 mm 2 ) ve 33.66 MPa (12 mm 2 ), 37.46 MPa (16 mm 2 ), 37.61 MPa (20 mm 2 ) bulunmuştur. Monolitik zirkonya materyalinin kırılma ve bükülme dayanımı lityum disilikat materyalinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazladır (p<0,05). Sonuç olarak konnektör kesit alanının artması dayanımı anlamlı derecede arttırmaktadır (p<0,05). Posterior bölgede monolitik zirkonya köprüler kesinlikle tavsiye edilirken lityum disilikat köprüler de yeterli konnektör kesit alanına sahip ise tavsiye edilebilir. Anahtar kelimeler: monolitik zirkonya, lityum disilikat, ti-base abutment, konnektör, dayanım
Kalça protez enfeksiyonlarında teikoplanin ve gentamisinli spacer kombinasyonu kullanımı sonrası kısa dönem sonuçlarımız
AMAÇ: Çalışmamızda; kliniğimizde tedavisi yapılan kalça protez enfeksiyonlarında teikoplanin ve gentamisinli spacer kombinasyonu uygulamasının kısa dönem sonuçlarını sunmayı amaçladık. MATERYAL-METOD: Çalışmamızda; periprostetik eklem enfeksiyonu(PEE) nedeniyle iki aşamalı revizyon tedavisi planlanıp, kliniğimizde tedavisi yapılan 38 hasta incelenmiştir. Enfeksiyonun eradikasyonu açısından değerlendirilen bu hastaların; eradikasyon sonrası bir seneden daha fazla süre geçenleri çalışmaya dahil edilmiştir. Şubat 2011 – Kasım 2015 tarihleri arasında takibi yapılan bu hastalara teikoplanin ve gentamisinli spacer uygulanıp, Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ile koordineli bir şekilde intravenöz antibiyoterapi yapılmıştır. Ayrıca bu hastalar yaş, cinsiyet, taraf, enfeksiyonun tipi, laboratuvar parametreleri, enfeksiyondan sorumlu mikroorganizma, spacerli yaşam süresi, intravenöz antibiyoterapi süresi, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve takip sürelerine göre kategorize edilerek incelenmiştir. Çalışmaya klinik takipten çıkan, tedavinin devamı sırasında yaşamını yitiren ve enfeksiyon eradikasyonu sonrası bir seneden daha az süre geçen hastalar dahil edilmemiştir. BULGULAR: PEE tanısı konulduğunda preoperatif olarak tüm hastaların 11 tanesinde parsiyel kalça protezi(PP), 19 tanesinde total kalça protezi(TKP), 8 tanesinde revizyon total kalça protezi(RTKP) mevcuttu. 3 hasta klinik takibe gelmediğinden, 4 hasta spacer uygulaması sonrası antibiyoterapi döneminde ex olduğundan, 14 hasta da enfeksiyonun eradikasyonu sonrası bir seneden daha az süre geçtiğinden çalışmadan çıkarılmıştır. Eradikasyon sonrası bir seneden daha fazla süre geçen 17 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastaların 3 tanesinde parsiyel kalça protezi(PP), 8 tanesinde total kalça protezi(TKP), 6 tanesinde revizyon total kalça protezi(RTKP) mevcuttu. Hastaların yaş ortalaması 65,94 (min.25-maks.89), ortalama takip süresi 952 gündü (min.365gün-max.1684 gün). Bu hastaların 4 tanesini erkek, 13 tanesini kadın hastalar oluşturmaktadır. Hastaların 8 tanesinin sağ kalçasında PEE tanımlanmışken, 9 tanesinin sol kalçasında PEE tanımlanmıştır. Yine hastaların 9 tanesinin cerrahi bölgesinde fistül-trakt varlığı gözlemlenirken, 8 tanesinde fistül-trakt olmadığı görülmüştür. Tüm hastaların PEE tipi Tsukuyama sınıflamasına göre belirlenmiştir. Buna göre hastaların hiçbirinde tip 1 enfeksiyon yoktu, 9'unda tip 2, 6'sında tip 3, 2'sinde tip 4 enfeksiyon saptanmıştır. Çalışmanın sonlandırıldığı tarih göz önüne alındığında; çalışmaya dahil edilen hastaların hiçbirinde enfeksiyon nüksü görülmemiştir. Bunlardan 11 tanesine revizyon kalça artroplastisi, 3 tanesine Girdlstone protokolü uygulanmıştır. 3 hasta ise enfeksiyon eradike edildiği halde kalça revizyon artroplastisini reddetmiş ve halen spacer ile yaşamını sürdürmektedir. TARTIŞMA-SONUÇ: Kalça protez enfeksiyonu nedeniyle kliniğimizde tedavi gören hastalarda, son literatürlerin ışığında Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ile koordineli bir biçimde yürütülen çalışmalar sonucu bir seneden daha uzun takip edilen hastalar için kısa dönem başarı oranımız %100'dür.
Alt tam dişsiz çenede farklı yöntemler ile üretilmiş implant destekli hibrit protezlerin kemik üzerinde oluşturduğu gerilme miktarlarının karşılaştırılması
Bu tez çalışmasında amacımız; interforaminal bölge içerisinde mezialde 2 adet dik, distalde 2 adet uzun ve 30˚ distale eğik implantlar uygulandığında, implant destekli hibrit protez metal altyapısı üretiminde; klasik kayıp mum tekniği, klasik kayıp mum tekniği kullanılarak hazırlanmış metal altyapının kesilip model üzerinde tekrar lehimlenmesi, CAD/CAM freze, yarı sinterlenmiş bloktan CAD/CAM freze veya lazer sinter, teknikleri kullanıldığında oluşan pasif uyumun (misfit) ve gerilme dağılımlarının karşılaştırılmasıdır. Yöntem ve Gereç: Çalışmamızda, tam dişsiz mandibula modeli kullanılmıştır. Bu model epoksi rezinden elde edilmiştir. Modelde, interforaminal bölgede mezialde iki tane (4,6x10 mm çapxboy) okluzyon düzlemine dik, distalde ise distale eğik (30°) ve uzun iki tane (4,6x15 mm çapxboy) kemik seviyesinde implant yerleştirilmiştir. Bu model üzerinde, Co-Cr alaşımından beş farklı üretim yöntemiyle hibrit protez altyapıları elde edilmiştir. Bunlar; 1-geleneksel döküm (P-1), 2-geleneksel döküm tekniğiyle hazırlanmış metal altyapının kesilip lehimlemesi (P-2), 3-CAD/CAM freze (P-3), 4-yarı sinterlenmiş bloktan CAD/CAM freze (P-4), 5-lazer sinterleme (SLS) (P-5) yöntemleridir. Altyapılar üzerine standardizasyonun sağlanması için aynı tasarımda akrilik üst yapılar elde edilmiştir. Misfit ölçümü; 'tek-vida testi' uygulanarak dijital kamera ile alınmış görüntüler üzerinden bilgisayar programı yardımıyla yapılmıştır. Protezlerin model üzerine torklanması sonrası oluşan gerilme ve farklı bölgelerden dikey kuvvet (105 N) uygulanması sırasında oluşan gerilme miktarları strain gauge gerilme analizi yöntemi ile hesaplanmıştır. Elde edilen değerler, gruplar içinde ve gruplar arasında tekrarlayan ölçümlerde iki yönlü ANOVA ve Tukey's HSD testleri ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: En küçük misfit miktarı P-3'te görülürken (99,11 µm), bunu sırayla, P-4 (120,12 µm), P-2 (122,19 µm), P-5 (139,07 µm) ve P-1 (151,63 µm) yöntemi ile üretilen restorasyonlar göstermektedir. Misfit ve gerilme miktarları arasında anlamlı bir ilişki vardır (p<0,05). En düşük misfit değerleri gösteren P-3'te, torklama sonrasında protezde (81.10 MPa) ve modelde (374.80 MPa) en düşük gerilme değeri ortalaması tespit edilmiştir. Bunu sırayla, protezde görülen gerilme miktarları olarak; P-2 (133,25 MPa), P-4 (235,13 MPa) ve P-5 (378,41 MPa) veP-1 (542,75 MPa) yöntemleri izlerken, modelde görülen gerilme değerleri olarak; P-2 (496 MPa), P-5 (547,9 MPa) ve P-4 (636,75 MPa),P-1 (754,14 MPa)yöntemleri izlemektedir. Yüklemeler sırasında protezlerde görülen gerilme değerleri küçükten büyüğe sıralandığında; P-4(20,79 MPa), P-5(23,17 MPa), P-2(24,81 MPa), P-3 (33,57 MPa), P-1(40,48 MPa) yöntemleriyle üretilmiş protezler şeklindedir. Modeldeki implantlar çevresinde oluşan gerilmeler değerlendirildiğinde implantlar, yükleme yerleri ve bu iki değişkenin ilişkisi arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark görülürken (p<0,05), protezler arasında ve protezlerin dahil olduğu değişkenlerin ilişkileri arasında anlamlı farklar tespit edilememiştir (p>0,05). Sonuçlar:Altyapı elde edilme yöntemi pasif uyumu anlamlı bir şekilde etkilemiştir. Misfit miktarı/dağılımı ve gerilme miktarı/dağılımı arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Yükleme sırasında, istatistiksel olarak gerilme miktarı ile misfit değerleri arasında anlamlı bir korelasyon tespit edilememiştir. Aynı şekilde, hibrit protezlerin model üzerinde torklanması sonrasında protezler üzerinde ve modelde oluşan gerilme değerleri ile yükleme sırasında protezler üzerinde ve modelde oluşan gerilme değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit edilememiştir. İmplant çevresindeki kemik dokusunun tolere edebildiği protetik misfit miktarı hala tam olarak bilinmemekle birlikte, misfit miktarını mümkün olduğu kadar küçük tutmanın faydalı olduğu bilinmektedir.
Diz üstü amputelerde vücut imajı algısının ve proteze uyumun kognitif performansa etkisi
Çalışmamızda amaç; diz üstü amputelerde vücut imajı algısının ve proteze olan uyumun, kognitif performansı nasıl etkilediğini incelemek, olası farklılıklara sebep olabilecek faktörleri ortaya koymaktı. Çalışmamıza Aralık 2016-Mart 2017 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde takip edilen, yaş ortalaması 37,03±9,94 yıl ve amputasyon nedeni travma olan 30 erkek, 10 kadın toplamda 40 diz üstü ampute dahil edildi. Olguların sosyodemografik, amputasyona özgü ve protez kullanımına ilişkin bilgileri literatürdeki değerlendirmelerden yola çıkarak hazırlanan Genel Ampute Değerlendirme Anketi ile kaydedildi. Olguların vücut imajı algısı ve proteze olan uyumu ABIS (Ampute Vücut İmajı Ölçeği) ve TAPES (Trinity Amputasyon ve Protez Deneyim Ölçeği) ile değerlendirildi. Yaşam kalitesinin değerlendirilmesi NSP (Nottingham Sağlık Profili) ile yapıldı. MoCA (Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği) olguların bilişsel yeteneğini değerlendirmek amacıyla kullanıldı. Nöropsikolojik alt testler ambulasyon sırasında olgulara çift görev verme yöntemi ile uygulandı. İstatistiksel analiz için Windows tabanlı SPSS21 (Statistical Package for the Social Sciences) analiz programı kullanıldı, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı. Olguların amputasyon cerrahisini takiben geçen süre ortalama 12,68±9,41 yıl idi. Çalışmaya dahil edilen bireylerin ortalama 10,6±8,38 yıldır diz üstü protez kullandıkları görüldü. Olguların %45'inin düzenli spor alışkanlıkları olduğu, %55'inin spor veya fiziksel aktivitelere katılmadığı bulundu. Olgular kullanılan protezin türüne göre incelendiğinde %50'sinin mikroişlemcili, %50'sinin ise hidrolik diz üstü protez kullandığı görüldü. ABIS ve TAPES I. kısım alt parametreleri ile kognitif performans arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). ABIS ile TAPES I. kısım alt parametreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Vücut imajından duyulan memnuniyet ve proteze pozitif uyumun, yaşam kalitesini arttırdığı görüldü. Çalışmaya dahil edilen bireyler kullanılan protezin türüne göre 2 gruba ayrıldığında mikroişlemcili diz üstü protez kullananlar lehine ABIS, TAPES I. kısım, NSP ve kognitif performans değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Aynı değerlendirmeler bireylerin düzenli spor alışkanlıklarına göre incelendiğinde kognitif performans açısından düzenli spor yapanlarla yapmayanlar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar amputelerde vücut imajı algısının ve proteze uyumun, kognitif performansı etkileyebileceğini göstermektedir. Vücut imajı algısının düzenlenmesi ve psikososyal uyumun ampute rehabilitasyon programlarına ilave edilmesiyle, amputenin edinilen özüre uyum sağlama, protezini başarılı bir şekilde kullanma ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığın devamı için gerekli olan dikkat, bellek, oryantasyon gibi bilişsel fonksiyonlardaki performansını arttırabileceği görüşündeyiz.
Transkateter aort kapak implantasyonu sonrası kan basıncı yanıtı ile mikroRNAlar 1, 133a, 206, 202-3p arasındaki ilişki ve miyokardiyal strain parametreleri üzerine etkileri
Giriş ve Amaç: Başarılı Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu (TAVI) sonrası, miyokardiyal global strainde iyileşme, ve bunun sonucu olarak kan basıncında yükselme beklenir. Her iki sonuç da hastaların sağkalımını ve yaşam kalitesini etkiler. TAVI sonrası sol ventriküler basınç yükünün ortadan kaldırılmasına rağmen, kimi hastalar işlemden sonra fonksiyonel iyileşme, morbidite ve mortalite açısından fayda görmezler. Dolaşımdaki mikroRNA'lar, hücrelerden eksozomal partiküllerin içinde salınabilen yeni bir biyobelirteç sınıfı olarak önem kazanmaktadır. Spesifik bazı miRNAların dolaşımdaki miktarının sol ventriküler yeniden şekillenme (remodelling) ve aortik kapak içinden geçen akım gerilimi (shear stress) ile ilişkili olduklarını gösteren yayınlar mevcuttur. Bu çalışmada, ileri aort darlığı olan hastalarda darlığın TAVİ ile giderilmesinden sonra eksozomal miR-1, 133a, 206, 202-3p'nin varyasyonları incelenerek, miyokardiyal strain ve kan basıncındaki değişiklikler ile ilintili kötü prognoz belirteçlerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: TAVİ işlemi yapılacak 45 hastadan; işlem öncesi, taburculuk günü ve 3. ay olarak belirlenmiş 3 farklı zamanda serum örnekleri alındı. Örneklerden eksozomlar izole edilerek seçilmiş miRNAların değişimlerini saptamak için kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu uygulandı. Aynı zaman noktalarında Global Longitudinal Strain (GLS) analizini de içerecek şekilde ekokardiyografi yapıldı ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümleri ile kan basıncı değişimi kaydedildi. Bulgular: Prosedür sonrası miR-206 düşüşü ile GLS'deki iyileşme arasında negatif korelasyon saptandı. Bununla paralel olarak, miR'deki azalma ne kadar azsa, TAVI-sonrası mutlak GLS o kadar yüksekti. Ayrıca, Ki-kare testi, taburculuktan 3.aya kadar geçen sürede miR-206 miktarı daha da azalan hastaların, 3.ayda GLS kazanımlarının daha az olduğunu ortaya koydu. Ek olarak, işlemden hemen sonraki miR-206 düşüşü, 3.aydaki hem MAB hem de DKB artışı ile negatif korelasyon gösterdi. Bununla birlikte, TAVİ sonrası miR-206 miktarı belirgin olarak düşen hasta grubunda MAB artışı daha azdı. Majör kardiyak ve serebrovasküler olay (MACCE) yaşayan hastalarda miR-206, MACCE görülmeyen hastalara göre belirgin olarak azalmıştı. Üstelik 3.ayda NYHA sınıfında iyileşme olmayan hastalarda, fonksiyonel sınıfı iyileşen/sabit kalan hastalara göre miR-206 daha düşüktü. Sonuç: TAVI sonrası miR-206 düşüşü, kardiyak fonksiyon ve kan basıncında artışla ilintilidir ve kısa dönem takipte klinik sonlanım açısından prediktif olabilir. Anahtar Kelimeler: miR-206, global longitudinal strain, TAVI, kan basıncı, kalp yetmezliği
Protez kaide materyali dezenfeksiyonunda fotodinamik terapinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, protez kaide materyali üzerinde çoğalabilen C. albicans'a karşı, indosiyanin yeşili (ICG) aracılı fotodinamik terapinin (PDT) etkinliğinin değerlendirilmesidir. Protez kaide materyalini taklit etmesi için 2 mm kalınlığında, 10 mm çapında polimetilmetakrilat (PMMA) yapısında 108 adet disk üretilmiştir. Örnekler, C. albicans ile kontamine edilmiş ve yüzeylerinde çoğalması sağlanmıştır. Yüzeylerinde C. albicans çoğaltılmış akrilik disklere uygulanacak işlemlere göre 9 örneklem grubu (n=11) oluşturulmuştur. Gruplar; kontrol grubu (K), nistatin (1 ml, 100.000 IU/ml) uygulanan grup (N), mikrodalga dezenfeksiyonu (650W, 3dk) uygulanan grup (M), sadece lazer (810 nm, diode laser, devamlı mod 30 sn, 24 J/ cm², 300 mW) uygulanan grup (L), sadece 10 mg/ml konsantrasyonda ICG uygulanan grup (ICG10) ve farklı konsantrasyonlarda (10, 5, 2 ve 1 mg/ml) ICG aracılı PDT uygulanan gruplar (L ICG10, L-ICG5, L-ICG2 ve L-ICG1) olarak belirlenmiştir. İşlemler sonrasında akrilik örneklerdeki C. albicans biyofilmlerinin koloni sayımı yapılmıştır ve her grup için 1 adet fazla hazırlanan örneğin SEM görüntüsü alınmıştır. L-ICG10, L-ICG5 ve ICG10 grupları protez kaide plağındaki C. albicans koloni sayısını azaltmada etkili bulunmuştur. SEM görüntülerinde L-ICG10 grubunun kesitinde C. albicans tespit edilmemiştir. K, N, M, ICG10, L, L-ICG5, L-ICG2, L ICG1 gruplarının kesitlerinde ise maya ve hif formlarında C. albicans'lar tespit edilmiştir. Protez stomatiti tedavisinde ICG aracılı PDT ile dezenfeksiyon uygulaması umut verici sonuçlar ortaya koymuştur ancak bu yöntemi klinikte uygulamak ve güvenli protokolleri belirlemek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: C albicans, akrilik reçine, protez stomatiti, fotodinamik terapi (PDT), fotosensitizör (PS), indosiyanin yeşili (ICG).
İnsan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumunun silikon protez çevresindeki kapsül oluşumuna etkisi
Giriş: Silikon meme implantları son elli yıldır meme büyütme ve mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu için kullanılmaktadır. Kapsüler kontraktür, meme protezi etrafındaki reaktif kapsülün kalınlaşması, memenin sıkılığına yol açması ile ortaya çıkan olgudur. Bu durum, estetik ve rekonstrüktif meme cerrahisinin en yaygın komplikasyonlarından biridir. Bu nedenle literatürde pek çok ajan, allogreft veya doku mühendisliği (üçboyutlu meme kalıplarının kullanılması ve içerisine yağ transferinin gerçekleştirilmesi) gibi yöntemlerin protez çevresi kapsül oluşumuna etkisi çalışılmıştır. Biz ise çalışmamızda bu amaçla ACCM'nin (insan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumu) ve YDKKH'nin (yağ dokusu kaynaklı kök hücre) hem tekbaşına hem de birlikte ugulanmasının protez çevresi kapsül oluşumu üzerindeki etkinliklerinin karşılaştırılmasını amaçladık. ACCM olarak amniyotik sıvı hücrelerinin ve koryon villus hücrelerinin in vitro kültür eldesinde kullanılan bir besin ortamı olan AmnioMax TM C-100 (AmnioMAX TM C-100 ve AmnioMAX TM II Complete Media,Life Technologies, 5791 Van Allen Way, Carlsbad, California 92008) kullanıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 250-300 gr arasında Sprague Dawley 26 adet dişi sıçan kullanıldı. 26 sıçan rastlantısal olarak, kontrol, 3 çalışma grubu (sadece ACCM, sadece YDKKH-yağ doku kaynaklı mezenşimal kök hücre, ACCM + YDKKH) ve YDKKH temin edilecek gruplar şeklinde (2 sıçan) kullanıldı. Sıçanlara paravertebral insizyon ile pannikulus karnozus altında, paravertebral kasların üzerinde 1x1 cm boyutunda cep hazırlandı. İmplant yerleştirmeden önce: Grup 1 (Kontrol) hazırlanan cebe 0,5 cc normal salin enjekte edildi. Grup 2 (ACCM) de cebe 0.5 cc ACCM enjekte edildi. Grup 3 (YDKKH): Cebe 0,5 cc YDKKH enjekte edildi. Grup 4 (ACCM+YDKKH): Cebe 0.5 cc ACCM ve 0.5 cc YDKKH enjekte edildi. Ardından implant cebe yerleştirildi. Sıçanların tümü 2. ayın sonunda sakrifiye edilerek cerrahi alandaki periprostetik kapsüller eksize edilerek çıkarıldı. Kapsül kalınlıkları ile morfolojik analiz yapıldı. Histopatolojik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı. Elde edilen veriler Shaphiro wilk testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında TGFβ-1 ve 2, IL-2, TAS, TOS ve OSI parametre ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı oldukları tespit edildi (p<0,05). Kombine gruptaki deneklerin TGFβ-1ve 2 (31,18±13,11 ve 20,79±6,9), IL2 (14,4±2,34), TOS (0,24±0,06) ve OSI (0,53±0,12) ortalamasının diğer gruplara göre anlamlı düzeyde düşük olduğu izlendi. TAS ortalamasının (0,47±0,09) ise Kombine grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Gruplar arası miyofibroblast belirteci olan α-SMA oranlarının değerlendirilmesi ile immünreaktivite şiddetleri karşılaştırıldı. İmmünreaktivite şiddetlerinin kıyaslanması sonucu Kontrol grubundaki deneklerin tümünde şiddetli düzeyde immünreaktivite (%100) gözlenmişken, ACCM grubundaki deneklerin çoğunluğunda (%66,7), Kombine gruptaki deneklerin ise tamamında zayıf düzey immünreaktivite gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre, ACCM ve YDKKH'nin kombine uygulandığı grubun oksidatif strese daha dayanıklı, daha zayıf immünreaktivite düzeyine sahip olup periprostetik kapsül oluşumundan sorumlu fibroblastların davranış paternini değiştirerek kapsül oluşumunu daha fazla azalttığını düşünmekteyiz.
Başarısız kalça çivilemesi sonrası yapılan kalça artroplastilerinde uzun femoral protez seçimi gerekli midir? Biyomekanik çalışma
Amaç: İnstabil intertrokanterik kırık (İTK) tedavisinde kullanılan proksimal kalça çivisinin (PKÇ) başarısız olması sonucunda artroplastiye dönüşüm gerekebilmektedir. Çalışmamızın amacı PKÇ sonrası artroplastiye dönüşümde distal kilitleme vida deliği defektini iki korteks uzunluğunda geçen çimentolu ve çimentosuz femoral stemler ile defektin proksimalinde sonlanan çimentosuz femoral stemlerin periprostetik kırık riski açısından biyomekanik olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: AO A2.1 instabil İTK kırık modeli oluşturulmuş 15 adet osteoporotik sentetik femur modeli 3 eşit gruba (Grup I: Çimentolu, vida deliğini geçen stem; grup II: çimentosuz, standart stem ve grup III: çimentosuz, uzun stem) ayrıldı. Modellerin tümüne standart PKÇ uygulandıktan sonra implantların tamamı çıkarıldı ve femoral stemler uygulandı. Tüm modellere, aksiyel (15 N - 350 N; 10000 siklus) ve rotasyonel (0,5 Nm - 10 Nm; 10000 siklus) yükler uygulandıktan sonra aksiyel yetersizlik yüklenmesi (15 mm/dk) uygulandı. Aksiyel ve rotasyonel düzeneklerde, modellerin siklik yüklenme öncesi ve sonrası dayanıklılıkları (stiffness) ve modellerde yetersizlik oluşturan kuvvetler (failure load) hesaplanarak gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Modellerin siklik rotasyon ile başlangıçta (ilk 1000 siklus) gösterdikleri sertlik (stiffness) medyanları (Q1-Q3), grup I'de 3903 (3430–4247) Nmm/°, grup II'de 3392 (2487–3586) Nmm/°, grup III'te 3512 (3295–3884) Nmm/° olarak bulundu. Gruplar arasında ilk 1000 siklus başlangıç sertlikleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p= 0,208). Son sertlik (10.000 siklus) medyanları (Q1-Q3), grup I'de 3817 (3699–4459) Nmm/°, grup II'de 3408 (2963–3546) Nmm/°, grup III'te 3476 (3246-3806) Nmm/° olarak bulundu. Grup I grup II'ye göre anlamlı derecede daha iyi sonuç vermiştir (p=0,09). Grup I ile grup III arasında (p=0,104) ve grup II ile grup III arasında (p=0,322) anlamlı bir fark bulunamamıştır. Modellerin siklik aksiyel yüklenme ile başlangıçta (ilk 1000 siklus) gösterdikleri sertlik (stiffness) medyanları (Q1-Q3), grup I'de 930 (864–1034) N/mm, grup II'de 739 (682–807) N/mm, grup III'te 930 (902–1033) N/mm olarak bulundu. Grup I ile grup II arasında, grup I grup II'ye göre anlamlı derecede daha iyi sonuç vermiştir (p=0,011). Grup II ile grup III arasında, grup III, grup II'ye göre anlamlı derecede daha iyi sonuç vermiştir (p=0,006). Grup I ile grup III arasında ise istatistiksel açıdan anlamlı bir sonuca ulaşılamadı (p=0,832). Son sertlik (10.000 siklus sonrası) medyanları (Q1-Q3), grup I'de 956 (927–1074) N/mm, grup II'de 775 (701–830) N/mm, grup III'te 919 (910–1050) N/mm olarak bulundu. Grup I ile II arasında, grup I, grup II'ye göre anlamlı derecede daha iyi sonuç vermiştir (p=0,011). Grup II ile grup III arasında, grup III, grup II'ye göre anlamlı derecede daha iyi sonuç vermiştir (p=0,006). Grup I ile grup III arasında ise istatistiksel açıdan anlamlı bir sonuca ulaşılamadı (p=0,832). Modellerin aksiyel yüklenme sonrası ortalama aksiyel yetersizlik yüklenmesi (failure load) medyanları (Q1-Q3) grup I'de 5537 (5229 – 5857) N, grup II'de 4101 (3938 – 4195) N, grup III'te 4851 (4432 – 5752) N olarak bulundu. Grup I ile II arasında grup I, grup II'ye göre anlamlı derecede daha iyi sonuç vermiştir (p=0,002). Grup II ile III arasında grup III, grup II'ye göre anlamlı derecede daha iyi sonuç vermiştir (p=0,024). Grup I ile grup III arasında ise istatistiksel açıdan anlamlı bir sonuca ulaşılamadı (p=0,437). Sonuç: Osteoporotik, instabil intertrokanterik kırıklar için yapılan proksimal kalça çivisi sonrası kalça artroplastisine dönmek gerektiğinde, çimentolu veya çimentosuz tespit yapmanın, rekonstrüksiyonun dayanıklılığını anlamlı derecede değiştirmediği ancak femoral stemin uzunluğunun, çıkartılan çivinin distal kilitleme vidasını iki korteks kadar uzunlukta geçecek şekilde belirlenmesinin periprostetik kırık riskini azaltacağını göstermektedir.
Sıçanlarda silikon implant etrafında kapsül oluşumuna otojen yağ dokudan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin etkisinin araştırılması: Sıçan modelinde deneysel çalışma
Bu çalışmada, Otojen yağ dokudan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin silikon etrafındaki kapsül oluşumuna etkisini araştırdık. Çalışmada 270-310 gr ağırlığında 16 adet Wistar Albino cinsi sıçan kullanıldı. Denekler deney ve kontrol grubu olmak üzere eşit sayıda iki gruba ayrıldı. Tüm grupların pektoral bölgesinde protez kadar poş açılarak cilt altına silikon implantlar yerleştirildi. Grup 1 için herhangi bir uygulama yapılmazken Grup II için 40 milyon/cc hücre bulunan süspansiyon silikonun olduğu poşa enjekte edildi. Tüm gruplardan ameliyattan 8 hafta sonra protezler çıkarıldı. Oluşan kapsül iki tabaka halinde çıkarılarak histopatolojik değerlendirmeye alındı.Morfometrik değerlendirme ile kapsül kalınlığı hacimsel ölçüldü, immunohistokimya yapılarak prokollajen?kollajen miktarına bakıldı ve Masson Trikrom boyama ile ışık mikroskopisi yapıldı. Grup I ile Grup II arasında morfometrik değerlendirmede kapsül kalınlığı açısından anlamlı farklılık görüldü (p?0,032). Grup II'de prokollogen-kollogen miktarı düşük bulundu. Işık Mikroskopisinde ise Grup II de neoanjiogenez yüksek olduğu saptandı.Bu çalışmada, 40 milyon/cc mezenkimal kök hücre kullanılarak silikon implant etrafında kapsül oluşumunu azalttığını ve silikon implantın yabancı cisim reaksiyonu oluşturmadığını saptadık.
Protez eklem enfeksiyonlarında etkenler, tedavi rejimleri ve prognozun değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda giderek artan oranlarda kullanılan protez eklemler beraberinde protez eklem enfeksiyonlarını da gündeme getirmektedir. Protez eklem enfeksiyonları hastaların hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini önemli oranlarda artırmaktadır. Bu çalışma ile hastanemizde diz ve kalça protez eklem enfeksiyonu tanısı alan, tedavi ve takip edilen hastaların enfeksiyon kaynağı, etken mikroorganizmalar, risk faktörleri, tedavi stratejileri ve prognozu tespit edilerek gelecekteki hasta yönetimimize katkı sağlamak amaçlanmıştırGereç ve Yöntem: Araştırmaya 1998-2011 yılları arasında hastanemiz Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon hastalıkları ve Ortopedi klinik ve polikliniklerine başvuran, diz ve kalça protez eklem enfeksiyonu tanısı alan, tedavi ve takip edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların demografik bilgileri, risk faktörleri, protezin uygulandığı hastane bilgileri, enfeksiyon atak sayıları, ilk enfeksiyonun tespit zamanı, belirti ve bulguları, laboratuar verileri, operasyon tarihleri, izole edilen mikroorganizmalar ile uygulanan tedavi protokolleri ve prognoz bilgileri dosyalardan retrospektif olarak taranmıştır. İstatiksel analizde SPSS v. 11.5 kullanılmıştır.Bulgular: Protez eklem enfeksiyonu tanısı alan 88 hastanın yaş ortalaması 58,8±15,9 olup; 31'i erkek (%35,2) olarak saptanmıştır. Hastalarımızda en sık protez takılma nedeninin travma (n=36) (%40,9) olduğu saptanmıştır. En sık semptom 80 hastada (%90,9) ağrı olarak tespit edilmiştir. Aynı eklemde geçirilmiş cerrahi öyküsü varlığının sonuçla ilişkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,008). Hem akıntı hem de peroperatif kültürlerde en sık izole edilen etkenlerin koagülaz negatif stafilokoklar olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 17'sinde (%19,3) etken izole edilememiştir. Çalışmamızda CRP ve ESR düzeyi ortalamaları yüksek tespit edilmiştir. İyi sonuç alınan hastalarda bu değerler düşük tespit edilmiş olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.İki aşamalı revizyon yapılan hastalarda iyi sonuç oranı daha yüksek (%75,9) bulunmuş olup, istatiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,016). İki aşamalı revizyonda spacer kullanılan hastalarda iyi sonuç oranı %76,8 olup, istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,631). İyi sonuç alınan hastalarda toplam tedavi süreleri daha uzun tespit edilmiştir.Sonuç: Protez eklem enfeksiyonlarında etkenin izole edilmesi cerrahi yaklaşımı ve antimikrobial tedaviyi yönlendirdiği için önem taşımaktadır. Çalışmamızda protez eklem enfeksiyonu tedavisinde uzun süreli antibiyotik tedavisi ile cerrahinin kombinasyonunun, hastaya ve etken patojene uygun cerrahi ve antimikrobial tedavi seçilmesinin prognozu etkilediği görülmüştür.Anahtar sözcükler: Antibiyotik tedavisi, CRP ve ESR düzeyi, debridman ve retansiyon, glikokaliks tabakası, protez eklem enfeksiyonları, revizyon prosedürleri, yabancı cisim enfeksiyonları.
Yeni bir poliüretan elastomer materyalinin mekanik özelliklerinin ve çene yüz protezlerinde kullanılan silikon elastomere adezyonunun değerlendirilmesi
Çene yüz protezlerinin yapımında kullanılan materyaller, yırtılma ve çekme dayanımlarının yüksek olması ve sertlik açısından yerine geçtiği dokuya benzer olması gibi mekanik ve fiziksel birçok özelliklere sahip olmalıdırlar. Çene yüz protezinin mekanik ve fiziksel özelliklerini iyileştirmek amacıyla, protezin dokuyla temas eden yüzeyi poliüretan astar ile kaplanmaktadır. Ancak poliüretan ve silikon elastomer arasında uzun dönem güçlü bir adezyon sağlamak oldukça zordur. Çalışmanın amacı, yeni poliüretan elastomer yüzeyine primer uygulanmadan silikon ile arasındaki bağlanma dayanımının T-soyma dayanımı testi ile değerlendirilmesi ve ayrıca çekme ve yırtılma dayanımı testleri ile yeni poliüretan elastomerin mekanik özelliklerinin incelenmesidir. Yeni poliüretan elastomerin, silikon ile bağlanma dayanımını değerlendirmek amacıyla, farklı silikon (A-2000, A-2186, MDX4-4210/Silastik Tip A), primer (A-335, A-330 G, A-304), ve astar (poliüretan, yeni poliüretan elastomer) materyalleri kullanılarak, 240 adet test örneği (7.5 x 0.5 x 0.6 cm3) T-soyma dayanımı testi için hazırlanmıştır. Verilerin analizi için üç yönlü varyans analizi ve akabinde Tukey çoklu karşılaştırma testi uygulanmıştır (? = 0.05). Yeni poliüretan elastomer materyalinin mekanik özelliklerini değerlendirmek amacıyla yeni poliüretan elastomer ve poliüretan astar materyalinden 30 adet test örneği yırtılma dayanımı testi için (n:15) ve 30 adet test örneği çekme dayanımı testi için (n:15) hazırlanmıştır. Verilerin analizi için T-Test analizi kullanılmıştır (? = 0.05). Üç yönlü varyans analizi sonuçlarına göre, farklı silikon, primer ve de astar grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark vardır (p < 0.0001). Yeni poliüretan elastomer primer uygulanmadan da silikon ile bağlanırken, poliüretan primer uygulanmadan silikon ile bağlanmamıştır. T-test analiz sonuçlarına göre yeni poliüretan elastomer ve poliüretan grupları arasında yırtılma enerjisi, yırtılma ve çekme dayanımları açısından fark yokken, uzama yüzdesi ve plastik deformasyon yüzdesi açısından iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark vardır (p < 0.0001). Sonuç olarak; yeni poliüretan elastomer alternatif bir astar malzemesi olarak çene yüz protezlerinde tercih edilebilir.
Kemiğe implante işitme cihazı kullanan hastalarda yaşam kalitesi ve işitme sonuçlarımız
ÖZET Kemiğe İmplante İşitme Cihazı Kullanan Hastalarda Yaşam Kalitesi ve İşitme Sonuçlarımız Amaç: İletim tipi işitme kaybı hem erişkin, hem de pediatrik hasta grubunda yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren ve sık görülen bir problemdir. Bu hastaların işitme rehabilitasyonunda konvansiyonel işitme cihazları, orta kulak operasyonları ve kemiğe implante işitme cihazları (KİİC) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışmada, uzun yıllardır güvenli ve etkin bir şekilde yapılan kemiğe implante işitme cihazı ve softbandın yaşam kalitesi üzerine etkisi, odyolojik sonuçları, oluşan komplikasyonların sıklığı, türleri ve bu komplikasyonlara yaklaşım yöntemlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi, Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı bünyesinde Ocak 2005 ve Eylül 2013 arasında iletim veya miks tip işitme kaybı sebebiyle KİİC tatbik edilen veya softband cihaz kullanan hastalar araştırmaya alındı. Çalışmada herhangi bir çıkarma kriteri kullanılmadı. Hastaların odyolojik sonuçları KİİC ve softband uygulamasından önce saf ses odyometri ile sonrasında ise serbest alan odyometri ile belirlendi. Hastaların fonksiyonel kazançları cihaz öncesi hava yolu işitme eşiklerinden, cihazlı işitme eşiklerinin çıkarılması ile hesaplandı. Hasta memnuniyetini ölçmek amacıyla Uluslararası İşitme Cihazları Değerlendirme Envanteri Türkçe Versiyonu (IOI-HA-TR) ve Glasgow Erişkin ve Çocuk Değerlendirme Testleri (GDT) yapılıp, sonuçları istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Toplam hasta sayısı 34 olarak saptandı. Bu hastaların 23 tanesinde KİİC tatbiki yapılırken, kalan 11 hastada softband cihaz kullanıldı. Kemiğe implante işitme cihazı kullanan hastaların fonksiyonel kazançları 500 Hz'de 31,3 dB, 1000 Hz'de 45,5 dB, 2000 Hz'de 44,5 dB, 4000 Hz'de preop 44,3 dB olarak bulunmuştur. KİİC kullanan erişkin hastaların GDT skorları toplamda 27,6 olarak bulundu. GDT alt ölçeklerinden genel sağlıkta 35,8, sosyal sağlıkta 39,8, fiziksel sağlıkta 34,2 sonuçları elde edildi. Pediatrik grupta ise toplamda 41,6, alt ölçeklerden emosyonel alt ölçekte 51,4, sosyal alt ölçekte 30,0, eğitsel alt ölçekte 47,1, vital alt ölçekte 32,0 sonuçları elde edildi. IOI-HA-TR skorları ise KİİC kullanan hastalarda 25,22, softband kullananlarda ise 26,45 olarak bulundu. Komplikasyon olarak, KİİC kullanan 2 hastada (% 8,7) osseointegrasyon problemi görülürken, 11 hastada (% 47,8) hafif-orta derecede cilt reaksiyonları gözlendi. Sonuç: Kemiğe implante işitme cihazı, iletim tipi işitme kaybında düşük komplikasyon oranları ile güvenilir ve etkin bir terapi yöntemidir. Odyolojik başarısı yanında, yaşam kalitesine de olumlu katkısı mevcuttur. Cihazların tam etkinliklerinin anlaşılabilmesi amacıyla daha uzun süreli ve daha geniş hasta içeren çalışmalara da ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İşitme Cihazı; Softband; Osseointegrasyon; Yaşam Kalitesi
Otolog doku veya implant ile yapılan meme rekonstrüksiyonlarında kullanılan farklı onarım yöntemlerinin karşılaştırılması
Otolog Doku Veya İmplant İle Yapılan Meme Rekonstrüksiyonlarında Kullanılan Farklı Onarım Yöntemlerinin Karşılaştırılması Meme kanseri, dünyada kadınlar arasında deri kanserlerinden sonra en sık görülen kanserdir. Ortalama 70 yaşına kadar yaşayan kadınlarda yaşam boyu meme kanserine yakalanma oranı %12 olarak hesaplanmıştır. Meme kanseri cerrahisi uygulanan hastalarda meme dokusunun kısmen veya tamamen çıkarılması sonucu önemli bir uzuv kaybının yarattığı yıkım, meme rekonstrüksiyonu seçeneklerinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla azaltılabilmektedir. Diğer yandan rekonstrüksiyon seçeneklerinin yıllar içerisinde gelişmesi, farklı rekonstrüksiyon yöntemlerinin farklı endikasyonlarla uygulanmasını arttırmış ve bu konuda standardizasyon eksikliğini gözler önüne sermiştir. Bu konuda yapılan çalışmalar halen kısıtlıdır. Hasta için en uygun tedavi seçeneğinin tekrarlanabilir ve güvenilir kriterler baz alınarak yapılabilmesi, bu konuda seçim yaparken daha nesnel bir yaklaşımla hastayı değerlendirmeyi ve daha sağlıklı kararlar vermeyi sağlar. Bu çalışmada 2000-2013 yılları arasında kliniğimizde mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu amaçlı uygulanan iki seanslı implant ve otojen doku ile meme onarımı yapılmış 60 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu karşılaştırmada; hastaların yaşı, sigara kullanımı, postoperatif radyoterapi ve kemoterapi öyküsü, mastektomi çeşidi, operasyon süresi, operasyon sayısı, operasyon zamanlaması, hastaların hastanede yatış süresi, günlük hayatlarına dönüş süresi, komplikasyonlar ve hasta memnuniyeti çeşitli parametreler kullanılarak sorgulanmış ve hasta bazlı kullanılabilecek bir tedavi algoritması belirlenmiştir.
Diz implantı polietilen ınsert yüzeyindeki aşınmanın dizdeki gerçek dinamik yüklemeler, posterior tibial açısı değişimi ve anterior-posterior öteleme ile interior-eksterior dönme etkileri altında sayısal olarak incelenmesi
Posterior Tibial eğim açısının, Polietilen (PE) insert üzerindeki maksimum temas basıncı ve aşınma miktarı etkisi yeterince ilgi görmemiştir. Fleksiyon açısı, Anterior-Posterior (AP) öteleme miktarı, Internal-Eksternal (IE) Dönme miktarı ve tibial eğim açısının, Total Diz Artroplastisi (TDA) PE insert üzerindeki maksimum temas basıncı ve aşınması üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla Archard'ın aşınma kanunu ve kadavra kullanılarak doğrulanan yüklemeler altında incelenmiştir. Bu çalışma, sadece kadavra deneyleriyle doğrulanmış yük değil, aynı zamanda 0'dan 90 dereceye değişen dinamik fleksiyon kullanır. Diz implant PE insert üzerindeki aşınma, bir 3 boyutlu (3B) 2.5 numara bağ kesen total diz implant modeli ile birlikte Sonlu Elemanlar Yöntemi (SEY) ve yüklemeler ile 0'dan 90 dereceye değişen AP öteleme ve IE Dönme verileri kullanılarak araştırılmıştır. Diz implant polietilen insert üzerindeki aşınma etkilerini belirlemek için iki farklı analiz yapılmıştır. Birinci tip analizler, femur eksenine göre 0'dan 90 dereceye değişen dinamik fleksiyon açıları altında, diğerleri ise belli açılara göre yüklemeler için zamana bağlı analizlerdir. PE insert üzerindeki temas basıncının Fleksiyon, Fleksiyon + AP öteleme ve IE Dönme için devirle birlikte azaldığı belirlenmiştir. Devir arttıkça her üç durum için elde edilen aşınmanın arttığı açıktır. AP öteleme etkisi nedeniyle PE insert üzerindeki yüklemelerin düşük devirlerde yeterince etkili basınç oluşturamadığı bu nedenle aşınmayı azaltıcı etki yaptığı, buna karşın devir arttıkça aşınmayla birlikte etki artmakta ve yüksek devirlerde aşınmaya katkı sağladığı görülmektedir. IE Dönmesinin insertin aşınması üzerinde AP ötelemesinden çok daha fazla etki yaptığı, özellikle devir sayısı arttıkça insert üzerindeki aşınmayı belirgin bir biçimde azalttığı, bu etkinin de aşınma bölgesinin genişlemesinden kaynaklandığı görülmektedir. Posterior tibial eğim açısı arttıkça, aynı devir için, maksimum temas basıncının hafifçe azaldığı da görülmektedir. Bu çalışma, fleksiyon sırasında yön değiştiren AP ötelemesinin ve açısal değişim yapan IE dönmesinin hem temas basıncı hem de aşınma üzerinde önemli etkisinin olduğunu göstermiştir. Literatürde yapılan daha önceki çalışmalardan farklı olarak devir arttıkça aşınmanın artmaya devam ettiği görülmüştür. Bu durum, yükleme ve fleksiyonla değişen AP ötelemesinin ve IE dönmesinin PE insert üzerindeki aşınma etkilerini şekillendirdiği savını güçlendirmektedir.
Hemen, erken ve geç yüklenen implantların, yüklemenin ilk yılında stabilite ve kemik yoğunluğundaki değişiklikler açısından değerlendirilmesi
Son yıllarda, implantların hemen veya erken dönemde yüklenmesinin olumlu sonuçlar verdiği gösterilmiştir. Ancak maxiller posterior tek diş eksikliklerinde, implantın hemen veya erken yüklenmesiyle ilgili sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu klinik çalışmanın amacı; maxiller posterior tek diş eksikliklerinde, hemen, erken ve geç yüklenen implantların sekonder stabilite parametreleri arasındaki farklılıkların ve implant çevresindeki kemik yoğunluğu değişikliklerinin araştırılması ve değerlendirilmesidir. Otuzdört hastaya toplam 40 adet dental implant (İmplantium, Dentium, Güney Kore) yapılmıştır. Hemen veya erken yükleme protokolleri için önkoşullar belirlenirken; CBCT'den elde edilen kemik yoğunluğu(PreOpHu), subjektif kemik kalitesi sınıflaması(SKS), yerleştirme torku(ITV) ve primer implant stabilitesi(ISQ_Primer) değerleri gözönünde bulundurulmuştur. Ön koşulları sağlayan 13 implant hemen yüklenmiş, diğer 13 tanesi ise erken yüklenmiştir. Ön koşulları sağlayamayan 14 implant geç yükleme protokolüne alınmıştır. İmplantların sekonder stabilite takipleri 1, 3, 6, 9, ve 12. ay'larda Osstell(RFA) cihazı kullanılarak yapılmıştır. 12.ayda alınan CBCT görüntülerinde implantın çevresindeki kemik yoğunluğu, değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirme için tek yönlü ANOVA ve ikili karşılaştırmalarda TUKEY testi kullanılmıştır.(p=0,005) Çalışmanın sonuçlarına göre; yükleme grupları arasında 1.ay ISQ değerleri açısından anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Ancak 12.ayda hemen yükleme grubunun ISQ değerleri geç yükleme grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında; İmplant çevresindeki kemik yoğunluğu açısından anlamlı bir fark tespit edilememiştir. Ayrıca, CBCT'den elde edilen kemik yoğunluğu değerleriyle, subjektif kemik sınıflaması (SKS) ve implant stabilite parametreleri (ITV, ISQ_Primer) arasında anlamlı korelasyon vardır. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, posterior maxilladaki tek diş eksiklikleri, uygun koşullar sağlandığında hemen veya erken dönemde yüklenebilir. Ayrıca CBCT, kemik yoğunluğunun değerlendirilmesinde ve stabilite parametrelerinin cerrahi öncesinde tahmin edilebilmesinde etkin bir yöntem olarak kullanılabilir.
Arka çapraz bağın korunarak uygulandığı ve kesilerek uygulandığı diz protezlerinde klinik ve radyolojik sonuçların karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Çalışmamızda bağ korunarak ve kesilerek uygulanan total diz protezlerinin retrospektif olarak uzun dönem sonuçlarının ortaya konulması amaçlanmıştır. Kliniğimizde Haziran 2006-2014 tarihleri arasında arka çapraz bağı koruyarak uyguladığımız 54 total diz protezli hastamızın 59 dizi ve Temmuz 2006-2012 yılları arasında bağ kesen total diz protezi uygulanan bulunan 61 hastanın 80 dizi çalışmamıza dahil edilmiştir. 54 hastamızın 51'i (%94,5) primer osteoartrit nedeniyle opere edilirken, geride kalan 3 hastamızın (%5,5) altta yatan romatoid artrit hastalığı vardı. Yaşları 54 ile 82 arasında değişiyordu, yaş ortalaması ise 67,4'idi. Bağ kesen grubun yaşları 42-85 arasında değişiyordu. (ortalama 65.4) 59 hasta primer osteoartrit nedeniyle opere edilirken, 1 hasta romatoid artrit nedeniyle, 1 hasta diz travması sonucu gelişen sekonder osteoartrit nedeniyle opere edildi. Hastalarımız Amerikan Diz Cemiyeti skorlama sistemine göre ameliyat öncesi ve sonrası değerlendirildiler. Radyolojik değerlendirmesi ise Total Diz Protezi Radyolojik Değerlendirme Kriterlerine göre yapılmıştır. Diz skoru bağ koruyan grupta preoperatif 48,4 (36-72) iken postoperatif 93,3 (76-100) olarak hesaplanmıştır. Bağ kesen protezde ise preoperatif değerlendirilen 61 hastanın 80 dizinde diz skoru ortalama 38-71 arasında olup ortalama 43.7 olarak hesaplanmışken postoperatif dönemde diz skoru 78-100 olarak hesaplanmıştır. Bağ koruyan protez yapılan grupta hastaların fonksiyonel skoru preoperatif 31,2 (15-60) iken ameliyat sonrası 84,8' e (60-100) yükselmiştir. Bağ kesen grupta ise fonksiyon skoru 10-60 ortalama 35.08 postoperatif 60-100 ortalama 82.2 olarak hesaplanmıştır. 1 hastamızda 5 yıl sonra geç protez enfeksiyonu olduğundan revizyon total diz protezi operasyonu yapılmıştır. Bağ kesen grupta ise 1 hastaya GÜS 'den yayılan hematojen enfeksiyon nedeniyle revizyon diz protezi uygulanmıştır. Her iki grupta da iyi sonuçlar bildirilmiştir.. Uygulanan total diz protezleri uygun hasta seçildiğinde, uygun ameliyathane koşulları sağlandığında, tecrübeli cerrahlar tarafından uygulanan, sonuçları yüz güldürücü cerrahi bir girişimdir.
Ti-6Al-7Nb alaşımının lazer ile yüzey modifikasyonu: İşlem parametrelerinin yüzey özelliklerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışma, Ti-6Al-7Nb alaşımının yüzey özelliklerini iyileştirmek amacıyla lazerle yüzey modifikasyonu işlem parametrelerinin etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Sabit bir plaka üzerine monte edilmiş test örneklerinin yüzeyi, lazer ışınıyla metal arasındaki etkileşimin yarattığı yüksek ısı enerjisi sayesinde işlenmiştir. Bu tez kapsamında etkisi araştırılan lazer yüzey işleme parametreleri tarama yönü, lazer ışınının hareket hızı, frekans, tarama aralığı ve atım genişliği olarak belirlenmiştir. Lazer işleme parametreleri ile belirlenen deney düzeneklerine göre işlenmiş yüzey üzerinde yüzey pürüzlülük ölçümleri ve ıslanabilirlik testleri yapılarak parametrelerin etkileri araştırılmıştır. Proses parametrelerinin işlenmiş yüzeyin hem yüzey pürüzlülüğü hem de ıslanabilirlik davranışı üzerinde önemli etkilerinin olduğu tespit edilmiştir. Özellikle, tarama aralığının yüzey ıslanabilirliği üzerinde en etkili parametre olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Karotis stent implantasyonu yapılan hastalarda antiagregan tedavi süresinin restenoz ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, karotis stent implantasyonu yapılan hastalarda ikili antiagregan tedavi süresinin prosedür sonrası dönemde 3 ay kullanımıyla, 6 ay kullanımının restenoz (stent içi trombozlar dahil) üzerine erken dönem sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışma, 2010 ve 2016 yılları arasında karotis stent implantasyonu yapılan, yaşları 51 ile 88 (ortalama 67) arasında değişen 77 (%32,5)'si kadın, 160 (%67,5)'i erkek olan toplam 237 hastanın retrospektif analiziyle yapıldı. Çalışmadaki hastalar, ikili antiagregan tedaviyi prosedür sonrası 3 ay veya 6 ay kullananlar ile verilen antiagregan tedavinin yetersiz olduğu kabul edilen (antiagregan direnci, uygun olmayan medikasyon, önerilen ilacı kullanmama) hastalar olmak üzere 3 ayrı gruba ayrıldı. Antiagregan medikasyon yetersizliği olanlar ayrıca değerlendirildikten sonra, ikili antiagregan tedaviyi 3 ay kullanan hastalarla, 6 ay kullanan hastaların takiplerinde restenoz (>%50 stenozlar anlamlı darlık kabul edildi) düzeylerinin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların 5 (%2,1)'inde antiagregan medikasyonu yetersiz olarak tespit değerlendirildi. İkili antiagregan tedavi 3 aya uzatılan 166 (%70), 6 aya uzatılan 66 (%27,8) hasta mevcuttu. Antiagregan tedavi medikasyonu yetersiz olarak değerlendirilen hastaların tamamında restenoz gözlendi (%100). İkili antiagregan tedavi 3 aya uzatılan hastaların 12 (%7,2) sinde, 6 aya uzatılanlarda 5 (%7,5) inde, medikasyon yetersizliği olanlarda 5 (%100) olmak üzere toplam 22 (%9,2) hastada restenoz saptandı. İstatistiksel analiz yapılırken antiagregan medikasyon yetersizliği olan 5 (%2,1) hasta dışlanarak yapıldı. İkili antiagregan tedaviyi 3 ay veya 6 ay alan iki hasta grubu ile restenoz arasında anlamlı farklılık olmadığı istatiksel olarak gösterildi (p>0,999). Ayrıca her iki grup arasında yeni gelişen nörolojik bulgular açısından ve kanama insidansı açısından farklılık olmadığı gözlendi. Sonuç: İkili antiagregan tedavi süresinin 3 ay kullanılmasıyla, 6 ay kullanılması arasında restenoz üzerine fark saptanmamıştır. İkili antiagregan süresini uzatmanın yeni gelişen iskemik komplikasyonlar veya kanama komplikasyonları üzerine farkı izlenmemiştir. Antiagregan medikasyonda asıl önemli olan, hasta uyumu ve antiagregan direnci gibi gözükmektedir. Bu verilerin daha geniş ve kapsamlı veri analizleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Karotis stent implantasyonu, İkili antiagregan tedavi, Karotis stent restenozu, Antiagregan direnci.
Koklear implant cerrahisinde reimplantasyon nedenleri
Amaç: Bu çalışma koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon cerrahisi geçiren hastalarda bunun nedenlerini,hastaların sosyokültürel düzeyinin ve kullanılan cerrahi yöntemin reimplantasyon ile olan ilişkisini incelemek amacıyla yapıldı Gereç ve Yöntem:Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon ihtiyacı olan 62 hasta ile yine Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde koklear implant cerrahisi uygulanmış olup ama reimplantasyon ihtiyacı olmayan 62 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi.Hasta verileri ve dosyaları retrospektif olarak incelendi.Uygulanmış cerrahis yöntemler gözden geçirildi..Hasta yakınlarına soru-cevap tarzında anket yöntemi ile sosyokültürel düzeyle ilişkili verilere ulaşıldı. Bulgular: Bu çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda opere edilmiş 1487 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Kliniğimizde 66 hastaya(%4.43) reimplantasyon cerrahisi uygulandı.Kontrol grubu ve reimplantasyon cerrahisi yapılan tüm hastaların annelerinin eğitim durumu,babalarının eğitim durumu incelendi.Ayrıca tüm hastaların gelir düzeyi ve yaşam alanı değerlendirildi.Reimplantasyon cerrahisi yapılan hastaların 58 tanesi (%93.4) Oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknikle opere edilmişti. 4 tanesi (%6.6) düz açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile opere edilmişti. Aynı marka ve model cihazlar göz önüne alındığında 994 hastaya oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile operasyon yapılmış ve 58 inde (%5.8) reimplantasyon ihtiyacı olmuş.188 hastaya ise düz açıyla yerleştirme yöntemi ile operasyon yapılmış ve 4 ünde (%2.1) de reimplantasyon ihtiyacı olmuş. teknik değişikliğinden önceki reimplantasyon oranımız %5.8 iken yeni teknik ile bu oran %2.1 olarak tespit edilmiş. Sonuç:Düz açıyla yerleştirme yöntemi dediğimiz teknik ile reimplantasyon oranının önemli ölçüde azaldığı görüldü.Sosyoekonomik düzey yükseldikçe daha az oranda reimplantasyon ihtiyacı olduğu anlaşıldı. Anahtar Kelimeler: Reimplantasyon cerrahisi,düz açı ile yerleştirme yöntemi,ebeveyn eğitim durumu,yaşam alanı,gelir düzeyi
Pediatrik göziçi lens implantasyonu cerrahisinde lens gücü hesaplama formüllerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Pediatrik hasta grubunda göz içi lens (GİL) gücü hesaplama formüllerinin (SRK II, SRK/T, Holladay 1, Hoffer Q ve Barrett II Universal) doğruluklarını karşılaştırmak. METOD: Bu prospektif çalışmada, kliniğimize başvuran ve katarakt cerrahisi planlanan 3-15 yaş arası 70 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların aksiyel uzunluk (AU), keratometri (K), ön kamara derinliği, horizontal kornea çapı, santral kornea kalınlığı ölçümleri optik biyometri cihazı (AlScan-Nidek) ile yapıldı. Konulması planlanan GİL gücü daha önceki çalışmalarda yetişkin gözlerde güvenilir olduğu gösterilen Barrett II formülü kullanılarak hesaplandı. Komplikasyon gelişen hastalar çalışma dışında bırakıldı. Bilateral kataraktların tek gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların postoperatif refraksiyonları (sferik ekivalan) cerrahi sonrası 1. ayda ölçüldü. Hastalar analiz için AU ve ortalama K değerlerine göre gruplara ayrıldı. Çalışmada formüllerin ortalama mutlaktahmini hata (MTH) değerleri analiz edildi. BULGULAR: Tüm hasta grubunda en düşük ortalama MTH Barrett II formülünde (0.64±0.73D), en yüksek Haigis formülündeydi (1.06±0.84D) (p<0.01). MTH değerleri, AU ≤22mm olan hastalarda en düşük Holladay 1 (0.79±0.71D) en yüksek Haigis (1.44±0.92 D), AU>22mm olan hastalarda en düşük Barrett II (0.47±0.54D) en yüksek Haigis (0.84±0.72D), ortalama K≤43.5D grubunda en düşük Barrett II (0.40±0.60D) en yüksek SRK II (0.95±0.76D), ort.K>43.5D grubunda en düşük Holladay 1 (0.67±0.64D) ve SRK/T (0.67±0.63D) en yüksek Haigis (1.17±0.93D) olarak sonuçlandı (p<0.01). Tüm hasta grubunda formüllere göre ±0.50D aralığında tahmini hata oranına sahip hasta yüzdesi; Barrett II %61, Hoffer Q %52.9, Holladay 1 %52.9, SRK/T %47.1, SRK II %32.9, Haigis %30 olarak sıralandı. SONUÇ: Normal AU ve K değerleri olan hastalarda Barrett II, kısa AU ve/veya yüksek K değerleri olan hastalarda Holliday 1 formülünün daha doğru sonuçlar verdiği görüldü. Haigis formülü, tüm alt gruplarda diğer formüllerden istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek tahmini hataya sahipti. Anahtar Kelimeler: Göz içi lens gücü hesaplama, Pediatrik Katarakt, Tahmini hata
Total diz protezi uygulanan hastalarda öz yeterliliğin ağrı, hareket korkusu, fonksiyonel iyileşme ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi
Amaç: Çalışma; total diz protezi (TDP) uygulanan hastalarda öz yeterliliğin ağrı, hareket korkusu, fonksiyonel iyileşme ve yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma ileriye dönük izlem çalışmasıdır. Çalışmaya TDP yapılan 145 hasta dahil edildi. Araştırma verileri Kişisel Bilgi Formu, Visual Analog Skala (VAS), Ağrı Öz Yeterlilik Anketi (AÖYA), TAMPA Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ), WOMAC Osteoartrit İndeksi ve SF-12 ölçeği ile toplandı. Veriler ameliyattan önce, sonra, birinci ve üçüncü ayda toplandı. Veriler tanımlayıcı istatistikler ve tek değişkenli analizler ile değerlendirildi. Bulgular: Araştırma grubunun yaş ortalaması 66,24±6,99 yıl ve %77,9'u kadındır. VAS-istirahat ve VAS-aktivite ağrı değerleri, TKÖ, WOMAC Osteoartrit İndeksi toplam ve alt boyut puanlarının ilk ölçümden son ölçüm zamanına kadar azaldığı ve farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p<0,05). Ağrı Öz Yeterlilik Anketi, SF-12 fiziksel ve mental özet skor puanlarının ise ilk ölçümden son ölçüm zamanına kadar arttığı ve farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0,05). Ayrıca ameliyattan önce, sonra, birinci ve üçüncü ay AÖYA puanları ile VAS-istirahat ve VAS-aktivite ağrı, TKÖ, WOMAC alt boyutları arasında negatif yönde, SF-12 fiziksel ve mental özet skorları arasında pozitif yönde ilişki bulundu (p<0,05). Sonuçlar: Araştırma sonucunda; hastaların ağrı özyeterlilik düzeylerinin arttığı, ağrı yoğunluklarının ve hareket korkularının azaldığı, fonksiyonel iyileşme ve yaşam kalitelerinin arttığı saptandı.