Sığınma
Bu konu başlığı altında 60 tez
Social cohesion in forced migration: an attempt to operationalize social cohesion for syrians under temporary protection in Turkey
Forced migration of Syrians facilitated unique progresses and exceptional changes in Turkey when previous experience with inward forced migration movements to Turkey are taken into account. Syrians' en masse registration under Temporary Protection was in compliant with the protection assurances of 1951 Convention and 1960 Protocol, albeit being a situation where reservations could apply. As a country of asylum, it was the first time when Turkey decided to mobilize Local Integration as a solution for a forced migration situation rather than resettlement or voluntary repatriation. Turkey reformulated Local Integration as Harmonization which necessitates interaction of forced migrant and host communities as well as the host country. While doing so, Harmonization explicitly segregated from the commonly accepted notions of assimilation and integration, while at the same time the concept is affiliated as an end state to be achieved. In order to do so, social cohesion, which is the faculty of intergroup interactions, identified as a medium for achieving Hannonization. However, the identification was merely the beginning ofthe process. Despite literature saturated with works on social cohesion, there are very few works on its relationship with forced migration. Therefore, attested to the unique and exceptional disposition of Syıians in Turkey as well as being an on-going forced migration situation, this study aims to investigate how social cohesion can be defined, how the definition can be applied in this situation, and what are the plausible dimensions and parameters for operationalizing social cohesion in order to achieve Harmonization as the intended outcome. Keywords: Syrians under Temporary Protection in Turkey, intergroup interactions, social cohesion, forced ınigration, operationalization
Relative transition of ngos during the protracted refugee situation in Turkey
This thesis aims to examine the characteristics of the relative transition observed in Non-Governmental Organizations - Refugees (NGO-Rs), towards organizations that provide more need-based services, as a result of their different levels of engagement with the Turkish Government. The thesis argues that the transition observed in the foundation principles of NGO-Rs is related to the government's preference to increase control mechanisms on the NGO-Rs for specific purposes in line with the developments in domestic and international politics. Also, it argues that NGO-Rs are amenable to political influence because of their inevitable institutional relations with governments. A special focus is placed on the founding principle and political engagement nexus as the basis of NGO-Rs' transition under the Justice and Development Party (JDP) government, especially following the mass migration of Syrian refugees to Turkey in 2011, due to an unexpected increase in the number and potency of NGO-Rs observed. The research collects data from sources through the literature based on the concepts of needs-based and rights-based approaches, as well as the concepts of Government Oriented NGOs (GONGO), Quasi-Governmental NGOs (QUANGO), and Party Affiliated NGOs (PANGO) to provide the theoretical framework of the thesis. In addition, it uses theory-driven content analysis as a research technique of institutional and media reports, interviews, websites, press conferences, legal documents, and other open sources of relevant political parties and NGOs to examine the relevant developments to track the direction of NGOs-R' transition over certain themes. The main argument of the thesis is the following: There has been a new power balance formation in the NGO-government nexus that causes a politically oriented and relative transition of NGO-Rs to more need-based organizations, and the existence of the former in the civic area depends on the approval of the latter party after the arrival of Syrian refugees in Turkey.
Assessment of gender-based asylum claims under the international protection regime: The case of Afghanistan
The main aim of the thesis is to deliberate in which conditions gender-based violence can be evaluated as persecution and analyze legal documents concerning international protection regimes within the gender lens by considering gender-based potential asylum seekings from Taliban-governed "new" Afghanistan. The study also explores precedents about gender-based violence and gender-based asylum claims from international judicial and quasi-judicial organs and consists of a guide for their assessment of administrative courts, PMMs, and PDMMs regarding the particular social group. Parties of the international protection regime must protect against violation of women's and LGBTIQ+'s rights in Afghanistan because of the positive obligations in gendered violence, including Turkey. Within this context, the 1951 Convention and the 1967 Protocol generally cover the conditions for recognizing and ceasing refugee status and the rights enshrined in that status. In addition, the Istanbul Convention and CEDAW protect gender-based asylum claims, and these conventions are related directly to the study subject. Although after the withdrawal decision from the Istanbul Convention, this Convention is no longer applicable in Turkish law, it is also examined because of its noteworthiness and some arguments about the unlawfulness of withdrawal. Keywords: Gender-based asylum claims, membership of a particular social group, refugee status determination, refugees from Afghanistan.
Mülteci ve sığınmacılarla çalışan meslek elemanlarında depresyon düzeyi, stres ve tükenmişlik belirtilerinin psikososyal risk faktörlerinin incelenmesi
Bu çalışmada, mülteci ve sığınmacılarla çalışan ve meslekleri gereği travmatik yaşam öyküleri dinleyen meslek elemanlarında ikincil travmatik stres, depresyon ve tükenmişlik belirtilerinin incelenmesi amaçlanmış olup, katılımcıların demografik özelliklerinin yordama etkisi istatistiki olarak kontrol edildikten sonra duygusal emek ve mağdurla özdeşim düzeylerinin yordayıcı etkisine bakılmıştır. Araştırma için 190 kadın (%66.7), 95 erkek (%33.3) olmak üzere 20-44 (Ort=28.3, ss=4.05) yaş aralığında 285 katılımcıdan veri toplanmıştır. Veri toplamak amacıyla Demografik Bilgi Formu, Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği-Bölüm 1, Mağdurla Özdeşim Anketi, İkincil Travmatik Stres Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Duygusal Emek Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada kullanılan değişkenlerin birbiri ile ilişkisini incelemek amacıyla Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Katsayısı Analizi yürütülmüş olup bağımlı değişkenlerin cinsiyet ve mesleki pozisyona göre farklılaşıp farklılaşmadığını test edebilmek amacıyla İki Yönlü Çok Değişkenli Varyans Analizi (MANOVA) yapılmıştır. İkincil travmatik stres, depresyon ve tükenmişlik düzeylerini anlamlı olarak yordayan değişkenleri incelemek amacıyla bir dizi Çoklu Hiyerarşik Regresyon Analizi yürütülmüştür. Bulgulara göre, kadınların erkeklere göre yüksek düzeyde depresyon ve ikincil travmatik stres belirtisi gösterdiği; erkeklerin ise daha yüksek düzeyde duygusal emek alt boyutlarından sahte duygular ve gizlenen duygular sergilediği sonucuna ulaşılmıştır. Mesleki pozisyona göre ise bağımlı değişken düzeylerinin farklılaşmadığı bulunmuştur. İkincil travmatik stres genel belirti düzeyi ile istemsiz etkilenmeler ve kaçınma alt boyut puanlarını mağdurla özdeşim ve sahte duygular düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yordadığı görülmüştür. İkincil travmatik stres aşırı uyarılmışlık alt boyut puanını ise sadece duygusal emek gizlenen duygular düzeyinin yordadığı saptanmıştır. Depresyon belirti düzeyini ise sadece duygusal emek alt boyutlarından sahte duygular düzeyinin yordadığı görülmüştür. Aynı şekilde, duygusal emek düzeylerinin farklı şekillerde tükenmişlik alt boyut puanları üzerinde anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Elde edilen bu bulgular, alanyazında yürütülen diğer çalışmalar da göz önünde bulundurularak tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler İkincil Travmatik Stres, Depresyon, Tükenmişlik, Mağdurla Özdeşim, Duygusal Emek
Türkiye'de yaşayan sığınmacıların üçüncü ülke bekleme sürecinde yaşadıkları sorunların "insan hakları" açısından analizi - Van ili örneği
İnsanlar, tarihin başlangıcından bu yana hayatları tehlike altına girdiğinde, bu tehlikeden kaçmak ve hayatlarını korumak için göç ederek başka bir yerde sığınak arayışına girmişlerdir. Bu bakımdan göç, kişinin fiziksel alanının değiştiği, bununla birlikte pek çok değişim yaşadığı ya da yaşamak zorunda kaldığı, bazen de travmatik sonuçlar doğuran bir süreci de beraberinde getirmektedir. İnsanların doğuştan sahip olduğu hakların ihlal edilmesi, insanın yaşamını onurlu bir birey olarak sürdürebilmesi için gerekli olan hakların gasp edilmesi ya da çeşitli hak ihlallerinin yaşanması insanları bulundukları yerleri terk etmeye zorlamakta, dolayısıyla göçün özneleri haline getirmektedir. İç göçle başlayabilecek bu süreç kimi zaman dış göç olarak da kendini göstermekte, uluslararası literatürde geçen sığınmacı, mülteci gibi kavramların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Uluslararası hukuk, uluslararası sözleşmeler ve birtakım belgelerle sığınmacı ve mültecilerin hakları korunmaya çalışılsa da göç etmek zorunda kalan insanların sığınmacı, mülteci olarak göç ettikleri ülke vatandaşlarıyla eşit haklara sahip olmadıkları ve sıkça hak ihlalleriyle karşılaştıkları söylenebilir. Bu bakımdan farklı yollardan sığınma ülkesine ve nihai olarak vatandaş olmak istedikleri ülkelere gidebilen sığınmacı ve mülteciler devlet korumasından yoksun kalabilmekte ya da farklı sorunlarla mücadele etmek zorunda kalmaktadırlar. Sığındıkları devletin yasal mevzuatı ve söz konusu devletin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin niteliği ve uygulamaları bu bağlamda önem arz etmektedir. Bu bakımdan, Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair 1951 Cenevre Sözleşmesine coğrafi kısıtlama koymak suretiyle taraf olan Türkiye, kendi doğusundan mülteci kabul etmemektedir. Çeşitli yönetmelik ve genelgelerle birlikte 2013 yılında çıkarılan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile mülteci hukukunu yasal mevzuatlarla düzenlemiştir. Türkiye bu haliyle Suriye dışından gelen sığınmacılara uluslararası koruma statüsü tanımakla birlikte vatandaşlık yolunu açmamaktadır. Bu da Türkiye'ye gelen sığınmacıların üçüncü bir ülkeye yönelmelerine neden olan faktörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan Suriyeli olmayan sığınmacıların önemli geçiş güzergâhlarından biri olan Van, İran, Afganistan ve Irak olmak üzere farklı ülkelerden sığınmacılara ev sahipliği yapmaktadır. Uluslararası Korumaya tabii olan sığınmacılar üçüncü bir ülkeye yeniden yerleştirilmeyi bekledikleri süre içerisinde farklı sorunlarla karşılaşmakta ve bekleme sürecinin farklı nedenlerle uzaması sığınmacılar açısından yeni ve zorlu bir süreci beraberinde getirmektedir. Bu tez çalışmasında Van'da ikamet eden uluslararası koruma kapsamındaki İran, Afganistan ve Irak uyruklu sığınmacıların üçüncü ülke yerleştirme sürecinde yaşadıkları sorunlar saptanarak insan hakları açısından ele alınmaktadır.
The perceptions of health professionals serving in primary healthcare centers about healthcare provision, and the level of burnout among them
Objective: The purpose of this study is to investigate the level of burnout and perceptions of health professionals serving in primary healthcare centers in four provinces in Turkey, namely Gaziantep, Hatay, İzmir, Şanlıurfa, Method: The study was conducted in primary healthcare facilities in Gaziantep, Hatay, İzmir and Şanlıurfa. A survey with 85-items was used to collect data for demographic information, perceptions of healthcare professionals regarding their services and burnout. Maslach Burnout Inventory (MBI) was utilized to explore the level of burnout. A total of 236 healthcare professionals completed the survey, out of which 224 responses were used in the analyses. Results: The results showed that healthcare professionals serving migrant groups mainly face challenges linked to linguistic barriers. Most of them consider interpreter services to be essential and appreciate the importance of training. Among the three burnout subscales of the Maslach Burnout Inventory (MBI), particularly Emotional Exhaustion (EE) was found to have a relationship with a variety of factors like age, current workplace, training, number of children, profession, year of graduation, duration of work and knowledge of a common language, legal status and culture. Depersonalization (DP) was associated with age and knowledge of a common language, legal status and culture. Finally, Personal Achivement (PA) showed a relationship with the duration of work, gender and knowledge about culture. Conclusion: Evidence gathered in this study suggests that healthcare professionals serving migrant groups, particularly the ones working in in Family Health Centers and those with limited professional experience, need to be supported by interventions targeting linguistic and cultural barriers. Capacity building opportunities and effective human resource management in the health facilities need to be ensured for staff welfare and improvement of healthcare services. Keywords: asylum seeker; challenges; burnout; delivery of health care; health care provider; Maslach Burnout Inventory; refugee
Cahiliye Dönemi edebiyatında siyaset ve tezahürleri
Bu çalışma, cahiliye dönemdineki siyasî hayatın gerçeğini ortaya koyan, eski Arap edebiyatındaki tezahürlerini şiir ve nesir bağlamında beyan etmektedir. Çalışma giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Girişte, araştırmanın konusu, önemi ve hedefi ele alındıktan sonra daha önce konuyla ele alınan çalışmalar ve çalışmada izlenen metot hakkında bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde siyaset ve vatan kavramlar dil ve terminolojide tanımları ve İslam öncesi dönemdeki kökleri hakkında malumat verilmiştir. Ayrıca Arap Yarımadası'ndaki siyasi sistemlerin biçimleri (monarşi, kabile sistemi) ve bunlarla çalışan gruplar hakkında kısa tarihsel bilgiler serdedilmiştir. Bunların yanı sıra kalıtım, egemenlik, hakim, hukuk, sinirlilik, tavsiye ve konseyleri gibi monarşik ve kabile sistemlerinin dayandığı temelleri tınıtılmış ve bunlara dair şiirsel ve nesirsel örnekler verilmiştir. İkinci bölümde cahiliye dönemdeki siyasi çatışmanın doğası ve aynı evde kabilenin liderliği için mücadele, farklı kabileler arasındaki çatışma, Pers ve Romalılar gibi komşu Arap ve yabancı krallıklarla çatışma ve siyasi-dini çatışmalar hakkında bilgiler verilmiştir. Ayrıca İslam öncesi dönemdeki bazı siyasi fenomen ve ittifaklar, siyasi sığınma, eleştiri veya siyasi muhalefet gibi konular ele alınıp incelemiştir. Bunların yanısıra siyasi edebiyat kavramı ve gurur, övgü, ağıt, siyasi hiciv gibi edebiyat türleri ele alınmış ve bunlarla ilgili delil ve örnekler getirilmiştir. Sonuçta ise cahiliye döneminde siyasi hayatın tezahürleri, edebiyatla ilgili yönleri ve bu dönemde var olan siyasi sistemlerin Arap edebiyatına olan önemli etkileri gibi konuyla ilgili elde edilen tespitler ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Cahili Dönemi Edebiyatı, Kabilenin Siyasi Sistemi, Siyasi Sistemlerin Temelleri, Siyasi Sığınma, Siyasi Edebiyat ve Türleri.
Göçün etnografisi: Çok mevkili etnografi yöntemiyle göçmeni anlamak
Bu çalışma İranlı, Iraklı ve Suriyeli göçmenlerin küresel ve yerel bağlamlarlarda uluslararası düzensiz göç sürecini nasıl deneyimlediklerini ve göçmen olma deneyiminin ne anlama geldiğini çok mevkili etnografi yöntemiyle açığa çıkarmak amacını taşımaktadır. Günümüzde, uluslararası göçün bağlamı değişerek, göçmenlik kategorisi homojen ve doğrusal değil, heterojen ve dağınık olan olarak gerçekleşmektedir. Bu çalışma ise göçe neden olan yapısal koşulları ve göçmen kategorileri arasındaki kopmaları, kesintileri ve birliktelikleri ilişkisel ve yorumsayıcı bir perspektiften ele almaktadır. Araştırmada 3 mevki için veri toplanmıştır, Ortadoğu'dan Avrupa'ya doğru düzensiz göç güzergâhları ve yöntemleri incelenmiştir. Bunlar göçmenlerin yaşam öyküsü olmuş, incelenen alan tarihselleştrilmiş ve öz-düşünümsel bir tavırla da göçmeni anlamak tezin temel hedefi olmuştur. İncelenen üç mevkide "Ortadoğu (İran, Irak, Suriye), Türkiye (Gaziantep), ve Avrupa (İsviçre, Norveç, Almanya)" 26 göçmenle yüz yüze ya da Skype-WhatsAap aracılığıyla derinlemesine görüşme yapılmıştır. Özellikle her bir göçmenin biricik olduğu savından hareketle göçmen katagorilerinin heterojenliği açığa çıkarılmaya çalışılmıştır. Göçün etnografisi şunu göstermiştir: Devletlerin göçü engelleyici güvenlik politikalarının göçmenlerin mevkiler arasındaki dolaşımını hem kısıtlayan hem de hızlandıran bir unsur olarak açığa çıkmıştır. Göçmenlerin çatlaklardan sızarak devletlerin göçe ilişkin güvenlik politikaları karşısında bitmek bilmeyen bir mücadele gösterdikleri görülmüştür.
Türkiye'ye gelen Suriyelilerin ekonomiye etkisi: Gaziantep örneği
Suriye'de patlak veren kriz dünyanın en büyük nüfus hareketi ve mülteci krizlerinden birisi olmuştur. Şiddetten etkilenen milyonlarca insan ülkelerini terk etmek zorunda kalmış ve yaşamlarını sürdürebilmek için başka ülkelere sığınmışlardır. Suriye'ye sınır komşusu olması ve geçmişe dayalı ortak kültürel bağlarının olması Türkiye'yi en fazla sığınmacı barındıran bir ülke konumuna getirmiştir. Bugün yaklaşık 5 milyon Suriyeli sığınmacı "geçici koruma statüsü" ile "misafir" olarak ülkemizde barınmaktadır. Türkiye' de en çok sığınmacı barındıran kentlerin başında Gaziantep gelmektedir. Gaziantep'te kayıtlı Suriyeli sayısı 370 bin olup, bu sayının sadece 24 bini kamplarda kalmaktadır. Kentte yaşayan sığınmacıların toplumsal, güvenlik, sosyal ve kültürel boyuttaki etkileri bertaraf edilemeyecek kadar önem arz etmektedir ancak kentin bu süreçten olumlu ya da olumsuz etkileneceğinin temel belirleyicisi olan ekonomik etki ele alınacaktır. Bu çalışma da göçle ile Gaziantep'e gelen sığınmacıların ekonomiye entegrasyonları tartışılırken, kentin ekonomisini farklı kanallar üzerinden ne yönde etkilediği, olası problemlere karşı nasıl stratejiler geliştirilmesi gerektiği açıklanmaya çalışılmıştır.
Sığınmacı kadınların ruh sağlığını etkileyen durumların araştırılması (Ege bölgesi örneği)
Bu çalışmada Ege Bölgesinde yaşayan sığınmacı kadınların ruh sağlığını etkileyen durumların araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği'ne danışmanlık için gelen ve gönüllü katılımı kabul eden 32 sığınmacı kadın katılmıştır. Araştırmada, tarafımızca hazırlanan sosyodemografik bilgileri de içeren yarı yapılandırılmış anket formu kullanılarak yapılan birebir görüşmelerle bilgi elde edilmiştir. Bu görüşmelerden elde edilen bilgi, deneyim ve algılar ile birlikte sığınmacı kadınların sahip oldukları etnik köken ve sosyokültürel arka planlar da göz önünde bulundurularak kişilerin ruh sağlığını etkilediği düşünülen durumlar belirlenerek klinik psikoloji çerçevesinde ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir. Farklı etnik kökenlerdeki sığınmacı kadınların ruh sağlığını en fazla etkilediği düşünülen durumları ekonomik ve güvenlik problemleri başta olmak üzere dil, eğitim, sosyal ve kültürel farklılıklar olarak özetleyebiliriz. Göç öncesi ve göç esnasında yaşanılan deneyimlerin de sığınmacı kadınların göç sonrası yaşamlarında ruh sağlığı üzerinde anlamlı etkileri olduğu görülmüştür. Sığınmacı kadınların ruh sağlığını etkileyen durumlara klinik psikoloji çerçevesinde bakıldığında, göç öncesi, göç esnası ve göç sonrasında yaşanılan farklı zorlu deneyimlerin travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), depresyon ve anksiyete bozuklukları başta olmak üzere ruhsal bozukluğu sebep olabileceği sonucuna varılmıştır. Çalışmanın sonuçları, sınırlılıkları diğer literatür sonuçlarıyla karşılaştırılmış ve bu karşılaştırmalar doğrultusunda öneriler tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Göç, Kadın, Ruh Sağlığı, Sığınmacı, Travma
Gaziantep'teki Suriyeli sığınmacıların Türk eğitim sistemine entegrasyonunda yaşanan sorunlara ilişkin STK'ların görüşleri ve çözüm önerilerinin incelenmesi
Bu araştırmada, savaş nedeniyle Türkiye'ye gelmek zorunda kalan ve Gaziantep'e yerleşen Suriyeli sığınmacıların Türk eğitim sistemine entegrasyonunda yaşanan sorunlara ilişkin sivil toplum kuruluşu yöneticilerinin görüşlerini ve çözüm önerilerini incelenmek amaçlanmıştır. Araştırma modeli durum çalışmasıdır. Araştırmanın çalışma evrenini, Gaziantep ilindeki sivil toplum kuruluşu yöneticileri oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise, Gaziantep ilindeki 12 sivil toplum kuruluşu yöneticisi oluşturmaktadır. Araştırmada verilerinin toplamasında yarı yapılandırılmış görüşme tekniğinin kullanılmasına karar verildikten sonra araştırmacı tarafından bir "Yönetici Görüşme Formu" geliştirilmiştir ve katılımcıların kişisel özelliklerini belirlemek için araştırmacı tarafından geliştirilen "Kişisel Bilgi Formu" kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, Suriyeli öğrencilerin eğitim sürecinde yoğun olarak en çok dil problemi yaşadıkları ortaya çıkmaktadır. Suriyeli öğrencilerin eğitim sürecinde yaşadığı problemlere ilişkin çözüm önerisi olarak en çok da dil eğitimine yönelik belirtilmiştir. Suriyeli Sığınmacıların Türk Eğitim Sistemine Entegrasyonunda sivil toplum kuruluşu yöneticilerinin büyük çoğunluğu Suriyeli öğrenciler için Türkçe dil eğitiminin yeterli olmadığını belirtmişlerdir. Suriyeli öğrencilerin dilsel entegrasyonu konusunda yapılan çalışmalar değerlendirmesinde sivil toplum örgütlerinin yarısına yakınının dil eğitimi çalışmalarının olduğunu ifade etmişlerdir. Türk öğrencilerin Suriyeli öğrencilere yönelik çoğunlukla ayrımcılık tutumunda oldukları tespit edilmiştir. Türk öğrenciler ile Suriyeli öğrencilerin kaynaşması için sosyal, kültürel, sportif etkinlikler ve eğitimler düzenlenmesi, ırkçı söylemlerden uzak durulması gerektiği önerilmiştir. Uyum aktörlerinin (kamu kurumları, politika yapıcılar, STK'lar) Suriyeli öğrencilerin uyumuna yönelik yaptığı faaliyetlerin olumlu olduğu ifade edilmiştir. Yapılan faaliyetlerin en çok uyum çalışmaları, sonra da dil eğitimi olduğu tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Entegrasyon, Suriyeli sığınmacılar, Sivil toplum kuruluşu yöneticisi
Migration, integration and perceptions: A case study of Afghan asylum seekers in Sivas
The ultimate goal of this study is to analyze the local people's perception of Afghan asylum seekers' integration processes within the framework of qualitative and quantitative research methodologies in the case of Sivas city of Turkey. Since 1979, Afghans, who have fled from their countries due to invasions and civil war which caused political instabilities, economic insufficiencies, and concerns for the future, have represented a visible example of human mobility. In the literature, although there are various studies on Afghans related to security-oriented themes such as war, terror, and drug trade, studies focusing on local people's perception regarding the integration processes of Afghan asylum seekers are unfortunately insufficient. Sivas satellite city, similarly, has not been examined in this context, although it has been transformed into a city of immigrants due to the Afghans' influx. Therefore, this study concentrates on Afghan asylum seekers who constitute the second largest immigrant group in Turkey, and aims to examine their integration processes in Sivas with a focus on the perceptions of local people. In particular, it investigates the factors that have determined the perceptions of local people on Afghan asylum seekers' integration processes. Also, it questions whether the arrival of Syrian refugees to Sivas affected the local people's perceptions of Afghan asylum seekers and their integration processes. As the study deals with many concepts and topics, it employs a mixed research design based mostly on qualitative methods, and uses Grounded Theory as the theoretical framework to have a comprehensive understanding of the issue. The mixed research methodology includes both qualitative and quantitative methods. This study depends not only on the data derived from the analytical review of the relevant academic studies on migration but also on the data derived from a fieldwork that includes surveys and in depth interviews. Particularly, a survey was conducted with 400 local people and interviews were conducted with 50 local people. The data derived from the survey was analyzed by a qualitative data analysis software, SPSS IBM Statistics 20, while the data obtained from the interviews was analyzed through creating codes and themes. The quantitative data was presented by tables and graphs with the percentages and frequencies. The qualitative data, on the other hand, was presented through codes and themes referring to the statements of local people to enable the readers to hear the voice of the research subjects. All this data was discussed in a comparative manner. The study completes its discussion by making some suggestions and recommendations based on its findings.
Düzce ilinde yaşayan 6-14 yaş sığınmacı çocukların ruhsal uyumu
Bu çalışma, Düzce ilinde yaşayan 6-14 yaş sığınmacı çocukların ruhsal uyum durumlarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın örneklemini Düzce il sınırları içinde yaşayan, 6-14 yaş arası 163 (90 kız, 73 erkek) sığınmacı çocuk oluşturdu. Araştırmanın verileri Hacettepe Ruhsal Uyum Ölçeği kullanılarak çocukların ebeveynleriyle yüz yüze görüşmeler ile toplandı. Toplanan veriler SPSS veri tabanında yüzdelikler, Mann Whitney U, Kruskal Wallis-H ve ki-kare testleri kullanılarak değerlendirildi. Araştırmaya katılan çocukların %25.8'inde uyum sorunu saptanırken; çoğunun (%52.4) davranış sorunu yaşadığı belirlendi. Çalışmamızdaki sığınmacı çocuklarda en sık görülen nevrotik sorunların; korku, sıkılganlık, çekingenlik, güvensizlik olduğu görüldü. Hareketlilik, yerinde duramama; sinirlilik; yaşıtlarıyla geçinememe ve cezadan etkilenmemenin ise en sık görülen davranış sorunları olduğu tespit edildi. Okul başarısızlığı (%20.9), tırnak yeme (%11.7) ve alt ıslatma (%5.5) gibi diğer sorunların da sık görüldüğü belirlendi. Çocukların sürekli takip/tedavi gerektiren hastalığa sahip olmaları ve ebeveynlerinin hayatta olma durumlarına göre ruhsal uyum ölçeği puanlarında gruplar arası anlamlı istatiksel farklılık tespit edildi (p<0.01). Hastalığa sahip olan ve ebeveynlerinden en az biri hayatta olmayan çocukların diğer çocuklardan daha uyumsuz oldukları görüldü. Araştırmadan elde edilen bulgular doğrultusunda, yoğun göç alan şehirlerde, sığınmacı çocukların psikiyatrik hastalıklarının erken dönem teşhisi ve etkili tedavisinin yapılabilmesi, uyum süreçlerini kolaylaştıracak uygulamaların planlanması amacıyla aralarında psikiyatri hemşiresinin de bulunduğu, ruh sağlığı uzmanlarından oluşan, transkültürel bakım ilkelerini benimsemiş bir ekibin oluşturulması önerildi.
Sosyal medyada nefret söyleminin Suriyeli mültecilerin toplumsal kabulleri üzerindeki etkisi
While Social Media reflects positively on social peace, it can sometimes create social crises negatively. One of the factors that create social inner peace is the social acceptance of immigrants. With the outbreak of the Syrian civil war in 2011, Syrian migrants preferred to take shelter in Turkey intensively. With the prolongation of the war and the transformation of temporary visitation into permanent guest, marginalization and sometimes hostile attitudes towards migrants were observed on a micro-scale and locally. This study analyzes social media users clustered on Twitter Turkey and built on hate speech against Syrian migrants. In the study, the topics of hate speech against Syrian migrants of users who use hate speech on Twitter and the accounts and tones of hashtags and mentions in which hate speech is most often processed were examined. In the research, the quantitative research method was used to collect primary and secondary data, and the content analysis method was preferred to collect information about social media users with hate speech on Twitter and to evaluate the perception and perspective of these users. Even on the dates of the Idlib attacks and the Afrin operation, which are the days when the Syrian agenda is discussed most intensely, Twitter corresponds to only 2.02% of Turkey's agenda. The findings of our study showed the fact that although the Syrian agenda on Twitter has a low rate and is not on the agenda of the Turkish people, users are concentrated and effective enough to set the agenda.
Cumhuriyet'ten günümüze Türkiye'de uluslararası göç yazın çözümlemesi
Bu çalışmada, Türkiye'deki uluslararası göç yazın çalışmalarının durum saptayıcı, metin analiz ve içerik analiz çözümlemesi ele alınmıştır. Çalışmada yer alan yazın çalışmaları; tarih, konu, içerik, yayın türü ve yöntemine göre on farklı kategoride çözümlenmiştir. Bu kapsamda, 1925-2020 tarihleri arasında kaleme alınan yüksek lisans ve doktora tezleri, bilim uzmanlık tezleri, makaleler ve kitaplar; tarih, sosyal, kültürel, ekonomik, hukuki, sağlık, politik ve küreselleşme, yönetimsel, kuramsal ve ülkesel olmak üzere toplamda on alt kategoride sınıflandırılarak uluslararası göç sorunsalıyla ilişkilendirilerek çözümlenmiştir. Bu çalışma çerçevesinde, 200 yüksek lisans tezi, 124 doktora tezi, 21 bilim uzmanlık tezi ve 100 makale ve 63 kitap olmak üzere toplam 508 yazın çalışması incelenmiştir. Çalışmada yer alan yazın çalışmaları, "tarih, sosyal, kültür, ekonomi, hukuk, yönetim, küreselleşme ve politik, sağlık, ülke ve kuramsal boyut" olmak üzere toplamda on kategoride çözümlenmiştir. Söz konusu yazın çalışmaları; konu, yöntem, amaç, sonuç ve anahtar kelimeler düzeyinde incelemiştir. İncelenen çalışmalar sonucu, Türkiye'deki uluslararası göç sorunsalı üzerindeki önemli konu başlık ve içerikleri, ortaya konularak Türkiye'nin göç üzerinde yoğunlaştığı alan, sorunlar ve bu sorunlara yönelik çözüm arayışları saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Uluslararası Göç, Suriyeli Göçü, Uluslararası Göç Yazını, Uluslararası Göç Sorunsalı, Mülteci, Sığınmacı, Göçmen, Türkiye
Suriyeli sığınmacıların entegrasyon süreci ve sorunları: Elazığ örneği
Suriye'de 15 Mart 2011'de başlayan rejim karşıtı gösterilerin kısa zamanda ciddi çatışmalara ve ardından da bir iç savaşa dönüşmesi ile birlikte Suriye'den komşu ülkelere doğru ciddi ve dramatik bir insan kaçışı yaşanmaya başlanmıştır. Suriye'de devam eden bu durum milyonlarca Suriyelinin başka ülkelere sığınmak zorunda kalmasına yol açmış ve Suriyelilerin yaşam ve göç sürecinin gelecek kaygılarını artıracak şekilde çok daha karmaşık bir hal alarak devam etmesine neden olmuştur. Bu nedenle öncelikle kısa süreli ve geçici bir durum olarak görülen bu göç olgusu, gün geçtikçe kalıcı bir hal almıştır. Bu durum, göç eden insanları, geçim ve sosyal uyum süreçlerini içeren ve ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan genel toplum ile bütünleşmelerini sağlayacak çeşitli stratejiler geliştirme zorunluluğu ile baş başa bırakmaktadır. T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün 28.06.2018 tarihli resmi verilerine göre Türkiye'de 3.562.523 Suriyeli bulunmakta ve bu rakamın büyük bölümünü barınma merkezleri dışında yaşamlarını sürdürmekte olan 3.347.905 Suriyeli oluşturmaktadır. Aynı verilere göre Elâzığ ilinde de 11.580 Suriyeli sığınmacı ikamet etmektedir. Bu araştırma kapsamında, Elazığ ilinde ikamet etmekte olan Suriyeli sığınmacıların sosyal, ekonomik ve kültürel entegrasyon süreçlerinin anlaşılması amacına yönelik olarak; iş bulma, meslek edinme durumu ve çalışma koşulları, kazancın temel ihtiyaçları karşılamaya yetip yetmediği, sağlık hizmetlerinden faydalanma durumları ve söz konusu hizmetlerin yeterliliği, çocukların eğitim olanakları, ikamet edilen konutların niteliği ve yeterliliği, yardımlaşma, ayrımcılık ve dışlanma bakımından yerel halkla ilişkilerin durumu gibi konularda, gerçekleştirilen saha araştırmasından elde edilen verilerden hareketle genel bir değerlendirme yapılmaktadır. Elazığ'ın 7 mahallesinde ikamet etmekte olan 60 kişi ile derinlemesine mülakat tekniği kullanılarak yapılan görüşmelerden elde edilen verilere göre Suriyeli sığınmacılar ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan uyum ve entegrasyon sürecini zora sokan çeşitli güçlüklerle karşı karşıya bulunmakta ve özellikle geçim sıkıntısı, iş ve çalışma koşulları, sosyal ilişkilerde güven sorunu ve ayrımcılık ve hemen her alanda bir engel olarak karşı karşıya kalınan dil yetersizliği bu güçlüklerin başında gelmektedir. Anahtar Kelimeler: Göç, Suriye, Sığınmacı, Entegrasyon, Sosyal Bütünleşme
Türkiye'deki uluslararası koruma ve geçici koruma başvuru sahibi sığınmacıların Türkiye'nin sosyo ekonomik yapısına etkisi: Bir saha araştırması
20. yüzyılda yaşanan iki büyük dünya savaşı başta olmak üzere, ulusal ve uluslararası çatışmaların ve krizlerin etkisiyle yaşanan şiddet, zulüm ve insan hakları ihlalleri, milyonlarca insanın evlerini ve ülkelerini terk etmesine neden olmuştur. Birleşmiş Milletlerin (BM) yürüttüğü çalışmalar sonucunda mülteci hukukunun temel belgeleri olarak kabul edilen 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme (MHSİS) ve 1967 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Protokol (MHSİP) yürürlüğe girmiştir. Türkiye bulunduğu bölge itibariyle mülteci ve sığınmacılar açısından geçiş ülkesi olması yanında son yıllarda hedef ülke konumuna gelmiş önemli bir coğrafi özelliği olan ülkedir. Bu durum Türkiye'nin mülteci politikalarını da yakından etkilemiştir. Türkiye'nin komşu ve yakın coğrafyasındaki Suriye, Irak ve Afganistan gibi ülkelerde savaş ve iç karışıklıkların devam etmesi, Türkiye'ye gelen mülteci ve sığınmacıların sayısının giderek artmasına neden olmuştur. Türkiye, son yıllarda artan göç akını dolayısıyla uyum politikaları geliştirmeye ve göçe dair hukuki yapısını, merhamet temelinde insancıl bir bakış, hukuki etkenler ve Avrupa Birliği uyum süreci etrafında oluşturmaya çalışarak göç yönetimini şekillendirmiştir. Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye'nin, coğrafi açıdan komşusu olduğu bölge ve ülkelerde meydana gelen çatışmalardan olumsuz etkilenen ve yaşadıkları topraklardan ayrılmak durumunda kalan bölge halkına yönelik yürüttüğü barışçıl ve insancıl politikaları doğrultusunda kabul ettiği dört milyona yakın sığınmacının Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısına yönelik etkileşimini ortaya koymaya çalışmaktır. Ayrıca çalışma ortaya koyduğu sonuçlar açısından Türkiye'nin göçe dair uyum politikalarının üretilmesine katkıda bulunmayı ve sığınmacıların da Türkiye den beklentilerine ışık tutmayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda çalışmada, 26 il genelinde ve 2637 sığınmacı (mülteci, şartlı mülteci, ikincil koruma, geçici koruma) üzerinde gerçekleştirilen, saha çalışmasından elde edilen veriler değerlendirilmektedir. Saha çalışmasında elde edilen veriler, yapılandırılmış görüşme tekniği ile ve altı grupta hazırlanan anket soruları ile toplanmıştır. Anket verilerinin analizi sonrası ulaşılan sonuçlar genel olarak değerlendirildiğinde, 2016 yılından bu yana en fazla göç alan ülke konumunda bulunan Türkiye'nin göç yönetiminde toplumsal uyum konusunda yeni açılımlar gerçekleştirmesi gerektiği, mülteci ve sığınmacıların geleneksel göçmen sorunlarını Türkiye'de deyaşamakta oldukları ve Türkiye'nin göç edenlerle yerleşikler arasında çıkabilecek toplumsal ve ekonomik uyumsuzlukların giderilmesinde daha etkin ve son derece dikkatli davranması gerektiği anlaşılmaktadır.
Avrupa Birliği hukuku ve Türk hukukunda ikincil koruma
İltica ve sığınma taleplerinin ortaya çıkmasına neden olan temel neden devletlerin vatandaşlarını korumamaları veya koruyamamalarıdır. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana dünyada 300'den fazla silahlı çatışma yaşanmış, sadece 2019 yılında 27 silahlı çatışma olduğu kayıt altına alınmıştır. Bu nedenle, savaş, silahlı çatışma, iç karışıklıklar veya siyasi istikrarsızlıklar sebebiyle yaşanan insan hakkı ihlalleri bireylerin başlıca sığınma nedenini oluşturmuştur. Çalışmamızın birinci bölümünde, uluslararası koruma statüsüne ilişkin temel kavramlara yer verilmiş, ikincil korumanın temelini oluşturan tamamlayıcı koruma ve geri göndermeme ilkesi ayrıntılı olarak incelenmiştir. Çalışmamızın ikinci ve üçüncü bölümlerinde, Avrupa Birliği Hukuku ve Türk Hukuku'nda ikincil koruma statüsünün nasıl yorumlandığı ve uygulandığına değinilerek, iki hukuk sitemi arasında statü belirleme sürecine dair benzer ve farklı olan hususlara yer verilmiştir.
Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) olan Suriyeli sığınmacıların bilişsel etkilenme düzeylerinin incelenmesi
Bu araştırmada Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) sıklığının ve TSSB'nin bilişler üzerindeki etkisine bakmak amacıyla İstanbul'daki Suriyeli sığınmacılar ile çalışılmıştır. Çalışma katılımcıların kendi kendilerini değerlendirdiği iki ölçek kullanılarak yüz yüze görüşmeler şeklinde yapılmıştır. TSSB sıklığını ölçmek için Davidson Travma Ölçeği, Bilişleri değerlendirmek için ise Travma Sonrası Bilişler Envanteri kullanılmıştır. Bu araştırma Temmuz ve Ağustos 2017 ayları içerisinde 2 ay süren, sığınmacıların yoğun yaşadığı İstanbul ilinin beş farklı ilçesinde saha çalışması şeklinde yapılmıştır. Pek çok kişiyle görüşüldüğü halde sadece tam veri toplanabilen 49'u kadın, 51'i erkek olmak üzere toplam100 kişinin verileri istatistiksel analize dahil edilmiştir. Verilerin analizi için ise SPSS paket programı kullanılmıştır. DTÖ'nin iki farklı kesim puanına göre TSSB olanlar ve olmayanlar şeklin belirlenmiştir. Katılımcıların %39'unun hafif, %28'inin yoğun derecede TSSB semptomları gösterdiği %33'ünün ise TSSB tanısı alacak kadar belirti göstermediği bulunmuştur. Dolaysıyla Suriyeli sığınmacıların halen TSSB sıklığının çok yüksek olduğu, TSSB'si olanların "Yeniden Yaşantılama" ve "Aşırı Uyarılmışlık" durumlarının anlamlı şekilde farklılaştığı bu farkın etki büyüklüğünün yüksek düzeyde olduğu görülmüştür. Bununla birlikte TSSB'si olanların olmayanlara göre bilişsel olarak da yine farklılaştığı ve bu farkın etki düzeyinin de yüksek olduğu görülmüştür. Bu bilişsel farklılıkların ise "Kişinin Kendiyle İlgili Olumsuz Bilişleri" ve "Dünyayla İlgili Olumsuz Bilişleri"nde yüksek düzeydeyken "Kendini Suçlama" konusundaki bilişlerde orta düzeyde olduğu görülmüştür. Daha önce yapılan ve kadın olmanın TSSB geliştirme üzerinde bir risk faktörü olduğunu söyleyen pek çok çalışmanın aksine bu çalışmada TSSB geliştirme konusunda kadınlarla erkekler arasında anlamlı bir farkın olmadığı bulunmuştur. Savaşta bir yakınını kaybetmiş olma ve Türkiye'ye resmi veya kaçak yollarla girmiş olmanın ne TSSB geliştirme ne de bilişler üzerinde etkili olmadığı görülmüştür. Bunlar, çalışmanın en ilginç bulguları olsa da veriler toplanırken yapılan görüşmeler sırasında kişilerin güvenlik sebebiyle ciddi korku ve kaygılar taşıdığı gözlemlenmiştir. Eğer ki katılımcılar korku ve kaygıyı taşımıyor olsalardı bu konuda daha farklı sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir.
Fatherhood responsibilities and integration of children in host countries: A comparison of perceptions of refugee fathers living in Turkey and Germany
Asylum seekers and refugee fathers have to face severe challenges in their post-settlement process in host countries. In this process of settlement a father's perceptions about upbringing of children in a host country's environment, identity of fatherhood, his fears and impact of integration on his children would take shape. Present study gathers the overall response of fathers and difference in the responses of fathers living in Nuremberg and Ankara. Study evaluates the system of both host countries and it suggests what responsible authorities and especially social workers can do at micro, mezzo and macro level to help the vulnerable population. The study is designed using quantitative method and to collect data 38 participants from Nuremberg (Germany) and 38 participants from Ankara (Turkey) were surveyed. Questionnaire available in English, Arabic and Turkish language was made with 29 multiple choice questions and 2 open-ended questions. Result shows that needs of fathers living in Turkey are not fulfilled and most of them want to go back to home country if it is safe. Whereas fathers living in Germany are satisfied with their level of fulfilled needs and majority of them don't want to leave Germany. Religious upbringing of children is very important and is preferred over economic stability by fathers living in Turkey. Tendency of generativity related to religious and cultural teaching is higher in fathers who live in Turkey. While, fathers who live in Germany preferred economic stability and they give less importance to similarity of religious and cultural values of host and home country. Findings suggest that there is need of enough funds and controlled system to continue to help fulfill the basic needs of refugees in urban areas of Ankara. Social workers are required to identify and help fathers who live with thoughts of uncertain future, sadness, severe guilt and grief. Culturally sensitive workers are needed in Germany to assist asylum seekers in integration process.
Güncel gelişmeler ışığında AB göç politikası
AB ortak göç politikası oluşturma süreci 1990'lı yıllarda başlamıştır. AB ortak göç politikası, temelinde Üye Devletler için göç alanında asgari standartlar belirlenmesini özellikle düzensiz göçe karşı bir politika yapım sürecini kapsamaktadır. AB ortak göç politikası oluşturma sürecinde Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu çoğunlukla göçmen haklarını koruyan kapsamlı bir göç politikası oluşturulması söyleminde bulunmasına rağmen, bu alandaki politika yapım süreci ve uygulaması, AB Üye Devletlerinin insiyatifinde ve ulusal çıkarları temelinde devam etmektedir. AB Üye Devletleri arasında sorumluluğun ve yükün adil ve eşit paylaşılamaması sorunu, AB'yi 2015 yılında gerçekleşen sığınmacı akını ile beraber bir krize sürüklemiştir. Avrupa Birliği'nin, Arap Baharı sonrasında oluşan ani mülteci kriziyle birlikte, Birliğin göç politikasında ciddi değişiklikler yapma ve bu politikayı reforme etme ihtiyacı doğmuştur. Bir sığınmacının başvurusunu incelemekle sorumlu olan Üye Devletin belirlenmesi Dublin sistemi adı verilen mekanizma tarafından gerçekleştirilmektedir. İlk olarak 1997'de yürürlüğe giren Dublin Sözleşmesi, zamanla sığınmacı ve mültecilere cevap vermekte yetersiz kalmış ve reforme edilme ihtiyacı duyulmuştur. Bu reforme edilme süreçleri, krizi çözmede yetersiz kalmış ve Üye Devletler arasında işletilemez hale gelmiştir. Dublin sisteminin altında yer alan ilk giriş ülkesi kriteri devam ettiği sürece, şüphesiz ki AB'nin dış sınır ülkeleri orantısız bir yük ile karşı karşıya kalmaya devam edecektir. Bu ilkenin Lizbon Antlaşması'nın 80. Maddesinde yer alan sorumluluğun adil paylaşımı ilkesi temelinde değiştirilmesi gerekmektedir. Kaynak, transit, hedef ülke ve göçmenlerin ele alındığı çok taraflı göç politikası tüm tarafların yararına bir süreç olacaktır. Anahtar kelimeler: Avrupa Birliği, Ortak Göç Politikası, Dublin, Sığınmacı, Suriye Krizi, Dayanışma ve Yük Paylaşımı
Suriyeli girişimcilerin etnik ekonomi oluşturmalarında sosyal sermayenin rolü: İzmir örneği
2011 yılından bu yana devam eden Suriye iç savaşının küresel anlamda en büyük etkisi göç olmuştur. Suriye'den dünyaya yayılan göç dalgasından en çok etkilenen ülkeler arasında da Türkiye yer almaktadır. Bu araştırma Türkiye'deki Suriyeli girişimcileri ele almak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma, "sosyal sermayenin Suriyeli girişimciler üzerindeki etkileri nelerdir?" sorusuna cevap aramaktadır. Suriyelilerin göç için genellikle tercih ettikleri sınır kentler ve metropol şehirlerden biri olan İzmir'deki Suriyeli girişimcilerle nitel araştırma yöntemlerine dayalı saha araştırması yürütülmüştür. Çalışma ekseninde faaliyet gösteren ve kartopu örneklemi ile ulaşılan 17 Suriyeli girişimci ile yarı yapılandırılmış derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Bu kapsamda yapılan alan araştırması sonucunda elde edilen bulgular, İzmir'deki Suriyeli girişimcilerin sahip oldukları sosyal ağ ve bağlantılarını girişimcilik yolunda kullandıkları ve etnik girişimcilik modeli sundukları yönündedir. Etnik girişimciliğin gelişme evresini etkileyen en önemli faktör her bireyin sahip olduğu öznel sosyal sermaye ağına bağlı olarak gelişmesidir. Dolayısıyla Suriyeliler için hayati önem taşıyan sosyal ağların, kendi aralarında kapalı ağlar oluşturmalarına kaynaklık ettiği ve etnik ekonomiyi canlandırdığı da elde edilen bulgular arasındadır. Sonuç olarak sosyal sermayenin Suriyeli girişimcilerin ayakta kalabilmeleri adına pozitif etkileri olduğu bu çalışma gereği anlamlı bulunmuştur.
Türkiye'deki Suriyeli sığınmacıların farklılıkla bir arada yaşama deneyimi (Bursa-Orhangazi örneği)
Suriye'de 9 yıldan beri devam eden çatışma ortamı, insanlar için yaşanabilir yerleri yaşanmaz kılmış, milyonlarca insanın yerinden olmasına sebep olmuştur. Güvenlik endişeleri nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan Suriyeliler, bugün dünyadaki en fazla sayıdaki mülteci grubunu oluşturmaktadır. Türkiye ise 3,6 milyon Suriyeliye kapılarını açarak dünyanın en fazla sayıda Suriyeli barındıran ülkesi olmayı sürdürmektedir. Göç eden bireylerin ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan farklı bir yaşam tarzıyla karşılaştıkları düşünüldüğünde bu sürecin onlar için birçok yeni mücadele alanı oluşturacağı açıktır. Suriyelilerin mücadele alanlarındaki deneyimlerinden yola çıkılarak yapılan bu çalışma, sosyal gerçekliklerin ve farklılıkla kurulan ilişkilerin Suriyeliler tarafından nasıl anlamlandırıldığını anlamayı amaçlamaktadır. Bu sebeple çalışmada temel olarak Suriyelilerin "sığınmacı olma" deneyimlerine, kimlik örüntülerini kurgulayan yapısal ve sosyal etkileşim süreçlerine odaklanılmıştır. Araştırmanın temel amaçları doğrultusunda nitel araştırma yöntemine dayalı fenomenolojik yaklaşım benimsenmiştir. Saha araştırması Bursa ilinde 10 Suriyeli katılımcı ile yarı-yapılandırılmış sorularla derinlemesine mülakat tekniği ile gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler sonucunda elde edilen veriler tematik veri analizi ile analiz edilmiş ve araştırma bulgularına ulaşılmıştır. Araştırma verilerine göre, "sığınmacı olmak" birçok zorluğu beraberinde getirmekte, Suriyelilerde "yalnızlık", "çaresizlik", "kusur", "mahcubiyet", "minnettarlık" gibi duygulara sebep olmaktadır. Bununla birlikte katılımcıların kimliklerini "misafir", "yabancı", "mülteci" gibi kategorilerle yeniden tanımladıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca Suriyelilerin iyi komşuluk ilişkileri, yardımseverlikle karşılaşma gibi olumlu süreçleri deneyimlerken, diğer yandan önyargıların etkili olduğu dışlama ve ötekileştirme süreçlerine maruz kaldıkları sonucuna ulaşılmıştır. "Biz" ve "onlar" ayrımının ortaya çıktığı süreçlerin ve Suriyelilerin kimliklerinin onlar için ne ifade ettiğinin anlaşılması farklılıkla bir arada yaşamın güven ve barış içinde sürdürülmesi açısından önemlidir.
Türkiye'de Suriyelilere yönelik uygulanan entegrasyon politikaları
Arap Baharı olarak anılan ve 2011'de başlayan süreç pek çok Ortadoğu ülkesi ile birlikte Suriye'yi de içine dâhil etmiştir. Süreç neticesinde ortaya çıkan çatışmalardan kaçan çok sayıda Suriyeli, Türkiye gibi komşu ülkelere sığınmışlardır. Sürecin başlangıcından bu yana yaşananları "açık kapı" politikası ile yürüten Türkiye, seneler içerisinde çok sayıda mülteciyi barındırmakta ve onlara geçici koruma sağlamaktadır. Bu sorumluluk, sürecin kamu politikalarıyla desteklenerek söz konusu kişilerin Türkiye toplumuna uyumunu kolaylaştırıcı uygulamaları gerektirmektedir. Bu doğrultuda çalışmanın kavramsal ve kuramsal analizi olan ilk bölümünde temel kavramların açıklanmasının ardından asimilasyon, entegrasyon ve çokkültürlülük teorilerine değinilmiştir. İkinci bölümde ise ulusal ve uluslararası iltica hukuku ile entegrasyon politikalarının yasal dayanaklarını oluşturan hukuki metinlere yer verilmiştir. Son bölümde ise, ilk iki bölümde bahsedilen kuramsal ve hukuki çerçeve bağlamında Türkiye'deki eğitim, istihdam ve sağlık konularındaki entegrasyon politikalarının analizi yapılmaya çalışılmıştır. Hukuki düzenleme ve uygulanan politikaların genel bir resmini çizerek entegrasyon konusunda hangi noktada bulunulduğu, karşılaşılan sorunlar hakkında farkındalık oluşturarak uygulamalardaki eksikliklerin giderilmesi yönünde fikir ve önerilerde bulunmak çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Betimleyici metot ve literatür tarama yönteminin kullanıldığı çalışma sonucunda, sürecin başlangıcında Türkiye'nin misafir algısı sebebiyle kalıcı politikalardan uzak durduğu fakat 2013 yılından sonra bu durumun değiştiğiyle karşılaşılmıştır.