Teeth
Bu konu başlığı altında 164 tez
Diyabetes mellituslu hastalarda ağız ve diş sağlığının diyabet kontrolü ve yaşam kalitesine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Tip 2 Diabetes Mellitus (DM)'lu hastaların ağız diş sağlığı durumunu saptamak ve diyabet hastalığının, ağız ve diş sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesine (ASYK) etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma, Haziran 2019 – Eylül 2019 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran Tip 2 Diyabet tanılı hastalarla gerçekleştirilmiştir. Çalışma için sosyodemografik-tıbbi öykü anketi, diş taraması için ağız sağlığı değerlendirme aracı (OHAT), Ağız Diş Sağlığı Ölçeği (ADSÖ) ve Ağız Sağlığı Etki Profili–14 (OHIP-14) ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışma grubu 305 hastadan oluşmaktadır. Hastalara uygulanan OHAT ölçeğinin puan ortanca değeri 5 (min:0, maks:10), OHIP-14 ölçeğinin ortanca değeri 16(min:0, maks:40) olarak bulunmuştur. Düzenli diş fırçalama alışkanlığı olanların olmayanlara kıyasla daha düşük ölçek puanlarına sahip olduğu görülmüştür (p=0,001). Hastalık süresinde uzama ve tedaviye uyumsuzluğun ağız ve diş sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesinde azalmaya neden olduğu saptanmıştır. Katılımcıların %92,8'inde diyabete ek başka hastalıkların olduğu görülmüştür. Diyabete ek kronik hastalığı olan gruplarda, olmayanlara kıyasla ASYK daha düşük bulunmuştur(p=0,006). ADSÖ, OHAT, OHIP-14 ölçekleri ile HbA1c arasında pozitif korelasyon olduğu belirlenmiştir (p=0,001). Sonuçlar: DM ile ağız ve diş sağlığı arasında çift yönlü bir ilişkili vardır. DM hastaların ağız ve diş sağlığını olumsuz etkilemektedir. Ağız ve diş sağlığı kötü olan hastalarda diyabetin kontrol altına alınması zorlaşmaktadır. Ağız ve diş sağlığında ki bozulma ASYK'de düşmeye sebep olmaktadır. Anahtar kelimeler: Diyabet, Aile hekimliği, Ağız sağlığı, Ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi
Sinus maxillaris tabanının posterior maxillar dişlerle olan ilişkisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Sinus Maxillaris (SM), gelişimini tamamlarken posterior maxillar dişler (PMD) sinus tabanıyla yakın ilişki içerisinde olur. Bu durum PMD ve alveollerine yapılacak herhangi bir müdahale esnasında sinus için perforasyon riski oluşturur. Bu yakın ilişki ve değişkenlik göz önüne alınarak SM ile PMD arasındaki ilişkinin SM morfojisinin incelenmesi amaçlanmıştır. On sekiz yaş üstü hastalara ait KIBT görüntüleri retrospektif olarak Planmeca ProMax 3D Mid cihazı (with Romexia software version 3.2.0) ile incelenmiştir. SM'in yapısını bozan sinus patolojileri olan hastalar ve daha önceden ağız çene bölgesinden cerrahi operasyon hikayesi olan hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 45±17'idi. Bu görüntüler üzerinde her bireyin sağ ve sol sinus maxillar tabanı ile 2 premolar,3 molar dişin yakınlık ilişkisi kwak ve ark. kullandığı tiplendirmeye göre değerlendirildi. Daha sonra SM'in anterioposterior(APÇ),transvers çap(TÇ) ve vertikal çapları(VÇ) ölçüldü SM tabanında septa varlığı, sayısı, frekansı ve konumu incelendi. Doksan dokuzu kadın 108 erkek 18-92 yaş aralığında 207 bireyin KIBT görüntüleri incelenmiştir. SM'de ölçülen 3 morfolojik ölçümün 2'sinde (APÇ, VÇ) erkeklerin çapının kadınlara oranla istatiksel olarak daha fazla olduğu (p=0.004, p=0.00) ve SM çapları ile yaş arasında anlamlı bir korelasyon olmadığı görülmedi. İki yüz yedi bireye ait herhangi bir perforasyon ve patolojisi olmayan 410 SM incelendiğinde septa bulunan olgularda septa lokalizasyonu % 48.7 oranıyla en fazla media'da (2.molarbölge) olduğu saptanmıştır. SM tabanı ile PMD arasındaki ilişki incelendiğinde molar dişlerin premolar dişlere oranla SM tabanı ile daha yakın ilişki içinde olduğu görülmüştür. Bu çalışmanın diş hekimleri ve bu bölgede işlem yapacak olan klinisyenler için önemli olacağı düşünülmektedir.
Nonsendromik süpernümerer dişlerin prevalans ve dağılımının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Dişlerin gelişim sürecinde, dental lamina oluşumunun dış etkenler sebebiyle duraksaması veya dental laminanın yapı bozukluğuna uğraması sonucunda diş anomalileri meydana gelmektedir. Süpernümerer dişler, dental arkın herhangi bir bölgesinde normal dentisyona ilave görülen ve diş germinden köken alan diş veya diş benzeri yapılardır. Bu retrospektif çalışmada Gaziantep Üniversitesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran 7085 hastanın panoramik radyografik verileri kullanılarak süpernümerer dişlerin prevalansı, karakteristik ve dağılımının değerlendirilmesi amaçlandı. Tanımlayıcı istatistikler sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma olarak verildi. Bu çalışmada süpernümerer dişlerin prevalansı %1.73 olarak bulundu. Değerlendirilen 7085 hastadan 123'ü (%1.73), 148 süpernümerer dişe sahipti. Süpernümerer dişleri olan 123 hastanın ortalama yaşı 9.31±1.73 yıl (5 ila 12 yıl) idi.123 hastanın 80'i (%65.04) erkek, 43'ü (%34.96) kadındı. 101 hastada (%82.11) bir, 20 hastada (%16.26) iki, 1 hastada (%0.81) üç ve 1 hastada (%0.81) dört süpernümerer diş tespit edildi. Süpernümerer dişlerin çoğu (%89.18) premaksillada idi. 148 süpernümerer dişin 98'inin (%66.21) konik, 30'unun (%20.27) süplemental (normal boyut ve şekil) ve 20'sinin (%13.51) tüberkülat (kasp veya kronda bir tüberkül) olduğu tespit edildi. Süpernümerer dişlerin 104'ünün (%70.27) gömülü olduğu ve 100 tanesinin (%67.56) normal (vertikal) pozisyonda olduğu bulundu. Çalışmadan elde edilen sonuça göre, süpernümerer dişlerin erken teşhisi ve uygun tedavi planlamasının yapılması, olası komplikasyonların önlenmesi ve daha sonra gerekebilecek uzun ve maliyetli tedavilere olan ihtiyacın azalması açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: çocuk diş hekimliği, diş anomalileri, hiperdonti, karışık dişlenme prevalans, süpernümerer diş
Yeni geliştirilen ev tipi beyazlatma jelinin diş yüzey pürüzlülüğü, mikrosertliği ve renk değişimi üzerine etkisi
Bu çalışmada kitosan ve teobramin içeren, yeni geliştirilen deneysel beyazlatma jelleri ile %6 oranında HP içeren BioWhiten ProHome ve %16 oranında KP içeren FGM Whiteness Perfect ev tipi beyazlatma jellerinin diş yüzey pürüzlülüğü, mikrosertliği ve renk değişimi üzerine olan etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Mikrosertlik ve yüzey pürüzlülüğü ölçümü için 96 adet üst santral keser diş kullanıldı, dişlerin kuron kısımları kök kısımlarından ayrılarak labial yüzeyleri dışarıda kalacak şekilde her biri ayrı ayrı otopolimerizan akrilik rezin içerisine gömüldü. Akrilik bloklar numaralandırılıp, işaretlenerek 2 farklı gruba ayrıldı (n=48). Renk analizi için ise 48 adet üst santral keser diş gruplar halinde kron kısımları açıkta bırakılarak silikon ölçü maddesine gömüldü. Daha sonra her bir grup beyazlatma jelleri uygulanmak üzere gruplara ayrıldı (n=12). Beyazlatma uygulaması öncesi profilometre ile yüzey pürüzlülüğü, Vicker' s test cihazı ile mikrosertlik ölçümü ve spektrofotometre ile renk ölçümü yapıldı. DKP (Grup 1)'ye %16 oranında KP içeren deneysel jel, DHP (Grup 2)' ye %6 oranında HP içeren deneysel jel, BİO (Grup 3)'ya %6 oranında HP içeren BioWhiten ProHome ve FGM (Grup 4)' ye %16 oranında KP içeren FGM Whiteness Perfect ev tipi beyazlatma jelleri uygulandı. Mikrosertlik ve yüzey pürüzlülüğü testleri beyazlatma öncesi, sonrası ve beyazlatma uygulaması bittikten 14 gün sonra aynı şartlar altında yapıldı. Renk analizleri ise 14 gün süren beyazlatma tedavisi öncesinde, uygulama sırasında (7. gün), uygulama bittikten 24 saat sonra ve sonrasında takip eden 7. ve 14. günlerde yapıldı. Sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk testi ile test edildi, normal dağılıma sahip değişkenler için ANOVA ve Post-Hoc Bonferroni testleri kullanılırken, grup içi karşılaştırmada Paired t testi kullanıldı. Renk analizinde normal dağılmayan değişkenler için Kruskal Wallis ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri ve Wilcoxon testi kullanıldı. p < 0.05 anlamlı kabul edildi. Beyazlatma sonrası mikrosertlik değerlerinde tüm gruplarda istatistiksel açıdan anlamlı olmayan bir artış görülmekle birlikte, beyazlatma uygulamasından 14 gün sonra mikrosertlik değerlerinde tüm gruplarda istatistiksel açıdan anlamlı olmayan bir azalma tespit edildi (p > 0.05). Yüzey pürüzlülüğü değerleri arasında gruplar arası karşılaştırmada beyazlatma öncesi ile sonrası ve beyazlatma uygulaması bittikten sonra 14 günlük takip sonrası istatistiksel açıdan anlamlı bir fark vardı (p < 0.05). Tüm gruplarda etkin beyazlatma tespit edildi, en yüksek etkinlik FGM (Grup 4)' de görüldü (p < 0.05). Sonuç olarak teobramin ve kitosan içeren deneysel jellerin etkin beyazlatma sağladığı, diş yüzey pürüzlülüğü ve mikrosertliği üzerinde herhangi bir olumsuz etkiye neden olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Hidrojen peroksit, teobramin, kitosan, karbamid peroksit, mikrosertlik, yüzey pürüzlülüğü, vital beyazlatma
Alt yirmi yaş dişlerinin proksimal kontak sıkılığına, ark boyutlarına ve alt keser çapraşıklığına etkisinin değerlendirilmesi
İlerleyen yaşla beraber, yaşamın erken evrelerinde olmayan ya da daha az miktarda olan alt keser çapraşıklığında görülen artış, alışagelmiş bir klinik tablodur. Literatürde, geç dönem alt keser çapraşıklığı oluşumuna etki ettiği düşünülen etiyolojik faktörler; iskeletsel morfoloji, büyüme şekli ve geç mandibular büyüme, yumuşak doku matürasyonu, periodontal kuvvetler, oklüzal kuvvetlerin anterior bileşkesi, oklüzal faktörler ve alt yirmi yaş dişlerin varlığı olarak belirtilmektedir. Özellikle alt gömülü yirmi yaş dişlerinin varlığı birçok hekim tarafından geç dönem alt keser çapraşıklığı oluşumunun en önemli etkeni olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı alt yirmi yaş dişlerinin alt dental ark boyutlarına, posterior dişlerden ölçülen interproksimal temas sıkılık kuvvetine (İPK) ve alt keser çapraşıklığına olan etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen bireyler, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerinden seçilmiştir. Çalışmamızda seçim kriterlerine uygun bulunup, çalışmaya katılmaya gönüllü olan 60 öğrenciden elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Bireyler, alt yirmi yaş dişlerinin durumlarına göre üç gruba ayrılmıştır: Alt yirmi yaş dişleri eksik olan grup (Grup 1), alt yirmi yaş dişleri gömülü olan grup (Grup 2) ve alt yirmi yaş dişleri çekilen grup (Grup 3). Çalışmaya başlarken (T0) alt çeneden alçı modeller, sefalometrik ve panoramik radyografi kayıtları alınmıştır. Çalışma modelleri ve sefalometrik radyografi kayıtları 6. ayda (T2) tekrarlanmıştır. İnterproksimal kontak sıkılığı ölçümleri tüm gruplarda başlangıçta (T0) ve 6. ayda (T2), Grup 2'de ise ilaveten gömülü yirmi yaş dişlerin cerrahi çekimlerinden hemen sonra (T1) ölçülmüştür. Çalışmamıza ait verilerin analizinde SPSS 22.0 Windows versiyonu kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Gruplar arası başlangıç İPK değerleri, ark uzunluğu, intermolar mesafe, keser açıları ve pozisyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Fakat grup 3'te diğer gruplara göre başlangıç çapraşıklık miktarı ve interkanin mesafe istatistiksel olarak anlamlı miktarda düşüktür. Başlangıç interpremolar mesafe Grup 1'de diğer gruplara göre daha fazladır. Tüm gruplarda başlangıç ve 6. ay verileri değerlendirildiğinde, ark boyutları, çapraşıklık miktarı, keser açıları, keser pozisyonları ve mandibular uzunluk ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Çekim grubunda, alt yirmi yaş dişlerinin çekiminden hemen sonra (T1) ve 6. ay (T2) ölçümlerinde kaydedilen İPK değerleri, başlangıç değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı azalma göstermiştir. Grup 1 ve 2'de başlangıç ve 6. ay ölçümlerinde kaydedilen İPK değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur. Alt yirmi yaş dişlerinin konumlarına göre keser pozisyonlarında ve İPK kuvvetlerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Keser açılarının molar konumlarına göre değerlendirmesinde mezioangüler ve Sınıf C olan konum sınıflamalarında alt keser açısı istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak alt yirmi yaş dişlerinin alt keser çapraşıklığıyla ve ark boyutlarıyla ilişkisi bulunmamıştır. Fakat alt gömülü yirmi yaş dişlerin çekiminden hemen sonra posterior dişlerden ölçülen İPK değerlerinin azaldığını, daha sonra bu kuvvetlerde istatistiksel olarak anlamlı olmayan artış olduğu görülmüştür.
Twin blok tedavisi gören normal ve fazla kilolu hastaların tükürük leptin düzeylerinin iskeletsel ve dişsel değişime etkisinin karşılaştırılması
Sınıf II maloklüzyon; problemin kaynaklandığı çeneye göre farklı şekillerde tedavi edilebilir. Mandibular retrognati, Sınıf II maloklüzyonun en sık görülme nedeni olup, ideal tedavi hedefi mandibulanın büyüme ve gelişimini stimüle etmektir. Twin Blok apareyi, 2 parçadan oluşması sebebiyle hastalarda kullanım rahatlığı sunması, üst çenede aynı zamanda genişletme yapılabilmesi gibi avantajlarından dolayı en çok tercih edilen fonksiyonel apareylerden biridir. Twin Blok uygulaması ile yapılan fonksiyonel tedavide alt çene aşağı ve öne konumlandırılmakta, bu sayede alt çene kondilindeki liflerin gerilimesiyle endokondral kemikleşme stimule edilmektedir. Bu durum mandibula boyutunda artışa sebep olmaktadır. Literatürde endokondral kemikleşmeyi ve dolayısıyla tedavi etkinliğini değiştirebilen çeşitli faktörler bildirilmiştir. Bu faktörlerden biri olan leptin hormonu, yağ dokusunun fazla olmasına bağlı olarak kilolu hastalarda normalden fazla salgılanır. Bu sebeple, kilolu hastalarda endokondral kemikleşme miktarı leptin düzeyi artışına bağlı olarak artacağı düşünülebilinir. Endokondral kemikleşme modeli olarak farelerdeki mandibular kondilinin kullanıldığı bir çalışmada da leptinin kondildeki kondrosit popülasyonu üzerine doğrudan etkisinin olduğu görülmüştür. Literatürde leptin düzeyinin, osteoklastik aktivite ve endokontral kemikleşme üzerine olan etkisi ile ilgili çalışmalar mevcut iken, fonksiyonel tedavi etkinliğinde leptin miktarının etkisinin ölçüldüğü çalışma bulunmamaktadır Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalına tedavi amacıyla başvuran 32 hasta; fazla kilolu ve normal kilolu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Fazla kilolu hastalar, Dünya Sağlık Örgütünün çocuk ve adolasanlar için belirlediği tabloda 85 persentil ve üzeri hastalardan, normal kilolu hastalar ise 85 ve 15 persentil arası bireylerden oluşturulmuştır. Boy Kilo İndeksine ek olarak, leptin düzeyi hastaların yağ dokusu mikarıyla da doğru orantılı olduğundan, tedavi başında 3. ayda ve tedavi sonunda hastaların yağ oranına da bakılmıştır. Hastaların yağ oranı Bezmialem Vakıf Üniversitesi dietetik bölümünde DEXA cihazı ile ölçülmüştür. Tedavide kullanılacak olan Twin Blok apareyleri Clark´ın 2002 yılında tanıttığı gibi dizayn edilmiştir. Kapanış kaydı sagittal aktivasyonu, mandibulanın en ileri pozisyonun yüzde 70'i kadar ileri alınarak; vertikal aktivasyonu, 2-4 mm istirahat aralığının üzerine çıkılarak yapılmıştır. Normal ve fazladan düzeltim yapıldıktan sonra tedavi sonlandırılmıştır. Endokondral kemikleşmeye bağlı kondil boyu artışı, tedavi başında ve sonunda lateral sefalometrik filmler aracılığıyla, lineer ölçümlerden oluşan Pancherz sefalometrik analiz yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Tüm hastalardan 5 farklı zamanda (tedavi başı, 1. ay, 3. ay, 6. ay ve tedavi sonu) stimule olmamış tükürük, invaziv olmayan pasif akıtma yöntemiyle alınmıştır. Tükürük örneği (5 ml) saat 9 ile 12 saatleri arasında yemekten en az 1 saat sonra alınmıştır. Örnekler hastalar dik oturtularak başları öne eğilecek ve tüp ağızının köşesine konularak tükürük tübe akıtılmıştır. Toplanan tükürük 15 dakika boyunca 4˚C'de boş kuru tüp içinde 15,000 x g´de santrifüj edilmiştir. Alınan süpernatant'ın 1 ml ´si cryotüplerde -80 ˚C'de derin dondurucuda leptin analizi yapılıncaya kadar saklanmıştır. Daha sonra tükürük örneklerinden ELISA kitleriyle leptin düzeyleri fotometrik olarak ölçülmüştir. Bu çalışmanın bulgularına göre, Sınıf II bölüm 1 malokluzyonu olan aşırı kilolu ve normal kilolu hastaların Twin Blok apareyi ile tedavilerinin sonucu başarıyla gerçekleştirilmiştir. Tedavi sonunda her iki grupta da Sınıf 1 molar ve kanin ilişki elde edilmiş, overjet ve overbite önemli miktarda azalmış, konveks profil ortadan kalmıştır. Aşırı ve normal kilolu hasta gruplarında maksillada istatiksel olarak anlamlı ciddi bir fark bulunamazken, mandibula uzunluğunda aşırı kilolu hastalarda normal kilolu hastalara göre istatiksel olarak (0,01Anahtar Kelime: Dental aygıtlar = Dental instruments ; Dişler = Teeth ; Kemik ve kemikler = Bone and bones ; Leptin = Leptin ; Maloklüzyon = Malocclusion ; Maloklüzyon-angle sınıf III = Malocclusion-angle class III ; Obezite = Obesity ; Tükürük = Saliva ; Vücut kitle indeksi = Body mass index ; İskelet = Skeleton
Farklı endomotor eğelerinin farklı çalışma boylarında kullanılmasının foraminal deformasyona etkisi: Taramalı elektron mikroskobu çalışması
Bu tez çalışmasının amacı resiprokal hareket prensibi ile çalışan MikroMega One RECI ve rotasyon hareketi prensibiyle çalışan VDW Rotate eğe sistemlerinin farklı çalışma boylarında kullanılarak eğelerin foraminal deformasyona etkisini taramalı elektron mikroskobu (SEM) yardımıyla ex vivo olarak değerlendirmektir. Çalışmamızda 60 adet apikal gelişimini tamamlamış mandibular premolar insan dişi kullanılmıştır. Kökler kronlarından uzaklaştırılarak 19±1 mm boyunda olacak şekilde standardize edilmiştir. Preparasyon öncesi dişler SEM ile x300 büyütme altında incelenmiş ve apikal foramen açılım noktasından görüntü alınmıştır. Ardından örnekler kullanılan eğelere ve apikal şekillendirmenin bitim noktalarına göre Grup 1: VDW Rotate ile apikal foramende (AF); Grup 2: VDW Rotate ile apikal foramenden 1 mm geride (AF-1mm); Grup 3: MikroMega One RECI ile apikal foramende ve Grup 4: MikroMega One RECI ile apikal foramenden 1 mm geride şekillendirilmek üzere dört gruba ayrılmıştır. Grup1 ve Grup 2'deki dişlerin kök kanal preparasyonu VDW Rotate (VDW Dental, Almanya) NiTi döner eğe sisteminin 15/.04, 20/.04, 25/.04 ve 35/.04 eğeleri kullanılarak yapılmıştır. Grup 3 ve Grup 4'teki dişlerin kök kanal preparasyonu ise One RECI (Micro-Mega®, Besançon, Fransa) NiTi döner eğe sisteminin One G, 20/.04, 25/.04 ve 35/.04 eğeleri kullanılarak yapılmıştır. Şekillendirme esnasında her eğe değişiminde kanallar 2 mL %2,5'lik NaOCl ile yıkanmıştır. Kanallar toplamda 15 mL NaOCl ile yıkanarak irrigasyon tamamlanmıştır. Şekillendirilmesi tamamlanan dişler ilk pozisyonlarında sabitlenerek yeniden SEM ile görüntüler alınmıştır. Preparasyon öncesi ve sonrası elde edilen SEM görüntüleri bir yazılım programı (Image j) yardımıyla foramen alanı, dairesellik ve Feret çap oranı hesaplanarak karşılaştırılmış ve foraminal deformasyon varlığı bu ölçümlere göre değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin Shapiro Wilks testi ile parametrelerin (foramen alanı, dairesellik ve Feret çap oranı) normal dağılıma uygun olduğu saptanmış, Levene testi ile varyans homojenliğine bakılmıştır. İki yönlü varyans analizi ve ikili karşılaştırmalarda Bonferroni testi kullanılmıştır (p=0,05). Elde edilen bulgulara göre iki farklı eğe sistemi kullanılarak farklı çalışma boylarında yapılan preparasyon sonucunda foramen alanlarının arttığı tespit edilmiştir (p<0,05). VDW Rotate/AF grubunun VDW/AF-1 mm grubuna göre foramen alanının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). One RECI gruplarında ise her iki çalışma boyunda da foramen alanı açısından anlamlı bir farklılık olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Tüm gruplarda dairesellik ve feret oranlarının istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığı görülmüştür (p>0,05). Yapılan bu ex vivo çalışmanın sınırlılıkları dâhilinde; VDW Rotate ve One RECI ile hem apikal foramende hem de apikal foramenin 1 mm gerisinde gerçekleştirilen kök kanal şekillendirmesinin apikal foramen deformasyonuna yol açmadığı bulunmuştur. Anahtar sözcükler: apikal foramen, çalışma boyu, foraminal deformasyon, resiprokasyon hareketi, rotasyon hareketi
Bolton uyumsuzluğu ölçümünde yeni bir yöntem
İyi bir fonksiyonel kapanışın sağlanabilmesi üst ve alt çenedeki diş boyutları arasında bir oran olması gerekmektedir. Bolton uyumsuzluğu ideal kapanışın sağlanmasını engelleyecektir. Çoğu ortodontist tedavi öncesi zaman kazanmak için bu uyumsuzluğun bulunmasını görmezden gelir. Bizim bu çalışmadaki amacımız hangi dişlerin daha çok bolton uyumsuzluğu yarattığını ve bolton uyumsuzluğunun belirlenmesinde daha kolay bir yöntemi bulabilmektir.Çalışmamızda 172 tedavi öncesi ve 49 tedavi sonrası model kullanılmıştır. İdeal Bolton Oranı (İBO), Amerikan Ortodonti Komitesi dental dercelendirme sistemi kullanılarak değerlendirilen 49 mükemmel kapanışa sahip modellerden belirlenmiştir. Elde edilen data Pearson korelasyon ve paired sample t testi ile değerlendirilmiştir.İdeal ön oran 76,66± 2,19, tüm oran ise 90,54± 1,71 olarak bulunmuştur. Alt ikinci küçükazı ve birinci büyükazıların toplam boyutu ile üst ön ve yan kesici dişlerin toplam boyutu arasındaki oranının korelasyon değeri (r=0,73) İBO ile yüksek bulunmuştur. T testine göre, sağ ve sol oranlar, sağ oran ile İBO ve sol oran ile İBO arasında farklılık bulunmuştur (p<0,05). Çapraz kadranlardan hesaplanan Bolton oranları (ör: Sol alt/ sağ üst) kendi arasında ya da İBO arasında istatiksel olarak fark göstermemiştir.Alt ikinci küçükazı, büyükazı ve üst kesiciler Bolton uyumsuzluğunun belirlenmesi için prediktör olarak kullanılabilir. Bolton oranının çapraz kadranlardan hesaplanması alternatif ve daha kolay bir yol olabilir.
Dentin hassasiyeti tedavisinde taşıyıcı esaslı sistemlerin geliştirilmesi
Çalışmamızda, Sodyum Florür (NaF), Clinpro white varnish ve farklı taşıyıcı sistemlerle (Kitosan, Karbomer ve HPMC) kombine edilen NaF' ün tek başlarına ve Nd:YAG (1.5 W,10 Hz, 60 sn) lazerle kombinasyonlarının açık dentin tübüllerine olan etkisi ve penetrasyon derinlikleri in vitro olarak değerlendirildi. Bu amaçla ağız ortamına açılmamış ve yeni çekilmiş gömülü insan 3. molar dişleri kullanıldı. Dişlerin kök yüzeylerinden elde edilen dentin kesitleri 22 gruba ayrılarak (n=15) uygulanan hassasiyet giderici ajanların etkileri elektron taramalı mikroskop (SEM) ve konfokal taramalı floresans mikroskobu (CLSM) kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda elde edilen SEM görüntülerinin değerlendirilmesinde Kruskall Wallis ve Dunn çoklu karşılaştırma testi, jellerin penetrasyon derinlikleri tek yönlü ANOVA ve LDS testleri kullanılarak değerlendirildi. Sonuç olarak kullanılan tüm deneysel ürünlerin kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde dentin yüzeyinde tıkayıcı bir katman oluşturduğu ve dentin tübüllerinin çaplarını daralttığı gözlendi (P<0.05). NaF'ün Kitosan ile kombinasyonu dentin tübül tıkanması açısından en iyi sonucu göstermiştir. Ayrıca kontrol grubu ile kıyaslandığında açık dentin tübül sayısı da azalmıştır. Lazer uygulaması penetrasyon derinliğini istatistiksel olarak etkilemezken, Clinpro white varnish'in tübül tıkamasını arttırmıştır. Penetrasyon derinliği en fazla Clinpro white varnish uygulanan grupta tespit edildi (P<0.05). Kullanılan taşıyıcı sistemler, NaF'ün dentin yüzeyinde kalma süresini uzatması ve dentinin geçirgenliği azaltması nedeniyle dentin hassasiyeti tedavisi açısından umut verici sonuçlar vermiştir.
Çocuklarda ventilasyon-entübasyon zorluk derecesini belirlemede, Mallampati ve Cormeck-Lehane, diş yapısı ve antropometrik ölçümlerin değerlendirilmesi
Genel anestezi altında opere olacak hastalarda preoperatif havayolu değerlendirmesi, anestezinin temel kurallarından biridir. Zor havayolu; anestezisti ciddi sıkıntılara sokabilmekle beraber hasta açısından da hipoksik hasar ve hatta ölüme varan riskler barındırır. Özellikle pediatrik hasta grubunda hipoksiye düşük tolerans ve hızlı klinik kötüleşme, etkin bir preoperatif hava yolu değerlendirilmesinin önemini arttırmaktadır. Çalışmamız etik kurul izni ve hasta ebeveynlerinin onamları alındıktan sonra, GAÜN Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD.'da elektif ameliyat olacak 7-15 yaş arası çocuklarda yapıldı. Genel anestezi altında endotrakeal entübasyon gerektiren ASA Ι-ΙΙ toplam 200 olgu çalışmaya dahil edildi ve Grup 1 (7-9 yaĢ n:69), Grup 2 (10-12 yaĢ n:65), Grup 3 (13-15 yaş n:66) olarak ayrıldı. Demografik veri olarak; yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksleri kaydedildi. Çalışmamızda çocuk ve adölesanlarda preoperatif havayolu değerlendirilmesinde; Modifiye Mallampati sınıflaması (MMC), mandibula protrüzyonu (MP), tiromental mesafe (TMM), sternomental mesafe (SMM), atlantooksipital eklem hareketliliği (AEH 1- AEH 2) testleri uygulandı ve diş anomalileri (eksik diş sayısı, çürük diş sayısı, fırlak diş ve uzun üst kesici dişlerin varlığı) gözlenerek kaydedildi. Bütün bulgular Cormeck-Lehane laringoskopik derecelendirilmesi ile karşılaştırılarak güvenilirlik araştırıldı. Havayolu değerlendirilmesi tamamlandıktan sonra hastalara standart monitorizasyon yapıldı. Uygun çaplı bir kanül ile damar yolu açılarak 0,5-1 mcg/kg dozunda fentanyl, 2 mg/kg propofol iv bolus uygulandı. Hastanın yüze uygun bir maskeyle ventile edilebildiği görüldükten sonra kas gevşemesi için 0,5 mg/kg rokuronyum i.v olarak uygulandı. Roküronyum uygulamasından 2-3 dk sonra direkt laringoskopi işlemine geçildi. Bunun için Macintosh 2, 3 veya 4 nolu laringoskop bleydleri kullanıldı. Larinksin görünümü Cormack-Lehane'in tanımlamasına göre derecelendirilerek zor havayolu öngörü testleri ile karşılaştırması yapıldı. Çalışmamızda 8 zor entübasyon olgusu tespit edildi ancak başarısız entübasyona rastlanmadı. Gruplar arasında tiromental mesafe, sternomental mesafe, ve eksik diş sayısı bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış olup diğer bulgular benzerdi. Testlerin cormeck-lehane ile korelasyon analizi sonucunda duyarlılığı ve PKD en yüksek test MMC (%100, %47), özgüllüğü en yüksek test MP (%94,5) olarak bulundu. TMM ve SMM ile ilgili olarak erişkinlerde zor entübasyon öngörüsünde kullanılan 'TMM ≤6 cm- SMM ≤12cm' kriterlerinin 7-9 yaş arasında geçerli olmadığı, yaĢ ve boy ile doğru orantılı olarak değişeceği öngörüldü. TMM ve SMM ölçümlerinde 10 yaş ve üstü çocuklar için erişkin referans değerler uygunken, 7-9 yaş arası çocuklarda TMM için ≤5 cm, SMM için ≤10 cm referans değerlerin daha yararlı bilgiler sağlayacağı öngörüldü.Pediatrik hasta grubunda uygun teknik ve referans değerlerle, bu testlerin daha yol gösterici olabileceği kanısındayız.
Kanin, premolar ve süpernümerer dişlerin cerrahi çekimi öncesi ön değerlendirmede CBCT'nin öneminin araştırılması
Gömülü diş, beklenen zamanda sürmeyerek diş arkında yerini almayan diş olarak tanımlanır. En sık olarak gömülü kalan dişler alt ve üst akıl dişleridir, bunu sırasıyla üst kanin dişleri ve alt premolar dişler takip eder. Gömülü dişlerin çekimi esnasında ve sonrasında; komşu dişte harabiyet, yanlış diş çekilmesi, sinirlerin zarar görmesi, lojlara diş/kök kaçması, maksiller sinüs veya burun tabanı perforasyonu gibi bazı komplikasyonlarla karşılaşılabilir. Bu komplikasyonların önlenmesi amacıyla iyi bir radyografik değerlendirme oldukça önem arzeder. Diş hekimliğinde geleneksel radyografik görüntüleme araçları olan periapikal, oklüzal, sefalometrik ve panoramik radyografiler (OPG) sadece iki boyutlu inceleme imkânı sağladığından; çenelerdeki anatomik yapıların, patolojilerin ve lezyonların lokalizasyonu ile boyutu hakkında sınırlı bilgiler sağlar. Ayrıca iki boyutlu görüntü veren bu yöntemlerde; çevre dokuların süperpozisyonu, magnifikasyon, görüntülerin distorsiyonu, perspektif problemleri gibi dezavantajlar da mevcuttur . İki boyutlu görüntü veren bu sistemlerdeki yetersizlikten dolayı konik-ışınlı-bilgisayarlı-tomografi (CBCT) veya dental-volumetric-tomografi (DVT) olarak adlandırılan ve özellikle baş ve boyun uygulamalarında yoğun ilgi gören görüntüleme sistemleri geliştirilmiştir. CBCT'nin; düşük radyasyon dozu, doğru ve hassas değerlendirmeye izin vermesi, hızlı tarama süresi, daha az artefakta ve magnikasyona sebep olması gibi birçok avantajı vardır. Çalışmamızda gömülü kanin, premolar ve süpernümerer toplam 108 dişin cerrahi çekimi öncesi ön değerlendirmesinde, 70 hastadan çekilmiş olan panoramik radyografiler (OPG) ile CBCT'ler değerlendirilerek elde edilen bu iki veri birbirleri ile kıyaslanmıştır. Akıl dişleri haricinde çenelerde gömülü kalan dişlerin cerrahi çekimi öncesinde CBCT'nin öneminin değerlendirilmesinin amaçlandığı bu çalışmada, sonuç olarak, ilgili dişlerin çekimi öncesi OPG'larla birlikte CBCT görüntülemesinin günümüz teknolojisinde özellikle şüpheli vakalarda bir seçenek değil bir zaruriyet olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar sözcükler: CBCT (Cone Beam Computed Tomography), Panoramik radyografi (OPG), Gömülü Dişler, Tesadüfi lezyonlar.
Diabetes mellitus hastalarında tüm ağız diş yüzeyi temizliği tedavisine ek olarak uygulanan düşük doz lazer tedavisinin olası ek faydalarının değerlendirilmesi
Amaç: Düşük doz lazer tedavisi (DDLT) iyileşmeyi hızlandırıcı ve arttırıcı etkisi ile sert ve yumuşak doku yaralanmalarının tedavilerinde kullanılan güncel bir yöntemdir. Bu çalışmada, kronik periodontitisli (KP) tip 2 Diabetes Mellitus (DM) hastalarında cerrahisiz periodontal tedaviye ek olarak uygulanan DDLT'nin olası ek faydalarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Split mouth planlanan klinik çalışmamıza 22 KP'li tip 2 DM hastası dahil edilmiştir. Hastaların periodontal muayenesinde sondalama cep derinliği (SCD), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ) ve klinik ataçman seviyesi (KAS) başlangıçta, tedaviden sonra 1., 3. ve 6. ayda kaydedilmiştir. Dişeti oluğu sıvısı (DOS) örnekleri ise başlangıçta, tedaviden sonra 1. hafta, 1. 3. ve 6. ayda alınmıştır. Kontrol bölgesine sadece cerrahisiz periodontal tedavi uygulandı, lazer bölgesine cerrahisiz periodontal tedaviye ek olarak DDLT uygulandı. Cerrahisiz periodontal tedavi sonrasında lazer uygulanacak bölge rastgele belirlenmiş ve başlangıçta, tedaviden sonra 1. 3. ve 7. günlerde enerji yoğunluğu 7.64 J/cm2 olacak şekilde DDLT uygulanmıştır. Klinik ve laboratuar bulgularının grup içi karşılaştırılmalarında 'Tekrarlayan ölçümlü varyans analizi' kullanılırken, gruplar arası karşılaştırmalarında 'Eşleştirilmiş T testi' kullanıldı. Bulgular: Tedavi sonrasında lazer bölgesinde kontrol bölgesine göre; SCD verilerinde 3. ve 6.ayda, Gİ verilerinde 3. ve 6. ayda, KAS verilerinde 6. ayda, DOSh verilerinde 1. 3. ve 6. ayda ve IL-1β verilerinde 3.ay anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Pİ verilerinde ise istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Bu çalışma sonrasında DM hastalarında cerrahisiz periodontal tedaviye ek 980 nm DDLT kullanımının klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine pozitif etkisi olduğu düşünülmektedir.
Ortodontik tedavi sırasında oluşan beyaz lezyonların önlenmesinde flor salınımı yapan ışıkla sertleşen rezin materyalinin etkisinin değerlendirilmesi: Randomize kontrollü klinik çalışma
Bakteriler tarafından üretilen organik asitlerin diş minesindeki interprizmatik boşluklardan girerek apatit kristallerini, kalsiyum ve fosfat iyonlarını çözmesi sonucu beyaz lezyonlar oluşmaktadır. Günümüzde başlangıç mine lezyonlarının (beyaz lezyon) oluşum mekanizması tüm ayrıntıları ile bilinmektedir. Yaygın beyaz lezyonlar; ağız hijyenine dikkat etmeyen bireylerde, kronik rahatsızlığı (Kserostomia, Serebral Palsy vb….) olan bireylerde, hamilelerde, reflü gibi rahatsızlıklardan dolayı asit erozyonu gözlenen ve ortodontik tedavi süresince ağız hijyenini sağlayamayan bireylerde sıklıkla gözlenmektedir. Sabit ortodontik tedavi sürecinde oluşan beyaz lezyonlar, hem estetik açıdan hem de dişlerin sağlığı açısından çok önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumu önlemek amacıyla kullanılan birçok çürük önleyici materyal, in vitro ve in vivo olarak değerlendirilmiştir. Bu materyallerden Cpp-Acp'nin (Tooth Mousse, RecaldentTM.; GC, Corp, Japan) in vitro ve in vivo çalışmalarda beyaz lezyonları önleme açısından oldukça etkin olduğu görülmüştür. Son dönemlerde ortaya çıkan, beyaz lezyon oluşumunu önleyen yeni bir ajan olan Ortho Coat (Ortho Choice, Pulpdent, Watertown, Mass) ile ilgili ise in vitro çalışmalar yapılmıştır; fakat literatürde in vivo olarak yapılan bir çalışma yoktur. Bu tez çalışmasında, dahil edilme kriterlerine uyan 60 hastanın ağız içi 4 eşit parçaya ayrılarak, braketleme aşamasından sonra, Ortho-Coat ve Cpp-acp üst çenede randomize olarak seçilen bölgelere uygulanmış, diğer bölgeler ise kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Tedavi başlangıcında ve 6 aylık gözlem süresi sonrasında yapılan ölçümler grup içi, gruplar arası ve kontrol gruplarına göre değerlendirilmiştir. Bu çalışmada, ortodontik tedavi sırasında yetersiz ağız hijyeni nedeni ile oluşabilecek olan ve çürük başlangıcı olarak tanımlanan beyaz lezyonların önlenmesi amaçlanmıştır. Bireylere hem estetik açıdan, hem de ağız sağlığı açısından katkıda bulunmanın yanı sıra; yapılacak olan analizler sonucunda değerlendirilen ürünlerin beyaz lezyonların önlenmesine ne ölçüde etki edeceği incelenmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle bu tez çalışmasında; ortodontik tedavi sırasında oluşan beyaz lezyonları önleme iddiasında olan Ortho Coat, bu konuda etkili olduğu düşünülen Cpp-Acp(Tooth Mousse) ile tedavi öncesinde ve 6 aylık gözlem süresi sonrasında karşılaştırılmıştır. Bu ürünlerin uygulandığı bölgelerde tedavi öncesinde ve 6 ay sonrasında yapılan ölçümler birbirlerine ve kontrol gruplarına göre karşılaştırılarak, istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Ortho Coat ve Cpp-Acp uygulanan bölgeler birbirlerine göre kıyaslandığında; Ortho Coat uygulanan bölgelerde, 6 aylık süreçte, Cpp-Acp uygulanan bölgelere göre beyaz lezyon oluşumuna daha az rastlanmış, daha düşük değerler elde edilmiş; bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Farklı taşıyıcı sistemlerle geliştirilen beyazlatma ajanlarının etkinliklerinin ve uygulandıkları yüzeyler üzerinde meydana getirdikleri etkilerin değerlendirilmesi
Karbopol taşıyıcılı ticari beyazlatma ürünleriyle, kitosan taşıyıcılı beyazlatma ajanlarını kullanarak etkili bir beyazlatma elde edilmesi ve beyazlatma sonucunda oluşan mine yüzeyi mineral içeriği değişimlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Rengi A2 veya daha koyu olan 44 çekilmiş çürüksüz maksillar santral diş rastgele 4 gruba ayrıldı (n=11). Grup 1'e % 6'lık hidrojen peroksit (Opalescence Go ev tipi beyazlatma kiti, Ultradent Products) içerikli beyazlatma ajanı, Grup 2'ye deneysel olarak hazırladığımız kitosan+% 6'lık hidrojen peroksit jel, Grup 3'e % 16'lık karbamid peroksit (Opalescence ev tipi beyazlatma kiti, Ultradent Products) içeren beyazlatma ajanı, , Grup 4'e deneysel olarak hazırladığımız kitosan+ % 16'lık karbamid peroksit jel dişlere 14 gün boyunca her biri belli saat aralıklarında uygulandı. Beyazlatma öncesi, beyazlatma tedavisinin 7. günü ve beyazlatma tedavisinin 14. günü (tedavi bitimi) dişlerin spektrofotometre cihazı (VITA Easy Shade Advance Digital Dental Instrument, Germany) yardımıyla renk ölçümü yapıldı. Dişlerin beyazlatma öncesi ve beyazlatma sonrası SEM-EDX cihazıyla mineral içeriği değişimi değerlendirildi. Çalışma sonunda tüm gruplarda aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark olmaksızın belirgin bir renk değişimi görüldü. Tüm gruplarda başlangıç değerleriyle bitim değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir renk değişimi elde edildi ve tüm dişlerin beyazladığı tespit edildi (p<0.05). Yapılan mineral içeriği analizinde tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte demineralizasyon görüldü. En az demineralizasyon ve en etkili beyazlama kitosan+karbamid peroksit içeren grupta görüldü.
Maksiller gömülü kanin dişlerin ballista spring ve elastik iplik yöntemleriyle sürdürülmesinin sonlu elemanlar metoduyla karşılaştırılması
Maksiller kanin dişler, üçüncü molar dişlerden sonra en sık gömülü kalan dişlerdir. Gömülü dişlerin ortodontik tedavi ile sürdürülmesi sonucu dişlerin dental arkta yerini alması kadar önemli bir diğer nokta da sürdürme işlemi sırasında çevre periodontal dokulara etkiyen kuvvetin fizyolojik sınırlarda tutularak bu yapıların sağlığının korunmasıdır. Sonlu elemanlar analiz yöntemi mühendislikte yapıların gerinme gerilme problemlerini çözen ortodonti alanında da dişlerde ve komşu periodontal yapılarda görülen stres dağılımlarının incelenmesinde sıklıkla kullanılan güçlü bir bilgisayarlı simülasyon metodudur. Çalışmamızda kliniğimizde gömülü diş sürdürülmesi için kullanılan yöntemler arasında sık kullanılan ballista spring uygulaması ve elastik iplik uygulaması yöntemlerinin komşu dokular üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması sonlu elemanlar analizi yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Bu amaçla maksiller gömülü kanin dişe ark teli üzerinden, elastik iplik ve 0.016 inch paslanmaz çelik telden yapılan balista spring ile kuvvet uygulanan iki model oluşturulmuştur. Çalışma sonunda her iki modelde de uygulanan kuvvet miktarı eşit olmasına rağmen gömülü kanin ve ankraj dişler ile komşu periodontal dokularda basma ve gerinim değerlerinin elastik iplik modelinde daha yüksek olduğu görülmüştür. Ballista spring yönteminde ise kuvvet uygulanmasını takiben sol posterior bölgede yoğunlaşan stresler özellikle birinci premolar ve birinci molar dişte devirici kuvvetlere sebep olmaktadır. Sonuç olarak elastik iplik yöntemi ile gömülü kanine komşu dişlerde devrilme hareketi meydana gelmesi bu yöntemin en belirgin dezavantajı olarak ortaya çıkarken ballista spring uygulamasında ise ankraj alınan posterior dişlerde devrilme gözlenmiştir. Anahta sözcükler: ballista spring, diş sürdürme, elastik iplik, finite element, maksiller gömülü kanin
Perikoronitisli mandibular 3. molar dişlerin; tükürük total antioksidan/oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi üzerine etkileri
ÖZET PERİKORONİTİSLİ MANDİBULAR 3. MOLAR DİŞLERİN; TÜKÜRÜK TOTAL ANTİOKSİDAN/OKSİDAN SEVİYE VE OKSİDATİF STRES İNDEKSİ ÜZERİNE ETKİLERİ Fatih ÖZDEMİR Doktora Tezi, Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı Tez danışmanları: Prof. Dr. Metin GÜNGÖRMÜŞ, Prof. Dr. İnci Rana KARACA Nisan 2018, 79 Sayfa Perikoronitis, kısmen sürmüş bir dişin kuronunu çevreleyen yumuşak dokuların inflamasyonu olarak tanımlanabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, reaktif oksijen türlerinin, birçok enflamatuar hastalıkların patogenezi ile ilişkili olduğunu ve doku hasarında önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Bununla birlikte perikoronitisle ilişkili çok farklı çalışmalar yapılmış olmasına rağmen, daha önce perikoronitisle oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirildiği herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu nedenle, bu çalışma perikoronitisli mandibular 3. molar dişleri bulunan hastaların oksidatif stres düzeylerinin belirlenmesi ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 26'sı perikoronitisli, 27'si sağlıklı olmak üzere toplam 53 kişi dâhil edildi. Bu bireylerden uyarılmamış tükürük örneği toplanarak, total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) seviyeleri biyokimyasal olarak ölçüldü ve elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Yapılan analizler sonucunda, TAS seviyeleri yönünden gruplar arasında önemli bir fark olmadığı (p>0,05), perikoronitisli bireylerin tükürük TOS ve OSİ seviyelerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu ve iki grup arasında istatistiksel olarak önemli bir fark olduğu (p=0,001) tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırları içerisinde perikoronitisli bireylerin tükürük TOS ve OSİ değerlerinin sağlıklı bireylere nazaran daha yüksek olduğu ve kronik perikoronitisin oksidatif stres oluşumuna neden olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: perikoronitis, antioksidan, oksidan, oksidatif stres
Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisi
Genel Anestezi Altında Yapılan Ağız ve Diş Tedavilerinin Zihinsel Engelli Hastaların Ağız Sağlığı İle İlişkili Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkisi Bu çalışmada zihinsel engeli olan hastaların ağız ve diş sağlığı bulgularını ve bunlardan kaynaklanan problemleri belirlemek; genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisini ölçmek hedeflenmiştir. Ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi değişimini ölçmek için orijinal dili İngilizce olan Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapılmıştır. Çukurova Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültelerine başvuran toplam 155 zihinsel engelli hastanın yakınları veya bakıcılarının FHCOHRQOL anketinin yanı sıra; içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların öncelikli tanısı, daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular olan formları doldurmaları sağlanmıştır. Yanı sıra Çukurova ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ameliyathanelerinde birer diş hekimi tarafından ağız sağlığı ile ilgili tarama formları doldurulmuştur. Hasta yakınları ve bakıcılar hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesini etkileyecek birçok ağız ve diş bulguları yine bunlarla ilişkili günlük hayatta karşılaşılan problem ve kaygılarını belirtmişlerdir. Tedavi öncesinde en çok rapor edilen bulgular diş ağrısı, dişleri sebebiyle yemek yemede zorluk çekme, hastanın diş problemleri sebebiyle sinirlenmesi olarak belirlenmiştir. FHCOHRQOL anketinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL anketinin skorları ve ağız-diş sağlığı bulguları; hastaların öncelikli tanı gruplamalarına, daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, epilepsi varlığına, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Anahtar sözcükler: Zihinsel Engelli Hastalar, Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHCOHRQOL
II. sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerde "twin force bite corrector" ve forsus apareylerinin tedavi etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerin tedavisi amacıyla kullanılan "Forsus" ve "Twin Force Bite Corrector" sabit fonksiyonel apareylerinin dişsel ve iskeletsel etkilerini karşılaştırmaktır. Geriye dönük olarak planlanan bu çalışma için Ç.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ab. Dalı arşivi kullanılmış ve II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerin lateral sefalometrik radyografileri incelenmiştir. Çalışmaya II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip, Servikal Vertebra Maturasyon İndeksine göre büyüme atılım döneminde ( SVM II, SVM III) olan, Forsus veya Twin Force apareyleri ile tedavi edilmiş, başlangıç ve bitim kayıtları tam olan bireylerin kayıtları dahil edilmiştir. Çalışmada Forsus ile tedavi edilmiş 22 (ortalama yaş 12.3 ± 0.83), Twin Force Bite Corrector ile tedavi edilmiş 22(ortalama yaş 12.1 ± 0.98) birey olmak üzere toplam 44 bireyin tedavi öncesi ve tedavi bitiminde alınan lateral sefalometrik radyografileri kullanılmıştır. Radyografiler "Dolphin" sefalometri çizim programı kullanılarak bilgisayar ortamında çizilmiş ve ölçümler yapılmıştır. İstatistiksel analiz için bağımlı ve bağımsız t-testi kullanılmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda Twin Force grubunda dik yönü gösteren açılarda (Posterior açılar toplamı, SN-GoGn p0.05; SN-Mandibular düzlem açısı p0.01) ve alt dudağın E çizgisine olan uzaklığında (p0.05) Forsus grubuna göre anlamlı derecede artış bulunmuştur. Forsus grubunda ise Twin Force grubuna göre alt kesici açılarında (IMPA) (p0.001) istatistiksel olarak anlamlı derecede artış meydana gelmiştir. Çalışmamızın bulgularına göre Twin Force Bite Corrector aygıtı bireylerin dik yön değerlerini Forsus'a göre daha fazla arttırmış, Forsus aygıtı ise alt kesici açılarında Twin Force aygıtına göre daha fazla artışa sebep olmuştur.
Dört farklı ortodontik mini vidanın yerleştirme torku ve stabilite değerlerinin karşılaştırılması
Bu in-vitro çalışmanın amacı, dört farklı boyutta ve iki farklı yerleştirme açısı ile yerleştirilen mini vidaların, iki farklı yönde uygulanan kuvvetler karşısında, yerleştirme torku değerleri ile kuvvet direnci değerlerini analiz etmek ve stabilitelerini karşılaştırmaktır. Çalışmada dört farklı boyutta (1.6x8, 1.6x10, 2.0x8, 2.0x10), iki farklı yerleştirme açısında (70 ve 90 derece) ve her grupta 20 adet olacak şekilde toplam 160 adet ortodontik mini vida sığır kalça kemiğine yerleştirilmiştir. Tüm mini vidaların yerleştirme sırasında tork ölçer tornavida (Checkline TSD 50, USA) ile maksimum yerleştirme tork değerleri ölçülmüştür. Daha sonra Testometric (M500, 25kN; Testometric, Rochdale, Lancashire, İngiltere ) test cihazı ile mini vida uzun eksenine dik ve 70 derece kuvvet uygulanarak, 1,5 mm yer değiştirene kadar gösterdikleri direnç değerleri ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Gruplar arası maksimum yerleştirme tork değerleri ve kuvvet direnci değerleri ölçülüp karşılaştırılmıştır. Veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Yetmiş derecelik açı ile yerleştirilen mini vidaların maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerleri, 90 derecelik yerleştirme açısı ile yerleştirilen mini vidaların maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç olarak mini vidaların çapı, boyu ve yerleştirme açısı maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerleri üzerinde anlamlı etkiye sahiptir. Mini vidaların stabilitesi üzerinde çap ve yerleştirme açısının etkisi boy etkisinden daha fazladır.
Domaniç anıtsal tonozlu mezar iskeletlerinde ağız ve diş sağlığı
Dişler, bireyler ve popülasyonlar hakkında değerli bilgi kaynaklarıdır. Dişlerin incelenmesiyle birlikte tüketilen gıdaların bileşimleri tespit edilebilmektedir. Uygarlıkların gelişmesiyle toplumlarda statü farklılıkları meydana gelmiştir. Buna bağlı olarak gıdalara ulaşım da değişiklik göstermiştir. Popülasyonlar arasındaki beslenme farklılıkları, diyet ve sağlık durumlarında da farklılıklar olmasına neden olmaktadır. Diş patolojileri analiz edilerek ve Eski Anadolu Topluluklarıyla karşılaştırılarak bu farklılıkların nedenleri anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu çalışma Kütahya ilinin Domaniç ilçe merkezindeki Hisar Mahallesi'nde yer alan Anıtsal Tonozlu Mezar Odası'nda 2016 yılında yapılan kurtarma kazısında ortaya çıkarılan iskelet materyallerinden yararlanılarak yapılmıştır. Tonozlu mezarın inşasının 2. yy. olduğu düşünülse de gömülerin ne zaman yapıldığı konusunda net bir çıkarım yapılamamıştır. İskeletler yığıntı halinde olduğu için insitu konumunda değillerdir. Mezar içerisinde Roma Dönemi'ne ait olduğu düşünülen iskeletlerin paleoantropolojik incelemesi yapılarak; 3 bebek, 10 çocuk ve 70 erişkin olmak üzere toplam 83 birey tespit edilmiştir. Bu bireylere ait toplam 506 daimi diş (2 tane gömük, 6 tane kökten kırık toplam 8 diş çalışmaya dahil edilmemiştir) incelenerek toplumun ağız ve diş sağlığı hakkında bilgi edinilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada; diş çürüğü, apse, diş aşınması, periodontal hastalıklar, diş taşı, hypoplasia ve antemortem diş kaybı (AMDK) oranları belirlenmiş ve elde edilen sonuçlar Eski Anadolu Topluluklarının ortalamaları ile karşılaştırılmıştır. Yapılan dental analiz sonucunda; diş çürüğü % 19,57 (düzeltilmemiş), apse % 2,78, periodontal hastalıklar % 67,33, diş taşı % 35,38, hypoplasia % 17,19, AMDK % 13,39 oranlarında tespit edilmiştir. Diş aşınması ise ortalama 3-4 derece değerinde bulunmuştur. Diş patolojileri değerlendirildiğinde, topluluğun tarıma dayalı topluluklarla daha çok benzerlik gösterdiği ve çürük oluşumuna işlem görmüş yüksek karbonhidrat içeren yiyeceklerin belli oranda neden olduğu düşünülmektedir. Aşınma derecesinin fazla olmaması, yumuşak gıdalarla beslenildiğini destekler niteliktedir. Hypoplasia oranının ve şiddetinin düşük olması ise Anıtsal Mezar'da bulunan bireylerin erken çocukluk dönemlerinde fizyolojik strese çok daha az maruz kaldıklarını göstermektedir. Ağız ve diş sağlığı verileri bir bütün içinde analiz edildiğinde; Anıt Mezar içinde bulunan insanların sosyo-ekonomik yapılarının yaşadıkları çevreye göre daha elverişli, buna bağlı olarak beslenme şartlarının da diğer Eski Anadolu Topluluklarına göre daha iyi olduğu sonucuna ulaşılabilir.
Periapikal lezyonlu dişlerde irrigasyona ek olarak yapılan son yıkamanın tedavi başarısına etkisi: Randomize kontrollü çalışma
Bu çalışmanın amacı; periapikal lezyonlu dişlerde, QMix yıkama solüsyonunun geleneksel yıkama prosedürlerini takiben yapılan son yıkamada kullanılmasının apikal periodontitisin iyileşmesindeki etkisini radyografik ve klinik muayene ile gözlemlemektir. Tek köklü periapikal lezyonlu 60 dişe sahip 60 hasta her biri 10'arlı randomize bir blok tasarımı kullanılarak 2 gruba ayrılmıştır. Kök kanalları WaveOne Gold (WOG; Dentsply Sirona, Ballaigues, İsviçre) döner sistem eğeler ile şekillendirilmiş ve kanal şekillendirilmesi sırasında yandan delikli enjektörler (NaviTips, 30 gauge; Ultradent Products, Inc., South Jordan, UT, ABD) kullanılarak 5 ml 2.5% NaOCl ile irrigasyon yapılmıştır. Son yıkama bir grupta 5 ml 2.5% NaOCl (n=30) ile diğer grupta 5 ml QMix (n=30) ile yapılmıştır. Tüm kanallar 5 ml serum fizyolojik ile yıkandıktan sonra AHPlus kanal patı ve gutaperkalarla soğuk lateral kondenzasyon yöntemi ile doldurulmuştur. Sekiz hasta tedavi sonrası hamilelik, sistemik hastalık ve medikament kullanımı gibi sebeplerden izlemden çıkarılmıştır. Elli iki hasta 12 ay sonra radyografik ve klinik muayene için geri çağırılmıştır. Yedi hasta kontrol randevularına gelmediğinden çalışma dışı bırakılmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası PAI skorları karşılaştırılmıştır ve dişler 'sağlıklı' (PAI ≤ 2) veya 'başarısız' (PAI ≥ 3) olarak değerlendirilmiştir. Grupların tedavi öncesi ve 12. ay takip radyografları arasındaki farkları karşılaştırmak için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Her bir grup için başlangıçtan takip sonuna kadar PAI skorlarındaki değişiklik Wilcoxon testi ile değerlendirilmiştir. Tedaviden 12 ay sonra 45 hasta değerlendirilmiştir. Kırk beş dişin 43'ünde PAI skorunda istatistiksel açıdan anlamlı bir düşüş görülmüştür. QMix grubunda 25 dişin 23'ünde (92%); NaOCl grubunda ise 20 dişin 20'sinde (100%) radyolusensi azalmış veya kaybolmuştur. QMix grubunda 2 dişin PAI skorunda değişiklik görülmemiştir. Başlangıç ve 12. ay sonrası PAI skorlarının değişiminde iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır (p= .508). QMix solüsyonunun son yıkamada kullanılması kanal içi dezenfeksiyonda fayda sağlamakla beraber, iyileşme üzerinde anlamlı bir etkisi görülmemiştir.
Gökhöyük Bağları Höyüğü insanlarının paleopatolojik analizi
GBH, Konya Ovası ve İsuara bölgesinde yer aldığından yakın konumda olan Çatalhöyük dolayısıyla Anadolu neolitiği konusunda değerli bulgular barındırmaktadır. Geç Neolitik-Erken Kalkolitik dönem dendiğinde akla gelen en önemli Neolitik yerleşim yeri elbette Konya Ovası'dır. GBH, arkeolojik özellikleriyle karakteristik bir Geç Neolitik-Erken Kalkolitik dönem özelliklerini barındırmaktadır. Tarım toplumlarının yaşam tarzları, avcı-toplayıcı geçim ekonomisindeki kadar haraketli bir yaşam sunmamaktadır. Bu anlamda Neolitik toplumlarında karakteristik patolojilerinden biri olan yaşam biçimine bağlı rahatsızlıklarının varlığı oldukça fazladır. Höyükte ilk ve en uzun iskân süreci Neolitik dönemde olmuştur. Paleopatolojik analizi yapılan GBH insanlarının, yaşam biçimleri, sosyo-ekonomik yapıları, sağlık yapıları , beslenme çeşitliliği hakkında bulgulara ulaşılmıştır. GBH yapı katından dağınık halde toplanan Neolitik ve Kalkolitik dönemlere tarihlendirilen en az 37 bireye ait kemik kalıntıları tespit edilmiştir. Kalıntılar toplumun tümünü içeren genel bilgilere ait tüm detayları vermese de bu çalışma günümüzden en az 4460 yıl önce yaşayan GBH bireylerin yaşamlarının gizli ayrıntılarının anlaşılması açısından arkeolojik bulgulara yönelik yeni düşünce ve yaklaşımların gelişmesine katkı sağlamlaştır. Vücudun hareketli yapısından dolayı paleopatolojik rahatsızlıklardan osteoartrit ve osteofit tespit edilmiştir. En fazla üst esktremitelerde özellikle rhomboid fossa bulguları ile beraber daha fazla artrit gözlemlenmesi kolun çekme germe hareketiyle ilgili tarımsal aktiviteyi akla getirmektedir. Hareket sistemi ile alakalı olarak ortaya çıkan başka patolojik bulgu olan entesopati olarak karşılaşılmıştır. Tarım toplumuna göre hareketli bir yapı sergileyen GBH, bu oranlara bakıldığında tarım ekonomisinin yanında avcılığında olabileceğini hareket eyleminin devam ettiğini akla getirmektedir. Bununla beraber toplumda görülen travmaların görülme sıklığı azdır. Kafatasında oluşan protic hyperostosis ve göz çukurlarında rastlanılan cribra orbital diğer bir patolojik bulgudur. Bu rahatsızlıkların ortaya çıkma sebebi Akdeniz anemisiyle bağdaştırılsa da vücudun demiri kullanamaması, bağırsak problemleri vb. durumlar dolayı ortaya çıktığı literatürden de bilinmektedir. Sıtmaya karşı, vücudun savunma ihtiyacı duymasıyla ortaya çıktığı bilinen protic hyperostosisin toplumda az bulunması konum itibarıyla Akdeniz Bölgesi göz önüne alındığında toplumun sıtmaya karşı avantaj oluşturamadığını düşündürmektedir. Öte yandan periostitis bulgusunun oranındaki varlığı erken yaştaki ölümlerin sebebi olabileceği ihtimali de söz konusudur. Ağız ve diş sağlığı açısından önemli olan çürük oranı %9,9 oranıyla tarım toplumlarına uyumluluk göstermektedir. Apse oranı %3,71 oranındayken diş aşınması 4 ve 4+ şeklinde bulunmuştur. Diş taşı %59,74 oranında ve 'hafif' derecedeyken, periyodontal rahatsız-lıklar %85,7 oranında 'orta' derecede rastlanmıştır. AMTL %5,5, hypoplasia %6,49 olarak hesaplanmıştır.
Farklı çürük temizleme yöntemlerinin çocuk hastalarda klinik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; konvansiyonel tekniklerle karşılaştırıldığında Er:YAG lazer ile çürük temizleme işlemlerinin çocuk hastalar tarafından kabul edilebilirliğinin değerlendirilmesidir. Çalışma 9-12 yaş aralığında, alt daimî 1. molar dişlerden birinde sınıf 1 okluzal çürüğü olan 100 çocuk üzerinde yürütüldü. Hastalar konvansiyonel teknik grubu ve lazer grubu olmak üzere 2'ye ayrıldı. Çürük temizleme işlemleri konvansiyonel teknik grubunda döner aletler; lazer grubunda ise Er:YAG lazer ile yapıldı. Her hastanın işlem boyunca kalp atım hızları 30 saniye aralıklara ölçüldü. Hastaların işlem sırasındaki duydukları ağrı VAS ile belirlendi. Hastaların işlem öncesi ve işlem sonrası kaygısını belirlemek için CFSS-DS skalası kullanıldı. Hastaların işlem sonrası cihazların ses, koku, tat, titreşim ve görüntüsünden ne kadar rahatsız oldukları FIS skalası ile değerlendirildi. Çürük temizleme işlemi boyunca hastalardan video kayıtlar alındı ve işlem sırasında oluşan ağrı FLACC skalasıyla değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. Lazer grubunda hastaların hem VAS hem de FLACC skorlarına göre konvansiyonel teknik grubundan daha az ağrı ve rahatsızlık hissettiği görüldü (p<0,05). İşlem sonrası yapılan CFSS-DS'ye göre lazer grubunda dental kaygılı hasta oranında konvansiyonel tekniğe göre daha fazla düşüş gözlendi (p<0,05). FIS verilerine göre titreşim ve görüntü açısından lazerin, konvansiyonel tekniğe göre kabul edilebilirliği iyi bulundu (p<0,05). Kalp atım hızları işlem başlangıcı ve işlem sonu ölçümlerine göre lazer grubunda daha az bir yüzdelik artış görüldü (p<0,05). Lazer grubunda çürük temizleme süresinin daha uzun olduğu gözlendi (p<0,05). Çocuk hastalarda Er:YAG lazerle kavite preparasyonunun konvansiyonel tekniklere göre kabul edilebilir bir yöntem olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Kök kanal tedavisinde son irrigasyon ajanı olarak kullanılan MTAD solüsyonunun periapikal lezyonlu dişlerde tedavi başarısına etkisi: Randomize kontrollü klinik çalışma
Bu çalışmanın amacı; periapikal lezyonlu dişlerde, MTAD yıkama solüsyonunun geleneksel yıkama prosedürlerini takiben yapılan son yıkamada kullanılmasının apikal periodontitisin iyileşmesindeki etkisini radyografik ve klinik muayene ile gözlemlemektir. Tek köklü periapikal lezyonlu 100 dişe sahip 100 hasta her biri 10'arlı randomize bir blok tasarımı kullanılarak 2 gruba ayrılmıştır. Kök kanalları Reciproc Blue (VDW, Munich) döner sistem eğeler ile şekillendirilmiş ve kanal şekillendirilmesi sırasında yandan delikli enjektörler (NaviTips, 30 gauge; Ultradent Products, Inc., South Jordan, UT, ABD) kullanılarak 5 ml 2.5% NaOCl ile irrigasyon yapılmıştır. Son yıkama bir grupta 5 ml 2.5% NaOCl (n=50) ile diğer grupta 5 ml MTAD (n=50) ile yapılmıştır. Tüm kanallar 5 ml serum fizyolojik ile yıkandıktan sonra AH Plus kanal patı ve guta perkalarla soğuk lateral kondenzasyon yöntemi ile doldurulmuştur. Üç hasta tedavi sonrası hamilelik, sistemik hastalık ve medikament kullanımı gibi sebeplerden izlemden çıkarılmıştır. Doksan yedi hasta 24 ay sonra radyografik ve klinik muayene için geri çağırılmıştır. Yirmi beş hasta kontrol randevularına gelmediğinden çalışma dışı bırakılmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası PAI skorları karşılaştırılmıştır ve dişler 'sağlıklı' (PAI ≤ 2) veya 'başarısız' (PAI ≥ 3) olarak değerlendirilmiştir. Grupların tedavi öncesi ve 24. ay takip radyografları arasındaki farkları karşılaştırmak için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Her bir grup için başlangıçtan takip sonuna kadar PAI skorlarındaki değişiklik Wilcoxon testi ile değerlendirilmiştir. Tedaviden 24 ay sonra 72 hasta değerlendirilmiştir. Yetmiş iki dişin 65'inde PAI skorunda istatistiksel açıdan anlamlı bir düşüş görülmüştür. MTAD grubunda 37 dişin 33'ünde (% 89.2); NaOCl grubunda ise 35 dişin 32'sinde (% 91.4) radyolusensi azalmış veya kaybolmuştur. MTAD grubunda 4 dişin PAI skorunda değişiklik görülmemiştir. Başlangıç ve 24. ay sonrası PAI skorlarının değişiminde iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır (p= .551). MTAD solüsyonunun son yıkamada kullanılması kanal içi dezenfeksiyonda fayda sağlamakla beraber, iyileşme üzerinde anlamlı bir etkisi görülmemiştir.