Teeth
197 theses under this subject heading
Bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar ile ağız ve diş hastalıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar sadece gelişmiş ülkeler değil gelişmekte olan ülkeler de dahil olmak üzere tüm dünyada ölüm nedenleri arasında başı çekmektedir. Bunların nedenlerinin çok faktörlü oluşu nedeniyle, sıklığı azaltmak için önlenebilir nedenleri belirlemenin önemli olduğu vurgulanmalıdır. Burada en sık ölüm nedenleri arasında yer alan 3 hastalık grubu, 1. Kardiyovasküler Hastalıklar, 2. Diabetes Mellitus ve 3. Kanserler incelenecektir. Bulaşıcı olmayan hastalıklar ölüm nedenleri arasında önemli bir yer kaplamaktadır. Literatürde bu hastalıkların ortaya çıkışında ya da engellenmesinde etkili olabilecek nedenler arasında ağız, diş sağlığı hizmetleri bulunmaktadır. Tez'in birincil amacı bulaşıcı olmayan hastalıklar ile dişeti hastalıkları ve diş çürüğü arasındaki ilişki olup olmadığını araştıran literatürü inceleyerek, ağız sağlığı hizmetlerinin bu hastalıkların önlenmesi ve ortaya çıkışının geciktirilmesindeki önemini vurgulayarak sağlık yöneticilerinin ağız sağlığına yönelik koruyucu ve tedavi edici uygulamaların önemine dikkatini çekmektir. Kardiyovasküler sistemde meydana gelen hastalıklarda oral patojen bakterilere rastalanılması sonucu; kötü ağız hijyeni eksik diş, periodontal hastalıklar arasında ilişki üzerinde durulmuştur. Çalışmalar, glisemik kontrol yokluğunun diş çürüğünün oluşması ve ilerlemesi üzerinde büyük bir etkisi olduğunu, diş çürüğü riskini ve çürüğün şiddetini artırdığını göstermektedir. Kanseri tedavi etmek amacıyla verilen radyoterapi ve kemoterapi özellikle baş boyun kanserlerinde, oral dokular travmaya karşı daha duyarlı olmaları sebebiyle hasara yol açabilir. Ağız hastalıkları dünya çapında önemli bir halk sağlığı yükü olmaya devam etmesi nedeniyle ağız sağlığını, küresel risk gündemine ortak risk faktörü yaklaşımıyla entegre etmek büyük önem taşımaktadır. Kardiyovasküler hastalık, diyabet, kanserler ile diş çürüğü ve periodontal durum arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar daha geniş populasyonlarda ve uzun süreli olarak yapılmalıdır.
Çocuk ve ergenlerde süt ve daimi azı dişlerinde hipomineralizasyon ve taurodontizm prevalansının belirlenmesi
Bu çalışma, Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonuna (BAKH) sahip bireylerdeki taurodontizm varlığını değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 6-14 yaş aralığındaki BAKH'li 182 birey çalışma grubuna dahil edilirken, sağlıklı mine yapısına sahip 289 birey ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler için Ki-kare Testi ve Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması çalışma grubu için 10,5 yaş, kontrol grubu için ise 10,8 yaş olarak belirlenmiştir. Hasta düzeyinde değerlendirildiğinde, çalışma grubunda (%35,2) kontrol grubuna(%22,1) kıyasla anlamlı derecede daha yüksek taurodontizm görülmüştür (p=0,015). Çalışma grubunda yer alan BAKH'li ve matür daimi birinci büyük azı dişlerindeki taurodontizm yüzdesi (%22,5), kontrol grubundaki sağlıklı mine yapısına sahip dişlere (%11,5) göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). İmmatür daimi birinci ve ikinci büyük azı dişleri arasında taurodontizm yüzdeleri benzerlik göstermiştir.
Körtik Tepe Erken Neolitik topluluğunda yerleşik yaşam: Dişlerin morfometrisi üzerine bir çalışma
Tarih öncesi topluluklarda yerleşik yaşama geçiş sürecinde geçmişte yaşamış arkeolojik toplulukların yaşam biçimleri merak konusu olagelmiştir. Çalışmamızda, avcı-toplayıcı-balıkçı Geç Epipaleolitik-Erken Neolitik dönem Körtik Tepe yerleşimi insanlarının grup içi dinamikleri hakkında izlenim oluşturulmaya çalışılmıştır. Körtik Tepe insanlarının Diyarbakır'ın Bismil İlçesinde yer alan Batman Çayı ve Dicle Nehri'nin kesişim alanında kalan yerleşimi neden tercih etmiş olabileceği ve bu yerleşime hangi genetik stoğa sahip insan grubunun yerleşmiş olabileceğine ışık tutulması amaçlanmıştır. İlk yerleşenlerin şölen, değiş-tokuş, savaş ya da çevresel tehlike, ekolojik bozulma, ritüeller, geniş besin kaynakları sebepleri başlıca olmak üzere birtakım açıklamalar bulunmaktadır. Bu açıklamalar önemli ölçüde insan topluluklarının hangi nedenlerle bir araya geldiğine ve bu durumun yerleşikliğe nasıl katkı sağladığına dair açıklamalar olma özelliği taşımaktadır. Ancak bu açıklamalardaki mevcut verilerin çoğu arkeolojik ve etnografik kuramsal açıklamalara dayanmaktadır. DNA çalışmaları ile henüz bu sorunu çözecek kadar veri sağlanamamıştır. Dişler ise yüksek kalıtılabilirlik özelliği ile bu soruna ışık tutabilecek potansiyele sahiptir. Bu çerçevede, çalışmanın amacı, Körtik Tepe yerleşiminden gün ışığına çıkarılan bireylerin grup içi dinamiklerinin anlaşılmasıdır. Yöntemimizde, dişin ölçülemeyen ve ölçülebilen özellikleri kullanılmıştır. Ölçülemeyen özellikler için ASUDAS (Arizona State Dental Anthropology System) ve ölçülebilen özellikler için ise dişin mesio-distal, bucco-lingual ve çapraz taç ölçülerinden yararlanılmış olup polar dişler kullanılarak veri setleri üzerinde analizler gerçekleştirilmiştir. 153 bireyin örneklemi oluşturduğu çalışmada ön analizlerin yapılmasının ardından Mahalanobis ve öklid uzaklıkları hesaplanarak analizler gerçekleştirilmiştir. Yapılan tekrarlı analiz sonuçlarına göre Körtik Tepe yerleşiminin homojen olduğu; bölge, konut, cinsiyet, derinlik değişkenleri arasında anlamlı bir farklılık olmadığı görülmektedir. Bazı konutların içerisine gömülen bireylerin birlikte kümelendiği ve yan yana konumlanan bazı konutlardan ele geçen bireylerin ise birlikte kümelendiği görülmüştür. Elde edilen veriler ışığında geniş ölçekli beslenme modeline sahip olan Körtik Tepe yerleşiminde dışarıdan güçlü bir gen akışının olmadığı, grubun kendi iç dinamikleri ile süreklilik göstererek oluştuğunu ve yaşamlarını sürdürdükleri düşünülmektedir. Anahtar sözcükler Epipaleolitik - Erken Neolitik, Avcı-toplayıcı topluluk, Körtik Tepe, biyolojik uzaklık, diş morfometrisi
Erken çocukluk çağı çürüğünde candida varlığının değerlendirilmesi
Çalışmamızda, Uşak ilinde yaşayan 71 ay ve daha küçük çocukların tükürük ve dental plak örneklerinde şiddetli erken çocukluk çağı çürüğü (Ş-EÇÇ) ve erken çocukluk çağı çürüğünün (EÇÇ) etiyolojik faktörleri arasında yer almaya başlayan Candida varlığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza; 71 ay ve daha küçük, sistemik olarak sağlıklı, son 3 ay içerisinde ilaç kullanmayan, intraoral patoloji görülmeyen, dental tedavi deneyimi olmayan, intraoral aparey kullanmayan, koopere ve gönüllü 60 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmamız 20'şer kişiden oluşan Ş-EÇÇ, EÇÇ ve kontrol gruplarındaki çocukların klinik muayenelerinin yapılması, alınan dental plak ve tükürük örneklerinin Candida varlığı ve Candida türleri açısından değerlendirilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Ş-EÇÇ ve EÇÇ gruplarının tükürük örneklerinde Candida varlığı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken dental plak örneklerinde ise gözlemsel olarak fazla olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Ş-EÇÇ grubu tükürük ve dental plak örneklerinde EÇÇ grubuna göre gözlemsel olarak fazla Candida tespit edilmiştir. Kontrol grubu örneklerinde ise Candida gözlemlenmemiştir. Ş-EÇÇ grubu tükürük örneklerinde Candida albicans, Candida krusei, Candida glabrata ve Candida tropicalis, dental plak örneklerinde ise Candida albicans bulunduğu görülmüştür. EÇÇ grubu tükürük ve dental plak örneklerinde Candida albicans, Candida krusei, Candida glabrata türleri tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Ş-EÇÇ ve EÇÇ patogenezindeki potansiyel rolünden bahsedilen Candida'ların tükürük ve dental plaktaki varlığının bireysel risk değerlendirilmesi için önemli olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca geçiş yollarının tanımlanması ve önlenmesinin EÇÇ prevalansının azaltılmasında faydalı olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Candida, Dental plak, Diş çürüğü, Tükürük
Uşak bölgesinde yaşayan 8-12 yaş aralığındaki çocuklarda ikinci süt azı hipomineralizasyonu ve büyük azı-keser hipomineralizasyonun birbiriyle ilişkisi, etiyolojisi, görülme sıklığı ve tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi
Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonu(BAKH), kesici dişlerin etkilendiği veya etkilenmediği bir veya daha fazla daimi birinci azı dişi minesinin sistemik kökenli kalitatif gelişimsel bozukluğu olarak tanımlanır. Aynı durum ikinci süt azı dişlerinde de gözlenmiştir ve hipomineralize ikinci süt azı dişleri (SAH) olarak adlandırılmıştır. Etiyolojisi hakkında kesin bir sonuç olmamasına rağmen, genetiğin de etkili olduğu multifaktöriyel nedenler olasıdır. Bu tez çalışmasının amacı Uşak ilinde yaşayan 8-12 yaş arası çocuklarda BAKH ve SAH insidansını ve etyolojisini araştırmaktır. Bu amaçla muayene edilen 485 öğrenciden; 35 soruluk anketi eksiksik dolduran 287 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan analizler sonucu çalışma grubunun %24.4'ünde şiddeti farklı derecelerde BAKH ve %3.5 oranında SAH saptandı. Hem SAH hem BAKH'ta en çok görülen defekt, sınırları belirgin olan beyazdan kreme renk değişikliği gösteren opasiteler olmuştur. BAKH ve SAH; tonsilit, farenjit, astım veya pnömoni hastalıkları ile anlamlı bir ilişki göstermezken; su çiçeğinin defektler üzerinde bir etkisi var gibi görünmektedir. Ayrıca gestasyonel hipertansiyon ile BAKH arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çocukluk döneminde sık ishal ve sık ateş ya da havale geçirilmesi BAKH görülme sıklığını artırmış fakat istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. BAKH ve SAH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. BAKH ve SAH son zamanlarda birçok Avrupa ülkesinde önemli bir klinik problem olarak kabul edilmektedir. Bu defektlerin prevalansı, şiddeti ve çocukların tedavi ihtiyaçları izlenmelidir. Aileler ve çocuklar bu defektler ve sonuçları konusunda yeterince bilgilendirilmelidir.
Konjenital diş eksikliğinde etyolojik faktörlerin belirlenmesi
Konjenital diş eksikliği, doğuştan bir veya daha fazla dişin gelişimsel olarak eksikliği olarak tanımlanır. Toplumumuzda ve dünyada sık görülen dental anomalilerden biridir. Aynı bireyin hem süt hem daimî dentisyonunda görülebilir. Genetik ve çevresel birçok faktörden etkilenir. Çalışmamızda, Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Bölümü'ne başvuran 8-28 yaş aralığında diş eksikliği görülen hastalarda hipodonti etiyolojisinin, sosyoekonomik düzey ile ilişkisinin saptanması, diş eksikliğine sahip bireylerin iskeletsel sagittal özelliklerinin ve en sık eksikliği görülen dişlerin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmamıza dâhil edilen bireylerin iskeletsel sagittal sınıflamalarının belirlenmesi için SNA, SNB ve ANB değerleri saptandı. Bireylerin klinik ve radyografik muayeneleri sonunda eksik dişler belirlendi. Konjenital diş eksikliğinin etiyolojisinin ve sosyoekonomik düzey ile ilişkisinin belirlenebilmesi adına çalışmamıza dâhil edilen diş eksikliği görülen ve görülmeyen bireylere ve ebeveynlerine anket soruları yöneltildi. Çalışmamızda anne-baba olma yaşı ile, annenin sistemik durumu ve hamilelikte geçirdiği hastalıklar ile, bebeklerin doğum kilosu-doğum zamanı ile, diş eksikliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler elde edilmedi. Diş eksikliği görülen bireylerin ailelerinde de diş eksikliği görüldüğü bulundu. Orta sosyoekonomik düzeydeki ailelerin çocuklarında çoğunlukla diş eksikliği görülürken düşük sosyoekonomik düzeydeki ailelerin çocuklarında çoğunlukla diş eksikliği görülmediği saptandı. Stresli hamilelik geçiren annelerin çocuklarında çoğunlukla diş eksikliği bulunduğu saptandı. Çocukluk çağında sık antibiyotik kullanan bireylerde diş eksikliğine sık rastlandı. En sık eksikliği görülen dişler üst lateral kesici dişler, ikinci olarak alt ikinci küçük azı dişler, üçüncü olarak üst ikinci küçük azı dişler bulundu. Bir veya iki diş eksikliği görülen bireyler %83,4 oranında bulundu. Konjenital diş eksikliği kadın ve erkeklerde 3:2 oranında görüldü. Çalışmamızdan aldığımız verilere göre, diş eksikliğinin etiyolojisinin birçok faktöre bağlı olması; pedodontist, ortodontist ve cerrahi alanını kapsayan kompleks tedavi ihtiyacı olması nedeniyle daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Hipodonti, Etiyoloji, Sosyoekonomik Düzey, Konjenital
Hadis/sünnette araç-amaç ilişkisi ve araçların değişebilirliği (Misvak hadisleri örneği)
Sünnet, doğru anlaşılması ve güncelliğini her zaman koruması için zamana ve şartlara göre değişmeyen yönleriyle ön plana çıkarılmalıdır. Bunu sağlamanın yollarından biri Hz. Peygamber'in sözlerindeki maksatları tespit etmektir. Çünkü maksatlar asıldır ve zamana göre değişmezler. Oysa maksatları gerçekleştiren vesileler ise zamana göre değişkenlik gösterebilirler. Zamana ve şartlara göre değişmeyen, evrensel yönleriyle ön plana çıkarıldığında sünnet, hem daha iyi anlaşılmış olacak hem de uygulanabilirliği devamlı olacaktır. Sünnetin aktüel değerini korumak için zamanın şartlarına ve ardındaki amaçlara göre yorumlamak büyük öneme sahiptir. Misvakla dişlerin temizlenmesi Hz. Peygamber'le birlikte önem kazanan o dönemden günümüze kadar uygulana gelen önemli bir sünnettir. Ancak yaşantımız sürekli değişmekte ve kullandığımız araçlar sürekli daha kullanışlı olanlarla yenilenmektedir. Daha yüz sene önce kullanılan birçok araç günümüzde artık tarihi birer esere dönmüş haldedir. Bu değişim ve dönüşüm Hz. Peygamber'in kullandığı ve sünnetin bir parçası haline getirilen eşyalar için de geçerlidir. Binaenaleyh misvak yerine günümüzdeki diş fırçalarıyla da dişler temizlendiğinde sünnet yerine getirilmiş olmaktadır. Buna rağmen çoğu kişi, Hz. Peygamber'in kullanış amacından çok, kullandığı eşyaları önemsemekte ve adeta kutsallaştırmaktadır. Halbuki Hz. Peygamber'in misvak kullanmaktan asıl maksadı "ağız ve diş temizliği"ni sağlamaktır. Misvakla ilgili gelen rivayetler araç-amaç ilişkisi bakımından incelendiğinde bunu açıkça görmek mümkündür. Anahtar Kelimeler: Hadis, Misvak, Araç, Amaç.
İrreversible pulpitisli daimi dişlerde pulpal kanama rengi ile klinik, histolojik ve immünolojik veriler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, daimi dişlerde pulpa kanamasının rengindeki değişikliklerin pulpanın klinik, histolojik ve immünolojik durumu ile ilişkili olup olmadığını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmaya, 18-60 yaş arası 32 geri dönüşümlü pulpitis, 28 geri dönüşümsüz pulpitis toplam 60 hasta dahil edildi. Pulpanın açılmasından sonra, kan renginin değerlendirilmesi için pulpal kan toplandı. Kan örnekleri spektrofotometre ile değerlendirildi. Daha sonra koronal pulpa dokusu, histolojik değerlendirme için ampute edildi ve hemostaz açısından gözlendi. Geri dönüşümlü ve geri dönüşümsüz pulpitis tanılı dişlerden kan örnekleri alındıktan sonra; IL-1, IL-2, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, TNF-α seviyeleri Luminex 200TM testi ile ölçüldü. İstatistiksel analiz SPSS V23 kullanılarak yapıldı. Nicel verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile incelendi. Normal dağılıma uymayan verilerin sağlıklı ve sağlıksız gruplara göre karşılaştırılmasında, parametrik olmayan yöntemlerden Mann Whitney U testi kullanıldı. Gruplara göre inflamasyon dağılımlarını ve kanama sürelerini karşılaştırmak için Pearson kare testi kullanıldı (p < 0.05). Renk analizi sonuçlarına göre; şiddetli inflamasyonu olan geri dönüşümsüz pulpitis olgularında kan rengi belirgin olarak daha koyuydu. Ek olarak, geri dönüşümsüz pulpitis grubunda şiddetli inflamasyon, geri dönüşümlü pulpitis grubuna göre daha yüksekti (p < 0.001). Bu çalışma, pulpitis gruplarında pulpa kanama zamanının anlamlı olarak farklı olduğunu göstermiştir (p=0,002). Sitokin düzeylerinin istatistiksel analizine göre; IL-1, IL-6, IL-8, IL-17'nin geri dönüşümsüz pulpitis vakalarındaki seviyeleri ,geri dönüşümlü pulpitis vakalarına göre anlamlı derecede yüksekti (p < 0.001). Sonuç olarak kan renginin belirlenmesi, pulpal durum için geçerli bir klinik tanı kriteri olabilir ve uygun pulpa tedavi stratejisinin seçiminde kullanılabilir.
Türk popülasyonundaki çocuklarda kronolojik yaş tespitinde gelişmekte olan dişler ve el-bilek filmlerinin kullanılması
Bu araştırmada Türk popülasyonundaki çocuklarda kronolojik yaş tespitinde gelişmekte olan dişler ve el-bilek radyografilerinin kullanılması ile Türk toplumuna özgü yeni bir formül geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dijital veri arşivinde aynı tarihli panoromik ve el-bilek radyografisi olan 202 Türk çocuk dahil edilmiştir. Sol alt çenede üçüncü molar diş̧ dışındaki yedi daimi dişten kapalı apeksli olanların sayısı kaydedilmiş (N0) ve Image J programı kullanılarak açık apeksli dişlerin kök uçlarındaki mesafe (Ai, i=1,…,7) ölçülüp radyografilerdeki büyütme farklılıklarını minimalize etmek için diş̧ uzunluğuna (Li, i=1,...,7) bölünmüştür (xi=Ai/Li, i=1,…,7). Devamında açık apeksli dişlerin ölçümleri toplanmıştır (s). El-bilek radyografileri kullanılarak ulna ile radiusun epifizleri ve karpal kemiklerin tamamını kapsayan karpal alan (Ca) ölçülmüştür. Daha sonra her bir karpal kemiğin alanları ve ulna ile radiusun epifizlerinin kemik alanları ölçülmüştür ve kemik alanı (Bo) değerlerinin elde edilmesi amacıyla bu ölçümler toplanmıştır. Ölçümleri normalleştirmek için toplam kemik alanı ile karpal alan arasındaki Bo/Ca oranı hesaplanmıştır. Cameriere ve arkadaşları tarafından daha önceden formüle edilen denklemlerin yaş tespitindeki doğruluğu değerlendirilmiştir. Ek olarak, mevcut çalışma verileri kullanılarak "Yaş THW=7.359 + 0.797g + 0.427N0 – 0.797s + 3.954Bo/Ca – 0.212N0s" formülü geliştirilmiştir. Tüm örneklem için kronolojik yaş ile tahmini yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0.987). Aynı şekilde kızlarda ve erkeklerde kronolojik yaş ile tahmini yaş arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.991 ve p=0.990). Çalışmanın verilerinden elde edilen yeni formül yaş tahmininde önceki çalışmalardan uyarlanan formüllerden daha başarılı olmuştur ve tüm varyansların %72.80'ini açıklamıştır. Elde edilen veriler ışığında, gelişmekte olan dişler ve el-bilek kemikleri birlikte kullanılarak Türk toplumu için oluşturulan yeni regresyon modelinin kronolojik yaşı tahmin etmede oldukça başarılı olduğu görülmüştür (ortalama fark=-0.001). Anahtar Kelimeler: Adli yaş tahmini, Cameriere metodu, el-bilek kemikleri, açık apeks, kronolojik yaş Destekleyen Kurumlar: Hacettepe Üniversitesi BAP Koordinasyon Birimi (TKB-2020-18618)
Molar insizör hipomineralizasyonu (MIH)'nun çocuklarda yaşam kalitesine etkisinin yaş gruplarına göre değerlendirilmesi
Büyük azı keser hipomineralizasyonu (BAKH), daimi birinci büyük azı ve bazen de keser dişleri etkileyen gelişimsel bir mine defektidir. Bu çalışmanın amacı, BAKH ile ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi (OHRQOL) arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve bu durumun yaşa göre etkisini incelemektir. Buna ek olarak; BAKH varlığı ile diş hassasiyeti ve BAKH gözlenen çocuklardaki diş olgunluk durumu ile diş hassasiyeti arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Çalışmaya, 130 sağlıklı ve 130 BAKH'ye sahip toplam 260 çocuk katılmıştır. OHRQOL değerlendirmesi için Pediatric Oral Health-related Quality of Life (POQL), diş hassasiyeti değerlendirmesi için Schiff Cold Air Sensitivity Scale (SCASS) ve çocukların diş olgunluk durumunun değerlendirilmesi için Demirjian Yöntemi uygulanmıştır. Veriler; Ki Kare Testi, Fisher'ın Kesin Testi, T Testi ve Mann Whitney U testi ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir (p<0,05). Elde edilen bulgular doğrultusunda BAKH'si olan çocukların kendi beyanına göre OHRQOL, toplam tüm ölçek skoru (p=0,014) üzerinden anlamlı düzeyde olumsuz yönde etkilenmiştir. Daha küçük yaşta BAKH gözlenen çocukların aynı yaş grubundaki sağlıklı çocuklara göre OHRQOL'si anlamlı düzeyde olumsuz yönde etkilenmiştir (p=0,005). BAKH bulunan diş/çocuklarda uyarana verilen yanıtlar anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p<0,001). BAKH'si olan ve diş yaşı daha az olan çocukların dişlerinden alınan uyarana yanıt durumu istatitiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p=0,042). Sonuç olarak bu araştırmanın limitasyonları dahilinde; BAKH ve BAKH'ye bağlı bazı komplikasyonlar nedeniyle OHRQOL'nin olumsuz yönde etkilenebileceği görülmektedir. Bu nedenle; diş hekimleri, BAKH'si olan çocuklarda OHRQOL'nin etkilenmiş olabileceğini mutlaka göz önünde bulundurmalıdır.
Üst süt kesici dişlere uygulanan kompozit kron ve zirkon kronların klinik başarılarının değerlendirilmesi
Süt ön dişlerin restorasyonu; süt ön dişlerin hacminin diğer dişlere göre küçük olması, pulpa dokusunun mekanik açılım riskinin daha yüksek olması, nispeten ince mineye sahip olması ve restorasyonların estetik özelliği nedeniyle göreceli yüksek tedavi maliyeti gibi nedenlerle daha güçtür. Öte yandan, süt dişlerinin daimi dişlerin sürme zamanı gelene kadar korunması ve restore edilmesi, estetik ihtiyaçların ötesinde oklüzyon rehberliği yönünden çok önemlidir. Amerikan Pediatrik Diş Hekimliği Akademisi (AAPD) tarafından bu amaçla önerilen yaklaşımlardan kompozit rezin strip kronlar ve prefabrike zirkon kronlar diş hekimliğinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmaya, 3-5 yaş aralığında, üst çenede en az iki süt kesici dişinde kron uygulama endikasyonu gerektirecek düzeyde büyük çürük lezyonları bulunan, kız ve erkek toplam 25 birey dahil edilmiştir. Klinik ve radyolojik muayeneler sonrasında belirlenen tedavi planlamaları çerçevesinde kompozit strip kron veya estetik zirkon kronlar uygulanmıştır. Tedavilerin tamamlanmasını takiben 1,6,12 ve 18. aylarda hastalar klinik ve radyografik kontrollerin yapılması amacıyla çağırılmıştır. Plak indeksi, gingival sağlık, kron retansiyonu ve başarısı, renk uyumu, klinik pulpal sağlık (spontan ağrı, mukozada şişlik/fistül varlığı, mobilite, perküsyon/palpasyon hassasiyeti) ve radyografik olarak pulpal sağlığı (periradiküler/interradiküler radyolusensi, lamina dura kaybı, internal/eksternal kök rezorpsiyonu, pulpa kanal obliterasyonu) değerlendirilmiştir. Ek olarak 6 ve 12. ayda radyografik kontroller yapılmıştır. Grupların klinik ve radyografik değerlendirmelere ilişkin veriler istatistiksel olarak Fisher'ın kesin ki kare testi, Cochran Q testi, Friedman'nın 2 yönlü varyans analizi, Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ve marjinal homojenlik testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Zirkon kronlar retansiyon, renk uyumu, restorasyon başarısı ve gingival sağlık yönünden daha başarılı olarak bulunmuştur. Ayrıca daha düşük plak indeksi ve gingival indeks değerleri göstermişlerdir.
Kronik apikal apseli dişlerde gözlemlenen intraoral sinüs yolunun karakterizasyonu
Kronik apikal apse, kök kanal sistemindeki enfeksiyona karşı kademeli başlayıp, mevcut bir sinüs yoluyla aralıklı olarak oluşan iltihabın boşalmasıyla görülen asemptomatik seyreden enflamatuar bir reaksiyon olarak tanımlanır. Literatür taraması sadece birkaç çalışmanın odontojenik sinüs yollarının prevalansını ele aldığını ortaya koymuştur. Bu çalışmanın amacı dental kaynaklı sinüs yolunun epidemiyolojik yaş, cinsiyet, diş pozisyonlarına göre görülme sıklığını, fiziksel yapısı ve dağılımını araştırmak, karakterini ortaya koymaktır. Hacettepe üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde, etik kurul onayı alınarak yapılan kesitsel analiz çalışmasında endodonti birimine yönlendirilen intraoral sinüs yolu mevcut olan 105 hasta analiz edildi. Tüm hastalar tek bir hekim tarafından değerlendirildi. Hastalar klinik ve radyografik olarak sinüs yolunun yeri, sayısı, yapısı, çevre dokularla olan ilişkisi ve dişin durumu gibi parametreler analiz edildi ve veriler veri toplama formuna kaydedildi. Bulguların değerlendirilmesinde SPSS V23 (Chicago, IL, ABD) programı kullanıldı. Veriler kendi içinde kategorilere ayrılarak ve farklı gruplar şeklinde karşılaştırılarak analizleri ki-kare testi ile yapıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlendi. Hastaların 47'si erkek (%44,8), 58'i kadın (%55,2) idi. Sinüs yoluyla ilişkili dişlerden 76' sı (%72,4) üst çenede, 29'u (%27,6) alt çenede yer almaktaydı. Yaş ile çene ilişkisi arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). 15-45 yaş grubundaki hastalarda sinüs yolu, anlamlı olarak üst çenede daha fazla gözlendi (p<0,05). Cinsiyet ve farkındalık arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). Sinüs yolunun bulunduğu çene ve dişetindeki vertikal konumu incelendiğinde üst çenede görülen sinüs yolunun bulunduğu dişeti seviyesi anlamlı olarak bukkal mukozada, alt çenede ise anlamlı olarak mukogingival birleşimde görüldü. Saplı/pedinkül olarak sonlanan sinüs açıklığı anlamlı olarak daha az iltihaplı ve kanamalı akıntıya sahipti. (p<0,05) Ayrıca saplı/pedinkül olarak sonlanan sinüs yolu anlamlı olarak 2 mm'den daha büyük olarak gözlendi (p<0,05). Yaş ve sinüs yolu çevresi doku rengi arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). 65 yaştan büyük hastalarda sinüs yolu çevresi anlamlı olarak daha kızarık görüldü (p<0,05). 46-65 yaş arası hastalarda gözlenen sinüs yolunun çevresi ise anlamlı olarak daha fazla pembe/normal doku rengindeydi (p< 0,05). Hastalarda gözlemlenen sinüs yolunun oluşum paterni ile ilgili net bir açıklama olmasa da, sinüs yolunun oluştuğu bir çok durum söz konusudur. Endodontik hastalıkların yanı sıra; periodontal hastalıklar, vertikal kök kırıkları ve nonodontojenik hastalıkların sinüs yoluna sebep olabileceği unutulmamalıdır. Sinüs yolunun oluşumu ile ilgili veriler kısıtlıdır. Bu yapısal farklılıkları anlayabilmek için daha fazla tedavi ve takiplerinin yapıldığı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kronik apikal apse, sinüs yolu, prevelans, odontojenik fistül yolu, periapikal patoloji
Yetişkin bireylere ait konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde pulpa/diş alan oranı ölçümleri ile belirlenen yaş ile kronolojik yaş arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Yaş belirleme tarih boyunca birçok bilim insanının ilgisini çekmiş ve bu konuda çalışmalar yapılmıştır. Çalışmalar incelendiğinde sekonder dentin birikiminin incelenmesinin; erişkin bireylerin dişlerinden yaş belirlemek için sıkça yararlanılan parametrelerden birisi haline geldiği görülmüştür. Son zamanlarda KIBT görüntülerinin kullanıldığı çalışmalar artmış olup sonuçların umut verici olduğu görülmektedir. Çalışmamızda 2019-2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 18-70 yaş aralığındaki 236 bireyin görüntüleri retrospektif olarak incelenmiş ve belirlenen kriterlere uygun yüksek diagnostik kaliteye sahip KIBT görüntüleri çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma için maksiller santral, lateral, kanin ve mandibular kanin, 1. premolar ve 2. premolar dişleri seçilmiştir. KIBT görüntülerinin aksiyel kesitinin mine sement sınırından elde edilen pulpa/diş alan oranları değerlendirilmiştir. Gözlemci içi ve gözlemciler arası tutarlılıklar sınıfiçi korelasyon analizi ile değerlendirilmiş ve tutarlılıklar kuvvetli bulunmuştur. Belirlenen yaş ile kronolojik yaş arasındaki uyum regresyon analizi ile değerlendirildiğinde, pulpa/diş alanı oranları arasındaki ilişki yaş belirleme için yeterli bulunmamıştır. Elde edilen oranların yaşla ilişkisini değerlendirmek için ayrıca 4 farklı makine öğrenme algoritması kullanılmıştır. Bu modeller yaş sınıflarını belirlemeye çalışan modeller ve eşik yaşa göre kronolojik yaşın konumunu belirlemeye çalışan modeller olarak 2 farklı yaklaşımla değerlendirilmiştir. Modeller performans olarak düşük bulunmuştur ama farklı bir yaklaşım olarak ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: dişler, makine öğrenme, pulpa/diş alanı, sekonder dentin, KIBT.
Florür salımı yapan restoratif materyallerin etkilenmiş dentine etkilerinin mikro-bt ile analizi ve restorasyonlara komşu diş dokularına remineralize edici etkilerinin incelenmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı; güçlendirilmiş restoratif cam iyonomer siman (Fuji BULK), cam hibrit restoratif sistem (EQUIA Forte Fil) ve giomerin (Beautifil Bulk Restorative) florür salımları, restorasyona komşu mine dokusu mikro sertlikleri ve dentin dokusunun mineral yoğunluğu üzerine etkilerinin incelenmesidir. Florür salımı ve komşu mine dokusu mikro sertliği analizlerinin yapılması için çekilmiş insan molar diş kronlarının ortasına 3×1,5×1,5 mm boyutlarında preparasyonlar yapılmış, bu preparasyonların yarısı kontrol için dental mum, diğer yarısı ise test edilen materyal ile doldurulmuş (n=8) ve 37°C'de 24 saat distile suda bekletilmiştir. Bu işlemleri takiben örnekler, 5 gün süreyle pH döngüsüne maruz bırakılmıştır. Restore edilen dentin mineral yoğunluğu değişiminin mikro-BT ile analizi için ise radyograflar üzerinden dentin dokusunun yarısına kadar ilerlemiş ara yüz çürüğü olduğu belirlenen 6 adet insan posterior dişi kullanılmıştır. Bu dişler, DIAGNOdent pen ile standardizasyonu sağlanan çürük uzaklaştırma prosedürünü takiben test edilen materyallerle restore edilmiş, 5 gün süreyle pH döngüsüne tabi tutulmuştur. Mikro-BT taramaları, mineral yoğunluğu değişiminin incelenebilmesi için döngü öncesi ve sonrasında yapılmıştır. Elde edilen veriler tekrarlı ölçümler ANOVA, genelleştirilmiş tahmin denklemleri (GEE) ve Wald ki kare testleri ile analiz edilmiştir (α=0.05). Florür salımı en çok EQUIA Forte Fil; en az ise Beautifil Bulk Restorative grubunda görülmüştür (p=0.000). Tüm restoratif materyallerin, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, döngü sonrası mine mikro sertliğinde daha az azalma sağladığı bulunmuştur (p=0.041). Restoratif materyalin (p=0.035) pH döngüsü sonrası mine mikro sertliğini anlamlı olarak etkilediği görülmüştür. Mikro sertlik değişim miktarları incelendiğinde, mikro sertlikte azalma en az Fuji BULK, en çok ise Beautifil Bulk Restorative'de gözlenmiştir. Mikro-BT analizi sonucunda, materyallerin hepsinin döngü sonrasında dentin mineral yoğunluğunda anlamlı artışa neden olduğu bulunmuştur (p=0.000). Fuji BULK, hem EQUIA Forte Fil hem de Beautifil Bulk Restorative'e göre daha çok mineral yoğunluğu artışına neden olmuştur (p=0.000). Sonuç olarak, etkileri farklılık göstermekle birlikte florür salım özelliği olan biyoaktif restoratif materyaller, restorasyona komşu diş dokularında asit atakları sonucu oluşabilecek demineralizasyonu inhibe etmekte ve kalan dentin dokusunda remineralizasyonu arttırmaktadır. Anahtar Kelimeler: biyoaktif restoratif materyal, florür, pH döngüsü, mikro sertlik, mikro-BT
5-8 yaşları arasındaki çocuklarda ağız diş sağlığı ile çiğneme ve yutma fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Çiğneme, yutma gibi orofasiyal fonksiyonlarında oluşabilecek bozukluklar hava yolunun korunmasını tehlikeye atabilir, yetersiz beslenme ve dehidrasyon problemlerine yol açabilir. Bu çalışmanın amacı sağlıklı çocukların orofasiyal fonksiyon performansı ile ağız sağlığı durumu arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmada; Çocuk Diş Hekimliği Kliniğine başvuran 400 (ortalama yaş 78.02 ± 12.12 ay, 200 erkek) çocuğun orofasiyal fonksiyonları değerlendirmek için çeşitli ölçekler (Karaduman Çiğneme Performansı Ölçeği (KÇPS), Yeme Değerlendirme Aracının Pediatrik versiyonu (PEDI-EAT-10), Nordic Orofasiyal Test-Tarama (NOT-S) protokolü kullanıldı. Ağız sağlığı durumunu değerlendirmede ise DMFT, DMFS, dmft, dmfs indeksleri (çürük (D, d), eksik (M, m) ve dolgu (F, f) diş (t) veya yüzey (s); ve Uluslararası Çürük Tespit ve Değerlendirme-II Sistemi (ICDAS-II) kullanıldı. KÇPS'ye göre çocukların %58'i seviye 0 (fonksiyonel yutma), %35.8' i seviye 1 (Gıdayı bolusa çevirmekte güçlük çekiyor) ve % 6.3'ü seviye 2 (molar diş bölgesinde gıdayı tutmakta güçlük çekiyor) olarak bulundu. KÇPS seviyeleri ile DMFT, dmft, Dt, dt, Mt, mt değerleri arasındaki ilişkilerin ki-kare testi ile değerlendirilmesi sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. (sırasıyla p = 0.044, p = 0.009, p = 0.008, p = 0.000, p = 0.032 ve p = 0.003) Çocukların %13.4'ünün toplam PEDI-EAT-10 puanı 3 veya daha yüksekti. NOT-S'ye göre, çocukların sadece %3,0'ının orofasiyal fonksiyonla ilgili herhangi bir sorunu yoktu ve en çok etkilenen alanlar "Alışkanlıklar" (%51.0), "Yüz İfadesi" (%49.3) ve "Çiğneme ve Yutma" (%45.3) olarak bulundu. Sonuç olarak, tanımlanmış herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı çocuklar orofasiyal fonksiyonlarını yeterli ve etkili biçimde sürdüremeyebilir. Bu nedenle çocukların ağız muayenesi sırasında özellikle yoğun çürük veya eksik diş varlığında orofasiyal işlevlerin farklı ölçeklerde değerlendirilmesi erken tanı ve gerekli önlemlerin alınması için yardımcı olabilir.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleme ile alt premolar dişlerin kanal varyasyonlarının ve morfometrik yapılarının incelenmesi
Bu çalışmanın amacı alt birinci ve ikinci premolar dişlerin kök kanal varyasyonları ve köklerin morfometrik yapılarının incelenmesidir. Çalışmada 75 kadın ve 75 erkek hastaya ait tomografi görüntülerinden elde edilen veriler ışığında analizler yapılmıştır. Toplamda 150 hastanın simetrik premolarların varlığı gözetilerek 600 dişi araştırmada incelenmiştir. Hastalardan elde edilen görüntülerin incelenmesi için 3D Endo™ (Dentsply Sirona) programı kullanılmıştır. Kurvatür analizleri ise MATLAB (MathWorks) programında ele alınmıştır. Çalışmada sagittal ve koronal açılardan elde edilen veriler üzerinde görüntü işleme metotları kullanılarak kanal seyrinin üç boyutlu görüntüsü elde edilmiştir. Alt premolar dişlerin incelendiği bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; birinci premolarda çok köklülük daha fazla olmak üzere, %98.16 tek köklü ve %1.84 iki köklü olduğu gözlenmiştir. Erkeklerde iki köklü alt premolar sayısı kadınlara göre fazladır. Birden çok kök kanalı sayısı birinci premolarda daha fazla elde edilmiştir. İki kanal varlığı birinci premolarda %34.4 iken, ikinci premolarda %6.17 olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde birinci premolarda Vertucci Tip 1 %60.7, Tip II %4, Tip III %21.4, Tip V% 8.7 olarak tespit edilmiştir. Alt ikinci premolarda Tip I %82, Tip II %8, Tip III %3.4, Tip V %2 oranında; kadınlarda birinci premolarda Tip I%70.16, Tip II %2, Tip III %17.4, Tip V %6; alt ikinci premolarda Tip I %93.4, Tip II %4, Tip V ise %2 olarak tespit edilmiştir. C-şekilli kanal varlığı insidansı %2.7 iken, toplamda dişlerin %0.6'sında rastlanmıştır. Alt birinci premolarda kron uzunluğu ortalama 6.18 mm iken ikinci premolarda 6.04 mm olarak; kök uzunlukları ise sırasıyla 15.68 mm ve 15.82 mm olarak tespit edilmiştir. Birinci kurvatür açısı alt birinci premolarda erkeklerde 11.38° ve kadınlarda 9.45°'dir. İkinci kurvatür açısı erkeklerde kadınlara göre, sol premolarda sağa göre daha fazladır. Sonuç olarak alt premolar dişlerin simetriklerinde; kadınlar ve erkeklerde benzer kök kanal morfolojileri ve yapıları gözlenmektedir.
Gingival porselenlerin renk değişiminin ve yüzey özelliklerinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı iki farklı gingival porselen maddelerinin ısıl döngü işlemi öncesi ve sonrasında ölçülen pürüzlülük, translusensi ve renkteki değişiminin değerlendirilmesi ve ısıl döngünün bunların üzerinde olan etkisini incelemektir. IPS e.max Ceram Gingiva (Ceram) ve IPS InLine Gingiva (InLine) diş eti porselenlerinin G1, G3, G5 renklerindeki porselen tozları kullanılmıştır. Toplamda 66 adet 2×10 mm boyutlarında disk şekilli örnek (n=11) hazırlanmıştır ve glaze edilmiştir. Örnekler porselen markasına göre 2 gruba ve renklerine göre 3 alt gruba ayrılmıştır. Isıl döngü tahmini ağız ortamında 5 seneye karşılık gelen 6000 döngü uygulanmıştır. Örneklerin renk ve yüzey pürüzlülüğü ölçümleri ısıl döngü öncesinde ve sonrasında gerçekleştirilmiştir. Renk ölçümleri spektrofotometre cihazı (Konica Minolta CM 3600A, Osaka, Japonya) ile yapılmıştır ve TEM ile incelenmiştir. Ardından renk değişimi ve translusensi parametreleri (TP) hesaplanmıştır. Yüzey pürüzlülüğü (ortalama yüzey pürüzlülük [Ra; μm]) kontakt profilometere (Perthometer, M1 Mahr, Göttingen, Almanya) ile ölçülmüştür. Renk farkı, ısıl döngü öncesi pürüzlülük ve translusensi parametresi (TP) verileri Kruskal Wallis testi ile değerlendirilmiş, grupların farklılık gösterdiği durumda Dunn Bonferonni ikili karşılaştırma testi kullanılmıştır. Pürüzlülük ve translusensi parametresi (TP) verilerinin ısıl döngüye bağlı olarak değişimi gruplar arasında değerlendirilmesinde tekrarlı ölçümlerde iki yönlü varyans analizi ve Bonferroni düzeltmesi ile ikili karşılaştırma testi uygulanmıştır. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Renk değişimi tüm gruplarda klinik olarak kabul edilebilir renk değişikliği eşiği (∆E00=2,9) ve klinik olarak algılanabilir renk değişikliği eşiği (∆E00=2,1) değerlerinin altındadır. Isıl döngüden sonra bütün gruplarda pürüzlülük artışı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. En fazla pürüzlülük artışı IPS e.max Ceram grubunda tespit edilmiştir. Örneklerin ısıl döngü öncesi ve sonrasında translusensi parametrelerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı olmamıştır ve tüm gruplarda çok az artış gözlenmiştir. En yüksek translusensi değerleri G1 ve sırasıyla G3 ve G5 renklerindedir. Isıl döngü gingival porselen maddelerin pürüzlülük değerlerinde (Ra) istatistiksel olarak anlamlı artışa, translusensilerinde ise minimal artışa sebep olmuştur. Bütün grupların ısıl döngüden sonra renk değişimi klinik olarak algılanabilir eşik değerinden daha az gözlenmiştir.
Daimi dişlerde fissür örtücü uygulaması sırasında meydana gelen tükürük kontaminasyonunun mikrosızıntı değerleri üzerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, fissür örtücü uygulaması sırasında meydana gelen tükürük kontaminasyonu ardından yapılan farklı yüzey hazırlama işlemlerinin fissür örtücünün mikrosızıntı direnci üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çürüksüz 156 adet insan üçüncü azı dişinin kullanıldığı çalışma iki ana grup altında toplam 16 alt grupta (2X4X2) gerçekleştirilmiştir. A Grubu'nda 3M Clinpro™ Sealant (3M, St. Paul, Minnesota, ABD), B Grubu'nda ise Ultraseal XT™ Hydro® (Ultradent, South Jordan, Utah, ABD) kullanılmıştır. Dört farklı yüzey hazırlama yöntemi (lazer ile pürüzlendirme, asit ile pürüzlendirme, total pürüzlendirmeli adeziv sistem ve kendinden pürüzlendirmeli adeziv sistem) alt grupları oluşturmuştur. Her alt grupta, hazırlananan mine yüzeyleri fissür örtücü uygulaması öncesi yapay tükürük solüsyonu ile kontamine edilmiştir. Bu aşamadan sonra, örneklerin yarısında (örneğin alt grup A1) mine yüzeyleri yıkanıp kurutulmuş ve ilgili fissür örtücü uygulanmış iken diğer yarısında (örneğin alt grup A2) ilgili yüzey hazırlama işlemi tekrar edildikten sonra fissür örtücü uygulanmış ve işlem tamamlanmıştır. Örnekler termal siklus işlemi sonrası bazik fuksin solüsyonunda bekletilmiş, kesitleri alınmış, stereomikroskop ile fotoğraflanmış ve boya penetrasyonu ölçülmüştür. Çalışma gruplarında gözlenen mikrosızıntı değerleri sırasıyla A1=A2=A7>A3=A8>A4=A5=A6 ve B1=B2=B7=B8>B3>B4=B5=B6 şeklindedir (p<0,05). A Grubu'nun mikrosızıntı değerleri B Grubu'nunkilere göre istatistiksel olarak daha azdır (p<0,05). En az mikrosızıntı total pürüzlendirmeli adeziv sistem uygulanan A5 ve A6 ile B5 ve B6 alt gruplarında gözlenirken; en fazla mikrosızıntı B7 ve B8 alt gruplarında gözlenmiştir. Her iki grupta da tükürük kontaminasyonundan sonra lazer ile tekrar pürüzlendirmenin mikrosızıntı direnci üzerinde olumlu bir etkisi yoktur.
Herhangi bir nedenle diş hekimine başvuran seçilmiş bir grup 5-6 yaş çocuklarda ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve bunun diş çürüğü ile olası ilişkisinin incelenmesi
Çocukluk çağında ağız sağlığı problemleri önemli bir halk sağlığı sorunudur. Ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi değerlendirmeleri (OHRQoL) genel sağlığın ve iyi olma halinin bir yansımasıdır. Kesitsel tipteki analitik bu araştırmada, herhangi bir nedenle diş hekimine başvurmuş, 5-6 yaş çocukların yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi ve bu yaş çocukların yaşam kalitesi düzeylerinin erken çocukluk çağı çürüğü ile ilişkili olup olmadığının incelenmesi hedeflenmiştir. Hacettepe Üniversitesi (H.Ü.) Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan izin alınmasını takiben, herhangi bir nedenle H.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti kliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı (ebeveyn ve kendisi) kabul eden toplam 200 çocuğun, ağız içi muayeneleri yapılmış, diş çürükleri ve ilişkili veriler dmft/s, ICDAS (International Caries Detection and Assessment System) II ve pufa indeksleri kullanılarak kaydedilmiştir. Yaşam kalitesi değerlendirmeleri ECOHIS (The Early Childhood Oral Health Impact Scale) ölçeği kullanılarak yapılmıştır. Çalışmada yer alan çocukların % 51,5' i kız çocuk olup, % 53,0' ü altı yaşındadır. Tüm çocukların % 85,5' inde EÇÇ (Erken Çocukluk Çağı Çürüğü), %67,0' sinde ICDAS indeks çürük kategorisine göre ileri seviyede çürük ve %35,0' nde pufa bulgusu görülmüştür; % 14,0 çocukta en az bir dişin etkilendiği dental travma hikayesi olduğu öğrenilmiştir. Çocukların ortalama (±ss) ECOHIS skoru 20,79±22,0 olup; EÇÇ'ü olan ve olmayan çocuklarda sırasıyla, 23,54±8,12 ve 4,55±8,4 olarak bulunmuştur ve aralarında görülen bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (bağımsız gruplar için t testi p <0,001). Çocukların EÇÇ durumu ile toplam ECOHIS skorları arasında pozitif yönde, orta düzeyde güçte ve istatistiksel olarak anlamlı (r=0,510; p <0,001, Spearman test); ICDAS indeks sistemine göre almış oldukları en yüksek çürük skorları ile ECOHIS skorları ise pozitif yönde, iyi derecede korele olup, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı (r=0,655; p<0,001, Spearman test) bulunmuştur. Çocukların yaşam kalitesinde negatif etkilenim olup olmama durumu tek değişkenli lojistik regresyon analizi ile incelendiğinde: Anne ve babanın eğitim durumları, çocuğun diş hekimine gidip gitmemiş olma durumu, çocuğun ICDAS çürük sınıflamasına göre hangi seviyede olduğu, ağzında EÇÇ olma durumu istatistiksel olarak kuvvetli düzeyde etkili faktörler olarak bulunmuştur (p<0,001). Araştırmadaki 5-6 yaş okul öncesi dönemdeki çocuğun ve ailesinin ağız sağlığı ile ilşkili yaşam kalitesi skorlarının yüksek olduğu ve EÇÇ olmasının yaşam kalitesini negatif etkilediği sonucuna varılmıştır. Diş hekimleri ve özellikle pedodontistlerin ağız-diş sağlığına ilişkin tanı ve tedavi planlamasında çocukların fonksiyonel ve estetik açılardan değerlendirilmelerinin yanı sıra ağız bulgularının çocuğun yaşamına nasıl etki ettiğinin, dolayısı ile, çocuğun psikolojik ve sosyal sağlığının da bir bütün olarak ele alınması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Yaşam kalitesi, okul öncesi, çocuk, diş çürükleri, pedodonti
Geniş madde kayıplı vital dişlerde direkt, indirekt ve CAD/CAM restorasyonların klinik başarısının karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Bu çalışmada bir ya da daha fazla tüberkül hasarını da içine alan geniş ve büyük lezyonlu posterior bölge dişlerinin direkt, indirekt rezin kompozit ya da bir CAD/CAM rezin nano-seramik ile restore edilmesi ve 30 ay süreyle klinik olarak izlenmesi amaçlandı. Bu arada elde edilen klinik bulgulara göre restorasyon tiplerinin performansları birbirleriyle kıyaslandı. Bu amaçla çalışmaya 82 hastada toplam 139 restorasyon dahil edildi. Direkt rezin kompozit uygulanan kavitelere preparasyon sonrası "self-etch" yani kendinden asitli bir adeziv sistem (Clearfil SE Bond, Kuraray, Okayama, Japonya) uygulandı. Ardından kavitelere mikro-hibrit rezin kompozit (Gaenial Posterior, GC Dental Products Corp., Aichi, Japonya) yerleştirilerek restorasyonlar tamamlanıp, polisaj ve bitirme işlemleri yapıldı. İndirekt restorasyonlar için mekanik kavite prensiplerine göre kaviteler hazırlandıktan sonra, ölçüsü alınıp alçı modelleri elde edildi. Alçı modeller üzerinde, mikro-hibrit rezin kompozitle (TesceraTM Indirect Composite System, Bisco, Schaumburg, IL, Amerika) restorasyonlar laboratuvarda hazırlandı ve sistemin kendine özgü kompozit fırınınında (TesceraTMATLTM Bisco, Schaumburg, IL, Amerika) su, ısı, ışık ve basınç altında polimerizasyon tamamlandı. Bitirme işlemi laboratuvarda tamamlanan restorasyonlar, bir "self-adhesive" yani kendinden bağlanan rezin yapıştırıcı siman (RelyX U-200, 3M ESPE, St.Paul, MN, ABD) aracılığıyla sadece minenin asit ile pürüzlendirilmesini takiben kavitelere yerleştirildi. Bilgisayar destekli tasarım ve bilgisayar destekli üretim "CAD/CAM" restorasyonlar için yine mekanik kavite prensiplerine göre hazırlanan kavitelerin ağız içi kamerayla dijital ölçüleri (Bluecam AC, Sirona, Bensheim, Almanya) alındı. Alınan bu ölçüler bilgisayara (Cerec System, Sirona, Bensheim, Almanya) aktarılıp ilgili yazılımla (Cerec 4.2, Sirona, Bensheim, Almanya) tasarımı gerçekleştirildi (bilgisayar destekli tasarım = CAD). Tasarımı tamamlanan restorasyonlar sisteme bağlı kazıma ünitesine yerleştirilen rezin nano-seramik blokların (LavaTM Ultimate, 3M ESPE, II St.Paul, MN, ABD) hasta başında işlenmesi sonucu üretildi (bilgisayar destekli üretim = CAM). Ardından restorasyonlar yine "self-adhesive" rezin yapıştırıcı siman aracılığıyla sadece minenin asit ile pürüzlendirilmesini takiben kavitelere yerleştirildi. Restorasyonların klinik başarısı, FDI kriterleri (World Dental Federation-Clinical criteria) kullanılarak estetik, biyolojik ve fonksiyonel parametrelerde yer alan toplamda 14 adet kriter üzerinden başlangıçta ve 6, 12, 18, 24 ve 30.aylarda değerlendirildi. Restorasyon tipleri arasında biyolojik açıdan çalışmanın herhangi bir döneminde anlamlı bir farklılık izlenmezken (p>0.05); estetik parametrelerde direkt rezin restorasyonların, fonksiyonel parametrede ise indirekt restorasyonların üstünlüğü (p<0.05) dikkat çekti. Bununla birlikte estetik, fonksiyonel ve biyolojik parametrelerde yer alan tüm kriterler üzerinden karşılaştırma yapıldığında ilk 18 ayda CAD/CAM restorasyonların üstünlüğü izlenirken (p<0.05), 18.aydan sonra bu fark tamamen ortadan kalktı (p>0.05). Böylece çalışmanın sonunda genel değerlendirmede restorasyon tipleri arasında herhangi bir farka rastlanmadı (p>0.05). Restorasyon tipleri kendi içlerinde değerlendirildiklerinde; indirekt restorasyonların başarısının çalışmanın başından sonuna kadar değişmeden aynı kaldığı gözlendi. Direkt ve CAD/CAM restorasyonlarda çeşitli kontrol dönemlerinde performans değişiklikleri izlendi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, restorasyonların ağızda kalma oranları 30 aylık izleme periyodunun sonunda indirekt rezin kompozit restorasyonlar için %95,6 direkt rezin restorasyonlar için %89,4 ve CAD/CAM restorasyonlar için %84,4'tü. Anahtar Kelimeler: İndirekt Rezin Kompozit; Direkt Rezin Kompozit; CAD/CAM Rezin Nano-seramik; Daimi Diş; Klinik Başarı
Endodontik tedavi yapılmış posterior dişlerin farklı restorasyon yöntemleriyle tedavileri
Çalışmanın amacı beş farklı restorasyon yönteminin endodontik tedavili dişlerin kırılma direncine olan etkisini laboratuvar şartlarında değerlendirmek ve in vitro testlerde en iyi sonucu veren restorasyon yönteminin başarısını, konvansyonel kompozit rezin ile klinik ortamında karşılaştırılmalı olarak incelemektir. Bu çalışmanın in vitro bölümünde gerçekleştirilen kırılma dayanımı testi için 140 adet insan molar dişi kullanıldı. Kanal tedavisi tamamlanan dişlere Sınıf II MOD kaviteler hazırlandı. Hazırlanan kaviteleri restore etmek için 1) Direkt Kompozit Rezin (DK), 2) Örgü Fiber ile Güçlendirilmiş Kompozit Rezin (ÖFGK), 3) Kısa Fiber ile Güçlendirilmiş Kompozit Rezin (KFGK), 4) Akışkan Bulk-Fill Kompozit Rezin (ABFK) ve 5) İndirekt Kompozit Rezin (İK) olmak üzere beş farklı materyal kullanıldı. Kanal tedavisi uygulanıp MOD kavite açıldıktan sonra restorasyon uygulanmayan dişler negatif kontrol, hiç bir işlem uygulanmamış sağlam dişler pozitif kontrol olarak çalışmaya dahil edildi. Test verilerinin tek yönlü ANOVA varyans analizi sonuçlarına güre kırılma direnci restorasyonun türünden önemli ölçüde etkilenmiştir (p < 0.05). Kırılma dayanımı değerleri restorasyon grupları için 1687 N-2228 N arasında değişmektedir. In vitro kısımda gerçekleştirilen çalışmalar kapsamında beş farklı kompozit rezin materyal için üç noktada esneme dayanımı testi uygulandı. Bu amaçla ISO 4049 standartlarına uygun paslanmaz çelik kalıp yardımıyla her bir grupta 15 adet olmak üzere toplam 75 adet örnek elde edildi. Bu aşamada test grupların elde edilen esneme dayanımı değerlerinin 140–184 MPa arasında değişikiği görülmektedir (p < 0.05). Elde edilen elastiklik modülü değerlerinin 6.33-18.89 GPa arasında değiştiği görülmektedir (p < 0.05). Kırılma dayanımı ve esneme dayanımı verileri değerlendirildikten sonra en yüksek fiziksel performansı veren materyal olan kısa fiberle güçlendirilmiş kompozit rezin (KFGK) klinik çalışma için seçilerek klinik test grubunu oluşturdu. Kontrol grubu olarak klinik pratikte yaygın kullanımı olan direkt posterior kompozit rezin tercih edildi. Otuz hastanın dâhil edildiği in vivo çalışmada her grup için 15 restorasyon yapıldı. Yapılan istatistiksel değerlendirmede gruplar arasında başlangıçtan 12 ay sonuna kadar sekonder çürük ve yüzey pürüzlülüğü açısından hiç bir değişim olmamıştır. Yapılan restorasyonlar marjinal bütünlük, marjinal renklenme, anatomik form kriterlerine göre hafif derecede değişimler gösterse de, bu değişimler gruplar arasında anlamlı fark oluşturmamıştır (p>0,05).
Çocuklarda siyah diş renklenmelerinin prevalansının ve etiyolojik faktörlerinin belirlenmesi
Siyah diş renklenmeleri çocuklarda sık rastlanan klinik bir bulgudur. Bu renklenmeler dental plak renklenmelerinin özel bir tipi olarak değerlendirilir. Diğer renklenmelerden farklı olarak içeriğinde çözünmeyen demir tuzları ve yüksek oranda bakır, kalsiyum ve fosfat bulunmaktadır. Siyah materyal, tükürük ya da gingival sıvıdaki demir ile bakteriler tarafından üretilen hidrojen sülfit reaksiyonu sonucu oluşan bir ferrik tuz olan ferrik sülfattır (Fe2(SO4)3). Siyah renklenmelerdeki baskın mikroorganizmalar Actinomyces türleri ve Prevotella melaninogenicus olarak bildirilmiştir. Ancak bu renklenmeler ile ilişkili mikrobiyota ve karyojenik mikrobiyota arasındaki muhtemel etkileşim henüz bilinmemektedir. Siyah diş renklenmelerinin oluşumuna etki eden faktörlerin düşük çürük riski ile ilişkisi dikkat çekicidir. Fakat siyah diş renklenmesi olan bireylerdeki tükürüğe ait faktörler ve bu bireylerin çürük deneyimi ile ilişkileri hakkında çok az çalışmaya rastlanmaktadır. Literatürde siyah diş renklenmelerinin prevalansı hakkında ortak bir görüş bulunmamaktadır. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na başvuran 3-12 yaş arası 1000 hastada siyah diş renklenmesinin prevalansının ve etiyolojik faktörlerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmada Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı kliniğine başvuran 3-12 yaş arası 1000 hastada siyah diş renklenmesinin prevalansı ve etiyolojik faktörleri incelendi. Çalışma ve kontrol grubu hastalarının velilerine sosyo-demografik durum, sistemik durum, profesyonel dental bakım, oral hijyen alışkanlıkları ve beslenme alışkanlıklarını değerlendirmek için anket formu uygulandı. Muayene sonrası çalışmaya dahil edilen hastalardan siyah diş renklenmesi ve dental plak örnekleri alındı. Alınan örnekler Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Temel ve Endüstriyel Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'nda incelendi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak Student's t test, Mann Whitney-U testi, Fisher's Exact Test ve Ki Kare testi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda çocuklarda siyah diş renklenmesi prevalansı %4,4 olarak bulundu. Çocuklarda demir ilacı kullanımı ile siyah diş renklenmelerinin arttığı tespit edildi. Çürük diş sayısı ile siyah diş renklenmesi görülme olasılığı arasında negatif korelasyon saptandı. S. mutans ve Actinomyces türleri ile siyah diş renklenmeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmedi. Siyah diş renklenmeleri varlığı ile Lactobacillus türleri arasında negatif korelasyon saptandı. Çocuklarda görülen siyah diş renklenmeleri ile ilgili toplumu yansıtan daha geniş kitlelere ulaşarak ve daha fazla mikroorganizmanın ayrıntılı inceleneceği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Beyaz mine lezyonlarında remineralize edici ajanların etkinliklerinin karşılaştırılması
Bu in vivo çalışmanın amacı, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniğinin (Clinpro White vernik), kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine uygulamalarının beyaz mine lezyonları üzerindeki remineralizasyon etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya yaşları 10-18 (13,91±2,92) arasında değişen ve dişlerinde beyaz mine lezyonu bulunan 48 kişi dahil edilmiştir. Bireyler her grupta 12 kişi olacak şekilde kontrol grubu, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) grubu, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitleri (CurodontTM Repair) grubu ve bunların kombine uygulamaları olmak üzere 4 farklı uygulama grubuna ayrılmıştır. Başlangıçta diyet karyojenitesi, DMFS indeksi, plak indeksi, diş eti kanama indeksi, tükürük akış hızı, tükürükte bulunan S. mutans ve laktobasil sayısı değerlendirilerek bireylerin çürük risk profilleri çıkartılmıştır. Başlangıçta beyaz mine lezyonlarının aktiflik ve derinlik düzeyleri sırasıyla Nyvad çürük diagnoz skalası ve ICDAS II kullanılarak değerlendirilmiştir. Beyaz mine lezyonlarının işlem yapılmadan önce başlangıç demineralizasyon değerleri lazer floresans prensibinin kullanıldığı DIAGNOdent ve kantitatif ışık floresans (QLF, InspektorTM Pro) cihazı ile sayısal olarak belirlenmiştir. Bu lezyonların iyileşme sürecinde estetik iyileşme de hedeflendiği için spektrofotometre (Vita EasyShade) ile başlangıç renk ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bütün gruplarda bulunan bireylere ağız diş sağlığı eğitimi verilmiş ve 1450 ppm sodyum florür bulunan diş macunu verilerek, günde iki kere dişlerini fırçalaması sağlanmıştır. 6 hafta, 3 ve 6 ay kontrol seanslarında renk (L ve ΔE) ve remineralizasyon verileri (ΔF, ΔQ ve lezyon alanı) elde edilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Hastaların çürük risk profillerini belirleyen kriterler ve DIAGNOdent verileri açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Tükürükte bulunan S. mutans ve plak indeksi skoru bütün gruplarda 6. ayda anlamlı düzeyde azalma göstermiştir. Remineralizasyon sonrası grup içi değerlendirmede; ΔF değerindeki artma sadece Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, ΔQ değerindeki artma Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair ve Clinpro White vernik ile kombine olduğu grupta 3. ayda, lezyon alanındaki azalma ise Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair grubunda 3. ayda ve kombine uygulama yapılan grupta 3. ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırma yapıldığında ΔF, ΔQ ve lezyon alanı değerleri sadece Clinpro White vernik grubunda diğer gruplara göre 6. ayda istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (p<0,05). L değeri bütün gruplarda 6. ayda istatistiksel olarak azalırken ΔE değerinde sadece kontrol grubunda istatistiksel olarak farklılık 3. ay ile 6. ay arasında saptanmıştır. Sonuç olarak, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) 6. ayda, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine kullanımı sonrasında 3 aylık kısa dönemde remineralizasyon olumlu yönde etkilenmiştir.
Alt ve üst dişlerde tek ve iki seansta yapılacak kanal tedavilerinde postoperatif ağrının değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, preoperatif olarak ağrılı, semptomatik, vital, çok köklü dişlerde tedavi ile ilgili faktörlerden olan seans sayısı/kullanılan medikamentin çeşidi ve kök kanallarının şekillendirilmesinde kullanılan farklı sistemlerin, kanal tedavisi sırasında ve kanal tedavisi sonrası meydana gelen postoperatif ağrı ve flare-up üzerine etkisinin incelenmesidir. Prospektif randomize klinik çalışmamıza, 14-60 yaş aralığında bulunan semptomatik akut ağrılı, vital alt ve üst çene çok köklü toplam 90 diş dahil edilmiştir. Çalışmamız tek bir hekim tarafından standart bir protokol dahilinde tamamlanmıştır. Çalışma grupları kök kanalı şekillendirme yöntemlerine göre; Ni-Ti döner alet sistemlerinden ProTaper(Tulsa Dentsply, Tulsa, OK, A.B.D.) ve resiprokal hareket yapan Reciproc(VDW, Münih, Almanya) olmak üzere önce iki gruba daha sonra da seans sayısı/ kullanılan medikamente göre de her grup kendi içerisinde tek seans, kalsiyum hidroksit medikamentli iki seans ve klorheksidin medikamentli iki seans olamak üzere alt gruba ayrılarak kanal tedavisi uygulanmıştır. ProTaper ve Reciproc gruplarına 45'er adet dişe; tek seans, klorheksidin ve kalsiyum hidroksit medikamentli iki seans gruplarında da 30'ar adet dişe kanal tedavisi yapıldı. Kanallar şekillendirildikten sonra hastaların 12, 24 ve 48 saat sonraki postoperatif ağrıları ve kanallar doldurulduktan sonraki başlangıç, 12, 24 ve 48 saat sonraki postobturasyon ağrıları Görsel Analog Skala (VAS) kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda; tedavi değişkenlerinden olan şekillendirme yöntemi ve seans sayısı/ kullanılan medikamentin postoperatif ağrı şiddeti ve insidansı üzerinde etkisi olmadığı tespit edilmiştir ve istatistiksel olark fark bulunmamıştır (p > 0.05). Hiç bir çalışma grubunda flare-up gözlenmemiştir. Diş tipi ve hastaların cinsiyetinin ağrı üzerinde etkisi olmadığı tespit edilmiştir ve istatistiksel olark fark bulunmamıştır (p > 0.05). Maksiller dişlerde 48. saatteki postoperatif ağrı seviyeleri daha yüksek bulunmuştur(p=0,031). 30-50 yaş grubundaki hastalarda 24. Saatte daha yüksek ağrı vardır ve istatiksel olarak anlamlıdır (p=0,039). Obturasyon sonrası 12. saatteki ağrı ortalaması CHX grubunda, şekillendirmenin Resiproc ile yapıldığı hastalarda ProTaper ile yapılan hastalara kıyasla daha yüksek olduğu bulunmuştur ve istatiksel olarak anlamlıdır (p=0,039). Çalışmamızın sonuçlarına göre, akut ağrılı, semptomatik, vital çok köklü dişlerde farklı şekillendirme yöntemlerinin kullanılmasının, seans sayısının ve kullanılan medikament türünün postoperatif ağrı şiddeti ve insidansı üzerinde etkili bir faktör olmadığı bulunmuştur. Semptomatik, akut ağrılı ve vital dişlerde; uygun anestezi sağlandığında, güvenilir bir yöntem ile kanal boyu tespiti yapılıp kemomekanik şekillendirme tam olarak yapıldığında, asepsi kurallarına uyulduğunda etkin bir şekilde ağrı azalmaktadır. Anahtar Kelimeler: ağrı; postoperatif ağrı; kök kanal şekillendirme yöntemleri; tek seansta kanal tedavisi; çok seansta kanal tedavisi