Nitric oxide

172 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Ratlarda external nitrik oksit (NO) uygulamasının yara iyileşmesine etkisinin incelenmesi

Amaç: Preklinik, in vivo ve deneysel olarak tasarlanmış olup laboratuvar koşullarında gerçekleştirilmiş olan bu çalışmanın amacı; yara modeli oluşturulan ratlarda yara iyileşmesini hızlandırmak, yaranın iyileşmesini sağlamak ve kötüleşmesini engellemek için NO uygulamasının (inhaler, topikal ve inhaler+topikal) etkisini, spontan iyileşen yaralarla karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya başlamak için Süleyman Demirel Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'ndan izin alınmıştır. Çalışma kapsamında 28 adet rat rastgele dört gruba ayrılmıştır. Birinci gruba sadece inhaler NO (Grup İ), ikinci gruba sadece yara üzerine topikal NO (Grup T), üçüncü gruba kombine olarak hem inhaler hem topikal NO (Grup İ+T), uygulanırken dördüncü grup kontrol grubu (Grup K), olarak belirlenmiştir. Tüm gruplardan 5. 10. ve 15. günlerde alınan doku örnekleri optimal protokollerden geçirilmiş Hematoksilen&Eozin (H&E) ve Masson Trikrom (MT) boyamaları yapılarak histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak da yorumlanmıştır. Bulgular: Topikal ve kombine NO uygulamalarının, inflamasyonun daha erken ortadan kalkmasını sağladığı ve rejeneratif/remodeling fazlarını da anlamlı şekilde hızlandırdığı gözlemlenmiştir. İyileşme sürecinin sıralaması, Grup İ+T > Grup T > Grup İ > Grup K şeklinde saptanmıştır. Sonuç: NO'nun yara iyileşmesini destekleyici etkileri olduğu görülmekle birlikte, bu etkinin optimum doz ve uygulama yoluna bağlı olduğu da görülmektedir. Özellikle topikal ve kombine uygulamaların rejeneratif/ remodeling süreçlerde daha etkili olduğu saptanmıştır. NO'nun tedavi edici potansiyelinin klinik uygulamalara aktarılabilmesi için dozaj, uygulama süresi ve farmakokinetik parametrelerinin dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir.

Nitrik oksitYara iyileşmesi
Sinan Topuz
Süleyman Demirel University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan izole torasik aortunda perivasküler adipoz doku fonksiyonundaki yaşa bağlı değişimin In Vitro ve In vivo çalışmalarla değerlendirilmesi

Perivasküler adipoz doku (PVAD), kan damarlarının dışını çevreleyen yağ tabakası olup fizyolojik koşullarda salıverdiği gevşetici faktörler ile kasılma karşıtı etki göstererek damar tonusunun kontrolüne katkı sağlar. Bu tez çalışmasında, sıçan izole torasik aortasında PVAD'ın kasılma karşıtı etkisi fonksiyonel olarak karakterize edildi. 10-12 haftalık genç sıçanların izole torasik aortasında, noradrenalin (10-10 – 10 -4 M) ile elde edilen kasılmalar PVAD varlığında azaldı ve bu yanıt PVAD'ın kasılma karşıtı etkisini gösterdi. Bu yanıtların endoteli zedelenmiş halkalarda ve L-NAME (10-4 M) varlığında değişmemesi, PVAD'ın kasılma karşıtı yanıtının endotelden bağımsız olduğu ve nitrik oksit (NO) dışı bir gevşetici faktörün buna aracılık ettiği saptandı. 52 haftalık erişkin sıçanlarda PVAD'ın kasılma karşıtı yanıtının yaşa bağlı değişimi incelendiğinde, PVAD'sız dokularda erişkin sıçanlarda noradrenalin kasılma duyarlılığında hafif ancak anlamlı bir artış oldu. Bu artış PVAD varlığında genç sıçanlardaki gibi inhibe edildiğinden erişkin yaşta PVAD'ın kasılma karşıtı fonksiyonunun devam ettiği ve vasküler kasılmayı tonik inhibitör etkisiyle sınırladığı tespit edildi. Ancak, endotele bağlı gevşemeler incelendiğinde erişkin sıçanlarda, genç gruptan farklı olarak, asetilkolin (10-9 – 10-5 M) ile elde edilen gevşemeler hem PVAD'lı hem de PVAD'sız dokularda azaldı. PVAD'ın vasküler reaktivite üzerindeki koruyucu rolü in vitro ve in vivo yüksek fruktoz varlığında da incelendi. Hem banyo ortamında 40 mM fruktoz ile 1 saat inkübe edilen arterlerde hem de 12 hafta boyunca %10 fruktozlu su verilerek hipertansiyon oluşturulan sıçanların izole arterlerinde PVAD'ın kasılma karşıtı fonksiyonu devam etti. In vitro yüksek fruktoz ve mannitol gruplarında değişmeyen asetilkolin gevşemeleri, in vivo deneylere ait kontrol grubunda PVAD varlığında azalırken, hipertansif grubun PVAD'lı dokularında değişmediği saptandı. Bu bulgulara göre, PVAD'ın kasılmalar üzerindeki bu etkisi erişkin sıçanlarda veya fruktozla ilişkili metabolik ortamda devamlılığını korumaktadır. Bununla beraber, yaşa bağlı olarak PVAD'ın endotele bağlı gevşemeler üzerindeki düzenleyici etkisinin değişebileceği düşünülebilir. Ancak, fruktozla ilişkili metabolik bozulmaların erken döneminde muhtemelen değişen adiposit metabolizmasına bağlı olarak PVAD'ın potansiyalize olabileceği ve salıverilen farklı adiposit-kökenli gevşetici faktörlerin vasküler fonksiyonu kısmen koruyabileceğine işaret eder.

Adipoz dokuFruktozNitrik oksit+1
Gaye Öztürk
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreteropelvik bileşke darlığı ile nitrozatif stres arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Üreteropelvik bileşke darlığı (ÜPBD), pediatrik popülasyonda hidronefrozun en yaygın nedenlerinden biridir. Altta yatan patofizyolojik mekanizma hala tam olarak bilinmemektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, üreteral obstrüksiyonda nitrik oksit (NO) homeostazının etkilendiği gösterilmiştir. NO organizma için yararlı fizyolojik etkilerin oluşumuna aracılık ederken, fazla üretildiğinde sitotoksik etkilere sahip olan reaktif nitrojen türlerin (RNS) oluşumuyla nitrozatif strese (NS) neden olur. Bu çalışmadaki temel amacımız ÜPBD ile NS belirteçleri olarak bilinen nitrik oksit radikali (NO·), peroksinitrit (ONOO-) ve nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Ekim 2022 ile Haziran 2023 tarihleri arasında çocuk ürolojisi polikliniğine başvuran ve ÜPBD tanısı alan 50 çocuk hasta ile sağlıklı 50 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubundaki tüm hastalara detaylı anamnez ve fizik muayeneyi takiben rutin olarak biyokimya, tam kan, tam idrar tetkiki, idrar kültürü, üriner sistem USG, VCUG ve sintigrafi istemleri yapıldı ve sonuçları kayıt altına alındı. Hasta (grup 1) ve kontrol (grup 2) grubundaki tüm bireylerden elde edilen kan serumları -80ºC'de saklandı. Çalışma ve kontrol grubu hastaları tamamlandıktan sonra saklanan serumlar Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji laboratuvarında çalışıldı. Nitrozatif stres belirteçleri olarak nitrik oksit (NO·), peroksinitrit (ONOO-) ve nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi serum örneklerinde spektrofotometrik olarak ölçüldü. Hasta ve kontrol gruplarının karşılaştırılmasında Student-T testi, parametreler arasındaki ilişkiyi karşılaştırmada ise Pearson Korelasyon Analizi kullanıldı. Veriler ortalama ±standart sapma veya ortalama (median) olarak verildi. Gruplar arası farklar SPSS 25.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hasta grubundaki (Grup 1) 50 hastanın 43'ü erkek, 7'si kız olup yaş ortalaması 33,00 (80.25) ay idi. Kontrol grubundaki (Grup 2) 50 hastanın 46' sı erkek 4'ü kız olup yaş ortalaması 45,00 (71,00) ay idi, her iki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,223 ve p=0,525, sırasıyla). Hasta ve kontrol grupları arasında NO· ve NOS aktivitesi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p=0.071 ve p=0,926, sırasıyla). Peroksinitrit (ONOO-) seviyesi ise hasta grubunda kontrollere göre daha yüksekti ve IX istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,005). Sonuç: Nitrozatif stres belirteçleri olan NO ve NOS ile ÜPBD arasında kuvvetli bir ilişki bulunamadı. Fakat, daha güçlü bir nitrozatif stres belirteci olan peroksinitrit ile ÜPBD arasında kuvvetli bir ilişki olduğu gösterildi. Parametreler arasındaki farklılıklar bize ÜPBD tanısı alan hastalarda nitrozatif stresin artmış olmasıyla birlikte, NO homeostazının korunması için kompansatuar mekanizmaların da aktiflenebileceğini düşündürmektedir. Ancak bu ilişkinin etkinliğini ve muhtemel mekanizmanın ortaya konulmasını sağlayacak, daha geniş serili ve doku örneklerinin dahil edildiği çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Hidronefroz, nitrik oksit, nitrik oksit sentaz aktivitesi, nitrozatif stres, peroksinitrit, üretero-pelvik bileşke darlığı

HidronefrozNitrik oksitNitrik oksit sentazlar+3
İbrahim Halil Albayrak
Harran University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan makrofajlarında nitrik oksit sentaz 2 (NOS2) ifade ve aktivitesinin bazal benzeri meme kanseri hücrelerinden üretilen faktörler varlığında incelenmesi

Makrofajlar patojenlere karşı immün cevapta doğal immünitenin önde gelen hücreleridir ve kazanılmış bağışıklık cevaplarının düzenlenmesinde rol alırlar. Mikrobisidal özelliğe sahip makrofajlar LPS gibi bakteriyel ürünler, IFN-γ veya TNF-α gibi sitokinlerle uyarılarak proinflamatuvar cevabı ilerletirler. Nitrik oksit (NO) ve reaktif oksijen türleri (ROT) üretimi anti-mikrobiyal yanıtların biyokimyasal mekanizmasında elzemdir. NO üretimi nitrik oksit sentaz (NOS) enzimleri tarafından sağlanır. Uyarılabilir NOS izoformu (NOS2)'nin fare makrofajlarındaki varlığı pek çok çalışma ile kanıtlanmışken, insanlarda NOS2 ifadesine ve NO üretim düzeyine dair pek çok çelişkili yayın bulunmaktadır. Bu tez çalışması, monosit-makrofaj dönüşümü sırasında bazal-benzeri meme kanseri hücrelerinden üretilen faktörlerin miyeloid hücrelerin geçirdiği aktivasyon ve farklılaşma süreçleri sırasında NOS2 ifadesini ve NO değiştirebilmesi hipotezine dayanmaktadır. Bu amaçla, THP-1 monositik hücre hattı, bazal-benzeri meme kanseri hücre hattı süpernatanları varlığında makrofaj yönünde farklılaştırıldı ve lipopolisakarit (LPS) ve interferon (IFN)-γ ile uyarıldı. Hücrelerde fenotipik (CD14, TLR4, MD2, CD40, CD11c ve IFNγR), fonksiyonel (ROT ve NO üretimi) ve morfolojik (May-Grünwald Giemsa, aktin hücre iskeleti boyaması) farklılaşma parametreleri incelendi. Ayrıca, THP-1 hücrelerinin bu koşullarda farklılaştırılması sırasında fibronektin ve Matrijel kaplı yüzeyler ile de deneyler gerçekleştirildi. Bu koşullar altında NOS2 ifade düzeyi mRNA ve protein düzeyinde araştırıldı. Fare kökenli makrofaj ve meme kanseri hücreleri varlığında ve ek olarak kullanılan insan hücre hatları süparnatanları varlığında doğrulama deneyleri gerçekleştirildi. İnsan bazal-benzeri meme kanseri hücre hattı prototipi olarak kullanılan MDA-MB-231 hücrelerinden salgılanan faktörler varlığında farklılaştırılan THP-1 hücrelerinde ROS ve NO üretiminin moldüle olduğu belirlendi. Kanser süpernatanları varlığında LPS'nin etkisinin sınırlanabildiği ancak IFN-γ'nın daha belirgin etkisi olduğu izlendi. İnsan NOS2 düzeylerinin meme kanseri süpernatanları varlığında olumsuz etkilendiği ve bunun NO üretimine de yansıdığı belirlendi. Elde edilen bulgular, özellikle kanser hücresinden salgılanan faktörler varlığında insan NOS2 ifadesinin ve dolayısı ile NO üretiminin monosit-makrofaj faklılaşma derecesine bağlı olarak transkripsiyon-translasyonel düzeylerde düzenlenebileceğine işaret etmektedir.

Hücre dizisiHücre farklılaşmasıMakrofajlar+4
Gözde Bilir
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

CORM2 molekülünün penil dokuda vasküler tonus üzerine etkisi

Amaç: Erektik disfonksiyon temelinde endotel bozukluğun geliştirdiği çok boyutlu bir hastalık olmakla birlikte hipertansiyon, diyabet gibi kardiyvasküler hastalıkların erken belirtisi olarak düşünülmektedir. Son yıllarda kardiyovasküler hastalıklarda gazotransmitterlerin önemi giderek artmıştır. Gazotransmitter olarak bilinen NO, H2S ve CO arasındaki etkileşim birçok çalışmaya konu olmuştur. Bu çalışmadaki amaç CO donörü olan CORM-2'nin corpus cavernosumda gevşeme yanıtları üzerine etkilerinin ve diğer gazotransmiterler olan NO ve H2S aracılı yanıtlarla ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: CO'nun H2S ve NO ile ilişkisinin araştırılması için fare korpus kavernosum dokularında NO inhibitörü olan L-NAME ve H2S inhibitörü olan AOAA varlığında kümülatif CORM-2 yanıtları alınmıştır. Endojen H2S' e CORM-2 etkisini değerlendirebilmek amacıyla CORM-2 inkübasyonu yapılmış dokularda kümülatif L-sistein yanıtları alınmıştır. Bir diğer deney setinde ise CORM-2'nin yukarıda bahsedilen inhibitörler varlığında H2S' e etkisinin değerlendirilmesi amacı ile metilen mavisi analizleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: H2S inhibitörü olan AOAA varlığında alınan CORM-2 yanıtları endotelli ve endotelsiz dokularda farklılık göstermektedir. L-NAME varlığında alınan CORM2 yanıtlarında kontrol grubuna kıyasla Emaks değerleri anlamlı olarak azalmaktadır. CORM-2 inkübasyonu varlığında L-sistein yanıtlarında ise Emaks'da anlamlılık bulunmamıştır. Metilen mavisi deneyinde elde edilen sonuçlara göre, L-sistein ile indüklenen CORM-2'nin H2S düzeylerini artırdığı bu artışın ise AOAA ile geri döndüğü gösterilmiştir. Sonuç: Bütün çalışmaların doğrultusunda CORM-2 yanıtlarının endotelli ve endotelsiz dokularda farklı olması CO'nun H2S ve NO ile etkileşimine ışık tutacak yeni bir bulgu içermektedir. Anahtar Kelimeler; CORM-2, Nitrik oksit, Hidrojen sülfür, Erektil disfonksiyon

Erektil disfonksiyonFarelerHayvan deneyleri+6
Sinem Yılmaz
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Uzun süreli sualtı ragbi antrenmanlarının serum paraoksonaz enzimleri üzerine etkileri ve PON1 ve PON2 polimorfizminin rolü

Bu çalışmada iyi antrene erkek sporcu grubu (SG, 21.7±4.2 yaş, n=42) ve kontrol grubu (KG, 23.9±3.2 yaş, n=43)'nda uzun süreli sualtı ragbi (USAR) antrenmanlarının kan paraoksonaz enzimleri üzerine etkileri ve bu etkilerde PON1 ve PON2 polimorfizminin rolü araştırıldı. Tokluk kanlarından; serum PON1, PON2, PON3 ve okside LDL (oksLDL) düzeyleri (enzim bağlantılı immüno sorbent assay; ELİSA yöntemiyle), nitrik oksit (NO) ve plazma tiyobarbitürik asit ile reaksiyona giren maddeler (TBARS) düzeyleri, serum PON1 (PON1EA), tuzla stimule PON1 (TSPON1) ve arilesteraz (AREST) aktiviteleri, genomik DNA örneklerinden PON1-Q192R, PON1-L55M ve PON2-A148G, PON2-S311C ve eNOS3 intron 4a/b polimorfizmleri belirlendi. Tüm SG'lerin PON3 (p=0,000), çoğu (genotip yada diğer) grupların oksLDL (p=0,000) ve TBARS (p=0,013) değerleri KG'ninkilerden daha büyüktü. Sporcularda: PON2-A148G'nin G taşıyıcı (GT) grubunun PON1 ve PON2 düzeyleri (p=0,016, p=0,010) ve PON1-Q192R'nin QQ grubunun PON1EA'sı KG'ninkilerden daha büyüktü (p=0,005) ve ilgili polimorfizmlerle ilişkiliydi. PON1-Q192R'de R taşıyıcısının (p=0,005) ve LL grubunun AREST aktivitesi (p=0,002) KG'ninkilerden anlamlı olarak daha küçüktü ve polimorfizmleriyle ilişkiliydi. Gruplar arasında NO düzeyleri için anlamlı bir fark ve bunda polimorfizminin bir rolü bulunmadı. Kontrol gruplarında: PON2-A148G'de AA'nın PON2 düzeyi GT'ninkinden, PON1-L55M'de LL'nin AREST aktivitesi M taşıyıcısınınkinden, PON2-S311C'nin CC grubunun bazal kan yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL-K) düzeyleri S taşıyıcısınınkinden anlamlı olarak büyüktü. Sonuçlar; USAR antrenmanları; a) oksidatif stres yaratabilir ve buna ilk antioksidan yanıt PON3'deki bir artış şeklinde olabilir, b) polimorfizm ile ilişkili bir PON2 ve PON1EA artışına ve AREST aktivitesinde bir düşmeye neden olabilir. Kontrol genotip gruplarında; serum PON2 ve HDL-K düzeylerindeki ve AREST aktivitesindeki farklılıklarda belirtilen polimorfizmlerin rolü olabilir.

AntrenmanEnzimlerNitrik oksit+5
Oya Yigittürk
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Chemical reactor network modelling of a 1000 HP turboshaft engine reverse flow combustor

Turbulence and combustion are two important phenomena's that are very difficult to solve for scientists and engineers. These two phenomena are playing the biggest role in the all fossil-fuelled systems which have been using for over 150 years. By means of the rapid computer technology developments, it has become possible to solve the turbulent combustion flow problems with computational fluid dynamics (CFD) simulations and to predict the physical results such as fluid flow and temperature, as well the major chemical species with high accuracy. However, by using the same method, it is still a difficult and time consuming process to calculate the minor chemical species such as NOx and CO which are released during combustion process. For this reason, the prediction of this pollutants is very important in the design phase of gas turbine engines. On the other hand, due to environmental factors and legal limitations, development efforts to reduce pollutants such as NOx and CO produced by fossil-fuelled systems such as gas turbine engines have become a necessity. The realization of these efforts in conceptual and detailed design phase's before production is very important in terms of reducing the time and costs of the projects. In this thesis study, a new methodology was developed and applied to predict the emissions of a reverse flow combustor of a 1000 horsepower turbo-shaft helicopter engine in the design process. This methodology includes the following respectively: (1) Three dimensional CFD-combustion simulation for 1 / 13th part of the combustion chamber by using FLUENT v.14 software and obtaining temperature values and velocity vectors at each solution point. (2) Converting the three dimensional CFD results and transferring to a two dimensional plane by using two and a half dimension (2.5 D) approach. (3) Developing a MATLAB based tool to create Chemical Reactor Network (CRN) model on two dimensional plane. (4) Solving the CRN model with using n-heptane fuel mechanism by using CHEMKIN PRO software and obtaining emission results. In this methodology, the temperature and mass flow values are obtained by CFD simulations and the CRN model is constructed by using these values. In this way, complex chemical mechanisms can be calculated quickly and small chemical species can be obtained precisely. The temperature, which is the most important parameter affecting the amount of NOx and CO generated as a result of the combustion reaction, is determinative at the creation stage of the CRN model in this study. Most of the previous similar studies were made for combustion chambers in the form of axially symmetric and simple geometric tubes. Therefore, CFD simulations for a two dimensional plane passing through the centre of the injector, and the creation of a chemical reactor network from these simulation results, are become easier than in this type of combustors. In case of the geometry in xxi this study is an annular and non-symmetrical combustion chamber which are consisting of a sequential fuel injector system. Building the reactor network model using the three dimensional CFD results and the methods used in the previous studies is quite difficult, complicated and long process for the geometry in this work. To overcome this challenge, the 2.5 D approach, which is generally using in image processing studies, has been utilized in this thesis. In this method, nine sections were taken at equal intervals over the three dimensional volume, and the average of CFD results in these sections were transferred to a created two dimensional plane and the CRN model was constructed on this plane. A MATLAB-based tool has been developed to determine reactor volumes and mass fluxes between these volumes. With this tool, the chemical reactor network for three different operating conditions of the combustion chamber (idle, cruise, take-off) was modelled. These models were transferred to the CHEMKIN PRO software and detailed chemical reaction analysis was carried out by using reduced n-heptane fuel mechanism which consist of 159 chemical species and 770 reaction steps. In this study, reactors are assumed as ideal and adiabatic.

Fluid mechanicsGas turbineCarbon monoxide+4
Gökhan Varol
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan normospermi, oligospermi ve astenospermi grupları arasında nitrik oksit sentetaz (NOS) izoformlarının etkisi

ÖZETNitrik oksit, birçok fizyolojik sistemler içerisinde çok çeşitli rolü olmasından dolayı son zamanlarda biyomedikal bilimde en çok çalışılmış moleküllerden birisidir. Bununla birlikte nitrik oksit (NO), erkek ürogenital sistemin çeşitli fonksiyonlarının düzenlenmesinde rol alan serbest radikal türüdür. Reaktif oksijen türlerine dahil olması spermin hiperaktivasyon ve kapasitasyon işlemini de içermektedir. Nitrik oksidin dişi ve erkek genital bölge organlarını da içeren hem hücre içi hem de hücre dışı haberci fonksiyonları olduğu bulunmuştur.Spermatozoolar fertilizasyon kapasitesini kazanabilmek için dişi genital sisteminde ilerlerken kapasitasyon sürecini tamamlarlar ve sonuçta motiliteleri artar. Fosfotirozin-kinaz aktivasyonunun kapasitasyon, akrozom reaksiyonu ve dolayısıyla fertilizasyon sürecinde etkili olduğu ve bu süreçte reaktif oksijen türlerinin (ROS) aktivasyonunu etkilediği bildirilmiştir. ROS'lar yüksek oksidasyon potansiyellerinden dolayı, serbest radikaller grubunda yer alırlar. Çalışmamızda NO sentezinden sorumlu olan NOS izoformlarından olan eNOS ve iNOS'un insan sperminde normospermi, oligospermi ve astenospermi grupları arasındaki rolünü belirlemeyi amaçladık.Belirlemiş olduğumuz üç ana gruptan aldığımız örnekler, 5 µm kalınlığında kesit alınmak üzere parafine gömüldü. Alınan kesitler immünohistokimyasal olarak, eNOS ve iNOS poliklonal antikorları ile işaretlendi. Dokudaki NOS reaksiyonunun dağılımı, ışık mikroskobunda (Olympus Bx53, Japonya) incelendi ve fotoğraflandı. Üç ana gruptan elde edilen semen örneklerinin nitrit/nitrat oranları ölçülerek istatistiksel olarak değerlendirildi.Sonuç olarak çalışmamızda, oligospermi ve astenospermi örneklerinde normospermi grubuna kıyasla eNOS reaksiyonun azaldığı, iNOS'un arttığı gösterilmiştir. Buna bağlı olarak, spermlerde meydana gelen değişikliklerde NO'in önemli rol oynadığı sonucuna varılmıştır.

Nitrik oksitSerbest radikallerSpermatogenez
Hayriye Karakaya
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Azospermik olgulardan alınan tese dokularının ultrastrüktürel incelenmesi ve nos izoformlarının etkisinin değerlendirilmesi

Evli çiftlerde yaklaşık olarak %10-15 oranında infertilite görülmektedir ve bunların da yaklaşık %50?sini erkeğe bağlı nedenler oluşturmaktadır. Erkek infertilitesinin başlıca sebeplerinden biri, semende hiç sperm bulunmayan azospermi olgusudur. Nitrik oksit sentaz (NOS) izoformlarının (eNOS, iNOS, nNOS) testis dokusu ve bileşenlerinde varlığının gösterilmiş olması dikkatleri nitrik oksit (NO)?in spermatogenez üzerine olan etkisine çekmiştir. NO?in sperm maturasyonu ve motilitesi üzerine de etkili olduğu belirlenmiştir. Ayrıca spermatogenik seri hücre döngüsünde, hücreler arası bağlantılardaki bozukluklar sperm üretimini engellemektedir. Bu çalışmada; azospermi olgularından testiküler sperm ekstraksiyonu (TESE) ile testiküler doku elde edildi. Testis dokularının Hematoksilen-eozin (H-E), Masson?un üçlü boyaması tekniğini ve Toluidin mavisi kullanarak ışık mikroskobu düzeyinde genel morfolojisini inceledik. İmmunohistokimyasal olarak NOS izoformlarını ve sıkı bağlantı proteini olan zonula okludensi (ZO-1) gösterdik. Bununla bağlantılı olarak geçirimli elektron mikroskobu (TEM) düzeyinde ultrastrüktürel yapısını incelemeyi planladık. Bunun sonucunda elde ettiğimiz bulgulara göre NOS izoformları ile tubüler yapının etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Elde ettiğimiz bulgularda spermatozoa bulunmayan gruplarda seminifer tubül yapısının bozulduğu ve hiyalinize olduğu görüldü. eNOS reaksiyonunun spermatozoa bulunan gruplarda bulunmayanlara göre oldukça yüksek olduğu belirlendi. iNOS reaksiyonu spermatozoa bulunmayan gruplarda oldukça yüksek gözlenirken nNOS reaksiyonunda anlamlı bir fark bulunamadı. Spermatozoa bulunan grupta, kan-testis bariyerinde normal ZO-1 reaksiyonu gözlendi. Sadece Sertoli Hücre Sendromu (SSHS) olarak değerlendirdiğimiz spermatozoa bulunmayan grupta, ZO-1 reaksiyonu Sertoli hücrelerinin tüm yan yüzeyinde gözlendi. Elektron mikroskobu bulgularımız ışık mikroskobu bulgularını desteklemekteydi. Bu bulgular Sertoli hücrelerindeki bozulmuş ZO-1 reaksiyonun ve seminifer tubüllerdeki artmış iNOS reaksiyonunun, spermatogenezin zarar görmesindeki faktörlerden biri olabilir. Bu nedenle Sertoli hücreleri arasındaki sıkı bağlantılar spermatogenezinin önemli bir rolü olduğu kabul edilir.

Nitrik oksitTestis
Ayse Altun
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Tavşanlarda luteolizis sürecinde b-mod ve doppler ultrasonografi bulguları ile serum nitrik oksit düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Sunulan tez çalışmasında tavşanlarda fonksiyonel luteolizisin aşamalarından biri olan luteal perfüzyon değişikliğinin B-mod ve Doppler usg görüntülerindeki olası değişim üzerinden değerlendirilerek, serum Nitrik oksit (NO) seviyelerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan toplam 14 dişi tavşana gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH; 0,2 mL Buserelin, im) uygulanarak yalancı gebeliğin indüksiyonu yapıldı. Birinci çalışma grubunda (Grup 1, n=7) yalancı gebeliğin 9. günü Prostaglandin F2α (PGF2α) enjeksiyonu (200 µg alfaprostol) ile luteolizis uyarıldı. Grup 2' de ise (n=7) plasebo enjekte edilerek kontrol grubu oluşturuldu. Tüm tavşanlarda enjeksiyon öncesi, izleyen 40-80-360 dk. ve 24. saatlerde 18 MHz mikrokonveks prob eşliğinde B-mod ve Doppler ultrasonografi yapıldı. Alınan B-mod görüntülerinden Image-J programı yardımıyla total ovaryum dokusu üzerindeki alan (mm2), ortalama grilik değeri (MGV) ve heterojenite değerleri hesaplandı. Doppler ölçümlerinde luteal dokulara en yakın gözlenen arteriol üzerinden pulzatil (PI) ve rezistans (RI) indeks değerleri kaydedildi. Her bir ölçüm değeri sağ ve sol ovaryum için ayrı ayrı kaydedildi. Luteolizis öncesi (0-3-6-9. günler) ve usg sonrası ilgili saatlerde serum progesteron ölçümü için kulak venasından 4mL kan örneği alındı. Ek olarak, NO ölçümü için sadece usg sonrası ilgili saatlerde kan örneği alındı. Kan örnekleri ELISA yöntemi ile ölçümüne kadar -24 ºC'de saklandı. Buna göre ultrasonografik bulgular ve serum ölçüm sonuçları deney ve kontrol grupları arasında aynı yönlerdeki ovaryumlar gözetilerek gruplar arası Student T-test ve Mann Whitney U testi ile; yine grup içi zamana bağlı değişimin hesaplanabilmesi için varyans analizi ve Freidman Testi kullanarak istatistiki yönden değerlendirildi. Bulgular: Bireysel klinik yanıtlar incelendiğinde yalancı gebelik oluşturulan tavşanlarda tüy yolma, yuva yapma gibi davranışsal değişimler izlenmiş, ek olarak corpora luteanın usg ile gözlenebilmiş olsa da serum P4 seviyeleri açısından gruplar arası önemli bir farka rastlanmadı. Ultrasonografi parametreleri yönünden incelendiğinde: deney grubunun sol ovaryum alanı 360. dk'da kontrol grubuna oranla daha küçüktü (P<0,05). Grup içi değerlendirmelerde ise her iki grupta da 40. dk sağ ovaryum yüzey alanı sol ovaryuma göre daha büyüktü (P<0,05). Ortalama grilik değerleri (MGV) açısından, 0. dk ölçümlerinde deney grubunun sol ovaryumları kontrol grubuna göre daha yüksek idi (P<0,05). Ayrıca deney grubunun sol ovaryumların MGV değeri 80. dk'ya kadar belirgin şekilde artış, 360.dk'da ise düşüş gösterdi (P<0,05). Heterojenite değerleri gruplar arası değerlendirildiğinde, 360. dk'da deney grubunun sağ ovaryum heterojenite değerinin daha düşük olduğu görüldü (P<0,05). Deney grubunda 360.dk.'da sağ tarafta sol tarafa oranla artan heterojenite değeri kaydedildi (P<0,05). Doppler usg bulguları bakımından gruplar arası PI ve RI değerleri yönünden farklılık görülmedi. Ancak kontrol grubunun sağ ovaryum RI değeri 0. dk'da sonraki ölçümlere oranla daha yüksekti (P<0,05). Çalışma sırasında serum NO düzeyleri arasında gruplar arası herhangi bir fark görülmedi. Ancak kontrol grubunda 80. dk'da artış, 360. dk'da ise belirgin azalma kaydedildi (P<0,05). Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında tavşanlarda yalancı gebelik indüksiyonunun hormonal takibinde zorluk yaşanabileceği, olguların steroid düzeyleri kadar klinik yanıtın da izlenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Ek olarak, ölçüm öncesinde örneklerin saklanıp çalışma sonrasında ELISA yöntemi ile ölçülmesi yerine hızlı test kitlerinin geliştirilerek indüksiyonu izleyen günlerde gerçek zamanlı ölçümlerin yapılması daha faydalı olacağı düşünülmektedir. Tavşanlarda diğer türlere oranla oldukça küçük boyutlu ve uzun kornu yapısı nedeniyle abdominal boşluk içinde daha değişken bir lokasyona sahip olan ovaryumlar doğru teknik ile uygulanan ultrasonografi ile non invaziv şekilde görüntülebilir. Ancak uygulama sırasında lokasyon asimetrisi ve sağ taftaki sekum içi gaza bağlı artefakt artışı göz önünde tutulmalıdır. Çalışma sonrası diğer memeli ve kanatlı hayvanlarda geçmişte kanıtlanmış olan fonksiyonel/ yapısal asimetri olgusunun tavşan ovaryumları için de mümkün görünmektedir. Buna göre, sağ ovaryumun daha büyük ve daha aktif olabileceği kanısına varılmıştır. Luteolizis sonrası saptanan MGV ve Heterojenite değişimlerine dayanarak luteal regresyonun teyidinde ekotekstürel incelemeler kullanılabilir. Ancak burada lize olan ve yerini corpus albikansa bırakacak olan corpora luteanın daha uzun bir zaman diliminde, belki de günlük ekotekstürel incelemeler ile takibi gibi daha detaylı işlemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Yine tavşanlarda Doppler ultrasonografi ile ovaryum dokusunun perfüzyonu takibi yapılabildiği, Pulsed Doppler incelemeler ve ölçümler açısından klinik pratikte kolaylıkla yer alabileceği görülmüştür. Tavşanlarda luteal regresyon ve NO ilişkisine dair kısıtlı sayıda çalışma bulgusu olması ve bu denemede sözkonusu değişme ratlanmaması nedeniyle gelecekte farklı bir ölçüm tekniği ile ve daha ayrıntılı kurgulanmış bir çalışmada araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Luteolizis, Nitrik Oksit, Tavşan. Ultrasonografi, Yalancı Gebelik.

GebelikHayvan deneyleriLuteolizis+3
Oğuz Varoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Nitrik oksit üretimi üzerine tolüenin etkisi ve resveratrol'ün koruyucu özelliğinin araştırılması

Tolüen, dünyada en yaygın kullanılan organik çözücülerden biridir. Tolüen endüstride ve birçok ticari üründe örneğin boyalar, boya incelticiler, oje, yapıştırıcılar, vernikler ve temizleyicilerde kullanılmaktadır. Tolüen aynı zamanda en sık kötüye kullanılan inhale çözücüdür. Tolüenin metabolizmasi sonucu reaktif oksijen türleri (ROS) veya reaktif nitrojen türleri (RNS) üretilir. Resveratrol (3,5,4'-trihidroksistilben), birçok bitki türünde, özellikle üzüm, yer fıstığı, ve dutlar doğal olarak oluşan bir polifenoldür. Resveratrolün antioksidan, anti-enflamatuar, yaşlanma karşıtı, antikanser, kardiyoprotektif ve nöroprotektif dahil birçok biyolojik etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Nitrik oksit (NO), nitrik oksit sentaz (NOS) enzim ailesi tarafından L-arginin'den endojen olarak üretilen iki atomlu serbest radikal, oldukça reaktiftir, çeşitli reaktiflerle tepkimeye girerek çoklu sinyal yollarını düzenleyebilen bir gazdır. Memelilerde üç NOS izoformu bulunmaktadir: nöronal NOS (nNOS), endotel NOS (eNOS) ve indüklenebilir NOS (iNOS). Bu çalışmada, tolüen maruziyetinin serbest radikal NO üretimi üzerindeki etkisi ve resveratrolün koruyucu etkisi araştırıldı. Bu amaçla, 250-350 gram ağırlığında Wistar Albino erkek sıçanlar (36 adet) kullanıldı. Sıçanlar kontrol ve deney olmak üzere iki gruba ayrıldı. Deney gruplarındaki sıçanlara altı gün boyunca 900mg/kg dozunda tolüen ve üç farklı resverarol dozunda (5mg/kg, 10mg/kg ve 20mg/kg) i.p yolla uygulandı. Kontrol grubundaki sıçanlara ise serum fizyolojik ve %10 etanol aynı yöntemle verildi. Altıncı günün sonunda hayvanlar disekte edilerek karaciğer ve kan dokuları toplandı. Toplanan karaciğer dokusunda ve serumda NO seviyeleri ve NOS aktiviteleri incelendi. Sonuç olarak karaciğer dokusunda ve serumda NO seviyelerinde tolüen uygulamasından sonra kontrol gruplarına göre anlamlı bir artış gözlendi. Tolüen ile birlikte resveratrolün üç farklı dozunun uygulanmasından sonra, tolüenle-muamele edilen gruba ve kontrol gruplarına kıyasla karaciğerdeki NO seviyesinde anlamlı bir azalma bulundu. Tolüenin etkisiyle NOS aktiviteleri etkilendi ve en yüksek aktivitesi iNOS'ta bulundu. Ancak resveratrol uygulamasından sonra iNOS aktivitesinde belirgin azalmalar gözlendi.

Nitrik oksitNitrik oksit sentazlarResveratrol+1
Raıssa Soamanjary
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Benzo (A) piren uygulanan sıçanların bazı dokularında adrenomedullin etkisinin araştırılması

Adrenomedullin (AdM), C-terminali amidlenmiş 52-amino asitlik halkasal yapılı peptid olup ilk kez insan feokromasitomadan izole edilmiştir. AdM dolaşımdaki bir hormon gibi rol alıp, çoklu biyolojik aktivitelerini parakrin ve otokrin tarzda başlatmaktadır. Son zamanlarda AdM'nin antioksidan özellikler gösterdiği ve hücreleri oksidatif hasardan koruduğu rapor edilmiştir. Çevresel kirleticiler olan polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH'lar), canlılarda oksidatif strese yol açarlar. Benzo(a)piren (B(a)P) gibi PAH'ların bazıları canlılarda karsinojenik etkiler göstermektedir. Hava, su, toprak ve besinlerde bulunan B(a)P canlılar için oksidatif stres kaynağıdır. Bu çalışmada, B(a)P'a maruz kalan sıçanların kalp, böbrekler, karaciğer ve akciğer dokularında AdM'nin antioksidan sistem üzerine etkisi araştırıldı. Wistar ırkı 30 erkek sıçan kontrol, yağ, AdM, B(a)P, ve B(a)P+AdM grubu şeklinde 5 deney grubuna ayrıldı. B(a)P mısır yağında çözüldü ve intraperitonal olarak 50 mg/kg vücut ağırlığı olacak şekilde tek dozda enjekte edildi. Yağ grubundaki hayvanlara da 50 mg/kg v.a. mısır yağı enjekte edildi. AdM uygulanan hayvanlara 7. ve 8. haftalarda olmak üzere (2 ?g/kg v.a.) dozda iki hafta boyunca i,p, enjeksiyon yapıldı. Sıçan dokularında süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ve toplam glutatyon ve malondialdehit (MDA) seviyeleri belirlendi. Dokularda ayrıca nitrik oksit (NO) ve AdM seviyelerin ölçümü ile histolojik incelemeler yapıldı. Çalışma sonunda B(a)P uygulaması genel olarak antioksidan enzim aktivitelerini azaltmış ve histopatolojik değişikliklere yol açmıştır. B(a)P+AdM uygulama gruplarında ise genel olarak antioksidan sistemde düzelme gözlenirken histopatolojik olarak kalp ve böbrek dokularında normale yakın görünümler elde edilmiş, ancak karaciğer ve akciğer dokularında B(a)P zararlı etkisini göstermeye devam etmiştir. Çalışmada B(a)P uygulama gruplarındaki AdM seviyelerinde artış tespit edilmiştir. Sonuçlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde AdM uygulamasının biyokimyasal ve histolojik parametreler üzerine hem yararlı hem de zararlı etkileri olduğu söylenebilir. Bu farklı deneysel sonuçlar doku özgüllüğü, AdM uygulaması süresi ve konsantrasyonundan dolayı olabilir. ANAHTAR KELİMELER: Adrenomedullin, Benzo(a)piren, Nitrik oksit, Oksidatif stres

Benzo(a)pirenHistolojiNitrik oksit+1
Arzu Doğru
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Science
2007
10
Master'sOpen AccessTR

Obezitede nitrik oksit, homosistein, leptin ve miyoglobin düzeylerinin araştırılması

Çağımızın en önemli hastalıklarından biri olan obezite, ülkemizde dâhil olmak üzere tüm dünya ülkelerinin en önemli sağlık sorunlarından biridir. Genel olarak obesitede, enerji alımı ve harcanması arasında bir dengesizlik vardırObez bireylerde nitrik oksit, homosistein, leptin ve miyoglobin düzeylerinin belirlenerek obezitenin tanısına ve prognozunun izlenmesine yardımcı olmak amaçlanmıştır. Bu çalışma için başka hastalığı olmayan 30 obez ve 30 sağlıklı birey seçilmiştirPlazma nitrik oksit (NO) sonuçları kontrol grubu ile kıyaslandığında, obez bireylerde anlamlı düzeyde yüksek bulunmuşturPlazma homosistein sonuçları kontrol grubu ile kıyaslandığında, obez bireylerde yüksek bulunmuştur. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlıdır. Homosistein ile yaş arasında anlamlı bir fark bulunmazken, cinsiyet ile pozitif yönde zayıf bir ilişki gözlenmiştirPlazma leptin sonuçları kontrol grubu ile kıyaslandığında, obez bireylerde daha yüksektir. Leptin ile cinsiyet arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki gözlenmiştir. Gruplar arasındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuşturPlazma miyoglobin sonuçları kontrol grubu ile kıyaslandığında, obez bireylerde daha yüksek bulunmuştur. Miyoglobin cinsiyet ve yaşla kıyaslandığında negatif yönde güçlü bir ilişki göstermiştirHomosistein konsantrasyonu diyet ile ilişkilidir. BMI ile homosistein arasında pozitif bir ilişki vardır. NO şiddetli obezlerde artmıştır. NO miyoglobin ile ilişkilidir ve miyoglobinin konsantrasyonunu değiştirir. Leptin iştah azaltan bir hormon olup yiyecek alımı ve enerji harcanmasını düzenleyen bir hormondur. Obezitenin leptin eksikliğinden mi yoksa leptin rezistansından mı kaynaklandığı ile ilgili daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadırÇağımızın en önemli hastalıklarından olan obezitenin nedenleri tam olarak açıklanamamıştır. Yapılan literatür araştırmalarında obezitede nitrik oksit, homosistein, leptin ve miyoglobinin ile birlikte çalışmaya rastlanmamıştır. Obezitede oksidatif stres, NO, homosistein, leptin ve miyoglobin düzeyleri artmış olup; bunların obezitenin nedeni mi, sonucumu mu olduğunu açıklamada daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

HomosistinLeptinMiyoglobin+2
Pınar Baki Ünver
İnönü University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Febril konvülsiyonda oksidan ve antioksidanların rolü

Amaç: Febril konvülsiyon (FK) çocukluk çağının en sık gözlenen, yaşa bağımlı, tekrarlayabilen, ateşle ortaya çıkan konvülziyon şeklidir. Etyopatogenezi ve nöbeti tetikleyici nedenler tam olarak bilinmemektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda antioksidan sistemde değişikliklerin, oksidatif hasarın ve bunun sonucu olarak artan oksidan maddelerin nörolojik hastalıkların patogenezinde rol oynayabileceği saptanmıştır. Çalışmamızda FK'lu olgularda BOS ve serumda antioksidan glutatyon (GSH), oksidan olan malonildialdehid (MDA) ve nitrik oksit (NO) düzeylerinin menenjit ve sadece ateşi olan olgular ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ateşli dönemde konvülsiyon geçirme yakınmasıyla başvuran hastalardan febril konvülsiyon tanısını alanlar birinci grubu, lomber ponksiyon (LP) sonucu menenjit tanısı alanlar ikinci grubu oluşturdu. Kliniğe ateş yakınması ile gelen ve ateş kaynağı bulunmadığından tanısal amaçlı LP yapılan ve hücre yanıtı saptanmayan hastalar üçüncü grubu oluşturdu. Her grup için cinsiyet ayrımı yapılmadan benzer yaş aralığında 20'şer hasta alındı.Febril konvülziyonu, konvülziyon yapabilecek diğer metabolik bozuklukları ayırt edebilmek için kan şekeri, kan üre azotu, kalsiyum, sodyum, magnezyum düzeyleri çalışıldı ve anormallik saptanan çocuklar çalışmaya alınmadı. Çalışmaya alınan tüm olgularda serum ve BOS GSH, NO, MDA düzeylari çalışıldı.Bulgular: Serum ve BOS antioksidan GSH düzeyleri FK ve menenjit olgularında ateş olgularına göre daha düşük saptanırken (p=0,001), oksidan MDA ve NO düzeyleri FK ve menenjit olgularında ateş olgularına göre daha yüksek saptanmıştır (p=0,001). Her üç grupta da serum ve BOS GSH, NO, MDA düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Ayrıca basit ve komplike febril konvülziyon olguları arasında serum ve BOS GSH, NO ve MDA düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Nöbet öncesi ateş süresi ile anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05).Sonuç: Çalışmamızda FK ve menejit olgularında BOS ve serumda oksidanlardan MDA ve NO düzeylerinin yüksek, antioksidan GSH düzeyinin düşük olması FK ve menenjit olgularında oksidatif hasarlanmanın belirgin, antioksidan defans mekanizmalarının yetersiz olduğunu göstermiştir. Bu nedenle FK olgularında proflaksi tedavisinin başlanma endikasyonları tekrar gözden geçirilmeli ve antioksidan tedavinin profilakside kullanımı değerlendirilmelidir.

AteşGlütatyonMalondialdehit+4
Çiğdem Yıldırım
İnönü University
2009
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Selenyum'un iskemi-reperfüzyon hasarına uğratılmış kas-deri flepleri üzerindeki etkileri

TENEKECI, GÖKTEKIN.: İskemi-reperfüzyon hasarında selenyumun kasderiflepleri üzerindeki etkisi: Turgut Özal Tıp Merkezi, İnönü Üniversitesi, Plastik,Rekonstruktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Malatya, 2011.Bu çalışmanın amacı, iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulan kas-deri fleplerindeantioksidan bir ajan olan selenyumun etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada kas-derifleplerinden rektus-abdominis kas deri flebi seçilerek bu flebin serbest aktarımını ifadeeden bir deney modeli uygulanmıştır. Çalışmamızda 24 adet rat iki eşit gruba ayrılmış vegrup 1 (n=12) sadece iskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı, grup 2'ye (n=12) de iskemiuygulanmadan 2 saat önce 0.625 mg/kg selenyum intraperitoneal olarak verildi, ardındaniskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı ve postop 10 gün boyunca da aynı dozdan selenyumtedavisine devam edilmiştir. Her iki gruptaki ratların yarısı 24. saatin sonunda sakrifiyeedildi. Biyokimyasal olarak, 24 saat sonra her iki grupta malonildialdehid, nitrik oksid veglutatyon seviyeleri degerlendirildi, patolojik inceleme olarak 24 saat sonunda nötrofilinfiltrasyonunun şiddeti ve 10. gün sonunda neovaskularizasyon yoğunluğu patolojik olarakdeğerlendirildi. Ayrıca her iki grupta 10. gün sonunda canlı alan oranları hesaplandı.Malonildialdehid seviyeleri grup 1'de, grup 2'ye nazaran istatistiki olarak anlamlı derecededaha yüksek (p<0,05) olarak bulunurken, nitrik oksid ve glutatyon seviyeleri arasında heriki grup arasında istatistiki olarak herhangibir anlamlı fark saptanmamıştır. Nötrofilinfiltrasyonu grup 1'de, grup 2'ye nazaran patologlar tarafından daha şiddetli olarakdeğerlendirilirken, neovaskularizasyon grup 2'de, grup 1'e nazaran daha yoğun olarakdeğerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan canlı alan hesaplaması sonuçlarına göre grup 2'de grup1'e nazaran canlı alan oranının istatistiki olarak daha yüksek (p>0,05) olduğu saptandı. Buçalışma iskemi reperfüzyon hasarına karşı selenyum tedavisinin kas-deri fleplerinde etkinve koruyucu olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Kas-deri flebi, selenyum, malonildialdehid, nitrik oksid,glutatyon, iskemi-reperfüzyon hasarı.

Cerrahi fleplerGlütatyonKaslar+5
Göktekin Tenekeci
İnönü University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yavaş koroner akımlı hastalarda efor öncesi ve sonrası plazma Endotelyal Nitrik Oksit Sentetaz (eNOS) seviyelerinin sağlıklı popülasyonla karşılaştırılması

Amaç: Tıkayıcı epikardiyal bir lezyon olmasa da diffüz aterosklerozun neden olduğuendoteliyal disfonksiyon yavaş koroner akımın (YKA) etyopatogenezinde anahtar roloynar. Endotelyal nitrik oksid sentetaz (eNOS) L-arginin'in L-siturillin'e oksidasyonusırasında nitrik oksitin sentezinde görev alan enzimdir. Azalmış plazma eNOS düzeyleriendotelyal disfonksiyonun önemli bir göstergesidir. Bu çalışmada, YKA'lı hastalarda,plazma eNOS düzeylerinin belirlenmesi ve eforla ilişkisini araştırılması amaçlandı.Yöntem: Çalışmaya, en az bir koroner arterinde YKA saptanan 22 hasta (19 erkek, 3kadın; yaş ortalaması 48,5±10,9) ve 17 sağlıklı birey (12 erkek, 5 kadın; yaş ortalaması48,7±9,6) alındı. YKA saptanmasında TIMI kare sayısı yöntemi kullanıldı. Hasta vekontrol grubunda ortalama trombosit hacmi (OTH) ve efor öncesi ve efor sonrasıplazma eNOS seviyeleri ölçüldü.Bulgular: Bazal plazma eNOS düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre dahadüşüktü (32,58 ± 21,36, 48,16 ± 24,35, p = 0,040). Efor sonrası plazma eNOS düzeyihasta ve kontrol gurubunda karşılaştırıldığında hasta grubunda anlamlı derecede daha dadüştüğü gözlendi (25,02 ± 17,69, 44,13 ± 17,39, p=0,002). YKA'lı hastalarda bazalplazma eNOS değeri ile efor sonrası plazma eNOS değeri karşılaştırıldığında eforlabirlikte plazma eNOS düzeylerinin çok anlamlı derecede azaldığı gözlenirken (32,57 ±21,36, 25,02 ± 17,69, p<0,0001 ), kontrol grubunda ise bazal plazma eNOS değeri ileefor sonrası plazma eNOS değeri azalma eğiliminde olmasına rağmen istatistikselolarak anlamlı değildi (48,16 ± 24,35, 44,13 ± 17,39, p=0,35). YKA'lı hastalar ilekontrol grubu karşılaştırıldığında OTH, YKA'lı hastalarda anlamlı derecede dahayüksekti (9,21±2,5, 7,77±0,90, p=0,027). YKA'lı hastalarda, TIMI kare sayıları ile hembazal hem de efor sonrası plazma eNOS düzeyleri arasında ciddi korelasyon vardı(r=0,51, p=0,015, r= 0,58, p =0,005, sırasıyla). YKA'lı hastalarda TIMI kare sayıları ileOTH arasında da belirgin korelasyon izlendi (r=0,44, p=0,04). Ayrıca YKA'lıhastalarda OTH ile hem bazal hem de efor sonrası plazma eNOS seviyeleri arasındanegatif korelasyon vardı (r=-0,48, p=0,025, r=-0,44, p=0,041, sırasıyla).Sonuç: YKA'lı hastalarda hem istirahat ve hem de efor sonrası azalmış plazma eNOSseviyeleri ve artmış OTH düzeyi, YKA'da diffüz aterosklerozun neden olduğuendoteliyal disfonksiyonunun, mikrovasküler düzeyde miyokardiyal iskemininetyopatogenezinde rol oynadığını gösterebilir.

EgzersizEgzersiz testiEnzimler+5
Mehmet Hakan Taşolar
İnönü University
2011
10
DoctorateOpen AccessTR

A549, NIH3T3, RATEC ve C6 hücre kültürlerinde kaptopril ve losartanın antiproliferatif ve sitotoksik etkileri

Kaptopril ve losartan gibi renin-anjiyotensin sistemine müdahele eden ilaçların keşfi, hipertansiyon ve diğer yaşamı tehdit eden kardiyovasküler hastalıkların klinik tedavisi için gerçekten önemli bir gelişme olmuştur. Son yıllarda klinik kullanımları sırasında kaptopril ve losartan'ın çeşitli kanser tipleri üzerinde yararlı etkileri dikkat çekmiştir. Bu bağlamda çeşitli kanser hastalarında antiproliferative ve sitotoksik etkilerinin olduğu rapor edilmiştir. Ancak, kaptopril ve losratan'ın bu antiproliferatif ve sitotoksik etkileri sadece klinik çalışmalarda değil, aynı zamanda hücre kültürü çalışmalarında ve tümör taşıyan hayvanlarla yapılan in vivo araştırmalarda da rapor edilmiştir. Bu nedenle tez çalışması, kaptopril ve losartan'ın A549 küçük hücreli olmayan akciğer adenokarsinomu hücreleri, C6 glioma hücreleri, NIH3T3 fibroblastları ve RATEC endotel hücreleri gibi çeşitli kötücül ve kötücül olmayan kültür hücreleri üzerindeki antiproliferatif ve sitotoksik etkilerini araştırmak üzere tasarlanmıştır. Çalışmanın kapsamı içinde kaptopril ve losartan'ın A549 hücreleri, C6 glioma hücreleri, NIH3T3 hücreleri ve RATEC hücreleri üzerindeki antiproliferatif ve sitotoksik etkilerinin, immün savunma, anjiyojenez ve kötücül hücrelere karşı sitotoksisitesinde önemli bir endojen faktör olduğu bildirilmiş olan nitrik oksit üretimi ile ilişkili olarak araştırılması amaçlanmıştır. Kullanılan kültür hücreleri arasından, C6 glioma hücreleri ve RATEC hücreleri kaptopril ve losartan'ın antiproliferatif ve sitotoksik etkilerinin araştırılmasında daha önce hiç kullanılmamıştır. Ayrıca, C6 glioma ve RATEC hücrelerinin proliferasyon yetenekleri ve nitrik oksit üretimi üzerideki etkileri daha önce kaptopril ve losartan ile hiç araştırılmamıştır. Kaptopril ve losartan'ın A549 üzerine etkileri ile ilgili olarak da sınırlı sayıda araştırma bulunmaktadır. Bu çalışmada elde edilen bulgular, kaptopril ve losartan'ın şiddetleri hücre tipinden tipine değişkenlik gösteren bir biçimde antiproliferatif ve sitotoksik etkileri olduğunu göstermektedir. Benzer durum kültür hücrelerinin nitrik oksit üretme yeteneklerinde de gözlenmiştir. Test edilen kültür hücrelerinde renin-anjiyotensin sistemi komponentlerinin değişken ekspresyonu, bu değişkenlik gösteren etki şiddeti için en olası neden olarak gözükmektedir. Bu çalışmada elde edilen bulgular literatur verileri temel alınarak tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: kaptopril, losartan, antiproliferatif etki, sitotoksisite, nitrik oksit

Antihipertansif ajanlarLosartanNeoplazm hücreleri+2
Nusretullah Reşidi
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Neonatal LPS uygulaması ve üremenin uzun vadeli programlanması: NOS ve Kaspaz-1 inhibisyonlarının rolü

Bu tez çalışmasında, neonatal dönemde bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) uygulanan sıçanlarda üremenin uzun vadeli programlanması incelenmiştir. Ayrıca, LPS'nin etkisine aracılık eden nitrik oksit (NOS) inhibitörü (L-NAME) ve kaspaz-1 inhibitörü (Q-Vd-OPh), neonatal dönemde LPS ile birlikte kullanılarak bu aracıların rollerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Bu amaçla, postnatal 7. günde dişi sıçan yavrularına salin, LPS (50 µg/kg), LPS (50 µg/kg)+ L-NAME (40 mg/kg) veya LPS (50 µg/kg)+ Q-Vd-OPh (1 mg/kg) enjeksiyonu yapılmış; prepubertal dönemde (postnatal 30. gün) de salin veya ikinci LPS enjeksiyonu (50 µg/kg) yapılarak oluşturulan stresin puberteye erişme (vajinal açılma), östrus sikluslarının düzeni (simir testi), sitokin üretimi (IL-1ß, TNF-?), ovaryumda foliküler gelişme ve E. coli'ye spesifik anti-LPS antikorlarının üretimi üzerine etkileri belirlenmiştir. Ortalama olarak postnatal 75. günde proöstrus fazında eter anestezisi yapılan sıçanların sağ ovaryumları ve kan numuneleri alınarak deney sonlandırılmıştır.Puberte, iki defa LPS uygulanan grupta gecikmiş fakat NOS ve interlökin (IL)-1ß inhibitörleri pubertenin gecikmesini engellemiştir. LPS enjeksiyonları primordiyal folikül rezervini azaltmış, NOS inhibitörü bu azalmayı önlerken, IL-1ß inhibitörünün bu azalmaya karşı koruyucu bir rolü belirlenememiştir. İki defa LPS enjeksiyonu yapılan tüm gruplarda LPS'ye karşı spesifik antikor yanıtı gözlenmiştir. Serum NO konsantrasyonları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Serum IL-1ß, tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-?) konsantrasyonları ise tespit edilebilir düzeyin altında bulunmuştur.Sonuçta, LPS uygulamalarının (1) puberteyi geciktirdiği, ovaryumdaki primordiyal folikül sayısını azalttığı ve kanda anti-LPS antikorlarını artırdığı tespit edilerek üremeyi uzun vadede programladığı ve (2) bu programlamada NO ve IL-1ß'nın önemli rollerinin bulunduğu görülmüştür.

ErgenlikKaspazlarLipopolisakkaritler+5
Tuba Tapan
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
10
DoctorateOpen AccessTR

Kuraklık stresine maruz bırakılan Triticum aestivum L.(buğday) çeşitlerinde sinyal iletiminde rol oynayan bazı biyomoleküllerin araştırılması

Bu çalışmada kuraklık stresine dayanıklı (Triticum aestivum L. Doğu-88) ve hassas (Triticum aestivum L. Yıldırım) buğday bitkisinde kuraklık stresi ve farklı konsantrasyonlarda dışsal uygulanan sodyum nitroprussid (SNP) ve hidrojen peroksidin (H2O2), kök ve yaprak dokularında nitrik oksit (NO) düzeyleri, nitrik oksit sentaz (NOS) aktiviteleri, siklik guanozin monofosfat (cGMP) düzeyleri, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) antioksidan enzim aktiviteleri, malondialdehit (MDA) içerikleri, toplam çözünebilir protein miktarları, hidrojen peroksit (H2O2) içerikleri ile oransal su içerikleri üzerine etkileri araştırılmıştır. Kuraklık stresi koşulunda yetiştirilen dayanıklı ve duyarlı buğday bitkisinde gerek antioksidan enzim aktiviteleri gerekse sinyal iletiminde rol aldığı varsayılan biyomoleküllerin işlevleri ile SNP ve H2O2 tarafından sinyal sisteminde oluşturulan olası değişikliklerin mekanizması deneysel sistem ile açıklanmaya çalışılmıştır.Çalışmada buğday bitkilerine polietilen glikol (PEG) uygulaması yapılarak kuraklık stresi oluşturulmuştur. Hoagland kültür çözeltisinde 15 gün yetiştirilen buğday bitkilerine 2. 4. ve 6. günlerde SNP ve H2O2 (10 ?M, 100 ?M, 1000 ?M) uygulamaları, kuraklık (PEG) uygulaması, kuraklık uygulamasıyla eş zamanlı olarak SNP (PEG+SNP) ve H2O2 (PEG+ H2O2) uygulamaları yapılmıştır. Kontrol grubu ise Hoagland kültür çözeltisinde büyütülmüştür.Çalışma sonucunda, Doğu-88 ve Yıldırım çeşitlerinin %10 kuraklık, değişik konsantrasyonlarda SNP ve H2O2 ile PEG+SNP ve PEG+H2O2 uygulanmış kök ve yaprak dokularında nitrik oksit (NO) düzeylerinin, nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitelerinin, siklik guanozin monofosfat (cGMP) düzeylerinin, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) antioksidan enzim aktivitelerinin, malondialdehit (MDA) içeriklerinin, toplam çözünebilir protein miktarlarının, hidrojen peroksit (H2O2) içerikleri ile oransal su içeriklerinin günlere ve uygulama gruplarına bağlı olarak farklılık gösterdiği saptanmıştır. Oransal su içeriği ve çözünebilir protein miktarları özellikle Yıldırım çeşidinde artış göstermiştir.Yaptığımız çalışma sonucunda elde ettiğimiz verilerden, bitkilerin kök ve yaprak dokularında stres şartlarına karşı oluşturulan sinyal iletiminin ve cevapların farklı olduğu görülmüştür. Çalışmamızda antioksidan enzim aktivitelerinin Yıldırım çeşidinde genel olarak arttığı, Doğu-88 çeşidinde ise azaldığı görülmektedir. Sinyal iletiminde rol oynadığı varsayılan NO, cGMP ve H2O2'nin her iki çeşitte genel olarak arttığı, Doğu-88'de daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Sinyal iletiminde ve antioksidan enzim aktiviteleri üzerinde H2O2'nin ve NO vericisi SNP'nin etkilerinin bulunduğu ve kuraklığa hassas buğday çeşidinde gözlenen artışlar hassas çeşidin stresten korunmasında rol oynadığı belirlenmiştir.

Hidrojen peroksitKuraklık stresiNitrik oksit+1
Oğuz Ayhan Kireçci
İnönü University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması

Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1

EndotelinlerEpidermal büyüme faktörüGlütatyon+6
Ahmet Güngör
İnönü University
2012
10
DoctorateOpen AccessTR

Kronik alkol ve sigara kullanımına maruz bırakılan erkek ratların böbrek dokularının histopatolojik ve malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO), ksantin oksidaz (XO), ksantin dehidrogenaz (XDH), miyeloperoksidaz (MPO), glutatyon (GSH) yönünden ince...

ÖZET Doktora Tezi KRONİK ALKOL VE SİGARA KULLANIMINA MARUZ BIRAKILAN ERKEK RATLARIN BÖBREK DOKULARININ HİSTOPATOLOJÎK VE MALONDİALDEHİT (MDA), NİTRİK OKSİT (NO), KSANTİN OKSİDAZ (XO), KSANTİN DEHİDROGENAZ (XDH), MİYELOPEROKSİDAZ (MPO), GLUTATYON (GSH) YÖNÜNDEN İNCELENMESİ Yılmaz ÇİĞREMİŞ İnönü Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Biyoloji Anabilim Dalı 89 + viii sayfa 2003 I. Danışman: Prof. Dr. Eşref YÜKSEL II. Danışman: Doç. Dr. Yusuf TÜRKÖZ Bu tezde kronik sigara içimi ve alkol alımının, erkek Wistar rat böbrek dokularına etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. 6 ay boyunca bu maddelere maruz bırakılan hayvanlar, çalışma süresince her birinde 7 rat bulunan 4 gruba; kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol gruplarına ayrıldılar. Alkol grubu hayvanlar inek sütü, vitamin A (5000 İÜ) ve sükrozdan oluşan bir dieti %7,2'lik alkolle birlikte ağız yoluyla alırlarken, sigara grubundaki hayvanlar bir plastik kafes (0,75x1x0,85 m, 0,64 m3) içinde çalışma süresince sigara dumanına maruz bırakıldılar. 4 grupta bulunan hayvanlar son uygulama sonrası sakrifıye edildiler ve böbrek dokularının GSH, MDA, NO, MPO ve XO seviyeleri analiz edildi. Gram yaş doku basma GSH seviyesi, kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol grupları için sırasıyla; 1,579+0,06 umol, 0,910±,0,06 umol, 1,141+0,06 umol ve 0,818+0,04 umol olarak belirlendi. Uygulama yapılan grupların değeri kontrol grubundaki hayvanların değerinden anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Gram yaş doku basma MDA seviyesi kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol grupları için sırasıyla; 40,14±3,4 nmol, 71,4±2,8 nmol, 64±3,6 nmol ve 76,5+4,3 nmoPdü. Kontrole göre, diğer grupların MDA seviyeleri anlamlı şekilde artmıştı (P<0,05). Total nitrit seviyeleri kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol gruplarında sırasıyla; gram yaş doku basma 347,73+8,1 nmol, 261,09+4,8 nmol, 329,76+5,6 nmol ve 254,15+3,8 nmol olarak tespit edildi. Kontrole göre alkol ve sigara+alkol gruplarının total nitrit seviyeleri anlamlı olarak azalmıştı (P<0,05). Kontrol ve sigara grubunun total nitrit seviyeleri arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. MPO aktivitesi kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol gruplarında sırasıyla; 13,5+0,6 U/gr, 16,16+1,1 U/gr, 14,71±1,1 U/gr ve 23,75±0,9 U/gr protein olarak bulundu. Kontrolle karşılaştırıldığında alkol, sigara+alkol gruplarında MPO aktivitesinin anlamlı olarak arttığı (p<0,05) görülürken, sigara grubundaki hayvanlarda fark tespit edilmedi. XO aktivitesi sırasıyla; kontrol, alkol, sigara ve sigara + alkol gruplarında 2,77±0,3 U/gr, 5,19+0,3 U/gr, 3,22+0,1 U/gr ve 7,59±0,9 U/gr protein idi. Kontrole göre alkol ve sigara+alkol gruplarının XO aktiviteleri anlamlı bir artış gösterirken (P<0,05), sigara grubunda anlamlı bir fark belirlenemedi. Bütün grupların histopatolojik verileri incelendiğinde, alkol ve sigara+alkol gruplarına göre sigara grubunun böbrek tübüllerinde daha az bir dejenerasyon gözlendi. Özellikle alkol grubunda, glomerulusta vakuolleşme ve tübüllerde bozulma mevcuttu. Sigara+alkol grubunda ise, alkol ve sigara grubuna göre tübüllerin aşırı derecede bozulduğu ve glomerulus bazal membranında erime meydana geldiği görüldü. Sonuç olarak, kronik sigara içimi ve alkol kullanımının böbrek dokusunda oksidatif patlamaya yol açabileceği ve bunun sonucunda ise serbest radikal kaynaklı doku hasarlanmaları görülebileceği kanaatine varıldı. ANAHTAR KELİMELER: Sigara İçimi, Alkol, Rat, Böbrek, GSH, MDA, MPO, NO, XO, Histopatoloji

BöbrekGlütatyonHistopatoloji+6
Yılmaz Çiğremiş
İnönü University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2003
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği tanısıyla takip edilen hastalarda prognoz belirteci olarak, serum ve idrarda S-Equol, indoksil sülfat, trimetilamin N-Oksit düzeylerinin araştırılması

Kronik böbrek yetmezliği (KBY) böbrek fonksiyon kaybı ile karakterize klinik metabolik bir sendromdur. KBY glomerüler filtrasyon hızının (GFH) geri dönüşümsüz azalması sonucunda böbreğin sıvı-elektrolit dengesini düzenleme ve metabolik, endokrin fonksiyonlarında kronik ve ilerleyici bozulma hali olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde KBY erken tanısı için en sık kullanılan parametreler serumda kreatinin ve GFH ölçümleridir. Bu çalışmada sağlıklı kontroller ile KBY ile takip edilen ve hastalığı bulunmayan vaka gruplarının serumlarında S-Equol, İndoksil sülfat, Trimetilamin N-Oksit düzeylerini ölçerek bu parametrelerin KBY prognozundaki kullanılabilirliklerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Pediatrik Nefroloji polikliniğince KBY tanısı ile takipli 5-18 yaş arası 40 çocuk hasta ve kontrol grubu olarak herhangi bir hastalığı olmayan ve ilaç kullanmayan 40 sağlıklı çocuk dahil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), klinik durumları, laboratuvar değerleri ve kullanılmış olan tedavi rejimleri, gelişen ve gelişebilecek komplikasyonlara ait bilgiler kaydedildi. Boy, kilo ve vücut kitle indeksleri kaydedildi. Hastalardan rutin kontrolleri için kan alınması sırasında bir defaya mahsus 5 cc ayrıca biyokimya tüpüne kan alındı. Kanlar santrijüj edilerek serumları çalışma tamamlandıktan sonra çalışılmak üzere -20 derecede saklandı. Çalışmamızda sağlıklı kontroller ile KBY olan ve olmayan hasta gruplarının serum ve idrarlarında S-Equol, İndoksil sülfat (IS), Trimetilamin N-Oksit (TMAO) düzeyleri Fırat Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalınca çalışıldı. Çalışmamızda vaka grubunda bulunanların idrar TMAO (p=0.034), idrar S-equol (p<0.001), idrar indoksil sülfat (p=0.029) ve serum TMAO (p=0.007) değeri kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Vaka grubundaki hastalar erken evre ve ileri evre KBY olarak sınıflandırıldığında ileri evre KBY hastalarının erken evre KBY hastalarına oranla IS/kreatin değeri anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p=0,003). İleri evre KBY hastalarının erken evre KBY hastalarına oranla idrar indoksil sülfat (p=0,01), serum TMAO (p=0,009) ve idrar TMAO (p<0,001) değeri anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışmada KBY hastalarında idrar TMAO, idrar S-equol, idrar indoksil sülfat ve serum TMAO parametrelerinin tanısal değerlendirmede kullanılabileceği; KBY evrelemesinde IS/kreatin değeri, idrar indoksil sülfat, serum TMAO ve idrar TMAO parametrelerinin evrelemede kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Çalışmalarda KBY ile mevcut parametreler arasında ilişki olmasını net olarak ortaya koyabilmek için, prospektif nitelikte geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, S-Equol, İndoksil sülfat, Trimetilamin N-Oksit

BiyobelirteçlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
Mehmet Hazar Özcan
Fırat University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

L-name ile hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda fumaria officinalis ekstraktının kan basıncına etkisi

Bu çalışma, fumaria officinalis ekstraktının L-NAME ile hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda kan basıncına etkisini geniş bir perspektif içerisinde ortaya koymak amacıyla tasarlanmıştır. Çalışmada 42 adet, 10 haftalık Wistar-Albino erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar eşit sayıda 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 4 hafta süreyle %0.9 izotonik NaCl çözeltisi i.p. uygulandı. HT grubuna hipertansiyon oluşturmak amacıyla NOS enzimi inhibitörü olan L-NAME, 40 mg/kg dozda %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde 4 hafta süreyle i.p. uygulandı. HT +FUM150mg grubuna L-NAME 40 mg/kg dozda i.p. yolla 4 hafta süreyle ve son 2 hafta ilave olarak 150 mg/kg/gün dozda Fumaria officinalis ekstraktı %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla uygulanadı. HT +FUM300mg grubuna L-NAME 40 mg/kg dozda i.p. yolla 4 hafta süreyle ve son 2 hafta ilave olarak 300 mg/kg/gün dozda Fumaria officinalis ekstraktı %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla uygulandı. FUM150mg grubuna fumaria officinalis ekstraktı 150 mg/kg/gün olacak şekilde %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla 2 hafta boyunca uygulandı. FUM300mg grubuna Fumaria officinalis ekstraktı 300 mg/kg/gün olacak şekilde %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla 2 hafta boyunca uygulandı. Sıçanların 4. haftanın sonunda sistolik kan basıncı (SKB) değerleri ölçülerek kaydedildi. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. L-NAME ve fumaria officinalisin birlikte uygulandığı gruplarda SKB değerlerinin önemli ölçüde azaldığı görüldü. Fumaria grupları ve kontrol grubunda parametrelerde önemli bir değişim gözlenmedi. L-NAME grubu ile diğer gruplar arasında önemli ölçüde bir farklılık görüldü. Çalışmanın sonucu, Fumaria'nın 150 mg/kg ve 300 mg/kg dozlarının; L-NAME ile deneysel olarak hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda kan basıncını düşürdüğünü göstermektedir.

Fumaria L.Fumaria officinalisHipertansiyon+4
Sezgin Topçam
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut koroner sendrom ve normal koroner arter hastalarında s-nitrozotiyol ve tiyol/disülfit düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş: Akut koroner sendrom (AKS) kalbe kan sağlayan koroner arterlerin plak ve trombüs oluşumu ile enfarktüse uğraması durumudur. AKS patogenezinde oksidatif stres çok önemlidir. AKS hastalarında kalbi iskemik hasardan korumak için antioksidan bir molekül olan nitrik oksit (NO) seviyesi önem arz eder. S-nitrozotiyoller (SNO) vasküler yapı içinde NO depolanmasının ana biçimini temsil eden moleküllerdir. Bunlar, NO biyoyararlanımını geri kazanma potansiyeline sahip, gelişmekte olan bir NO donörü sınıfıdır. Buna ek olarak, dinamik tiyol/disülfit homeostazının da oksidan-antioksidan dengenin korunmasında önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada amacımız, ST yükselmeli miyokard enfarktüsü ve ST yükselmesiz miyokard enfarktüsü hastalarını içeren AKS'li hastalarda oksidatif/nitrozatif stres durumunu, SNO düzeyi ve tiyol/disülfit homeostazına göre değerlendirmektir. Metot: Çalışmaya Eylül- Aralık 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi erişkin acil servisine başvuran ve yapılan tetkikler sonucu AKS tanısı ile hastaneye yatırılıp koroner anjiyografi (KAG) yapılan 124 hasta alındı. Kontrol grubu olarak bu tarihler arasında kardiyoloji polikliniğine kardiyak yakınmalarla başvurup KAG yapılan ve KAG sonucu normal koroner arterler ya da non-kritik koroner arter darlığı saptanan ardışık 124 birey dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılardan KAG sonrası 4-8 saat içinde SNO, nitrit, toplam tiyol, doğal tiyol ve disülfit seviyelerini belirlemek için kan alındı. Ayrıca hasta ve kontrol grubunun rutin kan testleri yanında kontrol grubundaki bireylerin de yüksek duyarlıklı troponin I değerleri ölçüldü. Bunun yanında tüm katılımcılara bir kardiyoloji uzmanı tarafından ayrıntılı transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Bulgular: Çalışma popülasyonunun ortalama yaşı 60.2 ± 11.8 yıl ve bunların %34.3'ü erkek idi. Hasta grubunun ortalama yaşı kontrol grubundaki bireylere göre daha yüksekti (62.9 ± 13.8'e karşı 57.6 ± 8.7, p<0.001). AKS hastalarında serum SNO düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla 0.3 ± iii 0.08'e karşı 0.4 ± 0.10 μmol/L, p< 0.001). Ayrıca, hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla toplam tiyol, doğal tiyol, doğal tiyol/toplam tiyol düzeyleri daha düşük iken, nitrit, disülfit/doğal tiyol ve disülfit/toplam tiyol düzeyleri daha yüksekti. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda AKS hastalarını öngörmede SNO, yaş, cinsiyet, sigara, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve HbA1c'nin bağımsız öngördürücüler olduğu belirlendi. Bu 6 bağımsız değişkenden bir hastanın AKS olasılığını öngörmek için bir nomogram oluşturuldu. Nomogramda alınan toplam skor ne kadar yüksekse hastanın AKS olma ihtimalinin de o kadar yüksek olduğu görüldü. Nihai modelin AKS'yi öngörmedeki performansını gösteren alıcı çalışma karakteristiği (ROC) eğrisinin analizinde tüm bu değişkenlerin AKS'yi öngörmedeki doğruluk payı %85 olarak belirlendi. (eğri altındaki alan 0.855; %95 CI 0.839-0.953; p< 0.001). Sonuç: Bu çalışma sonucunda AKS hastalarında SNO ve tiyol düzeylerinin anlamlı derecede daha düşük saptanmasının nedeni artan oksidatif stres ve inflamasyona ikincil ortaya çıkan NO aşırı salınımına bağlı olabilir. Ayrıca, AKS tanısının bağımsız öngördürücüsü olduğu gösterilen SNO molekülü gelecekte AKS hastalarının tanı ve tedavi algoritmalarının geliştirilmesi konusunda ilham verici olabilir. Fakat bunun için daha geniş ölçekli ve randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, ST eleve miyokard enfarktüsü, non-ST eleve miyokard enfarktüsü, S-nitrozotiyol, tiyol, disülfit, NO

Akut koroner sendromDisülfitlerKalp hastalıkları+6
Mehmet Murat Yiğitbaşı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00

Related subjects