Nitric oxide

163 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Neonatal LPS uygulaması ve üremenin uzun vadeli programlanması: NOS ve Kaspaz-1 inhibisyonlarının rolü

Bu tez çalışmasında, neonatal dönemde bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) uygulanan sıçanlarda üremenin uzun vadeli programlanması incelenmiştir. Ayrıca, LPS'nin etkisine aracılık eden nitrik oksit (NOS) inhibitörü (L-NAME) ve kaspaz-1 inhibitörü (Q-Vd-OPh), neonatal dönemde LPS ile birlikte kullanılarak bu aracıların rollerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Bu amaçla, postnatal 7. günde dişi sıçan yavrularına salin, LPS (50 µg/kg), LPS (50 µg/kg)+ L-NAME (40 mg/kg) veya LPS (50 µg/kg)+ Q-Vd-OPh (1 mg/kg) enjeksiyonu yapılmış; prepubertal dönemde (postnatal 30. gün) de salin veya ikinci LPS enjeksiyonu (50 µg/kg) yapılarak oluşturulan stresin puberteye erişme (vajinal açılma), östrus sikluslarının düzeni (simir testi), sitokin üretimi (IL-1ß, TNF-?), ovaryumda foliküler gelişme ve E. coli'ye spesifik anti-LPS antikorlarının üretimi üzerine etkileri belirlenmiştir. Ortalama olarak postnatal 75. günde proöstrus fazında eter anestezisi yapılan sıçanların sağ ovaryumları ve kan numuneleri alınarak deney sonlandırılmıştır.Puberte, iki defa LPS uygulanan grupta gecikmiş fakat NOS ve interlökin (IL)-1ß inhibitörleri pubertenin gecikmesini engellemiştir. LPS enjeksiyonları primordiyal folikül rezervini azaltmış, NOS inhibitörü bu azalmayı önlerken, IL-1ß inhibitörünün bu azalmaya karşı koruyucu bir rolü belirlenememiştir. İki defa LPS enjeksiyonu yapılan tüm gruplarda LPS'ye karşı spesifik antikor yanıtı gözlenmiştir. Serum NO konsantrasyonları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Serum IL-1ß, tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-?) konsantrasyonları ise tespit edilebilir düzeyin altında bulunmuştur.Sonuçta, LPS uygulamalarının (1) puberteyi geciktirdiği, ovaryumdaki primordiyal folikül sayısını azalttığı ve kanda anti-LPS antikorlarını artırdığı tespit edilerek üremeyi uzun vadede programladığı ve (2) bu programlamada NO ve IL-1ß'nın önemli rollerinin bulunduğu görülmüştür.

ErgenlikKaspazlarLipopolisakkaritler+5
Tuba Tapan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Kuraklık stresine maruz bırakılan Triticum aestivum L.(buğday) çeşitlerinde sinyal iletiminde rol oynayan bazı biyomoleküllerin araştırılması

Bu çalışmada kuraklık stresine dayanıklı (Triticum aestivum L. Doğu-88) ve hassas (Triticum aestivum L. Yıldırım) buğday bitkisinde kuraklık stresi ve farklı konsantrasyonlarda dışsal uygulanan sodyum nitroprussid (SNP) ve hidrojen peroksidin (H2O2), kök ve yaprak dokularında nitrik oksit (NO) düzeyleri, nitrik oksit sentaz (NOS) aktiviteleri, siklik guanozin monofosfat (cGMP) düzeyleri, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) antioksidan enzim aktiviteleri, malondialdehit (MDA) içerikleri, toplam çözünebilir protein miktarları, hidrojen peroksit (H2O2) içerikleri ile oransal su içerikleri üzerine etkileri araştırılmıştır. Kuraklık stresi koşulunda yetiştirilen dayanıklı ve duyarlı buğday bitkisinde gerek antioksidan enzim aktiviteleri gerekse sinyal iletiminde rol aldığı varsayılan biyomoleküllerin işlevleri ile SNP ve H2O2 tarafından sinyal sisteminde oluşturulan olası değişikliklerin mekanizması deneysel sistem ile açıklanmaya çalışılmıştır.Çalışmada buğday bitkilerine polietilen glikol (PEG) uygulaması yapılarak kuraklık stresi oluşturulmuştur. Hoagland kültür çözeltisinde 15 gün yetiştirilen buğday bitkilerine 2. 4. ve 6. günlerde SNP ve H2O2 (10 ?M, 100 ?M, 1000 ?M) uygulamaları, kuraklık (PEG) uygulaması, kuraklık uygulamasıyla eş zamanlı olarak SNP (PEG+SNP) ve H2O2 (PEG+ H2O2) uygulamaları yapılmıştır. Kontrol grubu ise Hoagland kültür çözeltisinde büyütülmüştür.Çalışma sonucunda, Doğu-88 ve Yıldırım çeşitlerinin %10 kuraklık, değişik konsantrasyonlarda SNP ve H2O2 ile PEG+SNP ve PEG+H2O2 uygulanmış kök ve yaprak dokularında nitrik oksit (NO) düzeylerinin, nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitelerinin, siklik guanozin monofosfat (cGMP) düzeylerinin, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) antioksidan enzim aktivitelerinin, malondialdehit (MDA) içeriklerinin, toplam çözünebilir protein miktarlarının, hidrojen peroksit (H2O2) içerikleri ile oransal su içeriklerinin günlere ve uygulama gruplarına bağlı olarak farklılık gösterdiği saptanmıştır. Oransal su içeriği ve çözünebilir protein miktarları özellikle Yıldırım çeşidinde artış göstermiştir.Yaptığımız çalışma sonucunda elde ettiğimiz verilerden, bitkilerin kök ve yaprak dokularında stres şartlarına karşı oluşturulan sinyal iletiminin ve cevapların farklı olduğu görülmüştür. Çalışmamızda antioksidan enzim aktivitelerinin Yıldırım çeşidinde genel olarak arttığı, Doğu-88 çeşidinde ise azaldığı görülmektedir. Sinyal iletiminde rol oynadığı varsayılan NO, cGMP ve H2O2'nin her iki çeşitte genel olarak arttığı, Doğu-88'de daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Sinyal iletiminde ve antioksidan enzim aktiviteleri üzerinde H2O2'nin ve NO vericisi SNP'nin etkilerinin bulunduğu ve kuraklığa hassas buğday çeşidinde gözlenen artışlar hassas çeşidin stresten korunmasında rol oynadığı belirlenmiştir.

Hidrojen peroksitKuraklık stresiNitrik oksit+1
Oğuz Ayhan Kireçci
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Science
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması

Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1

EndotelinlerEpidermal büyüme faktörüGlütatyon+6
Ahmet Güngör
İnönü University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

L-name ile hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda fumaria officinalis ekstraktının kan basıncına etkisi

Bu çalışma, fumaria officinalis ekstraktının L-NAME ile hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda kan basıncına etkisini geniş bir perspektif içerisinde ortaya koymak amacıyla tasarlanmıştır. Çalışmada 42 adet, 10 haftalık Wistar-Albino erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar eşit sayıda 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 4 hafta süreyle %0.9 izotonik NaCl çözeltisi i.p. uygulandı. HT grubuna hipertansiyon oluşturmak amacıyla NOS enzimi inhibitörü olan L-NAME, 40 mg/kg dozda %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde 4 hafta süreyle i.p. uygulandı. HT +FUM150mg grubuna L-NAME 40 mg/kg dozda i.p. yolla 4 hafta süreyle ve son 2 hafta ilave olarak 150 mg/kg/gün dozda Fumaria officinalis ekstraktı %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla uygulanadı. HT +FUM300mg grubuna L-NAME 40 mg/kg dozda i.p. yolla 4 hafta süreyle ve son 2 hafta ilave olarak 300 mg/kg/gün dozda Fumaria officinalis ekstraktı %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla uygulandı. FUM150mg grubuna fumaria officinalis ekstraktı 150 mg/kg/gün olacak şekilde %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla 2 hafta boyunca uygulandı. FUM300mg grubuna Fumaria officinalis ekstraktı 300 mg/kg/gün olacak şekilde %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla 2 hafta boyunca uygulandı. Sıçanların 4. haftanın sonunda sistolik kan basıncı (SKB) değerleri ölçülerek kaydedildi. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. L-NAME ve fumaria officinalisin birlikte uygulandığı gruplarda SKB değerlerinin önemli ölçüde azaldığı görüldü. Fumaria grupları ve kontrol grubunda parametrelerde önemli bir değişim gözlenmedi. L-NAME grubu ile diğer gruplar arasında önemli ölçüde bir farklılık görüldü. Çalışmanın sonucu, Fumaria'nın 150 mg/kg ve 300 mg/kg dozlarının; L-NAME ile deneysel olarak hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda kan basıncını düşürdüğünü göstermektedir.

Fumaria L.Fumaria officinalisHipertansiyon+4
Sezgin Topçam
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında tiyol/disülfit, total oksidan seviyesi, total antioksidan seviyesi ve nitrik oksit düzeylerinin beyin omurilik sıvısında ve kanda karşılaştırılması; prospektif, kontrollü çalışma

Bu çalışmada anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında tiyol/disülfit, total oksidan seviyesi(TOS), total antioksidan seviyesi(TAS) ve nitrik oksit (NO) düzeyleri beyin omurilik sıvısında ve kanda eş zamanlı olarak ölçülmüş ve normal bireylerle kaşılaştırılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde yatmakta olan, yapılan tetkiklerde anevrizmatik subaraknoid kanama geçirmiş olup ilk 48 saat içerisinde opere edilen 38 hasta çalışma grubuna dahil edilmiştir. Bu hastalardan operasyon sırasında alınan beyin omurilik sıvısı(BOS) ve kan numuneleri çalışma grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubunu ise Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathanesinde diğer yönlerden ek hastalığı olmayan, spinal anestezi alarak opere olan hastalar oluşturmuş (n=40) ve spinal anestezi işlemi sırasında alınan kan ve BOS numuneleri çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmada her iki grup hastanın TAS, TOS, oksidatif stres indeksi (OSİ), doğal tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri, doğal tiyol/total tiyol oranı, dinamik disülfit/total tiyol oranı, dinamik disülfid/doğal tiyol oranları ile NO düzeyleri kan ve BOS numunelerinde ölçülerek karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında çalışma grubunda serumunda TAS'ın azaldığı (P=0.0143), TOS'un (P=0.6264) ve OSİ'nin anlamlı olarak değişmediği (P=0.8388) saptanmıştır. Çalışma grubunda doğal tiyol(P<0.0001) ve total tiyol(P=0.0014 ) düzeyleri düşerken, disülfid düzeyleri(P<0.0001) belirgin olarak artmıştır. Hasta serumunda doğal tiyol/total tiyol oranı azalırken(P<0.0001), dinamik disülfit/total tiyol oranı(P<0.0001) ve dinamik disülfid/doğal tiyol oranı(P<0.0001) belirgin olarak yükselmiştir. Hasta serum NO düzeyleri de anlamlı olarak artmıştır(P<0.0001). BOS'da ise ölçülen parametrelerin tamamında anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır(P>0.05). Çalışmamız bu parametrelerin eş zamanlı olarak kan ve BOS numunelerinde çalışılmış olması açısından özgündür. Sonuçta, hastaların serumunda oksidatif stresin ve NO düzeylerinin arttığı saptanmıştır. Subaraknoid kanama nedeni ile ortaya çıkan erken doku hasarın mekanizmasının anlaşılması ve buna bağlı gelişen diğer komplikasyonları önlemede oksidatif stres belirteçlerinin rolü hakkında literatüre katkıda bulunacağını umuyoruz.

AnevrizmaAntioksidanlarDisülfitler+7
Nebi Taş
Gaziantep University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İzole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında "shear stress" etkisi ile indüklenen NOS inhibitörlerine duyarlı ve duyarsız NO aktivitesinde Kaveolin-1' in modülatör rolü

Bu çalışmada izole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında shear stress ile indüklenen eNOS inhibitörlerine duyarlı ve duyarsız NO aktivitesinde kaveolin-1' in olası modülatör rolü araştırıldı.Mezenterik damar yatağının basıncı kümülatif fenilefrin uygulamalarıyla konsantrasyona bağımlı şekilde arttırıldı, dokuların bir kaveol deplesanı olan Metil-ß-siklodekstrin (MßCD) ile ön muamelesi fenilefrine bağlı basınç artışlarını kontrole göre güçlendirdi. Bu dokularda elektron mikroskopu ile yapılan ölçümlerde kaveol sayısının kontrole göre azaldığı gözlenirken, mikroelisa yöntemiyle yapılan incelemelerde nitrik oksid sentaz (NOS) miktarının arttığı gözlendi. ?1 adrenoseptör agonisti fenilefrin, NOS inhibitörleri Nw-nitro-L-arjinin (L-NA) ve Nw-nitro-L-arjinin metil ester (L-NAME) varlığında veya endotel yokluğunda perfüzyon basıncını kontrole göre daha güçlü bir şekilde arttırdı. MßCD ile ön muamele edilmiş dokularda L-NA veya L-NAME varlığında kasılmaları, sadece MßCD ile muamele edilenlerle karşılaştırıldığında, daha büyüktü. Endotelyumsuz dokuların MßCD ile ön muamelesi ise bu kasılmaları azalttı.MßCD ile ön muamele edilmiş dokularda, tek doz fenilefrinle oluşturulan submaksimal basınç üzerinde NOS inhibitörleri ve onların varlığında hidroksikobalamin (HK) nin birlikte uygulamasına bağlı gelişen ilave artışların, MßCD uygulanmamış olanlara göre anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü.Bu bulgular, 1) izole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında, fenilefrinle oluşturulan vazokonstriksiyona bağlı olarak sentez ve salınımı uyarılan NO' nun NOS inhibisyonuna duyarlı ve duyarsız olmak üzere iki ayrı bileşeninin olduğunu, 2) bu bileşenlerin, damar yatağının kasılma ve buna bağlı gelişen basınç artışlarının modülasyonunda önemli bir role sahip olabileceğini, 3) bu modulasyonun kolesterolden zengin membran kaveollerini de içerdiğini, 4) bu yapıların bir kolesterol deplesanı olan bu MßCD tarafından bütünlüğünün bozulmasının fenilefrine bağlı basınç artışlarını güçlendirdiğini, 5) basınç artışlarındaki bu büyümenin kaveolle birlikte, bu yapıda yerleşik, NOS enzim düzeylerindeki azalmadan kaynaklanabileceğini ve 6) kaveol düzeylerindeki bu azalmanın NOS inhibisyonuna hem duyarlı hem de duyarsız NO etkisine paralel olduğunu telkin etmektedir.

EndotelyumKaveolinNitrik oksit+2
Özlem Yorulmaz Özü
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnhalan allerjenlere duyarlı allerjik astımlı çocuklarda exhale nitrik oksit düzeyinin mevsimsel değişimi

Amaç: Bu çalışmada inhale izole mantar duyarlılığı olan astımlı çocuklardadokuz ay boyunca aylık intervallerle exhale nitrik oksit düzeyini ölçerek, mevsimseldeğişimini ve semptomlarla ilişkisini inceledik. Böylece hastaların semptomlarındakötüleşmeyi ve atakları önceden öngörebilmeyi hedefledik.Gereç ve yöntem: Çalışmaya izole mantar duyarlılığı olan 15 astımlı hasta ileyaş ve cinsiyet olarak birebir eşleştirilmiş 15 sağlıklı, non-atopik çocuk kontrol grubuolarak alındı. Hastalar 7-18 yaş arasında olup, ortalaması 9,4±2,7 yıl olarak hesaplandı.Hasta gruptaki çocukların %93'ü hafif şiddette astım vakasıydı. Hastalar 9 ay süre ileayda bir kez kontrole çağrıldı ve semptom skoru, semptom medikasyon skoru, solunumtestleri, exhale NO düzeyleri, sistemik muayeneleri, geçirilen ÜSYE/ ASYE sayısı, ataksayısı, acile başvuru sayısı, gece uyandıran astım nöbetleri ve okul devamsızlığıdeğerlendirildi. Çevresel faktörler olarak mantar spor sayımları ve nem oranlarıkaydedildi.Bulgular: Exhale nitrik oksit düzeyi astımlı grupta kontrol grubuna göreistatistiksel olarak yüksek bulundu(p=0.009). NO ölçümleri mevsimlere göreincelendiğinde, ilkbahar ve yaz aylarında daha yüksekti(p=0.021 , p=0.002). Hastagrubunun nitrik oksit ölçümleri ile semptom skoru, atak sayısı ve nem oranı arasındaanlamlı korelasyonlar saptandı(p<0.01, p=0.038 , p=0.046 , p=0.006). Exhale NOdüzeyi ve FEV1 ölçümleri karşılaştırıldığında anlamlı bir ilişki bulunamadı(p>0.05).ÜSYE/ASYE geçirme sıklıkları ile NO düzeyleri korele edildiğinde anlamlıbulunmadı(p>0.05). Atmosferdeki mantar spor sayımı ile NO ölçümlerikarşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamadı.(p=0.76 ,p=0.87) Çalışmamızda astımlı hastalarda acile başvuru, gece uyandıran astım nöbeti veokul devamsızlığı sayıları ile NO ölçümleri arasında bir ilişki saptanamadı.(p>0.05)Sonuç: NO, astımlı hastalarda normal populasyona göre daha yüksek olması veatak dönemlerinde artması nedeniyle bir inflamasyon parametresi olarak öneminikorumaktadır. Çalışmamızda ilkbahar ve yaz aylarında yükselen NO'in aynıdönemlerde artan mantar sporları ile ilişkisini gösteremedik. Vejetatif mantar sayısınısayabilmek için uçuşan sporları airtrap yöntemiyle ölçmek yerine agarjel besiyerindeüretmenin de bu çelişkiyi aydınlatabileceğini düşündük.

AlerjenlerAstımHipersensitivite+4
Sibel Acembekiroğlu
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmün tiroiditli hastalarda serum adropin, vasküler endotelyal büyüme faktörü, C1q/tümör nekroz faktör ilişkili protein 9, yüksek duyarlıklı C-reaktif protein ve nitrik oksit düzeyleri

Hashimoto tiroiditi (HT) ve Graves hastalığı (GH) en sık görülen otoimmün hastalıklardır. Son zamanlarda yeni çalışmalarda immün sistemin endotelyal disfonksiyon ve ateroskleroz patogenezinde önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Adropin yeni keşfedilmiş bir peptid olup enerji homeostazı ve endotel fonksiyonlarının regülasyonu ile ilişkilidir. C1q/tümör nekroz faktör ilişkili protein 9 (CTRP9) özgün bir adipokin olup immünmodülatör ve vasküler etkileri vardır. Bu çalışmada, otoimmün tiroid hastalıkları (OİTH) ile adropin, CTRP9, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α), nitrik oksit (NO), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği'nde takip edilen 35 GH'li hastayı, 35 HT'li hastayı ve 35 sağlıklı kişiyi inceledik. Tüm hastalarda ve kontrol grubunda biyokimyasal ve hormonal parametreler değerlendirildi. Adropin, CTRP9, TNF-α, NO ve VEGF analizleri immünoassay kitlerle çalışıldı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, lipid profilleri ve tiroid hormon seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Serum adropin ve hs-CRP düzeyleri GH'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna oranla anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p=0,036 ve p=0,004). HT'li hastalarda adropin seviyeleri kontrol grubuna oranla yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. GH ve HT gruplarında serum CTRP9, NO, VEGF ve TNF-α düzeyleri sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,05). Elde ettiğimiz veriler TNF-α, VEGF, CTRP9 ve NO seviyelerinin HT ve GH olanlarda anlamlı olarak yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar her iki hasta grubunda otoimmün tiroidite bağlı oluşan sistemik kronik inflamasyon varlığının endotelyal disfonksiyon gelişimine katkısı olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca endotelyal disfonksiyon ve ateroskleroz gelişiminde geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak NO, TNF-α, VEGF ve CTRP9, OİTH'de takip ve prognoz değerlendirmesi açısından kullanılabilecek parametrelerdir. Adropin düzeylerindeki artış otoimmünite ile ilişkili olabilir ve OİTH değerlendirmesinde yararlı olabilir. Ancak OİTH ile adropin ve CTRP9 arasındaki etkileşim mekanizmasını tespit edecek başka çalışmalara ihtiyaç vardır.

AdropinC reaktif proteinGraves hastalığı+7
Esra Ülker
Gaziantep University
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Sigara dumanı maruziyetine bağlı damar hasarının moleküler temeli ve yeni tedavi yaklaşımı: Alfa-linolenik asit

Sigara dumanı maruziyeti damar hasarına neden olmaktadır. Ve bu hasarın mekanizması moleküler düzeyde yeterince aydınlatılmamıştır. Bundan dolayı şimdiki çalışmada farelerde antiinflamatuar etkisi olduğu bilinen ve doğal olarak gıdalarda bulunan alfa-linolenik asid'in sigara dumanı maruziyeti ile oluşan damar hasarını önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler çeşitli gruplara ayrıldı: Kontrol (duman varlığında ve yokluğunda), alfa-linolenik asit (duman varlığında ve yokluğunda) grupları oluşturuldu. Bu gruplara ayrı ayrı 2 ay boyunca (haftada 5 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. 2 ay sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek torasik aortları izole edildi. İzole edilen torasik aortların bir bölümü endotel fonksiyonlarını değerlendirmek için organ banyosuna asıldı. Daha sonra dokular fenilefrin ile kastırılıp asetilkolin ile gevşetildi. Alfa-linolenik asit uygulaması asetilkolin gevşemelerini artırdı. Duman uygulaması gevşeme yanıtlarını azaltırken duman ile birlikte Alfa-linolenik asit uygulaması bu azalmayı geri çevirdi. Düz kas fonksiyonlarını değerlerlendirmek için ise KCl ile kastırıldıktan sonra papaverine verdiği gevşeme yanıtları ölçüldü. Sigara dumanı, alfa-linolenik asit ve indometazin uygulaması papaverin ile oluşturulan gevşeme yanıtlarını değiştirmedi. Torasik aortların bir bölümü de nitrik oksid sentaz, fosfolipaz A2 ve siklooksijenaz enzimlerinin düzeyleri belirlemek için kullanıldı. Sigara dumanı siklooksijenaz-2 ve fosfolipaz A2 enziminin miktarında artışa neden oldu. Alfa-linolenik asit bu artışı azalttı. Sigara dumanı endotelyal nitrik oksit sentaz enziminin miktarında azalmaya neden oldu ancak bu azalma anlamlı bulunmadı. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyeti kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olduğu ve alfa-linolenik asit içerikli besin kullanımının bu hastalıkların riskini azaltabileceğini göstermiştir.

AortFarelerFosfolipazlar A+7
Halil Mahir Kaplan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde oluşturulan deneysel nöropatik ağrıya karşı tramadol ve agmatinin etkilerinde nitrerjik sistemin rolü

Yaşam kalitesini belirgin olarak düşüren nöropatik ağrının tedavisinde antikonvülsanlar, antidepresanlar, lokal anestezikler, NMDA antagonistleri, sodyum kanal blokörleri, narkotik analjezikler gibi çeşitli ilaçlar kullanılmakla birlikte alternatif tedaviler üzerine de yoğun olarak çalışılmaktadır. Üzerinde çalışılan ilaçlardan birisi olan tramadol?un, nöropatik ağrı semptomlarını azalttığı bildirilmiştir. Santral sinir sisteminde yeni bir nöromediyatör olarak bilinen agmatin?in ise deneysel akut ve kronik ağrı çalışmalarında antinosiseptif etkileri bildirilmiştir. Bu tez çalışmasında siyatik sinir parsiyel sıkı ligasyonu ile oluşturulan nöropatik ağrı modelinde tramadol ve agmatinin tek ve kombine kullanıldıklarında antiallodinik etkileri ile bu etkilerde nitrerjik sistemin rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Balb/c türü erkek farelerde anestezi altında sağ siyatik sinir bağlanarak nöropati oluşturuldu. Naive, sham, NP kontrol ve NP + İlaç grupları oluşturuldu. Nöropatik ağrı, soğuk allodini (cold-plate) yöntemi ile siyatik sinir ligasyonundan iki hafta sonra test edildi. Tramadol ve agmatin?in antiallodinik etkileri incelendi. Bu etkilerde nitrerjik sistemin rolünü araştırmak üzere nitrik oksid prekürsörü L-arjinin (LA), nitrik oksid sentaz inhibitörleri L-NAME, L-NMMA ve 7-NI kullanıldı. Son olarak tramadol ve agmatin kombinasyonunun antiallodinik etkisi incelendi. Deneylerin sonuçlarına göre tramadol ve agmatin nöropati oluşturulan farelerde cold-plate latensini uzatarak antiallodinik etki oluşturdu. LA her iki ilacın antiallodinik etkisini değiştirmedi. Uygulanan üç NOS inhibitörü tramadol?un antiallodinik etkisini artırırken, agmatinin etkisini ise sadece L-NAME artırdı. Kombine uygulanan tramadol ve agmatin, tek başlarına göstermiş olduklarından daha yüksek bir antiallodinik etki gösterdiler. Bulgularımıza göre tramadol ve agmatin?in nöropatik ağrıda ümit veren bileşikler olduğu ve iki bileşiğin kombine kullanımının daha etkili olacağı söylenebilir. Bu maddelerin antiallodinik etkilerinde NOS inhibisyonunun rolü farklı derecelerdedir ve etkilerinde sadece NOS inhibisyonu değil, farklı mekanizmalar da rol oynayabilir.

AgmatineAnaljeziklerAğrı+5
Soner Mete
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların beyin dokusunda nitrozatif stres üzerine propolisin etkisinin araştırılması

Nour ALAFANDI Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Seyithan TAYSI Ağutos 2017, 77 sayfa Bu araştırmada, iyonize radyasyon sonucu oluşan nitrozatif stres üzerine propolisin koruyucu etkilerinin olup olmadığını araştırmaya amaçladık. Çalışmada 36 adet sıçan kullanıldı. İki kontrol grubu, radyoterapi (R) ve propolis + R grubu olarak 4 alt gruba bölündü. Kontrol grupları hariç diğer gruplara bir sefere mahsus 5 Gy'lik tek doz radyoterapi uygulandı. Propolisin etkinliğini tespit etmek için sıçan beyin dokusunda biyokimyasal parametreler spektrofotometre yöntemiyle ölçüldü. Yapılan çalışma neticesinde radyoterapi grubunda yer alan sıçanlardan alınan beyin dokusunda nitrik oksit (NO•), nitrik oksit sentaz (NOS) ve peroksinitrit (ONOO-) değerlerinin propolis+R grubundan anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuçlar propolisin radyasyonun oluşturduğu nitrozatif stresin olumsuz etkilerine karşı koruyucu etkiye sahip olduğu iyonize radyasyonun zararlı etkilerine karşı propolis gibi antioksidan maddelerin kullanılmasının yararlı sonuçlar sağlayacağı söylenebilir. Anahtar sözcükler: Radyasyon, Propolis, Nitrik oksit, Nitrik oksit sentaz, Peroksinitrit

BeyinNitrik oksitPeroksinitrit+4
Nour Alafandı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Karbonmonoksit zehirlenmesi olan hastalarda nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının araştırılması

Akut karbon monoksit (CO) zehirlenmesi erken ve geç dönemde gerçekleşen olumsuz etkileri sebebiyle ölümle sonuçlanabilen zehirlenmelerde ilk sırada yer alır. CO'e maruz kalınan süre, ortamdaki CO konsantrasyonu, solunan hava miktarı, bireyin sağlık durumu ve kendine özgü metabolizması akut CO zehirlenmesinin derecesini belirler. Bu çalışmada CO zehirlenmesi olan hastaların serumlarında nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi, nitrik oksit (NO ● ), peroksinitrit (ONOO – ) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmeyi amaçladık. Çalışmaya 36 hasta ve 20 sağlıklı kişi dahil edildi. NOS, NO ● , ONOO – ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) sonuçları değerlendirildiğinde tedavi öncesi ve sonrası değerler kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ölçülen tüm parametrelerde, tedavi öncesi değerleri tedavi sonrası değerlerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek idi. Sonuçlarımız CO zehirlenmesinde nitrozatif stresin ve oksidatif DNA hasarının arttığını ve uygulanan tedavinin yanında uygun antioksidan maddelerin ilavesinin faydalı olacağını göstermektedir.

8-hidroksi deoksiguanozinDNA hasarıKarbonmonoksit+4
Fatma Mıdık Ertosun
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Sigara dumanı maruziyetinin fare uterusundaki etkisi ve kantaron ekstresinin koruyucu rolü

ÖZET Sigara Dumanı Maruziyetinin Fare Uterusundaki Etkisi ve Kantaron Ekstresinin Koruyucu Rolü Sigara dumanı maruziyeti birçok dokuda çeşitli etkilerle hasara neden olmaktadır. Ayrıca enflamatuar süreçleri arttırarak hemen hemen tüm insan dokularında patolojik durumlara yol açtığı bilinmektedir. Sigara kullanımı insan gebelikleri ve üreme fonksiyonları üzerine de olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Sigara ilişkili hasarın mekanizması yeterince aydınlatılamamıştır. Biz çalışmamızda sigara dumanının fare myometriyumu üzerindeki olası etkilerini enflamatuar süreçlerde rol oynayan enzim yolakları aracılığıyla göstermeye çalıştık. Ayrıca bu çalışma ile çeşitli dokularda antienflamatuar etkisi olduğu gösterilmiş ve doğada yetişen sarı kantaron bitkisinin sigara dumanı maruziyeti ile oluşması beklenen myometrial enflamatuar yanıtı önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler üç gruba ayrıldı: Kontrol (duman yokluğunda), sigara dumanı grubu ve kantaron grubu(duman varlığında). Bu gruplara ayrı ayrı sekiz hafta boyunca (haftada 6 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. Sekiz hafta sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek uterusları izole edildi. İzole edilen fare uteruslarından hazırlanan homojenatlar ELISA tekniği ile enflamatuar cevaplar açısından değerlendirildi. Enflamatuar kaskadın önemli yolağı olan siklooksigenaz 2 ve sitozolik fosfolipaz A2 ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz enzim düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenerek enflamatuar yanıtta oluşan değişiklikler değerlendirildi. Sonuçta sigara dumanı maruziyeti ile oluşturulan durumda adı geçen her üç enzim aktivitesinde de istatistiksel anlamlı oranda artış olduğu gözlendi. Duman uygulaması myometrial dokuda enflamatuar süreçlerin ana belirleyici yolaklarında kritik öneme sahip enzim düzeylerinde belirgin artışa yol açtığı gösterildi. Ayrıca sigara dumanı ve kantaron uygulanan grupta ise enflamatuar enzim ekspresyonlarındaki artışın istatistiksel anlamlı düzeyde inhibe edildiği gösterildi. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyetinin fare uterus myometriyumunda enflamatuar cevabı artırdığı ve sarı kantaron ekstresinin ise bu etkiyi geri çevirdiği göstermiştir. Sigara kullanımı ile insanlarda erken doğum ve prematür bebek doğumlarında artış olduğu bilinmektedir. Sigara dumanının bu olumsuz etkilere yol açmasında myometrial dokuda enflamatuar cevabı artırmasının rolü olması mümkündür. Bizim çalışmamızdaki bulgular insan gebeliğinde gözlenen sigara kaynaklı olumsuz sonuçların altta yatan mekanizmalarına ışık tutabilecek veriler sağlamaktadır. Kantaron bitkisinin bu süreçte koruyucu rolü olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle sigara ilişkili üreme ve gebelik süreçlerinde myometrial dokuda gözlenen patofizyolojik mekanizmaların önemi ileri çalışmalarla tanımlanmalı ve kantaron ekstresinden ayrıştırılacak aktif bileşenlerle bu bitkinin koruyucu rolünün önemi aydınlatılmalıdır.

FarelerFosfolipazlar ANitrik oksit+6
Erhan Şimşek
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatitli hastalarda INOS geni Rs2297518 polimorfizmi bir risk faktörü mü?

Amaç: Akut pankreatit genellikle hafif seyretmesine rağmen hastaların %15-20'sinde şiddetli seyretmektedir. Etyolojisindeki nedenleri ağırlıklı olarak safra kesesi taşları ve alkoldür. Patogenezi net aydınlatılamamıştır. Nitrik Oksit Sentetaz geni ekspresyonu sonucu oluşan Nitrik Oksit inflamatuvar olaylarda önemli bir role sahiptir. Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni polimorfizmi farklı ırklarda farklı hastalıklarla ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı akut pankreatit ve Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni rs2297518 polimorfizmi arasındaki ilişkiyi ve akut pankreatitte risk faktörü olup olmadığını araştırmaktı. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde vaka-kontrol çalışması olarak 99 akut pankreatitli hasta ve 99 sağlıklı bireyde Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz gen polimorfizmi real time polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile araştırıldı. Bulgular: Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni rs2297518 polimorfizmi A allel veya AA genotip taşıyan hastalar G alel veya GG taşıyan hastalar ile kıyaslandığında daha yüksek akut pankreatit riskine sahipti, fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (P=0.06, OR=1.57 %95 (0.98-2.50) ve P=0.08, OR=2.96 %95 (0.88-9.98)). Ayrıca erkeklerde A allelini taşıyanlar anlamlı bir akut pankreatit riskine sahipti (OR =2.41; 95% 1.07-5.41, P=0.03). Ek olarak, AA genotipi taşıyan bireylerde PDW değeri diğer genotipleri taşıyanlara göre daha düşük olarak saptandı (P=0.03). Sonuç: Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni rs2297518 polimorfizmi A alleli ve AA genotipi akut pankreatit riskini arttırmaktadır. Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni rs2297518 polimorfizmi ile akut pankreatit arasındaki ilişkinin aydınlatılması için bağımsız çalışmaların yapılması gerekmektedir.

GenlerNitrik oksitNitrik oksit+5
Nurettin Ay
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektrokonvulsif tedavinin depresif bozukluk tanılı hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı ile ilişkisi

Amaç: Depresif Bozukluklar toplumda yaygın görülen ve yeti yitimine neden olan psikiyatrik bozukluklardandır. Bu çalışmada nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının depresif bozuklukla ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Ayrıca çalışmanın bir diğer amacı, depresif bozukluk tedavisinde uygulanan EKT'nin nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza DSM-5 tanı kriterlerine göre depresif bozukluk tanılı hastalar (60 MDB, 30 Bipolar bozukluk depresif dönem) ile 30 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Depresif Bozukluk tanılı hastalar tedavi öncesi ve sonrası Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD) ve Klinik Global İzlem (KGİ) ölçeği ile takip edilmiştir. Çalışmada ilk olarak Depresif bozukluk tanılı hastaların tedavi öncesi serum NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Sonrasında ise Depresif bozukluk tanılı hastalar EKT ve ilaç tedavisi sonrası NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırılmıştır. Bakılan serum NO, NOS, Peroksinitrit spektrofotometreyle, 8-OHdG ise ELİSA tekniği ile ölçülmüştür. Bulgular: Depresif Bozukluk tanılı hasta grubunda NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.003, p=0.020). EKT uygulanan depresif bozukluk hasta grubunda EKT öncesine göre NO, NOS değerlerinde EKT sonrasında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edilmiştir (sırasıyla p<0.001, p=0.015 ). EKT sonrası bakılan 8-OHdG de ise EKT öncesine göre anlamlı artış olduğu gösterilmiştir (p=0.001). İlaç tedavisi sonrası sadece NOS değerlerinde ilaç tedavisi öncesine göre anlamlı artış saptanmıştır. İlaç ve EKT uygulanan gruplar arasında NOS ve 8-OHdG değişiminde anlamlı farklılık gösterilmiştir (sırasıyla p=0.001, p=0.009). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla EKT uygulanan hastalarda tedavi öncesi ve sonrası Nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızın verileri, EKT'nin Nitrozatif stres düzeylerinde azalmaya, oksidatif DNA hasarında ise artışa neden olabileceğini düşündürtmektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: EKT, Nitrozatif stres, Oksidatif DNA hasarı, 8-hidroksi2′-deoksiguanozin.

8-hidroksi deoksiguanozinDNA hasarıDepresif bozukluk+4
Elif Karayağmurlu
Gaziantep University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik kan hastalıklarında görülen eritrosit osmotik frajilitesi değişiklikleri

Amaç: Eritrositlerde artan membran rijiditesi, azalan deformabilite ve hemoliz oksidatif hasarın bir sonucudur. Literatürde homozigotik beta talasemili ve demir eksikliği anemisinde oksidan/antioksidan sistem ve eritrosit osmotik frajilitesi arasındaki ilişkiyi gösteren sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda anemi tanısı konmuş hasta grubu ile sağlıklı bireylerden oluşturulan kontrol grubunda oksidatif hasar belirteci olan Nitrik oksit (NO) plazmada, antioksidan sistemin en önemli bileşenleri olan süperoksit dismutaz (SOD) enzimi ise eritrositlerde belirlenerek, aralarındaki ilişkiyi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Hematoloji Polikliniğine anemi nedeniyle başvuran 3 ayrı grup kan örneğiyle ve kontrol grubuyla yapıldı. Kontrol grubu (n=15), Demir eksikliği anemisi grubu (n=15), B 12 Vitamini eksikliği grubu (n=15), Talasami minör grubu (n=15). Bulgular: Özellikle talasemi hasta grubunda artan osmotik frajilite ve artan NO düzeyi saptanmış olup; bu hasta grubunda ortaya çıkan oksidatif stres ve lipid peroksidasyonunun bir sonucu olarak hemolitik anemiye neden olduğu düşünülmektedir. Sonuçlar: Çalışmamızın sonuçları gereğince; oksidatif stres araştırması için anemili olgularda yapılan çalışmaların tanısı yeni konulmuş ve henüz tedaviye başlanılmamış hasta grubunda yapılmasının, hem osmotik frajilite sonuçları, hemde oksidan/antioksidan sistem parametreleri açısından daha sağlıklı sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.

AnemiAntioksidanlarEritrositler+5
Derya Aşçı
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nodal diffüz büyük B hücreli lenfoma, NOS''larda mikroçevre ve kontrol noktası blokajı ilişkili moleküllerin (PD-1, PD-l1, CTLA-4, CD163 ve CD14) prognoza etkisi

Amaç: Diffüz büyük B hücreli lenfomalarda (DBBHL) tümör mikroçevresi ve kontrol noktası blokajı ilişkili moleküllerden olan programlanmış hücre ölümü 1 (PD-1), programlanmış hücre ölümü ligand 1 (PD-L1), sitotoksik T lenfosit-ilişkili antijen 4 (CTLA-4), CD163 ve CD14'ün ekspresyonunun saptanması, bu verilerle hastaların prognostik verilerinin karşılaştırılarak bu belirteçlerin DBBHL olgularında prognozu öngörüp göremeyeceğinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 1998-2017 yılları arasında tanı alan, tanı anında bilinen ekstranodal tutulumu bulunmayan toplam 52 nodal DBBHL, başka türlü sınıflandırılamayan (DBBHL, NOS) olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgulardan 44'ünde klinik prognostik verilere ulaşılmıştır. İmmunohistokimyasal yöntemle PD-1, PD-L1, CD163, CD14 ve CTLA-4 çalışılmış, CTLA-4 ile sağlıklı boyanma elde edilememesi nedeniyle bu belirteç çalışmadan çıkarılmıştır. Elde edilen sonuçların birbirleriyle ve klinik ve laboratuvar prognostik belirteçlerle ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: PD-1 ekspresyonu <5 pozitif hücre/BBA olan olguların daha düşük genel sağ kalıma sahip oldukları gözlenmiştir (p=0,005). PD-L1, CD163 ve CD14 ile sağ kalım arasında ise anlamlı ilişki saptanmamıştır. PD-L1 ve CD14 boyanma oranlarının non-GCB subtipinde GCB subtipine göre daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, >60 yaş, ECOG performans skoru ≥2, evre IV hastalık, yüksek IPI skoru (3-5), LDH yüksekliği, düşük albumin düzeyi, düşük hemoglobin düzeyi, düşük periferik kan lenfosit sayısı, yüksek periferik kan nötrofil/lenfosit oranı, yüksek periferik kan platelet/lenfosit oranı, MYC ≥%40 olan olguların genel sağ kalımlarının daha kötü olduğu saptanmıştır. Sonuç: Son yıllarda kontrol noktası ilişkili moleküller ve tümör mikroçevresinin DBBHL, NOS'larda prognoza etkisi araştırmalara konu olmaktadır. Çalışmamızda DBBHL, NOS'larda tümörü infiltre eden PD-1 pozitif lenfosit (TİL) sayısı düşük olan olguların düşük sağ kalım oranlarına sahip oldukları ve PD-1 pozitif TİL sayısının prognozu öngörmede yararlı bir gösterge olabileceği sonucuna varılmıştır. Buna karşın PD-L1, CD163 ve CD14 ile sağ kalım arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. DBBHL, NOS'un heterojen bir lenfoma grubu olduğu göz önüne alındığında, daha kesin sonuçlar elde edilebilmesi için geniş serilerde yapılacak yeni çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, tümör mikroçevresi, PD-1, PD-L1, CD163, CD14

Antijenler-CDB lenfositleriLenfoma-büyük B-hücreli-yaygın+5
Ömer Atmış
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk hastalarda inflamasyon-neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit(NO) düzeyleri

Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluğun altında yatan biyolojik mekanizmalar hala yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya obsesif kompulsif bozukluğu olan (ilaç kullanmayan) 29 hasta ile 28 sağlıklı kontrol alındı. Serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeyleri ELİSA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: OKB tanılı adölesanlar ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar incelendiğinde; OKB grubunda kontrol grubuna göre serum TGF-beta1 (p=0,002) ve Tetrahidrobiopterin (p=0,001) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, Neopterin (p=0,021), ve Nitrik Oksit (p=0,013) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlar, inflamatuar sitokinlerin ve neopterin, tetrahidrobiopterin, NO düzeylerinin obsesif kompulsif bozukluğun patofizyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu ilişkinin aydınlatılması için adolesan yaş grubu ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, adölesan, inflamasyon, Sitokin, TGF-beta1, Neopterin, Tetrahidrobiopterin, Nitrik Oksit

BiopterinErgenlerNeopterine+6
Yekta Özkan
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluk tanılı ergenlerde inflamasyon ile ilişkili neopterin- tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit düzeyleri

Amaç: Major depresif bozukluğun patofizyolojisine katkıda bulunan biyolojik mekanizmalar ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır ve yapılmaktadır ve MDB'nin patofizyolojisi hala net değildir. Bizim araştırmamızda major depresif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin neopterin-tetrahdirobiopterin yolağındaki serum neopterin, tetrahdirobiopterin, serotonin, triptofan, NO düzeyleri ve bu yolağı uyardığı düşünülen IL-2 düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca neopterin yolağı ve sitokin ilişkisi değerlendirilecektir. Yöntem: Çalışmaya major depresif bozukluğu olan ve psikotrop ilaç kullanmayan 40 hasta ile 37 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Serum neopterin, tetrahidrobiopterin, serotonin, triptofan, NO, IL-2 düzeyleri ELİSA (enzymelinked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçülmüştür. Bulgular: Araştırmamızda MDB ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar sonucunda; neopterin düzeyinin depresyonu olan hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşük olduğu (p<0,001); IL-2 düzeyi MDB'li hastalarda kontrollere kıyasla düşük olduğu fakat istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı (p değeri istatistiksel olarak anlamlı duruma oldukça yakındır. p=0,051), tetrahidrobiopterin düzeyinin MDB grubunda sağlıklı kontrollere göre düşük olduğu (p=0,042), serotonin (p=0,403), triptofan (p=0,062) ve NO (p=0,617) düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadığı saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlara bakıldığında ergenlerde depresyonun patofizyolojisinde neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı rol almıyor gibi görünmektedir. Bulgular ergen depresyonu ile HPA aksının ilişkisini destekler niteliktedir. Ergenlerdeki depresyon patofizyolojisinin aydınlatılması için hem neopterin-tetrahdirobiopterin hem de HPA aksı ile depresyon ilişkisi ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: neopterin, serotonin, sitokin, inflamasyon, NO, depresyon

Depresif bozukluk-majörDepresyonErgenler+7
Özge Gözaçanlar Özkan
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel polikistik over sendromu modelinde klomifen sitrat ve antioksidan uygulamasının endometriumdaki oksidatif durum ve östrojen reseptörü üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmamızın amacı polikistik over sendromunda görülen oksidatif stresin (OS) ovulasyon indüksiyonu (Oİ) amacı ile kullanılan klomifen sitrat (KS) tedavisi ile artıp artmadığını ve olası artış üzerine anti-oksidan E vitamini uygulamasının etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada her grupta 7 adet olmak üzere toplam 4 grup, 28 tane, genç, erişkin, ortalama 200-250 gr ağırlığında hiç gebe kalmamış Wistar Albino sıçan kullanılacaktır. Gruplar deneysel polikistik over sendromu (grup I), deneysel polikistik over sendromu KS ile ovulasyon indüksiyonu yapılan grup (grup II), deneysel polikistik over sendromu ve KS ile ovulasyon indüksiyonu yapılan ve E vitamini verilen grup (grup III) ve herhangi bir ilaç verilmeyecek olan kontrol grubu (grup IV) olacak şekilde planlanmıştır. Sıçanlar 12 saat aydınlık ve karanlık ortamda serbest su ve hazır kuru gıda erişiminde barındırılacaktır. Deneysel polikistik over sendromu oluşturmak için grup I, II ve III?teki her sıçana bir defa yağda çözünmüş 4 mg estradiol valerat (EV) intramüsküler olarak uygulanacak ve injeksiyondan 30 gün sonra deneysel polikistik over sendromu oluşmuş kabul edilecektir. Grup II ve III?teki her sıçana klomifen sitrat injeksiyon ile 10 mg/kg tek doz verilecektir . Grup III?e KS ile birlikte , 21 gün süre ile E vitamini 100 mg/kg dozunda intraperitoneal enjeksyon şeklinde verilecektir. Sıçanlar 52.gün anestezi altında (Ketamin HCl 80 mg/kg ve Xylazine 5 mg/kg ) servikal dislokasyon yoluyla feda edilecek ve histolojik doku takibi için uterin boynuzlar alınacaktır. Bulgular: İmmünohistokimyasal değerlendirmede grup I ve grup II?de grup IV?e göre, ER? ve ERß reseptör konsantrasyonları düşük, SOD ve iNOS seviyesi yüksek, eNOS seviyesi azalmış tespit edildi. Grup III?de ise E vitamini desteği ile ER? ve ERß reseptör konsantrasyonları arttı, SOD ve iNOS seviyeleri azaldı, eNOS seviyesinde anlamlı olmayan bir artış görüldü. Sonuç: Gerek deneysel PKOS modelinde gerekse KS tedavisinde oluşan OS, implantasyonda rol oynayan reseptörleri ve endometriyal kan akımını olumsuz etkiler ve bu olumsuz süreç anti-oksidan E vitamini ile geri dönebilir. Özellikle PKOS olgularında KS ile yapılan ovulasyon indüksyonunda elde edilen düşük gebelik oranları, anti-oksidan tedavi ile düzelebilir. Anahtar Kelimeler: PKOS, oksidatif stres, implantasyon, anti-oksidan, E vitamini, eNOS, iNOS

AntioksidanlarClomiphenEndometriyum+6
Şerife Dikayak
Manisa Celal Bayar University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Bor stresine maruz kalmış buğday bitkisine eksojen nitrik oksit (NO) ilavesinin fizyolojik etkilerinin incelenmesi

Türkiye, özellikle Batı Anadolu Bölgesi, dünyadaki Bor (B) rezervlerinin % 61'ine sahiptir ve bu bölgedeki B toksisitesi tarım alanlarını etkileyen önemli bir problemdir. Türkiye'de önemli bir tarım ürünü olan buğday da bu bölgelerde yetişmekte ve B toksisitesinden oldukça etkilenmektedir. Nitrik oksit (NO), bitki büyümesi, gelişmesi ve farklı hücre içi süreçlerde rol alan önemli bir sinyal molekülüdür. Bu tez çalışmasında, 10 mM B stresi uygulanan Bezostoya (B hassas) ve Kutluk 94 (B dayanıklı) buğday türlerine farklı konsantrasyonlarda Sodyum Nitroprussid (SNP) (NO donörü) eklenerek, NO'nun iyileştirici etkileri araştırıldı. Bunun için her iki buğday türünde; gövde ve kök uzunlukları, ağırlıkları, % elektrolitik iletkenlik (%EL), Malondialdehit (MDA), Prolin, Hidrojen Peroksit (H2O2) içerikleri, Glutatyon Peroksidaz (GPX), Glutatyon Redüktaz (GR), Glutatyon S Transferaz (GST), Nitrat Redüktaz (NR) enzim aktiviteleri, Düşük Molekül Ağırlıklı Organik Asit içerikleri (LMWOA), metal içerikleri, Poliamin (PA) içerikleri, Sistein, Redükte Glutatyon (GSH), Okside Glutatyon (GSSG), Fitoşelatin (PC2) içerikleri ve Nitrat Redüktaz enzimine ait gen ekspresyon düzeyleri analiz edildi. Bor stresiyle birlikte buğday bitkisinin her iki türünde de gövde, kök ağırlıklarında azalmalar elde edildi. On mM bor derişimine 0,2 mM SNP ilave ettiğimizde Bezostoya ve Kutluk 94 buğday gövde ağırlıklarında sırasıyla %64 ve %103 oranlarında artışların olduğu gözlendi. Bezostoya ve Kutluk 94 buğday gövdelerinde H2O2 içeriğinde 10 mM bor stresinde kontrol grubuna göre sırasıyla %102 ve %70 oranında artış elde edildi. On mM bor derişimine 0,2 mM SNP ilave edildiğinde Bezostoya ve Kutluk 94 buğday türlerinde H2O2 içeriğinde sırasıyla %13 ve %23 oranında azalmalar elde edildi. GPX aktivitesi Bezostoya ve Kutluk 94 buğday türü gövdelerinde 10 mM bor konsantrasyonuyla birlikte kontrol gruplarına göre sırasıyla %33 ve %14 oranında azaldı. Bor stresine 0,2 mM SNP ilave edildiğinde enzim aktivitesinde sırasıyla %32 ve %9,8 oranında artışlar elde edildi. Bezostoya ve Kutluk 94 buğday gövdelerinde 10 mM bor stresinde NR enzim aktivitelerinde kontrol grubuna göre sırasıyla %57,43 ve %25,76 oranında azalmalar gözlendi. 10 mM bor konsantrasyonuna 0,2 mM SNP ilave ettiğimizde NR enzim aktivitesi Bezostoya ve Kutluk 94 buğday türlerinde sırasıyla %220,67 ve %70,33 oranında arttı. Bezostoya gövdelerine 10 mM bor uyguladığımızda kontrol gurubuna göre benzoik, malik, oksalik asit içeriklerinde sırasıyla %49, %36, %40 oranında, Kutluk 94 türünde ise %19, %16, %23 oranında azalmalar elde edildi. Ortama ilave edilen SNP konsantrasyonlarından 0,2 mM'da benzoik, malik, oksalik asit düzeyleri Bezostoya türünde %118, %42, %90, Kutluk 94 türünde ise %22, %54, %39 oranında arttı. Hem Bezostoya hem de Kutluk 94 buğday türlerinin kök ve gövdelerinde 10 mM bor ilavesiyle bor içeriklerinde artış gözlendi. Kutluk 94 buğday gövdelerinde 10 mM bor stresli ortama 0,1, 0,2 ve 0,5 mM SNP ilave edildiğinde bor içerikleri %12, %40 ve %32,5 oranında azaldı. Poliamin içeriklerinde 10 mM bor stresinde kontrol grubuna göre Bezostoya buğday türünün gövdelerinde putresin, spermidin ve spermin içeriklerinde sırasıyla %60,47, %27,24 ve %68,57, Kutluk 94 buğday türünde ise %46,94, %24,27 ve %37,39 oranında artışlar elde edildi. Bor stresi ortamına ilave edilen SNP, stresten dolayı artan poliamin miktarlarını azalttı. Ancak en iyi cevap 0,2 mM SNP konsantrasyonundan elde edildi. Kutluk 94 türü köklerinde, sistein, GSH ve GSSG oranları 10 mM bor konsantrasyonunda kontrol grubuna göre %38,80, %31,06 ve %52,87 oranında azalırken Bezostoya buğday türünde ise %39,60, %41,87 ve %56,89 oranında azaldı. Bezostoya buğday türü gövdelerinde 10 mM bor stresinde kontrol grubuna göre PC2 içeriği %94,49 oranında artış gösterdi. Bu artış Kutluk 94 buğday türünde %80,44 olarak bulundu. On mM bor stresine 0,1, 0,2 ve 0,5 mM SNP uyguladığımızda Bezostoya türünde PC2 içeriklerinde sırasıyla %19,02, %36,42 ve %51,60 oranında azalmalar elde edilirken Kutluk 94 türünde bu oranlar %22,98, %39,35 ve %45,08 olarak bulundu. NR enzimine ait RT- PCR sonuçlarına göre enzimin ekspresyon oranı, gövdelerde kontrol grubuna göre değişim, 10 mM bor ilavesiyle Bezostoya türünde 4,5 kat, Kutluk 94 türünde 2,6 kat oranında azaldı. Ortama 0,2 mM SNP ilave edilmesiyle NR enzim ekspresyonunda 10 mM bor stresine göre Bezostoya ve Kutluk 94 gövdelerinde sırasıyla 10,57, 6,65 kat oranında artışlar elde edildi. Bu sonuçlar, NO'nun, B stresine karşı buğday bitkisinin büyümesi ve gelişmesinde hayati önem taşıyan birçok metabolik süreçte iyileşmelere neden olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, B toksisitesinin problem oluşturduğu buğday tarımının yapıldığı alanlarda, NO'nun bitkiye dışarıdan uygulaması ile bitkideki stresin negatif etkileri ortadan kaldırılabilir.

BorBuğdayGlütatyon+3
Hafize Dilek Tepe
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromunda farklı antioksidanların oksidatif stres belirteçleri üzerine etkisinin deneysel rat modelinde incelenmesi

AMAÇ: Polikistik over sendromu oluşturulmuş deneysel rat modelinde antioksidan özellikte oldukları bilinen curcumin ve alfa lipoik asit etken maddelerini kullanarak oksidatif stres belirteçleri ve over morfolojisi üzerindeki etkilerini incelemek. GEREÇ VE YÖNTEM: Wistar albino rat kullanılarak kontrol, PKOS, PKOS + curcumin, PKOS + ALA ve PKOS + curcumin + ALA olmak üzere beş grup oluşturuldu. Deney süresinin sonunda ovaryum dokuları alınarak korteks ve medullada genel histolojik değerlendirme yapıldı. İmmunreaktivitelerin gösterilmesi amacıyla iNOS, eNOS, SOD boyalamaları yapıldı. BULGULAR: PKOS grubu ile curcumin ve/veya ALA verilen gruplar kıyaslandığında sekonder folikül ve atretik folikül sayılarının curcumin ve/veya ALA verilen gruplarda azalmış olduğu görüldü. Curcumin ve/veya ALA verilen gruplarda anti-SOD, anti-eNOS ve anti-iNOS boyanma derecesi PKOS grubuna göre anlamlı biçimde artmıştı. SONUÇ: Curcumin ve ALA'nın over morfolojisine, fonksiyonuna ve ovulasyona anlamlı faydası olduğu gösterilmiştir. Curcumin ve ALA, PKOS tedavisinde klasik tedavilere destek olarak umut vaat edici ajanlar olabilir. ANAHTAR KELİMELER: curcumin, alfa lipoik asit, PKOS, oksidatif stres, SOD, eNOS, iNOS

AntioksidanlarKurkuminLipoik asit+7
Cansu Aydın Çetinkaya
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spondiloartritlerde nitrik oksit ve peroksinitrit düzeylerinin hastalık aktivite parametreleri ile ilişkisi

SpA'lı hastalarda idrar ve serum örneklerinde nitrik oksit ve serum örneklerinde peroksinitrit düzeylerinin, hastalık aktivitesi parametreleri ve klinik ve laboratuar parametrelerle ilişkisini araştırmak üzere 49'u kadın, 37'si erkek 86 SpA'lı hasta ( 35 ReA, 26 AS, 12 PsA, 10 uSpA, 3 EA) ve 60 sağlıklı kontrol olgusu incelendi. Olguların, hastalık süreleri, sabah tutukluğu süreleri, aile öyküleri, periferik eklem tutulumu ve entesit varlığı kaydedildi. Kas iskelet sistemi muayeneleri yapılarak, laboratuar tetkikleri, sakroileit varlığı not edildi. Serum ve idrar örneklerinde total nitrik oksid metabolitleri (nitrat ve nitrit toplamı) Griess metoduyla, serumda peroksinitritin göstergesi olan nitrotirozin düzeyleri enzim-immunoassay yöntemiyle ölçüldü. MEİ uygulanarak entesit şiddeti hesaplandı. ReA'li hastalara hastalık aktivite indeksi olaarak DAREA, AS'li hastalara BASDAİ uygulandı. AS'li hastalara ayrıca fonksiyonel indeks olan BASFİ uygulandı. Hastaların yaş ortalamaları 44,3±10,3 yıl idi. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık yoktu. Hastalarda serum NO düzeyleri kontrol grubuna göre düşük olmasına rağmen idrar NO ve peroksinitrit düzeyleri kontrollere göre daha yüksek bulundu. Alt gruplardan ReA ve AS'li hastalarda idrar NO ve peroksinitrit düzeyleri kontrole göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı. ReA hastalarında idrar NO düzeyleri CRP, ESH ve ReA hastalık aktivite indeksi olan DAREA ile ilişkili bulundu. Peroksinitrit düzeyleri de ReA'li hastalarda CRP ve DAREA ile ilişkili bulundu. Diğer SpA alt gruplarında ise serum NO, idrar NO ve peroksinitrit düzeyleri ile hastalık aktivite parametreleri arasında anlamlı ilişki tesbit edilmedi. Tüm bu bilgilerin ışığında; serum NO düzeylerinin, hastalık aktivasyonunu değerlendirmede duyarlı olmadığı, SpA alt gruplarında (ReA dışında) NO ve peroksinitrit düzeylerinin hastalık aktivitesi ile ilişkili olmadığı, ancak ReA'li hastalarda hastalık aktivitasyonunu değerlendirmede idrar NO ve peroksinitrit düzeylerinin birer marker olabileceği sonucuna varıldı.

Nitrik oksitPeroksinitritSpondilit+1
Aslı Turan
Manisa Celal Bayar University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tanı ve tedavide kullanılan hiperosmolar kontrast maddelerin farelerde intestinal mukoza üzerine olumsuz etkisi ve L-argininin koruyucu rolü

Günümüzde yeni doğan dönemi gastrointestinal hastalıkların tanı ve tedavide noninvaziv radyolojik gelişmeler olmasına karşın hala invaziv işlemlere sıklıkla başvurulmaktadır. Yeni doğan döneminde tanı ve tedavi sırasında sıklıkla kullanılan hiperosmolar kontrast maddelerin mukoza hasarı bilinmektedir. Yeni doğan döneminde esansiyel bir amino asit olan L-arginin iskemi reperfzyon, NEK sırasında koruyucu etkinliğin bilinmesi bizi hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal mukoza hasarında koruyucu olabileceğine yöneltmiştir. Çalışmamızda, deneysel modelde yenidoğanlarda hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal bağırsak hasarı ve L-arginin koruyucu etkisini değerlendirmesi amaçlanmıştır.Deney 28 günlük 70 fareler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Fareler cinsiyet ayırımı olmaksızın randomize olarak her birinde 10 fare olacak şekilde 7 eşit gruba ayrılmıştır. Grup I'e oral yoldan sadece 2 cc serum fizyolojik verilerek kontrol grubu oluşturulmuştur. Grup II'ye oral yoldan iohexol ve Grup III'e oral yoldan 3 gr/kg'dan L-Arginin verildikten sonra 2 saat sonra oral yoldan iohexol verilmiştir. Grup IV'e oral yoldan 2 cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate ve Grup V'e oral yoldan 3 gr/kg'dan L-arginin verildikten 2 saat sonra oral olarak 2cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate verilmiştir. Grup VI'ya distile su ile % 50 oranında dilüe edilen 2cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate verilmiştir. Grup VII'ye oral yoldan 3 gr/kg'dan L-arginin verildikten sonra oral yoldan distile su ile %50 oranında dilue edilen 2cc diatrizoate Na+meglumine diatrizoate verilmiştir. Kontrast maddelerin oral yoldan verilmesinden 2 saat sonra tüm deneklere laparotomi eksplore edildikten sonra terminal ileumu içine alacak şekilde 5 cm'lik ileal ans rezeke edilmiş ve denekler sakrifiye edilmiştir.İmmunohistopatolojik olarak alınan kesitler doku morfolojisini değerlendirmek için hematoksilen ile boyanırken ve immunohistolojik olarak iNOS ve e NOS değerlendirilmiştir. Biyokimyasal olarak dokuda NO, MDA seviyeleri sırasıyla Griess, Ohkawa metoduyla değerlendirilmiştir.Çalışmamızda hiperrosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal mukozaya zararlı etkisi immunohistopatoloijk olarak tespit edilemese de bağırsak hasarı biyokimyasal olarak NO ve MDA seviyelerinin artışı ile ortaya konulmuştur. Kontrast madde verimeden 2 saat önce oral yoldan verilen L-Arg'in hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal hasar üzerine koruyucu etkisi NO ve MDA seviyelerinde ki belirgin azalma ile biyokimyasal olarak ortaya konulmuştur.Sonuç olarak, çalışmamızda yeni doğan Formula mamalarında bulunan L-Arg kouyucu ajan olarak kullanılmış ve etkinliği gösterilmiştir. Yeni doğanların kontrast çalışma yapılmadan önce L-Arg içeren Formula ile beslenmesinin barsak hasarı oluşmasında engelleyici rolü olacağı düşünülmektedir. Hiperosmolar kontrast maddelerin oluşturduğu barsak hasarına karşı L-Arg'nin tek başına rutin kullanımını önermek için ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

ArjininGastrointestinal sistemKontrast maddeler+3
Alparslan Aşcı
Manisa Celal Bayar University
2010
00

Related subjects