Diagnostic techniques and procedures
129 theses under this subject heading
Tekirdağ ilindeki tüberküloz şüpheli hastalarda aside dirençli basil tanısında ehrlich-ziehl-neelsen ve auramine-rhodamine boyama yöntemlerinin sonuçlarının karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Tüberküloz yakın temas ile kolay bir şekilde bulaşan ve potansiyel ölüm tehlikesi olarak kabul edilen bir hastalık olması nedeniyle hızlı tanı konulması ve etkili bir şekilde tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada; tüberküloz şüpheli hastalardan laboratuvara gelen klinik örnekler EZN ve AR boyama yöntemleriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda; Kültür referans test kabul edilerek AR boyama yönteminin duyarlılığı (%92) EZN boyama yönteminin duyarlılığına (%78) göre daha yüksek bulunmuştur. EZN boyamanın özgüllüğü (%94) AR boyamanın özgüllüğüne (%84) göre daha düşük bulunmuştur. Çalışmamızda boyanan peraparatların mikroskopta alan tarama süreleri karşılaştırıldığında EZN ile boyanan bir preparat ortalama 5.4 dk da, AR ile boyanan bir preparat ortalama 2.8 dk' da incelenmiştir. Sonuç olarak; duyarlılığı yüksek bir boyama yönteminin kullanılması incelenecek örnek sayısını azaltarak, her preparat için alan tarama süresinin kısalmasıyla kültür pozitif örneklerin tespit edilme olasılığını arttıracaktır.
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üstü kadın hastaların meme kanseri ve tarama yöntemleri hakkındaki bilgi düzeyi ve davranışlarının değerlendirilmesi
Polikliniğine başvuran 18 yaş üstü kadın hastaların meme kanseri ve taramaları hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek, kadınlarda farkındalık oluşturmak, bilgi seviyelerini yükseltmek ve meme kanseri taramalarına olan katılımın artmasını sağlamaktır. Çalışmamız, tanımlayıcı ve kesitsel analitik tipte olup 01.01.2023 ile 01.06.2023 tarihleri arasında aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üzeri 252 kadın hasta ile görüşülmüş ve katılımcılara 47 soruluk bir anket uygulanmıştır. Veri analizleri, SPSS 25.0 kullanılarak yapılmıştır. Tüm analizlerde p<0.05 istatistiki açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmamıza katılan kişilerin yaş otaması 34,43±12,15'tir. Katılımcıların %59,1'inin evli, %77,4'ünün üniversite mezunu, %58,3'ünün çalışan kişiler olduğu görülmüştür. Katılımcılardan %60,3'Ü KKMM yaptığını, %32,5'İ KMM yaptırdığını ve 40 yaş üstü olanların %60,5'i MMG çektirdiğini belirtmiştir. Katılımcıların büyük çoğunluğu MK'nın kadınlarda en sık görülen kanser olduğunu, erken tanınabildiğini ve tedavi edilebildiğini bilmiştir. Katılımcıların MK belirtilerine dair bilgileri MK risk faktörlerine yönelik bilgilerine oranla daha yüksek bulunmuştur. Meme kanseri hakkında bilgi almış olmanın, MK ve tarama yöntemlerinin bilinme ve uygulanma durumunu anlamlı şekilde artırdığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak meme kanseri hakkında kadınları bilinçlendirmek ve taramalara katılım oranlarını artırmak için; hekimler tarafından her muayenede bilgi verilip hatırlatılması, tüm ülkede düzenli eğitim programları planlanması ve bu konuda daha etkili bir takip sistemi oluşturulması gerektiğini düşünmekteyiz.
Hafif ve orta şiddetli karpal tünel sendromu olan hastalarda invazif ve invazif olmayan elektrodiagnostik testler ile performansa dayalı ve hasta bildirimli sonuç ölçümleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Çalışmanın amacı hafif ve orta seviye Karpal Tünel Sendromu (KTS) tanılı bireylerin invazif ve invazif olmayan elektrodiyagnostik test sonuçlarını karşılaştırmak, performansa dayalı ve hasta bildirimli sonuç ölçümleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktı. Çalışmaya hafif (n=20) ve orta (n=21) seviye KTS tanısı alan 41 birey dâhil edildi. İnvazif olmayan elektrodiagnostik yöntemler arasında reobaz, kronaksi ve Kuvvet Zaman Eğrisi yer almaktaydı. Kuvvet Zaman Eğrisi çizmek için 0-1000 ms arasında yer alan 21 uyarı süresi kullanıldı. Bireylerin motor fonksiyonu (kas kuvveti, standart kavrama kuvveti ve çimdikleyici kuvvetler), duyu fonksiyonu (ağrı, parestezi, eklem pozisyon hissi, vibrasyon, statik ve dinamik iki nokta ayırımı, hafif dokunma hissi, fonksiyonel duyu, soğuk intoleransı), el becerisi, fonksiyonel düzeyi ve yaşam kalitesi değerlendirildi. İnvazif elektrodiagnostik test sonucu olarak hastaların elektromiyografi raporunda yer alan duyu iletim hızı ve distal motor latans değerleri kullanıldı. ROC analizi ile eğri altında kalan alan (AUC), 0-10 msn (AUC0-10) ve 0-1000 msn (AUC0-1000) aralıklarında hesaplanarak hafif ve orta seviyeyi ayırt etmek için kullanılabilecek kesme değerler elde edilmiştir. Kesme puanlar AUC0-10 için 96; AUC0-1000 için duyarlılığı %76, seçiciliği %50 ile 132 olarak hesaplanmıştır. Orta seviye KTS tanılı bireylerin kronaksi, AUC ve eklem pozisyon hissi, hafif seviye KTS tanılı bireylere göre daha fazla etkilenmiştir (p<0,05). Hafif KTS grubunda invazif olmayan elektrodiagnostik testler ile üçlü kavrama, pozisyon hissi, hafif dokunma; Orta KTS grubunda ise hafif dokunma, dinamik iki nokta diskriminasyonu (r=-0.521), fonksiyonel duyu ve el becerisi (r=-0.534) ile orta düzeyde ilişkili bulunmuştur. Tüm bireylerde kronaksi değerleri ile distal motor latansları arasında orta düzeyde bir ilişki olduğu kaydedilmiştir (r=0.433, p=0,007). İnvazif olmayan elektrodiagnostik testler, motor ve duyu fonksiyonu ile ilişkili bulunmuştur. Bu testler, kliniklerde sinir ekstabilite özelliklerini belirleyerek hafif ve orta seviye KTS'li bireyleri ayırt etmede kullanılabilir.
Belirteç değerlerinin monoton olmaması durumunda genelleştirilmiş ROC eğrilerinin parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle kestirilmesi ve en iyi kesim noktalarının saptanması
Sağlık alanında, düşük veya yüksek değerlerin hastalığın göstergesi olduğu tanı testleri ile sıklıkla karşılaşılır. Monoton bir azalış ya da artış gösteren bu tanı testleri için ROC analizi kullanılır. Ancak, bazı tanı testlerinin hem düşük hem de yüksek değerleri hastalığın göstergesidir. Monoton bir azalış ya da artış göstermeyen bu tanı testleri için genelleştirilmiş ROC (gROC) analizi kullanılmalıdır. Bu amaçla tiroid hastalığını tanılamak için kullanılan, yüksek ve düşük değerleri hastalığın göstergesi olan T4 (Tiroksin) testi ele alınmıştır. gROC analizinde, pozitifliği tanımlamak için alt ve üst kesim noktası olmak üzere iki kesim noktası belirlenir. T4 testinin farklı alt ve üst kesim noktalarında, hastalıklı ve sağlıklı bireylere ilişkin testin yanlış pozitif oranın (1-seçicilik) doğru pozitif oranına (duyarlılık) karşı noktalanması ile gROC eğrisi elde edilir. gROC eğrisi altında kalan alan (gAUC), rastgele ve birbirinden bağımsız olarak seçilen hastalıklı bir bireyle sağlıklı bir bireyin doğru bir sınıflandırma alt kümesinde olma olasılığını verir. gROC eğrisi ve gROC eğrisi altında kalan alan, tanı testinin veri yapısına göre parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle elde edilir. T4 (Tiroksin) testine ilişkin parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle gROC analizi yapılmıştır. Analizler için R programlama dilinde, parametrik yöntemlerde "movieROC" paketi ve parametrik olmayan yöntemlerde "nsROC" paketi ile ilgili fonksiyonlar kullanılmıştır. Hasta veya sağlıklı bireylerin belirteç değerleri, normal dağılıma sahip olmadığında parametrik olmayan yöntemler parametrik yöntemlere göre daha iyi sonuçlar verir. Bu çalışmada, hasta bireylerin T4 testinin dağılımı normal dağılım göstermediği için parametrik olmayan yöntemler daha iyi sonuçlar vermiştir. En iyi kesim noktalarının belirlenmesi için Youden indeksi kullanılmıştır.
Çocukluk çağı kas biyopsilerinin retrospektif analizi ve tanıya katkısının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kas biyopsisi nöromusküler hastalıkların tanısı için kullanılan önemli bir tanı aracıdır. Bu çalışmanın amacı büyük bir pediatrik seride kas biyopsisi yapılan hastaların klinik, laboratuvar ve kas biyopsisi bulgularını ortaya koymak, kas biyopsisinin kliniğe katkısını belirlemek, biyopsi bulgularını klinik ön tanı ve genetik inceleme sonuçlarıyla karşılaştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Pediatrik ve Perinatal Patoloji Ünitesi'nde Ocak 2011 – Aralık 2020 tarihleri arasında rapor edilen kas biyopsileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalara ait klinik, laboratuvar bulguları ve demografik bilgiler hastane otomasyon sistemi ve biyopsi raporlarından elde edilmiştir. Hastalar biyopsi tanılarına göre sınıflandırılmış, klinik ve laboratuvar bulgularına göre biyopsinin tanı değeri belirlenmiş, klinik ve genetik tanılarla histopatolojik tanıların uyumu değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki toplam kas biyopsisi sayısı 2242, medyan biyopsi yaşı 4,0 yaştı. Hastaların %73,3'ünde şikayetler beş yaşın altında başlamıştı ve en sık başvuru şikayeti güçsüzlük/gevşeklik idi. Biyopsilerin %45,1'i tanı vermişti. Buna göre en sık saptanan tanı musküler distrofiler (%24,6) idi. Bunu miyopatik değişiklikler (%7), metabolik miyopatiler (%6,2), konjenital miyopatiler (%3,7), nörojenik değişiklikler (%2,3), inflamatuvar miyopatiler (%1,2) ve miyofibriler miyopati (%0,1) takip ediyordu. Biyopsilerin %25,8'inde spesifik olmayan değişiklikler görülmüş, %13,2'si patolojik bulgu göstermemişti. Ayrıca biyopsilerin %11,9'u kesin tanı vermemiş ancak bir tanıya yönlendirmiş, %4'ü tanı için temsili olmayan / yetersiz biyopsi olarak değerlendirilmişti. Hastaların %51,6'sında ön tanı ile biyopsi tanısı uyumluydu. Biyopsilerin %9,2'si ön tanıdan farklı bir tanı vermiş, %39,2'sinde ön tanıyı destekleyen biyopsi bulgusu görülmemişti. Sonuç: Kas biyopsisi nöromusküler hastalıklar için önemli bir tanı aracıdır. Biyopsi bulgularının hastanın klinik, laboratuvar ve genetik sonuçları ile birlikte yorumlanması tanı değerini artırır. Anahtar Kelimeler: nöromusküler hastalık, kas patolojisi, tanısal değer, pediatrik
Acil servis hastalarının tanısında öykü, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin etkinliklerinin araştırılması
Teknolojik gelişmelere paralel olarak laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin kullanımındaki artış, tıbbın en eski tanı yöntemleri olan öykü ve FM kullanımın da azalmasına neden olmuştur. Bu çalışmada acil ve az acil olan acil servis hastalarına öykü ve FM ile doğru tanı koyma oranlarını saptamak amaçlandı. Hacettepe Erişkin Hastanesi Büyük Acil Polikliniği'ne 4 Ocak 2020-15 Ocak 2022 tarihleri arasında başvuran, yaş ortancası 48.58, %54.8'i kadın, %6.5'i travma ile ilişkili, %72.7'si acil, %27.3'ü az acil olmak üzere 609 hasta çalışmaya alındı. Hikaye-FM ile konulan ön tanı ve taburculuk tanısı aynı olan hasta oranı kıdemsiz araştırma görevlilerinde %51.9, kıdemli araştırma görevlilerinde %54.8, uzman doktorlarda %61.4 saptandı. Her üç grup doktorun ön tanı doğruluk oranları, hasta yaşı ve konsültasyon istenme durumuna göre değişmedi. Tanı doğruluk oranları kıdemli araştırma görevlilerinin değerlendirmelerinde erkek cinsiyette, kıdemli ve kıdemsiz araştırma görevlilerinin değerlendirmelerinde kronik hastalık varlığında daha yüksek oranda saptandı. Travma hastalarında, travma dışı başvurulara göre, doğru tanı oranları daha yüksek olmakla beraber, kıdemli araştırma görevlileri dışında, aradaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Laboratuvar tetkikleri %5.9, görüntüleme yöntemleri %16.9, hem laboratuvar hem de görüntüleme yöntemlerinin birlikte kullanımı %30.7 oranında uzman doktor tanı doğruluğunda artışa neden oldu. Acil uzman doktor tanısı %92.1 oranında taburculuk tanısı ile aynı idi. Sonuç olarak bu çalışmada her üç kıdem derecesine sahip doktorların, acil ve az acil hastaların en az yarısında sadece hikaye ve FM ile doğru tanıyı koyabildiği tespit edildi. Tetkik sayısını ve tetkike bağlı risklerinin azaltmak için, hekimlere iyi öykü alma, doğru ve etkili FM yapma becerileri kazandırılmalı ve bu becerileri kullanımları teşvik edilmelidir.
Kadınların serviks kanseri taramasına ilişkin tutumları ile kanser bilgi yükü ve kanser kaygısı arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Tanımlayıcı tipte tasarlanan bu araştırma kadınların serviks kanseri taramasına ilişkin tutumları ile kanser bilgi yükü ve kanser kaygısı arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. Araştırma Kasım 2022 – Mayıs 2023 tarihleri arasında Kayseri Şehir Hastanesi Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi Poliklinikleri 'ne başvuran 340 kadınla yürütülmüştür. Araştırma verileri "Tanıtıcı Özellikler Veri Toplama Formu", "Rahim Ağzı Kanseri ve Pap-smear Taraması Sağlık İnanç Modeli Ölçeği", "Kanser Bilgi Yükü Ölçeği", ve "Kanser Kaygı Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, spearman korelasyon analizi ve regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada kadınların Rahim Ağzı Kanseri ve Pap-smear Taraması Sağlık İnanç Modeli Ölçeği alt boyutları toplam puan ortalamaları incelendiğinde; duyarlılık için 2,47 ±2.39, önemseme için 22,68 ± 6,00, pap smear yarar ve motivasyon için 32,18 ±5,85, sağlık motivasyonu için 9,50 ± 2,65, pap smear engeller alt ölçeği için 35,79 ±10,08'dir. Kadınların kanser bilgi yükü ölçeği toplam puan ortalaması 18,66 ±4,10, kanser kaygı ölçeği puan ortalaması 15,83±5,02'dir. Araştırmada kadınların bazı tanıtıcı özelliklerine göre Rahim Ağzı Kanseri ve Pap-smear Taraması Sağlık İnanç Modeli Ölçeği alt boyutlarından aldıkları toplam puan ortalamaları karşılaştırıldığında; eğitim düzeyi (p=0.001) ve rahim ağzı kanseri ve taraması hakkında eğitim alma durumuna (p=0.040) göre pap smear yarar ve motivasyon alt boyutu; eğitim düzeyi (p=0.001), pap smear yaptırma (p=0.001) ve rahim ağzı kanseri ve taraması hakkında eğitim alma durumuna (p=0.001) göre pap smear engeller alt boyutu puan ortalamaları arasında fark olduğu belirlendi. Araştırmada Rahim Ağzı Kanseri ve Pap-smear Taraması Sağlık İnanç Modeli Ölçeğinin alt boyutlarına göre; Kanser Kaygı Ölçeği 'nin pap smear engeller boyutu hariç diğer alt boyutlar üzerinde anlamlı etkisi (p<0.05); Kanser Bilgi Yükü Ölçeği'nin ise sadece pap smear engeller boyutunda anlamlı etkisi vardı (p<0.05). Kanser kaygı düzeyindeki bir birimlik artışın; duyarlılık düzeyinde 0.158, önemseme düzeyinde 0.449, pap smear yarar ve motivasyon düzeyinde 0.159, sağlık motivasyonu düzeyinde 0.059 kat artışa yol açtığı saptandı. Kanser bilgi yükü düzeyindeki bir birimlik artışın pap smear engeller düzeyinde 1.140 kat artışa yol açtığı belirlendi. Kaygı düzeyi arttıkça tarama yaptırma düzeyinin arttığı tespit edildi. Kanser bilgi yükü arttıkça engel boyutu artmakta dolayısıyla tarama düzeyinin ise azaldığı belirlendi. Araştırmadan elde edilen bulgular sonucunda, hemşirelerin kadınların serviks kanseri farkındalığını ve pap smear testi yaptırma davranışlarını arttıracak müdahaleler planlarken kanser kaygısını ve kanser bilgi yükünü dikkate alması önerilmektedir. Anahtar Sözcükler; Pap smear, Serviks Kanseri, Kanser bilgi yükü, Kanser kaygısı, Hemşirelik, Kanser Taraması
Periferik sinir uyarımı ile oluşturulan mikst sessiz süre döneminde ve sonrasında spinal-kortikal uyarılabilirliğin transkraniyal manyetik stimülasyon ile değerlendirilmesi
İstemli kası sırasında bir kastan kaydedilen EMG aktivitesinde periferik mikst bir sinirin elektriksel uyarımı ile geçici bir baskılanma sonucu mikst sinir sessiz süresi (MSSS) ve primer motor korteks üzerinden tek bir uyarım ile de kortikal sessiz süre (KoSS) oluşur. MSSS ve KoSS bitiminde bazeline aktiviteye artmış bir EMG aktivitesi ile dönüş (fasilitasyon) gerçekleşir. Çalışmamızda KoSS ve MSSS'nin ve fasilitasyon dönemlerinin fizyolojik mekanizmaları ile ilgili yeni bilgilerin elde edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 9 sağlıklı gönüllüde tek başına elektrik uyarım ile test-MSSS ve tek başına TMS uyarımı ile test-KoSS oluşturulmuş; sessiz süre, fasilitasyon süresi, fasilitasyon alanı ve en yüksek genlik latansı parametreleri ölçülmüştür. Daha sonra MSSS sonrası fasilitasyon dönemi KoSS başlangıcı ile ve KoSS sonrası fasilitasyon dönemi MSSS başlangıcı ile zamansal olarak eşleştirilerek, koşullandırılmış-MSSS ve koşullandırılmış-KoSS çalışmaları gerçekleştirilerek aynı parametreler ölçülmüştür. Ayrıca yine istirahat ve istemli kası halindeki kastan kısa latanslı afferent inhibisyon (test-SAI) çalışması yapılmıştır. SAI çalışması MSSS başlangıcı ve fasilitasyon dönemine denk getirilecek şekilde, koşullandırılmış-SAI olarak tekrarlanmıştır. Analizlerde test ve koşullandırılmış MSSS, KoSS ve SAI çalışmaları karşılaştırılmıştır. Verilerin analizinde test çalışmalarına göre MSSS başlangıcı ile koşullandırılması sonucu KoSS fasilitasyonu gerçekleşmemiş ve geç olarak ortaya çıkan fasilitasyon, test-MSSS fasilitasyon dönemi ile benzer zamanda oluşmuştur (88,3±6,07 ms ve 86,11±4,84 ms, p= 0.401). KoSS başlangıç döneminin MSSS fasilitasyon dönemi ile koşullandırılmasında, KoSS süresi (84,44±7,78 ms ve 54,78 ± 13,53ms, p= 0.014) ve fasilitasyon latansında anlamlı derecede kısalma izlenmiştir (266.78±17.3 ve 220.13±19.82, p=0.049). KoSS başlangıcı ile koşullandırılmasında ise MSSS fasilitasyon latansı anlamlı derecede uzatmış-ötelenmiştir (151.78±10.99 ve 220.13±19.82p=0.000). İstirahat sırasında MSSS fasilitasyon dönemine denk düşürülmesi durumunda test uyarıma göre SAI sayısal değerlerinde artış (disinhibisyon) bulunmuştur. Bu sonuçlar; 1) elektriksel uyarım ile oluşan MSSS erken inhibisyon döneminin, spinal düzeyde ve son çıktı olan motor nöron üzerinde inhibitör etkiler ile oluştuğu hipotezi desteklenmiştir 2) MSSS sonrası oluşan fasilitasyonun ise esas olarak kortikal düzeyde gerçekleştiği ve spinal mekanizmaların da katkısının olduğu hipotezi ileri sürülerek destekler yeni bulgular elde edilmiştir 3) TMS ile oluşan KoSS sonrası fasilitasyon döneminde esas olarak kortikal kolaylaştırıcı mekanizmaların rol aldığı hipotezini destekler yeni bulgular elde edilmiştir. Sağlıklı bireylerde istemli aktivite üzerinde inhibitör ve ardından fasilitatör etkiye yol açan iki farklı uyarı paradigmasının incelendiği bu çalışmada elde edilen bulgular, KoSS ve MSSS fizyolojik mekanizmaları konusunda yeni bilgiler sağlamıştır. Distoni gibi patofizyolojinde disinhibisyonun yer aldığı farklı nörolojik hastalıklarda, sağlıklı bireylerde MSSS ve KoSS ile ilgili elde edilen bu bulgular tanısal katkı sunabilir. Yine çalışmamızda elde edilen bulguların farklı inhibitör mekanizmaların hedeflendiği tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için katkı sunabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Mikst Sinir Sessiz Süresi, Kortikal Sessiz Süre, Transkraniyal Manyetik Uyarım
Vestibüler sistem değerlendirmesinde kullanılan nörolojik testlerden tandem duruş testi'nin multipl skleroz ve sağlıklı bireylerde değerlendirilmesi
Merkezi sinir sisteminin kronik immün hastalıklarından biri olan Multipl Skleroz (MS), yaşam boyu sürmek ile beraber birçok fiziksel ve bilişsel ve vestibüler engellere yol açabilmektedir. MS'li bireylerin neredeyse tamamını etkilediği bilinmektedir. Bu nedenle çalışmamız 18- 30 yaş arasında 20 sağlıklı birey ve 20 MS'li birey arasındaki vestibüler alanda denge farkını değerlendirmeyi amaçladı. Çalışmamızda iki deney grubunda Tandem Duruş Testi uygulandı. Tandem Duruş Testi vestibüler değerlendirme için kolay uygulanabilir maliyeti düşük ve güvenirliği yüksektir. Bu testte hastayı düz bir zeminde ayaklarından birini öne alarak diğer öne aldığı ayak topuğunu öteki ayağın parmak uçlarına dokunur vaziyette eller yanda hizalı gözler açık ve karşıya bakarak 30 sn postürünü ve duruşu koruması beklendi. 30 sn boyunca aynı pozisyonda kalmayı başaran birey testte başarılı sayılırken 30 sn'nin altında kalanlar testte başarısız sayıldı. Katılımcıların yaş ortalamaları 26,12±2,99; hasta grubu katılımcıların yaş ortalamaları 26,85±2,41 ve sağlıklı grup katılımcıların yaş ortalamaları 25,40±3,38'dir. Hasta grup katılımcıların en küçüğü 21 yaşında en büyüğü 30 yaşında; sağlıklı grup katılımcıların en küçüğü 19 en büyüğü 30 yaşındadır. Hasta katılımcıların %70'i denge parametresi ölçümleri sonucunda geçti, %30'u denge parametresi ölçümleri sonucunda kaldı olarak tespit edildi. Sağlıklı katılımcıların %95'i denge parametresi ölçümleri sonucunda geçti, %5'i denge parametresi ölçümleri sonucunda kaldı olarak tespit edildi. Yapılan ki-kare analizi sonucunda katılımcıların hasta ve sağlıklı olma durumları ile denge parametresi geçme durumları arasındaki- kare test değeri X2: 4,329 ve anlamlılık düzeyi p:0.037 olarak bulunmuş olup p<0,05 olduğundan istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunduğu tespit edildi. MS'li bireylerde denge arkı sağlıklı bireylerden farklılık göstermiş ve sağlıklı bireylere göre iki grup arasında anlamlı bir fark gözlemlendi. MS hastalarının sağlıklı bireylere göre denge düzeyi olarak daha düşük olduğu tespit edildi.
Toraks travmalı hastalarda CA-FAST ve NEXUS chest BT kriterlerinin kıyaslanması
Acil servislerde travma hastalarında hızlı tanı erken dönemde stabilizasyon için hayati bir rol oynamaktadır. Toraks travmalarında oluşan yaralanmaların tespitinde bilgisayarlı tomografi (BT) en önemli görüntüleme yöntemidir. NEXUS Toraks BT kriterleri, künt toraks travması ile gelen hastalarda hastanın kliniği, yaşı ve travma mekanizmasına göre toraks görüntüleme ihtiyacının olup olmadığına karar vermekte kullanılan bir dizi kriterden oluşur. CA-FAST (Chest Abdominal- Focused Assesment with Sonography for Travma) travma hastalarında karın ve toraksı ultrasonografi (USG) ile değerlendirmeye yarayan bir yöntemdir. Çalışmamızda künt toraks travması ile acil servise başvuran ve bilgisayarlı tomografi çekilen hastalarda NEXUS Toraks BT kriterlerini temel alınarak CA-FAST değerlendirmenin tanısal değerliliğinin saptanması amaçlandı. Çalışmamız 668 hastanın dâhil edildiği prospektif bir çalışmadır. En sık başvuru sebebi %46,4 ile motorlu taşıt kazalarıydı. Toraks BT görüntülemede en sık kaburga kırıkları (%14,7) ve sırasıyla vertebra kırıkları (%3,7), pnömotoraks (%2,7), akciğer kontüzyonu (%1,2), hemotoraks (%0,7) tespit edildi. CA-FAST değerlendirmede patolojik bulgu saptanan hastalarda kan basıncı ve oksijen satürasyonu düşük, nabız yüksekti. Toraks yaralanmaları için CA-FAST'in duyarlılığı %48,39 özgüllüğü %99,69 ve NPD %97,54 olarak bulundu. CA-FAST'in pnömotoraks için duyarlılığı %55,56 özgüllüğü %99,85 ve NPD %98,78; hemotoraks için duyarlılığı %75,0 özgüllüğü %99,70 ve NPD %99,85; akciğer kontüzyonu için duyarlılığı %25,0 özgüllüğü %100 ve NPD %99,1 olarak hesaplandı. CA-FAST değerlendirmede saptanan patolojik bulgu oranı servise yatışı yapılanlarda %3,4, yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan ya da eksitus olan hastalarda ise %31,7 olarak saptandı. CA-FAST değerlendirmenin toraks travmalarında hastaneye yatış gerekliliğini öngörmede yararlı olabileceği sonucuna varıldı. CA-FAST değerlendirmenin, pnömotoraks, hemotoraks ve akciğer kontüzyonunu saptamada duyarlılığı düşük saptandı. Bu nedenle klinisyen toraks BT görüntüleme kararını verirken CA-FAST sonuçlarına ek olarak hastanın klinik durumunu da göz önünde bulundurmalıdır.
Tıbbi görüntü işleme ile tanı koymada veri madenciliği ve derin öğrenme yöntemlerinin performanslarının incelenmesi
Görüntü işleme, bilgisayara aktarılan görüntülerden faydalı bilgiler elde etmek amacıyla farklı matematiksel algoritmalar uygulanan yöntemler bütünüdür. Görüntü işlemede, birincil hedef olarak görüntülerin kalitesinin iyileştirilmesi amaçlanmaktadır. Görüntü işlemenin bir diğer olumlu yanı da görüntüleri tanımlayan sayısal değerlerin (öznitelikler) elde edilmesidir. Görüntü işleme yöntemi ile görüntülerden elde edilen öznitelikler, görüntüleri sınıflama amacıyla kullanılmaktadır. Çeşitli hastalıklara erken tanı koymada görüntüleme yöntemlerinin gelişmiş olmasına rağmen istatistiksel yöntemler ve çeşitli görüntü işleme algoritmaları da önemli olabilir. Bu çalışmada tıbbi görüntü işleme teknikleri kullanılarak mamografi görüntüleri sayısallaştırılıp öncelikle normal-anormal lezyon saptamada, sonrasında malign-benign lezyonları ayırmadaki başarısı incelenmiştir. Uygulanan beş farklı görüntü ön işleme algoritmasının, farklı iki bölütleme yönteminin ve meme doku tipinin sonuçlara olan etkisi araştırılmıştır. Ayrıca kullanılan farklı görüntü işleme tekniklerinde veri madenciliği ve derin öğrenme algoritmalarının da sınıflama performansları karşılaştırılmıştır. Bunun için açık kaynaklı MIAS veri tabanındaki 209 normal, 61 benign ve 52 malign olan 322 mamografi görüntüsü kullanılmıştır. Görüntü işleme içerisinde oluşturulan beş farklı ön işleme ve iki farklı bölütleme algoritmaları karşılaştırıldığında, görüntüler üzerinde uygulanan ön işleme ve görüntü bölütleme tekniklerinin sınıflama performans ölçülerini etkilediği görülmüştür. Genel olarak bu veri setinde klasik veri madenciliği yöntemlerinden DVM, RO ve YSA diğer algoritmalardan daha iyi performans göstermiştir. Derin öğrenme yöntemleri de klasik veri madenciliği yöntemlerine benzer sonuçlar vermiştir.
Benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel difüzyon ağırlıklı görüntüleme, intravoxel incoherentmotion ve difüzyon kurtozis modellerinin kullanıldığı multiparametrik yaklaşım
Arslan Sarıkaya S, Benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel difüzyon ağırlıklı görüntüleme, intravoxel incoherent motion ve difüzyon kurtozis modellerinin kullanıldığı multiparametrik yaklaşım, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2021. Bu çalışmada benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel DAG, IVIM ve DK yöntemlerinin birlikte kullanıldığı multiparametrik yöntemin etkinliği araştırılmıştır. Prospektif olarak, Ağustos 2019-Kasım 2020 tarihleri arasında kemik ve yumuşak doku tümörü olan 50 olgu (ortalama yaş 32.80, yaş aralığı: 5-82 yaş) çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam 28 olguda malign (13 kadın, 15 erkek, ortalama yaş: 30.36, yaş aralığı: 5-70 yaş), toplam 22 olguda benign (12 kadın, 10 erkek, ortalama yaş: 35.90, yaş aralığı: 7-82 yaş) kas-iskelet sistemi tümörü (kemik tümörleri benign/malign: 8/19, yumuşak doku tümörleri benign/malign: 14/9) saptanmıştır. Tüm olgularda DAG (ADC), IVIM (D, D* ve f) ve DK (D ve K) parametrelerinin volümetrik ve minimum değerlerinin malign ve benign tümör ayrımındaki rolü değerlendirilmiştir. Bu parametreler non-miksoid non-kondroid (benign/malign: 12/20) ve miksoid ve kondroid tümörler (benign/malign: 10/8) için ayrıca değerlendirilmiştir. Tüm tümörler birlikte değerlendirildiğinde malign ve benign tümörlerin D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin ve DIVIM-min değerlerinin istatistiksel anlamlı fark gösterdiği (P sırasıyla; 0.045, 0.002, 0.001, 0.026 ve 0.015), malign tümörlerde D*vol, Kvol ve Kmin değerlerinin daha yüksek; ADCmin ve DIVIM-min değerlerinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Tüm tümörlerde malign ve benign ayrımında en yüksek hassasiyeti %75 ile D*vol değeri, en yüksek tanısal performansı Kmin değeri (EAA: 0.760) göstermiştir. Non-miksoid non-kondroid tümörler ayrı değerlendirildiğinde malign ve benign tümörlerin D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min değerlerinin istatistiksel anlamlı fark gösterdiği (P sırasıyla; 0.013, 0.035, 0.002, 0.005, 0.002 ve 0.025), malign tümörlerde D*vol, Kvol ve Kmin değerlerinin daha yüksek; ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min değerlerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Non-miksoid non-kondroid tümör alt grubunda malign ve benign tümör ayrımında en yüksek hassasiyeti %95 ile D*vol ve DIVIM-min değerleri, en yüksek tanısal performansı ise Kmin değeri (EAA: 0.825) göstermiştir. ROC analizinde tüm tümörler ve non-miksoid non-kondroid tümör grubunda malign ve benign tümör ayrımında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min kesim değerleri sırasıyla 7.07/7.033x10-3 mm2/sn, 0.725/0.719, 0.931/0.793, 1.027/1.027x10-3 mm2/sn, 0.999/0.999x10-3 mm2/sn, 1.132/1.132x10-3 mm2/sn bulunmuştur. Miksoid ve kondroid tümörlerde benign ve malign tümörlerin DAG, IVIM ve DK parametrelerinin volümetrik ve minimum değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. Malign ve benign tümörlerin ayrılmasında DAG, IVIM ve DK yöntemlerinin tek başına tanısal performansları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Tüm tümörler için malign ve benign ayrımında en yüksek tanısal performansı gösteren Kmin değeri ile bu değerden daha yüksek tanısal performans gösteren üç model (1.model: Kmin+DIVIM-min, EAA: 0.783; 2.model: Kmin+ADCmin, EAA: 0.801; 3.model: Kmin+ADCmin+DIVIM-min, EAA: 0.801) karşılaştırıldığında, EAA değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Anahtar Kelimeler: Kas-iskelet sistemi tümörleri; Difüzyon ağırlıklı görüntüleme; 'Intravoxel incoherent motion'; Difüzyon kurtozis; Multiparametrik
Çocukluk çağı kekemeliğini değerlendirme testinin (test of childhood stuttering) Türkçe'ye uyarlanması, geçerlik ve güvenirliğinin araştırılması
Kekemelik, çocuklarda yaygın olarak görülen konuşma bozukluklarından biridir. Bu nedenle değerlendirilmesi ve tanılanması uzun yıllardır araştırmacıların ilgilendikleri bir odak olmuştur. Bu çalışmanın amacı; Test of Chilhood Stuttering (TOCS)'in Türkçe'ye uyarlanması, geçerlik ve güvenirliği yapılarak ülkemize kazandırılmasıdır. Çalışmaya yaşları 4 – 12,11 ay arasında değişen kız ve erkeklerden oluşan 100 çocuk dahil edilmiştir. Katılımcılar, kekemeliği olan 50 çocuk ile herhangi bir dil ve konuşma bozukluğu olmayan normal akıcılığa sahip 50 çocuk olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. TOCS'un çevirisi Uluslararası Hayat Kalitesi Değerlendirme Projesi (IQOLA) tarafından önerilen kültürler arası kılavuz kullanılarak gerçekleştirildikten sonra normal akıcı konuşan 20 çocuk pilot çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Değerlendirme sonucunda, TOCS'un uygulama kitabı üzerindeki resimlerin bazıları Türk kültürüne uygun resimler ile değiştirilmiştir. Testin geçerliği için; içerik (pilot çalışma ve uzman görüşleri), yapı (katılımcıların test performansı, uç grupların karşılaştırılması, modalite test puanı korelasyonu, faktör analizi ve iç tutarlılık) ve ölçüt geçerliği (TOCS-TR ve Kekemelik Şiddetini Değerlendirme Aracı-4-TR (SSI-4-TR) korelasyonu) analizleri yapılmıştır. Güvenirliği için; iç tutarlılık (Cronbach Alfa katsayısı), istikrarlılık (7 kekeme 5 normal akıcı konuşan toplam 12 birey 7-10 gün içinde yeniden değerlendirilerek test-tekrar test korelasyonu) ve eşdeğerlilik (puanlayıcılar arası güvenirlik katsayısı) analizleri yapılmıştır. Çalışma sonuçları incelendiğinde; TOCS'un Türkçe versiyonunun güvenilir ve geçerli olduğu görülmüştür. Çocukluk çağı kekemeliği olan çocukların ayırt edilmesinde, özelliklerinin belirlenmesinde, değerlendirilmesinde ve kekemelik şiddetinin belirlenmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir.
Mikrosefali etiyolojisi: 5 yıllık deneyim
Mikrosefali oksipitofrontal olarak ölçülen baş çevresinin yaş, cinsiyet ve etnik kökene göre 3.persantilin altında ya da ortalamanın en az 2 standart deviasyon (SD) altında olduğu gelişimsel bir bozukluktur. Uygulanacak standart başlangıç tanı yaklaşımı erken tanı ve tedavi imkanı sağlayarak ilişkili hastalıklar konusunda farkındalığı arttıracağı gibi, tanı ve tedavi yöntemlerinin kullanılmasını da arttırarak gelişmesini sağlayacaktır. Çalışmanın amacı çocuklukta mikrosefali tanısal yaklaşımını değerlendirmek ve çeşitli altta yatan neden/hastalık varlığının prevalansını saptamak, sonucunda hastalık sıklıklarına göre standart bir tanı yaklaşımı belirlemektir. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri polikliniklerinden herhangi birine Temmuz 2012-Temmuz 2017 tarihleri arasında prenatal 32. gebelik haftasından itibaren 18 yaşına kadar mikrosefali nedeni ile başvurmuş ve/veya prenatal 32. gebelik haftasından itibaren yapılan muayenelerde mikrosefali saptanmış olan 1474 hastadan oluşmuştur. Doğum baş çevresi kayıtlarına ulaşılan 125 hastanın %54'ünün (n=68) doğum baş çevresi 3 persentilin altında saptanmıştır. Hastaların baş çevresi dağılımları (SDS) -2/-3 olan hasta oranı %24,97 (n=368), -3/-4 olan hasta oranı %30,6 (n=451), -4/-5 olan hasta oranı %18,3 ve -5/-6 olan hasta oranı %11,87 bulunmuştur. Hastaların çoğunluk sıralamasına göre %68,72 genetik, %4,21'i kronik hastalık ilişkili, %3,73'ü metabolik hastalık ilişkili, %3,39'u perinatal/antenatal beyin hasarı ilişkili etiyolojiye sahip oldukları saptanmıştır. Nöbet öyküsüne yönelik kayıtları olan 906 hastanın %39'unda epilepsi tanısı saptanmıştır ve bu hastaların %93,77'sinde klinik nöbet ve elektroensefalografi ile saptanmış nöbet olduğu belirlenmiştir. Gelişim değerlendirmesine ait bulguları olan hastaların %80,3'ünde (n=318) bulgular anormal olarak saptanmıştır. Gelişim değerlendirmesi anormal olan hastalarda DENVER II gelişimsel tarama testi (GTT) ile değerlendirilen hastalarda global gelişim geriliği oranı %88,6 olarak saptanmıştır. Gelişim değerlendirmesi anormal olan hastalarda WISC-R ile değerlendirilen hastalarda hafif zihinsel yetersizlik oranı %51,1 (n=24), orta zihinsel yetersizlik oranı %44,7 (n=21) ve ağır zihinsel yetersizlik oranı %4,3 (n=2) saptanmıştır. Gelişme geriliği olan hastaların DENVER II GTT bulguları alana yönelik olarak değerlendirildiğinde hastaların %91,1'inde dil, %82,7'sinde kişisel ve sosyal, %89,3'ünde kaba motor ve %87,1'inde ince motor alanında gerilik saptanmıştır. Kraniyal MRG yapılan hastaların %29,72'sinde (n=438) anormal bulgu olduğu saptanmıştır. Anormal kraniyal MRG bulgusu olan hastaların %94,3'ünde (n=438) serebral anomali, %16,7'sinde (n=73) beyin sapı displazisi, %11,6'sında (n=51) serebeller anomaliler, %1,4'ünde (n=6) hipofiz bezi hipoplazisi ve %0,2'sinde (n=1) meningoensefalosel saptanmıştır. Etiyoloji grupları arasında baş çevresi SD'si ve gelişim geriliği oranları anlamlı farklılık göstermiştir. Sonuç olarak, mikrosefali, epilepsi, zihinsel yetersizlik ve global gelişme geriliği açısından önemli bir risk faktörüdür. Bu nedenle mikrosefalik hastalar olgular epilepsi, zihinsel yetersizlik ve global gelişme geriliği açısından yakın izlenmeli ve ailelerine danışmanlık imkanı sunulmalıdır. Mikrosefalik hastalarda rehabilitasyon programlarına erken başlanması prognozu olumlu yönde etkileyebilir. Bununla birlikte prognozda gelişme geriliği açısından etiyolojik faktörlerin önemli olduğu gösterilen çalışmamızda kraniyal MRG'nin bazı etiyolojilerin aydınlatılmasına önemli olduğu saptanmıştır.
Troponin T, troponin L ve hemoglobin A1c'nin girişimsiz tayini için ters iyontoforez yönteminin geliştirilmesi
Majör Kardiyak Olaylar ve Akut Koroner Sendrom Olgular küresel ölçekte en önemli ölüm sebepleri arasında olup, ileriye dönük yapılan tahminlemelerde uzun bir süre daha en önemli ölüm sebebi olmaya devam edeceği öngörülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2018 yılında 17,5 milyon insanın kalp ve damar hastalıkları nedeniyle öldüğü ve bu rakamın küresel ölümlerin %30'unu teşkil ettiği tahmin edilmektedir. Aynı verilere göre bu ölümlerin 7,6 milyonu akut miyokard enfarktüsüne (MI), 5,7 milyonu ise inmelere (stroke) bağlıdır. Ölümlerin %80'i düşük ve orta gelirli ülkelerde meydana gelmiştir. Eğer uygun önlemler alınmazsa 2020 yılına kadar her yıl yaklaşık 20 milyon insan daha kalp ve damar hastalıklarından, özellikle de MI ve inmeden hayatını kaybedecektir. Tez çalışmamızda, bu denli önemli bir sorun için önlenebilir nitelikteki kalp ve damar hastalıklarından korunma stratejilerinin geliştirilmesine yardımcı olmak için, bahsi geçen olgularının tanı, teşhis, izlenmesi ve tahminlenmesinde kullanılanılabilecek bazı bileşik ve biyogöstergelerin tayini için girişimsiz analiz yöntemlerin geliştirilmesi ve analitik yöntem geçerliliği ile ilgili deneysel çalışmalar yapılmıştır. Tez çalışmamızın amacı; şu an kullanılmakta olan MI tanı ve teşhis yöntemlerinden farklı olarak, bazı fizyolojik parametreleri ve biyogöstergeleri sürekli monitörize eden girişimsiz analiz yöntemlerinin geliştirilmesidir. Bu sayede bahsi geçen konuda ilk defa girişimsiz tayin yöntemleri geliştirilmiş olacak ve standart tayin yöntemleriyle de mukayesesi yapılabilecektir.
Meme MRG'de saptanan kitlesel olmayan parlaklaşmaların histopatolojik korelasyonu
MEME MRG'DE SAPTANAN KİTLESEL OLMAYAN PARLAKLAŞMALARIN HİSTOPATOLOJİK KORELASYONU Amaç: Retrospektif özellikteki bu çalışmanın amacı, meme manyetik rezonans görüntülemede (MRG) saptanan kitlesel olmayan parlaklaşma bulgusunun; dağılım paterni, morfolojik özellikleri, iç kontrastlanma ve kinetik özellikleri ile lezyonların histopatolojik tanılarının korele edilerek değerlendirilmesidir. Ayrıca malignite saptanan olgularda histopatolojik tanı ve moleküler alt tipler göz önüne alınarak, meme MRG'de kitlesel olmayan parlaklaşma bulgusunun dağılım paterni ve iç kontrastlanma şeklinin kanser subtipleri ile ilişkili olabilecek sıklığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2013- Kasım 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında yapılan dinamik meme MRG tetkikinde kitlesel olmayan parlaklaşma saptanan 104 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Ege Üniversitesi Hastanesi Bilgi Sisteminde histopatolojik tanısı mevcut olmayan 25 olgu ve MRG'de kitlesel olmayan parlaklaşmaya eşlik eden kitle saptanan 18 olgu çalışma kapsamından çıkarıldı. Çalışmaya dahil olan 61 olgunun yaşları 13 ile 75 arasında değişmekteydi. Yaş ortalaması 48 idi. Altmış bir olguda 62 izole kitlesel olmayan patolojik kontrastlanma saptandı. Lezyonlar morfolojik özellikleri, dağılım ve kontrastlanma paternine, kontrastlanma kinetiğine, arka plan parlaklaşması durumuna ve ek bulgu varlığına göre sınıflandırıldı. 62 lezyonun histopatolojik sonuçları; 39'u malign (%62.9), 18'i benign (%29), 5'i yüksek riskli lezyon (%8.1) idi. Görüntülemeler Siemens (Symphony Vision) marka 1,5T MRG cihazı ve Siemens (Verio) marka 3T MRG cihazı ile gerçekleştirildi. İncelemelerde konvansiyonel sekanslar ve kontrastlı dinamik görüntüler elde olundu. Kitlesel olmayan parlaklaşma bulgusu dağılım şekli, iç kontrastlanma paternleri, kontrastlanma kinetikleri ve değerlendirmeleri Amerikan Radyoloji Koleji (ACR) tarafından 2013 yılında basılan (5.Baskı) BI-RADS MRG Atlası'ndaki standart terminoloji kullanılarak yapıldı. Çalışmaya dahil olan hastaların verileri istatistiksel değerlendirmeye alındı. İstatistiksel veriler IBM SPSS V.21 istatistik programı ile analiz edildi. İstatistik analizi, Ege Üniversitesi İstatistik Bölümü tarafından yapıldı. Analizlere ilişkin karar; veri setinde yer alan değişkenlerin ölçüm düzeyleri, sınıflama düzeyinde olmasından dolayı ilişkinlerin tespiti çapraz tablo kullanımlı ki-kare testi ile yapıldı. Bu testlerden Pearson ki kare ve Fisher ki kare sonuçları üzerinden değerlendirildi. Sonuçlar %95 güven düzeyinde (α yanılgı payı %0.05) dikkate alınarak değerlendirildi. Bulgular: MRG'de saptanan kitlesel olmayan parlaklaşma bulgularına dağılım açısından bakıldığında; sırasıyla fokal (%25.8), segmental (%22.6), multirejyonal (%22.6), rejyonal (%14.5), lineer (%8.1) ve diffüz (%6.5) tipler gözlendi. Çalışmamızda literatüre benzer şekilde (farklı çalışmalarda değişken oranlarda da olsa); fokal dağılım paterni gösteren parlaklaşmalarda daha çok benign; segmental ya da rejyonal dağılım paterni gösteren lezyonlarda ise malign histopatolojik sonuçlar izlendi. Lezyonların iç kontrastlanması ise en sık heterojen tipte (%50) izlenirken, homojen (%19.4), kümeleşen halkasal (%16.1) ve küme (%14.5) şeklinde kontrastlanma yaklaşık benzer sıklıktaydı. Çalışmamızda hem malign olgularda hem de benign olgularda heterojen iç kontrastlanma en sık görülen iç kontrastlanma şekli idi. İç kontrastlanma özellikleri ile histopatoloji sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Çalışmamızda dağılım paternleri arasında diffüz (%100), multirejyonal (%95.2) ve segmental (%90.5) tipler yüksek spesifite göstermekteydi. İç kontrastlanma tiplerinde ise kümeleşen halkasal (%95.2) ve küme tipinde (%90.5) yüksek spesifite saptandı. Kümeleşen halkasal kontrastlanmada %90, kümede %77 pozitif prediktif değerine ulaşıldı. Arka plan parlaklaşmasına bakıldığında en sık 'minimal' (%50) daha sonra sırasıyla 'belirgin'(%19.3), 'ılımlı'(%17.8) ve 'hafif'(%12.9) boyanma saptandı. Arka plan parlaklaşması ile lezyonun malign olması arasında anlamlı ilişki saptandı. Bu durum özellikle 'belirgin' ve 'asimetrik' arka plan parlaklaşmasında öne çıkmaktaydı. Kitlesel olmayan parlaklaşma bulgusuna eşlik edebilen diğer bulgular incelendiğinde; meme başı çekintisi, cilt kalınlaşması ve invazyonu, ödem, yapısal distorsiyon, aksillar lenfadenopati, göğüs duvarı invazyonu gibi ek bulguların varlığı histopatolojik sonucun malign olacağını öngörmesi açısından anlamlı bulundu. Kontrastlanma kinetiği açısından çalışmamızda hem benign hem malign lezyonlarda daha çok tip 2 ve 3 kontrastlanma kinetiğine rastlandı. Malign lezyonlarda tip 3 kontrastlanma kinetiği sıklığı daha fazla olsa da malign/benign lezyon ayrımında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak, meme MRG'de kitlesel olmayan parlaklaşma gösteren alandan yapılan doku örneklenmesinin histopatolojik olarak nasıl sonuçlanacağını öngörmemize kinetik parametrelerin hiçbir katkısının olmadığı saptandı. İmmünohistokimyasal belirteçlere (ER, PR, HER-2, Ki-67) dayanılarak yapılan meme karsinomu sınıflaması luminal A, luminal B, HER-2 ve triple negatif şeklinde idi. Çalışmamızda gerek kitlesel olmayan parlaklaşmanın dağılım paterni gerekse iç kontrastlanma özellikleri ile moleküler alt gruplar arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Olguların Ki-67 indeksleri <%10, %10-30, >%30 şeklinde kategorize edildi. Çalışmamızda fokal dağılım gösteren kitlesel olmayan malign lezyonların tamamında Ki-67 indeksi %10'un altında olduğunu saptandı. Diğer dağılım paternlerinde ise indeks %10-30 aralığında ve %30'un üzerinde bulundu. Bu nedenle mitotik indeksin lezyonların dağılım morfolojilerini ve paternlerini etkileyebileceği düşünüldü. Sonuç: Meme karsinomu kendine özgü klinik, histopatolojik ve moleküler özelliklere sahip farklı biyolojik davranışlar sergileyen heterojen bir tümördür. Memede manyetik rezonans görüntülemenin lezyon saptayabilme yeteneği ve problem çözücü yönü ile kullanım sıklığı ise gün geçtikçe artmaktadır. MRG'de kitlesel olmayan lezyonları tanımlamada ve değerlendirmede dağılım paterni, iç kontrastlanması, arka plan parlaklaşması ve ek bulgu özellikleri önemlidir. Histopatolojik olarak benign veya malign tanıyı öngörmede bu morfolojik özellikler fikir verebilir. Moleküler özellikler tümör davranışını belirlemesinin yanında morfolojisini ve görüntüleme özelliklerini de etkilemektedir, ancak alt tip ayrımında altın standart histopatolojik incelemedir. Özellikle görüntüleme rehberliğindeki biyopsi yöntemlerinin arttığı günümüzde, histopatolojik korelasyonda, MRG'de kitlesel olmayan kontrastlanmanın dağılım patern özelliği ile oluşan malign-benign öngörümüzü histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırarak, biyopsinin tekrarı ya da izlem protokolüne ilişkin kararımız tekrar değerlendirilmelidir.
Karotis ve vertebral arter diseksiyonlarının tanı, tedavi ve prognozunun retrospektif incelemesi
Geç dönemde hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızlı moleküler biyolojik yöntemler ile saptanması
Giriş ve Amaç: Hastaneye yatışı takip eden 5. günden sonra ortaya çıkan geç dönemde hastanede gelişen pnömonilere (HGP) genellikle çok ilaca dirençli bakteriler neden olmaktadır. Etkenlerin geç saptanması, uygun antibiyotiğin zamanında başlanamaması HGP prognozunu olumsuz olarak etkilemektedir. Son yıllarda enfeksiyon etkeni mikroorganizmaların hızlı moleküler yöntemlerle kısa sürede izole edilmesi, tedavinin daha erken ve etkin olarak başlanmasını sağlamaktadır. Bu durumun prognozu olumlu yönde etkileyeceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, HGP'de etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanması ve sonuçların konvansiyonel yöntemlerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Ocak 2014 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ile Anestezi ve Reanimasyon yoğun bakım ünitelerinde izlenen ve 2005 yılında yayınlanan ATS-IDSA kriterlerine göre HGP tanısı alan 62 hasta çalışmaya alınmıştır. HGP tanısı konulduğu anda hastalardan bronkoskopik (BAL, BASP) ve nonbronkoskopik (mini-BAL) yöntemlerle alt solunum yolu örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler hem konvansiyonel yöntemler ve hem de hızlı moleküler yöntemlerle bakteriyolojik etkenler açısından incelenmiştir. Bulgular: Hasanede gelişen pnömoni tanısı alan 62 hasta (42 erkek, yaş ortalaması 69.7±15.6) alınmıştır. Hastaların %95.2'sinde ek hastalık olup, 33 hastaya invaziv mekanik vetilasyon (İMV), 28 hastaya İMV + noninvaziv mekanik ventilasyon (NİV) uygulanmıştır. Hastanede gelişen pnömoni tanısı anında 59 hastanın 39'inin akciğer grafisinde tek taraflı infiltrasyon, 20'sinde çift taraflı infiltrasyon saptanmıştır. Üç hastanın akciğer grafisinde ise tek taraflı infiltrasyon yanısıra plevral efüzyon uyumlu dansite artışı izlenmiştir. Konvansiyonel yöntem ile 62 hastanın 40'ında (%64.5) bakteriyel etken saptanırken, polimeraz zincir reaksiyon (PCR) ile 62 hastanın 57'sinde (%91.9) bakteriyel etken izole edilmiştir. Etken saptanması açısından konvansiyonel yöntem ile PCR yönteminin birbiriyle uyumlu olduğu gözlenmiştir (kappa:0.797). Ayrıca, PCR ile etken saptanma oranının anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p=0.0004). Her iki yöntem ile en sık Acinetobacter baumannii saptanmıştır. İzlemde 62 hastanın 45'inde (% 72.6) mortalite izlenmiştir. Sonuç: Geç dönemde ortaya çıkan HGP etkenlerinin saptanmasında konvansiyonel yöntemler ile PCR arasında uyumun iyi olduğu ve PCR ile daha fazla hastada etken saptanabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Bakteriyel etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanmaya başlanmasının, hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızla belirlenmesi sonucu, etkin bir şekilde tedavi edilmesinin yolunu açabileceği düşünülmüştür.
Karaciğer fibrozisinin noninvaziv tanısı ve derecelendirilmesinde arfı elastografi yönteminin tanısal etkinliğinin araştırılması
Kronik karaciğer parankim hastalıklarında prognozun belirlenmesinde ve sürecin yönetiminde, karaciğerdeki fibrozisin miktarı önemli derecede rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı, kronik karaciğer parankim hastalığı olan olgularda karaciğer fibrozisinin varlığı ve derecesini, ARFI tekniği ile tanısal referans yöntem olarak kabul edilen histopatolojik Ishak skorlama sistemlerinin kıyaslanarak, tanısal başarısının araştırılması doğruluğunun değerlendirilmesi ve rutin kullanım için uygunluğunun belirlenmesidir. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı' na Şubat 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında başvuran, uygun klinik ve laboratuar kriterler sonucu yeni kronik karaciğer parankim hastalığı tanısı alan 172 hasta dahil edildi. Tüm hastaların, yapısal ve sonoelastografik karaciğer ve dalak verileri, ayrıca "Dalak / Karaciğer Vs" oranları karşılaştırıldı. Elastisite değerleri ve histopatolojik fibrozis evreleri arasındaki korelasyon, Spearman korelasyon testi kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda da literatürdeki sonuçlara benzer şekilde fibrozis derecesi arttıkça ortalama elastografi değerlerinin yükseldiği görülmüş ancak Ishak bitişik kategorileri arasında örtüşen elastografi değerleri bulunması nedeniyle, liver stiffness ile Ishak skorlamaları arasında anlamlı farklılık saptanmadı.
Tiroidin kapsüllü folliküler paternli tümörlerinde EZH1 ekspresyonunun ve kapsül özelliklerinin ayırıcı tanıya katkısının araştırılması
Tiroidin folliküler paternli tümörleri; folliküler adenom, folliküler karsinom, papiller karsinomun folliküler ve enkapsüle varyantları, hurthle hücreli adenom ve hurhtle hücreli karsinomdur. Bu antitelerin tanıları histopatolojik inceleme ile mümkündür, tedavi ve prognozları ise farklılık gösterir. Histopatolojik tanıda bazen teknik sebepler bazen de gözlemciler arası farklılıklar zorluk yaratabilir. Bu sebepten bu antitelerin ayırımlarını daha objektif bir temele oturtacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Enhancer of zeste homolog 1 geni (EZH-1), histon H3 trimetilasyonunda görev alan polycomb kompleksinin subuniti olarak görev yapar ve hücre proliferasyonunda etkili olur. EZH-1 mutasyonlarının malign tümörlere kıyasla benign tiroid tümörlerinde daha çok izlendiğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalar referans alınarak folliküler paternli tiroid tümörlerinde EZH1 ekspresyonu hem immünohistokimyasal hem de real time PCR yöntemi ile araştırılacak bu ekspresyonun klinik ve histopatolojik verilerle ilişkisi değerlendirilecek ve sonucuna göre günlük pratikte kullanım imkanlar ve ayırıcı tanıya katkısı araştırılacaktır. Çalışmanın bir diğer amacı da bu tümörlerin kapsüllerinin nitelik ve nicelik özelliklerinin yine ayırıcı tanıya katkısının araştırılmasıdır.
Mitral darlığının ciddiyetinin değerlendirilmesinde akciğer ultrasonografisinin önemi
Amaç: Bu çalışmamızda amacımız kardiyoloji kliniğinde takipli olan hafif ve orta-ciddi mitral darlığı (MD) bulunan hastaların rutin kontrolleri sırasında non-invaziv şekilde ekokardiyografik (EKO) olarak ölçülebilen rutin ekokardiyografik parametreler ile birlikte bazal akciğer ultrasonu ve efor testi sonrası bakılan akciğer ultrasonundaki (LUS) B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişikliğin standart EKO parametreleri dışında MD ciddiyetini değerlendirmede öngördürücü değerinin araştırılması olacaktır. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde takipli 70 MD hastası alındı. MD hastaları hafif ve orta-ciddi MD olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Kardiyoloji polikliniğinde muayene olup kalp yetersizliği (KY) ve ek kapak patolojisi olmayan 35 kontrol grubu hasta olmak üzere toplam 105 vaka alındı. Ekokardiyografik değerlendirme konvansiyonel ekokardiyografi yöntemleri ile yapıldı. Efor testi öncesinde hastaların bazal LUS yapıldı, B çizgilerinin sayı ve dağılımı kaydedildi. Efor öncesi kalp hızı ve oksijen saturasyonu kaydedildi. Hastalara bazal kalp hızının %85 ine ulaşacak şekilde efor testi yapıldı. Efor sonrası kalp hızı ve oksijen satürasyonunun ardından EKO ile mitral kapak gradyentleri ve pulmoner arter basıncı tekrar değerlendirildi. Efor sonrası LUS tekrarlanarak B çizgilerinin dağılımı ve sayısı tekrar kaydedildi. Her üç grup arasında efor öncesi ve sonrası B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişiklikle MD ciddiyeti arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Yaş, cinsiyet, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı (KAH) ve vücut kitle indeksini (BMI) içeren temel demografik özellikler MD ve kontrol grubunda benzerdi. Efor sonrası B çizgilerinin sayısı sağ ve sol hemitoraksta kontrol grubuna göre daha fazla artış gösterdi. [(8 (11,5), 0,5 (3)), p<0,0001; (4(13), 0(2)), p<0,0001]. Her iki hemitoraksta toplam B çizgi sayısı MD grubunda belirgin olarak daha fazla artış gösterdi [14(19,25), 2(4,25); p<0,0001]. MD grubunda B çizgisi sayısındaki artış kontrol grubuna göre anlamlı derecede artış izlendi. Ancak orta-ciddi MD ve hafif MD grupları arasında anlamlı farklılık izlenmedi. [(9(12), 7(10,5), 0(1); p<0,001) ; (10,5(24,7), 4 (9,5) , 0 (1); p<0,001)]. Orta-ciddi MD grubunda semptomatik olan hastalarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesinde hem de efor sonrasında anlamlı olarak daha fazla izlendi [(11(42), 5(10); p:0,02 ); (45(92), 12(21); p:0,002)]. Sol hemitoraksta yapılan değerlendirmede efor öncesi ve sonrası >3 B çizgisi sayısı farkı bulunması %85,7 sensitivite (%95 GA %57,2-98,2), %66,2 spesifite (%95 GA %55,5-76,0) ile mitral balon valvüloplastiyi (MBVP) öngördürmektedir. Pozitif prediktif değeri % 28,6 (%95 GA 21,8- 36,5), negatif prediktif değeri %96,7 (%95 GA 89-99,1) dır. AUC: 0,69 (%95 GA 0,59-0,78) p:0,006. Sonuç: Eforla birlikte B çizgi sayısındaki artış MD grubunda kontrol grubuna göre daha fazla izlendi. Ancak artış kapak ciddiyeti ile korelasyon göstermedi. Orta-ciddi MD grubunda ise semptomatik olanlarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesi hem de efor sonrası belirgin olarak daha yüksek izlendi. Çalışmamız LUS'un MD si bulunan hastaların takibinde ve girişim zamanının değerlendirilmesinde tamamlayıcı rol alması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Mitral darlığı, Subklinik konjesyon, Akciğer ultrasonografisi, B çizgileri
Alzheımer tipi demansta klinik ve moleküler görüntülemenin tanısal korelasyonu
Giriş ve Amaç: Alzheimer Hastalığı (AH) bellek ve kognitif fonksiyonların ilerleyici kaybına neden olan kronik nörodejeneratif bir hastalıktır. Patolojisinden beta-amiloid ve tau proteini sorumludur. AH için birçok biyobelirteç geliştirilmiştir.Günümüzde hem sıvı hem görüntüleme biyobelirteçleri kullanılmaktadır.Florodeoksiglukoz-Pozitron Emisyon Tomografi (FDG-PET) glial hücreler ve nöronların glukoz kullanımını göstermektedir.Yeni gelişmelere göre;AH presemptomatik dönemde bile FDG-PET ile değerlendirilebilmektedir.Biyobelirteçler ayrıca demansın diğer sebeplerini dışlamada ve atipik prezentasyonlu veya klinik tanısı net olmayan AH tanısını desteklemede kullanılabilir.Biz de çalışmamızda;2011 NINCDS– ADRDA tanı kiterlerine göre AH tanısı almış ve beyin FDG-PET görüntülemeleri mevcut olan hastaların klinik ile beyin moleküler görüntülemelerini retrospektif olarak karşılaştırmayı planladık.Materyal ve Metod: Çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine 2013-2016 yılları arasında başvurmuş ve klinik tanı kriterlerine göre AH ile uyumlu 74 hasta dahil edildi.Cinsiyet ve yaş farkı gözetmeksizin çekilmiş FDG-PET görüntüleri incelendi. Hastaların amigdala,hipokampus,inferior frontal girus-orbital bölgesi,mezyal temporal,posterior singulat,preküneus,superiorfrontal girus-dorsolateral bölgesi SUVmax değerleri ve FDG-PET görüntülerindeki bölgesel metabolizma farklılıklarındaki standart sapma değerleri karşılaştırıldı.Hastalar cinsiyet,yaş (65yaş altı ve üstü) ve hafif kognitif bozukluk(HKB) ve Alzheimer hastalığı demansı(AH-D) olmak üzere karşılaştırıldı. Bulgular: Tüm bölgeler tek tek analiz edildiğinde hepsinde istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi(p<0.05).Ayrıca incelenen bölgeler kadın-erkek,65 yaş altı-üstü,AH-D ve HKB olarak ikişerli gruplar halinde değerlendirildi.AH-D ve HKB hastalarının birbirleri ile karşılaştırılmasında her iki grupta da sağ posterior singulat ve preküneusta istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi(p<0,05).Hastalar yaşa göre incelendiğinde anlamlı istatistiksel sonuç elde edilemedi.Cinsiyete göre karşılaştırıldığında ise sadece sol mezyal temporal bölgede erkeklerde hipometabolizmanın anlamlı olduğu gözlendi(p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada AH klinik tanı kriterlerini karşılayan 74 hastanın tümünün moleküler görüntüleme bulgularının AH lehine olduğu, klinik tanı kriterleri ile moleküler görüntüleme tanılarının yüksek korrelasyon gösterdiği izlenmiştir.Moleküler görüntüleme ile demans evresinden önce hastalığı tanıyabilmemiz tanı ve tedavi için önemli avantaj sağlamaktadır.
İntrauterin nöral tüp defekti tanısı alan gebeliklerde sonografik bulguların ve lezyon seviyesinin tanı haftası ile ilişkisi
Amaç: İntrauterin nöral tüp defekti tanısı alan gebeliklerde sonografik bulguların ve lezyon seviyesinin tanı haftası ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Florance Nigtingale Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde Ocak 2015- Aralık 2017 yılları arasında, intrauterin nöral tüp defekti tanısıyla gelen 64 gebeliğin verileriyle hazırlanan retrospektif istatistiksel bir veri tabanı çalışmasıdır. Çalışmamızda 64 meningomyelosel tanısı alan fetüsün, ultrasonografik spinal lezyon seviyesi, MMC kese çapı ve kranial bulguları ile prenatal ilk tanı konma haftaları; 20. gebelik haftasından sonra spinal lezyon seviyesi ile ultrasonografide izlenebilen bacak hareketleri ve tümü sezaryen ile doğan bebeklerde postoperatif 1. saat içinde bacak hareketleri karşılaştırılmıştır. Çalışmada lezyon seviyesi en sık izlenen lomber ve diğerleri olarak iki gruba ayrılmıştır. Bulgular ve Sonuçlar: Çalışma sonucunda spinal lezyon seviyesi, kranial bulgular ve prenatal ilk tanı haftası arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Lomber MMC fetuslarda diğer lezyon seviyelerine oranla intrauterin bacak hareketleri anlamlı düşük izlenmiş olsada doğum sonrası fark izlenmemiştir. Gebelikte erken tanı/tanı, intrauterin saptanan lezyonun doğum sonrası yaşam boyu etkilerini değerlendirebilmek, tıbbi tahliye, şntrauterin fetal cerrahi, aileyi bekleyen maddi ve manevi sürece hazırlık için önemlidir. Anahtar Kelimeler: Nöral tüp defektleri, prenatal tanı, fetal malformasyonlar, meningomyelosel, gebelik
Temporomandibular eklem rahatsızlıklarının araştırma tanı kriterleri (TMR/ATK) biyodavranışsal (Eksen II) tarama ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı temporomandibular eklem rahatsızlıklarının Araştırma Tanı Kriterleri ile araştırılması ve farklı tanılı hastaların psikometrik analizlerinin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Temporomandibular eklem rahatsızlığı ile başvuran hastalara TMR/ATK Eksen II formunu doldurmaları istenmiştir. Daha sonra hastalar muayene edilerek tanı belirlenmiştir. Hastalar osteoartrit (grup 1), internal düzensizlik (grup 2), miyofasiyal ağrı ve disfonksiyon sendromu (grup 3) ve lokal miyalji (grup 4) grupları altında değerlendirilmiştir. TMR/ATK Eksen II formundan elde edilen bilgiler ile hastaların yaş ve cinsiyet dağılımı, tanı gruplarının dağılımı, gruplar için günlük konforsuzluk derecesi, psikolojik ağrı derecesi, somatizasyon derecesi ve kronik ağrı derecesi araştırılmıştır. Ayrıca hastaların antidepresan kullanımı ve sigara içme alışkanlığı sorgulanmıştır. Tanı grupları karşılaşmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 274 hasta katıldı ve 4 hasta çeşitli nedenlerden dolayı çalışma dışı bırakıldığı için 270 hasta üzerinden değerlendirme yapıldı. Çalışmaya katılan hastalar minimum 18 maksimum 74 yaşındaydı ve ortalama yaş 32.91 olarak bulundu. Çalışmaya katılan hastaların %78.5'i kadın (212), %21.5'i (58) erkekti. Hastaların %16.3'üne osteoartrit (1.grup), %31.5'ine internal düzensizlik (2.grup), %23.3'üne myofasiyal ağrı ve disfonksiyon sendromu (3.grup), %28.9'una lokal miyalji (4.grup) teşhisi konuldu. Depresyon ve somatizasyon dereceleri ile kronik ağrı dereceleri incelendiğinde miyofasiyal ağrı ve disfonksiyon grubunun en yüksek değerleri gösterdiği görüldü. İnternal düzensizlik grubu ise en düşük değerleri gösterdi. Lokal miyalji ve osteoartrit grupları arasında fark bulunmadı ve her ikisi internal düzensizliğe göre yüksek değerler gösterdi. Antidepresan kullanımı incelendiğinde miyofasiyal ağrı grubunun diğer gruplara oranla yüksek antidepresan ilaç kullandığı belirlendi. Sigara kullanımı açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmanın sonucuna göre miyofasiyal ağrı ve disfonksiyon sendromu grubu hastalar en depresif ve kronik ağrıları en çok olan grup olarak belirlendi. İnternal düzensizlik grubu da en az depresif ve kronik ağrıları en az olan grup olarak belirlendi. Lokal miyalji ve osteoartrit grupları arasında fark bulunmadı ve her ikisi internal düzensizliğe göre yüksek değerler gösterdi. Anahtar Kelimeler: Temporomandibular eklem rahatsızlıkları, Temporomandibular rahatsızlıklar, Araştırma tanı kriterleri