Dental aygıtlar
103 theses under this subject heading
Manuel dril frez ile yapılan transmukozal dekortikasyon işleminin diş hareketine olan etkilerinin klinik olarak incelenmesi
Günümüzde ortodontik tedavi gereksinimi duyan hasta sayısı giderek artmaktadır. Ortodontik tedavilerdeki önemli problemlerden biri uzun süreli olmasıdır. Alveoler kortikotomi uygulamaları ortodontik diş hareketinin hızlandırılmasında oldukça etkili olmakla birlikte, aynı zamanda travmatik yöntemlerdir. Bu tez çalışmasının amacı manuel dril frez ile yapılan transmukozal dekortikasyon işleminin diş hareketine olan etkilerin klinik olarak incelenmesidir. Bununla birlikte, günümüzde kullanılan göreceli olarak invaziv yöntemlere alternatif olabilecek, daha konservatif ve hasta tarafından daha kolay edilebilir bir yöntemin geliştirilmesi de amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya, tedavi planı gereği üst sağ ve sol 1. küçük azı dişlerin çekimi ile kanin distalizasyonu planlanan yaşları 13-23 arasında değişen 9 birey dahil edilmiştir. Kanin distalizasyonuna başlanacağı seans deney taraftaki çekim boşluğuna manuel dril frez kullanılarak 3 mm derinliğinde 3 adet mikro-osteoperforasyon olacak şekilde transmukozal dekortikasyon işlemi uygulanmıştır. Ardından bilateral Sentalloy kapalı yaylar içeren mini-vida destekli distalizasyon mekanikleri 150 gr kuvvet ile uygulanmıştır. Kanin distalizasyonuna başlanacağı seans (T0), 3. hafta (T1) ve 6.hafta (T2)'larda ağız içi ölçüleri alınarak alçı modelleri elde edilmiştir. Elde edilen modeller üzerinde kanin distalizasyonu, molar ankraj kaybı ve kanin dişlerinde meydana gelen distopalatal rotasyon miktarları ölçülmüştür. Yapılan ölçümler sonucunda, deney grubundaki kanin distalizasyon miktarı (1,51±0,44), kontrol grubuna göre (0,93±0,40) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Molar ankraj kaybı deney grubunda 0,11±0,11 mm iken, kontrol grubunda 0,19±0,18 mm olmuştur. Gruplar arası farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Kanin dişlerinin distopalatal rotasyonları açısından tüm ölçüm zamanlarında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda, ortodontik diş hareketinin hızlandırılmasında etkili olarak bilinen dekortikasyon işlemi farklı ve minimal invaziv yöntemle uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, manuel dril frez ile yapılan transmukozal dekortikasyon işlemi ortodontik diş hareketinin hızlandırılmasında etkili bir yöntem olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Ortodontik diş hareketi, kortikotomi, hızlandırılmış diş hareketi
Alt çene gelişim geriliği olan hastalarda forsus FRD EZ2 ve CS4 sistem sabit apareylerinin etkinliklerinin sefalometrik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmamızdaki amaç, alt çene gelişim geriliği olan hastalarda uygulanan CS4 Sistem sabit fonksiyonel apareyi ve Forsus FRD EZ2 (Forsus) sabit fonksiyonel apareyinin etkinliklerinin sefalometrik olarak karşılaştırmaktır. Gaziantep Üniversitesi Ortodonti Bölümü arşivinde bulunan ve ortodontisti tarafından mandibular retrognati (alt çene gelişim geriliği) endikasyonu konulmuş, sabit fonksiyonel apareyler ile kompenzasyon tedavisi uygulanmış, apareyi ağızdan uzaklaştırılmış, ara kayıtları alınmış hastaların apareylerin uygulandığı ve çıkarıldığı seanslarda alınmış sefalometrik röntgenleri analiz edilmiştir. CS4 Sistem grubu 14 (16,79±1,68 yıl) (7 kız, 7 erkek), Forsus grubu ise 14 (16,57±1,66 yıl) (7 kız, 7 erkek) olmak üzere toplam 28 hastanın sefalometrik röntgenlerinden oluşmaktadır. Her iki sabit fonksiyonel aparey, molar ilişkisi sınıf I olana kadar yaklaşık CS4 Sistem grubunda 5,8±1, Forsus grubunda 6,2±1 ay ağızda tutulmuştur. Toplamda 28 hastanın 56 adet lateral sefalometrik röntgenlerinde açısal ve lineer ölçümler yapılmıştır. Normal dağılıma sahip değişkenlerin iki bağımsız grupta karşılaştırılmasında Student t testi, 2 bağımlı grupta karşılaştırılmasında ise Eşleştirilmiş t testi kullanılmıştır. Ölçümlerin güvenirliğinin saptanması için ICC ve %95 güven aralıkları hesaplanmıştır. Elde edilen bulgulara göre CS4 Sistem ve Forsus apareylerinin mandibular retrognatiye sahip hastalardaki overjet, overbite ve molar ilişki düzeltiminde etkili oldukları ve elde edilen etkinin daha çok dişsel olduğu, iskeletsel etkinin ise minimal olduğu belirlenmiştir. Tedavi sonunda, maksiller keser dişlerde retrüzyon ve mandibular keser dişlerde protrüzyon gözlenmiştir. CS4 Sistem apareyinin, Forsus apareyine göre IMPA değerindeki daha fazla artışa, U1/SN değerinde ise daha fazla azalmaya neden olduğu tespit edilmiştir. CS4 Sistem ve Forsus sabit fonksiyonel apareylerinin her ikisi de alt çene gelişim geriliğine sahip geç adölesan dönemdeki bireylerde, diş çekimi ya da ortognatik cerrahi endikasyonu konulabilecek sınır vakalarda alternatif tedavi yöntemi olarak kullanılabilir.
Hareketli retansiyon apareylerinin hastalar üzerindeki sitotoksik ve genotoksik etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada hareketli retansiyon apareylerinden Hawley ve Essix plakların dokular üzerindeki sitotoksik ve genotoksik etkilerinin incelenip karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda sabit ortodontik tedavisi tamamlanmış 50 hasta randomize olarak iki gruba(n=25) ayrılmıştır. Retansiyon amacıyla ilk gruptaki hastalara Hawley apareyi, ikinci gruptaki hastalara Essix plak kullandırılmıştır. Genotoksik değerlendirme için tükürük örnekleri aparey kullanılmaya başlanmadan önce (TG0), 1 ay (TG1) ve 3 ay sonra (TG2) alınıp 8-OHdG, Nrf2 ve Keap1 değerleri incelenmiştir. Sürüntü numuneleri ise aparey kullanılmaya başlanmadan önce (T0) ve 14-21 gün sonra (T1) alınıp mikronükleus, piknozis, karyoreksiz ve karyolizis parametreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: 8-OHdG değeri başlangıçta Essix grubunda yüksek iken 1. ve 3. ay ölçümlerinde Hawley grubunda yüksek bulunmuştur. Nrf2 değeri başlangıçta Essix grubunda yüksek bulunurken 1. ve 3.ay ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Keap1 değerinde başlangıç ve 1 ay sonraki ölçümde gruplar arasında farlılık bulunmazken 3. ay ölçümünde Hawley grubunda yüksek bulunmuştur. Mikronükleus, piknozis, karyoreksiz ve karyolizis değerleri T1 zamanında Essix grubunda daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Sürüntü örnekleri ile yapılan erken dönem incelemelerinde (14-21 gün) Essix plakların toksik etkisinin fazla olduğu görülse de uzun dönem tükürük analizi sonuçlarında (3 ay) Hawley plağının DNA'da daha fazla mutasyona neden olduğu görülmüştür.
Geleneksel ve modifiye hızlı üst çene genişletme apareylerinin çiğneme kasları üzerindeki etkilerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; üst çenesinde transversal yönde darlığı olan hastalarda geleneksel ve modifiye hızlı üst çene genişletme apareylerinin çiğneme kasları üzerindeki etkilerini ultrasonografik ve shear wave elastografisi ile değerlendirmektir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na tedavi amacıyla başvurmuş olan, iskeletsel maksiller darlığa sahip, yaşları 8-15 yıl arasında değişen, kliniğin rutin hastası olan birey dahil edildi. Randomize olarak seçilen 31 birey iki gruba ayrıldı: Grup 1; Geleneksel Hyrax RME (HRME) apareyi (n=15), Grup 2; Akrilik Capli Modifiye RME (AcRME) apareyi uygulanan hastalar (n=16). Bireylerden T0 (aparey uygulaması öncesi), T1 (aktivasyon sonu) ve T2 (aktivasyonun tamamlanmasını takiben 3.ay) dönemlerinde ultrasonografi ve elastografi kayıtları alındı. Alınan kayıtlar aracılığı ile masseter, anterior temporal ve lateral pterigoid kaslarının kalınlıkları ve sertlik değerleri analiz edildi. Hem AcRME hem HRME gruplarında, ortalama kalınlık ve sertlik değerlerinin zamanlar arası karşılaştırmalarında anlamlı farklılık gözlenmezken; sağ-sol ayrımı yapılarak analiz edildiğinde her iki apareyin de kasları anlamlı olarak etkilediği görüldü. Çalışmada en çok etkilenen kaslardan olan lateral pterigoid kasın farklı zamanlarda ölçülen kalınlık ve sertlik değerleri AcRME grubunda daha fazla idi. Bu durumun AcRME apareyinin dizaynındaki okluzyon yüksekliği farklılığından kaynaklandığı düşünüldü.
Sınıf III hastalarda Alt-RAMEC protokolü ile iskeletsel vediş destekli protraksiyon yöntemlerinin etkinliklerininkarşılaştırılması
Bu çalışma maksiller protraksiyon için hibrit hyrax ve RME apareyine sahip, alt-Ramec protokolü uygulanan ve uygulanmayan hastaları eş zamanlı değerlendirerek, farklı ankraj ünitelerinden destek alan apareyler arasında yapılan tercihin ve genişletme protokolü seçiminin üst çene protraksiyonuna etkisini göstermeyi amaçlamıştır. Araştırmada Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na sınıf III maloklüzyon tedavisi görmek için başvuran hastaların lateral sefalometrik radyografileri kullanılmıştır. Hibrit hyrax apareyi ve alt-RAMEC grubu 15 (HH-Alt), RME apareyi ve Alt-RAMEC grubu 15 (RME-Alt), hibrit hyrax apareyi grubu 15 (HH) ve RME apareyi grubu 15 (RME) olmak üzere toplam 60 hastanın, tedavi öncesi ve sonrası 120 lateral sefalometrik filmi üzerinde açısal ve doğrusal analizler yapılmıştır. Normal dağılan parametrelerin dört grupta karşılaştırılmasında Oneway Anova ve farklılığa neden olan grubun tespitinde Tukey HDS testi kullanılmıştır. Değişkenlerin grup içi karşılaştırılmasında ise paired sample t testi, niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi kullanılmıştır. Çalışmadan edinilen bulgulara göre HH-Alt grubunun maksillanın öne getirilmesini en çok arttıran ve overjet düzeltimini en hızlı sağlayan grup olduğu görülmüştür. Bunu sırasıyla HH ve RME-Alt grupları takip etmektedir. HH grubu RME-Alt grubuna göre vertikal boyutta sağladığı kontrol ve daha az dental yan etkiye sahip olması nedeniyle ikinci en başarılı grup olarak görülmüştür. Dört tedavi kombinasyonu içerisinde iskeletsel etkinliği en az ve dental yan etkisi en fazla olan grubun RME grubu olduğu görülmüştür. Sonuçlar değerlendirildiğinde hibrit gruplarının konvansiyonel gruplara göre maksillayı daha hızlı ve etkili protrakte ettikleri, aynı zamanda maksillanın rotasyonunu azaltarak vertikal kontrolü de iyileştirdikleri görülmüştür. Alt-RAMEC prosedürünün maksillanın ilerletilmesine ve hızına katkı sağlarken, vertikal kontrol üzerinde bir iyileştirme yapmadığı görülmüştür. Maksillada görülen değişimler üzerinde apareyin hibrit veya konvansiyonel olmasının, alt-RAMEC protokolü uygulanıp uygulanılmamasından daha fazla önem taşıdığı fark edilmiştir.
Farklı büyüme tiplerine göre mini vida destekli hızlı palatal genişletme apareyi'nin yerleştirileceği bölgelerdeki kemik kalınlığının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada farklı büyüme tiplerine göre mini vida destekli hızlı palatal genişletme apareyinin (MARPE) yerleştirileceği bölgelerdeki kemik kalınlığının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: KIBT arşivinden dahil edilme kriterlerini karşılayan radyografiler randomize seçildi. Sefalometrik radyografiler dijital olarak analiz edilerek büyüme paternlerine göre üç gruba (düşük, normal ve yüksek açılı) ayrıldı (n=34). KIBT taramaları üzerinden yapılan ölçümler midpalatal düzlemin 3 mm ve 6 mm lateralinde olacak şekilde her iki tarafta yapıldı. Transversal kesitte, ön bölgedeki ölçüm noktaları 1.premoların distalinden, arka bölgedeki ölçüm noktaları 1.moların distalinden geçecek şekilde ayarlandı. Ölçümler sagittal kesitte, ön bölgede 30-45-90º açılarda, arka bölgede dik açıda palatal kortikal kemikten nazal taban kortikal kemiğine kadar 16 noktada yapıldı. Bulgular: Palatal kemik kalınlığı açısından büyüme paternleri arasında anlamlı farklılıklar bulundu (p<0.05). Düşük açılı grubun palatal kemik kalınlığı daha fazlaydı ve her iki tarafta midpalatal düzlemin 3 ve 6 mm lateralinde posterior bölgede 90º açıyla yapılan ölçümlerde anlamlı olarak yüksekti. Sonuç: Palatal kemik kalınlığının cinsiyet, büyüme paterni, yerleştirme açısı gibi birçok değişkenden etkilendiği ve yüksek oranda bireysel farklılıklar gösterdiği düşünüldü. Bu sebeple, MARPE apareyi üretilmeden önce hastanın KIBT görüntüleri üzerinden ölçümler yapılarak hazırlanması tavsiye edilebilir.
Bir senelik retansiyon periyodu sonunda farklı retansiyon protokollerinin oklüzal kontak alanları üzerine etkisi
Ortodontik tedavi hedefleri, aktif tedavi sonunda ideal diş sıralanması, estetik, fonksiyonel oklüzyon ve stabilite elde etmek olarak ifade edilebilir. Ortodonti alanındaki en önemli zorluklardan biri aktif tedavinin sonunda elde edilen oklüzal stabiliteyi korumaktır. Ortodontik tedaviden sonra yeni oklüzal ilişkileri korumak için retansiyon fazına geçilir ve bu amaçla kullanılan pekiştirme apareylerinin genellikle dişlerin sıralanmasını ve ark boyutlarını korurken, aynı zamanda tedavi sonrası posterior dişlerin vertikal yönlü hareketi ile oklüzyonun yerleşmesine izin vermesi beklenir. Çalışmamızda, tedavi sonrası var olan oklüzal temas alanlarını değerlendirmek ve aktif kuvvetler kesildikten sonra meydana gelen değişiklikleri kaydetmek amacıyla 3 farklı retansiyon apareyinin bir senelik retansiyon periyodu sonunda oklüzal kontak alanları üzerine olan etkileri ve OGS skor değişimi incelenmiştir. Bu retrospektif çalışma kapsamında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda diş çekimsiz sabit ortodontik tedavi görmüş 90 bireyin tedavi sonrası ve pekiştirme dönemi sonrası kayıtları karşılaştırılmıştır. Dahil edilecek olguların seçiminde, Amerikan Ortodonti Kurulu (ABO) tarafından tanımlanan Objektif Derecelendirme Sistemi (OGS) kriterlerine göre kabul edilebilir bitim şartı aranmıştır. Bireyler, kullandıkları pekiştirme apareyi türüne göre her grupta 30 olgu olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır: Essix grubu (1.grup), Hawley grubu (2.grup) ve sabit pekiştirme apareyi grubu (3.grup). Tüm bireylerde tedavi sonrası alt ve üst çenede kanin-kanin arası sabit pekiştirme apareyi bulunmaktadır ve buna ek olarak 1.grupta üst çenede Essix, 2.grupta üst çenede Hawley plağı, ilk 6 ay tam zamanlı, sonraki 6 ay ise yarı zamanlı (12 saat) olarak kullandırılmıştır. Tedavi sonrası (T1) ve bir senelik retansiyon periyodu sonunda (T2) alınan dental modeller, üç boyutlu lazer tarayıcı (3Shape R900) ile taranarak dijital modele dönüştürülmüştür ve oklüzal temas alanları, görüntü analiz yazılımı (ImageJ) kullanarak, mm2 birimi ile ölçülmüştür. Pekiştirme dönemi sonunda dental modeller üzerinde tekrar OGS ölçümleri yapılarak, kontak alanı değişimi ile OGS skorları arasında korelasyon varlığı araştırılmıştır. İstatistiksel analizler sonucunda tüm pekiştirme apareyi tiplerinde, retansiyon dönemi boyunca önemli değişiklikler olduğu gözlenmiştir. Essix grubunda kesici dişler hariç tüm dişler için kontak alanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma (p<0,05), Hawley ve sabit pekiştirme apareyi gruplarında anlamlı bir artış saptanmıştır (p<0,05). Sabit pekiştirme apareyi ile pekiştirme yapılan grupta kaydedilen oklüzal kontak alanı artışı, Hawley grubuna göre daha fazla bulunmuştur ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Bununla birlikte retansiyon periyodu sonunda Hawley ve sabit pekiştirme apareyi gruplarında OGS skorlarında azalma görülürken Essix grubunda artış kaydedilmiştir. Bir senelik takip sonunda oklüzal kontak alanı değişimi ile OGS skoru arasında bir korelasyon tespit edilememiştir. Sonuç olarak Hawley ve sabit pekiştirme apareyleri, Essix apareyine kıyasla pekiştirme döneminde oklüzal yerleşmeye izin verirken, 1 senelik takip döneminde OGS skorlarında artışa neden olmadıkları için stabilite açısından da daha yeterli kabul edilebilirler.
Farklı yüzey özelliklerine sahip piezocerrahi testere uçlarının biyomekanik özelliklerinin karşılaştırması
Birçok avantaja sahip olan piezocerrahi aletlerinin kullanımında çok sık karşılaşılan sorunlardan biri, piezocerrahi testere uçlarının kırılmasıdır. Bu çalışmada farklı yüzey özelliklerine sahip piezo cerrahi testere uçlarının kırılma ve dayanıklılık gibi biyomekanik özelliklerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması yapılmıştır. Araştırmada kullanılmak üzere kliniğimizde en sık kullanılan piezocerrahi testere ucu belirlenmiş ve bu osteotomide kullanılan testere ucundan her grupta 10'ar tane olmak üzere 4 farklı gruptan toplam 40 tane üretilmiştir. Birinci gruba 54 HRC AISI 420C paslanmaz çelik üzerine Titanyum Nitrür (TiN) kaplama, ikinci gruba 54 HRC AISI 420C paslanmaz çelik üzerine Elmas Benzeri Karbon (DLC) kaplama yapılmıştır. Kalan son iki grupta ise AISI 420C paslanmaz çeliğin sertlik karakterizasyonu değiştirilmiş 54 HRC ve 48 HRC paslanmaz çelik olarak kaplamasız üretilmiştir. Piezocerrahi testere uçları eşit standartlarda universal test cihazına yerleştirilip cantilever eğme testine tabi tutulmuştur. Gruplar arası karşılaştırmada, deney sonucu elde edilen grafikteki "Elastik limit" noktaları ve elastik limit noktasına kadar olan "Enerji" değerleri kullanılmıştır. Eğme deneyine ek olarak piezocerrahi testere ucuna dinamik bir sistem için sonlu elemanlar analizi uygulanmıştır. Böylelikle hareket halindeki bir piezocerrahi testere ucun üzerindeki eşdeğer gerilme dağılımları değerlendirilmiştir. Sonuç olarak 48 HRC paslanmaz çelikten üretilmiş kaplamasız piezocerrahi testere uçların Elastik limit değerleri diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,008). Sonlu elemanlar analiz bulgularına göre de piezocerrahi testere uç üzerindeki en çok kırılma beklenen alan gövde kısmındaki büküm bölgesi olarak belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: piezocerrahi, testere uç, biyomekanik, kırılma
Twin blok tedavisi gören normal ve fazla kilolu hastaların tükürük leptin düzeylerinin iskeletsel ve dişsel değişime etkisinin karşılaştırılması
Sınıf II maloklüzyon; problemin kaynaklandığı çeneye göre farklı şekillerde tedavi edilebilir. Mandibular retrognati, Sınıf II maloklüzyonun en sık görülme nedeni olup, ideal tedavi hedefi mandibulanın büyüme ve gelişimini stimüle etmektir. Twin Blok apareyi, 2 parçadan oluşması sebebiyle hastalarda kullanım rahatlığı sunması, üst çenede aynı zamanda genişletme yapılabilmesi gibi avantajlarından dolayı en çok tercih edilen fonksiyonel apareylerden biridir. Twin Blok uygulaması ile yapılan fonksiyonel tedavide alt çene aşağı ve öne konumlandırılmakta, bu sayede alt çene kondilindeki liflerin gerilimesiyle endokondral kemikleşme stimule edilmektedir. Bu durum mandibula boyutunda artışa sebep olmaktadır. Literatürde endokondral kemikleşmeyi ve dolayısıyla tedavi etkinliğini değiştirebilen çeşitli faktörler bildirilmiştir. Bu faktörlerden biri olan leptin hormonu, yağ dokusunun fazla olmasına bağlı olarak kilolu hastalarda normalden fazla salgılanır. Bu sebeple, kilolu hastalarda endokondral kemikleşme miktarı leptin düzeyi artışına bağlı olarak artacağı düşünülebilinir. Endokondral kemikleşme modeli olarak farelerdeki mandibular kondilinin kullanıldığı bir çalışmada da leptinin kondildeki kondrosit popülasyonu üzerine doğrudan etkisinin olduğu görülmüştür. Literatürde leptin düzeyinin, osteoklastik aktivite ve endokontral kemikleşme üzerine olan etkisi ile ilgili çalışmalar mevcut iken, fonksiyonel tedavi etkinliğinde leptin miktarının etkisinin ölçüldüğü çalışma bulunmamaktadır Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalına tedavi amacıyla başvuran 32 hasta; fazla kilolu ve normal kilolu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Fazla kilolu hastalar, Dünya Sağlık Örgütünün çocuk ve adolasanlar için belirlediği tabloda 85 persentil ve üzeri hastalardan, normal kilolu hastalar ise 85 ve 15 persentil arası bireylerden oluşturulmuştır. Boy Kilo İndeksine ek olarak, leptin düzeyi hastaların yağ dokusu mikarıyla da doğru orantılı olduğundan, tedavi başında 3. ayda ve tedavi sonunda hastaların yağ oranına da bakılmıştır. Hastaların yağ oranı Bezmialem Vakıf Üniversitesi dietetik bölümünde DEXA cihazı ile ölçülmüştür. Tedavide kullanılacak olan Twin Blok apareyleri Clark´ın 2002 yılında tanıttığı gibi dizayn edilmiştir. Kapanış kaydı sagittal aktivasyonu, mandibulanın en ileri pozisyonun yüzde 70'i kadar ileri alınarak; vertikal aktivasyonu, 2-4 mm istirahat aralığının üzerine çıkılarak yapılmıştır. Normal ve fazladan düzeltim yapıldıktan sonra tedavi sonlandırılmıştır. Endokondral kemikleşmeye bağlı kondil boyu artışı, tedavi başında ve sonunda lateral sefalometrik filmler aracılığıyla, lineer ölçümlerden oluşan Pancherz sefalometrik analiz yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Tüm hastalardan 5 farklı zamanda (tedavi başı, 1. ay, 3. ay, 6. ay ve tedavi sonu) stimule olmamış tükürük, invaziv olmayan pasif akıtma yöntemiyle alınmıştır. Tükürük örneği (5 ml) saat 9 ile 12 saatleri arasında yemekten en az 1 saat sonra alınmıştır. Örnekler hastalar dik oturtularak başları öne eğilecek ve tüp ağızının köşesine konularak tükürük tübe akıtılmıştır. Toplanan tükürük 15 dakika boyunca 4˚C'de boş kuru tüp içinde 15,000 x g´de santrifüj edilmiştir. Alınan süpernatant'ın 1 ml ´si cryotüplerde -80 ˚C'de derin dondurucuda leptin analizi yapılıncaya kadar saklanmıştır. Daha sonra tükürük örneklerinden ELISA kitleriyle leptin düzeyleri fotometrik olarak ölçülmüştir. Bu çalışmanın bulgularına göre, Sınıf II bölüm 1 malokluzyonu olan aşırı kilolu ve normal kilolu hastaların Twin Blok apareyi ile tedavilerinin sonucu başarıyla gerçekleştirilmiştir. Tedavi sonunda her iki grupta da Sınıf 1 molar ve kanin ilişki elde edilmiş, overjet ve overbite önemli miktarda azalmış, konveks profil ortadan kalmıştır. Aşırı ve normal kilolu hasta gruplarında maksillada istatiksel olarak anlamlı ciddi bir fark bulunamazken, mandibula uzunluğunda aşırı kilolu hastalarda normal kilolu hastalara göre istatiksel olarak (0,01Anahtar Kelime: Dental aygıtlar = Dental instruments ; Dişler = Teeth ; Kemik ve kemikler = Bone and bones ; Leptin = Leptin ; Maloklüzyon = Malocclusion ; Maloklüzyon-angle sınıf III = Malocclusion-angle class III ; Obezite = Obesity ; Tükürük = Saliva ; Vücut kitle indeksi = Body mass index ; İskelet = Skeleton
Yeni bir sabit yer tutucu apareyin klinik başarısının değerlendirilmesi
Adeziv sistemlerde meydana gelen gelişmeler sayesinde yeni yer tutucu sistemleri klinik uygulamalarda yer almaya başlamıştır. Direkt yapıştırılabilir yer tutucu olarak adlandırılan bu apareyler ölçü ve laboratuvar aşamasını ortadan kaldırmakta ayrıca hasta uyumluluğu gerektirmemektedir.Bu çalışmanın amacı konvansiyonel yer tutucu tiplerine alternatif olabileceği düşünülen, yeni geliştirilen ve klinik denemesi daha önce yapılmamış olan Ez Space Maintainer direkt yapıştırılabilir sabit yer tutucu apareyin klinik kullanılabilirliğini, başarısını, ağızda kalım süresini ve ağız hijyenine etkisini değerlendirmektir. Klinik çalışmamızda erken süt dişi çekimi yapılmış veya daimi diş eksikliği olan ve hasta seçim kriterine uyan (yaş ortalamaları 8,7±1,6 yıl) 27 çocuğa (11 kız, 16 erkek) 41 adet yer tutucu (Ez Space Maintainer) uygulaması yapılmıştır. Destek dişlerin bukkal mine yüzeylerine 60 sn. %35'lik ortofosforik asit uygulaması sonrasında dişler aynı süre yıkanmış ve tebeşirimsi görünüm sağlanana kadar yağsız hava ile kurutulmuştur. Apareylerin yapıştırılması için Transbond XT adeziv sistem üretici firmanın kullanım talimatına göre uygulanmıştır. 41 adet yer tutucu eksik olan süt dişi veya dişlerine göre dört gruba (A, B, C, D) ayrılmıştır. Hastaların takibi 20 ay boyunca sürdürülmüştür. Takip sonunda yer tutucu uygulamasının başlangıcındaki ve bitişindeki çekim boşlukların durumu değerlendirilmiş, gruplar arasında başarı ve ağızda kalım süreleri karşılaştırılmış, apareyin başarısı ve ağızda kalım süresi yaşa, cinsiyete ve konuma göre değerlendirilmiştir. Apareyin ağız hijyenine etkisi de gruplar arasında karşılaştırılmıştır.İstatistiksel analizler sonucunda gruplar arasında başarı ve ağızda kalma süresi olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Konum, tek başına yaş ve cinsiyet ağızda kalım süresi üstünde etkisiz bulunmuştur (p>0,05) ancak yaş gruplaması yapıldığında 8 yaş üstü önem seviyesinde başarılı bulunmuştur (p<0,05). Tek başına Yaş, konum ve cinsiyet başarı üzerinde anlamlı farklılık yaratmamakla beraber (p>0,05) yaş gruplamasına bakıldığında 8 yaş üstü yaş grubunun anlamlı olarak daha başarılı olduğu görülmüştür (p<0,05). Başlangıç ve bitimdeki çekim boşluğu boyutunda istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p>0,05). Apareyin ağız hijyenine etkisinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Ez Space Maintainer direkt yapıştırılabilir yer tutucu, ortalama ağızda kalım süresi, başarı oranı ve ağız hijyenine etkisine göre konvansiyonel tipte yer tutuculara benzer olarak işlevsel olduğunu kanıtlamıştır.
Farklı üretim işlemleri kullanılarak üretilmiş yeni nesil nikel-titanyum döner eğe sistemlerinin şekillendirme yeteneklerinin ve döngüsel yorgunluk dirençlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Son yıllarda, nikel-titanyum alaşımların farklı ısısal işlemlere tabi tutulmasıyla elde edilen M-teli, R-faz tel ve CM-telleri, yeni nesil döner eğelerin kullanıma girmesine imkân sağlamıştır. Bu eğelerin klinik performansları halen araştırılmaktadır. Bu in-vitro araştırmanın amacı; M-teli (Reciproc, ProtaperNext, ProfileVortex), R-Faz tel (K3XF, Twisted File Adaptif) ve CM-telinden (Hyflex) üretilmiş altı farklı döner eğe sisteminin şekillendirme yeteneklerinin ve döngüsel yorgunluk dirençlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Çalışmanın ilk bölümünü oluşturan şekillendirme yeteneği değerlendirilmesinde, 45° eğimli ve L-şekilli kanala sahip 90 adet akrilik blok kullanıldı. Bloklar altı eşit gruba ayrıldı (n=15). Yapay kanalların şekillendirme öncesi görüntüleri stereomikroskop kullanılarak kaydedildi. Şekillendirme sonrası görüntüler şekillendirme öncesi görüntüler ile bir bilgisayar programı kullanılarak çakıştırıldı. Çakıştırılmış görüntüler üzerinde bir bilgisayar programı kullanılarak ölçümler yapıldı. Çalışmanın döngüsel yorgunluk değerlendirilmesi kısmında, özel olarak hazırlanmış 60° eğime ve 3 mm eğim yarıçapına sahip paslanmaz çelik kanallar kullanıldı. Her grupta 15 adet yeni eğenin statik döngüsel yorgunluk dirençleri test edildi. Verilerin istatistiksel analizi tek yönlü varyans analizi ve post-hoc LSD testleri kullanılarak değerlendirildi. Reciproc sistem apikal bölgede en fazla madde kaldıran ve en fazla transportasyon oluşturan grup oldu (p<0.001). Diğer grupların apikal transportasyon miktarları benzerdi (p>0.05). TFa sistemi apikalde, Hyflex ise orta ve koronal üçlüde en az madde kaldıran gruplar oldu. Preparasyon zamanı açısından ez hızlı preparasyon Reciproc, en yavaş preparasyon ise ProfileVortex ile gerçekleşti (p<0.05). Preparasyonlar sırasında herhangi bir eğe kırılmasına rastlanmadı. Reciproc ve Hyflex grupları diğer bütün gruplardan istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla döngüsel yorgunluk direnci gösterdi (p<0.001).
Kaplamalı ve kaplamasız iki farklı seramik braketin kompozit yapışma dayanıklılığının karşılaştırılması
Ortodontik tedavi gören erişkin sayısındaki artış ve özellikle çoğunluğunu kadınların oluşturması, estetik kaygıları ön plana çıkarmıştır. Teknolojideki gelişmelerin de yardımıyla bu estetik kaygılara çözümler aranmaya başlanmıştır. Teknolojideki gelişim ve estetik kaygıların daha da artması üreticileri hem daha estetik, hem de teknik performansı yeterli materyallerin üretimi konusunda harekete geçirmiş ve bu çerçevede seramik braketlerin üretimi gündeme gelmiştir. Birinci jenerasyon seramik braketler, ilk kez 80'li yıllarda piyasaya sürülmüş, tabanları silan kaplanarak üretilmiş, kimyasal bağlanma özelliğine sahip braketlerdir. 90'lı yıllarda mekanik bağlanma özelliğine sahip ikinci jenerasyon braketler piyasaya sürülmüştür. Üçüncü jenerasyon braketler ise 1997 yılında üretilmiş, mekanik tutuculuğa sahip olan ve braketi çıkarmayı kolaylaştırıcı dikey olukların bulunduğu braketlerdir. Bu oluklar çıkarma sırasında braketin kendi içinde kırılarak, dişten daha kolay ayrılmasını sağlar. Bu gelişmelerle beraber yapıştırma esnasında braket tabanında daha düzenli adeziv kalınlığı elde etmek, hasta başında geçirilen sürenin kısaltılması, kontaminasyon riskinin azaltılması amacıyla kaplamalı seramik braketler üretilmiştir. Son dönemlerde üretilmiş olan yeni nesil seramik braketlerin ise mekanik polimer taban özelliği sayesinde, braketin çıkarma esnasında esneyerek dişten kolaylıkla ayrıldığı savunulmaktadır. Literatürde ise bu hipotezi destekleyen bir çalışma henüz yoktur. Bu çalışmanın amacı, kaplamalı ve kaplamasız farklı seramik braketlerin kompozit yapışma dayanıklılığını karşılaştırmaktır. HO hipotezi, braketler arasında kompozit yapışma dayanıklılığı açısından fark yoktur. H1hipotezi ise braketler arasında kompozit yapışma dayanıklılığı açısından anlamlı fark vardır. Bu amaçla kaplamalı ve kaplamasız 2 farklı seramik braketin kullanıldığı grup çalışma grubunu oluştururken, kontrol grubu olarak da kaplamalı ve kaplamasız metal braket kullanılacaktır. Her bir dişin bukkal yüzeyi polisaj patı ile temizlenecek sonrasında yıkanıp kurutularak %37'lik fosforik asit ile pürüzlendirilecektir. Primer uygulamasını takiben kaplamasız braket yüzeylerine kompozit uygulanarak diş yüzeyine yerleştirilecektir. Kaplamalı braketler ise direk diş yüzeyine yerleştirilecektir. Yapay yaşlandırma sonrasında braketler kopartılacak ve yapışma dayanıklılığı ölçülecektir. Gruplar birbirleriyle karşılaştırılarak, hem kaplamalı ve kaplamasız farklı seramik braketler kendi aralarında, hem de metal braketler ile yapışma dayanıklılıkları arasında fark olup olmadığı değerlendirilmiştir.
Forsus apareyinin kondilin sentrik ilişki konumu üzerindeki etkileri
Bu tez çalışmasının amacı, forsus apareyinin, mandibular kondilin sentrik ilişki (Sİ) konumu üzerindeki, ortodontik tedavi sonrası ortalama iki yıllık etkilerini, sentrik ilişki kayıtları ile tespit etmektir. Çalışmamız, II. Sınıf 1. Bölüm kapanış bozukluğuna sahip 32 hasta (yaş ort. 15 yıl) üzerinden yürütülmüştür. Forsus apareyi öncesi, sonrası ve ortodontik tedavi bitiminden sonraki takip (ortalama 2.yıl) döneminde Roth'un 'Power Centric' metodu kullanılarak hastalardan sentrik ilişki kayıtları alınmış ve MPI (Mandibular Position Indicator) ölçümleri yapılmıştır. MPI bulgularına göre, dikey yönde meydana gelen ortalama sapma miktarı her üç dönemde hem sağ hem de sol kondilde ön-arka yönde görülen ortalama sapma miktarından daha fazla bulunmuştur. Forsus tedavisi öncesinde fizyolojik sınır dışında sapma (dikey ve ön-arka yönde ≥2mm, yatay yönde ≥0,5mm fazlalık) tespit edilen hastalarda, hem dikey hem de ön-arka yönde forsus tedavisi sonrası ve ortodontik tedavi sonrasındaki uzun dönemde sentrik sapma miktarında anlamlı düzeyde azalma meydana gelmiştir. Başlangıçta fizyolojik sınır içinde sapma gösteren hastalarda ise dönemler arasında anlamlı bir değişiklik görülmemiştir. Sonuç olarak; forsus tedavisinin, çalışma hastalarında, dikey ve ön-arka yöndeki fizyolojik sınır dışındaki sentrik sapma miktarını azalttığı ve bu durumun tedavi sonrası iki yıllık süreç içerisinde korunduğu tespit edilmiştir.
Kendinden bağlamalı braket sistemlerinde twin force bite corrector kullanımının eklem konumu ve lateral sefalometrik değerler üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu tez çalışmasının amacı, II. sınıf I. bölüm kapanış bozukluğuna sahip hastalarda Twin Force Bite Corrector sabit fonkiyonel apareyin lateral sefalometrik değerler ve eklem konumu üzerindeki etkilerini kendinden bağlamalı (Damon) ve geleneksel braketler (MBT) arasında karşılaştırarak ortaya koymaktır. Çalışmaya dâhil edilen 32 hasta (ort yaş 13,6), kendinden bağlamalı Damon braketlerin (ort yaş 12,7) ve geleneksel braketlerin (ort yaş 12,6) kullanıldığı hasta grubu olarak rastgele ikiye ayrılmıştır. Lateral sefalometrik radyografiler ve eklem konumunu belirlemek için kullanılan sentrik ilişki-sentrik oklüzyon kayıtları tedavi öncesi (T0), TFBC öncesi (T1), TFBC sonrası (T2) ve tedavi bitimi (T3) olarak 4 dönemde alınmıştır. Toplam 128 lateral sefalometrik röntgen ve 128 sentrik ilişki-sentrik oklüzyon kaydı değerlendirilmiştir. Toplam tedavi süresi ortalama 16 aydır ve tedavi süreleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. TFBC apareyinin hastalar üzerindeki genel etkileri olarak; üst çene gelişiminde gerileme, üst ve alt çene ilişkisinde düzelme, oklüzal düzlemin saat yönünde rotasyonu, overjet ve overbite değerlerinde azalma, üst kesicilerin geriye hareketi ve geriye eğimi, alt kesicilerin ileri hareketi, ileriye eğimi ve gömülmesi, üst azıların gömülmesi ve distal rotasyonu tespit edilmiştir. Dik yön yüz değerlerinde ve alt çenenin ön-arka yöndeki hareketinde istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunmamıştır. TFBC apareyinin etkileri, iki grup olarak karşılaştırıldığında ise Damon grubunda, MBT grubuna kıyasla SNA, ANB ve IMPA açısında Wits değerinde, alt yüz yüksekliğinde ve overjette daha fazla azalma, oklüzal düzlem açısında daha fazla rotasyon izlenmiştir. TFBC apareyinin eklem konumu üzerindeki etkisine bakıldığında başlangıç aşamasında, sentrik oklüzyon-sentrik ilişki arasındaki fizyolojik sapma % 40 oranında görülürken tedavi sonunda bu değerin %21'e düştüğü görülmüştür. Tedavi sonrası sağ ve sol kondilde ön-arka yönde sentrikte sapma değerlerinde tedavi öncesine göre azalma tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Eklem konumu, Geleneksel braketler, Kendinden bağlamalı braketler, Twin Force Bite Corrector, Sentrik ilişki, Sentik sapma
Yüz maskesi ve modifiye forsus apareylerinin geç karışık ve erken daimi dişlenme dönemindeki sınıf III hastalarda dentofasiyal yapılar üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Bu araştırmanın amacı; büyüme ve gelişimi devam eden, geç karışık ve erken daimi dişlenme dönemindeki, maksiller gerilikten kaynaklı sınıf III hastalarda, Yüz Maskesi ve Modifiye Forsus aygıtlarının; dentoalveolar, iskeletsel ve yumuşak dokular üzerindeki etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na başvuran 45 hasta 3 gruba ayrılmıştır. 15 hasta Yüz Maskesi, 15 hasta Modifiye Forsus ve 15 hasta Kontrol grubunu oluşturmaktadır. Tedavi ve kontrol gruplarında, uygulama-kontrol öncesi ve sonrası lateral sefalometrik radyografiler, intraoral ve ekstraoral fotoğraflar alınmıştır. Uygulama süresi, Yüz Maskesi grubunda 9.25 ay, Modifiye Forsus grubunda 4.54 ay olarak saptanmıştır. Kontrol grubunda gözlem süresi 6.1 ay olarak belirlenmiştir. İki tedavi grubunun tedavi süreleri karşılaştırıldığında, Modifiye Forsus grubunun, Yüz Maskesi grubuna göre anlamlı derecede kısa sürdüğü belirlenmiştir. Yapılan ölçümler sonucunda Yüz Maskesi grubunda overjette meydana gelen 5.91 mm'lik artışın, %68'i iskeletsel, %32'si dental değişikliklerden kaynaklanırken; Modifiye Forsus grubunda 5.45 mm'lik artışın, %43'ü iskeletsel %57'si dental değişikliklerden kaynaklanmıştır. Yüz Maskesi grubunda; Modifiye Forsus ve Kontrol gruplarına göre SNA, A-VR, A-HR ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmuştur. Modifiye Forsus grubunda ise U1/PP açısında ve U1-MaxVR mesafesinde Yüz Maskesi ve Kontrol grubuna göre anlamlı artış bulunmuştur.
Mandibular retrognatiye bağlı sınıf 2 hastalarda fonksiyonel ortopedik tedavilerin masseter kasına etkisinin ultrasonik olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, fonksiyonel ortopedik tedaviler sırasında masseter kasında meydana gelebilecek değişikliklerin incelenmesidir. 40 hastanın masseter kası ultrasonla 6 ay süreyle incelendi. Alt çene hareketlerindeki değişimler ile çiğneme kasları ve temporomandibular eklemde ağrı ve/veya spazm olup olmadığı da klinik olarak gözlemlendi. Sabit fonksiyonel ortopedik tedavi gören hastalardan 15, hareketli fonksiyonel ortopedik tedavi gören hastalardan da 15 olmak üzere toplam 30 hasta tedavi grubu olarak seçildi. Kontrol grubu için de klinik arşivinde bulunan ve aynı endikasyona sahip 10 hasta seçildi. Hastalara 6 aylık takip yapıldı. Tedavin başlangıcında (T0), üçüncü ayında (T1) ve sonunda (T2) olmak üzere 3'er defa kayıtlar alındı. Hastaların çiğneme kasları ve temporomandibular eklem muayenesi yapılarak alt çenenin hareket miktarları ölçüldü. Eş zamanlı olarak hastaların masseter kası ultrason görüntüsü alınarak kalınlık ve uzunlukları hesaplandı. Fonksiyonel ortopetik tedavi gören hastalarda masseter kasının kalınlığı T0 ile T1 arası anlamlı düzeyde azalırken, T1 ile T2 arası tekrar arttığı ancak başlangıç değerine ulaşamadığı gözlemlendi. Masseter kasının uzunluğunun ise T0 ile T1 arası anlamlı bir şekilde arttığı, T1 ile T2 arası değişmeyip başlangıç durumuna göre daha yüksek değerde olduğu görüldü. Tedavi sonunda çiğneme kaslarında anlamlı düzeyde bir kas hassasiyeti gözlemlenmedi. Hareketli fonksiyonel apereylerin, sabit olanlara oranla alt çenenin lateral hareketini daha çok kısıtladığı tespit edildi. Fonksiyonel tedavilerin mandibuladaki interinsizal mesafeyi anlamlı düzeyde arttırdığı, protruziv hareketi ise azalttığı gözlemlendi. Sonuç olarak hem hareketli hem de sabit fonksiyonel ortopedik tedavilerin, masseter kası ile çene hareketlerini etkileyen tedaviler olduğu düşünülmektedir.
Fonksiyonel mandibular ilerletme apareyi kullanılan sıçanlarda sistemik üzüm çekirdeği ekstresi ve mezenkimal kök hücre kullanımı ile düşük doz lokal lazer uygulamasının damar ve yeni kemik oluşumu açısından kondil histolojisine etkisi
İskeletsel Sınıf II maloklüzyonların fonksiyonel tedavisi ile glenoid fossa ve kondilde büyüme elde edilebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda alt çeneyi önde konumlandıran fonksiyonel apareyler ile birlikte uygulanan üzüm çekirdeği ekstresi (ÜÇE), mezenkimal kök hücre (MKH) ve düşük doz lazer terapisinin (DDLT), kondil bölgesindeki damarlanmaya ve yeni kemik oluşumuna etkilerinin incelenmesidir. Çalışma, ağırlıkları 250±50 gram olan, rastgele 8 gruba ayrılan 45 adet Wistar erkek sıçandan oluşmaktadır. Grup 1 (n=3) Kontrol grubu hariç, tüm gruplara (n=6) fonksiyonel aparey uygulanmıştır. Grup 2, sadece aparey uygulanan grup; Grup 3, apareye ek olarak sadece 300 mg/kg/gün ÜÇE; Grup 4, sadece 8 J/cm2 DDLT; Grup 5, DDLT ve 300 mg/kg/gün ÜÇE; Grup 6, 1x106 hücre / 100 ul besiyeri MKH ve 300 mg/kg/gün ÜÇE; Grup 7, DDLT ve MKH; Grup 8 ise, DDLT ile MKH ve ÜÇE uygulanan gruptur. 4 haftalık deneyin sonunda kondil kesitlerini immunohistokimyasal olarak değerlendirmek için yeni kemik oluşumu, yeni damar oluşumu, yeni osteoblast yapımı, osteonektin, VEGF, Tip II kollajen ve STRO-1 belirteçleri kullanılmıştır. Aparey kullanımı ile birlikte bütün parametrelerde önemli bir artış olduğu bulunmuş ve en fazla artış ise ÜÇE, lazer ve MKH'nin birarada kullanılmasıyla elde edilmiştir. MKH, uygulanan bütün gruplarda ölçülen parametreler lazer ve ÜÇE uygulamalarına göre daha fazla artış göstermiştir. Sonuç olarak, özellikle kök hücre olmak üzere, DDLT ve ÜÇE uygulamalarının Tip II kollajen oluşumunu, osteoblast farklılaşmasını ve yeni kemik oluşumunu daha fazla sağladığı tespit edilmiştir.
Forsus apareyi uygulanmış sınıf II kapanış bozukluğuna sahip hastalardaki iskeletsel değişikliklerin üç boyutlu değerlendirilmesi: KHBT çalışması
Bu tez çalışmasının amacı Forsus apareyi (Forsus Fatigue Resistant Device, 3M Unitek) uygulanan Sınıf II kapanış bozukluğuna sahip hastalarda meydana gelen iskeletsel değişimlerin Konik Hüzmeli Bilgisayarlı Tomografi (KHBT) görüntüleri kullanılarak üç boyutlu olarak incelenmesidir. Geriye dönük olarak planlanan bu çalışma, kliniğimize tedavi amacıyla başvuran ve sabit fonksiyonel aparey endikasyonu olup başka bir çalışma amacıyla Çukurova Universitesi Diş Hekimliği Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında Forsus apareyi uygulanmadan önce ve çıkarıldıktan sonra çekilmiş KHBT görüntüleri bulunan 35 hasta üzerinden yürütülmüştür. Hastaların büyüme ve gelişim potansiyeli farklılıklarından dolayı peak pübertal dönem olarak 13-14 ve geç pübertal dönem olarak 15-17 yaşları arası iki alt grup oluşturulmuştur. Hastaların seçiminde iskeletsel Sınıf II dişsel Sınıf II Bölüm 1 kapanış bozukluğuna sahip olmasına, KHBT çekimi sırasında bireylerin 13-17 yaş aralığında olmasına, tüm daimi dişlerinin sürmüş, herhangi bir alt çene deviasyonu, sistemik problemi ve temporomandibular eklem problemi olmamasına, ANB açısının 4 dereceden ve overjet miktarının 5 mm'den büyük olmasına dikkat edilmiştir. Forsus apareyi uygulanmadan önce ve çıkarıldıktan sonra alınan KHBT görüntüleri incelendiğinde, Forsus apareyinin peak pübertal dönemdeki hastalarda daha fazla olmak üzere alt çene üzerinde uyarıcı etkisi olduğu görülmüştür. Üst çene üzerinde sagital yönde iskeletsel etki gözlemlenmemiştir. Dik yön oranlarında her iki grup için de değişiklik görülmemiştir. Her iki grup için de üst kesici dişlerin dikleştiği, alt kesici dişlerin devrildiği görülmüş, geç pübertal dönemdeki hastalarda bu durumun daha şiddetli olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, Forsus apareyinin Sınıf II kapanış bozukluğuna sahip bireylerde olumlu yönde iskeletsel etkisinin bulunduğu ancak geç pübertal dönemdeki bireylerde bu iskeletsel etkinin sınırlı olduğu görülmüştür.
II. sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerde "twin force bite corrector" ve forsus apareylerinin tedavi etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerin tedavisi amacıyla kullanılan "Forsus" ve "Twin Force Bite Corrector" sabit fonksiyonel apareylerinin dişsel ve iskeletsel etkilerini karşılaştırmaktır. Geriye dönük olarak planlanan bu çalışma için Ç.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ab. Dalı arşivi kullanılmış ve II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerin lateral sefalometrik radyografileri incelenmiştir. Çalışmaya II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip, Servikal Vertebra Maturasyon İndeksine göre büyüme atılım döneminde ( SVM II, SVM III) olan, Forsus veya Twin Force apareyleri ile tedavi edilmiş, başlangıç ve bitim kayıtları tam olan bireylerin kayıtları dahil edilmiştir. Çalışmada Forsus ile tedavi edilmiş 22 (ortalama yaş 12.3 ± 0.83), Twin Force Bite Corrector ile tedavi edilmiş 22(ortalama yaş 12.1 ± 0.98) birey olmak üzere toplam 44 bireyin tedavi öncesi ve tedavi bitiminde alınan lateral sefalometrik radyografileri kullanılmıştır. Radyografiler "Dolphin" sefalometri çizim programı kullanılarak bilgisayar ortamında çizilmiş ve ölçümler yapılmıştır. İstatistiksel analiz için bağımlı ve bağımsız t-testi kullanılmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda Twin Force grubunda dik yönü gösteren açılarda (Posterior açılar toplamı, SN-GoGn p0.05; SN-Mandibular düzlem açısı p0.01) ve alt dudağın E çizgisine olan uzaklığında (p0.05) Forsus grubuna göre anlamlı derecede artış bulunmuştur. Forsus grubunda ise Twin Force grubuna göre alt kesici açılarında (IMPA) (p0.001) istatistiksel olarak anlamlı derecede artış meydana gelmiştir. Çalışmamızın bulgularına göre Twin Force Bite Corrector aygıtı bireylerin dik yön değerlerini Forsus'a göre daha fazla arttırmış, Forsus aygıtı ise alt kesici açılarında Twin Force aygıtına göre daha fazla artışa sebep olmuştur.
Kayma yolu eğelerinin farklı döner eğe sistemleri ile kullanıldığında kök kanal şekillendirme etkinliğinin ve apikalden taşan debris miktarının karşılaştırılması
Bu in-vitro çalışmanın amacı; kayma yolu oluşturarak ve oluşturmadan resiprokal hareket yapan (Reciproc; VDW, Münih, Almanya), tam rotasyon yapan (ProTaper Next; Dentsply, Maillefer, Ballaigues, İsviçre), (OneShape; Micro-Mega, Besancon Cedex, Fransa) 3 farklı döner Ni-Ti sistemini (1) kök kanal transportasyonu ve (2) merkezde kalma oranı açısından karşılaştırmak, (3) şekillendirme süresi ve (4) apikalden taşan debris miktarı açısından değerlendirmektir. 120 adet kök kanal kurvatürü yüksek eğime sahip alt çene birinci büyük azı dişin meziyal kök kanalları 6 gruba ayrılmıştır. Şekillendirme öncesi ve sonrası tüm örneklerin CBCT taraması yapılmıştır. Kök kanalları Reciproc, ProTaper Next, OneShape, Proglider+Reciproc, OneG+OneShape ve ProGlider+ProTaper Next ile şekillendirilmiştir. CBCT görüntüleri üzerinde üç boyutlu modelleme yapılarak transportasyon ve merkezde kalma oranı değerlendirilmiştir. Taşan debrisin ağırlığı 10-5 hassas terazi ile ölçülmüştür. Toplam şekillendirme süresini içeren çalışma zamanı kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin gruplar arası karşılaştırmasında tek yönlü varyans analizi ve çoklu karşılaştırmalar için Tukey testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizde p<0,05 değeri anlamlılık düzeyi olarak kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, faklı düzeylerdeki transportasyon miktarı karşılaştırıldığında tüm gruplarda 7 mm'de istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Farklı düzeylerdeki merkezde kalma oranında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Kayma yolu oluşturulan gruplar daha iyi merkezde konumlanmıştır ve daha az transportasyon meydana gelmiştir. Kayma yolu oluşturulan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla debris çıkışı meydana gelmiştir (p<0,05). OneShape grubu diğer gruplar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az debris çıkışı oluşturmuştur (p<0,05). ProGlider+ProTaper Next grubunda şekillendirme süresi diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzun sürmüştür (p<0,05). Sonuç olarak, çalışmamızda kullandığımız sistemlerin hepsi kabul edilebilir düzeyde transportasyon oluşumuna sebep olmuştur. Sistemlerin hepsi merkezden sapma göstermiştir. Bu çalışmanın sınırları dahilinde kayma yolu oluşturan döner sistemler daha fazla debris çıkışına neden olmuştur. Daha güvenilir sonuçlara ulaşmak için farklı gruplar dahil edilerek daha fazla araştırmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kayma yolu, Debris taşması, CBCT, Transportasyon, Resiprokasyon, Tek eğe
Nikel titanyum eğe sistemlerinin döngüsel yorgunluklarının farklı test yöntemleri ile karşılaştırılması
Nikel-titanyum döner eğeler kök kanal tedavisi sırasında en yaygın kullanılan sistemlerdir. Ni-Ti sistemlerin en büyük dezavantajı kullanım sırasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kırıklardır. Bu çalışmanın amacı Reciproc, Waveone, Protaper Next, OneShape ve TF Adaptive Ni-Ti sistemlerin döngüsel yorgunluklarını üç farklı test metodu ile değerlendirmektir. Bu çalışmada 45° ve 60° kurvatür açılarına sahip üç farklı döngüsel yorgunluk test metodu kullanılmıştır. Bu metodlar üç pin yöntemi, eğimli paslanmaz çelik blok ve oluklu metal bloktur. Beş farklı markanın toplamda 300 eğesi üretici firmanın önerdiği tork ve hızda kırılana kadar kullanılmıştır. Kırılana kadarki süre dakikadaki devir ile çarpılarak döngü sayısı hesaplanmıştır. Rastgele seçilen örnekler kırık tiplerini ve uzunluklarını incelemek için stereomikroskop altında x10 büyütmede incelenmiştir. Sonuç olarak 45° üç pin test metodu hariç bütün testlerde kullanılan her marka enstrümanın kırılana kadarki süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardır. Reciproc eğeleri bütün test metodlarında en yüksek dönüş sayılarına sahiptir. Bu fark oluklu metal blok 45° ve 60° gruplarında istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Test metodları karşılaştırıldığında kullanılan enstrümanlara bağlı olarak istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. (p<0.05) Karşılaştırılabilir güvenli sonuçlar için döngüsel yorgunluk test metodlarının standardizasyona ihtiyacı vardır çünkü farklı test yöntemleri kullanıldığında aynı eğelerde farklı sonuçlar bulunmuştur.
Dört farklı ortodontik mini vidanın yerleştirme torku ve stabilite değerlerinin karşılaştırılması
Bu in-vitro çalışmanın amacı, dört farklı boyutta ve iki farklı yerleştirme açısı ile yerleştirilen mini vidaların, iki farklı yönde uygulanan kuvvetler karşısında, yerleştirme torku değerleri ile kuvvet direnci değerlerini analiz etmek ve stabilitelerini karşılaştırmaktır. Çalışmada dört farklı boyutta (1.6x8, 1.6x10, 2.0x8, 2.0x10), iki farklı yerleştirme açısında (70 ve 90 derece) ve her grupta 20 adet olacak şekilde toplam 160 adet ortodontik mini vida sığır kalça kemiğine yerleştirilmiştir. Tüm mini vidaların yerleştirme sırasında tork ölçer tornavida (Checkline TSD 50, USA) ile maksimum yerleştirme tork değerleri ölçülmüştür. Daha sonra Testometric (M500, 25kN; Testometric, Rochdale, Lancashire, İngiltere ) test cihazı ile mini vida uzun eksenine dik ve 70 derece kuvvet uygulanarak, 1,5 mm yer değiştirene kadar gösterdikleri direnç değerleri ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Gruplar arası maksimum yerleştirme tork değerleri ve kuvvet direnci değerleri ölçülüp karşılaştırılmıştır. Veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Yetmiş derecelik açı ile yerleştirilen mini vidaların maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerleri, 90 derecelik yerleştirme açısı ile yerleştirilen mini vidaların maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç olarak mini vidaların çapı, boyu ve yerleştirme açısı maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerleri üzerinde anlamlı etkiye sahiptir. Mini vidaların stabilitesi üzerinde çap ve yerleştirme açısının etkisi boy etkisinden daha fazladır.
Roth-jarabak analizi ile öngörülen mandibular büyüme yönünün sabit fonksiyonel tedavi sonuçları üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın iki temel amacı bulunmaktadır: 1. Roth-Jarabak analizi ile belirlenmiş alt çene büyüme yönü ile sabit fonksiyonel tedavi sonucu meydana gelen alt çenenin öne hareketi arasında bir ilişki olup olmadığını tespit etmek. 2. II. Sınıf kapanış bozukluklarında başarılı fonksiyonel tedavileri öngörebilmek için olası biyolojik göstergeleri tespit etmek. Geriye dönük olarak planlanan bu çalışma için Ç.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ab. Dalı arşivi kullanılmış ve sabit fonksiyonel aparey ile tedavisi tamamlanmış, II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip, büyüme gelişim döneminde olan (SVM II, SVM III) 90 bireyin lateral sefalometrik radyografileri kullanılmıştır. Çalışmamıza dahil edilen bireylerin tedavi başlangıç (t0) ve tedavi bitim (t1) dönemindeki sefalometrileri çizilmiş ve SNB değerinde oluşan 1.3°lik değişikliğe göre Grup 1 (SNB≤1.3°) ve Grup 2 (SNB˃1.3°) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. 61 birey Grup 1'e (ort. yaş 12.62± 1.07 ), 29 birey Grup 2'ye (ort. yaş 12.7±1.1) dahil olmuştur. ROC analizi, tedavi başlangıcı Roth-Jarabak değerleri ile alt çenenin öne hareketi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için kullanılmıştır. Çalışmamızın bulgularına göre; her iki grup arasında alt çene boyut artışı(Co-Gn) ile ilgili anlamlı bir farklılık bulunmamıştır(p˃0.5). Grup 1 de alt çenenin vertikal rotasyon parametrelerinde Grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilmiştir (Post. Açılar toplamı, SN/GoGn, Y açısı p≤0.001). ROC analizine göre, tedavi öncesi tespit edilen Gonial oranın SNB açısındaki artış ile en güçlü ilişkisi olan değişken olduğu tespit edilmiştir. Tedavi başı Gonial oranı %72 veya düşük olması, prepubertal II. Sınıf bireylerde sabit fonksiyonel tedavi ile alt çenenin öne doğru değil daha çok dik yönde hareket edeceğinin ve SNB açısında artış olmayacağının göstergesi olabilir.
Süt dişi kök kanallarında tek eğeli döner alet sistemlerinin preparasyon etkinliklerinin ve çalışma sürelerinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, alt süt ikinci molar dişlerin meziobukkal köklerinde, kök kanal şekillendirilmesinde kullanılan nikel titanyum alet sistemleri ile yapılan preparasyon ve irrigasyon sırasında apikal foramenden taşırılan debris miktarlarının, çalışma sürelerinin ve taramalı elektron mikroskobu kullanarak temizleme etkinliklerinin in vitro olarak karşılaştırılmasıdır. Rezorbe olmamış 80 adet alt süt azı dişte; WaveOne, Reciproc, One Shape ve Kedo-S eğeleri ile kök kanal şekillendirmesi yapıldı. Taşan debris miktarı 10-5 hassasiyetinde hassas tartı ile ölçüldü. Temizleme etkinliğinin değerlendirilmesi için 8 adet süt kanin diş kullanılmıştır. Uzunlamasına ikiye bölünen örneklerdeki temizleme etkinliği, SEM aracılığıyla alınan fotoğrafların skorlanması ile değerlendirilmiştir. Ayrıca genişletme ve irigasyon için geçen süre hesaplandı. Verilerin istatistiksel analizinde; Kruskal-Wallis, Mann Whitney-U testleri F testi ve t testi kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edildi. Apikalden taşan debris miktarları karşılaştırıldığında WaveOne, Reciproc, OneShape ve Kedo-S eğeler arasındaki faklılık istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur ( p>0,05). Kök kanalı bir bütün olarak incelendiğinde elde edilen bulgulara göre OneShape, WaveOne Reciproc ve Kedo-S arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Kedo-S ile yapılan genişletme süresi istatiksel olarak anlamlı ölçüde Reciproc eğelerden daha az bulundu (P < 0.05). Tüm eğe sistemlerinde apikalden belli miktarda debris taştığı görüldü. Devamlı rotasyonel hareket yapan sistemler süt dişlerinde tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Süt dişi kök kanal tedavisi, debris extrüzyonu, Reciproc, çalışma zamanı