Toxicity tests
55 theses under this subject heading
Çocuk yoğun bakım ünitesinde hipomagnezemi; etyoloji, risk faktörleri ve mortalite ilşkisi
Amaç: Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne (ÇYBÜ) yatan hastaların hipomagnezemi; etyoloji, risk faktörleri, sıklığı ve mortalite ilişkisini saptamak ve hipomagnezemiyi destekleyerek mortaliteyi azaltmaya katkıda bulunmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastahanesi ÇYBÜ'ne Ocak 2014 ile Ağustos 2016 tarihleri arasında yatırılan hastaların retrospektif dosya taraması yapılarak yaşı, cinsiyeti, tanısı, altta yatan hastalığı, mevcut hastalığı, postoperatif olup olmadığı, Pediatrik mortalite indeks, Pediyatrik mortalite risk skorları ve sonlanımı kaydedildi. Hipomagnezemi tanımı: Serum Magnezyum düzeyinin 1,7 mg/dl (0,7 mmol/L)'nin altında olması olarak tanımlanır. Bulgular: Hastaların klinik özellikleri; toplam olgu 229, yaş 57,29±59,527 (1-191) aydı. Olguların 118'i (%51,5) erkek; 111 (%48,5) kız hastaydı. ÇYBÜ'ye yatış sırasında hipomagnezemi olguların 44'ün de (%19,2) görülürken, yatış süresince olguların 162'sinde (%70,7) hipomagnezemi gelişti, yatış esnasında ve yatış süresince magnezyum düşüklüğü görülmeyen olgu sayısı 67 (%28,4) saptandı. ÇYBÜ'ne yatış süresi; yatış süresince hipomagnezemi olanlarda 17,3±21,9 gün, hipomagnezemi olmayanlar da 10,7±22,8 gündü (p=0,001). ÇYBÜ'ne yatış sırasında ve yatış süresince magnezyumu normal olan grupta mortalite oranı %37,3, yatış sırasında hipomagnezemi olanlarda %45,5 ve yatış süresince hipomagnezemi gelişenlerde %47,5 saptandı. Yatış süresince hipomagnezemi gelişen hastaların %81,5'inde hipoalbüminemi, %30,9'unda hipofasfatemi, %35,5'inde hipopotasemi saptandı (p=0,001). Sonuç: Magnezyum düşüklüğü ÇYBÜ'de sık görülmektedir, hipomagnezemik hastaların yatış süreleri uzundur, mortalitesi yüksektir, Mekanik ventilatör (MV) bağlanma oranı ve MV'de kalma süreleri uzundur. Hipomagnezemiye elektrolit bozuklukları sık eşlik etmektedir. ÇYBÜ'de magnezyum düzeyi daha yakın takip edilmelidir. ÇYBÜ'nde hipomagnezemi ve bununla ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi için prospektif ve daha geniş çaplı araştırmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Çocuk Yoğun BakımÜnitesi, Hipomagnezemi, Mortalite
Acil servise başvuran tekli veya çoklu zehirlenmelerde etken düzeyi ve laboratuvar verilerinin etkinliği
ÖZET Acil Servise Başvuran Tekli veya Çoklu Zehirlenmelerde Etken Düzeyi ve Laboratuvar Verilerinin Etkinliği Amaç: Acil servislerde zehirlenmeler sık başvuru nedenleri arasındadır. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran zehirlenme olgularının demografik, etiyolojik ve klinik özelliklerini ortaya koymak, ilaçların çeşitlerinin ve düzeylerinin, klinik ve EKG bulgularıyla karşılaştırılması tedavi yaklaşımları açısından zehirlenme verilerine katkıda bulunabilmektir. Bu veriler ışığında zehirlenme olgularının tanı ve tedavisinde öncelikleri belirlemeyi amaçlamıştır. Bölgesel toksikoloji merkezi gibi çalışan Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran zehirlenme olguları, tanı ve tedavide primer mezkez olarak uzun yıllar hizmet verecektir. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak 01/Ocak/2016 - 31/Aralık/2017 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma süresince Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisine toplamda 172102 hasta başvurdu. Bu hastaların 1021 tanesi zehirlenme hastası idi. Zehirlenme tanısıyla başvuran hastalardan Fakülte Etik Kurulunun onayladığı onam formunu okuyup onaylayan 18-67 yaş arası 207 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait demografik ve ilaç bilgileri, klinik ve vital bulgular, zehirlenme bulguları, EKG ve toksikolji laboratuarı verileri, başvuru tarihi, izlem süresi bilgi formunda kayıt edildi(Ek-1) ve çalışma verileri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 207 zehirlenme hastası dahil edildi. Bu hastaların 84'ü erkek 123'ü kadın idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 32,1±10,6 bulundu. Hastaların (n:45; %21,7)'si yanlışlıkla ilaç almıştır; (n:162; %73,3)'ü özkıyım amacıyla ilaç kullanmıştır. Hastaların Adli Tıp toksikoloji laboratuvarına gönderilen kan örneklerinde (n:138; %66,7)'sinde laboratuvar sonucu pozitif geldi. En sık zehirlenme etkenleri sırasıyla antidepresan ilaçlar, parasetamol, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve etil-metil alkol olarak bulundu. Hastaların EKG bulguları incelendi (n:104; %50,2)'sinde QTc uzun, (n: 13; %6,3)'ünde QRS uzun, (n:3; %1,4)'ünde PR mesafesi uzun bulundu. AVR derivasyonunda R yüksekliği olan (n:22; %10,6) hasta saptandı. Etken maddeler ve EKG bulguları irdelendiğinde QT uzunluğu, QRS genişlemesi ve AVR derivasyonunda R değişikliği olan hastaların antidepresan ilaç içenler, etil-metil alkol zehirlenmesi olanlar ve uyuşturucu madde ile zehirlenen hastalarda görüldüğü belirlendi. Sonuç: En çok kullanılan ilaçlar ilk sırada antidepresan ilaçlar, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve parasetamol yer almaktadır. Bu ilaçların reçetesiz ulaşılabiliyor olması, bu ilaçlar ile olan zehirlenme olgularının sık ve daha fazla olmasının nedeni olabilir. Reçetesiz satılan ilaçların kontrol altına alınarak, özellikle intihar eğilimi olan kişilerin sosyal güvenlik çemberi içine alınarak, zehirlenme olgularını azaltabilir. Hastaların EKG bulguları değerlendirilerek hangi etken ile zehirlendiği hakkında fikir verebilir ve olguların takip ve tedavi sürecinde hekimlere yardımcı olabilir. Anahtar sözcükler: Zehirlenmeler, Toksikasyonlar, EKG bulguları
Parasetamol ile oluşturulmuş deneysel karaciğer toksisitesi modelinde dekspantenol ve tokoferol'un olası tedavi edici etkisi
Çalışmamızda 56 adet 200-250g ağırlığında Wistar-albino dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, Sham, Toksisite, Toksisite + 250mg/kg Dekspantenol, Toksisite + 500mg/kg Dekspantenol, Toksisite + 250mg/kg Dekspantenol + 60mg/kg Tokoferol, Toksisite + 500mg/kg Dekspantenol + 60mg/kg Tokoferol, Toksisite + 60mg/kg Tokoferol olmak üzere 7 gruba ayrıldı (n=8).Toksisite grubundaki sıçanlara 2000 mg/kg Parasetamol gavaj yöntemiyle oral olarak uygulandı. 1. tedavi grubuna toksisite oluşturulduktan 1 saat sonra tek doz 250mg/kg Dekspantenol, 2. tedavi grubuna ise toksisiteden 1 saat sonra tek doz 500mg/kg Dekspantenol intraperitonel olarak uygulandı. 3. tedavi grubuna toksisiteden 1 saat sonra 250mg/kg/ip Dekspantenol ve 60mg/kg/im Tokoferol, 4. tedavi grubuna ise toksisiteden 1 saat sonra 500mg/kg/ip Dekspantenol ve 60mg/kg/im Tokoferol uygulandı. 5. tedavi grubuna toksisiteden 1 saat sonra tek doz 60mg/kg Tokoferol intramuskuler olarak uygulandı. Biyokimyasal inceleme sonucunda doku MDA, MPO, GSH-PX değerleri Toksisite grubuyla karşılaştırılan tüm tedavi gruplarında anlamlı fark gösterdi (p<0,05). Serum ALT, AST, LDH değerleri Toksisite grubuyla karşılaştırılan tüm tedavi gruplarında anlamlı fark gösterdi (p<0,05). Histopatolojik değerlendirmede de tüm tedavi gruplarında toksisite grubundakilere göre daha az hasar tespit edildi. Bu veriler Dekspantenol ve Tokoferol'ün karaciğer toksisitesini önlemeye yardımcı olabileceğini düşündürdü.
Parasetamol ile oluşturulmuş deneysel karaciğer toksisitesi modelinde dekspantenol ve tokoferol'un olası koruyucu etkisi
Çalışmamızda 56 adet 250-300 g ağırlığında Wistar albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol grubu, 250 mg/kg dekspantenol grubu, 500 mg/kg dekspantenol grubu, 60 mg/kg tokoferol grubu, toksisite grubu, 250 mg/kg dekspantenol+ 60 mg/kg tokoferol grubu, 500 mg/kg dekspantenol+60 mg/kg tokoferol grubu olmak üzere 7 gruba ayrıldı (n=8). Sham grubuna 7 gün boyunca intramuskuler ve intraperitonel olarak serum fizyolojik uygulanmış olup 8. Gün karaciğer ve kan örnekleri histolojik ve biyokimyasal inceleme için alındı. Herhangi bir toksisite uygulaması yapılmadı. 1. Tedavi grubuna 250 mg/kğ dekspantenol intraperitonel olarak 7 gün boyunca uygulandı. 7.günün sonunda 24 saat öncesinde aç bırakılan ratlara 2000 mg/kg parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek karaciğer toksisitesi oluşturuldu. 2. tedavi grubuna 500 mg/kğ dekspantenol 7 gün boyunca intraperitonel uygulandı. 7.günün sonunda 24 saat öncesinde aç bırakılan ratlara 2000 mg/kg parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek karaciğer toksisitesi oluşturuldu. Toksisite oluşturulduktan 24 saat sonra ratlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri histolojik ve biyokimyasal inceleme için alındı. 3. tedavi grubuna tokoferol 60 mg/kğ intramuskuler olarak 7 gün boyunca uygulandı. 7.günün sonunda 24 saat öncesinde aç bırakılan ratlara 2000 mg/kg parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek karaciğer toksisitesi oluşturuldu. 4.tedavi grubuna ise 60 mg/kğ tokoferol ve 250 mg/kğ dekspantenol 7 gün boyunca uygulandı. 7.günün sonunda 24 saat öncesinde aç bırakılan ratlara 2000 mg/kg parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek karaciğer toksisitesi oluşturuldu. 5. tedavi grubuna ise 60 mg/kğ tokoferol ve 500 mg/kğ dekspantenol intramuskuler ve intraperitonel olarak 7 gün boyunca uygulandı. Toksisite grubuna 7.günün sonunda 2000mg/kğ parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek hepatotoksisite oluşturuldu. Toksisite oluşturulduktan 24 saat sonra ratlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri histolojik ve biyokimyasal inceleme için alındı. Biyokimyasal inceleme sonucunda doku MDA ve MPO değerleri tedavi gruplarında kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Toksisite grubuna kıyasla ise anlamlı derecede düşük olduğun tespit edildi (p<0.05). Dekspantenol ve tokoferol tedavi gruplarının doku GSH Px düzeyleri kontrol grubuna kıyasla yine anlamlı bulundu (p<0.05). Serum ALT, AST ve LDH değerleri, tedavi gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yükseldiği; toksisite grubuna göre anlamlı derecede düştüğü gözlemlendi (p<0.05). Tedavi gruplarında kendi aralarında yüksek doz ve düşük doz arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Histopatolojik değerlendirmede de dekspantenol ve tokoferol verilen gruplarda; toksisite grubuna kıyasla daha az hasar tespit edildi.
Levosimendan'ın NB2A hücre kültürü üzerine etkileri
Amaç: Bu projenin amacı, levosimendan'ın (LVS) fare nöroblastoma kanser hücre dizininde (NB2a) nörotoksik etkilerinin olup olmadığının araştırılmasıdır. LVS' nın çeşitli mekanizmalar aracılığı ile etki ettiği bilinmektedir. Fosfodiesteraz III'ü inhibe ettiği ve mitokondride K+ duyarlı ATP kanallarını açtığı, böylece kardiyoprotektif etkili olduğu iyi bilinmektedir. Levosimendan, kalbin kasılma gücünü oksijen tüketimini artırmadan kuvvetlendirir ve anti-oksidan, anti-inflammatuar, inotropik ve vazodilatatör özelliklere sahiptir. Levosimendan, kalp cerrahisi sırasında kalbin pompa gücü azalmış olgularda kullanımı tercih edilmektedir. Levosimendan'ın nöronları indirek olarak koruduğu gösterilmiştir, ancak direct neuronlar üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada, LVS'nın nörotoksik etkileri olup olmadığı fare kaynaklı Nöroblastoma (NB2a) dizin hücrelerinde araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla LVS' nın (0,1, 0,3, 1, 3, 10, 30 ve 100 µM) toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT) ile, apopitotik etkileri TUNEL yöntemi ile ve hücre canlılık testi MTT yöntemi ile incelendi. Bulgular: NTT testinde, Levosimendanın tüm konsantrasyonlarında (0,1, 0,3, 1, 3, 10, 30 ve 100 µM) ılımlı nörotoksik etkileri saptanmadı. İlaveten, 1 µM konsantrasyonda nörit inhibisyonu yapmadığı gibi nörit uzamasını anlamlı bir derecede artırdı. Hücre proliferasyonunu olumsuz yönde etkilemedi ve apopitotik hücre sayısı kontrol grubundan farklı değildi ( p>0.05). Sonuçlar: Levosimendanın direk nöroprotektif etkileri K+ açıcı kanallar üzerinden yaptığı olumlu etkiler, genetik transkripsiyon mekanizmalarını düzenleyerek gösterdiği hipotezleri ile açıklanabilir. Ayrıca fosfodiesteraz inhibisyonu, kalsiyum desensitizasyonu ile de nöronal koruyucu etkiye sahiptir. Levosimendan, kalp cerrahisi anında kalbin pompa gücü azalmış olgularda özellikle tercih edilir. Levosimendan, hasatlığın doğasına bağlı olarak veya işlemin kendisinden kaynaklanan risklere bağlı olarak beyin hasarı riskine sahip hastalarda güvenle kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Nörotoksisite, in vitro, levosimendan, NB2a, MTT
Deneysel metanol intoksikasyonu oluşturulan sıçanlarda, steroid ve eritropoietin tedavilerinin optik sinir üzerindeki histopatolojik etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Sıçanlarda deneysel olarak oluşturduğumuz metanol intoksikasyonu tablosunda eritropoietinin histopatolojik etkilerini değerlendirip, bunu steroid tedavisinin etkileri ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 40 adet wistar albino sıçanın, 60 gözü kullanıldı. Her biri 10 sıçandan oluşan grup 0, 1, 2, 3 olmak üzere 4 grup oluşturuldu. Grup 0 kontrol grubuydu, herhangi bir ajan verilmedi. Grup 1' e metanol, etanol, metotreksat verildi. Grup 2'ye, grup 1'den faklı olarak steroid tedavisi eklendi. Grup 3'e ise Grup 2'den farklı olarak rekombinat insan eritropoietin tedavisi eklendi. İki haftalık süre sonucunda sıçanların optik sinirleri diseke edildi ve histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Metilprednizolon alan grupta elektron mikroskobik incelenmesinde, miyelinli sinir liflerinin çoğunluğunda miyelin kılıf ile aksoplazmadaki mitokondriyon, nörotübül ve nörofilamanların normal yapılarını korudukları dikkati çekti. Grup 1'de ise birçok alanda miyelinli sinir liflerinde önemli dejeneratif değişikliklerin meydana geldiği görüldü. Miyelinli aksonların sayısı, grup 1 ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde artmış bulundu. Eritropoietin ile tedavi edilen grupta görülen dejeneratif değişikliklerin, tedavi uygulanmayan grup 1'e kıyasla daha sınırlı olduğu görülse de, metilprednizolon verilen gruba göre bu değişikliklerin daha şiddetli olduğu görüldü. Hem eritropoietin ile tedavi edilen grupta (p<0,01), hem de metilprednizolon ile tedavi edilen grupta (p<0,001); grup 1 ile karşılaştırıldığında myelinli akson sayısının daha fazla olduğu görüldü. Sonuçlar: Metilprednizolon ve eritropoietinin nöroprotektif etkisi, deneysel çalışmamızda histopatolojik olarak etkin bulunmuştur. Ancak, metilprednizolon tedavisinin, eritropoietin tedavisine göre myelinli sinir liflerinin yapılarını ve myelinli akson sayısının daha fazla koruduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Metanol intoksikasyonu, toksik optik nöropati, eritropoietin, steroid, nöroproteksiyon
Levetirasetam ve nefirasetamın NB2A hücre kültür hattındaki etkileri
Bu projenin amacı, Rasetam grubu içerisinde yer alan 2 antiepileptik ilaç levetirasetam ve nefirasetamın fare nöroblastoma hattı (NB2a) kanser hücre dizininde olası nörotoksik veya nöroprotektif etkilerinin araştırılmasıdır. Son yıllarda yaşlı bireylerin sayısının giderek artmasıyla birlikte nörodejeneratif hastalıklarda da bir artış söz konusudur. Bu hastalıkların tedavisi genellikle semptomatiktir. Ancak hastalığın progresyonu devam eder. Bu nedenle yeni ilaçlara ihtiyaç duyulmaktadır. Rasetam grubu içerisinde yer alan; levetirasetam ve nefirasetam bu amaçla kulanılabilecek yeni ilaçlardan olabilir. Levetirasetam ve nefirasetam bazı çalışmalarda nöroprotektif bazılarında ise az da olsa nörotoksik etkisi olabileceği bildirilmektedir. Çalışmamızda ilk olarak bu ilaçların nörotoksik etkileri olup olmadığı fare kaynaklı Nöroblastoma (NB2a) dizin hücrelerinde araştırıldı. Bu amaçla ilaçların toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT) ile, apopitotik etkileri TUNEL yöntemi ile ve hücre canlılık testi MTT yöntemi ile incelendi. NTT testinde ılımlı nörotoksik etkileri saptanmadı. Nörotoksik etkili klorprifos ile NB2a hücreleri kültür ortamında nörotoksisite oluşturularak levetirasetam ve nefirasetamın nöroprotektif etkileri yüksek konsantrasyonlarda gözlemlendi. Bu koruyucu etki sıkça görmeye başladığımız organafosfat toksisitesine maruz kalmış veya benzeri nörodejeneratif problemler yaşayan kişilerin sağlıklarına kavuşabilme olanağı sağlayabilecektir. Böylece nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde önemli bir halk sağlığı sorunu ortadan kaldırılabilecektir.
Vestibüler ve koklear toksisite modelinde carbon monoxide releasingmolecule-3'ün (CORM-3) etkinliğinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Ototoksisite, kalıcı tip işitme kaybına neden olan önemli bir edinsel işitme kaybı sebebidir. OtotOksisite kaynaklı işitme kaybı sıklıkla rastlanan önlenebilir işitme kaybı nedenlerinden biridir. Ototoksisite maruziyetine bağlı işitme kaybının azaltılmasına yönelik farklı ajanlar kullanılmasına rağmen; başarısı kanıtlanmış kabul edilen ortak bir tedavi protokolü henüz tanımlanmamıştır. Bu deneysel çalışmanın amacı, ototoksisite maruziyeti sonrası Carbon Monoxide Releasing Molecule-3 (CORM-3)'ün işitme ve denge sistemine olan etkinliğinin ve iyileştirici etkilerinin elektrofizyolojik ölçümler ve davranışsal yöntemlerle gösterilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi bir adet albino wistar erkek rat eşit şekilde 3 gruba ayrıldı. Gentamisin verilmeyen gruba; 5 gün sürecinde intraperitoneal serum fizyolojik uygulandı. Diğer 2 gruptaki 14 rata, 5 gün boyunca sol kulağa intratimpanik gentamisin uygulaması yapıldı. İlaç uygulamasının ardından gentamisin+corm-3 grubuna 1 saat sonra 10 mg/kg/gün intraperitoneal yol ile CORM-3 uygulandı. Yarılanma ömrü göz önüne alınarak ilaç uygulaması 5. gün sonuna kadar günlük 10 mg/kg intraperitoneal yol ile CORM-3 enjekte edildi. İşitme düzeyleri ve vestivüler fonksiyonları, bazal, 3.gün,5.gün, 7. gün ve 10.günlerde, distorsiyon ürünü otoakustik emisyon, 4, 6 ve 8 kHz'de işitsel uyarılmış beyinsapı potansiyelleri ve vestibüler fonksiyonları davranış testleriyle ölçüldü. BULGULAR: İşitsel uyarılmış beyinsapı potansiyel test sonuçları tüm frekanslarında CORM-3 grubunda gentamisin verilen diğer gruba kıyasla daha iyi işitme eşikleri olduğunu gösterdi. Bu bulgular istatistiksel olarak da anlamlı tespit edildi (p<0,05). Vestibüler fonksiyonlar ise corm-3 grubunda gentamisin verilen diğer gruba kıyasla istatistiksel olarak farklılık görülmemekle beraber vestibüler hasar skorlarında nispeten daha iyi skorlar saptandı. SONUÇ: Elde edilen verilere göre CORM-3, ototoksisiteye bağlı işitme ve denge kaybında koruyucu ve tedavi edici ajan olarak kullanılabilecek faydalı bir molekül olabilir. Ancak bu koruyucu etkinin kanıtlanmasına yönelik ek araştırmalara gereksinim bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ototoksisite, antioksidan, Carbon Monoxide Releasing Molecule-3, ototoksisisteye bağlı işitme kaybı, sensörinöral işitme kaybı
Sigara dumanına maruz bırakılmış farelerde epigallokateşin gallat (EGCG) uygulamasının karaciğer toksisitesi ve kotinin düzeyine etkisi
Tüm dünyada tütün ve türevlerinin kullanımı oldukça yaygındır. Sigara dumanının içinde bulunan oksidan maddeler vücuda girdiğinde oksidatif stresi arttırmaktadır. Yeşil çay (Camellia sinensis) içinde antioksidan özelliğe en yüksek olan ve bol bulunan epigallokateşin gallat'dır (EGCG). Çalışmamızın amacı sigara dumanına maruziyet sonucu artan oksidatif stresin ve karaciğerde oluşturdukları hasarın, antioksidan özelliğe sahip EGCG'nin, akut ve kronik olarak uygulandığı in vivo deney tasarımında etkilerinin incelenmesidir. Çalışmamızda 84 adet CD1 erkek fare kullanılmıştır. Fareler, uygulama süresi 1 gün olan akut ve 21 gün olan kronik olmak üzere 2 ana gruba, toplamda 12 alt gruba ayrılmıştır. Alt gruplar kontrol (ortam havasına maruz kalan) , 2.kontrol (sigara dumanına maruz kalan) , sadece 25 mg/kg ve 50 mg/kg EGCG ve aynı dozlarda EGCG ve sigara uygulanan gruplar olarak ayrılmıştır. Sigara dumanı, duman odası oluşturularak inhalasyon yoluyla, EGCG uygulamaları ise fareler duman odasına girmeden 30 dakika önce günde 1 kere intraperitonal olarak uygulanmıştır. Uygulamalar bittikten sonra ketamin/ksilazin anestezisi altında eksanguinasyon yoluyla fareler öldürülmüştür. Alınan kan örnekleri serumlarından karaciğer hasarı, sigara dumanı maruziyeti ve oksidatif stres düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Yapılan değerlendirmeler sonucunda EGCG uygulamasının sigara dumanı uygulanan gruplarda GPx ve SOD antioksidan enzimleri düzeylerini anlamlı olarak yükselttiği bulunmuş ve karaciğer üzerinde olumsuz etkisinin olduğuna rastlanılmamıştır. Sonuç olarak, EGCG uygulamasının antioksidan sistem üzerinde olumlu etkilerinin ve sigara dumanına maruz kalan bireylerin oksidatif stresten etkilenmesinden korunmasında başarılı olabileceği ve bu konuda daha uzun süreli deneylerin ve daha yüksek dozların denenmesinin olumlu etkilerin pekiştirilmesinde önemli rol oynayacağı düşünülmektedir.
Kurşun toksikasyonu oluşturulan ratlarda beta glukanın etkisi
Araştırmada bireysel olarak barındırılan 28 adet erkek Sprague-Dawley rat kullanıldı ve Kontrol, Beta glukan (BG, 50 mg/kg canlı ağırlık (CA)/gün BG, gavaj), Kurşun (Kurşun; 15 mg/kg CA, ip kurşun asetat), Kurşun + BG grubu (Kurşun + BG; 15 mg/kg CA ip kurşun asetat ve 50 mg/kg CA BG, gavaj) olarak dört gruba ayrıldı. Yem tüketimi Kurşun grubuyla karşılaştırıldığında, Kurşun + BG grubunda önemli oranda arttı (P<0.001). Kurşun toksisitesi, oksidatif stresin göstergesi olan karaciğer malondialdehiti (MDA) önemli oranda artırdı (P<0.001). Beta glukan uygulaması karaciğerde önemli oranda MDA düzeyini azalttı ve GSH-Px aktivitesini artırdı (P<0.001). Kurşun uygulaması proapoptotik protein Bax'ın salınımını artırdı, antiapoptotik protein Bcl-2'nin salınımını azalttı ve Bax/Bcl-2 oranını önemli oranda artırdı (P<0.01). Aynı zamanda spermatogenezisi bozdu. Kurşun kaynaklı toksisite üzerine beta glukan uygulaması ise oksidatif stresi, spermatogenezisi, apoptotik yolakların aktivasyonunu kısmen korudu.
Ratlarda atraktilozidin bazı toksikokinetik parametrelerinin belirlenmesi
Dünya genelinde hem insan hem de hayvanlar tarafından oldukça fazla tüketilen geleneksel bitki bileşeni olan atraktilozit (Atr), ülkemizde de yaygın bir şekilde dere kenarlarında, boş arazilerde ve çöplük yakınlarında yetişmektedir. Özellikle ülkemizde pıtrak olarak da bilinen Xanthium strumarium L. bitkisinde bol miktarda bulunan atraktilozit, potansiyel risk oluşturduğu için deneysel olarak birçok çalışmaya konu olmuştur. Bu bağlamda mevcut tez çalışmamızda ilk defa oral yolla ratlara verilen atr'nin bazı toksikokinetik parametrelerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Bingöl ve yöresinden sonbahar aylarında toplanılan pıtrak bitkisi tohumları kullanıldı. Elde edilen dikenli tohumların kapsülleri ayrıştırıldıktan sonra tohum kısımları havanda öğütüldü ve suyla ekstrakte edildi. Ekstrakt içindeki Atr miktarı ise bu çözeltinin HCl ile hidrolize edilmesini takiben etil asetat ile karıştırılması işlemi ve piridin-TMSI solüsyonu ile türevlendirilme aşamasından sonra gas kromatografi-kütle spektrofotometre (GC-MS) cihazı ile tespit edildi. Deneme gruplarındaki ratlara ağız yoluyla 80 mg/kg Atr verildi. Deneme ve kontrol gruplarında toplam 72 adet Wistar Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Bu ratlardan 0, 4, 6, 8, 12, 24, 36, 48, 60, 72, 96 ve 120. saatlerde dekapitasyon yöntemiyle ötenazi yapılarak kan örnekleri alındı. Kandaki Atr ölçümleri GC-MS cihazı ile yapıldı. Atr ratlara oral yolla verildikten sonra elde edilen bazı toksikokinetik parametreler; birinci derece emilme hız sabitesi (ka) 0,114 saat-1; doruk ilaç yoğunluğu (C max) 10,77 μg /ml, ilaç yoğunluğunun doruk değere ulaşma süresi (tmax) 48 saat; plazmada yarılanma ömrü (t1/2)) 6,071 saat, 0.zamandan 120.saate kadar serum ilaç yoğunluğu zaman eğrisi altında kalan alan (EAA 0→120) 430,231 μg/saat/ml, , ortalama kalış süresi süre (MRT) 47,807 saat; dağılım hacmi (Vdss) 1,623 ml/kg; klirens (Cl) 0,185 ml/saat/kg olarak bulundu. Sonuç olarak çalışmamızdan elde edilen bazı toksikokinetik parametreler, Atr'nin kandaki düzeyinin hızlı, güvenilir, sade bir analitik yöntemle ve hasas ölçülebilir olduğunu ortaya koydu.
Ratlarda doksorubusin ile teşvik edilmiş kardiyotoksisite üzerine boraks'ın koruyucu etkileri
Sunulan bu çalışma dokdorubusin kullanımına bağlı olarak gelişen kardiyotoksisite üzerine boraksın koruyucu etkisini irdelemek amacıyla planlandı. Araştırmada toplam 20 adet Wistar Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Ratlar her grupta 5'er adet olmak üzere: Kontrol (standart pelet yem + su+ serum fizyolojik), Doksorubisin, (3,75 mg/kg/ip), Doksorubisin + Boraks, (3,75 mg/kg/ip + 25 mg/kg/oral sırasıyla) ve Boraks (25 mg/kg/oral, haftada bir kez) olmak üzere, 4 gruba ayrıldı. Deney sonunda alınan kan numunelerinde MDA, GSH, CAT, SOD ve CK düzeyleri ölçüldü. Elde edilen sonuçlara göre, yalnızca boraks uygulanan grubun MDA seviyelerinde, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak ( p < 0,05) anlamlı düşüşler olduğu gözlendi. Bunun yanında, CK seviyelerinin başta DXR uygulanan ratlar olmak üzere, kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan önemli ( p< 0,05 ) seviyede yükseldiği; diğer gruplardaki yükselmelerin ise önemli olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, elde edilen veriler boraksın doxorubusin kökenli kardiyotoksitenin önlenmesinde koruyucu olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Ratlarda deneysel monocrotalin toksikasyonu: Histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler
Bu çalışmada ratlarda monocrotalin ile oluşturulan deneysel toksikasyonda, histolojik ve immunohistokimyasal çalışmalar yapıldı. Monocrotalin pirolizidin alkaloitlerinin bir üyesi olup; pirolizidin alkaloit toksikasyonu çalışmalarında model olarak, yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Seksen adet erişkin erkek Wistar ırkı rat (120-200 gr.) periton içi uygulanan monocrotalin dozuna göre; 50 mg/kg (I.grup), 100 mg/kg (II. grup), 150 mg/kg (III. grup), 200 mg/kg (IV. grup) ve tek doz periton içi 1 ml serum fizyolojik uygulanan bir kontrol grubu olmak üzere toplam 5 gruba (her grupta 16 hayvan) ayrıldı. İnokulasyonu takiben 18. saatte her gruptan 6 hayvan, toplam 30 hayvan, 6. hafta sonunda ise geriye kalan hayvanlar ötenazi edildi ve aşağıda belirtilen sonuçlar elde edildi. 1. İnokulasyondan 18 saat sonra ötenazi edilen hayvanlarda tüm deneme gruplarında en dikkat çekici bulgu hepatosit apoptozisi oldu ve apoptotik hücre sayısının doza bağlı olarak artmış olduğu görüldü. Bu apoptotik hücrelerin en yaygın görüldüğü bölgeler ise periportal ve mid-zonal bölgeler idi. TUNEL boyama sonuçlarının, morfolojik bulgular ile tamamen uyumlu olduğu gözlendi. Diğer bulgular olarak, hafif dereceden orta dereceye kadar değişen sinuzoidal konjesyon, vakuoler dejenerasyon ve yağ dejenerasyonu kaydedildi. Dejeneratif değişiklikler tüm deney gruplarında orta dereceden, şiddetli seviyede yıkıma kadar değişen düzeylerde gözlendi. 2. Karaciğer dışındaki organlarda; renal, pulmoner, testiküler ve intestinal lezyonlar, 18. saat sonunda ötenazi edilen tüm deney grubu hayvanlarda minimal düzeyde gözlendi ya da lezyon görülmedi. 3. Deney grupları ve kontrol grubu arasında, 18. saatte ötenazi edilen hayvanların karaciğer kesitlerine yapılan proliferating cell nuclear antigen (PCNA) boyamalarında bir fark görülmedi. 4. Bax-Bcl-2 boyamalarında; yüksek doz ve orta seviyede doz uygulanan gruplarda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farka rastlandı. 5. Altıncı hafta sonunda ötenazi edilen deneme grubu hayvanlarında; doza bağımlı, megalohepatositozis, safra kanalı proliferasyonu, post nekrotik ve kapsüler fibrozis ana bulgular olarak kaydedildi. En yüksek doz uygulanan grupta hepatosit çekirdeklerinde inklüzyon cisimciklerine rastlandı. 6. Biyokimyasal olarak plazma ALT ve AST seviyelerinin 18. saat sonunda tüm deneme grubu hayvanlarında, kontrol grubuna göre arttığı görüldü. Plazma GGT düzeylerinde ise 6. hafta sonunda ötenazi edilen deneme grubu hayvanlarında artış olduğu görüldü. Sonuç olarak periton içi monokrotalin uygulamasıyla, doz ile orantılı olarak karaciğerde apoptotik değişimlerin inokülasyon sonrası 18. saat sonu en yüksek değerlere ulaştığı, kronik olgularda ise apotozisin azaldığı ve antimitotik etki sonucu megalositozisin meydana geldiği ortaya konmuştur.
Amalgam diş dolgusu yapılan tavşanlarda kan ve kıl cıva düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışma tavşanlarda ağızdaki amalgam dolgulu dişlerin sayısına bağlı olarak kan ve kıl cıva geçişinin hangi düzeyde olduğunu irdelemek amacıyla yapıldı. Araştırmada toplam 18 adet Yeni Zellanda erkek tavşan kullanıldı. Bu çalışmada tavşanlar 3 gruba ayrıldı. İlk grup kontrol grubu, 2. grup ikili amalgam dolgu yapılan grup ve 3. grup ise dörtlü amalgam dolgu yapılan grup olarak belirlendi. Dolgu yapılan hayvanlardan dolgudan önce, 24 saat, 1. hafta ve 1. ayda kan örnekleri ve dolgudan önce ve 1. ayda kıl örnekleri alındı. Araştırmaya alınan tavşanların kan ve kıl örneklerinde cıva tayini, atomik absorbsiyon spektrofotometresinde hidrür sistemi ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak değerlendirildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında 24. saate ikili ve dörtlü amalgam dolgu gruplarında kan cıva düzeyi bakımından gruplar arasında istatistiki fark tespit edilemedi (P>0.05). Bir hafta ve bir ay sonraki kan cıva düzeyleri ise kontrol grubundan önemli derecede yüksek saptandı (P<0.05). İkili ve dörtlü amalgam dolgu gruplarında incelenen tüm dönemlerde kan cıva düzeyi gruplar arasında benzer bulundu (P>0.05). Kıl örneklerinde cıva tespit edilemedi. Sonuç olarak, amalgam dolgunun kan cıva düzeyini etkilediği ortaya konuldu.
Farelerde fumonisin b1 indüklü karaciğer toksisitesine karşı resveratrol'ün koruyucu etkisinin araştırılması
Bu araştırmada farelerde fumonisin B1 (FB1) indüklü karaciğer toksisitesine karşı resveratrolün etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla 40 adet BALB/c fare rastgele kontrol, FB1, resveratrol ve FB1+resveratrol gruplarına ayrıldı. Kontrol grubuna 14 gün boyunca serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulandı. FB1 grubuna 14 gün boyunca gün aşırı olmak üzere 2,25 mg/kg FB1 intraperitoneal yolla uygulandı. Resveratrol grubuna 14 gün boyunca 10 mg/kg resveratrol intraperitoneal olarak uygulandı. FB1+resveratrol grubuna 14 gün boyunca 2,25 mg/kg FB1 günaşırı ve 10 mg/kg resveratrol her gün intraperitoneal olarak uygulandı. Araştırma sonunda fareler ötenazi edilerek kan ve karaciğer doku örnekleri alındı. Elde edilen serum örneklerinde alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST) ve total sialik asit (TSA) analizleri yapıldı. Karaciğer doku örneklerinde total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS) analizleri ve bu doku örneklerinde histopatolojik inceleme yapıldı. FB1 grubunda, AST, ALT, TSA seviyeleri kontrol grubuna göre yüksek tespit edildi (p<0,05). FB1+resveratrol verilen grupta AST, ALT seviyeleri FB1 grubuna göre düşük tespit edilirken bu seviyeler kontrol grubundan farklı değildi. TSA değerleri FB1 grubu ile FB1+resveratrol grubu arasında bir fark tespit edilmedi ancak FB1+resveratrol grubunun değerleri kontrol grubunun değerlerinden de farklı değildi. FB1 grubuna ait karaciğer TAS seviyesi kontrol grubuna göre düşük tespit edilirken, FB1 grubuna ait TOS seviyesi kontrola göre yüksek bulundu (p<0,05). FB1+resveratrol grubu TAS ve TOS seviyeleri FB1 grubuna göre istatistiksel olarak fark göstermezken, kontrol ve FB1+resveratrol grubu arasında istatistiksel olarak fark tespit edilmedi. Histopatolojik incelemede FB1'in karaciğerde hiperemi ve infiltrasyonlarla karakterize patolojik bulgulara sebep olduğu gözlenmiştir. Ayrıca bu grupta bazı hepatositlerde çekirdeklerde aşırı büyümelere (megalokaryozis) rastlanmıştır. Kontrol, resveratrol ve FB1+resveratrol grubunda patolojik bulgu saptanmamıştır. Sonuç olarak elde edilen biyokimyasal ve histopatolojik bulgulara göre resveratrolün FB1'in neden olduğu karaciğer hasarına ve oksidatif strese karşı koruyucu etkiye sahip olduğu gözlenmiştir. Ayrıca FB1 kaynaklı toksisite durumlarında serum total sialik asit seviyesinde görülen artış FB1 için biyobelirteç olarak kullanılabilir. Resveratrolün, FB1'in toksik etkilerine karşı koruyucu ve tedavi edici teröpotik bir ajan olarak kullanılabileceğini sonucuna varılmıştır.
Ratlarda escinin sisplatin ile oluşturulmuş nefrotoksisite üzerine koruyucu etkisinin araştırılması
Sisplatin, beşerî ve veteriner hekimlikte kullanılan en etkili antineoplastik ilaçlardan birisidir. Sisplatin, kanser kemoterapisinde önemli bir ilaç olmasına rağmen, klinik kullanımını nefrotoksisite, hepatotoksisite ve nörotoksisite gibi yan etkiler sebebi ile sınırlandırılmaktadır. Escin, at kestanesi bitkisinden elde edilen antioksidan, antiinflamatuar, antikanser etkileri bulunan bir triterpenoiddir. Çalışmamızda başlıca nefrotoksisite olmak üzere sisplatin toksisitesine karşı escinin koruyucu etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında 40 adet Wistar albino ırkı rat her grupta 10 adet olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Gruplar kontrol, sisplatin, escin ve escin+sisplatin şeklinde oluşturuldu. Kontrol grubuna 6 gün boyunca intraperitoneal (i.p.) salin uygulaması yapıldı. Sisplatin grubuna çalışmanın 4. gününde tek doz 7,5 mg/kg i.p. sisplatin uygulaması yapıldı. Escin grubuna 6 gün boyunca 3,6 mg/kg escin uygulandı. Escin+sisplatin grubuna 6 gün süreyle 3,6 mg/kg escin intraperitoneal olarak ve escin uygulamasının 4. gününde tek doz 7,5 mg/kg sisplatin uygulandı. Çalışma bitiminde ratlardan alınan serum örneklerinde üre, kreatinin, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) ve total bilirubin (TB) düzeyleri incelendi. Ayrıca böbrek, karaciğer ve beyin dokularındaki süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri tespit edildi. Böbrek, karaciğer, beyin, beyincik ve hipokampüs dokuları hematoksilen-eosin boyama ile histopatolojik olarak, interleukin-1β (İL-1β), indüklenebilir nitrik oksit sentataz (iNOS) ve kaspaz-3 yönünden immunohistokimyasal olarak incelendi. Çalışma sonucunda sisplatinin üre, kreatinin, AST, ALT ve TB seviyelerini yükselttiği, bu yükselişe MDA'nın eşlik ettiği tespit edilmiştir. Escin ile birlikte sisplatin uygulanmasının sisplatine benzer şekilde üre, kreatinin, AST, ALT ve TB seviyelerini yükselttiği bu duruma MDA'nın eşlik ettiği AST ve ALT seviyelerinde sisplatin uygulanan gruptan daha fazla yükselişe sebep olduğu gözlendi. Ancak, SOD ve GPx seviyeleri escin+sisplatin uygulanan grupta sisplatinin tek başına uygulandığı gruba göre daha yüksek düzeylerde tespit edildi. Histopatolojik bulgularda gözlenen organ hasarı, serum biyokimyasal parametreler ve MDA seviyesine uyumlu şekilde, sisplatinle birlikte escin kullanımının belirtilen dokularda sadece sisplatin kullanımından daha fazla hasara sebep olduğunu göstermiştir. Benzer şekilde, İL-1β, iNOS ve kaspaz-3 immunoreaktivite sisplatin uygulaması ile birlikte artmış, sisplatinle birlikte escin uygulaması sadece sisplatin uygulamasından daha şiddetli immunoreaktiviteye sebep olduğu gözlendi. Sonuç olarak, escin uygulamasının sisplatinin sebep olduğu başlıca nefrotoksisite olmak üzere hepatotoksisite ve nörotoksisiteyi artırdığı bunun sebebinin de kaspaza bağlı apoptoz ve inflamasyon olduğu gözlenmiştir. Escinin sisplatinle birlikte kullanıldığına sitokin seviyelerini artırdığı buna bağlı olarak iNOS salınımını ve apoptozu teşvik ettiği bu yol üzerinden de koruyucu etki değil sinerjistik toksisite gösterdiği sonucuna varılmıştır.
Adjuvan antrasiklin uygulanan meme kanseri hastalarında vücut yağ kütlesi oranı ile kemoterapi toksisitesi arasındaki ilişki
Obezite meme kanseri için kötü bir prognoz göstergesidir.Bu kötü prognoza katkısı muhtemel olan sebeplerden biri de adjuvan kemoterapinin yetersiz dozda uygulanmasıdır. Çoğu çalışmada gösterilmiştir ki; adjuvan kemoterapi hastalarda yeterli dozda uygulanmadığında(<%85) etkinliği azalır. Morbid obezlerde kemoterapinin dozunun ayarlanması ile ilgili veriler yetersizdir. Normalde kemoterapi dozu vücut yüzey alanına göre hesaplanır (boy ve kilo ile). Bizim çalışmamızın hedefi,vücut yağ kütlesi oranının grade 3-4 toksisiteyi ön görmede rutinde kullanılan yöntem olan vücut yüzey alanına göre üstünlüğü olup olmadığını araştırmaktır.
Acil tıp asistanlarının toksik terörizme hazırlık-acil yönetimi hakkında klinik beceri düzeyinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızın birincil amacı acil tıp anabilim dalı asistanlarının toksik terörizme hazırlık ve tıbbi yönetim becerilerini ölçebilecek simülasyon tabanlı klinik sınav geliştirerek klinik beceri düzeyini ölçmektir. İkincil amacı ise tespit edilen eksiklikleri analiz ederek buna yönelik çözüm geliştirilmesine katkı sağlamaktır. Yöntem: Çalışmamız toksik terörizme hazırlık ve acil yönetimi hakkında 5 adet olgu senaryosu simülasyona dayalı klinik beceri sınavı için alanında uzman kişiler tarafından geliştirildi. Etik kurul onayı alındıktan sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp AD' da ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Trabzon Kanuni Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Tıp AD' da görevli asistanlara KTÜ MEDSİM-İyi Hekimlik Uygulamaları ve Tıbbi Simülasyon Merkezi' nde ardışık günlerde uygulandı. Uygulanan sınav için iki adet simüle olgu videosu, iki adet standardize hasta senaryosu ve bir adet yüksek (teknoloji içeren) gerçeklikli maketin kullanıldığı olgu senaryosu olmak üzere toplam beş adet istasyon oluşturuldu. Her bir istasyonda değerlendiriciler standardize formlar eşliğinde katılımcıları değerlendirdi. Yaptıkları tanısal girişimler ve tedavi yönetimlerine göre her bir istasyon yeterli, geliştirilebilir ve yetersiz olacak şekilde değerlendirildi. Elde edilen verilerin analiz aşamasında SPSS 22,0 istatistik paket programı kullanıldı. İstatistiksel alfa önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza 48 acil tıp asistanı katıldı. Çalışmamızda acil tıp asistanlarının istasyonlara göre en yüksek başarı oranı 16 kişi ile (%33,3) üçüncü istasyon (botulinum maruziyeti senaryosu) olarak saptandı. İkinci istasyonda (radyoaktif madde ile kontaminasyon senaryosu) asistanların tamamı yetersiz performans gösterdi ve tüm istasyonlarda başarılı olan katılımcı tespit edilmedi. Acil tıp asistanlarının tanımlayıcı ve eğitim bilgileri ile en az 1 istasyonda başarılı olma durumlarının karşılaştırılmasında kadın, asistanlıkta çalışma süresi 24 ay üzeri olanlar, KBRN eğitimi alanlar ve simülasyona dayalı eğitimi alanlarda istatistiksel olarak daha yüksek yeterlilik oranları saptandı. Sonuç: Bu çalışmayla birlikte toksik terörizm hakkında acil tıp hekimlerinin klinik becerisini ölçen standart ve simülasyon tabanlı bir ölçme değerlendirme metodu geliştirilmiştir. Bu metodun uygulandığı acil tıp asistanlarından elde edilen veriler ışığında KBRN/toksik terörizm ile ilgili mevcut çekirdek eğitim müfredatının geliştirilmesi gerekliliği ve bu nadir fakat toplum için yüksek tehdit oluşturan toksik terörizmin tıbbi yönetimine dair acil hekimlerinin belirli aralıkla tekrarlanabilir, ölçülebilir değerlendirme metodlarının gereksinimi ortaya çıkmaktadır.
Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde yatan iki yaş ve üzeri hastalarda C.difficile ilişkili ishallerin toksijenik kültür, glutamat dehidrogenaz enzimi-toksin A/B elisa ve PZR ile araştırılması
Bu çalışmada amaç, C. difficile nedenli ishal olduğu düşünülen hastaların dışkı örneklerinden EIA yöntemi ile toksin varlığının aranması, aynı örneklerin kültürlerinden ise C. difficile kökenlerinin izolasyonunun yapılması ve PZR ile toksin araştırılması yaparak hastanemizde, C. difficile nedenli ishal sıklığının araştırılmasıdır.. Çalışma kapsamına, Haziran 2013-Aralık 2013 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Merkez Laboratuvarı ELISA Birimi'ne C. difficile Toksin A/B isteği ile gönderilen dışkı örneklerinden, iki yaş üzeri 200 hasta alınmıştır. Dışkı örnekleri CDSA seçici besiyerine ekilip ve anaerop ortamda kültürü yapılmıştır. İzole edilen organizmalar MALDI-TOF MS (Bruker Daltonics Microflex LT system, Becton Dickinson, Italya S.p.A) ile tanımlanmıştır. C.difficile çıkan örnekler ardından ELISA yöntemiyle veya PCR ile toksin varlığına bakılarak toksijenik kültür yapılmıştır. Aynı zamanda bu dışkılardan EIA (C.diff Quik Chek Complete (CdQCC), Techlab, Blacksburg, VA, USA) yöntemi ile GDH ve toksin B, PZR (BD Max Cdiff, BD Diagnostics ) ile de toksin B geni çalışılmıştır. Toksijenik kültür referans test olarak kabul edilmiştir.Hasta populasyonumuzda CDE sıklığı % 6.5 bulunmuştur.Toksijenik kültüre göre pozitif bulunan 13 örnekten hepsinde EIA GDH testi pozitif bulunmuştur.Bu 13 örneğin 11 inde EIA toksin testi ile, 12 sinde de PZR testi ile pozitiflik saptanmıştır. Sonuçlarımıza göre GDH EIA testi, riskli hasta gruplarında tarama testi olarak kullanılabilir. Pozitif sonuçların Toksin A+B yi saptayan EIA testi ve toksin B genini saptayan moleküler test ile doğrulanması gerekmektedir. Hastanın kliniği ile test sonucu uyumsuz olduğunda toksijenik kültür yapılması gerekmektedir.
Doksorubisin kardiyotoksisitesinin önlenmesinde deksrazoksan ve silimarin etkinliğinin karşılaştırmalı olarak araştırılması
Antrasiklinler (ANT) grubunda yer alan Doksorubisin (DOKS), pek çok kansere karşı oldukça etkili olmasına rağmen, diğer kanser ilaçları gibi çok sayıda yan etkileri bulunmaktadır. Bu yan etkiler arasında hayatı tehdit etmesi bakımından en önemlisi kardiyotoksik yan etkidir. DOKS'un kardiyotoksik etkilerinin önlenmesi ya da azaltılmasında kullanılan Deksrazoksan (DEKS)'in tıpkı DOKS gibi Topoizomeraz (Top) II enziminin katalitik inhibitörü olması olması nedeniyle, bu ilaçların birlikte kullanılması durumunda DOKS'un kanser hücreleri üzerindeki etkilerinin azalabileceği endişesine neden olmuştur. Bu bakımdan, DOKS kardiyotoksisitesine karşı kalbi koruyucu etkileri olan ancak TopII enziminin aktivitesi üzerinde etkisi olmayan yeni ajanlara ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu nedenle bu çalışmada antioksidan özelliklere sahip Silimarin (SİL)'in DOKS kardiyotoksisitesine karşı kalbi koruyucu etkileri DEKS ile karşılaştırmalı olarak araştırıldı. Ayrıca, SİL'in kalbi koruyucu etkisinde TopIIβ enziminin rolü değerlendirildi. Bu amaçla, 45 adet 6-8 haftalık Balb/c ırkı fare rastgele seçilerek 6 gruba ayrıldı. Grup I (Kontrol grubu, n=5): Bu gruptaki hayvanlara toplamda 6 hafta süren deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere intraperitoneal (ip) yolla serum fizyolojik (SF) uygulandı. Ayrıca, deney süresi boyunca hergün gavajla SF uygulandı. Grup II (DOKS grubu, n=10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulandı. Grup III (DEKS grubu, n= 5): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 30 mg/kg dozda DEKS uygulandı. Grup IV (DOKS+DEKS grubu, n= 10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulanmasına ilaveten DOKS uygulamalarından 30 dakika önce intraperitoneal yolla 30 mg/kg dozda DEKS uygulandı. Grup V (SİL grubu, n=5): Bu gruptaki hayvanlara 6 hafta boyunca hergün gavajla 100 mg/kg dozda SİL uygulandı. Grup VI (DOKS+SİL grubu, n=10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulanmasına ilaveten deney süresi boyunca hergün gavajla 100 mg/kg dozda SİL uygulandı.DOKS grubunda kalp dokusunda karşılaşılan en belirgin histopatolojik değişiklikler; kardiyomiyositlerde sitoplazmik vakuolizasyon, hiyalin nekrozu ve miyositolizis şeklindeydi. Miyokardiyumda diffuz dağılım gösteren bu değişikliklere çoğunlukla sol ventrikulus duvarı ve interventriküler septumda rastlandı. DEKS ve SİL uygulamalarının kalp dokusunda karşılaşılan histopatolojik değişikliklerin hem yaygınlığını hem de şiddetini belirgin olarak azalttığı saptandı. TnT ve TnI birincil antikorları ile boyanan kalp kesitleri değerlendirildiğinde; DOKS grubunda hem TnI hem de TnT immunoreaktivisinin oldukça azaldığı ortaya kondu (p˂0,001). DEKS ve SİL uygulamalarının Tn kayıplarını belirgin olarak azalttığı dikkati çekti (p˂0,001). DNA hasarını gösteren γH2Ax ifadesi değerlendirildiğinde; DOKS grubunda kardiyak hücrelerin tamamına yakınında yoğun γH2Ax ifadesi saptandı (p˂0,001). DEKS ve SİL uygulamalarının γH2Ax ifadesini belirgin olarak azalttığı ortaya kondu (p˂0,001). Deney grupları TopIIβ enzim düzeyi bakımından karşılaştırıldığında; DEKS ve SİL uygulamalarının kalp dokusu örneklerinde TopIIβ enzim düzeyini belirgin olarak azalttığı görüldü. Bununla birlikte, DEKS grubunda TopIIβ enzim düzeyi SİL grubuna göre daha az idi. Bu sonuçlar, SİL'in kardiyak hücrelerde TopIIβ enziminin ifadesini azaltarak DOKS kardiyotoksisitesine karşı koruyucu etki gösterdiğini düşündürdü.
Mentha pulegium L. ekstraktları kullanılarak çinko oksit nanopartikülünün yeşil sentezi, karakterizasyonu ve biyolojik aktiviteleri
Lamiaceae familyasında yer alan Mentha pulegium L. bitkisi günlük hayatta yaygın olarak geleneksel tıpta ve beslenmede kullanılmaktadır. Bu sebeplerden yola çıkarak toksik etkilerinin belirlenmesi oldukça önemlidir. Bitkilerin kullanım alanlarındaki çeşitlilik, bitkinin mevcut aktivitelerinin arttırılabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada Mentha pulegium L. ekstraktı kullanılarak yeşil sentez yoluyla çinko oksit nanopartikülleri (ZnO) sentezlendi. ZnO nanopartiküllerinin karakterizasyonu için Görünür Bölge Spektrofotometresi (UV-Vis), Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopisi (FT-IR), X-Işını Difraksiyonu (XRD) ve Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) analizleri yapıldı. ZnO nanopartiküllerinin UV-Vis maksimum absorbans değeri 385 nm olarak tespit edildi. FT-IR analizinde ZnO nanopartikülleri 464 cm-1 değerinde pik gösterdi. XRD analizinde elde edilen sonuçlarda nanopartiküllerin 28.16 nm boyutunda olduğu belirlendi ve JCPDS (36-1451) modeline uyumlu bulundu. SEM analizindeki verilerde küresel ve altıgen şekle sahip olduğu görüldü. Mentha pulegium L. ekstraktı ve ZnO nanopartikülleri, A549 hücrelerine uygulanarak sitotoksik ve genotoksik etkileri 24 ve 48 saatlik uygulamalar yapılarak tespit edildi. MTT yöntemi ile belirlenen sitotoksisite sonuçlarında LD50 değeri 5 mg/mL olarak saptandı. Komet yöntemi ile belirlenen genotoksisite sonuçlarında ise en yüksek DNA hasarı 3.75 mg/mL konsantrasyonunda görüldü. ZnO nanopartiküllerinin antimikrobiyal aktivitesi belirlenirken Escherichia coli (ATTC 25922), Staphylococcus aureus (ATTC 29213), Candida albicans (ATTC 90028), Klebsiella pneumoniae (ATTC 700603) ve Salmonella enteritidis (ATTC 13076) mikroorganizma suşları üzerinde disk difüzyon testi kullanıldı. İnhibisyon değerlerinde en düşük konsantrasyonda S. aureus (12.5 mg/mL) ve en yüksek konsantrasyonda C. albicans (30 mg/mL)'a etki gösterdiği belirlendi. Disk difüzyon testinde 15.6-500 mg/mL konsantrasyonları aralığında doz uygulaması yapıldı ve tüm konsantrasyonlarda inhibisyon zonu oluştuğu görüldü. Elde edilen sonuçlar, M. pulegium L. ekstraktları ve sentezlenen ZnO nanopartiküllerinin antibakteriyel ve antifungal etkileri ve farklı kanser tiplerine karşı alternatif tedavi geliştirilmesinde etkili olabileceğini göstermektedir.
Erkek yeni zelanda tavşanlarında subakut bisfenol A toksisitesi
Özellikle son 50 yıllık dönem içerisinde plastik ve plastik malzemeden yapılan ürünlerin kullanımında önemli derecede bir artış gözlendi. Bu artış, plastik ürünlerin ana malzemelerinden biri olan bisfenol A (BPA)'nın da hayatımızın bir parçası haline gelmesine sebep oldu. BPA kullanımındaki yoğun artışa paralel olarak bu kimyasal ile ilgili soru işaretlerinin oluşması da kaçınılmazdı. Erkek tavşanlarında yapmış olduğumuz bu çalışmada farklı dozlarda uygulanan oral BPA'nın kan, testis, böbrek ve karaciğer dokularındaki etkileriyle bazı üreme hormonları ve spermatolojik parametreler üzerine olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamızda 24 adet "Yeni Zelanda" cinsi yetişkin erkek tavşan kullanılmıştır. Toplam 14 günlük alıştırma periyodunun sonunda tavşanlar rastgele 4 gruba ayrıldı: Kontrol grubuna (KONT) 1 mg/kg dozunda mısır yağı, BPA10 grubuna mısır yağı içerisinde 10 mg/kg canlı ağırlık dozunda BPA, BPA20 grubuna mısır yağı içerisinde 20 mg/kg canlı ağırlık dozunda BPA ve son olarak BPA100 grubuna mısır yağı içerisinde 100 mg/kg canlı ağırlık dozunda BPA oral gavaj yardımı ile 9 hafta boyunca günlük olarak verildi. Çalışma süresince yem alımları ve vücut ağırlıkları haftalık olarak tayin edildi. Çalışma sonunda alınan kanlardan kan ve biyokimyasal parametreler, üreme hormonlarındaki değişiklikler ve oksidan-antioksidan durum incelendi. Çalışma sonunda elde edilen ejakülatlardan spermatolojik parametrelere bakıldı. 9 haftalık sürenin bitiminde her gruptan 3 tavşan rastgele seçilerek ötenazi uygulandı. Elde edilen doku örneklerinden MDA ve bazı antioksidan enzim seviyeleri ile histopatolojik incelemeler yapıldı. Ötenazi yapılmayan diğer tavşanlar 9 hafta boyunca aynı koşullarda tutularak, BPA'nın olası etkilerinin sürekliliği araştırıldı. Çalışmamızda BPA uygulamalarının serum BPA seviyelerini doza bağlı bir şekilde artırdığı gözlendi. Uygulamalar sırasında tavşanlarda herhangi bir klinik semptom görülmedi. Günlük yem tüketimi, canlı ağırlık ve yaş organ ağırlıkları da BPA uygulamalarından etkilenmedi. BPA, bakmış olduğumuz tüm dokularda oksidatif stresin artmasına yol açarken, eritrosit, hemoglobin, üre, kreatinin, ALT, ALP ve AST düzeylerini de olumsuz etkiledi. Yapmış olduğumuz çalışmada testis dokusunun BPA'dan olumsuz etkilendiği de gözlendi. Buna paralel olarak spermatolojik parametrelerden sperm konsantrasyonu ve progresif motilitede BPA'ya bağlı olarak düşüş gözlendi. Serum FSH, LH, inhibin ve östrojen seviyeleri farklı BPA dozlarından etkilenmezken, serum testosteron seviyelerin düştüğü gözlendi. Çalışmamızın son aşamasında ise ötenazi yapılmadan bekletilen tavşanlarda BPA'ya bağlı değişen parametrelerin kontrol seviyelerine döndüğü ve BPA'nın uyguladığımız doz ve sürelerinin tavşanlarda kalıcı bir hasara yol açmadığı belirlendi. Sonuç olarak, BPA'ya maruz kalan tavşanlarda bakılan bütün dokularda oksidatif bir hasarın varlığı belirlendi. Bu hasara paralel olarak çeşitli enzimatik parametreler bozulurken, spermatolojik parametrelerde de düşüş meydana geldi. Çalışmamızda spermatolojik parametreler için BPA'nın LOAEL dozu 10 mg/kg/gün olarak bulunurken, hematolojik ve biyokimyasal parametreler için bu doz 20 mg/kg/gün olarak tespit edildi.
Ratlarda cisplatin nörotoksikasyonuna karşı Naringin'in koruyucu etkilerinin patomorfolojik olarak araştırılması
Cisplatin kötü huylu tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır. Tedavi aşamasında birçok organ ya da sistemde mortaliteye varan istenmeyen etkiler oluşmaktadır. Bunlardan biri de periferal nöropatidir. Naringin ise, daha çok narenciyelerde bulunan bitkisel bir flavoniddir. Naringin'in antimutajenik, antimikrobial, antiflamatuar, kolestrol düşürücü, serbest radikalleri toplayıcı ve antioksidan etkileri gibi tedavi edici özellikleri vardır. Bu çalışma ile bitkisel antioksidan özellikleri olan naringinin, cisplatine bağlı olarak gelişebilecek yan etkilerini önlemede ya da azaltmada bir tedavi etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmada kullanılan hayvanlar 48 adet 10-12 haftalık 180-220 gr ağırlığında dişi Sprague Dawley Rat 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna gastrik gavaj (GG) yoluyla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. Cisplatin grubu İ.P. yolla 10mg/kg Cisplatin'e maruz bırakılmıştır. Cisplatin + Naringin grubu SF içinde çözülen Cisplatin 10 mg/kg dozunda 5. gün 1 kere İ.P. yolla, SF içinde çözülen 50 mg/kg Naringin ise 15 gün süreyle gavaj yolla uygulandı. Naringin grubuna SF içinde çözülen 50mg/kg Naringin 15 gün süresince GG yolla uygulandı. Cisplatin + Naringin verilen grupta; Cisplatin uygulaması sonucunda ortaya çıkan beyin ve perifer sinir histopatolojisinde başarılı sonuçlar gözlendi. Histopatolojik bulguların kan örneklerinin biyokimyasal parametreler sonuçları ile de uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen bu bulgular sonucunda Naringin'in Ratlarda Cisplatin Nörotoksikasyonuna karşı yan etkilerini azaltmada destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Cisplatin, Naringin, nörotoksikasyon, histopatoloji, rat,
Alfa-amanitine bağlı karaciğer toksisitesinin önlenmesinde silibinin ile resveratrolün etkililiğinin karşılaştırılması
Amaç: Alfa amanitin (α-AMA) içeren Amanita phalloides türü mantarlar, ölümcül mantar zehirlenmelerinin çoğundan sorumludur ve karaciğer toksisitesi ve akut karaciğer yetmezliği ile sonlanan ciddi zehirlenmelere neden olur. Silibinin ve penisilin G gibi mevcut antidotlar, α-AMA ile oluşturulan karaciğer toksisitesinin önlenmesi ve/veya tedavisinde yeterince etkili değildir. Çalışmamızın amacı, resveratrolün α-AMA'e bağlı karaciğer toksisitesi üzerindeki etkilerini in vivo deneysel toksisite modelinde araştırmak ve tedavide antidot olarak kullanılan silibinin ile karşılaştırmaktı. Yöntem: Balb/c farelerde, AST ve ALT değerlerinde anlamlı oranda yüksekliğe neden olan ve histomorfolojik olarak da karaciğerde hasara neden olan 1.4 mg/kg α-AMA ile in vivo toksisite modeli oluşturuldu. Kontrol grubunda -AMA+%0.9. sodyum klorür (NaCl), Dimetil sülfoksit (DMSO) grubunda, α-AMA+ DMSO, resveratrol gruplarında, 30 mg/kg resveratrol, α-AMA ile eş zamanlı (α-AMA +ER), 12 saat (α-AMA +12R) ve 24 (α-AMA +24R) saat sonra olmak üzere 3 farklı tedavi protokolünde uygulandı. 5 mg/kg silibinin ise (α-AMA +Sil) α-AMA ile eş zamanlı olarak 6 saat arayla uygulandı. Kırk sekiz saatlik deney protokolünün sonunda fareler sakrifiye edildi. Alınan serum örneklerinden AST, ALT, Total bilirubin, Direk bilirubin düzeyleri, karaciğer dokularından antioksidan enzimler ve histomorfolojik incelemeler yapıldı. TUNNEL ve aktif kaspaz-3 incelemeleri ile apoptozis değerlendirildi. Bulgular: AST ve ALT değerleri, α-AMA+ER ve α-AMA+12R gruplarında, histomorfolojik hasar skorları ise α-AMA+ER, α-AMA+12R, α-AMA+24R ve gruplarında α-AMA+SF grubuna göre anlamlı düşüş gösterdi. Resveratrol, karaciğerde mononükleer hücre infiltrasyonunu, nekrozu ve aktif kaspaz-3 immünopozitifliğini azalttı. Sonuç: İn vivo deneysel toksisite modelimizde, resveratrol, α-AMA'e bağlı gelişen karaciğer toksisitesini önlemede etkili bulundu. Sonuç olarak; resveratrol, Amanita phalloides türü mantarlarla zehirlenmelerde kullanılabilme potansiyeli olan yeni bir tedavi alternatifidir.