Transplantlar

156 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşanlarda kıkırdak grefti iyileşmesinde doku yapıştırıcısı (n-butyl cyanoacrylate) ile sütür materyalinin (5.0 nylon) karşılaştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada tavşan kulak kıkırdakları üzerinde tek kat,çift kat ve üç katlı kıkırdak greftlerinde doku yapıştırıcısı (N-Butyl-2-Cyanoacrylate) ve sütür materyali (5.0 Nylon) makroskopik ve histolojik olarak karşılaştırıldı.MATERYAL VE METOD: 18 adet her iki cinsten beyaz, 3000-3400 gram arasında (ortalama:3200 gram), yaşları 13-14 aylık Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Tüm tavşanların kulaklarından kıkırdak grefti alındı. Alınan kıkırdak greftleri grup 1 de tek kat halinde sütür materyali ile, grup 2 de tek kat halinde doku yapıştırıcısı ile, grup 3 de iki kat halinde sütür materyali ile, grup 4 de yine iki kat halinde doku yapıştırıcısı ile, grup 5 de üç kat halinde sütür ile ve grup 6 yine üç katlı olarak doku yapıştırıcısı ile aynı kulak kıkırdağı üzerine tespit edildi. Tüm işlemler aynı cerrah tarafından gerçekleştirildi. Tüm guruplardaki tavşanlar 12 hafta sonra yüksek doz ketamin hidroklorid sonrası intrakardiyak potasyum klorür (%7,5 KCL) verilerek öldürüldü ve uygulama yapılan bölgeyi içeren doku örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri histopatolojik inceleme için patoloji labaratuarına gönderildi. Histopatolojik incelemelerde; Yabancı cisim reaksiyonu, inflamasyon derecesi, angiogenez (damarlanma), nekroz, fibrozis, fragmantasyon (parçalanma) ayrı ayrı değerlendirilerek skorlandı.BULGULAR: Gurup 1 ve grup 2 deki tavşanların kulaklarındaki kıkırdak greftleri incelendiğinden makroskopik olarak farklılık olmadığı görüldü. Kıkırdaklar yerleştirilmeden önceki ebatlarında ve renk olarak benzer özellikteydi. Grup 3 deki tavşanların sağ kulağında değişiklik gözlenmedi. Grup 4 deki tavşanların kulaklarındaki doku yapıştırıcı ile tespit edilen kıkırdaklarda alttaki kıkırdakta hafif yumuşama olduğu gözlendi. Grup 5 deki tavşanlara yerleştirilen kıkırdaklarda değişiklik gözlenmedi. Grup 6 da kulakta altta ve ortada kalan kıkırdaklarda yumuşama,sarımsı renk değişikliği ve hafif pürülan akıntı mevcuttu. Doku yapıştıcısının erimediği kristalleşmiş halde durduğu görüldü.Histolojik olarak özellikle çok katlı kıkırdak kullanılan ve doku yapıştırıcısı ile tespit edilen tavşanlarda yabancı cisim reaksyonu, inflamasyon, nekroz ve fragmantasyonun arttığı gözlemlendi.SONUÇ: Sonuç olarak, operasyon süresini kısaltması ve güçlü yapıştırıcı özelliğinin olmasından dolayı n-butil siyanoakrilat rinoplasti ve çeşitli fasial operasyonlarda ancak tek kat kullanılması uygundur. Çok katlı kıkırdak tespitlerinde kullanıldığı takdirde, kıkırdak nekrozu ve yabancı cisim reaksiyonu oluşabileceği ayrıca n-butil siyanoakrilat'ın erimeden kaldığı bu çalışmada gösterilmiştir.ANAHTAR KELİMELER: Siyanoakrilat, 5.0 Nylon, kıkırdak

Doku yapıştırıcılarKıkırdakSiyano akrilatlar+3
Ömer Elmas
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik sinir yaralanmalarında sinir, damar ve kıkırdak greftlerinin kullanıldığı rekonstrüksiyon metodlarının karşılaştırılması ve yeni bir tekniğin analizi

107 ÖZETGenellikle travmaya bağlı olu?an periferik sinir yaralanmaları; tümörler, inflamatuar hastalıklar, konjenital nedenler, enfeksiyon ve cerrahi giri?imler gibi nedenlerle de olu?abilmektedir. Yaralanmadan sonra yapılacak cerrahi i?lem, yaralanmanın etyolojisine, ?ekline ve anatomik bölgesine göre deği?mektedir. Sinir yaralanmalarının tedavisinde ana amaç yaralanmanın distalinde duyu ve motor kayba bağlı olarak olu?an fonksiyon kaybını en aza indirmektir. Yaralanmanın nedeninden bağımsız olarak sinir dokusunda iyile?menin tam olmaması veya sinirin anormal rejenerasyonu, sıklıkla fonksiyonel kayıp ve ağrı ile sonuçlanmaktadır.Periferik sinir yaralanmalarında ideal olan proksimal ve distal uçların kar?ılıklı olarak gerilimsiz ?ekilde yeterli koaptasyonun sağlanması ve nörotrofik faktörlerin onarım hattında korunmasıdır. Sinir defekti olu?an durumlarda altın standart otogreft olmasına rağmen donör alandaki denervasyon, skar ve nöroma olu?umu gibi istenmeyen sonuçlar nedeniyle periferik sinir kayıplarında onarım için morbiditesi daha az, daha kolay ve daha iyi fonksiyonel sonuçlar sağlayacak yöntemler ile ilgili birçok çalı?ma yapılmaktadır.Çalı?mamızda; 1 cm lik defekt olu?turulmu? rat siyatik sinirinde grup-1: otogref, grup-2: allojen aort grefti, grup 3: allojen aort grefti içine doğranmı? kartilaj greft ve grup-4: tübülarize kartilaj kullanılarak onarım yapılmı? ve özellikle kartilaj dokunun sinir iyile?mesi üzerine olan etkileri fonksiyonel ve histomorfolojik yöntemler ile değerlendirilmi?tir.Otogreft kullanılarak onarım yapılan grup 1, kontrol grubuna en yakın grup olarak değerlendirilmi?, allojen aort grefti kullanılan grup 2 deki ve allojen aort grefti içine doğranmı? kıkırdak konulan grup 3 deki miyelinizasyon ve schwan hücre oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamı?tır. Grup 4 de myelinizasyonun ve schwan hücreleri gösterilmesine kar?ın diğer gruplara oranla daha seyrek ve düzensiz olarak değerlendirilmi?, bunun nedeninin özellikle artmı? fibrozis olduğu dü?ünülmü?tür.Tüm gruplarda farklı oranlarda sinir rejenerasyonun olduğu fonksiyonel ve histomorfolojik olarak gösterilmi?tir. Bu çalı?mayla kıkırdak dokunun sinir iyile?mesi üzerinde olumlu etkisi olduğu gösterilmi?tir.

Cerrahi-plastikKıkırdakPeriferik sinirler+3
Yılmaz Geyik
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Humerus cismi kaynamama tedavisinde çözüm çift plak ile yapılan tespit midir? Karşılaştırmalı sonuçlar

Bu çalışmada amacımız humerus kaynamamaları tedavisinde uygulanan tek plak osteosentezi ile çift plak osteosentezi yapılan hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmak. 2009-2020 yılları arasında kliniğimizde humerus cismi kaynamama tanısı alan; tek plak ve çift plak osteosentezyapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi.Çalışmaya 18 yaşından küçük olanlar,intramedüller çivileme yapılanlar, eksternal fiksatör ile tedavi edilenler, akut veya geçirilmiş enfeksiyonu olanlar, radial sinir hasarı olan hastalar ve verilerine ulaşılamayan hastalar dahil edilmedi. Ortalama takip süreleri 23,6 aydı.Cerrahi tedavi anterolateral veya posterior yaklaşımlar kullanılarak yapılmıştı.Cerrahi yaklaşımda radial sinir bulunup korundu, segment uçları debride ve dekortike edilmişti. Tek plak veya çift plak ile fiksasyon sağlandı. Her hastaya iliak kanattan otojen kemik grefti uygulanmıştı. Tek plak ile osteosentez ile çift plak ile osteosentez yöntemleri kaynama oranları, kaynama süreleri, fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyonlar açısından mukayese edildi. Fonksiyonel sonuçlar Quick Disability of shoulder arm and hand scale(QuickDASH), Vizuel Analog Scala(VAS) ve Steawert and Hundley classification ile değerlendirildi. Çalışmaya45 hasta dahil edildi ve 28'ine tek plak uygulaması 17 hastaya ise çift plak ileosteosentezuygulaması yapılmıştı. Kaynama oranlarıtek plak uygulananlarda %89,3, çift plak uygulananlarda %100'dü. Kaynama süreleri ortalamaları tek plak uygulananlarda5,4±1,04 ay, çift plak uygulananlarda ise3,79±1,08 aydı. Her iki gruptada 1'er hastada radial sinir arazı ve 1'er hastada da yüzeyel enfeksiyon görüldü. İki yöntem için kaynama oranları arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Çift plak ile osteosentez uygulanan grupta kaynama süresi anlamlı daha kısaydı. Fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyonlar açısından anlamlı fark yoktu.

Humeral kırıklarHumerusKemik plakları+3
İrfan Açıkgöz
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dondurularak saklanan insan kadaverik iliyak damar greftlerinin mekanik, yapısal bütünlük ve mikrobiyolojik açıdan değerlendirilmesi

Planlanan tez çalışmasında, kadaverik donörlerden organ çıkarımında alınan iliyak arter ve ven greftlerinin kriyoprotektan çözeltisi kullanmaksızın, sefazolinle dekontamine ederek -24°C'de standart dondurucuda, ne kadar süre saklanabileceklerini ve greftlerin kullanımının uygun olup olmayacağını, greftlerin yapısal bütünlüğü, mekanik ve mikrobiyolojik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Ocak 2018 – Haziran 2021 tarihlerinde 20-89 yaş arası 28 farklı kadaverik donörden alınan 28 arter, 26 ven iliyak damar grefti kullanılmıştır. Saklanma sürelerine göre greftler taze, 0-6 ay, 6-12 ay, 12-24 ay ve 24 ay üzeri olacak şekilde gruplandırıldı. Çözdürülen greftler steril ortamda kesit alınarak üreme varlığı açısından değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirme için örnekler ışık mikroskobunda internal elastik lamina (İEL) bütünlüğü, tunika media kalınlığı ve morfolojik inceleme sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Endotel morfolojisinin değerlendirilmesi için örnekler taramalı elektron mikroskobunda (SEM) incelenerek skorlama sistemiyle karşılaştırıldı. Mekanik test için sağ ve sol ana iliyak damarlar in vitro anastomoz edilerek anastomoz patlama basıncı karşılaştırıldı. Donörlerin gruplar arası demografik verileri benzerdi. Saklanma süresine göre greftlerin patlama basıncı arasında farklılık yoktu. Mikrobiyolojik analizde hiçbir greftte kontaminasyon gözlenmemiştir. Işık mikroskobide damarların tunika media kalınlığı gruplar arası farklılık yoktu. Arterlerin İEL fragmantasyonunda farklılık yok iken reduplikasyonda 24 ay üzeri örneklerde anlamlı olarak artış göstermekteydi. Tunika mediada ödem, hyalinizasyon, bağ dokusu artışı ve yer yer nekroz alanları izlenmiştir. SEM incelemede endotel yapısı 12 ay öncesi saklanan greftlerin çoğu grade 1 ve grade 2 izlenirken 12 ay üzeri saklanan greftlerde grade 3, grade 4 ve grade 5 görünüm mevcuttu. Bu saklama prosedürü ile 12 ay üzeri saklanan greftlerin endotel yapısında belirgin dejeneratif değişiklikler saptandığından kullanımları problemli olabilir. Anahtar kelimeler: Vasküler allogreftler, kriyoprezervasyon, organ nakli.

Dondurarak saklamaKadavraKan damarları+2
Abdullah Boğa
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Peyronie hastalığı'nın greft ile cerrahi tedavisinde kullanılan greftlerin kısa ve uzun dönem seksüel sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda Peyronie Hastalığı'nın greft ile cerrahi tedavisinde otolog venöz greft, domuz perikard ekstraselüler matrix grefti, domuz intestinal submukozal esktraselüler kollajen matrix grefti ve sığır perikard ekstraselüler matriks greftin kullanımının kısa ve uzun dönem seksüel sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ekim 2014–Şubat 2020 tarihleri arasında penil kurvatür nedeniyle üroloji polikliniğine başvuran, Peyronie Hastalığı izlenen 40 dereceden fazla penil kurvatür bulunan ve/veya kompleks penil deformitesi (kum saati deformitesi, menteşe etkisi, penetrasyonu engelleyecek ventral kurvatür) bulunan, eşlik eden erektil disfonksiyon şikayeti bulunmayan, yapılan kavernözometri ve penil renkli doppler ultrasonografi tetkiklerinde arteryel ya da venöz yetmezlik bulunmaksızın Peyronie plağı izlenmesi nedeniyle Peyronie Hastalığı'nın greft ile cerrahi tedavisi uygulanan hastaların retrospektif olarak değerlendirilerek, kullanılan greft materyallerine göre postoperatif sonuçların karşılaştırılması planlanmıştır. Hastalar uygulanan greft materyaline göre: otolog venöz greft, domuz perikard ekstraselüler matriks grefti, domuz intestinal submukozal ekstraselüler kollajen grefti ve sığır perikard ekstraselüler maktriks grefti olarak gruplandırıldı. Elde edilen gruplar preop komorbid hastalıkların cerrahi başarıya etkisi, operasyon süresi, postop kısa ve uzun dönem İİEF-5 skorları; ve postop kurvatür gelişmesi, yara yeri enfeksiyonu, hematom, insizyon kontraktürü, kavernöz kaçak, balonlaşma, kasık bölgesinde hipoestezi gelişmesi, ağrılı plikasyon sütürü, palpabl sütür, his kaybı ve penil uzunluk kaybı açısından karşılaştırılarak greft materyallerinin sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi planlandı. Bulgular: Kliniğimizde Ekim 2014 - Şubat 2020 tarihleri arasında Peyronie Hastalığı' nın greft ile cerrahi tedavisi uygulanan 155 hasta saptandı. Gruplar arası dağılımına bakıldığında otolog venöz greft uygulanan 36, domuz perikard ekstraselüler matrix grefti uygulanan 40, domuz intestinal submukozal ekstraselüler kollajen matrix grefti uygulanan 36 ve sığır perikard ekstraselüler matriks greft uygulanan 43 hasta olduğu değerlendirildi. Karşılaştırılan parametreler açısından otolog venöz greft kullanılan hastaların operasyon süresi anlamlı olarak diğer greft gruplarından uzun izlendi (p<0.05). Kurvatür derecesi arttıkça, istatistiksel olarak anlamlı olarak his kaybının arttığı ve penil kısalmanın arttığı saptandı (p<0.05). Sonuç: Penil kurvatür derecesi ile his kaybı ve penil kurvatür derecesi ile penil kısalma açısından ve greft materyalleri arasında operasyon süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Ekstraselüler matriks greftlerinin arasında seçim sebebi olacak belirgin fark izlenmemiş olup, daha geniş hasta grupları ile prospektif randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Peyronie Hastalığı, greft ile cerrahi onarım

Cerrahi-ürogenitalCinsellikEreksiyon+4
Türker Soydaş
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakli yapılan hastalarda erken dönemde ölçülen rezistif indeks ve graft böbrek damar sayısının renal graft fonksiyonları üzerine etkisi

Çalışmamızda ocak 2018 ile aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Kronik Böbrek Yetmezliği nedeniyle canlı donör ve kadavradan böbrek nakli ameliyatı yapılan hastaların erken postoperatif dönemde (24- 48 saat) doppler usg ile böbrek renal arter rezistif indeks değerleri ve greft böbrek damar sayısına bakılarak. hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri ile istatiksel analiz yapılarak renal greft arter sayısının greft fonksiyonları üzerine etkisini ve hangi bulguları etkilediği, rezistif indeksin prediktif bir yeri olup olmadığını, ayrıca arter sayısının rezistif indekse etkisi, arter sayısı ve rezistif indeksin uzun dönem greft fonksiyonları ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu retrospektif olarak incelenmeyi amaçladık. Çalışmada kronik böbrek yetmezliği etiyolojisi, diyaliz süresi, ek hastalık, idrar durumu, uyum, radyolojik bulgular, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, postoperatif 0. 1. 3. 7.gün ve 1. 3. 6. ay kreatin değerleri, postoperatif diyaliz ihtiyacı, reoperasyon durumu ve greft kaybı gibi veriler retrospektif olarak incelendi. Renal transplantasyon sonrası 6 aylık süre boyunca gelişen akut rejeksiyon, kanama, greft kaybı, reoperasyon, gibi komplikasyonlar ile beraber kreatin düzeyi ve diyaliz ihtiyacı gibi renal greft fonksiyon belirteçlerinin renal greft rezistif indeks ve arter sayısı ile ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda incelenen hasta gurubunda 124 (%41,6) hastanın böbrek yetmezliği sebebi bilinmezken, 70 (%23,5) hastada böbrek yetmezliğinin sebebi HT, 17 (%6) hastada DM ve 15 (%5) hastada aynı anda HT ve DM olduğu tespit edildi. Çalışmaya toplamda 298 alıcı hasta dahil edildi. Hastaların 195 (%65,5)'i erkek 103 (%34,5)'ü kadındı. Alıcıların en küçüğü 6 yaşında, en büyüğü 74 yaşında olup, ortalama yaş 37,84±15,16 idi. Hastaların ortalama VKİ değeri 24,73±5,45'ti. Postoperatif rezistif indeks ortalama değerinin greft kaybına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği elde edildi (p>0,05). Arter sayısı 1 olanların ortalama postoperatif rezistif indeks değerinin arter sayısı 2 olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=0,041, p=0,028). Ortalama postoperatif renal arter rezistif indeks değerinin vericinin canlı veya kadavra olmasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği gözlendi (p>0,05). Yaş ile rezistif indeks değeri arasında pozitif çok zayıf derecede istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (r=0,139, p=0,016). Hasta grubumuzun 263'ünde 1 arter (%88,26), 33'ünde 2 arter (%11,07) ve 2'sinde de 3 arter (%0,67) vardı greft kaybı olanların 13'ünde 1 arter,3'ünde 2 arter görüldü. Arter sayısı 3 olanlarda greft kaybı gözlenmedi. Greft kaybı ile arter sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı elde edildi (p>0,05). Ayrıca renal greftin arter sayısı ile kreatin değeri arasındaki ilişki incelendiğinde uzun dönemde çoklu arter olmasının kreatin değerleri üzerine her hangi bir olumsuz etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak vericilerde çoklu arter olması böbrek naklinin yapılmasına engel olmadığı gibi greft fonksiyonlarının uzun dönem sonuçları da tekli arterler ile yapılan böbrek nakilleri ile benzer ve rezistif indeks değerleri açısından da farklılık olmadığı düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli, Rezistif İndeks, Arter Sayısı,

ArterlerBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+6
Veysi Ekinci
Gaziantep University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı le fort ı osteotomi yöntemleriyle yapılan maksiller ilerletme yöntemlerinin stabilitelerinin karşılaştırılması

Çalışmamızda, ortognatik cerrahide üst çeneyi hareketlendirmek için kullanılan Le Fort I osteotomi tekniğinin bir modifikasyonu olan M şekilli osteotomi tekniğinin, ameliyat sonrası meydana gelebilecek relapsı önleyici etkinliği araştırılmıştır. Bu etkinliğin araştırılmasında, güvenilirliği literatürce destelenen 'Sonlu Eleman Analizi' çalışması kullanılmıştır. İki farklı osteotomi tekniği ile maksillanın relaps açısından en riskli hareketi olan aşağı doğru konumlandırma işlemi sonrası oluşacak maksimum stres alanlarını, fiksasyon sisteminde oluşan stres alanlarını ve bunların sonucunda meydana gelebilecek stabilite ve relaps problemlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamızda bir hastanın bilgisayarlı tomografik görüntüsü 'Sonlu Eleman Analizi' yöntemi kullanılarak işlenmiş, üç boyutlu çalışma modeli üzerinde konvansiyonel Le Fort I osteotomi tekniği ile M şekilli osteotomi tekniğiyle birlikte yapılan maksiller ilerletme ve aşağı konumlandırma işlemi sonrası, kemik ve plak sistemlerinde oluşan maksimum stres alanları stabilite ve relaps açısından değerlendirilmiştir. Çalışmamız 6 gruptan oluşmaktadır. Gruplarda maksiller ilerletme miktarı hepsinde aynı ve 5 mm olup, aşağı konumlandırma miktarı 3 mm ve 5 mm olarak belirlenmiştir. Konvansiyonel Le Fort I osteotomi sonrası segmentler arasına iliak greft konulmuştur. İliak greftin interpozisyonel greft olarak kullanılmasının sebebi literatürce altın standart olarak bildirilmesidir. Kontrol grubunda konvansiyonel Le Fort I osteotomi uygulanmış ancak araya greft konulmamıştır. Osteotomi sonrası L şeklinde 4 delikli plak ve 5 mm'lik vidalarla fiksasyon sağlanmıştır. Çalışmamızın sonucunda, M şekilli osteotomi yönteminin, araya greft konulmuş geleneksel Le Fort I osteotomi yöntemine göre stres parametreleri açısından daha düşük streslerin gözlendiği sonucuna varılmıştır.

FiksasyonMaksillaOrtognatik cerrahi+5
Gizem Alagöz Kabay
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dişeti çekilmelerinin tedavisinde titanyum trombositten zengin fibrin (T-PRF) ve bağ dokusu greftinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Estetiğin sağlanması, dental hassasiyet, çürük ve çürük olmayan servikal lezyonların önlenmesi; dişeti çekilmelerinin tedavisinin temel tedavi hedefleridir. Dişeti çekilmelerinin tedavisinde birçok cerrahi yöntem mevcut olmasına rağmen subepitelyal bağ dokusu grefti (SBDG) altın standart olarak kabul edilmektedir. Titanyum trombositten zengin fibrin (T-PRF); içi cam tüplerde elde edilen trombositten zengin fibrinin (PRF) aktivasyonu sırasında cam içeriğindeki silikadan etkilenebileceği hipotezine dayanılarak titanyum tüplerde geliştirilmiş bir trombosit konsantresidir. Titanyumun kullanılması fibrinin ağının daha sıkı hale gelmesine, rezorpsiyon süresinin uzamasına ve büyüme faktörlerinin daha kontrollü ve uzun süre salınmasına sebep olur. De-epitelize bağ dokusu grefti (DBDG), palatinal bölgeden epitel ile beraber alındıktan sonra, greftin üzerindeki epitelin ekstraoral olarak uzaklaştırılmasıyla elde edilir. Epitele yakın konumda bulunan daha sıkı ve stabil olan lamina proprianın tamamını içermesi sayesinde; DBDG, SBDG'den daha üstün performans gösteren bağ dokusu greftidir. Bugüne kadar, PRF'den daha stabil ve organize olan T-PRF ile kök yüzey kapatmada altın standart olan subepitelyal bağ dokusu greftinden (SBDG) daha stabil olan de-epitelize bağ dokusu greftinin (DBDG) dişeti çekilmelerinin tedavisinde tünel tekniği ile kullanımının etkinliğini ve öngörülebilirliğini karşılaştıran hiçbir klinik çalışma mevcut değildir. Bu randomize klinik çalışmanın amacı, Miller Sınıf I/II dişeti çekilmelerinin tedavisinde farklı otojen greft materyallerininin klinik sonuçlarını (T-PRF&DBDG) karşılaştırmaktır. Kliniğimize başvuran ve toplam 80 dişte Miller Sınıf I/II dişeti çekilmesi gösteren 27 hastanın tedavisi tamamlandı. Dişeti çekilmeleri randomize olarak T-PRF (40 diş) veya DBDG (40 diş) ile modifiye tünel teknikle tedavi edildi. Klinik ölçümler başlangıç, operasyondan sonra 3. ay ve 6. ay olarak kaydedildi. VAS (Vizüel Analog Skala), iyileşme indeksi değerlendirildi ve materyal kalınlıkları kaydedildi. Başlangıç dişeti çekilme derinliği T-PRF grubunda 3,02 ± 1,15 mm iken, DBDG grubunda 2,81 ± 0,86 mm olarak ölçüldü. 6 ay sonra T-PRF grubunda ortalama kök yüzey kapanma oranı %78,33 ve DBDG grubunda 85,28 tam örtülen kök yüzey ortalaması; T-PRF grubunda %62,5 ve DBDG grubunda %70 bulundu. Her iki değer için de gruplar arası istatistiksel anlamda fark bulunmadı. Çalışmada kullanılan T-PRF ve DBDG materyal kalınlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Kullanılan greft materyallerinin her ikisi de tedavi sonunda; keratinize doku genişliği ve dişeti kalınlığını istatistiksel anlamlı olarak arttırmıştır. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, Miller I/II dişeti çekilme defektlerinin tedavisinde otojen T-PRF membranın güvenilir ve etkili sonuçlar verdiği gösterilmiştir. T-PRF, DBDG' ye önemli bir alternatif olarak uygulanabilir.

Bağ dokuCerrahi-plastikEstetik-dental+6
Osman Öztürk
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Donör alana trombositten zengin plazma infiltrasyonunun alınan yağ grefti eldesi üzerindeki etkisi

Giriş: Plastik cerrahide, yağ grefti uygulamaları sık yapılan işlemlerdendir. Mevcut yağ greftinin alıcı alandaki sağ kalım oranını arttırmak için yapılan çok sayıda çalışma vardır. Donör alandaki yağ dokusunun alımı öncesinde, bu bölgeden alınacak greftin sağ kalımını arttırmak için, donör alandaki yağ dokusunun biyolojik faktörlerle uyarılması ve ''priming'' sürecinden geçirilmesinin, literatürde yapılmamış olduğunu yaptığımız taramalarla saptadık. Çalışmamızda; sıçanlarda donör alana uygulanan trombositten zengin plazma infiltrasyonunun (TZP) alınan yağ grefti eldesi üzerinde oluşturduğu değişikliklerin ve yağ greftinin sağ kalımına etkisinin çeşitli parametreler kullanılarak ortaya konulması amaçlanmıştır Yöntem: Çalışmaya 30 adet, ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen, erkek Sprague-Dawley tipi sıçanlar her grupta n6 sıçan olacak şekilde random olarak 4 gruba bölündü. 6 sıçan ise TZP hazırlamak için kullanıldı. Kontrol grubuna serum fizyolojik, çalışma grubuna ise TZP uygulaması yapıldı. Uygulama sonrası, kontrol ve TZP grubunun yarısı 1. haftada, diğer yarısı ise 2. haftada olmak üzere sol ingunal yağ yastıkçığından yağ grefti örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Alınan yağ grefti örnekleri üzerinde, histolojik analiz (ışık mikroskopu ve immünohistokimyasal incelemede, yağ dokusu histolojik görünümü, inflamasyon durumu, fibrotik değişiklikler, damar sağlığı ve sayısı açısından) ve biyokimyasal analiz ile (IL-1β, IL-6, TNF-α, EGF, VEGF, CK18-M30, TAS ve TOS düzeylerinin ELISA kitleri ile ölçümü) değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS Windows Version 24.0 paket programında, Shaphiro- Wilk, Student t ve Mann Whitney U testi kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda IL-1β, IL-6, TNF-α gibi proinflamatuar belirteçlerin seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). VEGF ve EGF seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p<0.05). CK18-M30 seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). Kontrol grubunun TOS değerlerinin, TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla, 1. haftada, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,002). Fakat 2. hafta gözlenen TOS değerlerinin her iki grupta benzer olduğu saptandı (p=0,180). TZP grubunun TAS değerlerinin, kontrol grubunda gözlenen değerlere kıyasla, her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Kontrol grubunun OSI değerlerinin TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Histolojik incelemelerde, 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerinin kontrol grubuna göre daha fazla damar içerdiği görüldü. 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusu alanlarının dışında, kontrol grubuna oranla, daha az dejenere olan yağ doku alanları ve çevresinde nekroze alanlar görüldü. İnflamasyon belirtisi olan, inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Kontrol grubuna göre daha sınırlı ve daha az alanda fibrotik bağ dokusu görüldü. 2. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusunun azaldığı ve nekroze doku alanlarının arttığı dikkati çekti. Fibrotik bağ dokusu olduğu izlendi, ancak 2. hafta kontrol grubu kadar belirgin bir artış yoktu. İnflamasyon belirtisi olan inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Sonuç: Çalışmamızda; bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre istatiksel açıdan TZP grubunda kontrol grubuna göre oksidatif strese daha dayanıklı, apoptozis oranı daha az, neovaskülarizasyon potansiyeli daha yüksek, inflamasyondan daha az etkilenen yağ hücrelerine ait bulgular ortaya çıkması ve özellikle 1. haftadaki değerlerin daha dramatik olması, bizleri ''delay'' süresi için 1 haftanın yeterli olacağı düşüncesine götürdü. Mevcut çalışmamızın ortaya koyduğu verilerin, yağ grefti uygulamalarında farklı bir bakış açısı kazandıracağını ve yağ greftinin sağ kalımı bakımından yeni çalışmaların kapılarını açacağını düşünmekteyiz.

Adipoz dokuCerrahi-plastikDonörler+5
Ufuk Durgun
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplastide kolumellar strut greft ve septal ekstensiyon greft kullanımının burun projeksiyonuna olan etkisinin incelenmesi

Plastik Cerrahide sık uygulanan ameliyatlardan biri olan rinoplastide tipprojeksiyonunun ve rotasyonunun kontrolu önemli bir faktördür. Yara iyileşmesinin dinamikbir rol oynadığı rinoplastide projeksiyon ve rotasyon sorunları gelişebilir. Bu çalışmadaamacımız rinoplastide projeksiyon ve rotasyon kontrolu amacıyla kullanılan iki tekniğin geçve erken dönemlerindeki sonuçlarını incelemektir. Kolumellar strut greft kullanımı ve septalekstensiyon greft kullanmıyla ilgili literatürde çok sayıda yayın olmasına rağmen bu ikitekniğin karşılatırıldığı bir çalışmaya rastlanılmadı. Rinoplastide amaç kalıcı sonuçlar eldeetmek olduğundan çalışmamızın bu konuda literatüre katkısı olacağını düşünmekteyiz.GEREÇ ve YÖNTEMÇalışmamızda geriye dönük olarak 36 hastada ameliyat sonrası erken ve geç dönemdeprojeksiyon ve rotasyonun ne yönde değiştiğini araştırdık. Grup 1 açık teknikle yapılan vekolumellar strut - septokolumellar sütür uygulanan 18 hastadan oluşurken, grup 2 açıkteknikle yapılan ve septal ekstensiyon greft uygulanan 18 hastadan oluşturuldu. Hastalarınhepsi aynı cerrah (Dr. Erhan Eryılmaz) tarafından ameliyat edilmişti. Değerlendirmede burunprojeksiyonunun burun uzunluğuna oranına ve nazolabial açıya bakıldı. Değerlendirmeleryapılırken hastalara ait erken (4-8. aylar) ve geç (16-24. aylar) dönemde çekilmiş profilfotoğraflarından yararlanıldı. Fotoğraflar üzerinde burun projeksiyonunun burun uzunluğunaoranı ve nzaolabial açı değerlendirildi Ölçümler `'Rhinobase'' adlı software programı ileyapıldı. Elde elden veriler SPSS 17 programı yardımı ile analiz edildi.BULGULARHer iki gruba ait ameliyat öncesi yapılan ölçümlerde iki grup arasında anlamlı farksaptanmadı. Grup 2 (septal ekstensiyon greft kullanılan) olgulardaki geç dönem projeksiyonve rotasyon kaybının Grup 1'e(kolumellar strut greft kullanılan) göre anlamlı şekilde daha azolduğu saptandı.SONUÇBu sonuçlar doğrultusunda ameliyat sırasında elde edilen projeksiyon ve rotasyondeğerlerinin septal ekstensiyon greft kullanılan olgularda geç dönemde daha kalıcı olduğusaptandı.

BurunCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+2
Ali Murat Akkuş
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Foliküler saç greftinin yaşayabilirliğine trombositten zengin plazmanın etkisi: Deneysel çalışma

Trombositten Zengin Plazma (TZP) son yıllarda tıbbın bir çok alanında kullanılmaktadır. Saçlı deriye uygulaması hakkında sınırlı sayıda literatür bulunmaktadır. Bu çalışmda TZP'nin saç ekiminde kullanımıyla ekim alanındaki vasküler yapı ile kıl şaftı sayısında oluşabilecek değişimin deneysel bir çalışma ile gösterilmesi amaçlanmıştır. Deneysel çalışma, 40 erkek sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Her bir sıçanın sol tarafı deney grubu olarak, sağ tarafı ise kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Sıçanların her iki sırt bölgesinden eliptik 2x1 cm' lik cilt adaları eksize edilerek punch yardımı ile saç grefti elde edilmiş ve aynı bölgedeki poşlara yerleştirilmiştir. Sol tarafa cilt altına yerleştirilmiş olan greft üzerine inbred sıçanlardan elde edilen TZP enjekte edilmiş, sağ tarafa ise greft yerleştirilmesi dışında herhangi bir şey yapılmamıştır. 1. ayda 20 sıçan ve ikinci ayda 20 sıçan sakrifiye edilmiş ve histolojik açıdan immünohistokimyasal CD31 boyası ile vasküler yapılar ve direk bakı ile kıl şaftı sayısı değerlendirilmiştir. Histolojik incelemede, deney tarafında kontrol tarafında göre; 1. ve 2. ay damar sayısında belirgin artış saptanmıştır. Kıl şaftı sayısında her iki tarafta da 1. ay sonunda belirgin bir artış görülmezken, deney tarafında 2. ayda istatistiksel olarak belirgin artış olduğu görülmüştür. Damar sayısındaki artış TZP içerdiği IGF, VEGF ve EGF gibi büyüme faktörlerinin anjiogenez, bazal membran şekillenmesi ve endotel diferansiyasyonundaki etkileriyle ilişkilendirilirken, kıl şaftı sayısında 2. aydaki artış ise TZP yapısında bulunan PDGF'nin mezenkimal hücreler ve kök hücreler üzerine mitojen ve kemoatraktan etkisinin, revaskülarizasyon etkisine ek olarak gösterilmiş olmasıyla bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Ayrıca TZP yapısında bulunan EGF, IGF, TGF-beta aynı zamanda folikül büyümesi üzerine de etkilidir. Bu verilerden yola çıkılarak saç ekimi ile birlikte TZP kullanımının, saç ekimi başarısını arttıracağı öngörülebilir.

Gref yaşamasıSaçlarSaçlı deri+2
Çetin Duygu
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Cairo tip 2 ve tip 3 lokalize diş eti çekilmelerinde uygulanan SDG operasyonlarında konvansiyonel ve modifiye askı sütur tekniklerinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, serbest diş eti grefti (SDG) operasyonlarında uygulanan gingival ünite grefti (GÜG) ve konvansiyonel greft (KG) tekniklerinde kullanılan konvansiyonel sütur (KS) ve modifiye askı sütur (MAS) tekniklerinin klinik parametreler ve greft boyutlarına olan etkisinin incelenmesidir. Alt çene kesici dişlerinde CAIRO Tip 2 (RT2) ve Tip 3 (RT3) diş eti çekilmelerine sahip 52 birey; a) GÜG+MAS (n=13), b) GÜG+KS (n=13), c) KG+MAS (n=13) ve d) KG+KS (n=13) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Tüm bireylerde keratinize diş eti genişliği (KDG), keratinize diş eti kalınlığı (KDK), rölatif diş eti çekilme yüksekliği (rDÇY) ve rölatif vestibül derinlik ölçümleri dijital kumpas ve UNC 15 periodontal sond kullanılarak kaydedildi. İyileşme dönemindeki greftin yüzey alanı (GYA) ImageJ programı ile ölçülerek greft boyutlarındaki değişim belirlendi. Tüm ölçümler başlangıç, 1. ve 3.ayda tekrarlandı. GÜG+KS grubunda 1.ay ve 3.ay değerlerinde başlangıç değerlere göre görülen KDG artışının GÜG+MAS grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0.05). Başlangıç KDK değerlerinin, GÜG+MAS grubunda, KG+MAS ve KG+KS gruplarına göre anlamlı yüksek olduğu (p<0.05), diğer taraftan, değerlendirilen zaman dilimlerindeki KDK düzeylerindeki değişimin (Δ) gruplar arasında anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). ΔGYA (mm2) ve ΔGYA (%) değerleri gruplar arasında karşılaştırıldığında, KG+MAS grubunda 1.ay ve 3.ay değerlerindeki başlangıç değerlerine göre görülen düşüş miktarının, GÜG+MAS ve GÜG+KS grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). ΔrDÇY ve ΔrVD ölçümleri ise gruplar arasında farklı değildi (p>0.05). Bu çalışmanın sınırları dahilinde, SDG operasyonlarında, GÜG ve KG teknikleri ile başarılı bir şekilde keratinize diş eti elde edilebildiği, diğer taraftan, kullanılan sütur tekniğinden bağımsız olarak GÜG tekniği ile elde edilen greftin boyutsal olarak daha az büzülme gösterdiği sonucuna varılabilir. Anahtar Kelimeler: Büzülme, Gingival Ünite Grefti, Modifiye Askı Sütur, Serbest Dişeti Grefti

BüzülmeGingival hastalıklarGingival çekilme+2
Sanubar Shakılıyeva
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolesterol düşürücü tedavinin koroner arter bypass cerrahisi sırasında lima mekanik parametrelerine etkisi

Amaç: ASKH bilindiği gibi özellikle koroner arterleri tutan aterosklerotik prosesin bu damarlarda yarattığı daralma veya total oklüzyon sonucu kalp kasının işlev yitirmesi ile karakterize bir klinik durumdur. ASKH'da lipit düşürücü tedavi ve de CABG operasyonu başarılı prosedürler olarak literatürde yerini almıştır. CABG sırasında venöz greftler sıklıkla kullanılmaktadır ancak arteryel greftler özellikle de LİMA ateroskleroza drenci, açık kalım sürelerinin üstünlüğü nedeni ile CABG operasyonlarının vazgeçilmez grefti olarak kardiyovasküler cerrahideki yerini almış durumdadır. Bu amaçla kullanılan statinlerin piyasaya çıktığından bu yana kolesterol düşürücü etkileri yanında pleitropik etkileri adını verdiğimiz kolesterol düşürücü etkilerinden bağımsız etkileri ortaya çıkmıştır. Bu etkilerin birçoğu endotelyal fonksiyonları koruyucu etkilerdir. Biz LİMA üzerindeki olumlu etkileri bulmayı hedeflemekteyiz.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda CABG operasyonuna alınacak hastalardan kolesterol düşürücü tedavi olarak yine bir statin olan atorvastatin etken maddeli ilaç kullanan hastaların operasyon sırasında alınan LİMA'nın atık örnekleri üzerinde kasılma ve gevşeme kuvvetlerini araştırdık. Bu amaçla 40 adet atorvastatin kullanan hastanın LİMA örneklerini, 33 adet herhangi bir lipit düşürücü ilaç kullanmayan hastanın LİMA örnekleri ile karşılaştırdık.Bulgular: Guruplar arasında tek başına kasılma ve tek başına kasılma değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulamadık. Ancak her bir hasta için kasılmaya oranla gevşeme yüzdesi hesap edilerek yaptığımız karşılaştırmalı sonuçta atorvastatin kullanan gurupta anlamlı farklılık ortaya çıktı.Sonuç: Atorvastatin kullanan gurupta LDL değerleri de yüksek çıkmasına rağmen elde ettiğimiz bu sonuç bu gurup ilaçların endotelyal etkinliklerinin daha iyi anlaşılmasında yol gösterici olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Atorvastatin, LİMA, CABG, Endotelyal fonksiyon

AtorvastatinCerrahi-kardiyovaskülerEndotelyum+4
İhsan Bayraktar
Çukurova University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinde sığır kaynaklı anorganik kemik grefti ve hemostatik bitki ekstresinin kombine kullanımının kemik rejenerasyonuna etkisi

Diş kayıplarına bağlı oluşan dişsiz alveoler kretlerin protetik rehabilitasyonu diş hekimliğinde sıklıkla uygulanan bir işlemdir. Konvansiyonel veya implant destekli bir protezin yerleşeceği yeterli bir alveoler kret bulunmadığı durumlarda, diş çekim işlemleri, periapikal cerrahi işlemler, kist operasyonları ve kemik fraktürü tedavileri sonrası greftleme işlemleri uygulanabilmektedir. Tüm bu uygulamalar mevcut kemik miktarında artış hedeflemektedir. Çeşitli deneysel ve klinik çalışmalar kemik greftleri, bariyer membranlar ve kemik fizyolojisi üzerinde yoğunlaşmış ve kemik rejenerasyonunu hızlandırmayı amaçlamışlardır. Bu çalışmanın amacı, yumuşak doku ve erken dönem kemik doku iyileşmesine olumlu etkileri bildirilen kanama durdurucu bitki ekstresinin (Ankaferd BloodStopper®, Ankaferd İlaç Kozmetik A.Ş., İstanbul ,Türkiye) (ABS) ve sığır kaynaklı anorganik kemik greftinin (Integros Boneplus-xs®, Integros Sağlık Ürünleri Ar-Ge İmalat, İthalat, İhracat, San. ve Tic. Ltd. Şti., Adana, Türkiye) (ABB) birlikte kullanımının cerrahi olarak oluşturulan defektlerde kemik iyileşmesi üzerine etkisinin incelenmesidir. Deneysel çalışmamızda 9 adet evcil domuz kullanılmıştır. Ağız dışı girişimle her hayvanın mandibulasında 3 adet kemik defekti oluşturulmuştur. Defektler, 10 mm çapında ve 5 mm derinliğindedir. Birinci defektlerde, ABS solüsyonu (0,3 ml/defekt), taşıyıcı olarak ABB (0,3 cc/defekt) içerisinde ve ikinci defektlerde, ABS kontrollü ilaç salınımına yönelik mikroküreler içerisinde (0,3 ml/defekt) yine ABB (0,3 cc/defekt) ile kombine uygulanmıştır. Her hayvanda üçüncü defekt boş bırakılmıştır. Tüm defektler rezorbe olabilen kollajen membranla örtülmüştür. Tüm hayvanlar 10 haftalık iyileşme periyodu sonunda sakrifiye edilmiştir. Histomorfometrik analiz için dekalsifiye edilmemiş kesitler hazırlanmıştır. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak, ABS ile ABB?nin her iki farklı şekilde kombine kullanımı, boş defekt grubuna kıyasla kemik rejenerasyonunu istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmıştır. Ancak, mikroküre içerisine yerleştirilmiş ABS?nin ABB ile karışımı ve ABS solüsyonunun doğrudan ABB ile karışımı arasında yeni kemik oluşumu açısından anlamlı fark bulunamamıştır. Anahtar Sözcükler: hemostatik bitki ekstresi, sığır kaynaklı anorganik greft, ksenogreft, kemik iyileşmesi, kontrollü salınım, histomorfometri

Bitki özütüCerrahi-oralHemostatikler+7
Mert Sanrı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Dental implant çevresinde cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinin onarımında kullanılan iki ayrı sığır kaynaklı hidroksiapatit greft materyalinin etkinliğinin karşılaştırılması

Kısmi ya da tam diş eksikliği görülen hastalarda dental implant destekli protez uygulaması son yıllarda sıklıkla kullanılan tedavi yöntemlerinden biridir. Bazı durumlarda yetersiz alveol kemik hacmi, proteze desteklik sağlayacak olan implantın kemiğe yerleştirilmesinde zorluklara neden olmaktadır. Kemik hacmini artırmak için çeşitli kemik greftleri ve bariyer membranlardan yararlanılmaktadır. Bu çalışmamızın amacı, farklı yöntemlerle üretilmiş iki ayrı sığır kaynaklı hidroksiapatitin dental implant çevresindeki kemik defektinin iyileşmesine olan etkisinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda 8 adet evcil domuz kullanılmıştır. Tüm hayvanların frontal kemiğine 3 adet kemik defekti oluşturulmuş ve her defektin ortasına dental implant yerleştirilmiştir. Defektlerden biri greft ile doldurulmamış ve kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Diğer defektler Integros Boneplus xs ve BioOss marka kemik greftleri ile ayrı ayrı doldurulmuştur. Tüm defektler rezorbe olabilen bariyer membran ile örtülenmiştir. 10 haftalık iyileşme sürecini takiben hazırlanan dekalsifiye edilmemiş kesitler üzerinde kemik implant kontağı yüzdesi değerlendirilmiştir. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak, greft kullanılan gruplarda, boş defekt grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek kemik implant kontağı sağlandığı belirlenmiştir. Kullanılan kemik greftleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.

Dental implantasyonDental implantlarHidroksiapatitler+3
Uygar Bakşi
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde otojen hamstring tendonlarıyla yapılan anatomik ön çapraz bağ rekonstruksiyonu ameliyatlarının sonuçları

Bu çalışmada ön çapraz bağ yırtığının dört katlı otojen Hamstring tendon grefti kullanılarak yapılan anatomik artroskopik rekonstruksiyonunun erken dönem sonuçları incelenmiştir. Bu retrospektif çalışmada Ocak 2015−Ağustos 2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvurup ön çapraz bağ rüptürü tanısı konan ve cerrahi yapılan 44 hasta incelenmiştir. Tüm hastalar ortalama 10,31 ay sonunda (7-14 ay) fonksiyonel olarak Lysholm diz skorlaması, klinik olarak eklem hareket açıklıkları, stabilite testleri, kişisel memnuniyetleri ve komplikasyon oranları ile değerlendirildi. Hastalarımızın ortalama yaşı 27,2 (17-44) idi. 16 hastada medial menisküs lezyonu, 5 hastada lateral menisküs lezyonu, 2 hastada da hem medial hem lateral menisküs lezyonu görüldü. Hastaların preop Lysholm skoru ortalaması 56,14(27-89); son kontrollerinde ise ortalama Lysholm skoru 93,18(78-100) idi. 14 hastada 95-100 arasında, 29 hastada 84- 94 arasında, 1 hastada 65-83 arasında olduğu görüldü. Ayrıca menisküs lezyonu olan hasta grubunun postop Lysholm skoru ortalaması, menisküs lezyonu olmayan diğer gruba göre anlamlı fark göstermemiştir. Cerrahi tedavi kararı verirken; hasta seçimi ve hastanın beklentileri çok önemlidir. Bunun yanında rehabilitasyonun önemi de hastalara iyice vurgulanmalıdır. Sonuç olarak otojen hamstring tendonları kullanılarak yapılan anatomik ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu sonuçlarımızın başarılı olduğunu düşünüyoruz.

CerrahiHamstring tendonlarıHasta memnuniyeti+4
Furkan Sarsu
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplantasyon yapılmış olan hastalarda CD3+ Ve CD4+ T lenfosit oranı ile rejeksiyon/enfeksiyon arasındaki ilişki

Amaç: Renal transplantasyon alıcılarının takibinde gelişen enfeksiyonlar ve akut rejeksiyonlar greft sağ kalımını olumsuz yönde etkilemektedir. Transplantasyon sonrası enfeksiyon ile rejeksiyon ayırımı da önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. T hücre yüzey belirleyicileri rejeksiyon ve enfeksiyon durumlarında artabilmekte veya azalabilmektedir. Çalışmamızda transplantasyon sonrası görülen enfeksiyon/rejeksiyon tanısı ve ayırıcı tanısında T lenfosit işaretleyicilerindeki değişimi incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplantasyon sonrası takipte olan toplam 56 hasta alındı. Böbrek fonksiyon testlerinde bozulma nedeniyle kliniğe yatırılmış olan 31 hasta klinik ve laboratuar özelliklerine göre enfeksiyon ve rejeksiyon grupları olarak ayrıldı. Kontrol grupları olarak transplantasyon sonrası kontrole gelen enfeksiyon/rejeksiyon şüphesi olmayan 25 hasta dahil edildi. Kontol grubundaki olguların 10 tanesine kadaverik donörden nakil yapılmıştı. Serum örneklerinde flowsitometrik yöntemle T lenfosit işaretleyicileri CD3, CD4, CD8 düzeyleri çalışıldı. T lenfosit işaretleyicilerinin enfeksiyon/rejeksiyon klinik tabloları ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: CD3, CD4, CD8 hücreleri açısından enfeksiyon ve rejeksiyon grupları arasında anlamlı fark görülmedi. Enfeksiyon ve rejeksiyon grupları ile kontrol grubundaki transplant alıcıları arasında da hücre yüzey belirleyicileri benzerdi. Buna karşın kadaverik donörden nakil yapılmış alıcıların CD3, CD4, CD8 düzeyleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarına göre belirgin azalmıştı. Lenfosit işaretleyicileri ve WBC içindeki lenfosit oranının birinci ve ikinci takip değerleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarında karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak farklı olmadığı görüldü. Sonuç: Renal transplant alıcılarında ve özellikle ATG ile yapılan indüksiyon tedavisi sonrası ölçülen T lenfosit düzeylerinin takibi klinik faydalar sağlayabilmekte, kritik olgularda enfeksiyon ve rejeksiyon durumları açısından fikir verici olabilmektedir. T hücre tiplerinin renal transplantasyon yapılmış hastalardaki klinik öneminin daha net bir şekilde belirlenebilmesi ve prognoza etkisinin anlaşılabilmesi için geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+6
Eyüp Kaplan
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemik iliği transplantasyonu yapılan hastalarda kardiyak ve enfeksiyöz parametrelerin değerlendirilmesi

Hematopoietik kök hücre transplantasyonu (HKHT) progenitör kök hücrelerin hastaya verilmesi işlemidir. Malign ya da non malign birçok hastalığın tedavisinde yeri bulunmaktadır. HKHT planlanan hastalara öncesinde mobilizasyon rejimleri uygulanır. Bu rejimler myeloablatif, non-myeloablatif ve azaltılmış doz rejimler olmak üzere üçe ayrılır. HKHT sonrası birçok komplikasyon gelişebilmektedir. Kardiyak komplikasyonlar akut, subakut, kronik dönemlerde en önemli komplikasyondur. Kalp yetmezliği (KY) bu önemli komplikasyonlardandır. Mobilizasyon rejimleri ve öncesinde kullanılan sitoredüktif tedaviler artan kümülatif dozlarda ciddi kardiyovasküler yan etkilere sebep olabilmektedir. Antrasiklin grubu kemoterapötik ilaçların kardiyak komplikasyonları şiddetlidir. Çalışmamızda 428 HKHT yapılan hasta allojenik HKHT ve otolog HKHT gruplarında incelendi. Pre transplant EF değerleri her 2 grupta medyan % 60 idi. Post transplant EF değerleri %10 üzerinde artış gösteren allojenik HKHT kolunda 2 (%4,4) ve otolog HKHT kolunda 2 (%3,3) hasta mevcuttu. Pulmoner arter basıncı (PAB) artışı da HKHT sonrası gelişebilen diğer önemli bir durumdur. Çalışmamızda ekokardiyografi ile PAB>25 mmHg ölçülen hastalarda bu durumun sağkalıma etkisi incelendi, HKHT yapılan hastalarda 5 yıllık sağkalımın azalması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi (p<0,05).

AntrasiklinHematopoetik kök hücre transplantasyonuHematopoetik kök hücreler+7
Ali Caner Özdöver
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İşitme rekonstrüksiyonu'nda glass ionomer cement kullanımının fonksiyonel sonuçları

Amaç: Çalışmamızda işitme rekonstrüksiyonu'nda glass ionomer cement (GIC) kullanılan hastalardaki fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve method: Çalışmamıza geriye dönük olarak iletim tipi ve mixt tip işitme kaybı nedeniyle 01.01.2009 ile 31.12.2013 tarihleri arasında başvuran hastalar dahil edildi. Standart hasta veri giriş formu oluşturuldu. Hastaların dosyaları, ameliyat notları ve odyolojik tetkik sonuçları incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, preoperatif muayene bulguları, preoperatif odyolojik tetkik değerleri, orta kulak risk indeksi skoru, ameliyat tipi, greft tipi, glass ionomer cementi uygulanan yer, postoperatif muayene bulguları, postoperatif odyolojik tetkik değerleri, takip süresi elde edilerek istatistiksel analizi yapıldı. Hava kemik aralığı (HKA) değerleri 20 dB'den küçük olan vakalar fonksiyonel olarak başarılı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan toplam 45 hastanın ortalama yaşının 28,7 ± 13,1 yıl olduğu, çoğunluğunun kadın (% 62,2) cinsiyette olduğu, en sık timpanoplasti (% 66,7) ile kapalı teknik timpanomastoidektomi (% 31,1) operasyonları yapıldığı, glass ionomer cementin en sık inkus - stapes arasına (% 82,2) uygulandığı, en sık temporal adele fasya grefti (%68,9) kullanıldığı belirlendi. Ortalama postoperatif HKA değerlerinin 500, 1000, 2000, 4000 frekanslarda preoperatif döneme göre istatistiksel olarak anlamlı (p < 0,05) derecede iyileşme gösterdiği gözlendi. Preoperatif HKA değeri ortalaması 33,1 ± 8,8 iken, postoperatif HKA değeri ortalaması 24,8 ± 9,8 idi. Ancak hastaların sadece % 31,1'inde 20 dB altı postoperatif hava kemik aralığı değerleri olduğu saptandı. Çalışmamıza alınan hastaların ortalama takip süresinin 8,5 ± 8,8 ay (3-36 ay aralığında) olduğu ve % 46,7 hastanın takip süresinin 3-6 ay arasında olduğu belirlendi. Sonuç: GIC ile osiküloplastide istatistiksel olarak anlamlı düzelme elde edilebilir. Endikasyonların sınırlandırılması ve uzun takip süresi bu maddenin etkinliğini belirlemek için gereklidir.

Cam iyonomer çimentolarıCerrahi-kulak-burun-boğazOtitis media+4
Özlem Oymak Ay
Çukurova University
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Kemik iliği kaynaklı kök hücre kullanımının onlay augmentasyonda etkinliği ve otojen greftleme ile karşılaştırılması

Dişsiz alveoler kretlerin dental implantlar ile protetik rehabilitasyonu diş hekimliğinde rutin bir tedavi seçeneği haline gelmiştir. Kemik augmentasyon işlemleri atrofik kretlerde dental implant yerleştirilmesi için sıklıkla gereklidir. Literatürde çeşitli augmentasyon işlemleri ve materyaller tanımlanmıştır. Kök/stromal hücrelerin diğer materyaller ile birlikte kullanımı umut verici sonuçlar göstermiştir. Bu çalışmanın amacı kemik iliği kaynaklı kök hücrelerin (KİKKH) kemik dokusunun onlay augmentasyonunda kullanılmasının sonuçlarını değerlendirmektir. Çalışmada 20 adet tavşan kullanıldı. Her bir tavşanın kraniyum bölgesi paslanmaz çelik yarım küreler kullanılarak aynı teknik uygulanarak fakat 3 farklı materyal ile augmente edildi. Materyaller 1) kemik iliği kaynaklı kök hücre emdirilmiş beta-trikalsiyum fosfat- kollajen bağlı iskele 2) tek başına aynı iskele 3) otojen kemik bloğudur. Kök hücrelerin ayrıştırılması 'Fikoll' yöntemi kullanılarak gerçekleştirildi. Kök hücrelerin varlığı tam kan sayım cihazı ve immünohistokimyasal yöntemler kullanılarak teyit edildi. Tüm hayvanlar augmentasyondan 12 hafta sonra sakrifiye edildi. Yeni oluşan kemik histomorfometrik, histolojik ve radyografik analizler kullanılarak değerlendirildi. Bu çalışmanın sonuçları KİKKH emdirilmiş iskelenin, kemik augmentasyonunda altın standart kabul edilen otojen kemik bloğu ile aynı kemik yenilenmesi kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir. KİKKH uygulamaları, yeni kemik dokusu oluşumunu başarılı bir şekilde indüklemekte ve defekte göre üretilecek yönlendirilmiş doku rejenerasyonu kafesleri ile gereksinim duyulan hacim ve şekilde yeni kemik dokusu elde edilebilmesi mümkün olabilmektedir.

Cerrahi-oralKemik iliğiKemik iliği hücreleri+5
Halide Namlı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Kemik toplayıcı ve kemik kazıyıcı ile toplanan otojen kemik greftine ozon gazının etkilerinin değerlendirilmesi

Dişsiz alveoler kretlerin protetik rehabilitasyonu diş hekimliğinde sıklıkla uygulanan bir işlemdir. Yetersiz alveolar kret varlığında implant destekli bir protez ile rahabilitasyon sağlayabilmek için öncelikle kemik augmentasyon prosedürleri planlanmalıdır. Otojen greftler, allogreftler, ksenogreftler ve membranlar bu amaçla kullanılan materyallerdir. Her materyalin çeşitli klinik ve deneysel çalışmalarla gösterilmiş avantajlar ve dezavantajları mevcuttur. Bu durumda otojen greftlerin altın standart olduğu söylenebilmektedir. Verici sahalardan otojen greft elde etmek için birçok metod kullanılmaktadır. Kemik kazıyıcıları ve kemik toplayıcıları da bu metodlardan bazılarıdır. Oral bölgeden kemik toplayıcıları ile toplanan otojen kemiğin bakteriyel kontaminasyonu ile ilgili pek çok çalışma mevcutken kemik kazıyıcıları ile ilgili yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu araştırmada ise mandibulada tam kemik retansiyonlu gömülü yirmi yaş dişlerinin cerrahi çekimi sırasında bu iki metodun ayrı ayrı kullanılması ile elde edilen kontamine otojen greft üzerinde ozon gazının antimikrobiyal etkinliği incelenmiştir. Böylece oral ve maksillofasiyal cerrahi alanında sıklıkla uygulanan kemik augmentasyonu işlemlerine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Bakteriyel Kontaminasyon, Kemik Kazıyıcı, Kemik Toplayıcı, Ozon Gazı, Otojen Kemik.

BakterilerBakteriyel translokasyonKemik nakli+5
Onur Keçeli
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda rekombinant insan epidermal büyüme faktörü ile ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğine olan etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Plastik estetik ve rekonstrüktif cerrahi pratiğinde doku hacminin arttırılmasında, skar düzeltilmesinde, vücut konturlarının şekillendirilmesinde ve vücut gençleştirme gibi alanlarda yağ greftleri sıkça kullanılmaktadır. Otolog yağ grefti uygulamalarının avantajları, kolay elde edilebilir olması, kolay uygulanması, tekrarlanabilir olmasıdır. Otolog doku olması nedeniyle doku yabancı cisim reaksiyonları ile karşılaşılmamaktadır (1,2). Her zaman hedeflenilen hacmin elde edilememesi, öngörülemeyen yağ grefti kayıplarının olması ise en büyük dezavantajlarıdır. Yapılan araştırmalara göre otolog yağ grefti uygulamaları sonrasında değişen oranlarda rezorbsiyonların olduğu izlenmiştir (3,4). Otolog yağ greftindeki adiposit yaşayabilirliğini artırmak için çok sayıda çalışmalar yapılmıştır (5). Fakat plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahi uygulamalarında kabul edilmiş standart bir uygulama henüz yoktur (3). Yağ grefti sağkalımını arttırmak için alıcı sahada neovaskülarizasyonu artırmak gerektiği düşünülmektedir (6). Epidermal büyüme faktörünün (EGF) neovaskülarizasyonu arttırarak otolog yağ grefti sağkalımını arttırdığı bilinmektedir fakat literatürde rekombinant insan epidermal büyüme faktörü (rhEGF) ile yapılacak olan ön koşullandırmanın otolog yağ greft yaşayabilirliğine olan etkisi üzerine çalışma yapılmadığı görülmüştür (6). Bu çalışmada literatürdeki sıçan modellerine uygun olarak yağ grefti uygulamasından 1 hafta önce interskapuler bölge dorsaline rhEGF uygulanarak yapılacak ön koşullandırmanın yağ greftinin yaşayabilirliğine olan etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: 24 adet Wistar Albino cinsi olan ve ağırlıkları 300±50 gram olan erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak n=8 olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. 1. gruptaki sıçanların sağ inguinal bölgesinden alınarak hazırlanan tek parça halindeki 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde cilt altında hazırlanan poşa yerleştirildi. 2. gruptaki sıçanların interskapüler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc rhEGF subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölgede cilt altında oluşturulan poşa yerleştirildi. 3. gruptaki sıçanların interskapuler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc %0.9 serum fizyolojik subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde oluşturulan poşa yerleştirildi. 3 grupta yer alan sıçanların yağ greftleri yerleştirildikten 8 hafta sonra cilt altı poşlardan çıkartılıp ağırlık ve hacimleri ölçüldü. Tüm gruplardaki deneklerin yağ greftlerinde normal adiposit varlığı, fibrozis, inflamasyon, vasküler yoğunluk, nekrozis, kist-vakuol oluşumu histopatolojik olarak incelendi. Hacim ve ağırlık karşılaştırması, histopatolojik verilerin değerlendirilmesi istatistiksel olarak yapıldı. Bulgular: 3 grup arasında deneklerden elde edilen yağ greftlerinin ağırlıkları istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p=0,579). Histopatolojik verilerin istatistiksel analizinde kist-vakuol oluşumu, inflamasyon, normal yağ dokusu oran arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk açısından 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma ile yağ greftlerinin yaşayabilirliği değerlendirildiğinde 8. hafta sonunda greft ağırlıkları, normal yağ dokusunun oranı, kist-vakuol şiddeti ve inflamasyon şiddeti açısından anlamlı sonuç bulunmazken, nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk oranları açısından anlamlı sonuçlar bulunmuştur. Çalışmamızda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma sonucunda yağ greftinin vasküler yoğunluk şiddetinin azaldığı, nekrozis ve fibrozis şiddetinin arttığı görülmüştür. Bu nedenle rhEGF ile yapılacak ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğini arttırmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: yağ grefti, yağ grefti sağkalımı, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü

Adipoz dokuCerrahi-plastikEpidermal büyüme faktörü+4
Aydın Önen
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kompozit greft materyalinin (HA-TCP/COL) dental implant çevresinde onlay greft materyali olarak kullanımının yeni kemik oluşumuna etkisinin değerlendirilmesi

Son yıllarda implant cerrahisinin gelişmesiyle birlikte, kemik greft materyalleri kullanımı diş hekimliğinde daha fazla önem arz eder ve daha yaygın kullanılır hale gelmiştir. Değişen ve artan ihtiyaçlar araştırmacıların yeni kemik greft materyalleri geliştirilmesine yoğunlaşmalarına neden olmaktadır. Bu greft materyallerinden birisi de üç boyutlu kompozit greft (HA-TCP/Col) materyalidir. Doğal kemik dokusunun inorganik yapısını büyük oranda Hidroksiapatit (HA) oluştururken organik yapısını ise Tip 1 kollajen oluşturmaktadır. Bu yapıyı taklit etme amacıyla üretilen üç boyutlu kompozit greft materyallerinin başarılı sonuçlarıyla ilgili literatürde çalışmalar mevcuttur. Ancak kompozit greft materyalinin implant çevresinde onlay kullanımı ile ilgili literatürde yeterli sayıda çalışma gözlemlenememiştir. Bu deneysel çalışmada, implant çevresinde kompozit greft materyalinin onlay kullanımının sonuçları, onlay olarak otojen bone ring kullanımı sonuçlarıyla ve soket içerisinde kompozit greft kullanımı sonuçlarıyla karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada toplam 4 adet erkek koyun kullanılmıştır. Koyunların pelvis bölgesinde 10 mm çapında ve 2 mm derinliğinde 4'er adet (onlay grupları), 10 mm çapında ve 6 mm derinliğinde 2'şer adet (soket grupları) defekt oluşturulmuştur. Her koyuna toplam 6 adet 3.7 mm çapında 10 mm boyunda implant yerleştirilmiştir. İmplantların çevresinde otojen ring blok greftler ve kompozit greftler uygulanmıştır. Tüm hayvanlar 12 haftalık iyileşme periyodunun ardından sakrifiye edilmiştir. İmplant ve çevresindeki greft yerleştirilen alan blok olarak çıkarılmış, elde edilen kesitlerle histomorfometrik inceleme yapılmıştır. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, üretilen kompozit greft materyalinin onlay olarak kullanımı otojen ring blok kullanımıyla karşılaştırıldığında, otojen greft grubu, kemik implant kontağı ve oluşan kemik hacmi açısından daha başarılı bulunmuş, ancak sonuçların istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya koymadığı saptanmıştır. Ayrıca kompozit greft materyalinin onlay ve soket içerisinde implant çevresinde kullanımında da kemik implant kontak oranı ve oluşan yeni kemik hacmi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadıkları tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: İmplant, kompozit greft, onlay greftleme, otojen greft, histomorfometri Anahtar Sözcükler: İmplant, kompozit greft, onlay greftleme, otojen greft, histomorfometri

Dental implantasyonDental implantlarDental materyaller+5
Erol Aydın
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı iç yüzeye sahip PTFE greftlerde endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumunun araştırılması

AMAÇ: Genişletilmiş politetrafloroetilen (ePTFE) greftleri, periferik vasküler cerrahide yaygın olarak kullanılmaktadır ve farklı iç yüzey kaplamalarına sahip olabilirler. Greft enfeksiyonu ve greft trombozu, protez greft bypass prosedürlerinin iki ana komplikasyonudur ve yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Çalışmamızın amacı, farklı protez ePTFE greft kaplama yöntemlerinin endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumu üzerindeki etkisini araştırmaktır. YÖNTEM: Biyofilm oluşumu ve endotelizasyon için üç farklı tipte greft incelendi. Herhangi bir kaplaması olmayan ePTFE greftleri ve heparin ya da karbondan oluşan lüminal yüzey kaplamaları olan greftler kullanıldı ve Staphyloccocus Aureus suşu ile kontamine edildi.Biyofilm tespiti için Christiansen yöntemi kullanıldı. Ayrıca biyofilm oluşumu tamamlanmış greftler taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ile değerlendirildi. Endotelizasyonun belirlenmesi için insan göbek veni endotel hücreleri (HUVEC) kullanıldı. Endotel hücre kültüründen sonra greftler SEM altında görüntülendi ve ekimden sonraki 3. ve 25. günler arasında altı farklı zamanda endotel hücrelerinin proliferasyonu için incelendi. BULGULAR: Greftlerde biyofilm oluşumunu belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı ve her greft tipinde biyofilm oluşumunun yoğunluğunu karşılaştırmak için kantitatif değerler kullanıldı. Heparin kaplı greftler için biyofilm oluşumunun diğer iki greft tipinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p <0.05). SEM muayenesi ile heparin kaplı greftlerde mikroorganizma sayısının arttığını gözlemledik. Endotel hücrelerinin karbon kaplı greftlere yapışması, endotel ekiminden 15., 20. ve 25. gün sonra yapılan incelemelerde artmış bulunmuştur. Heparin kaplı greftlerin, yapılan her incelemede diğer greft tiplerine kıyasla daha az endotelyal hücre içerdiği gözlendi. SONUÇ: İn vitro çalışmamız, ePTFE greftin iç yüzeyi üzerindeki heparin kaplamasının, mikroorganizmalar için bir yapışma faktörü olarak biyofilm oluşumunu arttırdığını ve endotel hücre çoğalmasını ve greft içi endotelizasyonunu engellediğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: ePTFE, heparin kaplı, karbon kaplı, biyofilm, endotelizasyon, greft enfeksiyonu, greft endotelizasyonu, HUVEC

BakterilerBakteriyel enfeksiyonlarBiyofilmler+7
Muhammet Hüseyin Erkan
Aydın Adnan Menderes University
2020
00

Related subjects