Transplants
182 theses under this subject heading
Koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisi geçiren hastalarda periferik kas kuvveti, kaygı düzeyi ve fonksiyonel kapasite arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisi geçiren hastalarda periferik kas kuvveti, kaygı düzeyi ve fonksiyonel kapasite arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla planlandı. Araştırma verileri anket yöntemi ile toplandı. Çalışma Kasım 2021 ile Aralık 2022 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya KABG cerrahisi geçiren 22 gönüllü hasta katıldı (yaş ortalaması 62,4 yıl, ± 6,5). KABG cerrahisi sonrası dördüncü ve sekizinci haftada submaksimal egzersiz kapasitesi 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT), 30 Saniye Kalk Otur Testi, Zamanlı Kalk Yürü Testi ile değerlendirildi. El kavrama kuvveti ve el kavrama statik enduransı el dinamometresi (Jamar Hydraulic Hand Dynamometer) ile ölçüldü. Her iki ekstremitede; M. Biceps Brachii, M. Quadriceps Femoris ve kalça fleksör kas grubu kas kuvveti değerlendirmesi dijital dinamometre (JTECH, Medical Commander Powertrack II, USA) ile yapıldı. Kaygı düzeyi Durumluluk ve Sürekli Kaygı Envanteri (STAI) ile belirlendi. Verilerin istatiksel analizinde SPSS 25 paket programı kullanıldı. Sağ kavrama kuvveti, sağ el kavrama statik endurans süresi ve 6DYT mesafesi ikinci değerlendirmede ilk değerlendirmeye göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). İlk ve son değerlendirmede ölçülen diğer periferik kas kuvvetleri ve STAI ölçeği puanları arasında anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). İlk değerlendirmede 30 saniye kalk otur test tekrar sayısı son değerlendirmeden anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0,05). Zamanlı kalk yürü testi süresi son değerlendirmede anlamlı düzeyde daha kısa idi (p<0,05). Sonuç olarak, KABG cerrahisi sonrası sekizinci haftada hastaların egzersiz performansı ve el kavrama kuvveti artmıştır.
Yetersiz keratinize dişetine sahip peri-implant mukozitisli hastaların serbest dişeti grefti ile tedavisinin klinik ve immünolojik parametreler ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, klinik ve radyolojik değerlendirmeler ışığında peri-implant mukozitis tanısı konmuş yetersiz keratinize dişeti bulunan implantların serbest dişeti grefti (SDG) ile tedavi etkinliğinin belirlenmesidir. Çalışmamıza overdenture ile tedavi edilmiş 22 hasta dahil edilmiştir. Peri-implant bölgeden sondalamada kanama (SK), cep derinliği (CD), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), keratinize dişeti yüksekliği (KDY) PİOS hacmi ve TNF-α kayıtları alınmıştır. Başlangıç periodontal tedavi uygulandıktan sonra rastgele seçilen çenelerin bir tarafına SDG uygulanırken (Test grubu), diğer tarafa idame prosedürleri (kontrol grubu) uygulanmıştır. 6. ayda klinik ve immünolojik parametreler tekrar kaydedimiştir. Ameliyat öncesi ve sonrası, gruplar arası ve grup içi parametreler karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Test grubundaki implantlarda klinik ve immünololojik parametrelerde istatiksel olarak anlamlı düşüş gözlenmiştir. Kontrol grubunda ise, SK, Pİ ve PİOS hacmi parametrelerinde anlamlı düşüş gözlenirken; CD, Gİ, KDY, PİOS hacmi ve TNF- α değerlerinde istatiksel farlılık bulunmamıştır. Uygulanan tedavi protokolleri gruplar arası değerlendirildiğinde, test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı oranda anlamlı düşüş gözlenmiştir. Yaptığımız çalışma sonucunda yetersiz keratinize dişeti bulunan peri-implant bölgeye SDG uygulamasının klinik ve immünolojik parametrelere olumlu sonuçları gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Peri-implant mukozitis, dental implant, yetersiz keratinize dişeti, serbest dişeti grefti, peri-implant oluk sıvısı
Atrofik total dişsiz maksillanın dental implant destekli protetik rehabilitasyonunda uygulanan subperiosteal implantlatın ve zigomatik implantların konvansiyonel intraosseoz dental implantlar ile 3-boyutlu sonlu elemanlar stres analizi kullanarak karşılaştırılması
Total dişsiz atrofik maksillanın sabit protetik restorasyonunda çeşitli tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Bu tedavi yöntemleri içerisinde kemik ogmentasyonu ile birlikte konvansiyonel implant tedavisi uygulamak en sık kullanılan tekniktir. Kemik ogmentasyon işlemleri içerisinde otojen kemik greftinin kullanılması altın standart olarak görülmektedir. Greftlenecek alanın büyüklüğü göz önüne alındığında iliak kemik ideal bir ekstraoral dönor sahadır. İliak kemik grefti ile çene kemiklerinin rekonstrüksiyonu genel anestezi koşullarında yapılması gereken invaziv bir cerrahi işlemdir. Operasyon sonrası hastanın hastanede yatışı gerekmektedir. Protetik rehabilitasyona geçme süresinin uzun olması, iliak kemik greftinde iyileşme dönemindeki kemik rezorpsiyonunun fazla olması, operasyon sonrası greftin alındığı bölgede ağrı, sinir hasarı ve yürüme bozuklukları gibi birtakım dezavantajları mevcuttur. Tüm bu dezavantajları azaltmak için atrofik üst çenelerde zigoma implantların ve subperiosteal implantların kullanılması alternatif yöntemler olarak literatürde sunulmaktadır. Ancak zigoma ve subperiosteal implantların okluzal kuvvetlere vermiş oldukları yanıt tam olarak bilinmemektedir. Hâlbuki dental implantların okluzal kuvvetlere vermiş oldukları yanıt uzun dönem klinik sonuçları etkilemektedir. Bizim çalışmamızın amacı iliak greft, zigomatik implant, titanyum subperiosteal implant ve polieter eter keton (PEEK) subperiosteal implantın okluzal kuvvetler altında gösterdiği stres değerlerini sonlu elemanlar stres analizi yöntemiyle inceleyerek total dişsiz atrofik maksillaya sahip hastalara en doğru cerrahi tekniği seçmektir. Çalışmamızda bilgisayar ortamında tomografik kayıtlardan yararlanılarak ileri derecede atrofi gösteren total dişsiz maksilla modeli oluşturulmuştur. Bu model üzerine 4 ayrı tedavi planlaması uygulanmıştır. İliak kemik grefti ile kemik artırımı yapılıp 2, 4 ve 6 numaralı dişler hizasına 6 adet dental implant yerleştirilen maksilla birinci modeldir. Ramus kemik grefti ile kemik artırımı yapılıp 6 numaralı diş hizasına 2 adet zigomatik implant ve 2 ve 4 numaralı dişler hizasına 4 adet dental implant yerleştirilen maksilla ikinci modeldir. Titanyum subperiosteal implant uygulanan maksilla 3. model ve PEEK subperiosteal implant uygulanan maksilla 4. modeldir. Çalışmamızda 3,75 mm çapında 10 mm uzunluğunda Brånemark System (Nobel Biocare AB, Goteborg, Sweden) dental implantlar, 4,1 mm çapında 35 mm uzunluğunda Brånemark System zigomatik implantlar (Nobel Biocare AB, Goteborg, Sweden) kullanılmıştır. Oluşturulan modelde zigomatik implantlar intrasinüs tekniğiyle yerleştirilmiştir. 2, 4 ve 6 numaralı dişler hizasından vertikal olarak 150 N, oblik olarak 30 derece açıyla 50 N kuvvet uygulanmıştır. Uygulanan kuvvetler sonucunda kortikal ve trabeküler kemikte biriken gerilme ve sıkışma stresi, implant, abutment ve metal altyapıda biriken Von Mises stres değerleri sonlu elemanlar stres analizi ile incelenmiştir. Çalışmamızın sonucuna göre kemik üzerinde en fazla sıkışma stresi PEEK ile üretilen subperiosteal implant uygulanan modelde görülürken en fazla gerilme stresi ise iliak greft uygulanan maksilla modelinde izlenmiştir. Metal alt yapı üzerinde oluşan stresler en fazla titanyum subperiosteal implant uygulanan modelde bulunmuştur. Vertikal kuvvetler altında en fazla stres iliak greft uygulanan modeldeki implantlarda görülmekteyken oblik kuvvetler altında en fazla stres zigomatik implant uygulanan grupta oluşmuştur. Bu sonuçlara göre atrofik total dişsiz maksillanın sabit protetik rehabilitasyonu için oluşturulan 4 senaryoda fonksiyonel kuvvetler altında kemik, implantlar, abutment ve metal alt yapıda oluşan stres değerlerine bakıldığında tedavi seçeneği olarak ideal bir seçenek olmadığı görülmektedir. Bu nedenle her hasta kendi içinde değerlendirilmeli ve hasta için en ideal tedavi seçeneğine karar verilmelidir.
Dişeti çekilmelerinin tedavisinde ağız içinde deepitelizasyon ve ağız dışında deepitelizasyon yöntemleriyle elde edilen palatal bağ dokusu greftlerinin histolojik olarak incelenmesi ve alıcı bölgedeki etkinliklerinin klinik olarak karşılaştırılması
Dişeti çekilmesi, serbest dişeti kenarının apikale doğru yer değiştirerek kök yüzeyinin klinik olarak açığa çıkması olarak tanımlanmaktadır. Dişeti çekilmeleri saplı flepler, rejeneratif yaklaşımlar ve serbest greftler ile bu yaklaşımların kombinasyonları kullanılarak tedavi edilebilmektedir. Bu yaklaşımlardan bağ dokusu grefti (BDG) ile birlikte koronale kaydırılan flep (KKF) dişeti çekilmesi tedavisinde altın standart olarak kabul edilen bir tedavi yöntemdir. BDG trap-door tekniği, L tekniği, tek insizyon tekniği, çift insizyon tekniği ve deepitelize gingival greft tekniği (DGG) ile elde edilebilmektedir. Literatürde DEG elde etme yöntemlerini kıyaslayan yeterli sayıda araştırma bulunmamaktadır. Mevcut araştırmanın amacı ağız içi deepitelizasyon (aiDE) ve ağız dışı deepitelizasyon (adDE) yöntemlerinin kök kapatma ve verici saha iyileşmesindeki etkinliklerini KKF+BDG yöntemi içerisinde klinik ve histolojik açıdan karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmaya dişeti çekilmesine sahip ve dahil etme kriterlerine uyan toplam 35 gönüllü (aiDE-16 hasta, adDE-19 hasta) katıldı. Alıcı bölgeden tedavi öncesi ve sonrasında çekilme derinliği-genişliği, ataçman seviyesi, keratinize dişeti yüksekliği-kalınlığı, vestibül derinliği ile estetik, iyileşme ve hassasiyet değerleri kaydedildi. Bu değerlerin zaman içindeki değişimleri hesaplandı. Verici bölgeden ise kanama, epitelizasyon, renk uyumu, his kaybı rahatsızlık ölçümleri kaydedildi. Ayrıca cerrahi sırasında greftle ilgili sayısal değerlere ek olarak BDG'lerden deepitelizasyon öncesi ve sonrası lam örnekleri alınarak fikse edildi ve cerrahi sonrasında epitel kalıntıları açısından incelendi. adDE ve aiDE yöntemleri alıcı bölgede; kök kapanma, tam kök kapanma, keratinize doku artışı, ataçman kazancı, dişeti kalınlığı, cep derinliği, dentin hassasiyeti, estetik sonuçlar açısından, verici bölgede; kanama komplikasyonu, post-operatif rahatsızlık, analjezik tüketimi, damaktaki erken dönem iyileşme, epitelizasyon hızı ve renk uyumu açısından benzer sonuçlar verdi. aiDE yöntemi ile tedavi edilen bölgelerde adDE yöntemine göre vestibül derinliğinde daha minimal azalma gelişti. adDE yöntemi aiDE yöntemine göre keratin hücreleri bakımından daha iyi oranda deepitelizasyon sağladı. Bu sonuçlar ışığında dişeti çekilmesi tedavisinde KKF+BDG uygulaması planlanan olgularda alıcı ve verici sahadaki başarı açısından her iki deepitelizasyon yönteminin de kullanılması tavsiye edilebilir.
İliak kemik grefti ile rekonstrüksiyon yapılmış hastalarda implant destekli protez sonrası klinik implant başarısı, ağız sağlığı etki profili (ohip-14) ve hasta memnuniyeti değerlendirmesi
İleri derecede atrofik çenelerin dental implantlar ile rehabilitasyonu amacı ile otojen kemik grefti ile rekonstrüksiyonu maksillofasiyal cerrahide en sık uygulanan tedavi seçeneklerindendir. Otojen greftler, osteojenik ve non-immünolojik özellikleri nedeniyle günümüzde halen 'altın standart' olarak kabul edilmektedir. İliak krest ise büyük kemik defektlerinde ogmentasyon için en sık tercih edilen otojen kemik greft kaynağıdır. Dental implantlar için klinik başarı terimi; hekimin tedavi süresince teknik başarısı ve implantın osseointegrasyonu ile belirlenmesine rağmen tedavinin hastalar üzerinde yarattığı etkileri kapsamamaktadır. Bu doğrultuda implant başarı kriterlerinin başarıyı ifade etmekte yetersiz kaldığı kabul edilmiş, bu da son yıllarda, hasta odaklı değerlendirme, ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi kavramı ve hasta memnuniyeti gibi kavramları popüler hale getirmiştir. Bu çalışmanın amacı, ileri derecede atrofik çenelerin anterior iliak kemik grefti ile rekonstrüksiyonu sonrası dental implantlar ve implant destekli protezler ile rehabilitasyonu yapılan hastaların OHİP-14 skalası ile ağız sağlığı yaşam kalitesinin belirlenmesidir. Ayrıca, Likert tipi sorular ile hazırlanan memnuniyet anketi ile hastaların uygulanan tedaviye ilişkin memnuniyet derecelerinin ve periodontal indeksler ile implantların periodontal sağlık durumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız sonucunda elde edilen tüm bulgular değerlendirildiğinde, ileri derecede atrofik çenelerin anterior iliak krestten alınan blok kemik grefti ile rekonstrüksiyonu ve sonrasında implant ve protetik rehabilitasyonunun yaşam kalitesi üzerine pozitif etkileri olduğu, bu etkinin zamanla daha da arttığı; hastaların bu prosedürle ilişkili memnuniyet derecelerinin yüksek olduğu ve bu tedaviye ilişkin beklentilerinin yüksek oranda karşılandığı görülmüştür. Periodontal sağlık durumu değerlendirildiğinde ise plak indeksi ve gingival indeks değerleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu, bu değerler arttıkça cep derinliğinde de artış olduğu, her iki indeks değerinin de erkeklerde, ileri yaş grubunda, sigara içen grupta ve posterior bölgelere yerleştirilmiş implantlarda daha yüksek olduğu görülmüştür. Peri-implant cep derinliğinin erkek hastalarda ve posterior bölgelere yerleştirilmiş implantlarda daha yüksek ölçülmesi istatistiksel anlamlı bulunmuştur.
Koroner bypass cerrahisinde kullanılan internal mammarian arter,radial arter ve safen ven greftlerinde endotelyal ox-ldl reseptör miktarlarının karşılaştırılması
Dünyada bir numaralı ölüm sebebi kardiyovasküler hastalıklar, bunlarında en başında koroner arter hastalığı gelmektedir ve en etkili tedavi yöntemlerinden biride Koroner Arter Bypass Greftleme (KABG) operasyonudur. Dünyada ve ülkemizde KABG için en çok kullanılan üç damar İnternal Mammarian Arter (İMA), Radial Arter (RA) ve Safen Ven (SV) greftleridir. KABG başarısı greftin uzun dönem açık kalmasına, hastanın yaşam kalitesi bozmadan yaşam süresinin uzamasına bağlıdır. Greftlerin başarasızlığından öncelikle ateroskleroz sorumludur. Plazma LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) konsantrasyonu artması ile ateroskleroz riskide doğru oranda artar. LDL dolaşımdaki kolesterolün çoğunu LDLR (LDL reseptörü) aracılı endositoz ile hepatik ve ekstrahepatik dokulara taşır. LDLR disfonksiyonu, LDL'nin dolaşımdaki kanda tutulmasına ve vasküler duvarlarda lipid birikmesine yol açar ve sonunda ateroskleroza neden olur. Diğer taraftan hasarlı endotelden LDL damar duvarına girdikten sonra, LDL serbest radikallerle oksitlenir ve aterosklerozun patolojik sürecini başlatır. Oksitlenmiş LDL daha sonra LOX-1 (Lektin benzeri oksitlenmiş düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörü-1) yoluyla sabit doku makrofajları tarafından emilir, böylece lipid dolu köpük hücrelerine dönüştürülür. Köpük hücre grupları endotelyumun altında birikir ve aterosklerozun ilk lezyonu yağlı çizgilenmeler haline gelir. Çalışmamızda; İMA, RA ve SV'nin LDLR, LOX-1 reseptörü üzerinden birbirine üstünlüklerini görmeyi amaçladık. Çalışmamızda İMA, RA ve SV greftlerinin her birinin de bypass cerrahisinde kullanılacak 21 hastadan oluşturduk. Cerrahi sırasında arta kalan damar parçalarını kullandık. Endotel hücreleri belirtmek için CD31 kullandık. Greftler arasında CD31+ olan endotelyal LOX-1, kültürde üretilen bütün hücrelerden LOX-1 ekspresyonu ve CD31+ olan endotelyal LDLR değerlendirdik. İlk başta greftler ile reseptör arasında anlamlı bir ilişkisi göremedik (p>0,05). Fakat alt gruplara ayrıldıkça çarpıcı sonuçlar bulduk. Çalışmamızda İMA'da CD31+&LOX-1+ yüzdesini kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulduk (p=0,019). Cinsiyet üzerine bir diğer sonuç ise kadınlarda safen vende CD31+&LDLR+ yüzdesinin anlamlı olarak düşük bulduk (p=0,002). Kadınlarda İMA'nın ve SV'nin erkeklere göre daha kötü olduğunu söyleyen çalışmalar mevcut olsada ileride yapılacak çalışmalar için yol gösteren bir sonuç bulduk. Safen ven de LOX-1+ yüzdesi hipertansiyonu olanlarda anlamlı yüksek bulduk (p=0,040). Safen vende CD31+&LDLR+ reseptör yüzdesini hipertansiyonu olan hastalarda düşük bulduk (p=0,014). Sigara kullananlarda radial arterdeki LOX-1 anlamlı derecede yüksek bulduk (p=0,015). Bu sonuç literatürü destekleyen radial arter-sigara ilişkisini gösterdi. Gelecekte yapılacak olan randomize kontrollü çalışmalara öncü olabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızda çarpıcı bir sonuç ise HDL düzeyi ile reseptörler arasında bulduk. HDL düzeyi ile İMA'da endotelyal LOX-1+ reseptör yüzdesi arasında pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır (r=0,414, p=0,040). HDL değerlerinin ile greftlerin LOX-1 ekspresyonu arasında pozitif anlamlı korelasyon bulduk. Safen ven'de pozitif anlamlı korelasyon (r=0,609, p=0,005), Radial arter'de pozitif orta şiddette anlamlı bir korelasyon (r=0,488, P=0,029), İMA'da pozitif yönde orta şiddette anlamlı bir korelasyon bulduk (r=0,530, P=0,016). Çalışmalarda modifiye HDL'nin LOX-1 bağlandığı gösterilmiştir. Çalışmamız da yer alan hastaların tamamını koroner arter hastalığı tanısı alan grup oluşturmaktadır. Bu hastaların da fonksiyonel olmayan HDL'ye sahip olduğunu düşünmekteyiz. Greft türlerinin tamamının hücre kültüründeki LOX-1 ekspresyonu ile korelasyon sağladığını görmekteyiz. Literatürde safen ven, radial arter ve İMA'daki LOX-1 reseptör sayısını HDL ile korelasyon gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızın bu konuda öncü olacağı kanaatindeyiz. Greftlerinin birbirine üstünlükleri uzun yıllardır tartışmaya devam edilecektir. Koroner bypass cerrahisinde kullanılan greftlere farklı bir bakış gösterdiğimize ve gelecekteki yeni çalışmalara yol gösterici olduğuna inanıyoruz.
Deneysel yanık modelinde kültüre edilmemiş hücre spreyi hazırlanmasında kullanılan farklı greft boyutlarının tedavi sonuçlarına etkisi
Derin yanıkların cerrahi tedavisinde günümüzde kısmi kalınlıkta otogreft standart tedavi olarak kullanılmaktadır. Yakın zamanda kültüre edilmemiş otolog hücrelerinin yanık tedavisinde deri grefti uygulaması kadar etkili olduğu gösterilmiştir. Bu araştırmada kültüre edilmemiş hücre spreyi ile tedavi edilecek derin ikinci derece yanıklarda, ideal donör/yanık alanı oranını belirlemek amaçlandı. Çalışmada toplam yirmi dört adet Wistar-albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Bunlar her birinde 8 adet sıçan içeren A, B ve C olarak 3 gruba ayrıldı. Her hayvanın dorsal kısımında her birinin boyutu 2 cm² olan iki faklı derin ikinci derece yanık alanı oluşturuldu. Deneyin beşinci gününde yanık alanına planlanan işlemler uygulandı. A grubundaki hayvanların ilk yanık alanına herhangi bir tedavi uygulanmadı (birinci grup), ikinci yanık alanına sadece debridman (tanjansiyel eksizyon) uygulandı (ikinci grup). Sırasıyla 2 cm2, 1 cm2, 0.5 cm2 ve 0.25 cm2 alanlardan alınan greftten hazırlanan otolog hücre spreyi B grubunun birinci ve ikinci yanık alanına ve C grubunun birinci ve ikinci yanık alanına sırasıyla uygulandı. Tedaviye yanıt işlemin on dördüncü gününde değerlendirildi; tüm denekler sakrifiye edildi ve yara bölgeleri makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Makroskopik olarak nekroz yüzdesi hesaplandı. Histopatolojik olarak ülser boyutu (mm) ve inflamasyon (skor 0-3) değerlendirildi. Nekroz yüzdesi, ülser boyutu ve inflamasyon açısından istatiksel olarak anlamlı en iyi sonuçlar yanık alanına göre 1:2 oranında küçültülmüş donör alan kullanılan grupta gözlendi (p=0.007, p=0.041, p=0.043). Yanıkların kültüre edilmemiş otolog hücre spreyi ile tedavisinde donör alanının daha da küçültülmesi ve insanlarda standart yöntem olan otogrefte alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tek taraflı dinamik fasiyal reanimasyonda, fasiyal sinirin posterior auriküler dalı ile zigomatik dalı akson dansitelerinin kıyaslanması: Kadavra çalışması
Fasiyal paralizi, hastayı fonksiyonel, estetik, psikolojik ve sosyal bütünlük açısından olumsuz etkileyerek hayat kalitesini düşürmektedir. Bu öneminden dolayı tedavi teknikleri çeşitlenmekte, teknolojinin de gelişimi ile mikrocerrahi işlemlerin başarısı gittikçe artmaktadır. Bu yüz güldürücü sonuçlara rağmen, fasiyal reanimasyon cerrahisi, hala cerrahları zorlamaktadır. Literatürdeki çalışmalarda en sık ele alınan konulardan biri, masseter kası motor siniri verici sinir olarak kullanıldığı zaman spontan ve istemli gülüşte eksiklik oluşması, çapraz fasiyal sinir grefti (ÇFSG) kullanılarak yapılan reanimasyonda ise motor kuvvet sağlamada yetersizlik ortaya çıkmasıdır. Bu noktada, çalışmamızda, ÇFSG uygulamalarında kullanılan zigomatik sinire alternatif bir verici veya ek motor kuvvet sağlayacak yeni bir sinir olan posterior auriküler sinirin (PAS) incelenmesi hedeflenmiştir. On dört adet taze donmuş kadavranın iki taraflı yüz yarısında, PAS ve zigomatik sinir örneklerinin mikroskopik incelemesi yapılmış, ayrıca PAS'ın anatomik seyri kayıt altına alınmıştır. Çalışmamız sonucunda, PAS'ın kolay ulaşılabilir ve sabit anatomik seyirli olması, feda edilmesi durumunda önemli bir yan etkiye neden olmaması, spontan gülüş ve motor kuvvette destek sağlaması özellikleri söz konusu olduğunda verici motor sinir olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Böylece verici olarak fasiyal sinirin kullanıldığı ÇFSG olgularındaki temel problem olan motor zayıflık sorunu çözülebilecektir. Ancak yakın gelecekte, bu sonucun klinikte farklı çalışmalar ile gösterilmesi, alternatif yöntemler ile sonuçların kıyaslanması gerekmektedir. Anahtar Kelimler: Akson sayısı, fasiyal paralizi, fasiyal sinir, posterior auriküler sinir, fasiyal paralizi, zigomatik sinir.
Kanalis palatinus major, foramen palatinum majus ve çevresindeki yumuşak doku ile ilgili parametrelerin KIBT üzerinde değerlendirilmesi
Giriş: Foramen palatinum majus (FPM)'un lokalizasyonun doğru olarak bilinmesinin, cerrahi klinik girişimlerinde, plastik estetik periodontal cerrahide ve anestezi uygulamaları açısından klinik olarak önemli olduğu belirtilmektedir. Verici alan olarak kabul edilen palatinal bölgeden serbest diş eti greftlerinin elde edilmesi sırasında damar sinir paketine (DSP) zarar verilmemesi önemlidir. Elde edilebilecek yumuşak doku greftinin boyutları, palatinal mukozanın kalınlığına (PMK) ve DSP'nin konumuna bağlıdır. Bu konu ile ilgili olarak Anadolu populasyonu üzerinde yapılmış kapsamlı bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile elde edilen görüntülerden PMK'nin ölçülmesi ve DSP'nin konumun belirlenmesiyle SDG elde etmek için ideal bölgenin saptanması ve klinik önem teşkil eden bu anatomik yapının lokalizasyonu ile, şekil ve sayısına ilişkin dağılımını, cinsiyet ve damak tipi bakımından inceleyip, sonuçları literatür bilgisi ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, bu çalışmada foramina palatina minora (FPM)'ya ait bulgular ele alınmış, farklı parametreler kullanılarak Anadolu populasyonuna ait morfolojik veriler elde edildi. Araştırma, kapsamında mevcut olarak kayıtlı konik ışınlı tomografi görüntüleri incelendi. Araştırma sürecinde elde edilen veriler SPSS 25 yazılımı ile analiz edildi. Nicel değişkenler ortalama, standart sapma, ortanca, minimum ve maksimum istatistikleri ile nitel değişkenler ise sayı ve yüzde ile özetlendi. Bulgular: Sağ ve sol taraf için elde edilen nicel ölçümler, bağımlı gruplarda t testi ile; cinsiyet ve yaş gruplarının karşılaştırılması ise bağımsız gruplarda t testi ile yapıldı. Kategorik değişkenlerin grup dağılımları ki-kare testi ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması 44,3''tür (19 - 85). Katılımcıların cinsiyet dağılımlarına bakıldığında erkekler yüzde 56,8, kadınlar yüzde 43,2 dir. Foramen palatinum majus'un mine sement sınırından uzaklığı ortalama 14,54±2,69 mm olarak ölçüldü. Sağ ve sol tarafın arasında viii istatistik değerlendirilmede fark bulunmadı. Palatal mukozanın 3 noktada kalınlığının istatistiksel değerlendirmesi sonucu sağ ve sol taraf arasında anlamlı fark bulundu. Sol taraf palatal mukoza 3 noktada da sağ tarafa göre daha kalın olduğu belirlendi. Lesser palatina foramen incelenen tomografilerin %74'ünde tespit edilebildi. Sağ ve sol palatal foramen genellikle 7'nolu dişin distalinde lokalizedir. Ancak hastaların %1'ine yakınında ise 6 numaralı dişin hemen distalinde lokalizedir. Palatal Foramenin dişlere göre lokalizasyon dağılımları cinsiyetler arasında değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktur (ki-kare=4,598; p=0,596). Bulgular farklı etnik grupları içeren literatür bilgileri ile karşılaştırıldı. Farklı yaş ve cinsiyetlerde PMK ve ilgili yapıların anatomik özellikleri önemli farklar olmadığı görüldü. Ancak, bazı bireylerde klinik olarak önemli anatomik varyasyonlar olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kanalis palatinus majör, foramen palatinum majus, plastik estetik periodontal cerrahi, Serbest diş eti grefti, subepitelyal bağ dokusu grefti, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi
Yağ transferi; Parotidektomi sonrası estetik ve fonksiyonel sonuçlar
Çalışmamızda parotidektomi sonrası rekonstrüksiyonda kullanılan en blok ve lipoenjeksiyon yöntemleriyle yağ grefti uygulamalarının; parotidektomi sonrası rekonstrüksiyon yapılmayan hastalara göre Frey Sendromu'nu önleme ve yüzdeki kozmetik deformiteleri düzeltmedeki etkisinin istatistiksel olarak incelenmesi hedeflendi. Parotiste preoperatif İİAB/MRG bulguları ile benign kitlesi olan, 18-65 yaş aralığında 77 hasta çalışmaya dahil edildi ve 3 gruba ayrıldı. Grup 1'e yalnız parotidektomi yapılan 30 hasta, Grup 2'ye parotidektomi sonrası en blok yağ grefti uygulanan 26 hasta, Grup 3'e ise lipoenjeksiyon yöntemiyle yağ grefti uygulanan 21 hasta alındı. Tüm gruplarda hastalara; postoperatif 1. yılda Frey Semptomları sorgulaması, Minor Testi, Vizüel Analog Skala ile estetik durumunun skorlaması yapılarak, postoperatif komplikasyonların tamamı kaydedildi. Grup 2 ve 3'teki hastalara ise çıkarılan tümör hacmi, konulan yağ grefti hacmi, postoperatif 1. hafta ve 1. yılda MRG ile yağ greftinin hacim ölçümü yapılarak rezorpsiyon oran hesaplaması, postoperatif 24. saatte donör sahada Wong-Baker ağrı skorlaması yapıldı. Tüm gruplarda intraoperatif tümör hacim ortalaması 18±10,8 cm3 hesaplandı; 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,754). Grup 2'deki hastalarda ortalama intraoperatif yağ grefti hacmi 23±7,59 cm3, Grup 3'teki hastalarda 15±7,34 cm3 bulundu; Grup 2'deki ortalama intraoperatif yağ grefti hacmi, Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek saptandı (p:0,010). Bu verilere göre intraoperatif tümör hacmine oranla Grup 2'de %13,7 fazla yağ grefti konulduğu, Grup 3'te ise %24,5 daha az hacimde yağ grefti ile düzeltme yapıldığı hesaplandı. Grup 2 ve 3'teki hastaların ortalama yağ grefti rezorpsiyon oranları sırasıyla %50,75±21,20 ve %48,59±17,93 olarak hesaplandı ve yüzdeler arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,711). Grup 2'deki hastalarda yağ grefti alımında harcanan süre, Grup 3'teki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha uzun bulundu (p:0,046). Grup 2'deki donör sahadaki kanama miktarının Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Wong-Baker skorlamasına göre Grup 2'de donör sahada ağrısı olan hasta sayısı, Grup 3'teki donör sahada ağrısı olan hasta sayısına göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p: 0,030). Grup 2 ve 3'teki hastaların VAS skorlarının, Grup 1'deki hastalara göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Grup 2 ve 3'teki hastalar arasında ise anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Grup 2 ve 3'teki hastalarda Frey Sendromu'na yönelik semptomların ve Minor Testi pozitifliğinin olmadığı, Grup 1'de Frey Sendromu semptomlarının ve Minor Testi pozitifliğinin Grup 2 ve 3'e göre anlamlı derecede fazla görüldüğü tespit edildi (p: 0,019). Anahtar kelimeler: Parotidektomi, yağ grefti, Frey Sendromu, kozmetik, rekonstrüksiyon
Koroner arter baypas greft cerrahisi hastalarında eğitimin etkililik beklenti, ağrı ve kaygı düzeylerine etkisi
Yarı deneysel tipteki bu araştırma, KABG cerrahisi hastalarında eğitimin etkililik beklenti, ağrı ve kaygı düzeylerine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma kapsamına, Haziran 2018-Ekim 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kalp ve Damar Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği'nde yatan 18-65 yaş arasındaki 60 hasta dahil edildi. Kontrol ve girişim grubu olmak üzere hastalar iki gruba ayrıldı. Araştırma önce kontrol grubuna, daha sonra girişim grubuna uygulandı. Kontrol grubundaki hastalara rutinde uygulandığı şekilde klinik eğitim verilirken; girişim grubundaki hastalara klinik eğitiminin yanında eğitim kitapçığı ile eğitim verildi. Girişim ve kontrol grubundaki hastalara ameliyat öncesi klinikte Mini Mental Test, Hasta Bilgi Formu, Vizüel Analog Ağrı Skalası (VAS) ve Spielberg Durumluluk-Sürekli Kaygı Ölçeği uygulandı. Ameliyattan sonra klinikte 2. kez Spielberg Durumluluk Kaygı Ölçeği ve VAS ağrı ölçeği uygulandı ve taburcu olacakları gün 3. kez Spielberg Durumluluk Kaygı Ölçeği, Barnason Etkililik Beklenti Ölçeği, VAS ağrı ölçeği ile birlikte eğitimi değerlendirme formu uygulandı. Araştırma verileri;SPSS for Windows 25.0 Paket Programı kullanılarak analiz edildi. Araştırmanın sonucunda; girişim grubundaki hastaların Barnason Etkililik ölçek puan ortalamalarının 49.26±5.22, kontrol grubundaki hastaların 36.00±5.67 olduğu; girişim grubundaki hastaların %96.7'sinin aldığı eğitimden memnun olduğu, kontrol grubundaki hastaların %70.0'ının aldığı eğitimden memnun olmadığı; girişim grubundaki hastaların taburculuk günü Spielberg Durumluluk Kaygı Ölçeğinden aldıkları puan ortalamalarının 35.36±10.23, kontrol grubundaki hastaların ise 39.93±8.91 olduğu; girişim grubundaki hastaların taburculuk günü VAS ağrı puan ortalamalarının 1.13±1.04, kontrol grubundaki hastaların 2.63±1.47 olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (t=1.841; p<0.05). Sonuç olarak, girişim grubu hastalarının taburculuk döneminde rutin klinik eğitim ile eğitim verilen hastalara göre etkililik beklenti düzeyinin daha yüksek, ağrı ve kaygı düzeylerinin daha düşük olduğu belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda; KABG cerrahisi hastalarının eğitiminde, rutin klinik eğitimin yanında eğitim kitapçığının da kullanılması; hastalarda özetkililiği arttırabilecek farklı eğitim yöntemlerini kapsayan farklı araştırmaların da yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Eğitim; etkililik beklenti; ağrı; kaygı; koroner arter baypas greft cerrahi
Bağ dokusu grefti alındıktan sonra verici bölgedeki doku kalınlığı ve sigaranın yara iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi
Bağ dokusu grefti alındıktan sonra verici bölgedeki doku kalınlığı ve sigaranın yara iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi Dişeti ve alveol mukoza arasındaki sağlıklı ilişkinin bozulmasıyla mukogingival sorunlar ortaya çıkar. Mukogingival sorunlardan biri olan ve hastada estetik kaygıya neden olan dişeti çekilmesinin tedavisinde otojen bağ dokusu greftleri sıklıkla kullanılır. Otojen bağ dokusu greftinin elde edilmesinde en sık tercih edilen verici bölge damaktır. Yara iyileşmesi travma ile başlayan hücresel ve biyokimyasal olayların yeni doku oluşumuyla sonuçlanmasıdır. Sigara çeşitli mekanizmalar üzerinden yara iyileşmesini olumsuz etkileyen önemli bir çevresel faktördür. Periodontal cerrahi işlemler sonrasında da yara iyileşmesi sigara kullanımından olumsuz etkilenir. Çalışmamızın amacı, başlangıç doku kalınlığı ve bağ dokusu grefti elde edildikten sonra kalan doku kalınlığının sigara içen ve içmeyen hastalarda verici bölgenin tam epitelizasyon süresi ve doku dolumu miktarına etkisini değerlendirmektir. Toplam 20 hasta çalışmaya dahil edilerek sigara içen ve sigara içmeyen çalışma grupları oluşturuldu. Operasyon sırasında damak üzerinde üç noktadan başlangıç damak kalınlığı, kaldırılan kapak kalınlığı ve kapağın altında kalan doku kalınlığı ölçümleri yapıldı. Operasyon sonrası 7, 14, 21. ve 28. günlerde damak bölgesinde tam epitelizasyon var/yok şeklinde kaydedildi. İkinci ve 3. aylarda ise üç noktadan damak kalınlığı ölçümleri tekrarlandı. Her iki grupta damağın tam epitelizasyon süreleri benzer bulundu. Başlangıç damak kalınlığı ile 2. ve 3. ay damak kalınlığı arasında pozitif ilişki görüldü. Başlangıç damak kalınlığının artmasıyla 2. ve 3. aydaki damak kalınlığında artış saptandı. Sigara içen grupta, başlangıçtan 3. aya mezyal noktadaki damak kalınlığı değişiminin sigara içmeyen gruptaki farktan anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü. Ayrıca, sigara içen grupta operasyondan sonra 3. aydaki damak kalınlığının başlangıç damak kalınlığına göre anlamlı olarak daha az olduğu saptandı. Her iki grupta kapağın altında kalan doku kalınlığının 2. ve 3. aylardaki damak kalınlığı arasındaki korelasyonları genelde pozitif yönde etkilediği belirlendi. Çalışmamızın sonuçları, sigara kullanımının bağ dokusu grefti elde edilmesi sonrası damaktaki epitelizasyona belirgin bir olumsuz etkisi olmadığı, ancak doku dolumunu geciktirdiği yönündedir. Anahtar Kelimeler: Otogreftler; verici bölge; sigara; yan etkiler; yara iyileşmesi
İnsan safen veninde yüksek glikoz ve pioglitazonun vasküler yanıtlar üzerine etkileri
Amaç: Koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisinde greftlerin uzun dönem açık kalma oranı restenoz gelişimi nedeniyle düşüktür. Diyabet oksidatif stres oluşumuna, matriks metalloproteinazların (MMP'ler) ekspresyon/aktivitesinin artmasına yol açarak restenozu ve vasküler disfonksiyonu tetikler. Çalışmamızda insan safen ven (İSV) segmentlerinde yüksek glikozun oksidatif stress, MMP-2, MMP-9, MMP-14, TIMP-2 ekspresyonları ve vasküler fonksiyonel yanıtlar, üzerine olan etkilerinin ve pioglitazonun oluşturduğu değişimlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: KABG operasyonuna alınan hastalardan sağlanan İSV segmentleri, endotelyum nazikçe uzaklaştırıldıktan sonra 5 halkaya ayrılmıştır. Halkalara 30mM glikoz ve/veya 10µM pioglitazon veya 0.1% DMSO eklenmiş DMEM/F12 ortamında 24 saat inkübasyon uygulanmıştır. İşlem görmemiş halkalar kontrol olarak adlandırılmıştır. Süperoksit anyon/ ROT düzeyleri lusigenin/luminol kemilüminesans yöntemi ile, MMP-2, MMP-9 ekspresyon/aktiviteleri jelatin zimografi ile, MMP-14 ve TIMP-2 ekspresyonları ise immünohistokimyasal olarak incelenmiştir.İSV halkalarında izole organ banyosu sistemi kullanılarakpotasyum klorür, noradrenalin, serotonin ve prostaglandin F2α'ya karşı kasılma ve diltiazem ile papaverine karşı gevşeme yanıtları alınmıştır. Bulgular: Yüksek glikoz süperoksit anyon ve ROT düzeylerini artırmış, ancak pioglitazon artan düzeyleri azaltmıştır. Glikoz MMP-2, MMP-14 ekspresyonlarını, MMP-2 aktivitesini artırmış, TIMP-2 ekspresyonunu ise azaltmıştır. Pioglitazon MMP-2, MMP-14 ekspresyonlarını ve MMP-2 aktivitesini inhibe etmiş, ancak TIMP-2'yi artırmıştır. Glikoz İSV segmentlerinde potasyum klorür, noradrenalin, serotonin, prostaglandin F2α'ya karşı kontraktil yanıtları anlamlı şekilde azaltmıştır. Pioglitazon tüm ajanlara karşı kontraktil yanıtları artırmıştır. Glikoz diltiazeme karşı gevşeme yanıtlarını azaltmış, ancak pioglitazon etkilememiştir. Papaverin yanıtları glikoz veya pioglitazondan etkilenmemiştir. Glikoz kontraktil ajanlara karşı duyarlılığı azaltmış, pioglitazon serotonin ve prostaglandinF2α'ya karşı duyarlılığı artırmış, noradrenaline karşı duyarlılığı etkilememiştir. Sonuç: Pioglitazon tedavisi İSV grefti uygulanan diyabet hastalarında restenoza bağlı erken greft yetmezliğinin önlenmesi ve greftin fonksiyonel performansının uzun süre korunması için yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: pioglitazon, yüksek glikoz, matriks metalloproteinazlar, oksidatif stres, koroner arter bypass grefti
İmplant çevresi yetersiz keratinize mukoza bulunan hastalara uygulanan serbest dişeti greftinin sigara içen ve içmeyen hastalarda klinik olarak karşılaştırılması
Keratinize mukoza miktarını arttırmak için serbest dişeti grefti (SDG) sıklıkla kullanılmaktadır. Araştırmamızın amacı implant çevresine uygulanan SDG'nin ve verici bölgenin iyileşmesine sigaranın etkisini değerlendirmektir. Posterior bölgede implant çevresi yetersiz keratinize mukozaya sahip 12 sigara içmeyen, 8 sigara içen hasta araştırmamıza dahil edildi. Sondalama derinliği, modifiye sulkus kanama indeksi, modifiye plak indeksi değerlendirildi. Bütün hastalar için alıcı ve verici bölgelere özel bireysel stentler hazırlandı. Bütün hastalara standart boyutta (5,0 x 10,0 mm) SDG uygulandı. Keratinize mukozanın vertikal boyutu, vestibül sulkus derinliği ölçümleri bireysel stentler kullanılarak yapıldı. Ultrasonik kalınlık ölçüm cihazı ve transgingival sondalama ile alıcı bölge ve verici bölgenin doku kalınlığı ölçüldü. Bu ölçümler 1., 3. ve 6. aylarda tekrarlandı. Veriler parametrik ve nonparametrik analizler ile incelendi. Sigara içen ve içmeyen gruplar arasında demografik veriler açısından fark bulunmadı (p> 0,05). Araştırmamızda SDG uygulaması sonrası keratinize mukozanın vertikal boyutunda ve vestibül sulkus derinliğinde her iki grupta da 1., 3. ve 6. aylarda başlangıca göre önemli artış saptandı (p< 0,05). Gerek mukozanın vertikal boyutunda gerekse de vestibül sulkus derinliğindeki değişimlerde sigara içen ve içmeyen gruplar arasında fark bulunmadı (p> 0,05). Alıcı bölgedeki keratinize mukoza kalınlığı her iki grupta da 1., 3. ve 6. aylarda başlangıca göre artış gösterdi (p< 0,05). Her iki araştırma grubunda da 1., 3. ve 6. aylarda greft alanındaki azalma başlangıca göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p< 0,05). Sigara içen grupta greft alanı 6. ayda başlangıca göre sigara içmeyen gruptan önemli oranda daha fazla azaldı (p< 0,05). Araştırmamızın verileri, sigaranın yetersiz keratinize mokozaya sahip implantların etrafına uygulanan SDG işlemini takiben elde edilen keratinize mukozanın vertikal boyutu ve doku kalınlığına etkisinin olmadığını, ancak SDG'nin kapladığı toplam alanın azalmasına etkisi olduğunu göstermektedir.
Güçlü yönlere dayalı bakım modeli: Koroner arter bypass greft ameliyatı olan hastaların deneyimleri
Amaç: Bu çalışma güçlü yönlere dayalı bakım modeliyle koroner arter bypass greft ameliyatı olan hastaların deneyimlerini belirlemek amacıyla yapıldı. Yöntem: Nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik bir yaklaşımla yapılan bu araştırmada, çalışmanın evrenini 14 Ağustos 2015-02 Kasım 2015 tarihleri arasında koroner arter bypass greft ameliyatı için kliniğe yatışı yapılan 32 hasta, örneklemini araştırmaya katılmayı kabul eden 23 hasta oluşturdu. Verilerin toplanabilmesi için Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi'nden Etik Kurul izni, araştırmanın yapılacağı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği'nden yazılı izin, çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan sözel ve yazılı izin alındı. Veriler, hastaların tanıtıcı bilgilerini içeren birey tanıtım formu, yarı yapılandırılmış görüşme formu, niteliksel güçlü yönlerin sınıflandırılması formu, SWOT analizi formu, ameliyat sonrası hasta izlem formu ve hemşire bakım planı ile toplandı. Hastaların kliniğe yattığı gün ve taburcu olduğu gün kendileriyle ve aileleriyle, izinleri alınarak yapılan görüşmeler ses kayıt cihazıyla kaydedildi ve derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak yüz yüze yapıldı. Hastaların kliniğe yattığı gün görüşme süresi ortalaması 53 dakika (min.45- max. 72) ve taburcu olduğu gün görüşme süresi ortalaması 38 dakika (min.32-max.50)'dır. Görüşmelerden sonra kayıtlar bilgisayar ortamında yazılı döküm haline getirildi, veriler kodlanıp temalara göre sınıflandırıldı ve yorumlanarak rapor haline getirildi. Verilerin analizinde içerik analizi yöntemi kullanıldı. Güçlü Yönlere Dayalı Bakım Modeli doğrultusunda hastayla ve ailesiyle yapılan ilk görüşmeden ortaya çıkan temalarla hastaların güçlü yönleri belirlenerek uzman görüşü alındı ve ameliyat döneminde hastaların ihtiyaçları doğrultusunda eğitimler verildi. Ameliyat sonrası hasta izlem formuyla toplanan veriler doğrultusunda NANDA hemşirelik tanıları belirlenip hemşire bakım planı eşliğinde ve hastaların güçlü yönleri de kullanılarak taburculuğa kadar bireye özgü hasta izlemleri sağlandı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 60.91±9.67 yıl, hastanede yatış günü ortalaması 12.73±2.75 gündür. Hastaların %73.9'u erkek, %95.7'si evli, %56.5'i ilkokul mezunu ve emekli, %95.7'si sosyal güvenceye sahip, % 56.5'i daha önce ameliyat geçirmiş ve % 87.0'ı sürekli ilaç kullanmaktadır. Yapılan görüşmeler iki bölümde incelendi. Ameliyat öncesi görüşmede Kalp Hastalığının Etkileri, Hastalığın Oluşma Nedeni, Bilgi Gereksinimi, Güçlü Olmak Algısı, Güçsüz Olmak Algısı, Çözüm Arayışı ve Bakım Süreci olmak üzere yedi ana tema; ameliyat sonrası görüşmede Ameliyat, Güçlü Olmak Algısı, Güçsüz Olmak Algısı, Bakım Süreci ve Eğitim olmak üzere beş ana tema belirlendi. Sonuç: Güçlü Yönlere Dayalı Bakım Modeli'ne göre bakım verilen hastaların en çok ifade ettiği güçlü yönleri 'Ameliyat Sürecini Yönetme İsteğinin Olması', 'Temel Fizyolojik ve Güvenlik İhtiyaçlarını Sağlayabilmesi', 'Yaşama Dair Umudunun Olması', 'Öğrenme İsteğinin Güçlü Oması 've 'Aile Desteğinin Olması'dır. Cerrahi süreçte bireyleri en çok güçsüz kılan unsurlar ise 'Hastalık Sürecine İlişkin Bilgi Eksikliği', 'Tedavi Sürecine İlişkin Bilgi Eksikliği', 'Başka Hastalıkların Varlığı', 'Fazla Kilolu Olması' ve 'Sinirli Olması' olarak ifade edilmiştir. Hastalık sürecinde yaşanan sınırlılıkların hastaları olumsuz etkilediği, güçlü yönleri ön plana çıkarılan ve bakımda kullanılan hastaların cerrahi sürece uyumda başarılı olduğu görülmüştür. Hasta bakımında yeni bir model olan Güçlü Yönlere Dayalı Bakım Modeli'yle verilen bakımın hastaların iyileşmeleri üzerine olumlu etkilerinin olması ve yaşama ve iyileşme umudunu arttırması nedeniyle etkili olduğu söylenebilir. Bu çalışma sonuçlarına göre; bireye özgü bakım verilmesini sağlayan Güçlü Yönlere Dayalı Bakım Modeli'nin iyileşme üzerine pozitif etkisinden dolayı farklı ve daha büyük hasta gruplarında kullanılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Güçlü yönlere dayalı bakım modeli; hemşirelik; koroner arter bypass greft ameliyatı
Böbrek nakilli hastalarda sitomegalovirus (CMV) infeksiyonu sıklığı, risk faktörlerinin değerlendirilmesi, uzun dönem greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkisi
Kronik böbrek yetmezliği (KBY), çeşitli hastalıklara bağlı olarak nefronların ilerleyici ve düzelmesi mümkün olmayan kaybı ile karakterize bir sendromdur. KBY'de glomerüler filtrasyon hızı (GFH)'nın 15 ml/dk/1.73 m2 nin altında olması son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) olarak adlandırılır. SDBY'de hastaların yaşamlarını sürdürebilmeleri periton diyalizi, hemodiyaliz ve böbrek naklini içeren renal replasman tedavilerinden biriyle mümkün olur. Böbrek transplantasyonu SDBY'nin en seçkin tedavi yöntemidir. Günümüzde etkin immünsupresif ilaçların kullanıma girmesine rağmen, böbrek nakli, greft fonksiyonunun geri dönüşümsüz kaybı ile sonuçlanabilen pek çok komplikasyonla ilişkilidir. Greft kaybının en sık rastlanan nedenleri ölüm ve kronik rejeksiyondur. Ülkemizde Türk Nefroloji Derneği'nin yayınladığı 2013 yılı diyaliz ve transplantasyon kayıtlarında, infeksiyonların en önemli ölüm nedeni olduğu (%51,4) saptanmıştır. Tüm solid organ nakli alıcılarında en sık görülen viral infeksiyon etkeni sitomegalovirüs (CMV)'dir . Böbrek nakli sonrası; uygulanan immünsupresif ilaçlar, indüksiyon veya rejeksiyon tedavisi için antilenfosit antikorların kullanımı, yaş, eşlik eden hastalıklar ve nötropeni varlığı, CMV infeksiyonu için risk faktörleridir. Renal transplant alıcılarında CMV infeksiyonu/hastalığı akut rejeksiyona, greft disfonksiyonuna, oportünistik infeksiyonlara ve malignitelere neden olabilir. Ayrıca CMV kardiyovasküler hastalık ve kronik greft rejeksiyonu ile ilişkilidir. Günümüzde tüm böbrek nakli alı¬cılarında (negatif CMV serolojisine sahip alıcı ve vericiler dışında) nakilden sonraki en az 3 ay boyunca ve T hücre eksiltici antikor tedavisi sonrasında 6 hafta boyunca CMV infeksiyonu için oral gansik¬lovir veya valgansiklovir ile kemoprofilaksi yapılması önerilmek¬tedir. Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde böbrek nakli yapılmış hastalarda sitomegalovirüs (CMV) infeksiyonu sıklığı, risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve uzun dönem greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkisinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır.
İnsan safen veninde hidrojen peroksit ile oluşturulan oksidatif stres ve doksisiklinin vasküler yanıtlar üzerine etkileri
Amaç: Reaktif oksijen türlerinin (ROT) artan düzeyleri kardiyovasküler cerrahide önemli bir klinik problemdir. ROT'nin üretimi ve proinflamatuvar enzimler olan matriks metalloproteinazların (MMP'ler) aktivasyonu pekçok kardiyovasküler hastalık ile ilişkilidir. Doksisiklin subantimikrobiyal dozda etkin bir MMP inhibitörü ve aynı zamanda ROT tutucu olarak davranır. Bu çalışmada insan safen ven (İSV) segmentlerinde hidrojen peroksit ile stimüle edilen in vitro oksidatif strese bağlı zayıflamış vasküler reaktivitenin doksisiklin ile normalize edilebileceği hipotezini araştırmayı amaçladık. Metodlar: İSV segmentleri koroner arter bypass graft operasyonuna alınan hastalardan toplanmıştır. Segmentlerin endotel tabakası dikkatlice kazınarak uzaklaştırılmıştır. Daha sonra, segmentler 4 gruba ayrılmış ve 10 µM hidrojen peroksit ve/veya 10 µM doksisiklin ile16 saat süre ile inkübe edilmiştir. İşlem görmemiş İSV segmentleri kontrol olarak işlem görmüştür. Vasküler reaktivitedeki değişiklikleri değerlendirmek için fonksiyonel endotelyuma sahip olmadığı doğrulanan ven halkalarında noradrenalin, potasyum klorür, serotonin ve papaverin için konsantrasyon-yanıt eğrileri gerçekleştirilmiştir. Paralel deneylerde ven halkalarındaki ROT düzeyleri lusigenin ve luminol ile amplifiye edilmiş kemilüminesans yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Başka bir deney setinde, paralel İSV halkalarında MMP-9 ve MMP-13 ekspresyonları immünohistokimyasal olarak incelenmiştir. Sonuçlar: İSV'nin hidrojen peroksit ile inkübasyonu ROT ve süperoksit anyon düzeylerinde sırasıyla 5 ve 4 katlık artışlara sebep olmuştur. Doksisiklin artan ROT ve süperoksit anyon düzeylerini anlamlı şekilde azaltmıştır. Hidrojen peroksit grubundan İSV segmentlerinde noradrenalin, potasyum klorür ve serotonine karşı kontraktil yanıtlar anlamlı şekilde azalmıştır. Doksisiklin ile tedavi serotonine karşı değil ancak noradrenalin ve potasyum klorüre karşı azalmış kontraktil yanıtları artırmıştır. Bu kontraktil ajanlara karşı duyarlık (pD2) değişmemiştir. Papaverine karşı gevşeme yanıtları ve pD2 değerleri hidrojen pereoksit ya da doksisiklin tedavisinden etkilenmemiştir. MMP-9 ve MMP-13 ekspresyonları İSV segmentlerinin sırasıyla adventisya ve medya tabakasında artmıştır. Doksisiklin her iki MMP'nin ekspresyonlarını etkilememiştir. Varılan Sonuçlar: Çalışmamızda doksisiklin İSV halkalarında hidrojen peroksitle stimüle edilen oksidatif stresin neden olduğu bozulmuş vasküler reaktiviteyi düzeltmiştir. Bu sonuçlar doksisiklinin koroner arter bypass graft operasyonu sırasındaki iskeminin sebep olduğu oksidatif stresin önlenmesinde bir antioksidan olarak yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Doksisiklin, Matriks metalloproteinazlar, Oksidatif stress, Reaktif oksijen türleri, Koroner arter bypass graftı, Hidrojen peroksit
İnsan erişkin kadavralarından alınan temporal adale fasyası ve dura mater greftlerinin biyomekanik ve histolojik olarak incelenmesi ve sonuçların karşılaştırılması
Temporal adale fasyası temporal kasın üzerini örter. Karmaşık ve özellikli bir anatomik yapıya sahiptir. Ulaşılabilirliği, kullanıma elverişli olması ve kollajenden zengin yapısı sebebiyle bir greft materyali olarak kullanılır. Kollajen yapısı temporal adale fasyasına benzeyen bir diğer otolog greft materyali, dura materdir. Dura mater greftleri genellikle dura onarımlarında kullanılır. Temporal adale fasyası otolojik, okuloplastik, fasiyal estetik, nöro-otolojik ve nöroşirurjik cerrahilerde kullanılır. İki greft materyali de birbirinin yerini tutabilecek anatomik ve histolojik yapıda benzerliğe sahiptir. Bu çalışmada, insan erişkin kadavralarından alınan formalinli temporal adale fasya greftleri ile formalinli dura mater greftleri biyomekanik ve histolojik olarak karşılaştırılmıştır. Yaptığımız biyomekanik çekme testi sonuçlarımıza göre formalinli temporal adale fasya greftinin elastisite modülü, maksimum kuvveti ve dayanıklılığı dura materin biyomekanik sonuçlarından yüksek çıkmıştır. Bu değerlerle, %10 formaldehit çözeltisinde saklanan insan erişkin kadavralarında temporal adale fasyasının dura materden daha az elastik ve daha sert yapıda olduğu söylenebilir. Histolojik olarak kollajen lif ve elastik lif yoğunlukları ise benzer bulunmuştur. Sonuç olarak, dura mater ve temporal adale fasya greftlerinin biyomekanik ve histolojik özellikleri değerlendirildiğinde, bu greftlerin otolojik, nöro-otolojik ve nöroşirurjik cerrahilerde birbirinin yerine kullanılabileceği fikrine katkı sunulabilir. İleriye yönelik değerlendirildiğinde, bu çalışmanın birçok farklı greft materyalinin biyomekanik ve histolojik olarak karşılaştırılmasında faydalı bilgiler sunacağını düşünmekteyiz.
Ratlarda yüksek fokuslu ultrasonun yağ greftlerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi
Plastik cerrahide yumuşak dokuya benzerliği ve otolog olması sebebiyle ideal bir dolgu materyali olarak değerlendirilen yağ grefti, alanımızda en çok incelenen konulardan biri olmuştur. Yağ greftinin avantajları arasında çok miktarda donör alana sahip olması, yumuşak dokuya benzer kıvamda olması, ucuz olması, komorbiditenin az olması ve uzun süreli kalıcılığın olması sayılabilir. Dezavantajarı arasında tahmin edilemeyen greft hayatta kalım oranı ve hacminin vücut yağ oranındaki değişimlerden etkilenmesi sayılabilir. Belki de bu tahmin edilemezlik plastik cerrahlara bu konuda araştırma ihtiyacı hissettiren sebeplerin başında gelmektedir. Yağ greftinin hayatta kalımını greftin donör alandan alınma şekli, greftin hazırlanma şekli ve greftin alıcı yatağının özellikleri etkilemektedir. Bu çalışmada alıcı yatağa yağ grefti uygulaması öncesinde yüksek yoğunluklu fokuslu ultrason (HIFU, high intensity focused ultrasound) cihazı uygulanmasının yağ grefti sağ kalımına etkisini inceledik. 22 adet Wistar Albino türü erkek sıçan üzerinde gerçekleştirilen çalışmada sıçanlar iki eş gruba ayrıldı. Randomize yapılan dağıtımla 11 sıçan kontrol ve 11 sıçan deney grubu olarak belirlendi. HİFU cihazıyla atış yapılacak ve sonrasında yağ grefti uygulanacak olan frontal bölgede 2x1 cm'lik alan belirlendi. Deney grubuna belirlenen bölgeye HİFU cihazıyla 0. ve 7. günlerde atışlar yapıldı ve kontrol grubuna da plasebo uygulandı. 14. günde her iki grupta inguinal bölgeden alınan yağ greftleri küçük parçalara ayrıldıktan sonra 1 cc olacak şekilde standardize edildi. Hazırlanan greftler frontal bölgede belirlenen alana 14 gauge'luk intraket ile verildi. Kontrol ve deney grubuna yerleştirilen yağ greftlerinin belirli periyotlarda nasıl hacimsel değişim gösterdiğinin takibini yapmak ve sakrifikasyona kadar hacimsel parametre elde edebilmek amacıyla 4., 6., 8., 10. ve 12. haftalarda bilgisayarlı tomografi ile görüntülemeler yapıldı. 12. haftada çalışma sonlandırıldı. Frontal bölgeden çıkartılan yağ greftlerinin hassas terazi aracılığı ile ağırlığı ve taşma yöntemi ile hacimsel verileri ölçüldü. Yağ grefti örnekleri histomorfolojik ve immünohistokimyasal yöntem ile iki patolog tarafından kör olarak ışık mikroskobunda değerlendirildi. İmmünohistokimyasal berliteç olarak CD34 ve perilipin immün boyaları kullanıldı. Kronik inflamasyon, fibrozis, yağ nekrozu, makrokist, mikrokist, yabancı cisim reaksiyonu, yaşayan adiposit sayısı, kök hücre sayısı ve damar sayısı başlıkları altında semikantitatif olarak 0(yok), 1(hafif), 2(orta), 3(şiddetli) şeklinde skorlandı. Deney sonunda deney grubunun makroskopik hacim ve ağırlık ölçümlerinde, radyolojik hacim takiplerinde kontrol grubuna göre daha az kayıp yaşadığı tespit edildi. Histopatolojik incelemede iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Bu çalışmada yağ grefti uygulaması öncesi yapılmış olan HIFU uygulamasının yağ grefti sağ kalımına olumsuz etkisi olmadığı hatta yağ grefti yaşayabilirliğini arttırdığı gözlemlenmiştir.
The histological examination of vena saphena magna as a graft in coronary artery bypass surgery
Coronary artery bypass surgery (CABG) is one of the most frequently performed surgical procedures worldwide, owing to the increasing incidence of coronary artery disease (CAD), which remains a leading cause of death globally. The World Health Organization (WHO) data indicate that the number of deaths due to CAD is rising daily. It is therefore of utmost importance to evaluate the significance of coronary heart disease, which is a major health burden in terms of morbidity, mortality, and economic impact. Following CABG, the resulting in an increased risk of recurrent ischemic events and repeat revascularization. In the early and late postoperative period, the use of healthy grafts with intact endothelium is critical to reduce mortality and morbidity rates. In this study, the histopathological findings of Vena saphena magna grafts in patients who underwent CABG were evaluated to identify any preoperative degenerative changes in the grafts. The Vena saphena magna is the most common vein used for CABG procedures, and it is important to assess its histological condition before using it as a graft to avoid unsuitable grafts and reduce the incidence of complications. The findings of the study showed that preoperative morphological degeneration was minimal in most grafts. However, in one sample, intimal fibrosis narrowed the lumen, while another sample exhibited mild medial sclerosis. In contrast, all other samples showed minimal or negative degeneration. Therefore, the early and long-term durability of the Vena saphena magna graft depends on the extent of preoperative degeneration.
Safen ven greft hastalığında ilaç salınımlı stent ile çıplak metal stent uygulamasının uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş: Koroner arter hastalığının (KAH) tedavisinde kullanılan girişimsel yöntemler ile hastalığın tedavisinde çok büyük ilerleme katedilmiştir. Koroner arter baypas cerrahisi (CABG), stabil KAH'nın tedavisinde kısa ve orta dönemde mükemmel sonuçlara sahiptir. Ancak, CABG sonrası 10 yıllık süreçte ven greftlerinin (SVG) yalnızca %50-60 ` ı anlamlı aterosklerotik hastalıktan etkilenmemiştir. Safen ven greftlerindeki aterosklerotik proçes, koroner arterler ile karşılaştırıldığında kötü prognoz ile ilişkili bir çok karakteristiğe sahiptir. Redo cerrahi, ilk yapılan CABG ile karşılaştırıldığında daha yüksek operatif mortaliteye sahip olması nedeniyle perkütan koroner girişimle (PKG) revaskülarizasyon tedavisi redo cerrahiye çarpıcı bir alternatif olmaya başlamıştır. Çıplak metal stent (BMS) tedavisinin obstrükte SVG'lerinde kullanımı, işleme bağlı komplikasyon oranı ve uzun dönem majör istenmeyen kardiyovasküler olay (MACE) sıklığında anlamlı düşüşle sonuçlanmıştır. İlaç salınımlı stent (DES), nativ koroner arterlerdeki PKG işlemlerinde MACE'ı azaltmada BMS'e üstündür. Buna rağmen SVG hastalığının PKG ile tedavisinde, BMS ile DES'i karşılaştıran çalışmaların sonuçları farklıdır. Bu çalışmalarının çoğunun, non-randomize ve küçük sayılı olması bu farklı yöndeki sonuçlara sebebiyet verebilir.Amaç: Çalışmamızda; Safen ven greft hastalığı olan hastalara uygulanan çıplak metal veya ilaç salınımlı stent implantasyonu sonrası takipte, her iki grup stent arasındaki MACE oranlarının karşılaştırılması ile hastaya ve yönteme ait değişkenlerin ve özellikle tirofiban ve distal emboli koruma cihazı gibi yardımcı ajanların MACE'a katkısını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Ocak 2000 ile Aralık 2008 tarihleri arasında hastanemiz kardiyoloji servisinde yatan ve koroner anjiografi ve kateterizasyon laboratuarında safen ven greft hastalığına PKG işlemi uygulanmış 435 hasta değerlendirmeye alındı. Çalışma retrospektif olarak dizayn edildi. Hastalar, SVG hastalığına BMS ve DES implante edilmiş olmak üzere iki gruba ayrıldı. Dahil edilme kriterlerine göre, yaşları 36-90 arasında değişen (ortalama 63,38±9,49), SVG `ine BMS implante edilmiş 203 hasta ile SVG `ine DES implante edilmiş 82 hasta, toplam 285 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların takip süreleri 1-126 ay arasında değişmekte olup, ortalaması 45,27±31,02 aydır.Bulgular: Demografik veriler karşılaştırıldığında, her iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Olguların %53,3'ünde (n=152) MACE, %13,3'ünde (n=38) MI, %10,3'ünde (n=29) tüm sebepli ölüm, %25,6'sında (n=73) TVR/TLR, %14,7'sinde (n=42) TVF gözlenmektedir. MACE oluşumuna göre Tirofiban kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamakla birlikte (p>0,05) tirofiban kullanılan olgularda MACE oranı daha yüksek saptandı. MACE oluşumuna göre distal emboli koruma cihazı kullanımı arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). MACE gelişimi ile DES ve BMS kullanımı arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0,01), DES kullanımı MACE oluşumunu 3,03 kat azaltmaktadır (Odds Ratio:3,03; %95 CI:1,77 ? 5,18).Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, SVG hastalığının PKG ile tedavisinin her iki stent tipi kollarında, BMS ile DES'in maksimum 126 aylık ( ortalama 45,27±31,02) takip süresinde MACE oranlarının karşılaştırılmasında, DES ile tedavi edilen hastalarda, BMS ile tedavi edilenlere göre MACE oranları 3 kat azalmaktadır. Sınırlı kullanım sayısı olan tirofiban ve distal emboli koruma cihazının etkinliği konusunda, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamazken, tirofiban kullanılan olgularda MACE oranının fazla olması dikkat çekicidir.
Koroner arter bypass cerrahisi yapılan hastalarda kardiyovasküler risk faktörleri ve koroner ateroskleroz ciddiyetinin uzun dönem greft açıklık oranına etkisi
Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada mortalite ve morbiditenin en önemli sebebidir. KAH'na sebep olduğu bilinen pek çok risk faktörü mevcuttur. Primer ve sekonder korunmada bu risk faktörlerinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Koroner arter by-pass greft (KABG) operasyonu geçiren hastalarda nativ arterler ve by-pass greftlerinde aterosklerotik süreç devam eder. KABG sonrası başarı, greft açıklığı ile doğru orantılıdır. Biz çalışmamızda, kişiye ait kardiyovasküler risk (KV) faktörlerinin ve koroner anjiyografide saptanan ateroskleroz şiddetinin, KABG cerrahisi sonrası uzun dönemde greft ömrüne etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya, 1990-2010 yılları arasında yapılan koroner anjiyografi sonucunda izole KABG cerrahisi gerçekleştirilen ve izleminde çeşitli nedenlerle koroner anjiyografileri yapılan 974 hasta (738 erkek, 236 kadın, yaş ortalaması 57.9 ± 9.0) dahil edildi. Hastalara ait demografik özellikler, risk faktörleri ve biyokimyasal değerler retrospektif olarak kaydedildi. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası koroner anjiyografileri incelendi. KAH yaygınlığı, Gensini skor indeksi hesaplanarak belirlendi. KAH risk faktörlerinin, greft açıklık oranına etkisi analiz edildi.Çalışmamızda, greft oklüzyon gelişimine risk faktörlerinden aile hikayesi (p=0.005), sigara (p= <0.001) ve yaş (p=0.004)'ın etkili olduğu bulundu. Tıkalı LIMA greft ile DM (p=0.02) ve gensini skor indeksi (p=0.03); Tıkalı SVG ile yaş (p=0.002), sigara (p=0.002), gensini skor indeksi (p=0.002) ilişkili bulundu. Koroner anjiyografi sonuçlarına göre hem erken hem de geç dönemde arteriyel greftlerin, venöz greftlerden daha yüksek oranda açıklık oranına sahip olduğu görüldü.Sonuç olarak, aterosklerotik süreç multifaktöryeldir. KV risk faktörlerinin greft açıklık oranına etkisi sınırlı görünse de primer ve sekonder koruma için KAH risk faktörleriyle mücadeleye devam edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Kardiyovasküler risk faktörleri, Koroner arter bypass greft
Canlı vericili karaciğer nakillerinde donörlerde pretransplant dönemde çok dedektörlü bilgisayarlı tomografi ile hesaplanan greft volümünün cerrahi sonrası greft ağırlığı ile karşılaştırılması ve bulguların analizi
Amaç: Canlı vericili karaciğer transplantasyonu yapılan hastalarda, vericiden çıkarılan karaciğer segmentinin BT volümetrik hesaplaması ile ameliyatta tartılan greft ağırlığının karşılaştırılması ve korelasyonunun değerlendirilmesidirMateryal ve Metod: Temmuz 2004 ile Ağustos 2012 tarihleri arasında karaciğer vericisi olarak parsiyel karaciğer rezeksiyonu yapılan yaşları 18-60 arasında degişen 370 sağlıklı donör (224 erkek, 146 kadın) çalışmaya dahil edildi. Hastaların 339'una sağ lob, 1'ine sağ lob posterior segment, 26'sına sol lob ve 4'üne sol lob lateral segment operasyonu yapıldı.Onaltı dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazı ile kontrastsız ve arteriyel, portal ve hepatik venöz fazlarda yapılan incelemeler, retrospektif olarak değerlendirildi. Hepatik venöz fazda yapılan incelemelerde üç boyutlu imajlarda karaciğer volümetrik ölçümleri yapıldı. Elde edilen bulgular operasyon bulguları ile karşılaştırıldı.Bulgular: Çok dedektörlü bilgisayarlı tomografide elle çizim yöntemi ile yapılan karaciğer volüm hesaplaması sonuçları operasyon sonuçları ile yüksek korelasyon gösterdi.Sonuç: Çok dedektörlü bilgisayarlı tomografi, canlı vericili karaciğer naklinde canlı donör adaylarında karaciğerin volümetrik ölçümünde detaylı ve doğrubilgiyi elde etmede kullanılabilecek yüksek doğruluk oranına sahip bir görüntüleme yöntemidir.
Vaskülarize fibula grefti uygulanan femur başı osteonekrozlu hastaların klinik ve radyolojik orta-uzun dönem sonuçları
Amaç: Femur başı osteonekrozu (FBO) tanısı ile Vaskülarize Fibula Grefti (VFG) cerrahi tedavisi uygulanan hastalarımızın postoperatif klinik ve radyolojik takipleri sonucunda; tedavi etkinliği ve hastalığın seyri üzerindeki etkisinin, ameliyat öncesi ve sonrası yapılan fonksiyonel klinik skorlamaların değerlendirilmesi, femur başındaki nekroz büyüklüğü ile hastalık evresinin klinik ve radyolojik sonuçlarla ilişkilendirilerek incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 2012-2022 yılları arasında başvuran 35 hastaya (32 erkek, 3 kadın) FBO tanısı ile VFG cerrahisi uygulandı. Radyolojik olarak preoperatif radyografi ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile Steinberg sınıflamasına göre evreleme yapıldı ve Modifiye Kerboul (MK) açı değerleri ölçüldü. Ayrıca mm2 cinsinden nekroze alan ile femur başı alanı hesaplandı. Hastaların preoperatif ve postoperatif klinik skorlama olarak Harris Hip Score (HHS) ve ağrı skoru Visual Analogue Scale (VAS) değerleri dökümante edildi. Radyolojik olarak ilk 6 ay boyunca aylık, devamında 3 ay arayla röntgenografi ile değerlendirme yapıldı. İlk 1 yılda da 3 ayda bir çekilen Bilgisayarlı Tomografi'deki (BT) greft ile femur başı trabeküler osseöz yapının osteointegrasyon oluşum süresi ölçülerek dökümante edildi. Ayrıca hastalardaki preoperatif ve postoperatif kollapsın varlığı ve mm cinsinden miktarı, çekilen röntgenografiler aracılığı ile hesaplandı. Ortalama yaşı 36.6 (aralık 21-52) ve ortalama 4,1 yıl takip edilen hastalarımızdan 22'si (%63) Evre IV, 6'sı (%17) Evre III, 7'si (%20) Evre II olup çalışmaya çoğunlukla ileri evre ve büyük nekrozlu hasta grupları dahil edilmiştir. Bulgular: Preoperatif HHS ortanca değeri (minimum-maksimum) 29 (13-75) iken, postoperatif HHS; 91 (46-100) olarak gözlendi. Preoperatif ortalama MK açı değeri 289,3o (Grade 3) olup nekroz oranı ortalama %51,3 olarak saptanmıştır. Hastalarımızın preoperatif %37'si prekollaps evredeyken, %63'ü postkollaps evrede olup, prekollaps evredeki hastaların HHS ortanca değerleri 31'den 92'ye yükseldiği gözlendi. Ayrıca Evre IV olan 22 hastanın HHS ortanca değerleri 27'den 80,5'e yükseldiği gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,027). MK sınıflamasına göre Grade 4 olan 18 hastanın postoperatif ortalama HHS değerinin de 82 olduğu gözlendi. Sonuç: VFG cerrahisinin; prekollaps hastaların yanı sıra postkollaps hastalarda da uygulanabileceği, sonuçlarının tatmin edici olduğu ve artroplasti gereksinimini minimize ettiği savunulmaktadır. Ayrıca büyük nekrozlu hastalarda da fonksiyonel klinik sonuçların iyi olduğu ve artroplasti gereksiniminin ileri dekatlara ötelenmesini sağlayarak biyolojik kalça sağkalımını arttırdığı savunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Femur başı osteonekrozu, Vaskülarize Fibula grefti, avasküler nekroz, eklem koruyucu cerrahi, büyük lezyon, ileri evre.