Tromboz

55 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Bazı flavoidlerin antitrombotik etkilerinin değerlendirilmesi

Tromboz oluşumu pek çok kardiyovasküler hastalığın oluşumuna neden olmaktadır. Çeşitli tıbbi bitkiler kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır ve Crataegus türleri bunlardan biridir. Apigenin, viteksin, kersetin ve hiperozit pek çok tıbbi bitkinin bileşiminde yer almaktadır ve farklı analjezik, antiinflamatuvar ve kardiyoprotektif gibi farmakolojik etkiler gösterdikleri bildirilmektedir. Tromboz oluşumunun engellenmesi ve tedavisi bu hastalıkların önlenmesinde büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada seçilmiş olan flavonoidlerin antitrombotik etkilerinin karegen ile indüklenen kuyruk tromboz testi kullanılarak araştırılması amaçlanmıştır. Apigenin, viteksin, kersetin ve hiperozit 50, 100 ve 200 mg/kg dozda intraperitoneal olarak farelere uygulanmıştır. Madde enjeksiyonundan 45 dakika sonra 40 μl (1%) karegen (tip 1) farenin arka pençesine enjekte edilmiştir. Daha sonra farelerin kuyruğunda oluşan koyu renkli bölge 24., 48. ve 72. saatlerde ölçüldü. Sonuçlar tüm flavonoidlerin antitrombotik etki potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. 200 mg/kg dozda kersetin ve hiperozitin her üç günde de önemli ölçüde (P <0.001) kuyruk tromboz uzunluğunu azaltmıştır. Apigenin ve viteksin 50 ve 100 mg/kg dozlarda (P <0.001) 200 mg/kg doza (P <0.05) göre daha etkili olduğu belirlenmiştir. Apigenin ve viteksin tüm dozlarda antitrombotik etki gösterirken, kersetin ve hiperozit sadece yüksek dozlarda etki göstermiştir. Bu sonuçlara göre, çalışılan flavonoidlerin yeni antitrombotik ilaçlar olarak ya da diğer antikoagülan ajanlarla beraber tamamlayıcı ajanlar olarak kullanılabileceği ümit edilmektedir. Anahtar kelimeler: Apigenin, Viteksin, Kersetin, Hiperozit, Antitrombotik etki

AntitrombinlerApigeninFibrinoliz+5
Elif Sümbül
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Canine visceral leishmaniasis' in farklı evrelerinde konvensiyonel rutin koagülasyon profili ile D-dimer konsantrasyonunun değerlendirilmesi

Bu çalışmada Canine Visceral Leishmanisis' in farklı evrelerinde trombozise zemin hazırlayan koagülasyon eğiliminin D-dimer düzeyleri ve konvensiyonel rutin koagülasyon profilinin ölçülerek belirlenmesi amaçlandı. Araştırmanın hayvan materyalini 28' i CVL' li, 7' si sağlıklı olmak üzere beş gruba ayrılan toplam 35 köpek oluşturdu. CVL tanısı, hastalıkla uyumlu klinik bulgulardan bir ya da birkaçını gösteren köpeklerin hızlı ELISA prensibiyle çalışan test kitlerive IFAT analizleri ile konuldu. VL tanısı konulan köpekler serolojik, klinik bulgular ile hematolojik ve biyokimyasal bulgular temelinde Leishvet Grubu tarafından bildirilen şekilde evrelendirilerek 4 farklı gruba (her grupta n=7) ayrıldı. Bu bağlamda araştırma grupları; 1. Grup: Evre I (Hafif şiddetli olgular) 2. Grup: Evre II (Orta şiddetli olgular) 3. Grup: Evre III (Şiddetli olgular) 4. Grup: Evre IV (Çok şiddetli olgular) 5. Grup: Sağlıklı kontrol şeklinde belirlendi. Evrelerine göre gruplandırılan CVL' li ve sağlıklı köpeklerin alınan kan örneklerinde evrelemeye ilişkin hematolojik ve biyokimyasal parametreler, idrar örneklerinde protein/kreatinin oranları ile D-dimer konsantrasyonu ve konvensiyonel rutin koagülasyon profili (APTT, PTT, FIB) ölçüldü. Çalışmada elde edilen sayısal veriler, dağılımlarının kontrolünü takiben uygun parametrik veya non-parametrik testlerle gruplararası karşılaştırma (ANOVA) ve parametrelerin ilişkisi ile değerlendirildi. Serum albumin düzeyleri (minimum-maksimum) sırasıyla evre I-IV ile enfekte CVL' li olgularda 2-2.86 mg/dL (evre I); 1.84-3.16 mg/dL (evre II); 1.3-2.76 mg/dL (evre III); 1.3-2.1 mg/dL (evre IV) ve 2-2.5 mg/dL (sağlıklı kontrol grubu) olarak saptandı. Serum kreatinin xiv düzeyleri ele alındığında (minimum-maksimum) evre I, 0.44-1.3 mg/dL; evre II, 0.48-1.3 mg/dL; evre III, 0.6-2.3 mg/dL; evre IV, 0.6-2.6 mg/dL ve sağlıklı kontrol grubunda ise 0.4- 0.8 mg/dL olarak saptandı. Serum total protein düzeyleri sırasıyla evre I-IV ile enfekte CVL' li olgularda (minimum-maksimum) 2.8-8.3 mg/dL (evre I); 5.4-6-8 mg/dL (evre II); 3.86-6.22 mg/dL (evre III); 5.2-8.9 mg/dL (evre IV) ve 3.6-5.8 mg/dL (sağlıklı kontrol grubu) olarak saptandı. Ortama APTT değerleri arasında sağlıklı grup ile evre IV grubu arasında istatistiksel bir fark olduğu (p=0.009) saptandı. PT ve FIB değerleri açısından gruplar arası farklılık yoktu. Ddimer düzeyleri açısından yapılan değerlendirmede sağlıklı grup ile evre III ve evre IV grupları arasında istatistiksel olarak belirgin faklılık olduğu (p=0.009) saptandı.

D-dimerKan pıhtılaşmasıLeishmaniasis-visceral+1
Serkan Özkan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemisinin tromboz kaynaklı hastalıklar (pulmoner emboli, iskemik inme, miyokard enfarktüsü ve derin ven trombozu) ile ilişkisi

2019 sonlarında Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan yeni bir koronavirüs türü COVID-19 pandemisine yol açmıştır. Milyonlarca insan enfekte olmuş bununla beraber çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkmıştır. Ağır solunum yetmezlikleri dışında hayatı tehdit eden bir diğer önemli komplikasyon ise venöz tromboembolik olaylardır. Bununla ilgili çeşitli literatür çalışmaları vardır. Bu çalışma ile pandemi öncesi ve sonrası birer yıllık dönemlerde acil tıp kliniğimize başvuran hastaların derin ven trombozu, pulmoner tromboemboli, akut koroner sendrom ve iskemik inme başlıkları altında tromboembolik olaya sahip olanları incelenmiş olup her iki dönem arasındaki istatistiksel farklara bakılmıştır. Pandemi öncesi ve sonrası birer yıllık dönemde Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliğimize başvuran hastaların yaş, cinsiyet, tromboemboli tanısı, laboratuvar ve radyolojik verileri, konsültasyon notları retrospektif olarak incelenmiştir. Veriler toplanarak SPSS 22.0 ve MedCalc programı ile istatistiksel analizleri yapılmıştır. Çalışma dahil edilme kriterlerini karşılayan pandemi öncesi 853, pandemi sonrası 880 olmak üzere toplam 1733 hasta ile gerçekleştirilmiştir. COVID sonrası dönemde tromboembolik olayların arttığı ve her bir tromboembolik başlık altında toplanan hastaların başvurusunun istatistiksel olarak arttığı saptanmıştır. Bu çalışma COVID pandemisiyle beraber tromboembolik olaylarda artış olduğunu göstermektedir. Elde edilen bulgular klinisyenlerin bu konuda daha dikkatli olmalarını sağlayıp, tedavi protokollerini düzenlemelerine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: COVID-19; Venöz tromboembolizm; Acil Servis

COVID 19Emboli ve trombozMiyokard enfarktüsü+4
Tuğçe Açık
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde biyoemilebilir vasküler iskele ile revaskülarize edilen hastaların geç dönem klinik ve anjiografik takibi

KAH perkutan tedavisinde altın standart olan ilaç salınımlı stentlerin uzun dönem takiplerinde geç ve çok geç stent trombozu ve stent içi darlık gibi dezavantajlarının olması biyoemilebilir vasküler iskeleleri bu noktada cezbedici yeni tedavi opsiyonu haline getirmişir. Kliniğimizde biyoemilebilir vasküler iskele ile revaskülarize edilen 135 hastanın verileri restorspektif değerlendirirldiğinde ortalama 20 aylık takip süresinde MACE(%11.1),ST(%0.8) oranları gerçek dünya verilerine dayanan güncel çalışmalardakı oranlara benzer bulunmuştur. Sonuç olarak günlük klinik pratikte karşılaşılan farklı özelliklere sahip hastalar BVS kullanılarak başarılı ve güvenli bir şekilde revaskülarize edilebilirler.

Koroner dolaşımKoroner hastalıkKoroner restenoz+3
Perviz Caferov
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntravenöz trombolitik verilen akut iskemik inme hastalerında trombus lokalizasyonu ile erken klinik iyileşmenin ilişkisi

Amaç: İskemik inmede intravenöz trombolitik tedavi inmenin ilk 4.5 saatinde uygulanan etkinliği kanıtlanmış bir tedavi seçeneğidir. Biz bu çalışmada, vaskuler okluzyon yerine göre intravenöz trombolitik tedavinin etkinliğini incelemeyi amaçladık. Metod: Hastanemize 01.10.2013-01.10.2015 akut iskemik inme ile başvuran ve iv trombolitik tedavi alan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastaların sosyodemografik, klinik özellikleri, iskemik inmeden sonra tedaviye kadar geçen süreleri, geliş NIHHS, tedavi sonrası 1. ve 24. saat NIHSS skorları ve tedavi sonrası klinik takiplerine göre 3. ay modifiye Rankin skorları hesaplandı. Sosyodemografik özellikler, NIHSS ve ASPECTS skorları, modifiye Rankin skorları MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Akut iskemik inme tanısıyla intravenöz trombolitik tedavi alan ve vaskuler görüntülemesi olan 74 hasta vardı. Hastalar okluzyonu olmayanlar, MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. 74 hastanın 37'sinde semptomatik darlık yok, 9'unda ICA T okluzyonu, 17'sinde MCA M1 okluzyonu, 10'unda MCA M2 veya M3 okluzyonu vardı. Baziler arter okluzyonu olan ise 1 hasta bulunmaktaydı. MCA M1 okluzyonu olan 17 hastanın 13'ünde bu okluzyon M1 distal, 4 hastada M1 proksimaldeydi. Hastalar MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. Bu iki gruptan okluzyonu olmayanlar ve distal okluzyonu olanlarda hem 24. saat klinik düzelme hem de 3. ay fonksiyonel sonlanımı proksimal okluzyonu olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Lojistik regresyon analizinde de damar okluzyon yeri klinik ve fonksiyonel sonlanımı etkileyen bağımsız bir faktör olarak öne çıktı. Sonuç: Akut iskemik inme tedavisinde intravenöz trombolitik tedavi etkin ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir. Ancak proksimal okluzyonu olan hastalarda intravenöz trombolitik tedavi sonrası klinik düzelme ve fonksiyonel sonlanım okluzyonu olmayan ve distal okluzyonu olanlara göre daha düşüktür.

Serebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşımTrombolitik terapi+1
Elvın Nıftalıyev
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paroksismal noktürnal hemoglobinüri tanısında yüksek riskli hastalarda fluorescent aerolysin yönteminin geleneksel tanı yöntemleri ile kıyaslanması

Giriş ve Amaç: Klasik olarak kronik intravasküler hemoliz bulguları, kemik iliği yetersizliği ve trombozla kendini gösteren paroksismal noktürnal hemoglobinüri, hematopoetik kök hücrenin klonal bir hastalığıdır. Glikozilfosfatidilinozitol çapası yardımıyla hücre zarına bağlanan bazı proteinlerin mutant hematopoetik kök hücrelerin ürünü olan olgun hücrelerde eksikliği söz konusudur. Fluorescent aerolysin testi çok güçlü bir sensitiviteye sahiptir. %0.01 oranındaki paroksismal noktürnal hemoglobinüri klonlarını saptayabilir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 24 erkek (%60), 16 kadın (%40) toplam 40 hasta alınmıştır. Hastaların ilk tanı bilgilerine göre 4 hastada (%10) Paroksismal noktürnal hemoglobinüri, 11 hastada (%28) Aplastik anemi, 5 hastada (%12) Hemolitik anemi, 12 hastada (%30) Miyelodisplastik sendrom ve 8 hastada (%20) Pansitopeni görülmüştür.Bulgular: Fluorescent aerolysin testi pozitif bulunan hastaların 4'ü (%100) ilk tanıda da paroksismal noktürnal hemoglobinüri iken, 6 hastanın (%55) ilk tanıda Aplastik anemi, 1 hastanın (%20) Hemolitik anemi ve 1 hastanın (%12) ise Pansitopeni olduğu görülmüştür. Fluorescent aerolysin pozitif bulunan 12 hastanın 12'sinde deCD 55 ve CD 59 eksikliği görülürken, 12 hastanın 11'inde Asit Ham testi pozitif olarak elde edilmiştir. CD 55 ve CD 59, paroksismal noktürnal hemoglobinüri tanısında altın standart olarak kabul edildiğine göre Fluorescent aerolysin testi için duyarlılık ve seçicilik değerleri her iki ölçüt için de %100 olarak elde edilmiştirSonuç: Fluorescent aerolysin testi, Paroksismal noktürnal hemoglobinüri tanısında spesifik tanı yöntemleri arasında klinisyenin en güvenilir kaynaklarından biridir.Anahtar sözcükler: Fluorescent aerolysin, Paroksismal noktürnal hemoglobinüri, Akım sitometri, Anemi, CD55 ve CD59

Akım sitometrisiAnemiFlüoresan tekniği+6
Ayşe Nur Gür
Çukurova University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Hekim ve hemşirelerin derin ven trombozunu önleyen mekanik profilaktik yöntem kullanımları ve belirleyen faktörler

Bu çalışma hekim ve hemşirelerin derin ven trombozunu önleyen mekanik profilaktik yöntem kullanımları ve belirleyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Çalışma, 7 Aralık 2020-1 Şubat 2021 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri'nin Cerrahi/Dahili Klinikler/Yoğun Bakım Ünitelerinde çalışan 303 hemşire ve 264 hekim ile yürütülmüştür. Verilerin toplanmasında araştırmacılar tarafından literatürden yararlanılarak geliştirilen "Hemşire/Hekim Veri Toplama Formları" kullanılmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde dağılımları, Mann Whitney-U ve Kruskal Wallis-H testi kullanılmıştır. Çalışmamızda kliniklerde en fazla kullanılan mekanik profilaktik yöntemin antiembolik çorap olduğu (hekim %78,7, hemşire %79,7), diğer yöntemlerin kullanım oranının oldukça düşük olduğu, mekanik profilaktik yönteme hekimin karar verdiği ve mekanik profilaktik yöntem kullanımına ilişkin herhangi bir kılavuz/protokol bulunmadığı belirlenmiştir. Hemşirelerin büyük çoğunluğunun (%70,6) mekanik profilaktik yöntemlere yönelik eğitim almadığı, uygulamada hasta uyumsuzluğu (%38,9), doğru uygulama (%27,9) ve takip (%20,0) yapamama ve hastane prosedürü (%13,2) ile ilgili güçlük yaşadıkları ve yaşadıkları güçlüklerin iş yoğunluğu (%32,2), personel (%25,9) ve eğitim (%23,6) eksikliğinden kaynaklandığı saptanmıştır. Hekimler hastalara kullanılacak mekanik profilaktik yöntemlere klinikte kullanılan rutin uygulamaya (%20,2) ve kullanım kolaylığına göre (%19,0) karar verdiklerini, hemşirelerin ise hastanın risk değerlendirmesi (%28,8), klinikte kullanılan rutin uygulamaya (%21,1) ve hastanın tedavisini üstlenen hekime göre (%20,7) karar verildiğini ifade etmişlerdir. Hemşirelerin mekanik profilaktik yöntem kullanımına ilişkin bilgi puan ortalamalarının orta düzeyin alt sınırında olduğu (45,80±20,88) belirlenmiştir. Mekanik profilaktik yöntem kullanımını belirleyen faktörlerin; klinikteki rutin uygulamalar, uygulama kolaylığı, hastaya uygunluğu, risk değerlendirmesi, kliniklerde halihazırda bulunan malzeme, hekimin tercihi ve cerrahi prosedür olduğu belirlenmiştir. Hekim ve hemşirelerin mekanik profilaktik yöntem kullanımına ilişkin bilgi ve farkındalık düzeylerini artırmaya yönelik uygulamaların yapılması, kliniklerde kılavuz/protokollerin kullanılması önerilmektedir.

DoktorlarDoktorlarEmboli ve tromboz+6
Süleyman Altun
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Derin ven trombozu tanısında acil hekimi tarafından yapılan renkli doppler ultrasonografi ve infrared kamera ölçümlerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı; derin ven trombozu (DVT) düşünülen hastaların değerlendirilmesinde, Wells skoru, d-dimer testi, infrared kamera (IR) ölçümü, acil ve radyoloji hekiminin yaptığı renkli Doppler ultrasonografinin (RDUSG) etkinliğinin analiz edilmesidir. Gereç Ve Yöntem: Bu çalışma DVT'den şüphelenilen 71 hasta ve 60 kişilik kontrol grubu ile prospektif olarak yapıldı. DVT semptomları ile başvuran hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalık, ilaç kullanımı, ateş, arteryel tansiyon, nabız, periferik oksijen saturasyonu, Wells skorları kaydedildi. Hastaların IR ve RDUSG görüntülemeleri, eğitim almış 4 acil tıp asistanı tarafından yapıldı. Ayrıca hastalara radyoloji asistanlarınca RDUSG tekrar yapıldı. İstatiksel analiz için SPSS 18.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 71 hastanın 15'inde (%21.1) akut DVT, 7'sinde (%9.9) subakut DVT, 4'ünde (%5.6) kronik DVT tespit edilirken, 13'ünde (%18.3) sellülit tespit edildi. Kontrol grubunda bireylerin her iki bacak için ortalama sıcaklık farkı 0.17 °C olarak ölçülüp istatistiksel olarak anlamsız bulunurken (p=0.289), çalışma grubunun genelinde bu fark 0.72 °C olarak tespit edildi ve bu istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0.04). Çalışmada kullanılan tanısal yöntemlerin sensitivite ve spesifite sırasıyla; IR kamera için %88.5- %35.6, acil RDUSG için %100-%95.5, d-dimer için %96.2-%24.4, Wells skoru için%96.2-%6.7 olarak bulundu. IR kamera ile 15 akut DVT'nin tamamında oluşturulan yapay zeka programı ile anlamlı fark tespit edilirken, 7 subakut DVT'nin 1 tanesinde, 4 kronik DVT'nin 2'sinde anlamlı ısı farkı bulunamadı. DVT şüphesi olan tüm hastalara sadece acil yatakbaşı RDUSG yapılsaydı, 2 hastaya gereksiz antikoagülan tedavi başlanacaktı. Hastalara IR kamera, d-dimer ve acil yatakbaşı RDUSG ile oluşturulan algoritma uygulandığında, 1 hastada DVT tanısı atlanırken, 2 hastaya gereksiz tedavi başlanmış olacaktı. Sonuç: Alt ekstremite DVT tanısında acil hekimi tarafından yapılan USG ile hastaların tanısı daha kısa sürede, yüksek doğruluk oranı ile konularak, tedavideki gecikme, maliyet artışı ve hastaların acil serviste uzun süre beklemesi gibi faktörlerde iyileşme sağlanabilir. IR kamera özellikle DVT'nin akut döneminde bir öntest olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Derin Ven Trombozu, Venöz tromboemboli, Renkli Doppler Ultrasonografi, İnfrared görüntüleme, Yapay Zeka, Acil Servis

Acil servis-hastaneAcil tıp servisleriDoktorlar+6
Şener Cindoruk
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Jak 2 pozitif ve JAK 2 negatif myeloproliferatif hastaların kalretikülin mutasyon sonuçlarının klinik parametlerle ilişkisi

Amaç: Kronik miyeloproliferatif neoplaziler , kemik iliğindeki multipotansiyel kök ve öncül hücrelerde ortaya çıkan ve kontrolsüz hücre yapımı sonucu periferik kanda olgun hücrelerin artışı ile karakterize hastalıklardır. (1). Biz bu çalışmamızda JAK2 pozitif ve JAK2 negatif myeloproliferatif hastaların kalretikülin sonuçlarının klinik parametlerle ilişkisini araştırdık Gereç ve Yöntem: Biz yaptığımız bu çalışmamızda Ocak 2014-Aralık 2016 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesine başvurmuş olan, 194 hastayı dahil ettik. Bu hastalardan 79 tanesi JAK2 pozitif 116 tanesi JAK2 negatif hastalardan oluşmaktaydı. Sayısal verilerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk testi ile test edilmiştir. Normal dağılan değişkenlerin iki grupta karşılaştırılmasında Student T testi, normal dağılmayan değişkenlerin 2 grupta karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Normal dağılmayan değişkenlerin 4 grupta karşılaştırılmasında Kruskall Wallis testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenler arasındaki ilişki Ki kare testi ile test edilmiştir. Normal dağılmayan sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman Rank korelasyon katsayısı ile test edilmiştir. Analizlerde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 194 hasta olup 2 tanesinde CALR mutasyonu saptadık. JAK2 mutasyonu ile tromboz arasında anlamlı bir ilişki gözlenmiştir (p=0,041). JAK2 mutasyonu ile CALR mutasyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0,790). Tanı anında veya öncesinde trombozu mevcut olan hastalar için tanı anında bakılan laboratuvar değerleri ilişkisiz bulunmuştur (p>0,05). Dalak boyutu ile LDH arasında bir ilişki gözlenmemiştir (r=-0,088, p=0,765). LDH ile hepatomegali arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p=1). LDH ile kaşıntı arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p=0,541). LDH ile fibrozis arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p=0,390). CALR mutasyonu ve tromboz arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (0,744) .CALR ve hepatomegali arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (0,286). CALR ve kaşıntı arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (0,406). Sonuç: KMPH' lerde JAK2 pozitifliği klinik özellikler ve komplikasyon gelişiminde önemli bir role sahiptir. Yaptığımız çalışmamızda bulduğumuz oranlar literatürle uyumluluk göstermektedir. Literatürdeki çalışmalarda JAK2 mutasyonu exon 12 bölgesinde çalışılmış olup bizim çalışmamızda JAK2 mutasyonu exon 14 bölgesinde çalışıldığı için literatürle uyumluluk göstermemektedir. Çalışmamızda CALR geninde JAK2 ekzon 14 çalışılan pozitif hastalarda E381A(c.1142A/C) mutasyonu ve JAK2 ekzon 14 çalışılan negatif hastalarda c.1099_1050delL367 delesyonu bulunmuştur.

HepatomegaliJAK 2Miyeloproliferatif hastalıklar+4
Nihan Gültekin
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis stent implantasyonu yapılan hastalarda antiagregan tedavi süresinin restenoz ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, karotis stent implantasyonu yapılan hastalarda ikili antiagregan tedavi süresinin prosedür sonrası dönemde 3 ay kullanımıyla, 6 ay kullanımının restenoz (stent içi trombozlar dahil) üzerine erken dönem sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışma, 2010 ve 2016 yılları arasında karotis stent implantasyonu yapılan, yaşları 51 ile 88 (ortalama 67) arasında değişen 77 (%32,5)'si kadın, 160 (%67,5)'i erkek olan toplam 237 hastanın retrospektif analiziyle yapıldı. Çalışmadaki hastalar, ikili antiagregan tedaviyi prosedür sonrası 3 ay veya 6 ay kullananlar ile verilen antiagregan tedavinin yetersiz olduğu kabul edilen (antiagregan direnci, uygun olmayan medikasyon, önerilen ilacı kullanmama) hastalar olmak üzere 3 ayrı gruba ayrıldı. Antiagregan medikasyon yetersizliği olanlar ayrıca değerlendirildikten sonra, ikili antiagregan tedaviyi 3 ay kullanan hastalarla, 6 ay kullanan hastaların takiplerinde restenoz (>%50 stenozlar anlamlı darlık kabul edildi) düzeylerinin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların 5 (%2,1)'inde antiagregan medikasyonu yetersiz olarak tespit değerlendirildi. İkili antiagregan tedavi 3 aya uzatılan 166 (%70), 6 aya uzatılan 66 (%27,8) hasta mevcuttu. Antiagregan tedavi medikasyonu yetersiz olarak değerlendirilen hastaların tamamında restenoz gözlendi (%100). İkili antiagregan tedavi 3 aya uzatılan hastaların 12 (%7,2) sinde, 6 aya uzatılanlarda 5 (%7,5) inde, medikasyon yetersizliği olanlarda 5 (%100) olmak üzere toplam 22 (%9,2) hastada restenoz saptandı. İstatistiksel analiz yapılırken antiagregan medikasyon yetersizliği olan 5 (%2,1) hasta dışlanarak yapıldı. İkili antiagregan tedaviyi 3 ay veya 6 ay alan iki hasta grubu ile restenoz arasında anlamlı farklılık olmadığı istatiksel olarak gösterildi (p>0,999). Ayrıca her iki grup arasında yeni gelişen nörolojik bulgular açısından ve kanama insidansı açısından farklılık olmadığı gözlendi. Sonuç: İkili antiagregan tedavi süresinin 3 ay kullanılmasıyla, 6 ay kullanılması arasında restenoz üzerine fark saptanmamıştır. İkili antiagregan süresini uzatmanın yeni gelişen iskemik komplikasyonlar veya kanama komplikasyonları üzerine farkı izlenmemiştir. Antiagregan medikasyonda asıl önemli olan, hasta uyumu ve antiagregan direnci gibi gözükmektedir. Bu verilerin daha geniş ve kapsamlı veri analizleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Karotis stent implantasyonu, İkili antiagregan tedavi, Karotis stent restenozu, Antiagregan direnci.

Karotis arterleriKarotis stenozuProtezler ve implantlar+4
İsmail Karluka
Çukurova University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Derin ven trombozu olan hastalarda paraoksonaz 1 aktivitesi ve qr192 polimorfizminin değerlendirilmesi

daha QQ, QR ve RR polimorfizmlerine göre istatistiksel olarak benzerlik göstermekteydi. Hasta grubunda polimorfizm dağılımları cinsiyete göre farklılık göstermekteydi. Sonuç: DVT hastalarında sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında PON1 ve ARES aktivitelerinde anlamlı bir fark bulunmamıştır. PON1 QR 192 polimorfizminin DVT 'li hastalar ile DVT'li olmayan sağlıklı kontrol grubu arasında genotip dağılım ve allel sıklığı bakımından önemli bir fark saptanmadı. PON1 genotip ve allel dağılımının kontrol ve DVT gruplarında farklı olmaması PON1 Q/R192 genotiplerinin DVT'ye yatkınlık için bağımsız bir risk faktör olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak DVT ile PON1 aktivitesi ve QR192 gen polimorfizmi arasında anlamlı ilişki bulunamasa da mevcut literatür bilgilerimize göre çalışmamız DVT ile PON1 aktivitesi, ARES aktivitesi ve paraoksonaz QR 192 gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştıran ilk çalışma olması bakımından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Derin Ven Trombozu, Gen Polimorfizmi(Q/R 192 ), Paraoksonaz Aktivitesi

ParaoksonazPolimorfizm-genetikTromboz+1
Haşim Akbalık
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Portal ven trombozu etiyolojisi ve prognoza etki eden faktörler

Amaç : Portal ven trombozunun erken tanısı ve tedavisi hastalığın seyrinde büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda portal ven trombozunun etiyolojisinde en sık nedenleri ortaya koymakla birlikte daha az rastlanan etiyolojik faktörlere ışık tutmak, tanıya erken ulaşılması ve erken tedavi verilmesinin önemini göstermek, prognostik faktörleri tarayarak hangi bulguların daha yol gösterici olduğunu bulmayı ve hastalığın seyrinin aydınlatılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2011-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesine başvurmuş Portal Ven Trombozu tanılı 95 hastanın tıbbi kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar bulguları, sağkalım süreleri, portal ven trombozunun seyri, etiyolojisi, klinik prezantasyonu, komplikasyonları, tanısı ve tedavisi incelendi. Bulgular: Malign veya siroz olan grupta en sık etiyolojik faktörler hepatosellüler karsinom (%49,2) ve Siroz (%33,8), malign veya siroz olmayan grupta ise Metilentetrahidrofolat Redüktaz C677T mutasyonu (%20,1) ve myeloproliferatif hastalıklar (%16,7) idi. Karın ağrısı ve splenomegali her iki grupta en yaygın klinik prezentasyon şekli iken, onları malign veya siroz grubunda asit diğer grupta ise kanama takip ediyordu. En sık komplikasyon her iki grupta da özofagus varisleri ve splenomegali idi. Albümin düşüklüğü toplam hastada bakıldığında %69.5'la en yaygın laboratuvar bulgusu olarak karşımıza çıktı. Renkli doppler ultrason toplam 48 hastaya yapılmıştı, en yaygın kullanılan tarama ve tanı aracı idi, onu %40'la dinamik manyetik rezonans görüntüleme takip ediyordu. 37 hasta çeşitli tedaviler almıştı. Antikoagülan tedavi alan akut hastalarda (%52,9) daha sık rekanalizasyon sağlandığı gözlendi. 14 hasta takipleri sırasında kaybedildi, bunlardan 13'ü erkekti (P=0,040), 12'si malign veya siroz grubunda idi (P=0,044). Sonuç: Sonuç olarak orta-ileri yaşlı hastalarda karın ağrısı, asit ve splenomegalinin ayırıcı tanısında portal ven trombozu akla gelmeli ve önce alta yatan lokal, daha sonra gerekirse sistemik faktörler araştırılmalıdır. Tanı alan her hasta varis yönünden taranmalı, primer profilaksi olarak beta bloker tedavi yaygınlaştırılmalıdır. Antikoagülasyon tedavisine, kontrendike durum yoksa, zaman kaybetmeden başlanmalıdır. Anahtar sözcükler: Portal ven trombozu, malignite, antikoagülasyon, trombofilik faktörler, ensefalopati

AntikoagülanlarEnsefalopatiEtyoloji+4
Elchın Ismayılov
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk döneminde portal hipertansiyon tanısı alan hastaların uzun dönem izlemlerinde etiyoloji, klinik, laboratuar ve prognoz açısından değerlendirilmesi

Amaç: Portal hipertansiyon; portal basıncın 10 mmHg üzerine çıkması veya portal ven ve hepatik ven basınç gradientinin 5 mmHg üzerine çıkmasıdır. Portal hipertansiyon morbidite ve mortalite oranı yüksek komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu çalışmada çocuklarda PH'nin etiyolojisi, klinik bulguları, laboratuvar ve endoskopik bulguları, tedavi yaklaşımları ile prognozlarının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2012-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda takipli, portal hipertansiyon tanısı alan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelenmiştir. Çalışmaya 43 hasta alınmış, hastaların demografik verileri, başvuru yakınmaları, fizik muayene bulguları, laboratuvar bulguları, radyolojik ve endoskopik bulguları, tedavi ve prognozlarına ait veriler kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların % 72,1'i erkek, % 27,9'u kız idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşları ortanca 108 ay (5 ay ile 210 ay) iken tanı yaşları ortanca 60 ay (5 ay ile 204 ay) idi. Portal hipertansiyon olgularının % 76'sı sirotik olmayan, % 23,3'ü sirotik, anatomik olarak ise % 55'i prehepatik, % 41,8'i intrahepatik idi. İntrahepatik Portal hipertansiyon olgularının % 13,9'u presinüzoidal, % 27,9'u sinüzoidal idi. Sirotik nedenler; kriptojenik karaciğer sirozu, caroli hastalığı, Budd Chiari sendromu, konjenital hepatik fibrosis iken, sirotik olmayan gurubun yarısından fazlasını PVT oluşturmaktaydı. Hastaların başvuru yakınması en sık karın şişliği idi. En sık fizik muayene bulgusu olarak splenomegali saptandı. Sirotik hastalarda GGT, BUN, IgG, IgA daha yüksek saptandı (p<0,05). Sirotik olmayan grupta portal kavernöz transformasyon ve PVT daha sık saptandı (p<0,05). Endoskopik bulgular değerlendirildiğinde özofagus varisleri ve portal hipertansif gastropati oranı sirotik ve sirotik olmayan grupta benzerdi. Portal hipertansif duodenopati sirotik hastalarda daha yüksek saptandı (p<0,05). Hepatorenal sendrom, hepatopulmoner sendrom, hepatik ensefalopati gibi mortalite ve morbidite oranı yüksek komplikasyonlar sirotik hastalarda % 10 oranında görülür iken sirotik olmayan hastalarda gözlenmedi. Sonuç: Portal hipertansiyon, mortalite ve morbiditenin önemli bir nedenidir. Karaciğer hastalığı bulgularını gösteren ve splenomegali saptanan her çocuk portal hipertansiyon açısından araştırılmalıdır. Bu çalışmada PH'li hastaların klinik, laboratuvar, tedavi ve komplikasyonları incelenmiş, sirotik hastalarda sirotik olmayan gruba göre GGT, BUN, IgG, IgA, bilirubin değerleri, fundik varis ve portal hipertansif duodenopati görülme sıklığı sirotik olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

EtyolojiHipertansiyonKaraciğer sirozu+5
Dilek Bayrı
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk yoğun bakım ünitesinde venöz ve/veya arteriyel trombüs gelişen hastaların değerlendirilmesi

ÇALIŞMAMIZDA ÇOCUK YOĞUN BAKIM YATIŞINDA TROMBOZ SAPTANAN HASTALARA AİT VERİLERİN ANALİZ EDİLMESİ VE TROMBOZ AÇISINDAN RİSK FAKTÖRLERİNİN BELİRLENMESİ AMAÇLANDI.

Risk faktörleriTrombozVenöz tromboz+2
Aylin Aktı
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anca ilişkili vaskülitlerde tromboz sıklığının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Antinötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ilişkili vaskülitler (AİV) yaygın sistemik tutulumla gidebilen, hayat süresini kısaltan, çoğunlukla renal fonksiyonlarda bozulmaya sebep olabilen küçük damarların inflamasyonu ile karakterize hastalıklar grubudur. AİV hastalarında artmış inflamasyon, endotelyal hasar gibi nedenlerle tromboza eğilim vardır. Hastanemizde AİV olgularımız retrospektif olarak incelenerek, tromboemboli insidansını ve tromboemboliye yol açan risk faktörlerini incelemeyi amaçlıyoruz. Yöntem: 2010-2022 yılları arasında ÇÜTF Romatoloji ABD'na başvuran; yapılan FM, görüntüleme ve laboratuvar sonuçlarıyla ANCA ilişkili vaskülit tanısı alan hastalarda gerek tanı gerek izlem esnasında gelişmiş trombozun ne sıklıkla olduğu, klinik ve laboratuvar ile korelasyonu retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların tanıları, yaşları, cinsiyetleri, sigara öyküleri, vücut kitle indeksleri, ek hastalığın varlığı, aile öyküsü, kan değerleri hastanemiz bilgisayar otomasyon siteminden taranarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya ANCA ilişkili vaskülit tanısı alan 65 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen 65 olgunun 36 (%55,4)'u kadın, 29 (% 44,6)'sı erkek idi. Hastaların yaş ortalamaları 51,4±14,1 yıl olduğu gözlendi. Komorbid hastalık olguların 34 (% 52,3)'ünde mevcuttu. En sık komorbidite sırasıyla; 16 hastada HT, 15 hastada ise DM şeklinde idi. AİV tanısı alan 65 olgumuzun 59 (%90,77)'unun "Granülamatöz Polianjitis" tanısı, 4 (%6,15)'ünün "Eozinofilik Polianjitis" tanısı, 2 (%3)'inin ise "Mikroskopik Polianjitis" tanısı mevcuttu. 10 (%15,4) hastada arteriyel ve venöz tromboz geliştiği tespit edildi. Bu hastaların 2 (%20)'sinde arteriyel, 8 (%80)'inde ise venöz tromboz geliştiği gözlendi. Tromboz gelişimi olan 10 olgu incelendiğinde, tüm tromboz gelişen olguların Granülamatöz Polianjitis tanısı olduğu gözlemlendi. Sigara içimi ile tromboz gelişimi arasında anlamlı ilişkinin olduğu tespit edildi (p<0,001). Total protein/albümin oranları iki grup arasında karşılaştırıldı. Tromboz gelişen grupta istatiksel anlamlı olarak bu oran daha yüksekti (p=0,027). Cut-off değeri belirlemek amaçlı yaptığımız tanısal performans testleri sonucu; total protein/albümin oranının 2,18'den büyük olmasının, duyarlılık %70, özgüllük %83,64 olarak tromboz riskini arttırdığını belirledik. Tartışma ve Sonuç: AİV hastalarında artmış tromboemboli riski vardır. Bunun başlıca nedenleri artmış inflamasyon ve endotelyal hasar olmakla beraber verilen siklofosfamid ve kortikosteroid tedavileri de tromboza neden olabilmektedir. Özellikle sigara gibi tromboza eğilimi arttırabilecek faktörler varlığında daha dikkatli olunması, bu hastalara sigara bıraktırılması için gerekli yönlendirilmelerin yapılması gerektiği kanaatindeyiz. AİV hastalarına profilaktik olarak antikoagülan verilmesi ise tartışmalıdır. Hangi hastalara antikoagülan verileceği, hangi antikoagülanın seçileceği ve süresinin belirlenmesi açısından randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: ANCA-ilişkili vaskülit, tromboemboli, sigara

ANCAEmboli ve trombozSigara içme+3
Berk Gül
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Derin ven trombozu tanı algoritması

Amaç: Derin ven trombozu (DVT) ön tanısıyla acil serviste bakılan yetişkin hastalarda acilde yapılan üç nokta USG ile termal kamera ve serum homosistein seviyesinin acil tanısındaki etkinliği ve DVT'deki tanı etkinliğini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda acil servise DVT ön tanısı ile başvuran alınan 65 hasta ileriye dönük olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan DVT'li hastalar Pulmoner Emboli (PE) gelişen (Grup 1) ve PE gelişmeyen (Grup II) şeklinde sınıflandırıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri değerlendirildi. Wells skorlarına göre görüntüleme özellikleri, termal kamera, üç nokta Ultrasonografi (USG) sonuçları ve kan tetkikleri sonuçlarına göre acil DVT algoritması oluşturuldu. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 58,2±17,5 yıl olan hastaların %66,2'si erkek hastalardı. PE eşlik eden olgularda nefes darlığı sıklığı yüksek iken, PE eşlik etmeyen olgularda bacakta ağrı sıklığı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). PE'li grupta sigara içen hasta sayısı yüksek saptandı (p<0,05). Çalışmamızda hastaların yapılan USG'sinde en sık popliteal ven (%55,4) ve femoral vende (%46,2) trombüs saptanmış olup, safen vende trombüs olan hastalarda PE sıklığı anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Çalışmamızda hastaların %81,5'inin homosistein düzeyi yüksek saptandı. PE gelişen ve gelişmeyen hastalarda düzeyleri arasında farklılık yoktu (p>0,05). Çalışmamızda hastaların %95,4'ünde termal kamerada pozitif görüntü elde edildi. DVT+PE'li grupta termal kamera tanısallık oranı daha yüksek olsa da, bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p>0,05). PE'li olgularda RBC sayısının anlamlı düşük, RDW düzeyininde ise anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Acilde DVT tanı algoritmasında üç nokta USG, termal kamera ve homosistein düzeyi DVT tanısında etkindi. Ayrıca CRP, D vitamini, laktat düzeyleri tanıda yardımcı diğer yöntemlerdir. Bu yöntemlerin özgüllüklerinin gösterildiği ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Derin ven trombozu, homosistein, pulmoner emboli, termal kamera, üç nokta ultrasonografi

AlgoritmalarEmboli ve trombozHomosistein+5
Onur Güngör
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tromboz, hemolitik anemi ve aplazi ile seyredebilen paroksismal nokturnal hemoglobinüri (PNH) hastalığının sıklığını değişik klinik bulgularla gelen ve PNH düşündüren gruplarda taranması

Amaç: Paroksismal Nokturnal Hemoglobinüri (PNH), nadir görülen bir hastalıktır. Değişken ve karmaşık kliniği ile tanıda gecikmeler yaşanmaktadır. Morbidite ve mortalitesi yüksek olup erken tanınması halinde önlenebilmektedir. Bu nedenle hastalığın hangi risk gruplarında daha sık olduğunu belirleyerek geleceğe projeksiyon tutmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Literatür eşliğinde PNH açısından en riskli gruplar belirlendi. Manisa ili içerisinde bu riskli gruplara dahil olduğu belirlenen 70 kadın ve 46 erkek olmak üzere toplam 116 hastadan PNH klonu araştırıldı.Bu amaçla PNH taramasını bugün altın standart olarak kabul edilen FLAER yöntemi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 116 hastanın 12'sinde PNH klonu saptanmıştır. Kemik iliği aplazisi ile gelen LDH yüksekliğinin eşlik ettiği hastalarda klon daha sık olarak bulunmuştur. İntravasküler hemoliz olan hastalarda PNH klonu saptanmıştır. Portal, splenik ve mezenter ven trombozu olan hastalarda PNH klonusaptanmamıştır. PNH klonu saptanan dört hastaya Eculizumab başlanmıştır. Yedi hastaya 6 ay ara ile klon takibi yapılmaktadır. Sonuç: PNH; başlangıcı ve seyri değişkenlik gösteren, progresif, morbiditesi ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Bu nedenle kemik iliği aplazisi/hipoplazisi saptanan hastalar ile LDH yüksekliği veya intravasküler hemoliz tablolarının eşlik ettiği açıklanamayan sitopeni, MDS-refrakter anemi, alışılmadık bölgelerde olan trombozların görüldüğü hastalar mutlaka PNH açısından taranmalıdır. Bizim çalışmamızda trombozu olan hastalarda PNH klonu, kriterlerimizin veya hasta sayımızın yetersizliğinden daha az bulunmuş olabilir. Hastalığın sıklığının tespiti ve riskli grupların ortaya konması açısından daha çok hasta içeren geniş ölçekli ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Paroksismal nokturnal hemoglobinüri, anemi, tromboz

AnemiAnemi-hemolitikHematopoetik kök hücreler+5
Sena Ece Davarcı
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü hastalarında koroner trombüs yükünün atrıa skoru ile ilişkisi

Amaç: ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü (STEMİ) tedavisinde standart tedavi primer perkütan koroner girişimdir (PPKG). PPKG ile miyokardiyal ve epikardiyal perfüzyon genellikle sağlanmakla birlikte infarktla ilişkili arterin (İİA) trombüs yükü, işlem başarısını ve klinik sonuçları olumsuz etkilemektedir. İntrakoroner trombüs derecelendirmesi için TIMI (Thrombolysis in myocardial infarction) Trombüs Grade skorlaması, yaygın kullanılan yöntemlerden biridir. ATRIA skoru atriyal fibrilasyona bağlı tromboembolik komplikasyonların risk sınıflandırmasında kullanılan geçerli, pratik bir yöntemdir. Antikoagülan tedavi almayan atriyal fibrilasyon hastalarında iskemik serebrovasküler olay riskini tahmin etmek için ATRİA risk skorlaması geliştirilmiştir. Bu çalışmada, STEMI ile başvurup perkütan koroner girişim yapılan hastalarda ATRİA skoru ile TIMI Trombüs grade skorlaması arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmamıza prospektif olarak Ağustos 2020 - Mart 2021 tarihleri arasında STEMİ tanısıyla başvuran 307 hasta dahil edildi. PPKG yapılan hastaların koroner anjiografi görüntüleri, iki ayrı kardiyolog tarafından izlenerek, tel ile lezyon geçildikten ya da küçük balon şişirildikten sonra sorumlu lezyondaki trombüs yükü Gibson ve arkadaşlarının tanımladığı TIMI Trombus Grade (TTG) skorlamasına göre hesaplandı. Hastalar Yüksek TTG (grade 4-5) ve Düşük TTG (grade 0-3) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri kaydedilip ATRİA skorlaması yapıldı. Çalışma kesitsel gözlemsel prospektif çalışma olarak tasarlandı. Helsinki Bildirgesine uygun olarak tasarlandı, çalışma için lokal bölgesel etik komitesinden onay alındı. Bulgular: Hastaların %75 (n=230)'si Düşük TTG; %25 (n=77)'i Yüksek TTG sahipti. Yüksek TTG grubunda ATRİA skoru anlamlı (p<0,001) olarak daha yüksekti. Yüksek TTG grubunda DM (p=0,02), HT (p=0,01), sigara içme (p=0,01), inme (p=0,01) ve PAH (p=0,02) öyküsü oranı anlamlı olarak daha yüksekti. No-reflow ve hastane içi mortalite oranları Yüksek TTG grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,01). Yaş (p=0,01), diyastolik kan basıncı (p=0,02), nabız (p=0,04), ATRIA (p=0,01), SYNTAX (p=0,01), CHA2DS2-VASc (p=0,01), ve GRACE (p=0,01) skorları Yüksek TTG grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Ağrı başlangıcından anjiografi laboratuarına kadar geçen süre, ağrı balon zamanı, KAG süresi Yüksek TTG grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). CK MB, AST ve CRP/Alb ölçümleri Yüksek TTG grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada STEMİ ile başvuran hastalarda trombüs yükünün ATRİA skoru ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: ATRİA skoru, trombüs yükü, ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü

Kalp hastalıklarıMiyokard enfarktüsüST segmenti+2
Gökhan Coşkun
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı basınç ve sürelerde uygulanan karbondioksit insuflasyonunun trombotik faktörler üzerine etkisi

Açık cerrahi işlemlerin meydana getirdiği travmanın, trombotik olayların predispozan faktörü olduğu uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Daha az doku travmasına sebep olan laparoskopik cerrahide tromboembolik komplikasyonların daha az görülmesi beklenen bir durumdur. Ancak son yıllarda daha da yaygınlaşan laparoskopik cerrahi girişimler sonrasında VTE insidansında meydana gelen artış, araştırmacıları bunun sebebini bulmaya yöneltmiştir. PP?un neden olduğu İAB?taki artış; VKİ akımında ve alt ekstremitelerden venöz dönüşte azalmayla sonuçlanırken, venöz kan basınçlarında ise artışa sebep olmaktadır. Aynı zamanda azalan splanknik dolaşım desuflasyon sonrasında düzelmekte ve damar endotelinde meydana gelen reperfüzyon hasarı trombüs oluşumuna ön ayak olmaktadır. Ratlar üzerinde yapılan bu deneysel çalışmada, düşük ve yüksek İAB değerlerinin farklı sürelerde uygulanmasının pıhtılaşma faktörleri üzerinde yaptığı değişikliklerin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Ekim 2012?de GÜDAM?da yaptığımız deneyimizde her biri 6 rattan oluşan; bir kontrol grubu (Grup K) ve 1 saat 6 mm Hg (Grup A), 2 saat 6 mm Hg (Grup B), 1 saat 12 mm Hg (Grup C), 2 saat 12 mm Hg (Grup D) olacak şekilde dört adet de deney grubuyla toplam 5 grup oluşturuldu. Deney sonrası deneklerden alınan plazma örneklerinde fibrinojen, FII (protrombin), FV, FVII, FVIII, FIX, FX, FXI, FXII, vWF, Ristosetin Kofaktör, ProtC, ProtS, ATIII değerleri çalışıldı. Çalışılan parametrelerden FII, FV, FVII, FVIII, FIX, FX, FXI, FXII, ve protein S?de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptandı. Sonuç olarak CO2 insuflasyonu ile oluşturulan İAB artışı, fiziksel ve kimyasal hemodinamik değişikliklere neden olmakta; bunun etkisiyle koagulasyon mekanizmaları aktiflenmekte ve tromboza eğilim artmaktadır.

Kan pıhtılaşma faktörleriLaparoskopiPnömoperitonyum-yapay+2
Mehmet Şen
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromunda derin ven trombozu sıklığının değerlendirilmesi

Obstruktif Uyku Apne Sendromunda Derin Ven Trombozu Sıklığının Değerlendirilmesi GiriĢ ve Amaç: Obstruktif Uyku Apne Sendromu‟nun (OUAS) serebrovasküler ve kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyle iliĢkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde OUAS ile venöz tromboemboli arasında nedensel bir iliĢki olduğunu düĢündüren çalıĢmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu çalıĢmada OUAS olgularında derin ven trombozu (DVT) sıklığını araĢtırmak amaçlanmıĢtır. Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Laboratuvarına baĢvuran, OUAS ön tanısıyla polisomnografi yapılan 1 yıllık süreçteki ardıĢık 239 hasta çalıĢmaya dahil edildi. Tüm olgulara D-dimer testi yapıldı. D-dimer (+) olgular Alt ekstremite doppler USG ile değerlendirildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 52±12 yıl olup %31,8‟i (76/239) kadındı. OUAS (-) olgularda %9,5 (6/63), hafif OUAS‟da %8,8 (5/57), orta OUAS‟da %5,8 (2/34), ağır OUAS‟da ise %17,6 (15/85) oranında d-dimer pozitif bulundu. Ağır OUAS olgularında d-dimer pozitifliği (15/85) diğer tüm olgulara göre (13/154) anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla %17,6 ve %8,4, p=0,034). Ağır OUAS‟da d-dimer pozitiflik riski 2,3 kat artmaktaydı. D dimer (+) bulunan 28 olgunun 4‟ünde alt ekstremite doppler USG ile DVT tespit edildi (%14,2). DVT bulunan 4 olgunun tamamı ağır OUAS idi. Tüm ağır OUAS olgularının %17,6 sında (15/85) D-dimer pozitifliği mevcuttu. Ağır OUAS olgularının %4,7‟sinde (4/85) trombüs bulundu. D-dimer (+) ağır OUAS‟da tromboz sıklığı %26,6 (4/15) bulundu Sonuç: ÇalıĢmanın sonuçları ağır OUAS‟nın DVT için önemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda bu çalıĢmada elde edilen verilern ağır OUAS hastalarında DVT semptomlarının sorgulanmasının, d-dimer iii bakılmasının ve d-dimer pozitif ağır OUAS olgularının DVT proflaksisi açısından değerlendirilmesinin yararlı olabileceğini düĢündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Obstruktif Uyku Apne Sendromu ġiddeti, Derin Ven Trombozu, D-dimer

D-dimerKardiyovasküler sistemSerebrovasküler dolaşım+4
Yağmur Bahar
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner anjiografi uygulanan hastalarda radial arter tromboz komplikasyonu sıklığı ve ilişkili risk faktörleri

Amaç: Aterosklerotik koroner arter hastalığına bağlı arter daralmalarının varlığının ve ciddiyetinin gösterilmesinde koroner anjiyografi altın standart yöntemdir. 2018 ESC/EACTS Miyokardiyal revaskülarizasyon klavuzunda, koroner anjiografi (KAG) ve peruktan koroner girişim (PKG) için standart yaklaşım olarak radiyal erişim önerilmiştir. Transradial girişimin (TRG) en sık rastlanan komplikasyonu radial arter trombozudur (RAT). Biz çalışmamızda transradial girişim (TRG) sonrasında RAT sıklığını ve ilişkili risk faktörlerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2010 – Kasım 2018 tarihleri arasında radial arter yolu ile koroner anjiografi yapılan 150 hasta dahil edilmiştir. Hastalara radial girişimden 4-6 saat sonra renkli doppler ultrasonografi çekilmiş, proksimal ve distal radial akım hızları ölçülmüştür. Hastanın demografik ve laboratuvar verileri kaydedilmiştir. Radial tromboz saptanan hastalar çalışma grubu, saptanmayanlar ise kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Bulgular: Hastaların 20'sinde (%13,3) radial tromboz saptanmıştır. Hastaların 4'ünde (%2,7) parsiyel oklüzyon, 16'sında (%10,7) total radial oklüzyon izlenmiştir. Tek değişkenli analizde kadın cinsiyet (OR=2.48, 95% CI: 0.947-6.491, P=0.064), HT (OR=0.341, 95% CI: 0.130-0.896, P=0.029), KAH öyküsü (OR=3.581, 95% CI: 0.791-16.204, P=0.098), antiagregan kullanım öyküsü (OR=0.378, 95% CI: 0.135-1.056, P=0.064), kompresyon süresi (OR=1.446, 95% CI:0.309-6.769, P=0.069), hastanın koroner anjiografi yapılma endikasyonu (Başvuru şekli,Elektif KAG, AKS) (OR=3.581, 95% CI: 0.791-16.204, P=0.098), hematokrit değeri (OR=0.916, 95% CI: 0.829-1.012, P=0.084), nötrofil sayısı (OR= 1.134, 95% CI: 0.979-1.314, P=0.093), kreatinin değeri (OR= 0.061, 95% CI: 0.004-0.840, P=0.097), ve e-GFR (OR=1.024, 95% CI: 0.996-1.054, P=0.094), radial tromboz gelişimi için anlamlı bulundu. Tek değişkenli analizde anlamlı bulunan parametreler, çok değişkenli model ile analize edildi. Çok değişkenli analizde; HT (OR=0.224, 95% CI: 0.068-0.738,P=0.014), antiagregan kullanım öyküsü (OR=0.278, 95% CI: 0.105-0.739, P=0.010), kompresyon süresi (OR=2.280, 95% CI: 1.419-3.662, P=0.001), hematokrit değeri (OR=0.881, 95% CI: 0.782-0.992, P=0.037) ve kreatinin (OR= 0.030, 95% CI: 0.002-0.453, P=0.011) radial arter trombozu için bağımsız prediktör olarak saptandı. Sonuç: Radial arter trombozu (RAT) radial girişim sonrası sık görünmektedir. RAT tanısında konvansiyonel nabız muayenesi RAT tanısını maskeleyebilir. RAT tanısında renkli Doppler USG altın standart yöntem olup radial girişim uygulanan hastalarda bakılması hastaların erken tanı ve tedavisini kolaylaştırabilir. Uzamış kompresyon süresinin RAT gelişimini artırması nedeniyle kompresyon süresinin olabildiğince kısa tutulması önerilmektedir.

AnjiyografiArteryel oklüzif hastalıklarAteroskleroz+5
Esra Koç Ay
Düzce University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Traneksamik asitin rat femoral veninde katlama yöntemi ile oluşturulan tromboz modeli üzerine etkileri

Cerrahide en sık görülen komplikasyonlardan biri de kanamadır. Ameliyat esnasında kan kaybını en aza indirmek cerrahların en büyük hedeflerinden biridir. Kan transfüzyonu ile kaybedilen kan geri yerine koyulabilse de transfüzyonun morbiditeyi ve mortaliteyi artıran birçok komplikasyonu bulunmaktadır. Bu sebeple kanamayı azaltan sistemik ilaçlar tartışma konusu olmaya başlamıştır. Traneksamik asit, kanama durdurucu sentetik bir lizin analoğudur. Bazı seçilmiş vakalar dışında sık kullanılmamaktadır. Mikrocerrahi işlemlerde kanamayı durdururken trombozu artırıp artırmadığına dair çalışmalar ise sınırlıdır. Traneksamik asit plazminojenin plazmine aktivasyonu önler. Böylece geçici olarak fibrin pıhtılarının plazmin tarafından çözünmesine engel olur. Bu mekanizmadan yola çıkarak traneksamik asidin mevcut pıhtı formasyonunu koruduğu ancak yeni pıhtı oluşumuna neden olmayacağı düşünüldü. Yapılan çalışmada mikrocerrahi altında rat femoral venlerine tromboz oluşturma amacıyla venöz katlama (tuck) prosedürü uygulandı. Ardından intravenöz verilen traneksamik asitin tromboza yatkın olan damarda trombozu artırıp artırmadığı araştırıldı. Etik kurul onayı alındıktan sonra, 60 adet wistar-albino cinsi rat çalışmaya dahil edildi. Ratlar 3 gruba ayrıldı. Grup 1 ratlara femoral venlerine tuck modeli ile tromboz modeli oluşturuldu. Ardından intravenöz 250 mg/kg traneksamik asit verildi. Grup 2 ratlara da femoral venlerine tuck modeli ile tromboz modeli oluşturuldu. Ancak postoperatif traneksamik asit verilmedi. Grup 3 ratlara ise tromboz modeli oluşturulmadan sadece intravenöz traneksamik asit verildi. Ardından postoperatif 14. gün bütün gruplar tekrar operasyona alındı ve grup 1 ve grup 2'deki grupların tromboz modeli oluşturulan femoral venlerinden ve grup 3'de rastgele bir taraf femoral venden histopatolojik çalışma yapmak üzere biyopsi alındı. Postoperatif 14. gün biyopsi alınma esnasında biyopsiden önce milking (sağma) testi yapıldı. Grup 1'de 20 venden 8'inde geçiş mevcuttu, grup 2'de 20 venden 10'unda geçiş mevcuttu, grup 3'de ise 19 venin hepsinde geçiş mevcuttu. Yine histopatolojik çalışmada grup 1'de 12 ven tromboze olmuştu, grup 2'de 10 vende tromboze görünüm mevcuttu, grup 3'de ise tromboze ven yoktu. Grup 1'de 20 venden 14'ünde eflamasyon mevcut, 12'sinde ödem mevcut iken, grup 2'de 20 venden 15'inde enflamasyon mevcut, 12'sinde ödem mevcuttu. Tuck modeli ile ratlarda femoral venlerde tromboz oluşturulmuş ancak traneksamik asitin tromboza yatkın olan damarlarda trombozu arttırmadığı görülmüştür. Ancak insanlarda kullanımı için daha ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Çünkü insanlarda da güvenli şekilde kullanılabileceğine dair görüş birliği sağlandığında birçok operasyonda ve tromboz açısından risk grubundaki hastalarda kanamayı azaltmak için kullanılabilecektir. Plastik cerrahide de mikrocerrahiden mamoplastiye, rinoplastiden baş boyun cerrahisine her türlü operasyonda kullanılabilecektir.

Hayvan deneyleriHemorajilerSıçanlar+3
Ergin Erdoğan
Fırat University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Derin ven trombozu oluşumunda risk azaltıcı değişken DVT pompa tasarımı

Derin ven trombozu (DVT), geniş venöz sinüslerde, özellikle bacak venlerinde kan akışının yavaşlaması ya da bozulması sonucu oluşan ve genellikle büyük cerrahi işlemler sonrasında sıklıkla görülen bir komplikasyondur. Geleneksel DVT pompaları, vücudu saran bir manşon aracılığıyla vücut dışından sıkıştırma ve gevşetme yaparak venöz kan akışını hızlandırıp kapakçıklar içinde kan birikmesini ve pıhtı oluşumunu engellemenin yanı sıra ağrılı semptomları da önlemeye odaklanırlar. Geleneksel tasarımlarda hastaya cihaz açıldığı anda üretici tarafından ayarlanan basınç değeri cihaz başlatıldığı zaman hastaya uygulanmaya başlanmakta ve uygulanan basıncın takibi yapılamamaktadır. Bu durum uygulanan tedavinin doğruluğu ve yeterli olması konusunda tam bir bilgi sağlamamaktaydı. Bu çalışmada, derin ven trombozu oluşumunu önlemek için yenilikçi ve daha gelişmiş bir DVT Pompa tasarımı yapılmış ve bir prototip sunulmuştur. Geliştirilen DVT Pompası ile basınç değerleri ve basınç uygulama süresi hastaya göre ayarlanabilmekte, uygulanan basınç değerleri ve uygulama süresi cihaz ekranı üzerinden izlenebilmekte ve dokunmatik ekranı sayesinde kolay kullanım sağlanmaktadır. Ayarlanan basınç değeri cihaz tarafından anlık olarak ölçülmekte ve herhangi bir anda sızıntı olması veya hortumlarda tıkanıklık olması durumunda kullanıcıyı uyarmaktadır. Basınç değerlerini belirli standartlar dahilinde değiştirme imkanının yanı sıra kullanıcıya basınçlı kalma süresini değiştirme imkanı da sağlamaktadır. Bu sayede komplikasyonların seyrine göre tedavi şeklini değiştirme olanağı sağlanmakta, bu da hastayı sürekli kontrol altında tutmanın zorluklarını büyük ölçüde azaltmaktadır.

PompalarPulmoner emboliTromboz
Büşra Çelik
Kastamonu University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ticagrelor'un rat femoral arterinde katlama yöntemi ile oluşturulan tromboz modeli üzerine etkileri

ÖZET Mikroskopların ve dikiş teknolojisinin gelişmesiyle mikrocerrahi konusunda günümüzde çok hızlı bir ilerleme olmuştur. Ancak mikrocerrahi sırasında gerek anastomoz sırasında atılan dikişler gerekse damara uygulanan künt travmalar sonucu trombüs oluşumu en sık gözlenen komplikasyondur. Oluşan bu trombüsler anastomoz hattının distaline kan akımının geçişini engellemekte ve operasyonu başarısızlıkla sonuçlandırmaktadır. Heparinin keşfiyle birlikte mikrocerrahi yapılan hastalara antikoagulan tedavi uygulanmaya başlanmıştır. Bir antitrombosit ajan olan ticagrelor, adenozin difosfat (ADP) bağımlı trombosit aktivasyonu ve agregasyonunu önleyebilen ADP reseptör antagonisti olarak etki eder. Ticagrelorun damar mikrocerrahisinde trombüs olasılığını azaltabileceği düşünüldü ve bunu göstermek için bir çalışma planlandı. Çalışma için sıçanların femoral arterine tromboz oluşturma amacıyla arteriyel katlama (tuck) prosedürü uygulandı. Çalışmada 20 adet kontrol ve 20 adet deney grubu olmak üzere toplam 40 adet Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Deneklerin her iki femoral arteri üzerinde çalışma yapıldı. Damar hasarı veya ratların ölmesi nedeniyle deney ve kontrol gruplarından beşer rat çalışmadan çıkarıldı. Her iki gruptan 30 adet, toplamda 60 adet femoral arter incelendi. Operasyonda femoral arter açığa çıkarıldıktan sonra arterin proksimal ve distal uçlarına bulldog klempler konuldu. Femoral artere, horizontal şekilde, lümeninin % 50 sini içeren "180 derecelik" bir arteriyotomi yapıldı. Femoral arterin distal segmentini arterin içine katlayacak şekilde 2-3 adet dikiş atıldı. Bu dikişlerle femoral arterin distal duvarı damar lümenine inverte edilerek damar kendi içine katlandı. Böylece arter içinde kan akımına ters yönde bir kapakçık oluşturuldu ve bu bölgede trombüs oluşumu kolaylaştı. Deney grubundaki ratlara preoperatif 24 saat önce başlanmak üzere postoperatif 14 gün boyunca 2x10 mg/kg dozda oral ticagrelor verildi. Çalışma sonunda yapılan sağma testi sonucunda ticagrelor grubunun 20'sinde (%66.7), kontrol grubunun ise 8'inde (% 26.7) akım varlığı gözlendi. Histopatolojik incelemelerde kontrol grubunun 20'sinde (%66.7), deney grubunun 8'sinde (%26,7) tromboz görüldü. Ticagrelor grubunun 6'sında (% 20) kontrol grubunun ise 19'unda (%63.3) damar duvarında ödem mevcuttu. Enflamasyon ticagrelor grubunun 5'inde (%16,7), kontrol grubunun 17'sinde (% 56,7) bulundu. Endotelizasyonun ticagrelor grubunun 18'inde (%60) olup kontrol grubunda ise 13'ünde (%43,3) bulundu. Endotelizasyon oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Sağma testi, tromboz oluşumu, ödem ve enflamasyonda ticagrelor lehine istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu. Elde edilen sonuçlardan ticagrelorun microcerrahi operasyonlarında trombüs oluşumunu engelleyebileceği, trombüs oluşumununa sebep olacak etkenler varlığında kullanınabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Microcerrahide antikoagulan tedavi, trombüs, ticagrelor, rat damar katlama modeli.

AntikoagülanlarFemoral arterFibrinolitik ajanlar+3
Ahmet Çetinbaş
Fırat University
2015
00

Related subjects