Uterine cervical neoplasms
103 theses under this subject heading
Sağlık çalışanlarında insan papilloma virüsü farkındalık düzeyi
Serviks kanseri Türkiye'de ve tüm dünyada kadınları tehdit eden bir sorundur. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yaklaşık her yıl 600000 yeni vaka bildirilmekte olup, 15 yaş üzeri kadınlarda en mortal 3. kanser olarak görülmektedir. Hastalığın patogenezine bakıldığında yaklaşık %95 oranında İnsan Papilloma virüsünün olduğu görülmüştür. İnsan Papilloma virüsü aynı zamanda her iki cinste de orofaringeal ve anogenital bölgenin kanserlerinden büyük oranda sorumlu tutulmaktadır. Virüsün en sık cinsel yolla temas ile bulaştırıldığı gösterilmiştir. Bu bağlamda cinsel olarak aktif kadın ve erkekler, %80 gibi yüksek bir oranda hayatlarının bir döneminde HPV ile enfekte olmaktadır. Virüs konaktan kaçış mekanizmaları ve vireminin az olması gibi nedenlerle immün sistem tarafından geç tanınır. Bu nedenle konak cevabı geç gelişir, immünite geç oluşur. Bu durum uzun süre immüniteden kaçan virüsün yıllar sonra klinik bulgu vermesine neden olarak gösterilebilir. HPV aşıları konak sisteminin gecikmiş cevabını önlemek için virüsü konağın immün sistemine tanıtmayı amaçlamaktadır. Virüsün kapsid proteinini taklit eden aşı belirli HPV tiplerini konağa tanıtmaktadır. Bu amaçla üç adet HPV aşısı piyasaya tanıtılmıştır. Aşılar içerdikleri HPV alt tiplerine göre bivalan, kuadrivalan ve nonvalan olmak üzere üç çeşit olarak piyasada mevcut olarak bulunabilir. Aşılar hem erkek hem kız cinsiyette önerilmektedir. Aşılar 9-14 yaş aralığında 2 doz olarak (iki doz arasında en az 6 ay olmalı), 15 yaş ve üzerinde 3 doz olarak uygulanır. Dozlar arası 12-15 aydan uzun tutulmamalıdır. Çalışmamızda sağlık çalışanlarında, her iki cinsiyette de büyük öneme sahip olan ancak ulusal aşı programımızda olmayan aşının, bilgi düzeyini ve bu konudaki tutum ve davranışlarını görmeyi amaçladık. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde görev alan 18 – 65 yaş aralığında olan %24,5'i (n=62) erkek, %75,5'i (n=191) kadın olmak üzere toplam 253 katılımcı ile yapılmıştır. Çalışmaya katılmayı onaylayan herkese internet üzerinden anket yapılmıştır. Çalışmaya 18 yaşından küçük ve 65 yaşından büyük olanlar, sağlık sektörü dışında çalışanlar ve gönüllü olmayanlar dahil edilmemiştir. Çalışmamıza katılan kişilerin demografik verileri, HPV virüsü ve serviks kanseri hakkındaki bilgileri ve HPV aşısı hakkındaki bilgi ve tutumlarına yönelik sorular soruldu. Çalışmadan elde edilen sonuçlar incelendiğinde demografik verilerin HPV aşısı yaptırma durumuna göre anlamlı fark göstermediği, sağlık kontrollerine düzenli giden katılımcıların aşılanma oranının düzenli kontrollere gitmeyen gruba oranla daha fazla olduğu, HPV aşısı yaptırmış katılımcıların enfeksiyon hakkındaki bilgi düzeyi, aşılanmamış katılımcılardan daha yüksek olarak görülmüştür. Bu nedenle HPV aşısı bilgi tutum ve davranışları geliştirmek aşının kabul edilebilirliğini ve uygulamasını arttıracaktır.
Serviks uterinin neoplastik lezyonlarında golgi fosfoprotein 2'nin rolü ve bu belirtecin human papillomavirüs, p16 ve ki-67 ile karşılaştırılması
AMAÇ: Serviks kanseri (SK), dünyada kadınlar arasında kansere bağlı morbidite ve mortaliteye neden olan en yaygın kanserlerden biridir. Golgi fosfoprotein 2 (GOLPH 2) geni, 73 kilodalton ağırlığında, GOLM1 geni tarafından kodlanan, tip II transmembran glikoprotein olup bir dizi kanserin progresyonu ve agresivitesi ile ilişkili bulunmuştur. Çalışmamızda serviksin prekürsör lezyonlarının derecelendirilmesinde ve ayırıcı tanısında kullanılan p16 ve Ki-67 gibi belirteçlerle GOLPH 2 ekspresyonunu karşılaştırmayı hedefledik. Ayrıca SK'lerinin ve serviksin prekürsör lezyonlarının majör etkeni olan yüksek riskli Human Papillomavirüs (HR HPV) ile genellikle viral enfeksiyonlarda artan ve karsinogenezis ile ilişkili bulunan GOLPH 2 proteini arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Nonneoplastik serviks (Kontrol) tanılı 19, düşük dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (LSIL; CIN I) tanılı 22, yüksek dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (HSIL; CIN II) tanılı 21, yüksek dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (HSIL; CIN III) tanılı 19 ve serviks skuamöz hücreli karsinom (SHK) tanılı 35 olgudan oluşan toplam 116 vaka belirlendi. Tüm vakalara p16, Ki-67 ve GOLPH 2 antikorları ile immünhistokimyasal boyama yapıldı. LR HPV ve HR HPV in situ hibridizasyon (ISH) yöntemi ile olguların sinyal paternleri araştırıldı. Ayrıca SHK olguları iyi (10 olgu), orta derecede (14 olgu) ve az diferansiye (11 olgu) olmak üzere 3 gruba ve erken evre 13 olgu ile ileri evre 22 olgu içeren 2 gruba ayrıldı. BULGULAR: Çalışmamızda GOLPH 2 ile kontrol grubunda %0, LSIL (CIN I) grubunda %0, HSIL (CIN II) grubunda % 33, HSIL (CIN III) grubunda % 52, SHK grubunda % 91 ''yüksek'' ekspresyon izlendi. p16 ile 71 olguda (%61,2) ve Ki-67 ile 44 olguda (%37,9) ''yüksek'' ekspresyon görüldü. LR HPV ISH ile 22 olguda pozitif boyanma ve HR HPV ISH ile 18'inde "0" (%15,5), 3'ünde epizomal (%2,6), 54'ünde integre (%46,6) ve 41'i mikst (%35,3) sinyal paterni izlendi. SONUÇ: Çalışmamızda; GOLPH 2'nin, serviksin prekürsör lezyonlarının tanısında p16 ve Ki-67'yle birlikte kullanılabileceği, LSIL/HSIL ve LSIL/SHK ayrımında faydalı olduğu görüldü. Bulgular GOLPH 2'nin, serviksin prekürsör lezyonlarının progresyonunda ve karsinogenezisinde rolü olduğunu düşündürmektedir. İleri evre SHK'lerde yüksek GOLPH 2 ekspresyonu nedeniyle tümörün agresivitesi ve prognostik önemi ile ilişkili olabileceği kanaatindeyiz. HR HPV ile SIL progresyonu arasında anlamlı bir ilişki saptanırken, LR HPV ile benzer sonuçlar elde edilemedi. GOLPH 2 ''yüksek'' ekspresyonuyla HR HPV enfeksiyonu arasında ve özellikle de HR HPV'nin integre sinyal paterniyle ile ilişkili olduğu bulundu. GOLPH 2'nin SHK diferansiasyonu ile ilişkisi saptanmadı.
Serviks kanserinde timokinon ve etoposid kombinasyonunun hücre canlılığı üzerine etkileri
Serviks kanseri dünyada her iki dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türüdür. Başlıca tedavi seçenekleri arasında cerrahi, radyoterapi, kemoterapi yer alır. Bir topoizomeraz-II inhibitörü olan etoposid, akciğer kanseri, testis kanseri, akut miyelojenöz lösemi ve akut miyelomonositik lösemi, Hodgkin Lenfoması ve yüksek dereceli Hodgkin dışı lenfomalarda ve serviks kanserin tedavisinde etkili bir kemoterpötik ajandır. Araştırmalar, tedavi sonuçlarını iyileştirmek için yenilikçi ilaç stratejilerinin keşfine odaklanmaktadır. Alternatif ve tamamlayıcı tıpta bitkilerin kanser tedavisindeki olumlu etkileri ilgi odağı oluşturmuştur ve buna yönelik çalışmalar artmaya başlamıştır. Ülkemizde Ranunculacea (Düğünçiçeğigiller) familyasında yer alan ve "çörek otu" olarak bilinen Nigella sativa türünden izole edilen timokinonun yapılan birçok çalışmada antikanserojenik, kardiyoprotektif, antiinflamatuvar, analjezik, antioksidan, bağışıklık sistemini güçlendirici etkilerinin olduğu ileri sürülmektedir. Timokinonun serviks kanserinde etoposid ile birlikte etkinliğine dair çalışmalar yetersidir. Bu çalışmada serviks kanser hücre hattında (HeLa hücresi) timokinonla olan kombinasyonlarının etoposid sitotoksisitesine etkisinin MTT yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. HeLa hücrelerinde negatif kontrol ile karşılaştırıldığında timokinonun hücre canlılığını 24 saatlik inkübasyon için 250 μM ve üzerindeki konsantrasyonlarında ve 48 saat inkübasyon için 125 μM ve üzerindeki konsantrasyonlarında doz bağımlı olarak anlamlı azaltmıştır ve IC50 değeri sırasıyla 233,6 μM ve 145,5 μM bulunmuştur. HeLa hücrelerinde etoposide ait IC50 değerleri 24 ve 48 saatlik maruziyette sırasıyla 167,3 μM ve 52,7 μM bulunmuştur. Timokinon etoposidin yaklaşık IC50 değerini 24 saatlik inkübasyon için 15,63 μM ve üzeri dozlarında ve 48 saat inkübasyon için 31,5 μM ve üzeri dozlarında doz bağımlı anlamlı olarak azaltmıştır. Sonuçlarımız timokinonun etoposidin kanser hücrelerinde sitotoksik etkisini arttırabileceğini göstermiştir; bu durum etopsidin antikanser etkisini arttırabileceğini düşündürmektedir, ancak bu konuda kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışma bir ön çalışma niteliğinde olup yeni tedavi stratejilerin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Serviks skuamöz hücreli kanser hücre serilerinde sisplatin ile eş zamanlı radyoterapiye eklenen metformin'in radyoduyarlılaştırıcı rolünün araştırılması
Serviks kanseri tedavisi sürecinde çeşitli mekanizmalarla radyoterapi (RT) ve sisplatine karşı direnç gelişmektedir. Metforminin kanser hücreleri üzerinde antiproliferatif etkisi olduğunu ve RT ile birlikte uygulandığında radyoduyarlılığı arttırdığını gösteren çalışmalar olsa da serviks kanserinde RT ile eş zamanlı sisplatin uygulamasına metformin eklendiğinde tümör kontrolünün artıp artmadığı ile ilgili veri bulunmamaktadır. Bu amaçla, insan serviks kanseri hücre dizisi HeLa hücrelerinde metforminin tek başına radyoduyarlılaştırıcı etkisi, sisplatin ile eş zamanlı uygulamasındaki etkisi ve 5' adenozin monofosfat (AMP) ile aktive edilen protein kinaz (AMPK) aktivasyonu/inhibisyonu ile radyoduyarlılığın değişip değişmediği bu çalışmada araştırılmıştır. Metforminin iyonizan radyasyon varlığında sisplatin sitotoksisitesini arttırmadığı gösterilmiştir (sisplatin ile kıyaslandığında, p>0.05). Özellikle yüksek iyonizan radyasyon dozlarında sisplatinin radyoduyarlılaştırıcı etkinliğinin azaldığı gösterilmiştir. Yüksek iyonizan radyasyon dozunda hem sisplatin hem de metformin tek başlarına radyoduyarlılaştırıcı etkileri devam etmesine rağmen (hem sisplatin hem de metformin kontrol ile kıyaslandığında, p<0.01) sisplatine metformin eklenmesi radyoduyarlılığı arttırmamaktadır (sisplatin ile kıyaslandığında, p>0.05). AMPK inhibitörü olan dorsomorfinin tüm iyonizan radyasyon dozlarında sisplatinin etkinliğini arttırarak AMPK aktivatörü olan A769662 ve metforminden daha potent bir radyoduyarlılaştırıcı ajan olduğu gösterilmiştir. A769662'nin sisplatinden 24 saat önce uygulanması ile hücre içinde artan AMPK'nın sisplatine direnç oluşturduğu, ancak eş zamanlı uygulamada bu etkinin gözlenmediği görülmüştür. Metformin, sisplatin, A769662 ve dorsomorfinin iyonizan radyasyona duyarlılık üzerine etkileri hücre hasar ve hasar tamiri proteinleri ve hücre siklus duraklaması incelenerek desteklenmiştir.
Kadınların serviks kanseri taramasına ilişkin tutumları ile kanser bilgi yükü ve kanser kaygısı arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Tanımlayıcı tipte tasarlanan bu araştırma kadınların serviks kanseri taramasına ilişkin tutumları ile kanser bilgi yükü ve kanser kaygısı arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. Araştırma Kasım 2022 – Mayıs 2023 tarihleri arasında Kayseri Şehir Hastanesi Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi Poliklinikleri 'ne başvuran 340 kadınla yürütülmüştür. Araştırma verileri "Tanıtıcı Özellikler Veri Toplama Formu", "Rahim Ağzı Kanseri ve Pap-smear Taraması Sağlık İnanç Modeli Ölçeği", "Kanser Bilgi Yükü Ölçeği", ve "Kanser Kaygı Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, spearman korelasyon analizi ve regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada kadınların Rahim Ağzı Kanseri ve Pap-smear Taraması Sağlık İnanç Modeli Ölçeği alt boyutları toplam puan ortalamaları incelendiğinde; duyarlılık için 2,47 ±2.39, önemseme için 22,68 ± 6,00, pap smear yarar ve motivasyon için 32,18 ±5,85, sağlık motivasyonu için 9,50 ± 2,65, pap smear engeller alt ölçeği için 35,79 ±10,08'dir. Kadınların kanser bilgi yükü ölçeği toplam puan ortalaması 18,66 ±4,10, kanser kaygı ölçeği puan ortalaması 15,83±5,02'dir. Araştırmada kadınların bazı tanıtıcı özelliklerine göre Rahim Ağzı Kanseri ve Pap-smear Taraması Sağlık İnanç Modeli Ölçeği alt boyutlarından aldıkları toplam puan ortalamaları karşılaştırıldığında; eğitim düzeyi (p=0.001) ve rahim ağzı kanseri ve taraması hakkında eğitim alma durumuna (p=0.040) göre pap smear yarar ve motivasyon alt boyutu; eğitim düzeyi (p=0.001), pap smear yaptırma (p=0.001) ve rahim ağzı kanseri ve taraması hakkında eğitim alma durumuna (p=0.001) göre pap smear engeller alt boyutu puan ortalamaları arasında fark olduğu belirlendi. Araştırmada Rahim Ağzı Kanseri ve Pap-smear Taraması Sağlık İnanç Modeli Ölçeğinin alt boyutlarına göre; Kanser Kaygı Ölçeği 'nin pap smear engeller boyutu hariç diğer alt boyutlar üzerinde anlamlı etkisi (p<0.05); Kanser Bilgi Yükü Ölçeği'nin ise sadece pap smear engeller boyutunda anlamlı etkisi vardı (p<0.05). Kanser kaygı düzeyindeki bir birimlik artışın; duyarlılık düzeyinde 0.158, önemseme düzeyinde 0.449, pap smear yarar ve motivasyon düzeyinde 0.159, sağlık motivasyonu düzeyinde 0.059 kat artışa yol açtığı saptandı. Kanser bilgi yükü düzeyindeki bir birimlik artışın pap smear engeller düzeyinde 1.140 kat artışa yol açtığı belirlendi. Kaygı düzeyi arttıkça tarama yaptırma düzeyinin arttığı tespit edildi. Kanser bilgi yükü arttıkça engel boyutu artmakta dolayısıyla tarama düzeyinin ise azaldığı belirlendi. Araştırmadan elde edilen bulgular sonucunda, hemşirelerin kadınların serviks kanseri farkındalığını ve pap smear testi yaptırma davranışlarını arttıracak müdahaleler planlarken kanser kaygısını ve kanser bilgi yükünü dikkate alması önerilmektedir. Anahtar Sözcükler; Pap smear, Serviks Kanseri, Kanser bilgi yükü, Kanser kaygısı, Hemşirelik, Kanser Taraması
Serviks kanser hücrelerinde diklofenak sodyumun sisplatin sitotoksisitesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Serviks kanseri kadınlarda en sık görülen ikinci kanser türü olup meme ve akciğer kanserinden sonra kanserden ölümlerin önde gelen üçüncü nedenidir. Servikal kanserin mümkün olan en iyi tedavisi radyasyon ve sisplatin bazlı kemoterapi kombinasyonudur. NSAİİ'ler prostaglandin sentezini katalizleyen siklooksijenaz (COX) enzimlerini inhibe etmesiyle en iyi bilinir. Bazı epidemiyolojik çalışmalar NSAİİ'lerin kanser insidansını azaltılabileceğini göstermektedir. NSAİİ'lerin çeşitli kanser hücre hatlarında malign dönüşümü engellediği, tümör baskılayıcı olarak işlev gösterdiği, apoptozisi arttırabildiği ve bazı antikanser ilaçların sitotoksik etkinliğini arttırabildiği gösterilmiştir. NSAİİ bir ilaç olan diklofenak sodyumun insan serviks kanser (HeLa) hücrelerinde sisplatin sitotoksisitesi üzerine etkisinin olabileceği düşünülmektedir. Kemoterapide sisplatin ile birlikte diklofenak sodyumun kombine etkilerine dair çalışmalar oldukça yetersizdir. Bu çalışma MTT yöntemi kullanılarak sisplatinin diklofenak sodyum kombinasyonları ile sitotoksisitesinin değerlendirilmesi ve antikanser etkisine açıklık getirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma sonuçlarına göre HeLa hücresinde diklofenak sodyumun 24 ve 48 saatlik inkübasyonda IC50 değerleri sırasıyla, 679 μM ve 238 μM bulunmuştur. Sisplatin için 24 ve 48 saatlik inkübasyonda IC50 değerleri sırasıyla, 24 μM ve 10 μM bulunmuştur. Diklofenak sodyum 24 saatlik inkübasyon için 62,5 μM-1000 μM doz aralığında ve 48 saat inkübasyon için 31,3 μM-1000 μM doz aralığında sisplatinin IC50 değerini doz-bağımlı olarak anlamlı azaltmıştır. Sonuç olarak, bulgularımız diklofenak sodyumun serviks kanser tedavisinde sisplatinin sitotoksik etkinliğini arttırabileceğini ve kanser hücre gelişimi ve ilerlemesine karşı önemli bir rol alabileceğini göstermektedir; ancak antikanser ilaç tedavisinde kombine etkilerin doğrulanması için daha ileri çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Diklofenak sodyum, sisplatin, sitotoksisite, serviks kanseri
Postpartum dönemde başvuran hastalara uygulanan servikal sitoloji (Pap smear) ve/veya HPV test sonuçlarinin analizi
Serviks kanseri tüm dünyada kadınlarda görülen 4. Sıklıktaki kanserdir. Kadın kanseri ölümlerinde 2. sırada yer alır. Servikal kanser, 10.000 doğumda 0.8-1.5 vaka insidansı ile gebelikte teşhis edilen en sık malignitedir. Servikal kanser ve premalign lezyon tarama programları; hem ülkemizin sağlık politikalarının, hem de dünyadaki koruyucu sağlık hizmetlerinin vazgeçilmez parçası olan servikal sitoloji (PAP-smear) ve/veya HPV testleri ile uygulanmaktadır. Genel olarak, hamile olmayan bir popülasyonda pozitif sitoloji (PAP smear) oranı yaklaşık %3'tür ancak %1 ile %9.7 arasında değişebilir. Literatürde gebe kadın popülasyonunda ise servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) prevalansı yaklaşık %1'dir ve bu sonuçlar gebe olmayan popülasyonla benzerdir. Hamilelik sırasında değişen hormonal ortam (steroid artışı) ve bağışıklık tepkisi, HPV enfeksiyonunun varlığını veya kalıcılığını destekleyebilir. Literatürün sistematik bir incelemesi, hamile kadınlarda HPV prevelansında %5,5'ten %65'e kadar geniş bir varyasyon olduğunu göstermiştir. Luo ve ark. yaptıkları yakın tarihli bir çalışmada gebe ve aynı yaşta gebe olmayan kadınları içeren çalışmasında, gebe olmayan kadınlarda %14,8 HPV prevelansına karşılık, gebe kadınlarda %24,2 ile daha yüksek HPV prevelansı tespit etmişlerdir. Çeşitli popülasyonlarda, çeşitli HPV'lerin erken membran rüptürü (PROM), preeklampsi, fetal büyüme kısıtlaması (FGR), erken doğum ve plasental anormallikler ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Biriken kanıtlar, HPV enfeksiyonunun hamilelik sırasında devam etme ve doğumdan sonra gerileme olasılığının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bizim merkezimizde antepartum rutin olarak servikal kanser taraması yapılmamaktadır. Smear veya HPV testi alınması gereken taraması eksik olan kadınlara, postpartum 6. haftada doğum sonrası kontrollere geldiklerinde servikal kanser tarama programı uygulanmaktadır. O nedenle çalışmamızda, doğum sonrası kontrole gelen hastalardaki smear ve HPV test sonuçları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda HPV testi yapılan hasta grup (n=73), smear yapılan gruba (n:1012) göre sayıca azdır. Bu durumun ASCCP /ACS /ASCP /DSÖ /T.C. Sağlık Bakanlığı'nın servikal kanser tarama programı önerilerinde, HPV testini 30 yaş ve üstünde uygulanmasını önermelerinden kaynaklandığı düşünülmüştür. Çalışmamızdaki ortalama yaş 29,5 olup bu çıkarımı desteklemektedir. Smear alınan postpartum dönemdeki 1012 hastanın smear sonuçları incelendiğinde %98,1'inin negatif, %0,6'sının (n=6) ASCUS, %0,4'ünün (n=4) LSIL olduğu; HPV sonuçları incelendiğinde %6,4'ünün negatif, %0,8'inin (n=8) pozitif olduğu tespit edilmiştir. HPV testi pozitif çıkan 8 hastanın HPV tipleri ise şu şekildedir; 2 hasta HPV tip 16, 3 hasta HPV tip 53, 1'er hasta HPV tip 54, 59 ve 66. Smear alınan 1003 hastanın %'99'u negatif iken %1'i pozitiftir. HPV alınan 73 hastanın %89'u negatif iken %11'i pozitiftir. Çalışmamızdaki sonuçlar değerlendirildiğinde postpartum dönemde HSIL sitoloji veya servikal kanseri olan hasta ile karşılaşılmamıştır. Literatürde kötü obstetrik sonuçların, HPV ve/veya smear testi pozitifliği olanlarda daha fazla olduğuyla ilgili yayınlar mevcuttur ancak çalışmamızda bebeklerin doğum ağırlıkları, canlı ya da ölü doğmaları, doğum sırasında ileri yaşam desteği gereksinimi, preterm eylem, IUGR ve makrozomik fetüs oranlarının annelerin smear veya HPV sonuçlarıyla ilişkisi saptanmamıştır. APGAR skorları da smear sonucuna göre değişmezken, HPV negatif hastalarda pozitiflere göre APGAR3 skoru anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. İlaç kullanım özellikleri ile HPV ve/veya smear sonuçları arasında anlamlı bir ilişki saptanmayan çalışmamızla, literatürdeki immunsupresyonu olan ve/veya immunsuprasif ilaç kullanan hastalarda HR-HPV ile kalıcı enfeksiyon riskinin arttığını gösteren çalışmalar çelişmektedir. Annenin dahili hastalıkları ve immunsupresyon durumu ile smear sonuçları arasında ilişki saptanmamıştır. HPV sonuçları incelendiğinde nörolojik hastalıklar HPV pozitif hastalarda anlamlı olarak daha fazla izlenmiştir. Diğer hastalıklar ve immunsupresyon durumu için HPV sonuçlarına göre farklılık yoktur. Çalışmamızdaki parametreler dahilinde hastaya hem antepartum, hem de postpartum dönemde yapılan HPV ve/veya smear testlerini karşılaştıran çalışmaların yapılması bizim çalışmamızı bir kademe öteye taşıyacak basamak olacaktır. Anahtar Kelimeler: Servikal Kanser, Servikal Kanser Tarama, Pap-Smear, HPV, Kolposkopi, Gebelik, Postpartum Dönem Destekleyen Kuruluşlar: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı
Vajinal disbiyozisin HPV enfeksiyonu ve preinvaziv servikal epitelyal lezyonlar üzerine etkisi
Rahim ağzı kanseri (CC), dünya çapında kadınlar arasında en sık görülen dördüncü malign neoplaziyi temsil eder ve ciddi bir halk sağlığı sorunudur. HPV enfeksiyonu, üreme sisteminin en yaygın viral enfeksiyonudur ve yüksek riskli genital HPV'ler, serviks kanserinin ve onun malign prekürsörü olan servikal intraepitelyal neoplazinin gelişiminde merkezi etiyolojik ajanlardır. HrHPV ile enfeksiyon CC gelişimi için gereklidir ancak yeterli değildir ve hastalığın oluşumunda, ilerlemesinde veya gerilemesinde ek faktörler rol oynar. Etkilenen viral tip gibi bu faktörlerin bazıları virüsle ilişkiliyken bireysel bağışıklık, sigara içme, parite, hormonal kontraseptif kullanımı ve cinsel davranış gibi diğer faktörler konakçı ile ilgilidir. Son çalışmalar vajinal mikrobiyom (VM) ile jinekolojik kanser arasındaki potansiyel ilişkiyi değerlendirmiştir. VM bileşimi, lokal bağışıklık tepkisini etkileyebilir, servikal onkogenez ve HPV klirensine dahil olabilir. Vajinal mikrobiyota, çok sayıda endojen ve eksojen faktöre yanıt olarak değişebilen benzersiz ve karmaşık bir ortamdır. Bu nedenle, vajinal mikrobiyotanın konakçının üreme fizyolojisini etkileyebileceği gibi, mikrobiyal bileşimin de konak fizyolojisinden etkilenebileceğini akılda tutmak çok önemlidir. Genel olarak, sağlıklı bir yetişkin vajinal mikrobiyomu ağırlıklı olarak Lactobacillus spp. ve düşük bolluktaki diğer mikropları içerir. Büyümelerini destekleyen asidik bir ortam yaratmanın yanı sıra, Lactobacillus suşlarının çoğu, bir dizi potansiyel olarak zararlı mikrop için toksik olan ve büyümelerini engelleyen kayda değer sayıda antimikrobiyal benzeri bileşik, bakteriyosin veya hidrojen peroksit üretebilir. Laktobasil türlerini içeren probiyotikler, vajinal florayı iyileştirmek için ürogenital enfeksiyonların tedavisinde kullanılmıştır. Son veriler, bazı bakteri türlerinin varlığının ve bolluğunun HPV enfeksiyonunu önleyebileceğini ve bu anatomik bölgelerde kanser öncü lezyonlarının gelişme riskini azaltarak virüs klirensine katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. Tersine, diğer bakteri türleri patolojik durumu destekleyebilir. Bu nedenle, VM bileşiminin ve değişikliklerinin (disbiyoz) HPV enfeksiyonu/kalıcılığı üzerindeki etkisini anlamak, bu virüsün neden iii olduğu enfeksiyonların sonuçlarının daha iyi tahmin edilmesine katkıda bulunabilir. Çalışmamızda toplam 80 hastada flora kullanım süreleri incelendiğinde 6-9 ay arası kullanan 58 (%72,5), 9-12 ay arası kullanan 15 (%18,8) ve 12 ay ve üzerinde kullanan 7 (%8,8) hasta olduğu görülmüştür. Tedavi süresi yapılan çalışmalar ile karşılaştırıldığında yeterli olduğu görülmüştür. Yaptığımız çalışmada tedavi grubunda yer alan 80 hastanın tedavi öncesi ve sonrası smear sonuçları ASCUS açısından analiz edilmiş. Yapılan analizlere göre tedavi öncesi hastaların %48,8'inin smear sonucu anormal (≥ASCUS) iken tedavi sonrası bu oran %33,8'e düşmüştür ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Kontrol grubunda yer alıp tedavi başlanmayan 82 hastanın %37,8'inin smear sonucu ASCUS açısından anormal (≥ASCUS) bulunmuştur. 6 ay sonra ise %24,4'ünün anormal sonucu olduğu gözlenmiştir. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Bu veriler; uyguladığımız tedavinin smear sonuçları üzerine olumlu etkisini ortaya koymuştur. Fakat çalışmamızın diğer verileri incelendiğinde uygulanan tedavi LSIL ve HSIL smear sonuçlarında istatiksel olarak anlamlı değişikliğe yol açmamıştır. Tedavinin HPV değişimi üzerinde etkisi incelendiğinde; HPV 16 açısından negatife dönme oranı tedavi alan grupta %46,2 iken tedavi almayan grupta %56,7'dir. HPV 18 açısından negatife dönme oranı tedavi alan grupta %54,5 iken tedavi almayan grupta %100'dür. HrHPV açısından negatife dönme oranı tedavi alan grupta %48,6 iken tedavi almayan grupta %49,2'dir. HPV 16/18 değişimi incelendiğinde ise tedavi almayan gruptaki 2 hastanın 2'sinde de 16 veya 18'den birinin negatife döndüğü, tedavi alan gruptaki 4 hastanın ise 2'sinin (%50) tamamen negatife döndüğü, diğer 2'sinin ise (%50) 16 veya 18'den birinin negatife döndüğü gözlenmiştir. Tüm bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Çalışmamızda flora düzenleyici tedavinin HPV klirensi üzerine bir miktar etkisi gözlenmiş olsa da kontrol grubu sonuçları ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İlk başvuruda kolposkopi yapılma oranları tedavi alan grupta %76,2, almayan grupta %59,8'dir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Kolposkopi sonucu ise tedavi alanların %19'unda almayanların %60'ında anormal bulunmuştur. Tedavi almayan hastalarda ilk başvuruda anormal kolposkopi sonucu oranı anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Kontrol başvurusunda ise kolposkopi yapılma oranları tedavi alan grupta %38,8, almayan grupta %19,5'tir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. iv Kolposkopi sonucu ise tedavi almayanların %66,7'sinde anormal iken tedavi alanların tamamında normal bulunmuştur ve bu fark da istatistiksel olarak anlamlı olup sonuçlar literatür ile uyumludur. Anahtar Kelimeler: Servikal Kanser, Servikal Kanser Tarama, Pap-Smear, HPV, Vajinal Mikrobiyota, Vajinal Mikrobiyota State Çeşitliliği Destekleyen Kuruluşlar: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı
Servikal patolojisi (anormal pap-smear sonucu ya da HPV pozitifliği) olan hastaların takibinin değerlendirilmesi
Güneş A.C., Servikal Patolojisi (Anormal Pap-Smear Sonucu Ya Da HPV Pozitifliği) Olan Hastaların Takibinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Tezi, Ankara 2021. Servikal kanser %99,7'sinin HPV ilişkili olması, prekürsör lezyonlarının olması, serviksin muayene açısından kolay erişilebilir bir organ olması ve maliyet-etkinlik açısından bakıldığında toplum bazlı tarama ve erken teşhis için oldukça uygun bir hastalıktır. Ülkemizde bu doğrultuda servikal kanser tarama programı oluşturulmuştur. Bu tarama programına göre HPV 16-18'den birinin pozitifliği ya da yüksek riskli HPV pozitifliği ile birlikte anormal Pap-Smear sonucu olan hastalar kolposkopiye refere edilmektedir. 2018'de 1 milyon kadının, 2020'de ise 4 milyon kadının HPV genotiplerinin pozitiflik oranları, smear oranları, kolposkopiye refere edilmesi gereken hasta sayısı ve gereksiz sevk oranları gibi epidemiyolojik verileri üzerinden T.C. servikal kanser tarama programının etkinliğini göstermek için iki adet çalışma yayınlanmıştır. Bu iki çalışma tarama programının kolposkopiye refere etme kısmına kadar etkin olduğu ancak kolposkopi yapma aşamasında heterojeniteler olduğunu ortaya koymuştur. Bizim çalışmamızda ise T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü adına Kanser Dairesi Başkanlığı ile görüşülerek bir kolposkopi değerlendirme formu oluşturulmuş, form 81 ilde kolposkopi merkezlerine tebliğ edilmiş ve HPV 16-18'den birinin pozitifliği ya da yüksek riskli HPV pozitifliği ile birlikte anormal Pap-Smear sonucu olan hastalar için bu formun doldurulması istenmiştir. Şubat 2018-Şubat 2019 arasında elde edilen formların incelenmesiyle birlikte gereksiz kolposkopi uygulama oranları, kolposkopi yeterliliği, punch biyopsi, endoservikal küretaj ile gör ve tedavi et uygulamalarının oranları çalışma popülasyonunda ve NUTS bölgeleri bazında değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde her ne kadar çalışma evreni çok geniş (n=9808) olsa da kolposkopi takip formu gönderilen hastalar gibi seçilmiş bir grup olduğu için demografik veriler, referans alınan çalışma kadar yüksek güvenilirlikle toplumu yansıtamamaktadır. %29,5 (n=4062) oranında HPV 16 saptanırken; %6,3 (n=872) HPV 18; %8,2 (n=1132) HPV 31 ve %9,2 (n=1270) HPV 51 saptanmıştır. Çift triajlı tarama programımızın sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer ve negatif prediktif değer çalışılıp farklı senaryolarla triajlar ile etki güçleri incelenmiştir. HPV 16 ve 18 dışındaki yüksek riskli HPV'ler incelendiğinde ≥ CIN-2 lezyonlar için sadece HPV 31'in pozitif prediktif değeri %19,5; sadece HPV 33'ün pozitif prediktif değeri ise %25 saptanmıştır. Çalışmanın sonucunda %41,4 (n=4057) gereksiz kolposkopi yapıldığı; kolposkopi gereken grupta %79,9 (n=4455) ve gerekmeyen grupta da %76,3 (n=2790) olmak üzere yüksek oranda punch biyopsi alındığı; alınan biyopsi sayılarının da gereken grupta %69,5 (n=3068) ve gerekmeyen grupta da %63,7 (n=1742) olmak üzere çoğunlukla çoklu biyopsiler olduğu görülmüştür. Endoservikal küretaj yapılması gereken grupta %57,1 (n=3194) ve gerekmeyen grupta %53,2 (n=1957) olmak üzere yüksek oranda uygulanmıştır. Kolposkopi gereken grupta %13,9 (n=616) ≥ CIN-3 lezyon saptanırken gerekmeyen grupta %4,6 (n=130) ≥ CIN-3 lezyon saptanmıştır. Gerek demografik veriler gerekse de kolposkopi performansını değerlendirmeye yönelik verilerde NUTS bölgeleri bazında heterojeniteler görülmektedir. Ancak global olarak bakıldığında T.C. servikal kanser tarama programı algoritmasının ≥ CIN-3 lezyonlar için sensitivitesinin %82,5; negatif prediktif değerinin ise %95,3 olduğu saptanmıştır. Bu konuda kanser daire başkanlığı öncülüğünde ilgili tüm kurul ve kuruluşların iş birliğiyle algoritmanın sensitivitesini daha da yukarı taşımak ve bölgeler arası uygulama farklılıklarını minimize etmek için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Servikal Kanser, Servikal Kanser Tarama, Pap-Smear, HPV, Kolposkopi Destekleyen Kuruluşlar: T.C. Sağlık Bakanlığı Kanser Savaş Daire Başkanlığı, Türkiye Servikal Patolojiler ve Kolposkopi Derneği (TRSCCP), Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı
İnopere serviks kanserli hastalarda küratif üç boyutlu konformal radyoterapi ve kemoradyoterapi sonuçları ve akut-kronik yan etkilerin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Merkezlerin kliniklerinde uyguladıkları tedavi protokollerinin sonuçlarının değerlendirilmesi tedavi kalitesinin arttırılmasını ve hastalara verilen hizmetin geliştirilmesini sağlayacaktır. Bu amaçla Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda inoperabl serviks kanseri tanısı ile üç boyutlu konformal eksternal radyoterapi tekniği ile tedavi uygulanan olguların tedavi sonuçları, prognostik faktörler ve yan etki sonuçları ile yan etki gelişimi ile ilişkili olabilecek faktörler incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: EÜTF Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda 2005-2015 yılları arasında küratif tedavi edilen ve üç boyutlu konformal radyoterapi uygulanan 274 hasta retrospektif olarak incelenmiş sağkalım analizleri için Kaplan Meier, sağkalım ile ilişkili prognostik faktörler için ise tek değişkenli analizde log-rank, çok değişkenli analizde cox regresyon testi uygulanmıştır. Yan etki gelişimi ile ilişkili olabilecek faktörler ki-kare testi ile incelenmiştir. Analizde p değeri < 0.05 olanlar anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda median takip süresi 62.3 ay (3-170) olup evre IIB çoğunluğunu (%63.9) oluşturmaktaydı. Olguların %91'i kemoradyoterapi (KRT) ile tedavi edilmiş, %86'sına brakiterapi yapılabilmiş, görüntü rehberliğinde brakiterapi (3B-BRT) 54 (%19.7), konvansiyonel brakiterapi (2B-BRT) 182 (%66.7) olguda uygulanmıştır. Serimizin 10 yıllık genel sağkalım, hastalıksız sağkalım, lokal-bölgesel kontrol ve uzak metastazsız sağkalım oranları sırasıyla %53, %62, %77 ve %72 olarak saptanmıştır. Hastalık yinelemesi görülen 90 olguda (%32) en sık yineleme paterni uzak metastazdır ve en sık uzak metastaz yeri paraaortik bölgedir. Çok değişkenli analizde tedaviye 3. ay yanıtı (p<0.0001) ve skuamoz hücreli karsinom dışı histopatoloji tüm sağkalımlarla ilişkili önemli prognostik faktörler olarak bulunmuştur. Lenf nodu metastazı sayısının ≥3 olması (p=0.042) ve üst pelvik yerleşimli (ana iliak) lenf nodu metastazının (p=0.025) uzak metastazsız sağkalım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Radyoterapi öncesinde hemoglobin (Hb) düzeyinin <10 mg/dl olması genel sağkalım ve hastalıksız sağkalımı olumsuz etkilemektedir. Eş zamanlı kemoterapi (p<0.0001) ve ≥4 kür uygulanması genel sağkalımı arttırmaktadır (p<0.0001). En sık görülen derece ≥3 akut yan etki lökopenidir (%34). Hb düzeyi <10 mg/dl olması, eş zamanlı kemoterapi uygulanması derece ≥3 akut hematolojik yan etki gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Kronik genitoüriner (GÜS) ve gastrointestinal sistem (GİS) yan etkiler birlikte değerlendirildiğinde derece ≥3 yan etki %13 olguda izlenmiştir. Vücut kitle indeksinin (VKİ) < 18.5 olması kronik ciddi GÜS (p=0.001), brakiterapi dozunun 4x7 Gy olması kronik ciddi GİS (p=0.023) yan etki gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Brakiterapi tekniğinin (3B-BRT vs 2B-BRT) ciddi kronik yan etki gelişimi ile ilişkisi gösterilememiştir. Sadece 3B-BRT ile tedavi edilen olgular değerlendirildiğinde kronik derece 3-5 GÜS, GİS ve GİS+GÜS yan etkiler sırasıyla %5.7, %13.5 ve %20.8 bulunmuştur. Sonuç: Sağkalım sonuçlarımız literatür ile uyumlu olup uzak metastaz en sık görülen yineleme şeklidir ve tedavi başarısını etkilemektedir. Özellikle lenf nodu metastazı sayısı ve yerleşiminin paraaortik metastaz ve uzak metastaz gelişimi ile ilişkili olduğu bilinmekte, yüksek riskli olgularda profilaktik paraaortik ışınlamanın uzak metastazları azaltma üzerindeki etkisini araştıran randomize çalışmaların sonuçları beklenmektedir. Kronik yan etkiler açısından serimizin sonuçları diğer çalışmalarda belirtilen oranlarda olmasına karşın, 3B-BRT uygulanan olgular ayrı olarak incelendiğinde artmış derece ≥3 geç yan etki oranları izlenmiştir. Geç yan etki sonuçlarının dozimetrik verilerin de olduğu başka bir çalışma ile araştırılması uygun olacaktır.
Servikal neoplazik süreçte laminin-5Y2 ve P16 (INK4A) ekspresyonu ve sağkalım ile ilişkisi
Amaç: Servikal neoplazilerin gelişim sürecinde ekstrasellüler matriksin önemli bir bileşeni olan Laminin-52 ve hücre siklusunda rol alan bir tümör supresör protein olan p16 (INK4a) moleküllerinin etkinliğini ve hastaların sağkalımı ile olan ilişkilerini değerlendirmek. Yöntem: Retrospektif olarak tasarlanan bu çalışmanın araştırma grubuna Ocak 2004 – Ocak 2014 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı, Jinekolojik Onkoloji Bilimdalına başvuran toplam 140 hasta dahil edilmiştir. Ayrıca kontrol grubuna Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı'nda benign jinekolojik nedenlerle histerektomi uygulanmış olan 10 hasta alınmış ve toplamda 150 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma grubu CIN-1 (n:30), CIN-3 (n:30), mikroinvaziv servikal karsinom (n:20), adenokarsinom (n:30) ve skuamöz hücreli karsinom (n:30) olmak üzere beş alt gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu ise uterin myomlar nedeniyle histerektomi uygulanmış 10 hastadan oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastalar telefon ile aranarak çalışma hakkında bilgi verilmiş ve onamları alınarak çalışmaya dahil edilmişlerdir. Tüm hastaların servikal doku kesitlerinde Laminin-5y2 ve bir tümör supresör protein olan p16 (INK4a) molekülleri immünhistokimyasal olarak boyanma düzeyleri açısından incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar için yaş BMI(Vücut Kitle İndeksi), parite, sigara kullanımı, laminin-52 ve p16 (INK4a) boyanma düzeyleri (negatif, 1+,2+,3+ şeklinde) incelenmiş ve kanser olgularının 5 yıllık sağkalımı ile incelenen moleküllerin ilişkisi değerlendirilmiştir. Adenokarsinom, skuamöz hücreli karsinom ve mikroinvaziv kanser gruplarındaki hastalarda yaş ve BMI oranlarındaki artışa paralel olarak p16 (INK4a) ve Laminin-52 boyanma düzeylerinin de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görülmüştür. Ayrıca mikroinvaziv kanser grubunda parite ile birlikte Laminin-52 boynama düzeyinin de arttığı saptanmış ancak p16(INK4a) boyanma düzeyinde parite ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Araştırma gruplarındaki tüm hastalar gruplara bakılmaksızın değerlendirildiğinde yaş ve BMI artışıyla birlikte Laminin-52 ve p16(INK4a) boyanma düzeylerinin de arttığı ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğu görülmüştür. Ancak sigara kullanımı ve parite için bu korelasyon gözlenmemiştir. Sonuç: Laminin-52 ve p16(INK4a) molekülleri servikal neoplazik süreçte anlamlı olarak pozitif saptanmaktadır. Ancak bu moleküllerin patofizyolojisinin ve servikal karsinogenezdeki rollerinin daha net anlaşılabilmesi için daha geniş serilerde araştırmaların yapılması gerekmektedir.
Prekanseröz servikal lezyon tanısı alan hastaların roy uyum modeline göre uyum durumlarının incelenmesi
Amaç: Prekanseröz servikal lezyon tanısı alan hastalar ve eşlerinin Roy Uyum Modeli ile uyumlu/uyumsuz davranışların incelenmesidir. Yöntem: Araştırma, niteliksel araştırma olarak yürütülmüştür. Araştırmanın kavramsal çerçevesini Roy Uyum Modeli oluşturmuştur. Veriler "Birey Tanılama Formu" ve "Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu" kullanılarak "derinlemesine görüşme" yöntemiyle toplanmıştır. Araştırmanın örneklemini, prekanseröz servikal lezyonlu hastalar (n: 23) ve eşleri (n:5) oluşturmuştur. Veriler "içerik analizi" ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan hastalar ve eşleri, roy uyum modelinin dört alanında da, uyumlu/uyumsuz davranışlar deneyimlemiştir. Prekanseröz servikal lezyonlu hastalar ve eşlerin Roy Uyum Modeli'ne göre Uyum grubunda; fizyolojik uyum alanı ile ilgili temalar "Kendini İyi Hissetme", "Önlem Alma", benlik kavramı alanı ile ilgili temalar; "Umut", "Kaderci Yaklaşım", rol fonksiyonu uyum alanı ile ilgili temalar; "Primer Rolleri Sürdürme", karşılıklı bağlılık uyum alanı ile ilgili temalar "Sosyal Destek Alma", Uyumsuzluk grubunda; fizyolojik uyum alanı ile ilgili "Zorlanma", benlik kavramı alanı ile ilgili temalar; "Kanser Algısı", "Korku", "Kendini Yargılama", "Cinsellik Algısı", rol fonksiyonu uyum alanı ile ilgili temalar; "Primer Rolleri sürdürememe", "Annelik Rolünde Bozulma", karşılıklı bağlılık uyum alanı ile ilgili temalar ise; "Eş İlişkilerinde Problem Yaşama", "Sosyal Destek Yetersizliği", "Sosyal İzolasyon", "Bilgi Gereksinimi", "Kadınlara Öneriler" olarak belirlenmiştir. Sonuç: Araştırmada Roy uyum modeline göre hastaların deneyimleri açıklanarak tanı sonrası uyum süreci ile ilgili önemli veriler elde edilmesini sağlamıştır. Prekanseröz servikal lezyon tanı ve tedavi sürecinde hastaların yanı sıra tüm aile bireylerinin özellikle eşlerin etkilendikleri ifade edilmiştir. Bu doğrultuda hastalara ve eşlerine tanı aşamasından itibaren sağlık profesyonellerinin bilgi ve destek sağlaması, bakım ve danışmanlık hizmetlerinin verilmesi hastalar ve eşlerinin birçok olumsuz deneyimlemelerini, uyumsuz davranışlarını önleyebilir ve bu sürecin daha olumlu bir şekilde yönetilmesini kolaylaştırabilir. Anahtar Sözcükler: Prekanseröz Servikal Lezyon, Hemşirelik, Roy Uyum Modeli, Nitel Araştırma.
Serviks kanserinde desmoplastik reaksiyonun prognostik önemi ve klinikopatolojik parametrelerle korelasyonu
Serviks kanseri dünyada en sık, Türkiye'de ise üçüncü en sık görülen jinekolojik malignitedir. Kanserin seyrini etkileyen olan en önemli parametre evre olmakla birlikte birçok faktör bulunmaktadır. Literatüre bakıldığında son zamanlarda desmoplastik reaksiyon (DR), inflamatuar yanıt (IY) ve tümör tomurcuklanmasının (TT) prognostik önemi üzerine çalışmaların yoğunlaştığı fakat serviks kanserinde yetersiz sayıda çalışma olduğu görülmektedir. Çalışmamızda operasyon yapılan 40 serviks skuamöz hücreli kanseri (SHK) hastasını değerlendirdik. Hastaların yaş, menapoz durumu, tümör çapı, grade, stromal invazyon oranı, lenfovasküler tutulum (LVI), lenf nodu metastazı (LNM), evresi ve 5 yıllık sağ kalım verileri elde edildi. Preperatları tekrar incelenerek; DR, IY ve TT varlığı ve derecesi açısından değerlendirildi. Hastaların verileri ve patolojik değerlendirmelerin birbiri ve survi ile ilişkisi olup olmadığını değerlendirdik. Buna göre DR'nin karşılaştırdığımız hiçbir klinikopatolojik parametreyle ve surviyle ilişkisinin olmadığını; TT'nin sadece LVI ile ilişkili olduğunu ve surviyi azalttığını; IY'nin büyük tümör çapı ve yüksek grade ile ilişkili olduğunu, survi üzerine etkisi olmadığını gözledik.
Özefagus ca., serviks ca.ve glioblastome multiforme (GBM) tanılı hastaların tedavisinde kullanılan volümetrik ayarlı arc terapi (VMAT), yoğunluk ayarlı radyoterapi (IRMT) ve 3 boyutlu konformal radyoterapi (3BKRT) tedavi tekniklerinin karşılaştırılmalı değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında özefagus kanseri tanısı konan 20 hastanın; pelvis kanseri tanısı konan 20 hastanın ve beyin yerleşimli tümörü olan Glioblastome Multiforme (GBM) 20 hastanın VMAT, IMRT ve üç boyutlu konformal radyoterapi (3BKRT) teknikleri ile planları yapılarak; elde edilen sonuçların kritik organlar açısından farklı tedavi tekniklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Hedef hacim için tanımlanan dozun %100'ü hedef hacmin %95'ini alacak şekilde planlamalar yapılmıştır. Her bir teknik için bilgisayarlı tomografi (BT) kesitleri incelenerek hedef hacimde soğuk veya sıcak alanlar oluşmamasına özen gösterilmiş ve elde edilen doz-volüm histogramları (DVH) değerlendirilmiştir. Böylece kritik organların aldığı dozlar karşılaştırılmıştır. Özefagus Ca hastalarında yakın kritik organlardan akciğer, kalp, spinal korda bakılmış ve IMRT tekniğinin düşük doz bölgelerinde üstünlüğü diğer kritik organ değerlendirilmesinde VMAT tekniğinin üstün oluğu görülmüştür. Serviks Ca tanılı hastalarda rektum, mesane ve bağırsak dozlarına bakılmış ve burada VMAT tekniğinin anlamlı fark yarattığı görülmüştür. GBM hastalarında ise beyin sapı, optik kiazma, sağ optik sinir ve sol optik sinire bakılmıştır. Burada ise aynı şekilde VMAT tekniğinin avantajlı olduğu görülmekle birlikte IMRT tekniği de 3BKRT tekniğine göre avantajlıdır. Çalışmanın sonucunda tekniklerin birbirine ve farklı bölgelere göre avantaj ve dezavantajları görülmüştür.
Plasenta kaynaklı mezenkimal kök hücrelerden eksozomların izolasyonu, karakterizasyonu ve ilaç taşıyıcı sistem olarak etkinliğinin araştırılması
Amaç: Mezenkimal kök hücreler (MSC), kendi kendini yenileme yeteneğine sahip doku kaynaklı hücrelerdir ve çeşitli hücre soylarına farklılaşabilirler. Plasenta, fetal toleransı koruyan ve zengin bir MSC rezervuarı oluşturan geçici bir organdır. MSC'ler invaziv prosedürler olmaksızın plasentadan kolayca izole edildiğinden, kullanımları etik kaygılara yol açmaz. Büyüme faktörleri, sitokinler, kemokinler, mikroveziküller (200-1000 nm çap) ve eksozomlar (40-200 nm çap) gibi ekstrasellüler vezikül salgı proteinleri dahil olmak üzere MSC'lerin sekretomunun, MSC'lerin terapötik özelliklerinin çoğunu sergilediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, plasenta kaynaklı mezenkimal kök hücrelerden salınan eksozomların, dosetaksel (DOC) ile fonksiyonel hale getirilerek serviks kanseri tedavisinde etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Tip I kollajenaz ile doku inkübasyonu sonucu MSC'ler plasentadan izole edildi. İzole MSC'leri tanımlamak için CD44, CD90, CD105 ve CD34 kullanıldı. Eksozomlar, her 48 saatte bir, ultrasantrifüj yöntemi kullanılarak MSC açlık ortamından izole edildi. Santrifüjlemeden sonra, eksozom pelletleri PBS içinde yeniden süspanse edildi ve Exo-Quick eksozom saflaştırma kiti ile saflaştırıldı. Saflaştırılmış eksozomlar, partikül boyutu ve yapısının yanı sıra CD9, CD63 ve CD81 işaretçileri kullanılarak karakterize edildi. MSC'den türetilen eksozomlar, docetaxel (EXO-DOC) ile elektroporasyona tabi tutuldu ve ardından 24 ve 48 saat boyunca HeLa rahim ağzı kanseri hücreleri ile inkübe edilerek sitotoksisite testleri yapıldı. Bulgular: Taramalı elektron mikroskobu, saf ve docetaxel yüklü eksozomların partikül boyutunu ve yapısını sırasıyla 81 ve 107 nm olarak ortaya koymuştur. Dosetaksel yüklü eksozomlar daha kısa sürede ve daha düşük konsantrasyonlarda etkinlik gösterir. Western blot ve qPCR sonuçlarına göre EXODOC, rahim ağzı kanseri hücrelerinde apoptozu artırır ve epitelyal mezenkimal geçişi(EMT) azaltır. Sonuç: Plasentanın eksozomları doğumdan sonra izole edilirse ilaç taşıyıcı sistem olarak kullanılabilirler ve bu eksozomlar ilacın hücrelere girişini kolaylaştırarak ilaçların düşük dozlarda daha etkili olmasını sağlar. Bu çalışmanın bulguları, antikanser tedaviler için yeni ilaç dağıtım sistemlerinin geliştirilmesinde plasenta kaynaklı eksozomların kullanılması potansiyelini arttırmaya yardımcı olacaktır. Anahtar kelimeler: Dosetaksel, Eksozom, Mezenkimal kök hücre, Plasenta, Servikal kanser.
Ebe ve hemşirelerin serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumları ve etkileyen faktörler
Kanserin, dünya genelinde insidansı ve mortalitesi giderek yükselmektedir. Jinekolojik kanserler içinde yer alan serviks kanseri kadınlarda önemli bir sağlık sorunudur. Serviks kanserinde taramanın önemli bir yeri vardır ve taramayla önlenebilecek kanserlerin başında serviks kanseri gelmektedir. Bu araştırma ile Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde çalışan ebe ve hemşirelerin serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumları ve etkileyen faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma analitik ve kesitsel olarak, 15 Şubat 2021- 26 Şubat 2021 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi'nde 46 ebe ve 159 hemşire ile yapıldı. Araştırma verilerinin toplanmasında veri toplama formu ve Servikal Kanserin Erken Tanısına Yönelik Tutum Ölçeği (SKETTÖ) kullanıldı. Verilerin analizi için Kolmogorov-Smirnov testi, Levene testi, yüzdelik, ortalama, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Dunn-Bonferroni çoklu karşılaştırma testi kullanıldı. Çalışmaya katılan ebe ve hemşirelerin SKETTÖ puanı ortalaması 104.9±8.9 (min:77, max:124)'dür. Ebe ve hemşirelerin yaşları ilerledikçe, SKETTÖ toplam puanlarının da istatiksel anlamlı olarak artmakta olduğu tespit edildi. Ailesinde serviks dışı jinekolojik kanser öyküsü olanların SKETTÖ toplam puanlarının düşük olduğu belirlendi. Katılımcıların medeni durumu, tek başına yaşama, vajinal enfeksiyon öyküsü, Oral Kontraseptif kullanma ve daha önce Pap-Smear/Human Papilloma Virüsü (HPV) testi yaptırma durumlarının SKETTÖ toplam puanlarını etkilediği tespit edildi. Sonuç olarak bu araştırmada ebe ve hemşirelerin serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumlarını sosyo- demografik özelliklerinden ve obstetrik-jinekolojik özelliklerinden bazılarının etkilediği ve katılımcıların serviks kanseri erken tanı tutum ölçeği puanının yüksek çıkmasına rağmen Pap-Smear /HPV testini yaptıran katılımcı sayısının az olduğu sonucuna varıldı. Katılımcıların serviks kanserinin erken tanısı konusunda bilgilerinin olduğu ama tarama konusunda davranış değişikliğine ihtiyaçları olduğu ortaya çıkmış olup konu ile ilgili hizmet içi eğitim, kurs/konferans vb. herhangi bir eğitim programları gibi etkinliklerin faydalı olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Serviks kanseri, Erken tanı, Tarama, Tutum
Serviks kanser tedavisi için aptamer hedefli eksozom aracılı lizozomotropik etkili biyoteknolojik ilaç geliştirilmesi
Amaç: Eksozomlar biyolojik sıvılarda bulunan ve yapılarında biyolojik moleküllerden ilaçlara kadar pek çok şeti taşıyan doğal ekstrasellüler veziküllerdir. Son yıllarda ilaç taşıma sistemlerini hedeflendirmede DNA veya RNA dizilerinden oluşan aptamerler önemli yer tutar. Cisplatin (cis), Klorokin (klor) ve Raloksifen (ral) lizozomotropik yapıda olup bu ilaçların biyolojik aktivitelerinin arttırılması için yeni taşıyıcı sistemlere ve moleküler hedeflendirmelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada eksozomlara klorokin, raloksifen ve cisplatin yüklenmesi ve aptamerler ile taşıyıcı sistemin hedeflendirilmesi amaçlanmıştır. Geliştirilen formülasyonların HeLa serviks kanser hücrelerinde sitotoksik, lizozomotropik, apoptotik ve otofajik etkileri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: HeLa hücrelerinden salınan eksozomlar ultrasantrifüj metodu ile izole edilmiş ve western blot, SEM ve zeta analizi ile karakterizasyonları gerçekleştirilmiştir. Eksozomlara ayrı ayrı klorokin, raloksifen ve cisplatin elektroporasyon ile yüklenmiş ve HeLa hücrelerine spesifik aptamerler eksozomlara bağlanmıştır. Exo-apt-ilaç formülasyonları (Exo-apt-cis, Exo-apt-klor ve Exo-apt-ral) HeLa hücreleri ile 24 saat inkübe edildikten sonra sitotoksisiteleri MTT ile, lizozomotropik aktiviteleri Lysotracker floresan boyama ile, apoptotik (Bax, BCL-2) ve otofajik etkileri (LC3AB, Beclin-1) western Blot ve qPCR ile incelenmiştir. Bulgular: HeLa hücrelerinden izole edilen eksozomların CD9, CD63 ve CD81 gibi spesifik belirteçleri içerdiği ve boyutlarının 66±12 nm olduğu bulunmuştur. HeLa hücrelerinde Exo-apt-cis, Exo-apt-klor ve Exo-apt-ral'in hücre prolifreasyonunu Cisplatin Klorokin ve Raloksifen'e daha düşük konsantrasyonda azalttığı görülmüştür. Exo-apt-cis, Exo-apt-klor ve Exo-apt-ral formülasyonları HeLa hücrelerine spesifik olarak bağlanmış ve ilaçların lizozomlara taşınmasını kolaylaştırmıştır. Exo-apt-cis, Exo-apt-klor ve Exo-apt-ral formülasyonları Bax, LC3AB ve Beclin-1'in protein ve gen ekspresyonlarını artırmış, BCL-2'nin protein ve gen ekspresyonlarını azaltmıştır. Sonuç: Aptamer ile hedeflendirilmiş eksozom içerisinde cisplatin, klorokin ve raloksifen yüklü geliştirilen taşıyıcı sistemde lizozomotropik ilaçların hücre içerisine kolay girişi sağlanmış ve biyolojik olarak aktivitesi arttırılmıştır. Bu çalışmanın bulguları serviks kanser tedavisine yönelik yeni biyoteknolojik ilaç geliştirme çalışmalarına ışık tutacaktır.
Yüksek riskli HPV pozitif olan hastalarda smear sonuçlarının kolposkopi eşliğinde alınan servikal biyopsi sonuçları ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada amacımız HPV DNA taraması sırasında yüksek riskli hpv tipi testpit edilen hastalarda, servikal sitolojisi sonuçlarının kolposkopi eşliğinde alınan servikal biyopsi sonuçları ile karşılaştırılması ve tek başına yüksek riskli HPV pozitifliğinin kolposkopiye refere edilmesinin gerekliliğini araştırmaktır. Yöntem: Prospektif olarak yaptığımız çalışmaya HR-HPV pozitif 60 hasta dahil edildi. Hastaların HPV tipi, smear sonuçları, gebelik sayısı, parite, doğum şekli, sigara kullanımı, eğitim durumu, kontraseptif yöntem, OKS kullanımı, postkoital kanama durumu, cinsel aktif süresi sorgulandı. Tüm hastalara kolposkopi işlemi uygulandı. Kolposkopik bulgular, ECC ve biyopsi sonuçları istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: HPV 16 pozitif olan hastalarda HSIL oranı %47, HPV 18 pozitif olanlarda %0 olarak bulunurken diğer HR-HPV genotiplerinde %12.5 oranında tespit edilmiştir. Bulgularımız istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,012 ). Sigara içenlerin Pap smear sonuçlarının %60,0'ında CIN 1 ve üzeri lezyon saptanmış, içmeyenlerin %31,4'ünde CIN 1 ve üzeri lezyon görülmüş ve aradaki fark anlamlı bulunmuştur (p=0,028). Sigara içme durumu ile biyopsi sonuçlarını karşılaştırdığımızda sigara kullanan hastaların %40,0'ında HSIL ve üzeri biyopsi sonucu olduğu tespit edilmiş iken, sigara kullanmayanların %5,7'sinde HSIL ve üzeri görülmüş ve sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p=0,003). Sonuç: Çalışmamızda HPV 16 en sık izlenen genotiptir. HPV 16 pozitif vakalarda, biyopsi sonuçlarında HSIL oranı anlamlı bulunmuştur. Sigara kullanan hastaların smear ve kolposkopik biyopsi sonuçları anlamlı bulunmuştur. HR-HPV pozitif vakaların tümüne kolposkopi yapılması ile serviksin preinvaziv lezyonları erken tanı alabilir ve hastalar serviks kanserine ilerlemeden tedavi edilebilir. Anahtar kelimeler: HPV, Smear, Kolposkopi, Serviks Kanseri
Kadınların sağlık algıları, serviks kanseri ve pap smear testi sağlık inançları
Amaç: Bu araştırma, kadınların sağlık algıları, serviks kanseri ve pap smear testi sağlık inançlarının incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırmanın evrenini 2017-2018 Eğitim Öğretim Yılında Muğla Halk Eğitim Merkezi bünyesinde açılan kurslara devam eden 30-70 yaş arasındaki kadın kursiyerler oluşturmuştur (N:1021). Araştırmada evreni bilinen örneklem sayısı 279 olarak hesaplanmış ve bu sayı artırılarak 400 kadın çalışma kapsamına alınmıştır. Veriler "Tanımlayıcı Bilgi Formu", "Sağlık Algısı Ölçeği (SAÖ)" ve ''Serviks Kanseri ve Pap Smear Testi Sağlık İnançları Ölçeği (SİMÖ)'' ile toplanmıştır. Verilerin analizleri SPSS 22.0 paket programında yapılmıştır. Verilerin normallik (Kolmogorov-Smirnov) dağılımları incelenmiş, normal dağılım gösterdikleri için parametrik testler (t-testi ve ANOVA) kullanılmıştır. Ölçek puan ortalamaları arasındaki ilişki Pearson korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Kadınların yaş ortalaması 43.67±8.62'dir. Sağlık Algısı Ölçeği (SAÖ) toplam puan ortalamasının 51.03±7.28 olduğu, alt ölçek puan ortalamaları incelendiğinde, en yüksek puan ortalamasının Sağlığın Önemi (11.76±2.10) alt boyutundan alındığı, bunu sırasıyla Öz Farkındalık (11.14±2.13), Kontrol Merkezi (16.22±4.26) ve Kesinlik (11.9±3.43) alt boyutunun izlediği belirlenmiştir. Serviks Kanseri ve Pap Smear Testi Sağlık İnançları Ölçeği (SİMO) alt boyut puan ortalamaları incelendiğinde ise en yüksek puan ortalamasının Yarar Motivasyon (33.79±5.58) boyutundan alındığı, bunu sırasıyla Sağlık Motivasyonu (10.28±2.32), Önemseme (23.66±6.40), Duyarlılık (7.48±2.63) ve Engeller (30.8±9.03) alt boyutunun izlediği saptanmıştır. SAÖ toplam puan ortalaması ile SİMÖ Sağlık Motivasyonu ve Yarar Motivasyon alt boyutları arasında pozitif, Engeller alt boyutu arasında negatif yönde anlamlı ilişki belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Araştırmaya katılan kadınların sağlık algılarının iyi düzeyde olduğu söylenebilir. Kadınların Serviks Kanseri ve Pap Smear Testi ile ilgili yarar-motivasyon inançlarının yüksek ve engel algılarının düşük olması olumlu olarak değerlendirilmiştir. Konuyla ilgili olarak, kadınların Önemseme/Ciddiyet ve Duyarlılık algılarının artırılmasına ve engel algılarının azaltılmasına yönelik müdahale çalışmalarının yapılması önerilir.
Üreme çağındaki kadınların servikal kanserin erken tanısına yönelik tutumları ve bilgi düzeyleri
Bu araştırma, üreme çağındaki kadınların servikal kanserin erken tanısına yönelik tutumları ve bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla planlanmıştır. Kesitsel tipte tanımlayıcı olan çalışma, Antalya Kemer Devlet Hastanesi 18-49 yaş arasında olan 340 kadınla yapılmıştır. Kişisel Bilgi Formu ve Servikal Kanserin Erken Tanısına Yönelik Tutum Ölçeği (SKETTÖ) formları kullanılmıştır. Veriler, e-posta, whatsapp, online ve yazılı olarak toplanmıştır. Verilerin analizi için sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum-maximum değerler, t testi ve ANOVA testinden yararlanılmıştır. Çalışmaya katılan kadınların SKETTÖ toplam puan ortalaması 87.17±13.97 (min:70, max:130) olarak bulunmuştur. SKETTÖ toplam ölçek puanı, 18-28 yaş grubunda, üniversite/yüksekokul mezunlarında, çalışan ve gelir düzeyi iyi olan kadınlarda, bekarlarda, şehirde yaşayanlarda, sigara- alkol kullananlarda, doğum kontrol yöntemi olarak kondom kullananlarda, jinekolojik muayeneye düzenli giden kadınlarda ve HPV aşısı yaptıran kadınlarda diğer gruplara göre daha yüksek saptanmıştır. Eğitim düzeyi arttıkça SKETTÖ puan ortalaması artmakta ve bekar kadınların SKETTÖ puan ortalaması daha yüksek olup istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Kadınlar jinekolojik muayene yaptırmama nedeni olarak en çok "şikayetinin olmaması" (%53.7) olarak ifade etmiştir. Kadınların %47.9'u serviks kanserinin önemli bir etkeni olan HPV'nin bulaş yolunu bilmediğini ve sadece %7.9'u HPV aşısını yaptırdığını ifade etmiştir. Ayrıca kadınların çoğunluğunun serviks kanseri risk faktörlerini bilmediklerini belirtmiştir. Çalışma sonucunda; kadınların SKETTÖ puan ortalamasının düşük seviyede olduğu, eğitim düzeyinin, medeni durumun ve kendisini serviks kanseri bakımından riskli görmenin kadınların servikal kanserin erken tanısına yönelik tutumların da etkili olduğu bulunmuştur. Serviks kanseri konusunda kadınların ve toplumun bilinçlendirilmesi için farkındalık ve eğitim programları yapılmalı, sağlık çalışanlarının kadınları serviks kanseri tarama programlarına katılmaları konusunda teşvik etmeleri büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Serviks Kanseri, Erken Tanı, Üreme Sağlığı, Pap Smear, HPV
Kadınlarda Human Papilloma Virüs (HPV) bilgi düzeyinin serviks kanseri inançlarına etkisi
Araştırma, Türkiye genelinde yaşayan 18-65 yaş arasındaki kadınların HPV bilgi düzeylerinin serviks kanseri inançlarına etkisini değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Çalışma, tanımlayıcı ve kesitsel araştırma olarak planlanmıştır. Araştırma anketi Surveey.com çevrimiçi anket sistemi ile oluşturulup sosyal medya platformları (Instagram, Twitter, Facebook vb.), WhatsApp ve e-posta yoluyla paylaşılmış, Kasım 2022-Nisan 2023 tarihleri arasında, 18-65 yaş arasındaki 301 kadına ulaşılmıştır. Veriler "Kişisel Bilgi Formu", "Human Papilloma Virüsü Bilgi Ölçeği (HPV-BÖ)" ve "Rahim Ağzı Kanseri ve Pap Smear Testi Sağlık İnanç Modeli Ölçeği (RAKPST-SİMÖ)" kullanılarak toplanmıştır. Kadınların, HPV-BÖ puan ortalaması 11,23±9,78'dir. RAKPST-SİMÖ alt boyutlarının puan ortalamaları; pap smear yarar ve motivasyon algısı 3,87±0,92, rahim ağzı kanseri duyarlılık algısı 2,55±0,88, rahim ağzı kanseri önemseme/ciddiyet algısı 3,13±0,85, rahim ağzı kanseri sağlık motivasyonu algısı 3,34±0,95, pap smear engeller algısı 2,51±0,80 olarak saptanmıştır. Pap smear yarar ve motivasyon ile HPV-BÖ arasında r=0.29 pozitif zayıf düzeyde ilişki bulunmuştur. Pap smear engeller ile HPV-BÖ arasında r=-0.48 negatif zayıf düzeyde ilişki bulunmuştur. Pap smear yarar ve motivasyon düzeyindeki toplam değişim %8.3 oranında HPV-BÖ tarafından açıklanmaktadır (R2=0,083). HPV bilgi düzeyi pap smear yarar ve motivasyon düzeyini arttırmaktadır (ß=0,293). Pap smear engeller düzeyindeki toplam değişim %22.9 oranında HPV-BÖ tarafından açıklanmaktadır (R2=0,229). HPV bilgi düzeyi pap smear engeller düzeyini azaltmaktadır (ß=-0,481). Kadınların HPV bilgi düzeyinin yüksek olması serviks kanseri inançlarını olumlu yönde etkilemektedir. Sağlık profesyonellerinin, kadınlara HPV aşısı ve serviks kanseri taramaları hakkında eğitim ve danışmanlık vermesi olumlu sağlık davranışlarının geliştirilmesini sağlayacaktır.
Sağlık okuryazarlığının meme ve serviks kanseri erken tanı davranışlarına etkisi
Bu çalışma 18-65 yaş arası kadınlarda sağlık okuryazarlığı düzeyinin meme ve serviks kanseri erken tanı davranışlarına etkisininin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma Hitit Üniversitesi- T.C. Sağlık Bakanlığı Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine 01.06.2019-01.01.2020 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası, evli veya cinsel yönden aktif 395 kadın ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında Tanıtıcı Bilgiler Soru Formu ve Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (ASOY- TR) kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların Avrupa Sağlık Okuryazarlık Ölçeği puan ortalaması 32,43 ± 7,36 olup kadınların %40,3'ünün sağlık okuryazarlığı düzeyinin sorunlu- sınırlı düzeyde olduğu belirlenmiştir. Avrupa Sağlık Okuryazarlık Ölçeği puanı ortalaması ile kadınların klinik meme muayenesinin ne olduğunu bilme, tarama/ kontrol amaçlı klinik meme muayenesi yaptırmada hekim cinsiyetinin kadın olmasının önemi, jinekolojik muayene yaptırma, Pap-smear testini bilme, daha önce Pap-smear testi yaptırma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç olarak, meme ve serviks kanseri bilgi ve erken tarama uygulamalarının yetersiz olduğu, yetersiz sağlık okuryazarlığı düzeyinin kanser taramalarına katılımın engellediği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, Serviks kanseri, Sağlık okuryazarlığı, Erken Tanı, Hemşire
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran kadınların serviks kanseri ile ilgili bilgi ve tutumları
Giriş ve Amaç: Serviks kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden birisidir. Ancak, düzenli taramalar ve aşılarla çoğunlukla önlenebilir bir kanser türüdür. Bu çalışmada, kadınların serviks kanseri taramasına ve HPV aşısına dair bilgi ve tutumları ile bunları etkileyen sosyodemografik özellikleri ortaya koymak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tiptedir. Çalışma süresince Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri kadınlardan dahil edilme ölçütlerine uygun kişiler ile çalışma yapılmıştır. Katılımcılarla karşılaşmada; araştırmacı ve yönetici tarafından hazırlanan, literatür taramasıyla oluşturulmuş, sosyo-demografik veriler, serviks kanseri taraması, risk faktörleri ve HPV aşısı hakkında bilgi ve tutumu ölçecek sorulardan oluşan anket formu ile veriler toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların %67,1'i Pap smear testinin serviks kanserinin taraması için kullanıldığını, %60,1'i testin servikal bölgeden alınan sıvı sürüntüsü ile yapıldığını bilmektedir. HPV DNA testinin de servikal kanser taramasında kullanıldığını bilenlerin oranı %13,9'dur. Kadınların %52,5'i smear testini hiç yaptırmamıştır. Smear testini yaptıranların %34,2'si son beş yıl içerisinde düzenli olarak yaptırmıştır. Smear testini yaptıranların %38'i şikayetleri sebebiyle, %22'si erken tanı için, %22'si doktorun tavsiyesiyle, %5'i ise ailede kanser tanısı olan kişilerin varlığı sebebiyle yaptırdıklarını ifade etmişlerdir. Smear testini yaptırmayanların %62,9'u gerek görmeme, şikayetin olmaması sebebiyle yaptırmadıklarını belirtmişlerdir. Araştırmaya katılan kadınların yarısı Human Papilloma Virüs'ü (HPV) ve aşısını duymuşlardır ancak HPV aşısı olan kadınların oranı %1,9'dur. Katılımcıların %43'ü serviks kanseri için risk oluşturacak durumlar hakkında doğru yanıtlar vermiştir. Sigara içmek, ailede serviks kanseri öyküsü olması, birden fazla cinsel partnerin bulunması, cinsel temasla bulaşan hastalık öyküsü olması; kadınların yarısından fazlasının servikal kanser için risk faktörü olarak kabul ettiği durumlardır. Bariyer korunma yöntemleri kullanmamak, beş yıldan uzun süre oral kontraseptif kullanmak, erken (<16 yaş) yaşta ilk cinsel ilişkide bulunmak ve obezite; servikal kanser açısından risk oluşturabilecek durumlardan olmasına rağmen, katılımcıların yarısından fazlası bu ifadelerin serviks kanseri için riski artırabileceği konusunda fikri olmadığını belirtmiştir. Sonuç: Araştırmaya katılan kadınların bilgi durumları ve tutumları ikamet yeri, eğitim durumu, çalışma durumu, medeni durumu ve yaş gruplarına göre farklılaşmaktadır. Şehir merkezinde yaşayan, üniversite mezunu olan, çalışan ve evli olan kadınların bilgi düzeyleri daha yüksektir. 30-65 yaş aralığındaki kadınların servikal kanser taraması hakkındaki bilgi durumu daha olumlu yöndedir. Anahtar Kelimeler: Serviks kanseri, kanser, tarama
Anormal servikal sitolojide anormal endoservikal patoloji ve human papilloma virus prevelansı
Giriş: Servikal kanser günümüzde dünya da kadınlar arasında dördüncü sıklıkta görülen ve önlenebilir bir kanser olması nedeniyle önemini korumaktadır. Bu nedenle birçok tarama programı geliştirilmiş olup bizim ülkemizde de en çok servikal sitoloji ve PCR ile hrHPV DNA pozitifliği taraması yapılmaktadır. Birçok çalışmada HPV enfeksiyonunun servikal kanserlerde %96-99 oranında pozitif olduğu belirtilmiştir. HPV'nin tek başına pozitifliğinin dışında yardımcı faktörlerlerin olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Biz bu çalışmada anormal servikal sitolojide anormal endoservikal patoloji ve HPV prevelansını, olası kofaktörlerin bu durumu nasıl etkilediğini, endoservikal örneklemenin önemini değerlerlendirdik. Metod: Bu çalışmada polikliniğimiz kolposkopi ünitesinde Ocak 2013 ve Nisan 2016 tarihleri arasında anormal servikal sitoloji ile takip tedavi gören 505 hasta değerlendirilmiştir. HPV DNA taraması ve endoservikal örneklem yapılmış olan 215 anormal servikal sitolojili hasta ile 175 kontrol grubu hasta karşılaştırılmıştır. Servikal sitoloji konvansiyonel ve likid bazlı (thin prep) teknik ayırt edilmeksizin çalışmaya dahil edilmişir. Servikal sitoloji Bethesda 2001 sınıflandırma sistemine göre yorumlanılmıştır. HPV DNA hastanemiz patoloji, mikrobiyoloji ve ayrıca dış merkez olarak KETEM laboratuarlarında PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Tüm endoservikal örneklemler endoservikal fırça ve küretaj yöntemleri kullanılarak elde edilip hastanemiz patoloji bölümünce değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma için toplamda 505 olgu değerlendirilmiştir. Eksik verileri olan olgular çıkartıldığında analizler 390 olgu üzerinden yapılmıştır. Çalışmada anormal Pap smear'e sahip olanların sayısı 215 (%55), normal Pap smear'i olanların sayısı 175 (%45) olarak saptanılmıştır. Olguların ortalama yaşı 45.5±9 olarak saptanmıştır. Parite ortalama 2.2, ilk cinsel ilişki yaşı ortalama 20, OKS kullanım oranı %27.9'du. Hastaların %31.3'ü menapozda ve %28'inde ek hastalık mevcuttu. Pap smear sonucu anormal olguların yaş ortalaması 45'ti. Sigara kullanımı %27.2 ve OKS kullanım oranı %26.3 olarak saptandı. Anormal Pap smearli olgularda HPV pozitifliği prevelansı %68.8'di. Bu grupta anormal endoservikal örneklem patoloji prevelansı %40 olarak bulundu. Yaş ile anormal servikal sitoloji arasında bir ilişki saptanmadı. Kontrol grubununda HPV pozitifliği prevelansı %53,7' idi. Bu grupta HPV pozitifliğinin %44'ünü HPV 16, %9.3'ünü HPV 18, %3.2'sini HPV 16 ve 18 birlikteliği %43'ünü diğer HPV tipleri oluşturmaktaydı. Anormal endoservikal örneklem patoloji sonucu prevelansı %2.8'idi. Anormal smear sitolojisi ile HPV DNA pozitifliği arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki saptandı (p:0.002). Gravida, parite, ilk cinsel ilişki yaşı, OKS kullanımı, sigara kullanımı ile anormal servikal sitoloji arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anormal servikal sitoloji ile abortus ve küretaj öyküsü arasında istatistiksel anlamlı sonuç elde edildi. HPV DNA pozitifliği ile sigara kullanımı ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. HPV DNA pozitifliği ile diğer kofaktörler arasında yapılan karşılaştırmalarda istatistiksel anlamlı sonuç bulunmadı. HPV DNA pozitifliği ile küretaj öyküsü karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı sonuç bulundu (p= 0.037). Anormal servikal sitoloji ile anormal endoservikal patoloji karşılaştırıldığında sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p˂0.001).Anormal servikal sitoloji derecesi arttıkça anormal endoservikal patoloji ve HPV DNA pozitifliği sıklığının arttığı gözlendi (p:0.002). Anormal endoservikal patoloji ile HPV DNA pozitifliği dışındaki diğer ko-faktörler karşılaştırılmış olup istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı. Anormal endoservikal patoloji ile HPV DNA pozitifliği arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p˂0.001). Sonuç: HPV pozitifliği anormal servikal sitoloji ile ilişkili bulunmuştur. Anormal servikal sitoloji ile abortus ve dilatasyon-küretaj ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anormal servikal sitoloji ile gravida,parite, OKS, sigara kullanımı, yaş, ilk cinsel ilişki yaşı arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. HPV pozitifliğini ko-faktörlerle değerlendirdiğimizde sigara ile ilişkisi anlamlı bulunmuştur. HPV pozitifliği ve dilatasyon -küretaj öyküsü ilişkisi anlamlı bulundu. Anormal servikal sitolojili hastalarda anormal endoservikal patoloji prevelansı diğer çalışmalara göre yüksek bulundu. Anormal endoservikal patoloji ile yaş, gravida, parite, abortus, küretaj, OKS, sigara kullanımı, ilk cinsel ilişki yaşı değişkenleri açısından istatistiki olarak anlamlı bir ilişki çıkmamıştır ancak HPV DNA ile karşılaştırdığımızda sonuç anlamlıydı..