Wounds and injuries
488 theses under this subject heading
Orbita kırığı onarımı yapılan hastalarda cerrahi sırasında gözlenen bulguların bilgisayarlı tomografi bulguları ile korelasyonunun retrospektif olarak incelenmesi
Günümüzde yüz travmalarını takiben globu çevreleyen orbita kemiklerinde kırık izlenmesi karşımıza sıklıkla çıkan klinik tablolardandır. Orbita fraktürleri travmanın şiddetine bağlı olarak görme kaybı, glob rüptürü, diplopi, göz hareket kısıtlılığı gibi işlevsel hasarlara ilaveten enoftalmus, distopi gibi kozmetik sorunlara da yol açabilir. Orbita kırıklarının radyolojik değerlendirmesinde altın standart yöntem Bilgisayarlı Tomografi (BT)'dir. Bu çalışmada orbital kırık onarımı yapılan hastalarda cerrahi işlem sırasında elde edilen verilerle BT görüntüleri arasındaki korelasyonun incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın ikincil amacı ise orbital kırık izlenen hastaların epidemiyolojisinin yanı sıra ek patolojilerin ve cerrahi gereksinimlerin incelenmesidir. Yetmiş bir hastanın 73 orbitasına ilişkin demografik ve klinik verilerinin yanı sıra 47 hastanın 48 orbitasının cerrahi bulguları ve BT görüntüleri arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Orbital kırık cerrahi bulguları ile radyolojik veriler kıyaslandığında kırık bölgesine göre en fazla uyum orbita taban ve dış duvarda (% 91,7) saptandı. Kırılan kemik açısından ise uyum oranı en çok (% 95,8) zigomatik kemik ve orbita dışı kraniyal kemikte bulundu. Lakrimal kemikte ise korelasyon gözlenmedi (p=0,064). Cerrahi işlem sırasında 73 orbitanın 72'sinde (% 98,6) porlu polietilen implant kullanıldı. Orbital kemiklerde fiksasyon en sık dış duvarda yapıldı. Yetmiş üç orbitada cerrahi işlem yolu en sık inferior transkonjonktival yoldu (n=52). Orbital cerrahiye ilaveten en sık tam kat kapak kesisi onarımı (% 9,6) uygulandı. Bu sonuçlar bize orbita tabanında ve dış duvarında izlenen radyolojik bulguların iç duvara göre daha yol gösterici olduğunu düşündürmüştür. Orbita kırığını saptamak ve onarım için karar verebilmek amacıyla bilgisayarlı tomografi ile görüntüleme vazgeçilmezdir. Sonuç olarak gelişen teknolojiyle beraber bilgisayarlı tomografi bulgularının detaylı değerlendirilmesi klinisyene yol gösterici olacaktır.
Darbeli elektromanyetik alanın oral mukozal yara iyileşmesindeki etkileri
Oral mukozal yaralar okuldaki, işyerindeki ve evdeki günlük faaliyetleri kısıtlayarak dünya çapında her yıl milyonlarca eğitim saati ve çalışma saatinin kaybedilmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda bu hastalıkların psiko-sosyal etkileri mevcuttur ve sıklıkla yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürür. Manyetoterapi, geleneksel tıbba ek olarak 21. yüzyıl tıbbı tarafından da çeşitli sağlık sorunlarının iyileşmesini vaat eden alternatif yöntemler olarak kabul edilmektedir. Günümüzde manyetoterapi, ağrı ve inflamasyon yönetimi için invaziv olmayan, güvenli ve kolay bir yöntem sunmaktadır. Oral mukozada yara iyileşmesini hızlandırmak için birçok tedavi olmasına rağmen non-invazif bir uygulama olan darbeli elektromanyetik alanın (DEMA'nın) etkileri incelenmemiştir. Bu çalışmada DEMA'nın, ratların damaklarında oluşturulan mukozal yaralar üzerindeki etkilerini ortaya koymayı amaçladık. Çalışmamızda 32 adet Wistar Albino erkek rat gruplara randomize ve eşit şekilde dağıtılarak her grupta 8 rat olacak şekilde 4 deney grubu oluşturulmuştur. Grup 1ve 3'teki ratlara sadece oral mukozal yara oluşturuldu, DEMA uygulanmadı ve sırasıyla 4. gün ve 7. Gün sonunda sakrifiye edildi. Grup 2ve 4'tekilere oral mukozal yara oluşturulmasını takiben deney sürecinde günün aynı saatinde olmak üzere 12 saat aralıklarla 1'er saatten günde toplam 2 saat DEMA uygulandı ve sırasıyla 4. ve 7. gün sonunda ratlar sakrifiye edildi. Eksize edilen yara alanları histopatolojik, immünhistokimyasal ve genetik olarak incelendi. İnflamatuar hücre infiltrasyonu, granülasyon dokusu oluşumu ve epitelizasyon skorlandı. Histopatolojik skorlama yok – hafif – orta – şiddetli (0, 1 pozitif, 2 pozitif, 3 pozitif) olarak değerlendirildi. Sitokeratin ekspresyonları skorlandı. Endotelyal Nitrik Oksit Sentaz (eNos), platelet kaynaklı büyüme faktörü (PDGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF), epidermal büyüme faktörü (EGF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ekspersyonları ölçüldü. Yapılan incelemeler sonunda 4. ve 7. günlerde sadece yara oluşturulan gruplarla ile karşılaştırıldığında DEMA uygulanan gruplarda anlamlı derecede azalmış yara alanları tespit edildi (sırasıyla: p = 0.002, p = 0.042). Hem 4. günde hem de 7. günde granülasyon dokusu skorlarının (sırasıyla p = 0.005, p = 0.010), epitelizasyon skorlarının (sırasıyla p = 0.012, p = 0.004), sitokeratin skorlarının (sırasıyla p<0.001, p = 0.013), EGF ekspresyonunun (sırasıyla p < 0.001, p = 0.010), FGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.004, p = 0.014), PDGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.002, p = 0.040) ve VEGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.008, p = 0.009) anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Yine her iki günde DEMA uygulanan gruplarda sadece yara oluşturulan gruplara göre inflamatuar hücre infiltrasyonu skorunun (sırasıyla p = 0.003, p = 0.008) ve eNos ekspresonunun (sırasıyla p <0.001, p = 0.037) anlamlı seviyede düşük olduğu izlendi. Çalışmamızda DEMA uygulamasının rat oral mukozal yaralarında yara çevresinde EGF, PDGF, VEGF, FGF gibi büyüme faktörlerinin ekspresyonunu arttırdığı bulunmuştur. DEMA uygulamasının histopatolojik olarak granülasyon dokusu oluşumunu ve epitelizasyonu arttırdığı gösterilmiş ve makroskopik olarak da yara alanındaki küçülme ortaya konulmuştur. Non invazif, toksik olmayan, maliyeti düşük olan DEMA'nın oral mukozal yaralarda bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceği konusunda umut vadeden bu deneysel çalışmanın gelecekte yapılacak çeşitli araştırmalara ışık tutabileceği kanaatindeyiz. Bu çalışma, gelecekte yapılacak olan çalışmalarla desteklenmelidir.
Bakım verici aile üyelerinin basınç yaralanmasını önleme konusunda bilgi düzeyinin belirlenmesi
Evde bakım gerekisinimi olan yatağa bağımlı hastalarda basınç yaralanması gelişme ihtimali çok yüksektir. Bu hastalara çoğu zaman evlerinde informal bakım vericiler/aile üyeleri tarafından bakım verilmektedir ve basınç yaralanmasının önemli bir kısmı hasta hastaneye gelmeden önce gelişmektedir. Bu nedenle basınç yaralanmasının önlenmesinde bakım verici aile üyelerinin bilgi düzeyi oldukça önemlidir. Bu çalışmada, bakım verici aile üyelerinin basınç yaralanmasını önleme konusundaki bilgi düzeylerinin belirlenmesi amaçlandı. Tanımlayıcı türde yapılan çalışmanın evrenini, Gaziantep ili sınırları içindeki Abdulkadir Yüksel Devlet Hastanesi ve SANKO Üniversitesi Hastanesi yataklı servislerinde, taburculuğu planlanan, basınç yaralanması gelişme riski olan ve evde bir aile üyesi tarafından bakım alacak hastalar ve hastaların bakım verici aile üyeleri oluşturdu. Çalışmanın örneklemine, araştırmanın yürütüleceği tarihler arasında araştırma kriterlerini karşılayan 105 hasta yakını dahil edildi. Veriler, Şubat- Nisan 2023 tarihleri arasında toplandı. Verilerin toplanmasında; Hasta ve Bakım Verici Aile Üyesi Tanıtıcı Formu ve Basınç Yaralanması Önleme Bilgi Testi kullanıldı. Verilerin analizinde SPSS 22.0 programıyla frekans, yüzde, ortalama, standart sapma, Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Dunn's testi ve Spearman korelasyon analizi testi kullanıldı. Hastaların %38,1'i (n=40) erkek, %61,9'u (n=65) kadın ve yaş ortalaması 68,96 (SS (Standart Sapma)=18,07) idi. Hastaların %30,48'i serebrovasküler olay nedeni ile %28,57'si ise yaşlılık nedeni ile yatağa bağımlıydı. Bakım verenlerin %71,43'ü kadın (n=75), %28,57'si erkek (n=30) olup, yaş ortalaması 47,11 (SS=14,85), %47,62'si ilköğretim mezunu, %57,14'ü hastanın 1.derece yakını, %75,24'ü evli, %62,86'sı ev hanımı, %73,33'ünün çalışmadığı, %86,67'sinin sosyal güvencesi olduğu, %77,14'ünün gelirinin giderinden az olduğu tespit edildi. Buna ek olarak hastaların %28,57'sinde basınç yaralanması mevcuttu. Bakım veren aile üyelerinin Basınç Yaralanması Önleme Bilgi Testini doğru bilme oranı %58.82 dir. Bilgi testi puanı ile eğitim ve gelir düzeyi arasında anlamlı bir fark saptandı (p=0,006; p=0,002). Bakım verici aile üyelerinin basınç yaralanması önlemesi ile ilgili bilgiye ihtiyacı olduğu tespit edildi. Bu nedenle taburculuk planlaması içerisinde bu grup hastalasr için basınç yaralanmasının önlenmesi ile ilgili eğitime yer verilmesi ve evde sağlık hizmetleri birimi tarafından gereken izlemi yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Basınç Yaralanması; Evde Bakım; İnformal Bakım Verici; Hasta Yakını; Bilgi Düzeyi
Çocuk yoğun bakım ünitesinde izlenen travma hastalarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Tavma çocuklarda önde gelen bir ölüm ve sakatlık nedenidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her sene dünya genelinde 1 milyondan fazla çocuk travmatik yaralanmalar nedeniyle hayatını kaybetmektedir (1, 2). Çocuk yoğun bakıma yatan travma hastalarında mortaliteyi öngörebilmek önemlidir. Bu amaçla pek çok çalışma yapılmıştır. Bu tez çalışmasında, çocuk yoğun bakım ünitesinde travma nedeniyle takip edilen hastaların demografik verilerinin belirlenmesi; bu hastaların mortalite, morbidite, hastanede ve yoğun bakımda yatış süreleri üzerinde anlamlı etkisi olan vital bulgular, laboratuvar parametreleri, görüntüleme bulguları, solunum-dolaşım destek tedavileri ve skorlama sistemlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca taburculuk GOS, 6. ay GOS ve PRISM III üzerinde etkili faktörler ortaya konmuştur. Çalışmaya Haziran 2014-Aralık 2021 tarihleri arasında çocuk yoğun bakım ünitesinde travma nedeniyle takip edilen hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan 425 hastanın; demografik verileri, travma mekanizmaları, travmadan etkilenen sistemler, vital bulguları, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, uygulanan tedaviler, geçirdikleri operasyonlar retrospektif olarak kaydedildi. Entübasyon uygulanıp uygulanmadığı, mekanik ventilatörde kaldıkları gün sayıları, hastanede ve yoğun bakımda yatış süreleri kaydedildi. Hastaların GKS, PTS ve PRISM III skorları hesaplanarak kaydedildi. Hastaların hastanemize kaçıncı merkez olarak başvurduğu ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmazken (p=0,141); hastanemize ilk merkez olarak getirilen hastaların taburculukta GOS'a göre iyi sonuçlara sahip olma oranı ikinci veya üçüncü merkez olarak getirilenlere göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,001). Laboratuvar bulgularının mortalite ile ile ilişkisi incelendiğinde kan şekeri (p<0,001), WBC (p=0,046), CK (p=0,036), kreatinin (p<0,001), ALT (p<0,001), AST (p<0,001), amilaz (p=0,012), laktat (p<0,001), troponin I (p=0,001), INR (p<0,001) ve aPTT (p<0,001) düzeyleri ölenlerde hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Fibrinojen (p=0,003), pH (p<0,001) ve PLR (platelet lenfosit ratio) (p=0,006) ölenlerde hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü. Hb düzeyi ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü (kesim noktası < 10,25; AUC: 0,702; duyarlılık %64,5; özgüllük %83). Pediatrik travma skoru olan PTS ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha düşükken (p<0,001); mortalite skoru olan PRISM III ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Kan ürünü ihtiyacı olan hastalarda mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Nöbet geçirme durumuna göre mortaliteleri değerlendirildiğinde yoğun bakım yatışı sırasında nöbet geçiren hastalarda mortalite oranının daha fazla olduğu saptandı (p=0,028). İlk 24 saatte ölçülen en yüksek kan şekeri değeri >200 gr/dl olan hastalarda; mortalite oranları (p<0,001), taburculukta GOS açısından kötü sonuçlara sahip olma oranı (p<0,001), taburculuk sonrası 6. Ayda GOS açısından kötü sonuçlara sahip olma oranı (p=0,04), hastane yatış süreleri (p=0,000) ve yoğun bakım yatış süreleri (p=0,000) kan şekeri 100-200 gr/dl ve <100 gr/dl olanlara göre anlamlı olarak daha fazla bulundu. Lojistik regresyon analizinde inotrop ihtiyacı olması, albümin ihtiyacı olması, beyin ödemi ve GKS eksitusu öngörmede anlamlı bulundu. Bunlar arasında eksitusu öngörmede en güçlü parametre inotrop ihtiyacı olması idi. Yoğun bakıma yatan çocuk travma hastalarının mortalitesi öngörülerek kritik hastaların tedavileri daha dikkatli şekilde yapılmalıdır. Hastane enfeksiyonlarını azaltmak amacıyla tetkik ve tedaviler hızlıca yapılarak hastane ve yoğun bakım yatış süreleri mümkün olduğunca kısaltılmalıdır. Yoğun bakımdan taburculuk sırasında nörolojik defisiti olan, trakeostomi ile taburcu olan hastalar için palyatif bakım ve rehabilitasyon merkezleri kurularak bu hastaların en iyi şekilde bakım almasının ve hastane ve yoğun bakım yataklarının daha kritik hastalar için kullanılmasının sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: pediatrik travma; mortalite; PRISM III; PTS; yaralanma
Beklenmeyen iyatrojenik üreteral yaralanmaya bağlı rekonstrüksiyonun sonuçları
İyatrojenik travmalar, üreter yaralanmalarının en sık sebebi olarak bilinmektedir. Bu çalışmada beklenmeyen iyatrojenik üreter yaralanmaları nedeniyle gerçekleştirilen cerrahi rekonstrüksiyonun sonuçlarını değerlendirmek hedeflenmiştir. Metot Ürolojik olmayan işlemler sırasında meydana gelen beklenmedik üreter yaralanmalarına bağlı rekonstrüksiyonun sonuçları retrospektif olarak analiz edildi. Hidronefrozu olan, takip süresi 3 aydan kısa olan ve ürolojiye ameliyat öncesi konsülte edilen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Üreter yaralanması intraoperatif olarak veya postoperatif bir aylık dönemde teşhis edildi. İntraoperatif tanılar intraoperatif rekonstrüksiyon ile takip edilirken, geç tanı alan hastalar postoperatif altı aylık dönemde ameliyata alındı. Başarısızlık hidronefroz/renal atrofi ve uzun süreli stentleme olarak tanımlandı. Başarısızlıkla ilişkili olabilecek faktörler değerlendirildi. Bulgular Ürolojik olmayan operasyonlarda gerçekleşen beklenmedik üreter yaralanması nedeniyle toplam 50 üreter rekonstrüksiyonu yapıldı. Ortanca yaş ve takip süresi 51 (19-76) yıl ve 25 (3-186) aydı. Sırasıyla 27 (%54) ve 23 (%46) hastada intraoperatif ve postoperatif üreter yaralanması tanısı konuldu. Başarısızlık oranı %22 (11/50) idi. Tek değişkenli analizlerde geçirilmiş abdominal cerrahi, kemoterapi, klinik (jinekolojik/jinekoloji dışı), tanı zamanı (intra/postoperatif) ve patoloji (benign/malign) başarısızlık için anlamlı faktörlerdi (p=0,037, p=0,004, p =0,014, p=0,036 ve p=0,002; sırasıyla). Çok değişkenli analizde malign patoloji anlamlı olarak bulundu (p=0.010, OR:8.846 (1.676-46.690)). Sonuç Malign hastalığa bağlı yapılan cerrahi, beklenmedik iyatrojenik üreter yaralanması nedeniyle gerçekleştirilen rekonstrüksiyonun başarısız olması açısından bir risk faktörüdür. Anahtar Kelimeler: Üreteral Rekonstrüksiyon, İyatrojenik Üreter Yaralanması
Üst ekstremite yanıklarında Kanada aktivite performans modeli yaklaşımıyla ergoterapi etkinliğinin incelenmesi
Bu çalışma, üst ekstremite yanıklarında, ergoterapi yaklaşım modellerinden, Kanada Aktivite Performans Modeli (KAPM)'nin etkinliğini incelenmek amacı ile planlanmıştır. Çalışma 18-65 yaş aralığında, tedavi için hastaneye başvuran her iki üst ekstremitesinde ikinci ve üçüncü derece yanığı olan 40 birey ile gerçekleştirildi. Bireyler, KAPM uygulanan müdahale grubu (n=20) ve ev programı verilerek takip edilen kontrol grubu (n=20) olmak üzere iki gruba rastgele atandı. Bireylerin okupasyonel performans ve memnuniyet düzeyleri Kanada Aktivite Performans Ölçümü (KAPÖ) ile, üst ekstremite işlevselliği Michagan El Sonuç Ölçeği (MESÖ) ile, yaşam kalitesi SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ile, çevre ise yarı yapılandırılmış çevre değerlendirme ölçeği ile değerlendirildi. Uygulanan KAPM yaklaşımlı müdahaleler, bireylerin okupasyonel katılımda problem yaşadıkları performans alanları, dikkate alınarak planlandı. Müdahale grubuna 8 hafta süre ile haftada 3 kez KAPM yaklaşımlı müdahale programı uygulandı. Kontrol grubuna ise haftada bir kez danışmanlık hizmeti verilerek takipleri yapıldı. Sonuç olarak, müdahale sonrası gruplar arasındaki değerlendirmelerde okupasyonel performans ve memnuniyet düzeyinde (p<0,01), üst ekstremite işlevselliğinde (p<0,01) ve yaşam kalitesininde (p<0,01), müdahale grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı gelişme olduğu saptandı. Bu çalışmada, üst ekstremite yanıkları sonrası bireylere uygulanan ergoterapi yaklaşım modellerinden, KAPM'nin oküpasyonel performans ve memnuniyeti artırdığı, üst ekstremitelerde işlevselliği geliştirdiği ve yaşam kalitesinde iyileşme sağladığı, çevre müdahalelerinin ise oküpasyonel performans ve memnuniyet, işlevsellik ve yaşam kalitesine pozitif yönde katkı sağladığı bulunmuştur.
Triangülar fibrokartilaj kompleks yaralanmasında konservatif tedavinin bireylerin ağrı düzeylerine göre değerlendirme parametreleri üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı konservatif rehabilitasyon uygulanan Triangüler Fibrokartilaj Kompleks (TFKK) yaralanması olan bireylerde ağrı seviyelerine göre, TFKK'ya spesifik ve TFKK'ya spesifik olmayan değerlendirme parametrelerinde meydana gelen iyileşme süreçlerini araştırmaktı. Çalışmaya, manyetik rezonans görüntüleme yöntemi ile TFKK lezyonu tanısı alan 19 birey dahil edildi. Bireyler ağrı şiddetlerine göre Hafif Grup (n=10) ve Şiddetli Grup (n=9) olarak ikiye ayrıldı. TFKK'ye spesifik değerlendirme parametreleri arasında ağrı, klinik testler ve ağırlık taşıma toleransı yer aldı. TFKK'ye spesifik olmayan değerlendirme kapsamında kavrama kuvveti, eklem pozisyon hissi, fonksiyonel duyu, el becerisi, üst ekstremite fonksiyonel düzey ölçekleri, hareket korkusu ve yaşam kalitesi yer aldı. Tüm değerlendirmeler 2 hafta bir olmak üzere 5 kez yapıldı. Hastalara 8 hafta boyunca haftada bir gün süpervize rehabilitasyon programı uygulandı. Hafif grupta 2. haftadan itibaren klinik testler, el becerisi ve fonksiyonda gelişme bulunurken 4. haftadan itibaren ağrı, kavrama kuvveti, eklem pozisyon hissi ve hareket etme korkusunda gelişme kaydedildi (p<0,05). Şiddetli grupta 2. haftadan itibaren klinik testler, ağrı, kavrama kuvveti, el becerisi, fonksiyon, hareket etme korkusu ve yaşam kalitesinde gelişme bulunurken 4. haftadan itibaren eklem pozisyon hissi ve fonksiyonel duyuda, 6. haftadan itibaren ise emosyonel rol kısıtlılığı, mental sağlık ve vitalite parametrelerinde gelişme kaydedildi (p<0,05). Hafif ve Şiddetli gruplar arasında klinik testler, eklem pozisyon hissi, el becerisi ve fonksiyonda benzer gelişmeler saptandı (p<0,05). Şiddetli grubun, ağrı, kavrama kuvveti, fonksiyonel duyu, hareket korkusu ve yaşam kalitesinde daha hızlı gelişme gösterdiği kaydedildi (p<0,05). DASH skorunda hedeflenen minimal değişim 6. haftada elde edildi. Prediktif değişkenler aktif pronasyon ağrısı, ulnokarpal aralık testi, ağırlık aktarma tolerans testi, fonksiyonel düzey ve sosyal fonksiyon ve genel sağlık algısıdır. Çalışmamız TFKK lezyonu olan hastaların konservatif rehabilitasyon ile takibi için bir değerlendirme algoritması sunmakta ve iyileşmenin fonksiyonelliği etkileyen en önemli değişkenlerden ağrı şiddetine göre araştırılması yönüyle katkı sağlamaktadır. Ayrıca, rehabilitasyonun altıncı haftasında hangi bireylerin fonksiyonel düzeyinin başarılı olacağı tedavi öncesi değişkenleri değerlendirilerek yordanabilecektir.
Momordica charantia L. ekstrelerinin içeriğinin ve melanoma kanser hücreleri üzerine etkisinin metabolomik çalışmalarla incelenmesi
Bu tez çalışmasında, yara bakımında kullanılan Momordica charantia L. (kudret narı) Sıvı Kromatografisi/Kuadrapol Uçuş Zamanlı Kütle Spektrometrisi (LC/Q-TOF MS) temeline dayanan metabolomik çalışmalarla metabolom düzeyinde incelenmiş ve de bu bitkinin B16-F10 melanom hücre hattı üzerinde in vitro etkisi LC/Q-TOF MS ile araştırılmıştır. Bu amaçla Momordica charantia L. bitkisinin olgunlaşmış meyve ve tohumunun metanol ekstraktları hazırlanmıştır. Elde edilen ekstraktlar LC/Q-TOF MS cihazı kullanılarak C18 kolon ile gradiyent elüsyon programı kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen ham veriler çeşitli veri analiz yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Tespit edilen piklerin normalizasyonu yapılmıştır ve meyve ve tohum arasındaki fark incelenmiştir. Araştırma sonucunda meyve ve tohum arasında metabolom düzeyinde farklılık olduğu görülmüştür.Ayrıca, Momordica charantia L.'nin cilt kanserinde etkinliğini incelemek amacıyla meyve ve tohum ekstraktları B16-F10 melanom hücre hatlarına uygulanmıştır. Kontrol grubu, tohum ve meyve grupları arasındaki farkları gözlemleyebilmek için LC/Q-TOF MS cihazı kullanılarak analiz yapılmıştır. Kontrol, meyve ve tohum grupları arasında ekstraklarının hücre hatlarına inkübasyonu sonucu 48 saat ve 72 saat inkübasyonunun sonucundaki farklar ayrı olarak incelenmiştir. Sonuç olarak, meyve (hücrede) ve tohum (hücrede) ekstraktlarının metabolitlerinin hem 48 saat inkübasyon sonrası için hem de 72 saat inkübasyon sonrası için kontrole göre farklı olduğu görülmüştür. Bu bitkinin yara bakımında kullanılmak üzere umut vaad edici olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Sıvı kromatografisi, kütle spektrometrisi, yara bakım, biyobelirteç, metabolom ve fitoterapötik
Alt ekstremite yaralanma hikayesi olan ve olmayan Latin dans sporcularında fonksiyonel performansın karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, alt ekstremite yaralanma öyküsü olan ve olmayan Latin dans sporcularının fonksiyonel performans seviyelerini karşılaştırmaktı. Özel bir dans spor kulübüne kayıtlı 85 dansçı çalışmaya dahil edildi. Profesyonel dans sporcularının yaş, vücut kütle indeksi, dans deneyimi, dominant bacak durumları birbirine eşlenerek yaralanma hikayelerine göre iki gruba ayrıldı. İlk grup, alt ekstremitede son 6 ay içerisinde yaralanma öyküsü bulunan ve dans sırasında ağrı tanımlayan 18 kadın 7 erkek dansçıdan [yaş: 24 (22-26) yıl, vücut kütle indeksi: 21.2 ± 2.4 kg/m2 , dans deneyimi: 5 (4-13) yıl] ve ikinci grup; alt ekstremitede yaralanma öyküsü olmayan (dans sırasında ağrısı olmayan) 18 kadın 7 erkek dansçıdan [yaş: 23 (21-25) yıl, vücut kütle indeksi: 20.3 ± 2.0 kg/m2 , dans deneyimi: 5 (3-10) yıl] oluşmaktaydı. Grupların dinamik denge ölçümleri Y denge testi; tek bacak sıçrama performansları tek bacak ön, iç yan ve dış yan üçlü sıçrama testi; çift bacak dikey sıçrama yükseklikleri ise My Jump 2 uygulaması ile değerlendirildi. Yaralanma geçiren grubun Y denge ön (p=0.04), arka iç yan (p=0.03), arka dış yan (p=0.02) yönlerindeki dinamik denge performansı ve tek bacak ön (p<0.001), iç yan üçlü (p<0.001), dış yan üçlü (p=0.01) sıçrama performansı, yaralanma geçirmeyen gruba göre daha düşük idi. Gruplar arasında çift bacak dikey sıçrama yükseklikleri benzerdi (p>0.05). Klinikte, yaralanma geçmişinin Latin dans sporcularında denge ve sıçrama performansına etkilerini görebilmek için Y denge testi ve tek bacak sıçrama testleri tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Yaralanma, Latin Dans Sporu, Fonksiyonel Performans, Dinamik Denge, Sıçrama
Doğumsal brakiyal pleksus yaralanması olan çocuklarda önkol pronasyon osteotomisi ameliyatlarının uzun dönem sonuçlarının incelenmesi
Doğumsal brakiyal pleksus yaralanmasına bağlı gelişebilen sekonder problemler günlük yaşam aktivitelerinde yetersizliklere neden olmaktadır. Total pleksus hasarı olan çocuklardaki flask paralizi beraberinde pronator ve supinator kas grupları arasındaki güç dengesizliği sonucunda oluşan supinasyon kontraktürleri günlük yaşamda hastaların el kullanımlarındaki kısıtlılıkların önemli nedenlerindendir. Doğum sonrasındaki süreçte interosseos membranda retraksiyon, distal radyoulnar eklemin subluksasyonu ve radius başı dislokasyonu gibi sorunlar gözlenebilmektedir. Pronasyon yetersizliğine yönelik; biseps yeniden yönlendirme, interosseoz membran gevşetme veya derotasyon osteotomi cerrahileri yapılmaktadır. Bu cerrahilerin temel hedefi etkilenen ele, yardımcı el fonksiyonu kazandırmaktır. Çalışmamızın ilk amacı; pronasyon kazanımı için yapılan osteotomi cerrahisi ve sonrasında yapılandırılmış hedefe yönelik fizyoterapi programının hem vücut yapı ve fonksiyon alanındaki aktif/pasif eklem hareket açıklıkları, istirahatte önkol rotasyon postürü, Aktif Hareket Skalası(AMS) skorları, Modifiye Mallet Skalası istirahatteki önkol pozisyonu, Raimondi El Skalası sonuçları hem de aktivite alanını değerlendiren Brakiyal Pleksus Sonuç Ölçümü(BPOM) puanlarındaki değişimlerin araştırılmasıdır. Çalışmamızın ikinci amacı ise, önkol derotasyon osteotomilerinde sadece radius ve kombine(radius ve ulna) derotasyon cerrahi grupları tüm parametrelerle karşılaştırmaktır. Bu çalışma, 2018-2023 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda, doğumsal brakiyal pleksus yaralanması tanısı ile takipli, total pleksus hasarına sahip 5-18 yaş aralığındaki 37 çocukta önkol supinasyon kontraktürüne yönelik önkol derotasyon osteotomisi sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir. Hastalar osteotomi tekniklere göre; sadece radius derotasyon(24 hasta) ve kombine derotasyon(13 hasta) olarak ikiye ayrılmıştır. Çalışmadaki veriler; hem tüm hastalarda hem de 2 cerrahi grubunda ayrı ayrı analiz edilerek toplanmıştır. Eklem hareketleri incelendiğinde; pasif pronasyonda 45º[(40º)-(47,5º)]'lik artış, pasif supinasyonda 20º[(15º)-(25º)]'lik azalma, aktif pronasyonda 10º[(5º)-(15º)]'lik artış, aktif supinasyonda 10º[(5º)-(15º)]'lik azalma gözlenmiştir(p<0,001). İstirahatte önkol rotasyon postüründe 45º[35º-60º]'lik pronasyon yönüne değişim olmuştur(p<0,001). AMS'ye göre pronasyon skoru cerrahi öncesi 1,0[(0,0)-(2,0)] iken sonrasında 2,0[(1,0)-(3,0)]'ye yükselmiştir(p<0,001). Raimondi El Skalasına göre skorlar cerrahi öncesi 2,0[(1,5)-(3,0)] iken sonrasında 3,0[(2,0)-(4,0)]'ye yükselmiştir(p<0,001). Modifiye Mallet Skalasına göre hastaların %48,6'sının pronasyon yönüne çevirilebildiği ve aktivite alanında ise BPOM skorlarında artış olduğu saptanmıştır(p<0,001). Yapılan tüm değerlendirmeler cerrahi gruplar açısından da karşılaştırıldı. Kombine derotasyon grubunda; pasif el bilek ekstansiyonu, aktif dirsek fleksiyonu ve AMS supinasyon skorlarının sadece radius derotasyon grubuna göre daha yüksek olduğu görülmüştür(p<0,01). Diğer tüm parametrelerde gruplar arasında fark gözlenmemiştir(p>0,05). Bu araştırma sonunda, her iki osteomi sonrasında pronasyon hareketi artmış ve aktivite düzeyleri yükselmiştir. Total pleksus hasarlı çocuklarda elin "yardımcı el" olarak kullanılması hedeflenmiş, bu seviye Raimondi El Skalasında 3 olarak belirlenmiş, iki cerrahi seçenek ve yapılandırılmış hedefe yönelik fizyoterapi süreci ile "yardımcı el" fonksiyonuna ulaşılabileceği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Doğumsal Brakiyal Pleksus Yaralanması, supinasyon kontraktürü, derotasyon osteotomisi, pronasyon kazancı, Brakiyal Pleksus Sonuç Ölçümü (BPOM)
Fare kafa travması modelinde amantadinin nöroprotektif etkilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Amantadinin, nöroprotektif etkileri birçok deneysel hayvan modelinde ve klinik çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde intraperitoneal olarak verilen Amantadinin, 24. saatte nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet fare kullanılmıştır. 5 ayrı grup ve her grupta 8 fare (n=8) olacak şekilde gruplandırma yapılmıştır. 8 fare naive, 8 fare sham, 8 fare kontrol grubu, 8 fare 20 mg/kg/gün Amantadin ve 8 fare 40 mg/kg/gün Amantadin deney grubu olarak ayrılmıştır. Hayvanlara 9 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan 1 saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplara ise intraperitoneal sırasıyla 20 ve 40 mg/kg Amantadin enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 24. saat sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Histopatolojik incelemelerde; 1) 20 mg/kg Amantadin ile nöron dejenerasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0007, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.1745, n=8/grup). 2) 20 mg/kg Amantadin ile mikroglial aktivasyon anlamlı olarak azalmakta (p=0.0073, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0.9999, n=8/grup). 3) 20 mg/kg Amantadin ile astrosit aktivasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0063, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.3566, n=8/grup). 4) Histopatolojik incelemelerde, 20 mg/kg Amantadin verilen deney grubunda sitotoksik ödemin anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Sonuç: Swiss albino farelerde ağırlık düşürme metoduyla oluşturulan nörolojik muayenede gerilemeye sebep olmayan ancak histopatolojik düzeyde inflamasyona yol açan hafif kafa travması modelinde travma sonrası 1. saatte verilen tek doz 20 mg/kg Amantadin nöroinflamasyon ve astrogliozisi inhibe ederek sekonder hasarın azalmasına katkı sağlamaktadır.
Yanık pansumanı sırasında sanal gerçeklik gözlüğü uygulamasının ağrı üzerine etkisi
Amaç: Araştırma, yanık biriminde yatarak ve ayaktan tedavi gören hastalarda yanık pansumanı sırasında sanal gerçeklik gözlüğü uygulamasının ağrı üzerine etkisini belirlemek amacı ile randomize kontrollü deneysel bir çalışma olarak yapılmıştır. Yöntem: Araştırma İzmir Bozyaka Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Yanık Biriminde Temmuz 2021 - Ağustos 2021 aylarında yapılmıştır. Araştırmanın evrenini yanık biriminde ayaktan ya da yatarak tedavi gören hastaların tümü oluşturmuş, araştırmanın örneklemini ise 30 deney grubu 30 kontrol grubu hasta oluşturmuştur. Deney grubundaki hastalara yanık pansumanın işlemi sürecinde sanal gerçeklik gözlüğü ile rahatlatıcı video izletilmiştir. Pansuman bittiğinde hastaların işlem sırasındaki ağrı düzeyleri değerlendirilmiştir. Toplanan verilerin analizinde Ki-kare testi, frekans yüzde dağılımı, Shapiro Wilk testi, Independent Sample t testi ve Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Bulgular: Hasta, pansuman sırasındaki ağrısını sayısal ağrı skalasında 1 ila 10 arasında değerlendirdi. Buna göre deney grubunun ağrı skalası puan ortalaması (4,17±1,60) kontrol grubu puan ortalamasından (6,17±1,58) anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Yanık pansumanı sırasında sanal gözlük ile video izlemek stresimi azaltmak için etkin ve yardımcıydı diyenlerin oranı %73,3, yanık pansumanı sırasında sanal gözlük ile video izlemek ilgimin başka yere odaklanmasını sağladı diyenlerin oranı %76,7, sanal gerçeklik uygulaması ile video izleme yönteminden hoşlandım ve memnun kaldım diyenlerin oranı %80, izlediğim video motive ediciydi ve ağrıyı az hissetmeme yardımcı oldu diyenlerin oranı %70, ağrımın ve stresimin azaltılmasında bu yöntem uygundu diyenlerin oranı ise %70 olarak bulundu. Sonuç ve öneriler: Sanal gerçeklik gözlüğünün çok ağrılı bir işlem olan yanık pansumanı sırasında kullanımı sonucu hastaların ağrılarını azalttığı, hasta memnuniyetini arttırdığı ve stresini düşürdüğü saptanmıştır. Yapılan uygulamanın yanık biriminde rutin olarak kullanılmaya başlanması önerilmektedir.
Yanık hastalarında distresin anksiyete ve depresyona etkisi
Yanıklar toplumda sık görülen ciddi fiziksel ve psikolojik travmalardır. Yanıklara ısı, elektrik, kimyasallar, radyasyon, kaynayan sıvılar ve alevler neden olabilir. Doku hasarı sonucu cilt bütünlüğü bozulur, bölgesel etkilerinin yanı sıra sistemik, kardiyovasküler ve metabolik hastalıklara yol açabilir. Pro- ve antiinflamatuar sitokinlerin kontrolsüz salınımı, immünolojik işlev bozukluğuna ve yaygın sistemik inflamasyona yol açmaktadır. Şiddetli yanıklarda, özellikle yanık sonrası erken dönemde, aşırı inflamatuar eylem ve ciddi metabolik bozukluklar vardır. Abartılı inflamatuar yanıtlara ek olarak, kalp fonksiyon bozukluğu, akut solunum sıkıntısı sendromu, akut böbrek yetmezliği, bağırsak hiperpermeabilitesine bağlı bakteriyel translokasyon, hiperkatabolizma, hipermetabolizma ve sepsis gibi sistemik hastalıklar şu anda ortaya çıkmaktadır ve bu durum çoklu organ yetmezliğine ve ölüme yol açabilmektedir. Bu bağlamda çalışmanın amacı yanık hastalarda distresin anksiyete ve depresyone etkisi üzerine şekillenmiştir.
Adölesan sporcularda spor dalının ve fiziksel özelliklerin kas iskelet sistemi yaralanması üzerine etkisi
Günümüzde spora katılan çocuk ve adölesan sayısı ciddi bir artış göstermiştir, bu artış beraberinde spor yaralanma oranının artmasına sebep olmuştur. Sporun neredeyse her dalında sporcunun beklentisi farklı olabilmektedir ve sporcunun ilgilendiği spor dalında başarılı olabilmesi için gerekli antropometrik ve motorik yeterlilikleri karşılıyor olması gerekmektedir. Antropometrik ve motorik performansları yeterli olmayan sporcuların yaralanma geçirme riski daha yüksektir, önemli olan bu riskleri minimum düzeye indirmek ve bireyi vücut kompozisyonuna uygun spora yönlendirmektir. Bugünün çocukları yarının sağlıklı yetişkinleri olacağından, onlar için özgün fiziksel aktivite programları tasarlanmalı ve yaygınlaştırılmalıdır. Bu çalışmanın amacı, 7-14 yaş arasında herhangi bir spor dalıyla ilgilenen adölesanların antropometrik ve motorik ölçümlerinin alınıp geçmişte yaşadıkları yaralanmaların türü, sıklığı, buna etki eden risk faktörlerinin belirlenmesi ve yaralanmalar ile fiziksel yatkınlığın şu anda yaptıkları spor türü ile arasında bir ilişki olup olmadığının saptanmasıdır. Çalışma, İstanbul'un Başakşehir ilçesinde yaşayan 7-14 yaş aralığında olan 480 öğrenci ile yapıldı. Çalışmada, antropometrik veriler, boy ve kilo ölçümü, oturma yüksekliği ve el kavraması ile değerlendirildi. Motorik veriler değerlendirilirken esneklik otur uzan testi ile, denge flamingo testi ile, çeviklik ölçümü zigzag testi ve kuvvet durarak uzun atlama testleri ile değerlendirildi ve değerler kaydedildi. Çalışma verilerinin istatistiksel analizi için "Statistical Package for Social Sciences" (SPSS) Version 21.0 (SPSS inc., Chicago, IL, ABD) istatistik programı kullanıldı. Tüm analizlerde p<0,05 değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışma verileri değerlendirilirken verilerin normal dağılıma uygun olup olmadığı "Shapiro Wilk Testi" ile belirlendi. Bu testin analiz sonuçlarına göre normal dağılıma uyan verilerin analizinde parametrik testler uygulandı. Spor yaralanması yaşayan ve yaşamayan katılımcılar, demografik özellikler, antropometrik özellikler ve performans testleri açısından "Independent Sample T" testi ve "Chi-square" testi ile karşılaştırıldı. Antropometrik özellikler ile performans testleri arasındaki ilişkiler "Pearson Korelasyon Testi" kullanılarak belirlendi. Çalışmanın sonucunda erkek (%65,8) sporcuların kadınlara (%34,2) oranla daha fazla yaralanma geçirdiği, yaralanmanın ilgilenilen spor dalı ile alakalı olduğu ve en çok yaralanma görülen spor dalları oranının ise futbol (%33), basketbol (%24,7) ve yüzme (%15,6) olduğu bulundu. Genel olarak, çalışmamız futbol, basketbol ve yüzme sporlarında yüksek yaralanma insidansı olduğu sunucuna varmıştır.
Yanık hastalarının sosyal görünüş kaygısının ve vücut algısının yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu araştırma yanık hastalarının sosyal görünüş kaygısı, vücut algısı ve yaşam kalitesi düzeylerini belirlemek ile birlikte sosyal görünüş kaygısının ve vücut algısının yaşam kalitesi üzerine etkisini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın modeli kesitsel ve tanımlayıcı olarak belirlenmiştir. Çalışmada Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran veya yatışı yapılmış 108 yanık hastası üzerinde araştırma yapılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak kişisel bilgi formu ile birlikte sosyal görünüş kaygısı ölçeği, vücut algısı ölçeği ve yaşam kalite ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen veriler istatistik paket programı ile analiz edilmiştir. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ile birlikte sosyal görünüş kaygısı, vücut algısı ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi ortaya koymak üzere korelasyon ve regresyon analizleri yapılmıştır. Hastaların tanımlayıcı özelliklerine göre sosyal görünüş kaygısı, vücut algısı ve yaşam kalitesinin değişip değişmediği anova ve t-testi ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda sosyal görünüş kaygısı ile yaşam kalitesi arasında ilişki olmadığı sonucuna varılmıştır. Vücut algısının yaşam kalitesi üzerinde azaltıcı etkisinin olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yanık, Sosyal Görünüş Kaygısı, Vücut Algısı, Yaşam Kalitesi
Ayak bileği instabilitesinin 18-30 yaş aralığındaki futbolcularda diz kas kuvveti ve esnekliğine etkisi
Lateral ayak bileği burkulması, spor popülasyonlarında en sık gözlenen yaralanma çeşididir. Ayak bileği yaralanma riski yüksek olan aktiviteler arasında açık havada veya oyunun temas, sıçrama ve yön değişiklikleri içeren kapalı alanlarda oynanan takım sporları yer almaktadır. En yüksek burkulma oranı futbolda meydana gelmektedir. Bu çalışmada 18-30 yaş aralığındaki futbolcularda ayak bileği instabilitesinin diz kas gücü ve esnekliğine etkisini ortaya koymaktı. Çalışmaya İstanbulda'a bulunan Göktürk Spor Kulübü ve Altınyıldız Spor Kulüplerinde bulunan 18-30 yaş aralığında 32 amatör futbolcu dahil edildi. Bireyler kontrol grubu (n=16) ve çalışma grubu (n=16) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki bireylerin demografik bilgileri ve yaralanma ile ilgili hikayeleri kaydedildi. Bireylerin diz kas gücünü ölçmek için 1 Maksimum Tekrar Yöntemi, diz esnekliğini ölçmek için Otur-Uzan Testi uygulandı. Fonksiyonel ayak bileği instabilitesi durumunu ve derecesini belirlemek için Cumberland Ayak Bileği İnstabilitesi Anketi (CABİA) kullanıldı. Sporcuların fiziksel fonksiyonları Ayak ve Ayak Bileği Yetenek Ölçütü (FAAM) Türkçe versiyonu ile değerlendirildi. Ayak bileği instabilitesinin diz kas kuvvetine etkisi bulunamadı (p>0,05). Ayak bileği instabilitesinin diz esnekliğine etkisi saptanmadı (p>0,05). Her iki grup arasında Cumberland Ayak Bileği İnstabilitesi ve Ayak ve Ayak Bileği Yetenek Ölçütü bakımından anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,005). Çalışma sonunda ayak bileği instabilitesinin diz kas kuvveti ve esnekliğine herhangi bir etkisinin olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler : Ayak bileği instabilitesi, diz kas gücü, esneklik, lateral ayak bileği instabilitesi.
18-35 yaş arası erkek boks, kick boks ve muay thai sporcularında el-el bileği yaralanmaları ve ağrı düzeyinin fonksiyonellik üzerine etkisi
Bu tezin amacı; sporla ilişkili el-el bileği yaralanma tiplerini tanımlamak ve 18-35 yaş arası erkek Boks, Kick Boks, Muay Thai sporcularında görülen el-el bileği ağrılarının fonksiyonellik üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmanın tipi gözlemsel kesitseldir. Çalışmaya İstanbul sınırları içerisinde dövüş sanatları eğitimi veren 14 farklı boks, kick boks ve muay thai spor kulübü ile bu kulüplere kayıtlı 47 gönüllü sporcu dahil edilmiştir. Katılımcılara genel ve spora yönelik bilgileri için sosyo-demografik form, üst ekstremite yaralanmalarında fonksiyonellik ve semptom (fonksiyonel özürü) değerlendirmek için Türkçe Kol, Omuz ve El Yaralanmaları Anketi (DASH-T), ağrı şiddetini değerlendirmek için vizüel analog skale (VAS), basınç ağrı eşiğini ve ağrı toleransını değerlendirmek için algometre, el beceri ve fonksiyonelliğini değerlendirmek için ise Moberg Toplama Testi (Moberg Pick-Up Test) uygulanmıştır. İstatiksel analizler SPSS 28.0 for Macbook programı kullanılarak yapılmıştır. Sonuçlarda anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Yaptığımız araştırma sonucunda 18-35 yaş arası erkek boks, kick boks ve muay thai sporcularında şu sonuçlara ulaşılmıştır: istirahat, antrenman öncesi ve antrenman sonrası ağrı şiddetinin artmasıyla fonksiyon/semptom, iş ve yüksek performans fonksiyonel özürü artmıştır; ağrı eşiğinin artmasıyla dominant el göz açık ve kapalı el beceri ve fonksiyonelliği artmıştır; ağrı toleransının artmasıyla dominant el göz kapalı el beceri ve fonksiyonelliği artmış ve yüksek performans fonksiyonel özürü azalmıştır; istirahat ve antrenman öncesi ağrı şiddeti ise el beceri ve fonksiyonelliği etkilememiştir. Başarılı bir performans için el- el bileği yaralanmalarını azaltmaya yönelik stratejiler geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Boks, Kick Boks, Muay Thai, El Yaralanmaları, Ağrı, El Becerisi ve Fonksiyonelliği
Obstetrik brakiyal pleksus yaralanması olan çocuklarda motor fonksiyon, denge ve yaşam kalitesi düzeylerinin incelenmesi
Obstetrik brakial pleksus felci (OBPP), brakiyal pleksusu oluşturan sinir yapılarının (C5, C6, C7, C8 ve T1) perinatal dönemde zedelenmesi sonucu oluşan, üst ekstremitede kısmi veya tam flask paralizi ile seyreden ciddi bir klinik tablodur. Hastalık motor fonksiyon kaybı, denge kaybı ve yaşam kalitesinde azalmaya sebep olmaktadır. Bu doğrultuda çalışmamızda obstetrik brakiyal pleksus yaralanması olan çocuklarda motor fonksiyon, denge ve yaşam kalitesi düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız İstanbul ilinde bulunan hastane, tıp merkezi ve özel eğitim kurumlarında OBPP tanısı ile takip edilen, dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uyan gönüllü 30 katılımcı ile yürütülmüştür. Katılımcılara yıldız denge testi, dokuz delikli peg testi, kutu blok testi, tek ayak üzerinde durma testi, el becerileri sınıflandırma sistemi (EBSS) ve pediatrik yaşam kalitesi formu (PEDSQL) uygulanmıştır. Fonksiyonel değerlendirmeler etkilenen ve etkilenmeyen ekstremiteler için ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Çalışmaya 4-17 yaş arası 20 erkek 10 kadın hasta katılım göstermiştir. Yapılan analiz neticesinde yaşam kalitesi ile el becerileri sınıflandırma değerlendirme sonuçları arasında negatif yönde orta düzey anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir, (r=-0,40, p=0,03). Tüm katılımcıların etkilenen taraf ve etkilenmeyen taraf yıldız denge testi sonuçları karşılaştırıldığında; belirli denge parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlenmiştir (Etkilenen ve etkilenmeyen Yıldız Denge Testi anterior p<0.01, lateral p<0.04, posterior p<0.01, anteromedial p<0.01). Tüm katılımcıların etkilenen taraf ve etkilenmeyen taraf dokuz delikli peg testi sonuçları karşılaştırıldığında anlamlı fark olduğu (p<0,05) ve aynı zamanda etkilenen ve etkilenmeyen taraf kutu blok testi sonuçları karşılaştırıldığında yine anlamlı fark olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak örneklemimizi oluşturan OBPP'li çocukların motor fonksiyonlarının azaldığı, dengenin bozulduğu ve günlük yaşam kalitelerinin düşük olduğu belirlenmiş olup statik dengenin el becerisi ve el fonksiyonu ile ilişkili olduğu aynı zamanda yaşam kalitesi düzeyinin ise el becerisinden etkilendiği belirlenmiştir. Dinamik denge değerlendirmesi için yalnızca medial değerlendirme ile el fonksiyonu arasında ilişki belirlenmiş olup, diğer parametreler arasında ilişki bulunamamıştır.
Tavşanlarda deneysel oluşturulan kornea alkali yanıklarının sağaltımında medikal ozonun etkilerinin araştırılması
Çalışmada tavşanlarda sodyum hidroksitle (NaOH) deneysel olarak oluşturulan kornea alkali yanıkların sağaltımında medikal ozonun farklı uygulama şekillerinin korneal iyileşme üzerine olan etkinliğinin klinik ve histopatolojik olarak incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla araştırmada toplam 32 adet Yeni Zelanda ırkı erkek tavşan kullanıldı. Deneklerin sadece sağ gözlerinin sentral korneasına 1 N NaOH emdirilmiş 6 mm çaplı filtre kağıdı 1 dk süre ile uygulandı. Deneklerin hiç birinde diğer oküler yapılar alkali ajandan etkilenmedi. Tavşanlar rastgele dört gruba ayrıldı. Alkali ajan oluşturulduğu gün 1. gün kabul edildi. Sağaltıma alkali yanık oluşturulduktan hemen sonra başlanıldı. Birinci grup (K) kontrol grubu olarak bırakıldı. Bu gruba medikal ozon uygulaması yapılmadı. İkinci gruba (M), üçer (3) gün aralıklarla subkonjuktival ozonlanmış kan uygulandı. Üçüncü gruba (S), üçer (3) gün aralıklarla subkonjuktival medikal ozon uygulaması yapıldı. Dördüncü gruba (O), üçer (3) gün aralıklarla major otohemoterapi uygulandı. Klinik değerlendirme amacıyla, korneada alkali yanık oluşturulduktan sonraki 1, 3, 7, 14 ve 21. günlerde (günün sabah saatlerinde), schirmer gözyaşı testi, korneal opasite (bulanıklık) değerlendirilmesi ve korneal erozyon alanının ölçümü yapıldı. 21. günün sonunda sakrifiye edilen tavşanların bulbus oculi ekstirpasyonu yapılarak, doku örnekleri alınıp % 10' luk formol solüsyonunda tespit edildi. Klinik değerlendirmeler neticesinde, epitelyal iyileşme açısından M grubu istatistiksel açıdan en iyi grup olurken, bunu S grubu ve ardından O grubu takip etti. Herhangi bir sağaltımın uygulanmadığı K grubu iyileşme açısından en zayıf grup olarak belirlendi. Gruplar arasından reepitelizasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı. Çalışmada sağaltım grupları ile kontrol grubu arasında opasite açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. 21. günün sonunda M grubu opasifikasyonu diğer gruplara göre bir miktar daha küçüktü. Sonuç olarak histopatolojik bulguların klinik bulgularla uyum gösterdiği ortaya çıktı. Elde edilen klinik, istatistiksel ve histopatolojik bulgular ışığında; korneal alkali yanığında medikal ozon sağaltımının farklı uygulama tekniklerinin, kontrol grubuna kıyasla oluşan komplikasyonları büyük oranda giderdiği ve korneal reepitelizasyonu hızlandırdığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Kornea Alkali Yanığı, Medikal Ozon, Tavşan
İkinci ve üçüncü derece termal yanıklarda AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin incelenmesi
Açıkkol S. İkinci ve üçüncü derece termal yanıklarda AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin incelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Biyokimya Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Yanık, etyolojisi ve ciddiyetine göre organizmanın tamamını etkileyen sistemik bir yaralanmadır ve en sık rastlanan travmalardan biridir. Bu çalışmanın amacı ikinci ve üçüncü derece termal yanık hastalarında tedavi öncesi ve sonrası plazma AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreleri incelemek, bu parametrelerdeki değişimleri saptamaktır. Cinsiyet farkı gözetmeksizin yaşları 1-18 arası, yanık alanı % 10'dan fazla olan ikinci ve üçüncü derece termal yanık şikayetiyle SBÜ Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Ünitesi'ne başvuran çocuk hastalar çalışma materyalini oluşturdu. Hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası olmak üzere iki kez kan örnekleri alındı. Kan plazmasında AOPP düzeyine ELISA'da bakıldı. Biyokimyasal (serum kreatinin, üre, glukoz, albumin, Na, K, CRP, AST, CK) ve hematolojik parametreler (WBC, RBC, HGB, HCT, PLT) otoanalizörde incelendi. İkinci derece termal yanık hastalarında tedavi öncesi saptanan AOPP, üre, glukoz, K, CK, WBC, RBC, HCB, HCT; üçüncü derece termal yanık hastalarında ise AOPP, glukoz, K, CRP, CK, PLT düzeylerinin tedavi sonrasında önemle değiştiği (p<0.05) görüldü. İki grup arasında tedavi öncesinde tespit edilen kreatinin, glukoz, albumin, K, PLT düzeylerinde istatistiksel olarak p<0.05 düzeyinde önem saptanırken, tedavi sonrası dönemde ise Na, HCT, PLT düzeyleri yönünden iki grup arasında önem bulundu (p<0.05). Bu çalışma, yanık olgularında AOPP düzeyi ilk defa çalışılmış olması nedeniyle öncül bir çalışma niteliğindedir. Her iki grupta da tedavi öncesi oksidatif strese ve inflamasyona bağlı olarak yükselen AOPP düzeyinin tedavi sonrasında düştüğü görülmektedir. Sonuç olarak, tedavi öncesi ve tedavi sonrası incelenen biyokimyasal ve hematolojik parametrelerdeki değişimler nedeniyle, yanık tedavisi süresince biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin sürekli takip edilmesinin, prognoz açısından önemli olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: İkinci derece yanık, üçüncü derece yanık, AOPP, biyokimyasal parametreler, hematolojik parametreler
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi acil servisine başvuran travma hastaları arasından göz travmalı hastaların retrospektif analizi
Amaç: Acil servise göz travmasıyla başvuran olguların; taşıdığı bölgesel risk faktörlerini, tanı ve tedavileri ile morbidite üzerine etkili faktörlerin incelenmesi, toplumun hangi kesimlerinin etkilendiği ve travma nedenleri tanımlamak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01.01.2010 ile 31.12.2018 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na göz yaralanmaları nedeniyle başvuran hastalar dâhil edildi. Hastaların demografik özellikleri, başvurudaki şikayetleri, sevkli veya direkt gelişleri, olayın sebebinde travma faktörü olup olmaması, acil serviste aldıkları tanılar, eşlik eden sistem yaralanmaları, radyolojik tetkikler, hastanede izlem, hastaneye yatış, taburculuk ile ilgili durumlarını içeren bilgiler değerlendirildi. Hastaların bilgileri Yüzüncü Yıl Üniversitesi hasta kayıt ve işlem programı olan Enlil üzerinden göz acilleri ve göz travmaları tanılarını içeren ICD ( International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems, Türkçe karşılığı: Uluslararası Hastalık Sınıflaması) kodları kullanıldı. Bulgular: Sunulan çalışmada yer alan hastaların acil servise başvuran 2685 kişi dâhil edildi. Hastaların büyük çoğunluğu 20-49 yaş aralığındaydı(%77.16). %83.0'ü erkek, %97.8'i acil servise direkt başvuru biçiminde olup, %91.9'unun şikayetleri tek göz organı ile sınırlıydı. En sık göz travma mekanizması ise gözde yabancı cisim ile %52.7 oranındaydı(n:1416). Yalnızca %14.9'una acilde muayenenin yanında ek radyolojik tetkik istenip, %41,7'si kornea ve kornea dışı yabancı cisim tanısı aldı. %81,1'inin acil başvurusu, taburcu olarak sonuçlandırıldı. En sık karşılaşılan meslek grubu %43.1 oranı ile işçilerdi. Askeri personelin travma mekanizmaları içerisinde; Ağaç-Odun Travmaları, Darp, Düşme, Hayvan Travmaları, Künt Travma, Spor travmaları, Trafik kazası, Yakıcı ve Yanıcı Madde ile temas sonucu ve Yabancı cisimle oluşan yaralanmalara maruz kalmadığı görüldü. Öğrenciler Delici ve Kesici Alet ile Yaralanma, Spor aktiviteleri sırasında oluşan yaralanmalar, Düşme ve Patlayıcı Maddeyle ile oluşan yaralanmalarda en yüksek orana sahipti. Sonuç: Göz travmaları tanı ve tedavi yöntemlerinin gelişmesine rağmen görmede azalma ya da körlükle sonuçlanabilmektedir. Çalışmamızda epidemiyolojik açıdan katkıda bulunmayı, göz muayenesinin önemini, standart muayene yöntemlerinin uygulanabilirliğine dikkat çekmeyi amaçladık.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne kafa travması nedeniyle başvuran hastaların retrospektif analizi
Giriş: Travmalar dünya çapında gerek morbidite gerekse mortalite bakımından önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kafa travmaları ise hafif kafa yaralanmalarından travmaya bağlı beyin hasarına kadar çok çeşitli yaralanmalara yol açabilir. Kafa travmaları her yıl önemli sayıda ölüme, geçici ve kalıcı sakatlığa neden olmaktadır. Amaç: Çalışmamızda kafa travmasına maruz kalan hastaların epidemiyolojik verilerini ortaya çıkarmayı, kafa travması sonucu BT'de patolojiye işaret edebilecek klinik parametreleri saptamayı ve bu hastaların acilde kalış sürelerini, hastaların son durumlarının ortaya çıkarılmasını hedefledik. Yöntem: Van YYÜTF Araştırma Hastanesi Erişkin Acil Servisi'ne 01 Ocak 2016 - 30 Haziran 2019 tarihleri arasında kafa travması nedeniyle başvuran ve beyin cerrahi bölümüne konsülte edilen hastaların bilgileri hastane otomasyon sistemi kullanılarak geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların hastane otomasyon sisteminden; yaş, cinsiyet, travma oluş mekanizması, amnezi, bilinç kaybı, baş ağrısı, kusma, otoraji, alkol, antikoagülan ilaç kullanımı, koagülopati ve beyin cerrahi operasyon öyküsü, GKS, baş dönmesi, nörolojik muayenede oryantasyon bozukluğu, kafa muayene bulguları, ek sistem travması, BBT sonuçları, acilde kalış süresi, beyin cerrahisi konsültasyon istemleri, konsültasyon sonuçları, hastaneye yatış kayıtları incelendi. Bulgular: Çalışmaya 822 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen kafa travmalı hastaların 587'si (%71,4) erkek, 235'i (%28,6) kadın idi. Vakaların çoğunluğu 13 ay-18 yaş arasındaydı. En sık travma mekanizması trafik kazası, en sık şikayet baş ağrısı, glaskow koma skoruna göre en sık saptanan hafif kafa travmalı hasta grubu olmuştur. Sonuç: Kafa travmasıyla başvuran tüm vakalar titizlikle incelenmeli, GKS 15 olan vakalarda bile bilinç takibi ve BBT seçeneğinden azami derecede faydalanılmalıdır. Acile basvuran hastaların hastane kayıtları epidemiyolojik veriler ve adli işlemler açısından özenle ve eksiksiz doldurulmalıdır
Acil servise başvuran multitravmalı hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada acil servise başvuran multitravmalı hastaların klinik özelliklerinin ve mortaliteyi etkileyen risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu kesitsel araştırma Uşak Eğitim Araştırma Hastanesi'nin Acil Anabilim Dalı'nda, 1 Ocak 2018 – 30 Nisan 2022 tarih aralığında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde acil servis'ten anestezi yoğun bakım ünitesi (YBÜ)'ne multitravma nedeniyle yatırılan hastalar (n = 188) çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların klinik özellikleri, revize travma skoru (RTS), Glaskow koma skalası (GKS) ve şok indeksi kaydedilmiştir. Bulgular: Olguların %75'i erkekti ve yaş ortalaması 45,55 ± 19,29 yıldı. En sık travma türleri %61,7 trafik kazası ve %10,6 düşme nedenli yaralanmaydı. En sık yaralanmalar torakal bölge yaralanmaları olan %47,1 kot fraktürü, %41,5 akciğer kontüzyonu, %29,8 pnömotoraks ve hemotorakstı. Olguların %20,2'sinin genel durumu kötüydü, %11,2'sinin bilinci kapalıydı ve %6,9'u eksitus oldu. Mortaliteyi etkileyen risk faktörleri çok değişkenli analizle değerlendirildiğinde, olguların entübe olmasının (OR: 20,068 [%95GA: 0,941 - 136,959], p = 0,002) ve yüksek laktat düzeyinin (OR: 1,316 [%95GA: 1,051 - 1,647], p = 0,017) diğer değişkenlerden bağımsız olarak mortalite riskini arttırdığı belirlendi. Mortaliteyi öngörmede en yüksek sensitiviteye sahip parametre olan solunum sayısı <15 kesim noktasında %76,9 sensitivite ve %69,1 spesifite ile mortaliteyi öngörebiliyordu (AUC: 0,763 [%95GA: 0,608-0,918], p = 0,002). En yüksek spesifiteye sahip parametre olan GKS <8 kesim noktasında %53,8 sensitivite, %94,3 spesifite ile mortaliteyi öngörebiliyordu (AUC: 0,669 [%95GA: 0,475-0,894], p = 0,042). Sonuç: Multitravma nedeniyle acil servise başvuran olgular arasından laktat düzeyi daha yüksek olanlar ve entübe edilenlerin mortalite riski daha fazladır. Bu olgularda erken dönemde daha ciddi önlemler alınarak ve uygun tedavi yönetimi ile mortalite ve morbidite sıklığı azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Multitravma, Acil Servis, Yoğun Bakım Ünitesi, Mortalite
Yoğun bakım ünitelerinde endotrakeal tüpe bağlı basınç yaralanması görülme oranlarının ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi
Bu araştırma yoğun bakım ünitelerinde endotrakeal tüpe bağlı basınç yaralanması görülme oranının ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı tipte gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Anestezi, Dahili ve Cerrahi Yoğun Bakım Üniteleri'nde Mart 2021-Haziran 2022 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini, yoğun bakım ünitelerinde endotrakeal entübasyon uygulanan 146 hasta oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplanmasında, "Hasta Tanıtıcı Bilgi Formu", "Braden Risk Değerlendirme Ölçeği", "Nutrisyonel Değerlendirme Testi" ve "Endotrakeal Tüpe Bağlı Basınç Yaralanması Değerlendirme Formu" kullanılmıştır. Hastalar endotrakeal tüp ilişkili basınç yaralanması gelişimi açısından 24 saatte bir değerlendirilmiştir. Her bir hasta için en az 2, en fazla 14 gözlem yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Pearson Ki Kare Testi, Mann Whitney U Testi, Student T Testi ve Binary Logistic Regresyon Analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda hastaların %80,14'ünde endotrakeal tüp ilişkili basınç yaralanması geliştiği belirlenmiştir. Endotrakeal tüp ilişkili basınç yaralanmasının %56,41 oranla 3-4. günlerde geliştiği ve basınç yaralanması gelişme süresinin ortalama 4,42±1,72 gün olduğu saptanmıştır. Araştırma sonuçları, beden kitle indeksinin endotrakeal tüp ilişkili basınç yaralanması gelişimi ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Araştırma sonuçları doğrultusunda, endotrakeal entübasyon yapılan hastaların endotrakeal tüp ilişkili basınç yaralanması gelişimi açısından değerlendirilmesi ve basınç yaralanmalarını önlemeye yönelik stratejilerin uygulanması önerilmektedir.