Age
69 theses under this subject heading
Characteristics of global top wealth distribution
This thesis examines the characteristics of global top wealth distribution through a demographic model that focuses on age, employing the Forbes magazine 2014 dataset. This thesis aims to address two questions. The first investigates the impact of age on relative wealth distribution based on theoretical assumptions and explores the extent of this impact, if any. Furthermore, by utilizing microdata, this thesis examines the determinants of wealth accumulation by introducing heterogeneity into the homogeneous effect of age on relative wealth across individuals. The second question pursued by this research is to ascertain whether the top-level relative wealth distribution in the year 2014 exhibits a Pareto tail. In the affirmative case, the study seeks to identify the factors that influence the tail parameters of the Pareto distribution. The findings highlight that age alone explains over one-third of relative wealth distribution. Unlike gender, other individual-level variations, such as sectoral differences, entrepreneurship status, inheritance, and country-specific differences of billionaires influence the impact of age on relative wealth distribution.The financial sector, compared to others, has negative effects on wealth accumulation, whereas being an entrepreneur, inheritance as a form of wealth acquisition, and being a citizen of the United States compared to other countries positively affect wealth accumulation in the year 2014. Furthermore, cross-section distribution of top relative wealth distribution in 2014 has a Pareto tail, signifying an extremely skewed distribution of relative wealth. Also, consistent with initial findings, factors such as sectoral differences, entrepreneurial status, the influence of inheritance, and country-specific differences play a significant role in shaping the parameters of the Pareto tail. However, gender does not appear to exert any influence on the tail parameter of the Pareto distribution.
Evli kadınlarda evlilik yaşı ve evlenme biçiminin evlilik doyumu ve depresyon düzeyine olan etkisi
Amaç: Bu çalışmada evli kadınların evlenme yaşı ve evlenme biçiminin depresyon ile evlilik doyumu üzerindeki ilişkisinin ve depresyonun evlilik doyumu üzerindeki aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: İstanbul ilinde yaşayan, evliliklerini 18 yaş altında ya da 18 yaş ve üzerinde yapmış olan 250 evli kadına anket uygulanmıştır. Katılımcılar, seçkisiz olmayan örnekleme yöntemi ile seçilmiştir. Katılımcılara, demografik bilgilerini öğrenmek amacıyla "Sosyodemografik Bilgi Formu", evlilik doyum düzeylerini ölçmek amacıyla "Evlilik Yaşam Ölçeği", depresyon düzeylerini ölçmek amacıyla ise "Beck Depresyon Envanteri" uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmadan elde edilen bulgulara göre evli kadınlarda evlilik doyumu düzeyi evlenme yaşından pozitif yönde etkilenmektedir. Evlenme yaşı ile depresyon düzeyi arasında ilişkiye rastlanmamıştır. Evlenme biçimi ile evlilik doyumu ve depresyon düzeyi arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Evlilik doyumu düzeyi ve depresyon düzeyi arasında negatif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Evlenme yaşının evlilik doyum düzeyi üzerinde etkili olduğu, evlenme yaşı arttıkça evlilik doyum düzeyinin arttığı tespit edilmiştir. Evlenme biçiminin ise hem depresyon hem de evlilik doyum düzeyi üzerinde etkili olduğu saptanmıştır. Ayrıca evlilik doyumu düzeyi ve depresyon düzeyi arasında da anlamlı bir ilişki olduğu ve depresyon düzeyi arttıkça evlilik doyum düzeyinin düştüğü sonucuna varılmıştır. Ancak yapılan analizler sonucunda, evlenme yaşı ve evlenme biçimi ile evlilik doyumu arasında depresyonun aracı rolü olmadığı tespit edilmiştir.
18-30 yaş arası bilinen diyabeti olmayan bireylerde yaş ve beden kitle indeksi (BKI)'ne göre sakkaroza karşı toleransın incelenmesi
18-30 yaş arası bilinen diyabeti olmayan bireylerde yaş ve beden kitle indeksi(BKI)'ne göre sakkaroza karşı toleransın incelenmesi amacıyla planlanmıştır. Bu çalışmanın verilerini toplamada, Demografık Özellikler (17 soru), Antropometrik Ölçümler (3 soru), Beslenme Alışkanlıkları (15 soru), Kan Şekeri Takibi (4 soru) içeren toplam 39 soruluk bir anket formu kullanılmıştır. Bireylerin boy ve kilo bilgileri öğrenilerek BKI (Beden Kitle Indeksi) =Vücut ağırlığı (kg) / boy uzunluğu(m2) formülü ile hesaplanmıştır. Bireylerin açlık kan şekeri Bayer Contour Plus kan şekeri cihazıyla ölçülüp insülin direnci (HOMA-IR) hesaplanmıştır. İnsülin direnci ise HOMA IR=AKŞxİnsülin/405 formülü ile bulunmuştur. Bireylere 60 gr (15 küp) şeker verilmiştir. Şeker verildikten sonra 1. Saat, 2. Saat ve 3. saat kan şekeri ölçümü yapılmıştır. Tüm kan değerleri, yaş ve BKI ile ileri düzeyde ilişkilidir (p=0,001) Yaşın artmasıyla insülin direnci (HOMA IR) çıkma ihtimali daha yüksek olarak görülmüştür. (p=0,001) Ve açlık kan şekeri (AKŞ), insülin, 1. Saat, 2. Saat ve 3. Saat kan şekeri değerleri de artmaktadır. (p=0,001) Beden kitle indeksi (BKI) arttıkça insülin direnci (HOMA IR) çıkma ihtimali daha yüksek olduğu görülmüştür. (p=0,001) Beden kitle indeksi (BKI) arttıkça açlık kan şekeri (AKŞ), insülin, 1. Saat, 2. Saat ve 3. Saat kan şekeri değerleri de artmaktadır. (p=0,001) Bulgularımın sonucuna göre; yaş ve BKI arttıkça insülin direnci çıkma ihtimali ve dolayısıyla ilerde diyabet hastalığı çıkma riski de artmaktadır. Yani yaş ve BKI artmasıyla birlikte sakaroza karşı tolerans azalmaktadır.
20-60 yaş arası kadın popülasyonunda yaş, beden kütle indeksi ve bel çevresi değerlerinin insülin direnci ile ilişkisinin belirlenmesi
ÖZET İnsülin direnci, glikoz heomeostazisinde insülinin bozulmuş etkisi veya insüline verilen cevapta eksiklik olarak tanımlanmaktadır. Genetik faktörler, fetal malnütrisyon, fiziksel inaktivite, obezite ve yaşın ilerlemesi insülin direncine neden olur. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, obezite, dislipidemi, glikoz intoleransı gibi metabolik hastalıkların fizyopatolojisindeki temel etken olan insülin direnci, toplumun %25'inde bulunan ve genetik olarak geçen hücre içi bir patolojidir. İnsülin direnci ile başlayan metabolik hastalıklar düşünüldüğünde önemi iyice artmaktadır. Yaşlanmayla birlikte, kan glikozunun düzenlenmesinde insülinin etkinliği azalır. İnsülin mekanizmasının ve glikoz toleransının bozulmasında, yaşlanma sürecine eşlik eden başka sebepler de olabilir. Fiziksel aktivitedeki azalma ve yağ dokusundaki artış, özellikle de abdominal bölgenin yağlanması insülin direnci gelişmesinde rol oynar. Bu araştırma Ocak 2018-Nisan 2018 tarihleri arasında Özel Bilge Hastanesi Dahiliye Polikliniği'ne başvuran ve biyokimyasal tetkikler sonucunda insülin direnci tanısı almış bireylerle yapılmıştır. Çalışmaya, katılmayı gönüllü olarak kabul eden 20-60 yaş arası 36 yetişkin kadın dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin boy uzunlukları, vücut ağırlıkları, vücut yağ yüzdeleri alınmıştır. Bireylerin demografik özellikleri, genel sağlık durumları ve genel beslenme alışkanlıkları anket formu kullanılarak, araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Çalışmaya katılan bireyler üç ayrı yaş grubunda değerlendirilmiştir. Katılımcıların yaş dağılımı incelendiğinde; %36,1'i (13 birey) 20-35 yaş arasında, %33,3'ü (12 birey) 36-45 yaş arasında, %30,6'sı (11 birey) 46-60 yaş arasındadır. Bireylerin yaş sınıflamasına göre Beden Kütle İndeksi (BKİ), yağ oranı (%), bel çevresi (cm), açlık kan glikozu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p≤0,05). Yaş grupları, BKİ ve bel çevresi değerleri ile HOMA-IR test sonuçları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Anahtar Kelimeler: abdominal yağlanma, açlık kan glikozu, insülin direnci, metabolik sendrom, obezite,
Dahiliye kliniklerine başvuran 19- 65 yaş arası bireylerin yaş ve BKİ ile kan lipidleri korelasyonunun değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışma Şubat 2018-Mart 2018 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Araştırma Ve Uygulama Hastanesi Dahiliye Kliniklerine başvuran, 19-65 yaş arası 54 kadın ve 36 erkeğin genel özelliklerinin saptanması, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktive, sigara ve alkol tüketimleri, antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametreleri arasındaki olası etkileşimleri incelemek amacıyla yapıldı. Bireylerin genel özellikleri, sağlık durumları, beslenme alışkanlıkları, 3 günlük besin tüketim kaydı araştırmacı tarafından oluşturulan anket formunda sorgulandı. Bireylerin antropometrik ölçümleri alındı ve biyokimyasal analizleri kayıtlı hastane verilerinden yararlanılarak saptandı. Laboratuvar kayıtlarından bireylerin trigliserit, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri elde edildi ve elde edilen bilgilerin istatistiksel analizi yapıldı. 19- 34 yaş arası grubun BKI, kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserit ortalamaları 35- 49 ve 50-65 yaş arası gruplara göre daha düşük saptandı. AGD ve HDL ortalamaları yaş grupları arasında istatistiksel olarak farklılık göstermedi. Çalışmaya katılan erkeklerde kadınlara göre sigara içen kişi sayısı daha çok (p=0,0108) ve günlük içilen sigara miktarı erkeklerde daha fazla (p=0,0004) olarak saptandı. Alkol kullanımı ise; çok düşük olmakla beraber kadınlarda %3,7, erkeklerde ise %5,6 oranında bulundu. Düzenli fiziksel aktivite yapanların genel yüzdesi az olmakla birlikte kadınların (%9,3) yüzde dilimi erkeklere (%17,1) göre daha düşük saptandı. Çalışmaya katılan kadın olguların BKİ ortalaması 29,57±6,91, erkek katılımcıların ise 28,10±4,66 olarak bulundu. Katılımcıların hafta içi yağ alım düzeyi ortalama 63,98±25,76 gram iken; hafta sonu ortalama 59,76±27,11 gram, hafta içi çoklu doymamış yağ alım düzeyi ortalama 12,98±7,94 gram iken; hafta sonu ortalama 10,11±7,26 gram, hafta içi karbonhidrat alım düzeyi ortalama 319,73±134,38 gram iken; hafta sonu ortalama 307,10±118,80 gram olarak saptandı. Bu çalışmanın sonucunda yüksek BKİ, ilerleyen yaş, sedanter yaşam şekli ve düzensiz beslenme alışkanlıklarının kan lipidlerini etkileyen ve önlenebilir faktörler olduğu gözlemlendi. Bu faktörlerin kan lipidlerine olan etkisini önlemek amacıyla tıbbi tedavinin yanı sıra fiziksel aktivitenin arttırılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması gibi yaşam tarzı değişikliklerinin de oldukça önemli olduğu anlaşıldı.
Türk popülasyonundaki çocuklarda kronolojik yaş tespitinde gelişmekte olan dişler ve el-bilek filmlerinin kullanılması
Bu araştırmada Türk popülasyonundaki çocuklarda kronolojik yaş tespitinde gelişmekte olan dişler ve el-bilek radyografilerinin kullanılması ile Türk toplumuna özgü yeni bir formül geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dijital veri arşivinde aynı tarihli panoromik ve el-bilek radyografisi olan 202 Türk çocuk dahil edilmiştir. Sol alt çenede üçüncü molar diş̧ dışındaki yedi daimi dişten kapalı apeksli olanların sayısı kaydedilmiş (N0) ve Image J programı kullanılarak açık apeksli dişlerin kök uçlarındaki mesafe (Ai, i=1,…,7) ölçülüp radyografilerdeki büyütme farklılıklarını minimalize etmek için diş̧ uzunluğuna (Li, i=1,...,7) bölünmüştür (xi=Ai/Li, i=1,…,7). Devamında açık apeksli dişlerin ölçümleri toplanmıştır (s). El-bilek radyografileri kullanılarak ulna ile radiusun epifizleri ve karpal kemiklerin tamamını kapsayan karpal alan (Ca) ölçülmüştür. Daha sonra her bir karpal kemiğin alanları ve ulna ile radiusun epifizlerinin kemik alanları ölçülmüştür ve kemik alanı (Bo) değerlerinin elde edilmesi amacıyla bu ölçümler toplanmıştır. Ölçümleri normalleştirmek için toplam kemik alanı ile karpal alan arasındaki Bo/Ca oranı hesaplanmıştır. Cameriere ve arkadaşları tarafından daha önceden formüle edilen denklemlerin yaş tespitindeki doğruluğu değerlendirilmiştir. Ek olarak, mevcut çalışma verileri kullanılarak "Yaş THW=7.359 + 0.797g + 0.427N0 – 0.797s + 3.954Bo/Ca – 0.212N0s" formülü geliştirilmiştir. Tüm örneklem için kronolojik yaş ile tahmini yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0.987). Aynı şekilde kızlarda ve erkeklerde kronolojik yaş ile tahmini yaş arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.991 ve p=0.990). Çalışmanın verilerinden elde edilen yeni formül yaş tahmininde önceki çalışmalardan uyarlanan formüllerden daha başarılı olmuştur ve tüm varyansların %72.80'ini açıklamıştır. Elde edilen veriler ışığında, gelişmekte olan dişler ve el-bilek kemikleri birlikte kullanılarak Türk toplumu için oluşturulan yeni regresyon modelinin kronolojik yaşı tahmin etmede oldukça başarılı olduğu görülmüştür (ortalama fark=-0.001). Anahtar Kelimeler: Adli yaş tahmini, Cameriere metodu, el-bilek kemikleri, açık apeks, kronolojik yaş Destekleyen Kurumlar: Hacettepe Üniversitesi BAP Koordinasyon Birimi (TKB-2020-18618)
Yetişkin bireylere ait konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde pulpa/diş alan oranı ölçümleri ile belirlenen yaş ile kronolojik yaş arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Yaş belirleme tarih boyunca birçok bilim insanının ilgisini çekmiş ve bu konuda çalışmalar yapılmıştır. Çalışmalar incelendiğinde sekonder dentin birikiminin incelenmesinin; erişkin bireylerin dişlerinden yaş belirlemek için sıkça yararlanılan parametrelerden birisi haline geldiği görülmüştür. Son zamanlarda KIBT görüntülerinin kullanıldığı çalışmalar artmış olup sonuçların umut verici olduğu görülmektedir. Çalışmamızda 2019-2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 18-70 yaş aralığındaki 236 bireyin görüntüleri retrospektif olarak incelenmiş ve belirlenen kriterlere uygun yüksek diagnostik kaliteye sahip KIBT görüntüleri çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma için maksiller santral, lateral, kanin ve mandibular kanin, 1. premolar ve 2. premolar dişleri seçilmiştir. KIBT görüntülerinin aksiyel kesitinin mine sement sınırından elde edilen pulpa/diş alan oranları değerlendirilmiştir. Gözlemci içi ve gözlemciler arası tutarlılıklar sınıfiçi korelasyon analizi ile değerlendirilmiş ve tutarlılıklar kuvvetli bulunmuştur. Belirlenen yaş ile kronolojik yaş arasındaki uyum regresyon analizi ile değerlendirildiğinde, pulpa/diş alanı oranları arasındaki ilişki yaş belirleme için yeterli bulunmamıştır. Elde edilen oranların yaşla ilişkisini değerlendirmek için ayrıca 4 farklı makine öğrenme algoritması kullanılmıştır. Bu modeller yaş sınıflarını belirlemeye çalışan modeller ve eşik yaşa göre kronolojik yaşın konumunu belirlemeye çalışan modeller olarak 2 farklı yaklaşımla değerlendirilmiştir. Modeller performans olarak düşük bulunmuştur ama farklı bir yaklaşım olarak ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: dişler, makine öğrenme, pulpa/diş alanı, sekonder dentin, KIBT.
Age differences in remembering mixed emotional experiences
In many cases, we experience different kinds of mixed emotions, but the concepts related to those experiences are still being studied. The present study examined the phenomenological differences between discrete emotional and mixed emotional experiences among different age groups. Forty-one adolescents between ages 18 and 22, thirty-seven adults in midlife between ages 40 and 44, and thirty-one people older than age 65 were participated in the study. Participants were briefly explained their mixed emotional (e.g. happiness& sadness, anger&compassion) and discrete emotional (e.g. happiness, anger, compassion and sadness) experiences and responded to Autobiographical Memory Characteristics Questionnaire for each. Results suggest that discrete emotional experiences are remembered better than mixed emotional experinces. Relatedly, inhibiting mixed emotion is easier than inhibiting single emotion. According to age, older adults inhibit their emotions easier than younger age groups. Middle adults inhibit bittersweat emotions better than adolescents and older people. The findings were discussed in relation to emotion and aging literature.
Psikolojik sermaye ve yaşam doyumu ilişkisinde iş becerikliliğinin aracı, yaş ve eğitim düzeyinin düzenleyici rolü
Bu araştırmanın amacı psikolojik sermayenin yaşam doyumu üzerine etkisi ve iş becerikliliğinin bu ilişki üzerindeki aracı rolü ile yaş ve eğitim düzeyinin düzenleyici rollerinin belirlenmesidir. Araştırma, yapısal eşitlik modeli ile gerçekleştirilmiş olup, modelde psikolojik sermaye bağımsız değişken, yaşam doyumu bağımlı değişken, iş becerikliliği aracı değişken, yaş ve eğitim düzeyi ise düzenleyici değişken olarak yer almıştır. Araştırmanın evrenini Samsun'da faaliyet gösteren dört ve beş yıldızlı otellerde istihdam edilen 415 çalışan oluşturmaktadır. Araştırma verileri bu evrende ulaşılabilen 386 çalışandan elde edilmiştir. Araştırmada, katılımcıların psikolojik sermaye düzeylerini ölçebilmek amacıyla Luthans, Avolio, Avey ve Norman (2007) tarafından geliştirilen ve Çetin ve Basım (2012) tarafından Türkçe'ye uyarlanan Psikolojik Sermaye Ölçeği (PSÖ) kullanılmıştır. Çalışanların iş becerikliliğini ölçmek amacıyla da Slemp ve Vella-Brodrick (2013) tarafından geliştirilen ve Kerse (2017) tarafından Türkçe'ye uyarlanan İş Becerikliliği Ölçeği (İBÖ) kullanılmıştır. Katılımcıların yaşam doyumları ise Diener, Emmons, Larsen ve Griffin (1985) tarafından geliştirilen ve Dağlı ve Baysal (2016) tarafından Türkçe'ye uyarlanan Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ) ile ölçülmüştür. Araştırma hipotezleri; SPSS 17.00, Process Macro ve AMOS 22 Deneme sürümü ile yapılan yapısal eşitlik modeli, Pearson korelasyon analizi, doğrulayıcı faktör analizleri ve regresyon analizleri ile test edilmiştir. Elde edilen bulgular, çalışanların yaşam doyumu, psikolojik sermaye ve iş becerikliği düzeylerinin yüksek olduğunu göstermiştir. Araştırmada, psikolojik sermaye ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide iş becerikliliğinin ve alt boyutları olan ilişkisel beceriklilik ve bilişsel becerikliliğin kısmi aracı rol oynadığı görülmüştür. Araştırmada, psikolojik sermaye ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide yaşın düzenleyici rolü yalnızca iyimserlik alt boyutunda görülmüştür. Çalışanların yaşları arttıkça iyimserlikleri ve yaşam doyumları arasındaki ilişkinin şiddeti de azalmaktadır. Psikolojik sermaye ile yaşam doyumu arasındaki ilişkide eğitim düzeyinin düzenleyici rol oynadığı görülmüştür. En güçlü etki ön lisans ve lisans mezunlarında görülürken, lise ve altı eğitim seviyesi ile lisansüstü eğitim seviyesindeki çalışanların psikolojik sermayeleri ile yaşam doyumları arasındaki ilişkilerin şiddeti de azalmaktadır.
İzmir Körfezi (Ege denizi)'nde kral balığı (Caranx rhonchus Geoffroy Saint-hilaire, 1817)'nın büyüme ve beslenme özelliklerinin araştırılması
Bu çalışma ile, Eylül 2017 – Temmuz 2018 tarihleri arasında İzmir Körfezi'nde avlanan balıkçılardan temin edilen 392 adet kral balığı (Caranx rhonchus)'nın büyüme ve beslenme özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Elde edilen örneklerin büyüme parametrelerini oluşturmak üzere total boy ve vücut ağırlığı, yaş tayinleri için otolitleri ve mide içeriğinin saptanması için de mide örnekleri alınmıştır. Toplam 392 bireyin 184'ünün dişi, 149'unun erkek ve 59 bireyin cinsiyetinin belirsiz olduğu saptanmıştır. Örneklerin total boy değerleri 12,8–36,0 cm ve ağırlıkları 23,51 – 455,44 g olarak ölçülmüştür. Boy-ağırlık ilişkisi denklemleri: Dişi bireyler için W=0,0141*L2,900 (R²=0,965), erkek bireyler için W=0,0168*L2,842 (R²=0,967) ve tüm bireyler için W=0,0132*L2,926 (R²=0,968) olarak hesaplanmıştır. Yaş tayinleri sonucunda bireylerin I-V yaş grupları arasında oldukları saptanmıştır. Von Bertalanffy büyüme parametreleri dişi, erkek ve tüm bireyler için sırasıyla; L∞=39,54 cm, K=0,2156 yıl-1, to=-0,963 yıl, L∞=40,86 cm, K=0,2181 yıl-1, to=-1,0584 yıl, L∞=41,12 cm, K=0,2061 yıl-1, to=-1,0548 yıl; Gelişim performansı indeksi (Ф) değerleri ise 2,555, 2,532 ve 2,542 olarak bulunmuştur. 125 bireye ait mide içeriği incelemeleri sonucunda, bu türün İzmir Körfezi'nde baskın olarak Crustacea (%N=52,30; % F=36,0) ile beslendiği saptanmıştır.
Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastaların anksiyete ve depresyon düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Göğüs ağrısı en sık acil servis başvuru nedenlerinden biridir. Göğüs ağrısının kardiyak nedenleri olabileceği gibi pulmoner, plevral, kas iskelet sistemi, gastro-intestinal, dermatolojik ve psikiyatrik sebepleri olabilmektedir. Göğüs ağrısının hayatı tehdit edici nedenleri dışlandıktan sonra diğer sebeplerin araştırması yapılmaktadır. Çalışmamızda göğüs ağrısı ile acil servise başvuran hastaların Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS) kullanılarak anksiyete ve depresyon düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız tek merkezli prospektif bir çalışma olup, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi 16.09.2022 tarihli İlaç ve Tıbbi Cihaz Dışı Araştırmalar Etik Kurulu onayı alındıktan sonra acil servise göğüs ağrısı ile başvuran 250 hasta dahil edilerek yapılmıştır. Hastaların demografik verileri hastanın hekimi tarafından kayıt altına alınmış olup hastalara 14 sorudan oluşan HAD ölçeği uygulanmıştır. Veriler SPSS versiyon 21.0 (Chicago, ABD) paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran 250 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 51,0 ± 17,0 idi. Olguların %57,2'si erkek, %42,8'i kadındı. En sık izlenen komorbid hastalıklar koroner arter hastalığı (KAH), hipertansiyon (HT) ve diyabetes mellitus (DM) idi. HEART skoruna göre olguların kardiyak risk sınıflaması gerçekleştirildi. Buna göre kardiyak risk %56,4'ünde düşük, %36,8'inde orta, %6,8'inde ise yüksekti. HEART skoruna göre kardiyak risk grupları arasında HADS-A (p=0,015) ve HADS-D (p=0,001) skorlarında anlamlı farklılık izlendi. Düşük risk grubunda hastaların %28,4'ü, orta risk grubunun %39,1'i, yüksek risk grubunun ise %41,2'si anksiyete bozukluğu açısından yüksek riskli idi. Benzer şekilde, düşük risk grubunda hastaların %21,3'ü, orta risk grubunun %38'i, yüksek risk grubunun ise %47,1'i depresyon için yüksek riskli olarak saptandı. Sonuç: Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda hayatı tehdit eden nedenler dışlandıktan sonra özellikle mükerrer başvuruya sebep olan organik sebep bulunamayan göğüs ağrısında anksiyete bozukluğu ve depresyon gibi psikolojik nedenler de akılda tutulmalıdır.
Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş ve üzeri bireylerin kanser tarama testleri hakkında bilgi tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Günümüzde bazı kanser türleri tarama programlarıyla önlenebilmekte, erken tanı alıp tedavi olasılığı artırılabilmektedir. Tarama programları sayesinde kanserden ölüm oranları azalmakta, erken teşhis prognozu da önemli ölçüde etkilemektedir. Bazı kanser türlerinin önlenebilir hastalıklar arasında olması, kanser taramalarını önemli ve gerekli kılmaktadır. Yaptığımız çalışmada 20 yaş üzeri bireylerin bilgi tutum ve davranışları araştırılarak, önlenebilen kanserler ve kanser tarama programları ile ilgili farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot Çalışmamıza Ağustos 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş üzeri 360 kişi kabul edildi. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle 40 sorudan oluşan anket uygulandı. Çalışmamız tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteydi. Verilerin analizinde SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda 273 kadın, 87 erkek katılımcı bulunuyordu. Eğitim düzeylerine göre dağılımda ise; okur-yazar olmayan 5 kişi, okur-yazar olan 1 kişi, ilköğretim mezunu 37 kişi, ortaokul mezunu 17 kişi, lise mezunu 66 kişi, üniversite mezunu 234 kişi çalışmamıza katıldı. Ulusal kanser tarama programımızda yer alan kanserleri tam olarak doğru bilenlerin sayısı 20-29 yaş arası grupta 6 (%1,6) kişi idi. Geriye kalan 52 (%14,4) kişi, yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. 30-70 yaş grubunda ise tam olarak doğru bilenlerin sayısı 31(%8,6) kişi, geriye kalan 271(%75,2) kişi yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. Tarama yaş gruplarında kanser tarama testleri yaptırıp yaptırmadıkları sorgulandığında; mamografi yaptıran 98 (%64,9) kişi, smear yaptıran 144 (%72,3) kişi, HPV-DNA testi yaptıran 19 (%9,5) kişi, GGK yaptıran 53 (%33,3) kişi, kolonoskopi yaptıran 32 (%20,1) kişiydi. Kanser taramalarını düzenli yaptırmayanlar neden olarak, zaman bulamama ve sağlıklı olduklarını düşünmelerini belirttiler. Çalışmamızda kanser tarama testlerinin bilinme oranı yüksek iken yaptırma oranları düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonucu, bireylerin ulusal kanser tarama programları hakkındaki bilgi düzeylerinin yeterli düzeyde olduğunu düşündürmektedir. Bu sonucun çalışmaya katılan bireylerin eğitim seviyesinin yüksek olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Amacımız kanser tarama programlarının farkındalığını artırarak kanser tarama testlerinin etkin olmasında hedeflenen popülasyonun %70' inin taramalara katılımını sağlayarak önlenebilir kanser türlerini önlemek, kanser bağlı oluşan mortalite ve morbidite oranlarını azaltmaktır. Bu bağlamda eğitim düzeyi düşük insanlara eğitim ve tanıtım faaliyetlerinin yapılarak farkındalık sağlanması gerekmektedir.
Working beyond pension age in Turkey: A qualitative analysis from a life course perspective
Working in later life is increasingly becoming the norm in contemporary societies. Current developments in labor market and pension policies have extended working lives. This thesis focuses on the emerging pattern of working beyond retirement age in Turkey. It provides answers to the following questions: How do older workers in Turkey explain their reasons to continue working beyond the retirement age? What factors do they perceive as accounting for their continued employment? To what extent do they see their continued employment as an obligation or a choice? This thesis relies on 25 semi-structured in-depth interviews that were conducted between April and June 2021 with individuals who are 55 years old or above. Based on a qualitative thematic analysis of the interviews from a life- course perspective, the findings of this thesis reveal the complexity of factors in explaining respondents' decision to continue working beyond the retirement age in the case of Turkey. These factors, spread out over the course of life, cut across multiple levels, such as changes in the welfare system and the labor market, household needs, and individual motivations. Last but not the least, this thesis suggests that the narratives of working in later life are also indicative of the individualization of the risk of income loss in old age in the Turkish context.
Retirement age and beyond: Pension reforms in Turkey and welfare retrenchment
In response to concerns that early retirement policies had a detrimental effect on the actuarial balance and that resources were diverted from the state budget to pay for social security organizations' deficits, Turkey's pension system was restructured during the 1990s and 2000s. With 1999 reforms, retirement age conditionality was implemented in addition to the contribution days and premium payments conditions. This change was applied retroactively, and thus has adversely affected people who started working before the law was implemented. Millions of people ended up having to wait until a much later age to gain retirement rights, although they have satisfied the previous conditions. In the 2000s, several pension reforms were enacted regarding pension calculations that led to significant decreases in pensions, resulting in further losses for this group of people. In time, people affected by the 1999 reform organized around a common cause, which came to be popularly known as 'People Who Encountered the Age Obstacle in Retirement' (Emeklilikte Yaşa Takılanlar - EYT) movement. This thesis critically assesses to what extent the 1999 and subsequent pension reforms in the 2000s and their outcomes that resulted in the EYT phenomenon in Turkey can be examined under the welfare retrenchment discussion by employing qualitative methods. In addition to the comprehensive desk research for capturing the historical development of pension systems in Turkey, a semi-structured, in-depth interview was conducted with 13 EYT individuals in the study's second phase.
Fingolimod tedavisi alan multiple skleroz hastalarında lenfopeninin yaş ve cinsiyet ile ilişkisi
Amaç: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz polikliniğinde Multipl Skleroz tanısı ile takip edilen ve fingolimod tedavisi alan hastalarda görülen lenfopeni ile yaş ve cinsiyet faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif bir araştırma olup, hastanemiz poliklinik veri tabanına kayıtlı Multiple Skleroz hastalarından 63 kadın 63 erkek toplam 126 Relapsing Remitting Multiple Skleroz hastasına ait yaş, fingolimod kullanmadan önce ve kullandıktan 1 ay sonra lenfosit sayıları kaydedildi ve istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda, Relapsing Remitting Multipl Skleroz hastalarında 0,5 mg/gün dozunda oral fingolimod tedavisi başlandıktan en erken 1 ay sonrasında bakılan ortalama lenfosit sayılarının (745,10 ± 681,63/μl), tedaviye başlanmadan önceki ortalama lenfosit sayılarına göre düşük olduğu saptandı (p<0,001). 0.80 x 10^3/μl altındaki hastalar lenfopeni olarak değerlendirildi. Fingolimod tedavisi alan Multipl Skleroz hastalarında görülen lenfopeni ile yaş faktörü arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Lenfopeni ile cinsiyet arasındaki ilişki değerlendirildi, 63 kadın hastanın 54 ünde,63 erkek hastanın 43 'ünde lenfopeni görüldü ve kadın hastalarda lenfopeni riskinin daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Fakat lenfopeni görülen kadın ve erkek hastaların tedavi sonrası lenfosit ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda fingolimoda bağlı lenfopeni riskinin kadınlarda daha fazla olduğu, yaş faktörünün ise literatür ile uyumlu olarak risk oluşturmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Fingolimod, relapsing remitting multipl skleroz, lenfopeni
Yaş değişkeninin yabancı dil olarak Türkçe edinimi ve öğrenimi süreçlerine etkisinin araştırılması
Türkiye'de yabancı dil olarak Türkçe öğrenen hedef dil öğrencilerinin öğrenim süreçlerinin nitelikli bir şekilde planlanabilmesinde, yürütülebilmesinde ve değerlendirilebilmesinde öğrenme süreçlerinde etkili olan yaş değişkeninin göz ardı edildiği görülmektedir. Bu çalışmayla, farklı yaşlardaki bireylerin yaşları doğrultusunda dil öğrenimlerinin nasıl gerçekleştiğine ilişkin mevcut durumun saptanması amaçlanmıştır. Yabancı öğrencilerin dil öğrenme süreçleri üzerinde yaş değişkeninin anlamlı bir farklılık yaratıp yaratmadığı tespit edilerek yaş faktörünün önemine dikkat çekilmek istenilmiştir. Bu amaçlar doğrultusunda 2019-2020 eğitim-öğretim yılının ikinci döneminde Bursa ili Osmangazi ilçesinde bulunan bir ilkokul, bir ortaokul ve bir uluslararası lise ile Bursa Uludağ Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezinde öğrenim gören farklı yaş düzeylerindeki 49 hedef dil öğrencisi ve bu öğrencilere Türkçe öğreten 15 öğretmenle/okutmanla yüz yüze görüşmeler yapılmıştır. Mevcut problem durumunun tüm yönleriyle irdelenebilmesi için öğrenme-öğretme süreçlerinin plan ve program dahilinde uygulanmasını sağlayan öğrenme kaynaklarından belirlenen ders kitapları da geliştirilen değerlendirme formu aracılığıyla yaş değişkeni açısından incelenmiştir. Nitel araştırma yönteminin kullanıldığı bu çalışmada problem durumunun tüm yönleriyle incelenebilmesi ve elde edilen verilerin desteklenebilmesi için durum çalışması ile doküman analizi yöntemlerinden yararlanılmıştır. Çalışma kapsamında alan yazın taranarak bu çalışma için tarafımızdan geliştirilen yabancı öğrenciler için yarı yapılandırılmış "Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğrenirken Yaş Değişkeninin Etkisi -Öğrenci Görüşme Formu-", öğretmenler/okutmanlar için yarı yapılandırılmış "Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğrenirken Yaş Değişkeninin Etkisi -Öğretmen/Okutman Görüşme Formu-" ile yaş değişkeninin ders kitapları üzerindeki etkisinin incelenebilmesi amacıyla geliştirilen "Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretim Kitaplarının Yaş Değişkenine Göre Değerlendirilmesi Formu" veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Nitel araştırma yöntemiyle elde edilen tüm verilerin çözümlenmesinde ise içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Farklı yaşlarda ve farklı düzeylerde öğrenim gören yabancı öğrencilerle bu öğrencilere hedef dil olarak Türkçe öğreten öğretmenlerin/okutmanların görüşleri doğrultusunda yabancı dil olarak Türkçe öğrenimi süreçleri üzerinde yaş değişkeninin etkili olduğu anlaşılmıştır. Yaş değişkeninin ders kitapları üzerindeki etkisini incelediğimizde ise genel olarak kitapların genel görünüm açısından yeterli olduğu, görsel tasarım açısından kısmen yeterli olduğu ve geliştirilmeleri gerektiği, içerik açısından yeterli olduğu ancak günlük hayatla ilişki, uygun etkinliklerle kazanımları aktarma, metin türleri ve uzunluklarının uygunluğu vb. maddeler açısından geliştirilmelerinin gerektiği, ölçme-değerlendirme açısından da kitapların geliştirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Sözcükler: Ders kitabı, görüşme, yabancı dil olarak Türkçe, yaş değişkeni.
The moderating role of entrepreneurial education, gender, and age on the relationship between proactivity, emotional intelligence (EQ) and entrepreneurial orientation
Empirical research shows that entrepreneurship has a high contribution rate in terms of economic development in strong economies such as in the United States and Europe, as well as in emerging and developing countries (Benzing, C., Chu, H.M., and Orban, Kara, 2009; European Commission, 2003).Entrepreneurs find new inventions, create new ventures, and help facilitate economic growth for the country's economic system. Entrepreneurs are necessary impulsions to create risky businesses for the sake of the economic growth (Lundstrom, A. and Stevenson, Loıs A. , 2005). Shepherd (2004) claims that EQ specializes in understanding how people act entrepreneurially. Simply, emotional intelligence may provide someone with the sense of understanding and regulating one's own emotions. (Chamorro-Premuzic, 2007).The effect of intellectual capacity on entrepreneurial attitudes was first argued by Knight (1921). There are several empirical studies about it, and the results have shown that if the individual has a higher level of intelligence, he or she could be more likely to be self-employed (De Wit & Van Winden, 1989; Wit, 1993); he or she may also have higher entrepreneurial ability (Van Praag & Cramer, 2001). The sample of this study was drawn from university students, studying at graduate and undergraduate level at social sciences faculties of four different Universities in İstanbul. The data collection period was started in March, 2014 and ended in April, 2014. A questionnaire consisting of 95 items developed and consisting of three parts; proactivity, emotional intelligence, and entrepreneurial orientation. The findings imply that there is positive effect of emotional intelligence on entrepreneurial orientation. This relationship is furthermore significantly partially moderated by entrepreneurial education and demographic variables. Findings are discussed with respect to the literature. Implications for education institutions and policy makers to bring forth students' entrepreneurial behavior and thereby increase entrepreneurship among students are proposed.
İlköğretim okulu öğretmenlerinin yetkinlik duyguları ile öğretmenlik mesleğine yönelik tutmları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Yetkinlik, ?bireyin belli bir performansı göstermek için gerekli etkinliği organize edip, başarılı olarak yapma kapasitesine duyduğu inanç? olarak ifade edilmektedir. Bu çalışmada, öğretmenlerin yetkinlik duyguları ile mesleğe yönelik tutumları arasındaki ilişki incelenerek bu ilişkinin diğer değişkenlerinde etkisiyle değerlendirmesi yapılmıştır.Öğretmenlerin yetkinlik duyguları ile mesleğe yönelik tutumları arasındaki ilişki; cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim durumu, kıdem, bulunduğu son okulda geçirdiği süre gibi faktörler de hesaba katılarak incelenmiştir. Araştırma grubu 152 kadın( % 52,1) ve 140 erkek (% 47,9) olmak üzere toplam 292 öğretmenden oluşmaktadır.Çalışma, İstanbul ili Avrupa yakasında belirli ilçeler ile (Beşiktaş, Kağıthane, Sarıyer, Şişli) sınırlıdır. Araştırmada yetkinlik beklenti düzeylerini belirlemek amacıyla, araştırmacılar tarafından geliştirilen ve daha önce uygulanmış Tschannen-Moran ve Woolfolk-Hoy (2001) tarafından geliştirilmiş, Baloğlu ve Karadağ (2008) tarafından Türk diline uyarlanmış öğretmen yetkinlik ölçeği ile Üstüner (2006) tarafından geliştirilen mesleğe yönelik tutum ölçeği uygulanmıştır.Elde edilen bulgular öğretmenlerin yetkinlik duyguları ile mesleğe yönelik tutumları arasındaki ilişkinin %16 olduğunu ve bu ilişkinin son derece anlamlı olduğunu göstermiştir. Sonuçlara göre, öğretmenlerin yetkinlik duyguları ile mesleğe yönelik tutumları arasındaki ilişki düşük çıkmıştır. Öğretmenlerin yetkinlik duygularına cinsiyet ve eğitim durumu doğrudan bir etkiye sahip değilken; yaşın, medeni durumun, kıdemin, bulunduğu son okulda geçirdiği sürenin doğrudan etkisi bulunmaktadır. Elde edilen sonuçlar diğer araştırmalarla karşılaştırılarak tartışılmış ve son bölümde bu tezden sonra yapılacak tezler için öneriler sunulmuştur.
Yaşa bağlı ön uyaran aracılı inhibisyon (ÖUAİ) değişimlerinin irdelenmesi
Şizofreni hastalığı pozitif, negatif ve bilişsel belirtilerle seyreden önemli bir nöropsikyatrik hastalıktır. Kadın ve erkeklerde şizofreni görülme yaygınlığı eşittir. Erkeklerde başlangıç yaşı, kadınlara göre genellikle daha genç yaşlarda olmaktadır. Erişkinliğin gelişimsel yaşlarında sıklıkla ortaya çıkan hastalığın görülme sıklığının 15 ila 25 yaş arasında en yüksek olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada deneysel şizofreni çalışmalarında en sık kullanılan yöntemlerden biri olan ön uyaran aracılı inhibisyon (ÖUAİ) testi kullanılarak sıçanlar inhibisyon değerlerine göre 'düşük inhibisyonlu' ve 'yüksek inhibisyonlu' gruplara ayrıldı ve grupların zamana bağlı verdikleri yanıtlar araştırıldı. Zamana bağlı ÖUAİ yanıtlarının takibinden sonra sıçanlara akut ve subkronik (8 gün) antipsikotik enjeksiyonu yapıldı. Atipik antipsikotik yanıtları, düşük ve yüksek inhibisyonlu gruplarda hem akut hem de subkronik enjeksiyonlar sonrası ayrı ayrı ölçüldü. Subkronik enjeksiyon sonrasında tedavi etkinliğini gözlemlemek amacıyla haftalık ve iki haftalık takip ölçümleri alındı. Deneylerde doğumdan sonraki sekizinci hafta itibarıyla erkek Sprague Dawley ve Wistar Albino türü sıçanlar kullanıldı. Düşük ve yüksek inhibisyonlu olarak bazal gruplara ayrılan sıçanların zamansal olarak ÖUAİ yanıtları takip edildi. Zamana göre ÖUAİ yanıtları ölçülen gruplar arasında anlamlı farklılık elde edildi. Takip ölçümlerinin ardından, farmakolojik ajanların gruplara etkisini araştırmak için klozapin (5 mg/kg), apomorfin (1 mg/kg) ve MK-801 (0,1 mg/kg) kullanıldı. Sonuç olarak, çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgular genç ergenlik döneminde ortaya çıkan ÖUAİ de meydana gelen bozukluğun yaş değişkenine bağlı olarak uyumlu bir şekilde devam ettiğini göstermektedir. Elde ettiğimiz veriler, ÖUAİ deki bu bozukluğun yaş değişkenine bağlı olarak erken dönemde tespit edilebileceğini, şizofreni hastalığı açısından riskli grupların belirlenebileceğini ve bu grupların uygulanabilir tedavilere karşı verdikleri yanıtların incelenebileceğini düşündürmektedir.
Vergi ahlakını belirleyen faktörlerin analizine yönelik bir uygulama
Vergi, cebri ve karşılıksız bir yükümlülük olduğu için çoğunlukla mükellefler tarafından hoş karşılanmamakta ve vergi kaçakçılığı gibi yasadışı davranışlar ortaya çıkmaktadır. İnsanlara iyiliği ve yardımseverliği öğütleyen toplumsal kurallar bütünü olan ahlakın yüksek olduğu toplumlarda bu yasadışı davranışlar düşük düzeyde olmaktadır. Ahlakı geriden takip eden ve mükelleflerin vergiye karşı tutum ve davranışlarının belirlenmesinde önemli bir rolü olan vergi ahlakı, vergi ödeme konusundaki içsel bir motivasyon olarak tanımlanmaktadır. Mükelleflerin vergilemeye bakışlarında önemli bir etkiye sahip olan vergi ahlakı birçok faktör tarafından etkilenmektedir. Çalışmamızda vergi ahlakı ve vergi ahlakıyla bağlantılı diğer kavramları tanımladıktan sonra vergi ahlakını belirleyen faktörler anket çalışması yoluyla tespit edilmiştir. Anket çalışması Dumlupınar Üniversitesi bünyesinde 3 fakülte ve 2 yüksekokuldan kolayda örnekleme yoluyla seçilen 1108 öğrenciye uygulanmış ve veriler SPSS 18 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmada vergi ahlakını belirleyen faktörler 4 başlık altında analiz edilmiştir: Ekonomik, sosyokültürel, siyasi ve ahlaki-psikolojik. Çalışmanın sonucuna göre, vergi ahlakı üzerinde en fazla ahlaki ve psikolojik faktörler etkilidir. Vergi ahlakı en yüksek fakülte ilahiyat fakültesi iken, vergi ahlakı en yüksek cinsiyet de kadın olarak tespit edilmiştir. Ayrıca çalışmada gelir düzeyi, sınıf ve yaş ile vergi ahlakı düzeyi arasında ters bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Vergi, Vergi Ahlakı, Kayıt Dışı Ekonomi, Anket.
Tuffier hattının yerinin yaş ve cinsiyet gruplarına göre ultrasonla değerlendirilmesi
Amaç: Yaş ve cinsiyetteki değişimlerin Tuffier hattının geçtiği vertebral seviyeye etkisi ve doğru vertebral seviyeyi belirlemede palpasyon tekniği ile Ultrason tekniğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 180 hasta dahil edildi. Hastalar kadın (n=90) ve erkek (n=90) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her grup da kendi içinde genç (18-40 yaş), orta (40 -65 yaş) ve yaşlı (65-80 yaş) olmak üzere sınıflandırıldı. Tüm hastalara palpasyonla tespit edilen Tuffier hattı seviyesini doğrulamak amacıyla oturur pozisyonda lomber ultrason yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, palpasyon ve Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı vertebra seviyeleri kaydedildi. Bulgular: Palpasyon yöntemi ile tespit edilen Tuffier hattının, Ultrasonla hastaların %56.6'sında aynı seviyede olduğu doğrulandı. Hiçbir hastada Ultrason ile tespit edilen seviye palpasyonla belirlenen Tuffier hattından daha alt seviyeyi tanımlamadı. Cinsiyete göre Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Tuffier hattı vertebral seviyesi yaş, VKİ ve kilo ile istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyona sahipti (p=0.001). Tuffier hattını ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerde belirledik. Ultrasonla belirlediğimiz Tuffier hattı yaşlılarda, orta yaş grubuna ve orta yaş grubunda da, genç yaş grubuna göre daha yukarıdan geçmekteydi. L3 ve üzerinde tespit edilen 33 (%18.3) hastanın nöraksiyel blok uygulama sırasında spinal kord hasarı açısından riskli olabileceği tespit edildi. Kadınlar ve erkeklerde spinal kord hasarlanma riski benzer bulundu. Spinal kord hasarı gelişme riskinin orta yaş grubunda genç yaş grubuna göre 6 kat (OR [95% GA]= 5,8 [1,21-27,73]) (p=0,028), yaşlı grupta ise genç yaş grubuna göre 15 kat daha fazla olduğu (OR [95% GA]= 15,62 [3,46-70,41]) (p=0,000); ilerleyen yaş ve artan VKİ ile spinal kord hasarı gelişme riskinin daha fazla olduğu tespit edildi (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Oturur pozisyonda Ultrasonla Tuffier hattının vertebral seviyesinin ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerden geçtiği, bu durumun VKİ ve kilo ile ilişkili olduğu, cinsiyet ile ilişkili olmadığı tespit edildi. Özellikle yaşlı hastalarda ponksiyon seviyesinin beklenenden daha yüksek bir seviyede olabileceği göz önünde bulundurmalıdır. Mümkünse bu blokajların USG ile yapılması önerilebilir.
The effect of age and gender on motivation to work: A case study of Duhok Polytechnic University
Motivation to work remains one of the topics addressed in scientific works because all the actions and behaviors of human resources depend on motivation. That is why; my research as master thesis deals with this theme in one of Iraqi academic institution, this country is lacking with these institutions the basics of motivation to work and reflects negative consequences on performance. The general aim of this research is to establish the effect of age and gender on motivation level of the employees at Duhok polytechnic university, The research paper begins by discussing previous works about motivation especially theories about motivation. For this purpose, data were collected from 142 people from the initial 150 that had been requested to participate in the study. A questionnaire was designed which was used to collect the data from the participants of the study. A focus group was also developed to extract data that was necessary for the study. The data collected was extrapolated in a table where it was easier to extract during its analysis, and was analyzed using SPSS. Some of the results were further drawn into graphs, tables and charts, and the results showed that both age and gender have an effect on motivation of an employee at work, and showed that the men were more motivated at work. It also showed that the younger employees were more motivated than their older counterparts at their working stations.
Parçalanmış veya tam aileye sahip çocukların öz-kavramı depresyon düzeyleri ve akademik başarılarının yaş ve cinsiyet yönünden karşılaştırılması
Bu araştırmada 10-15 yaşları arasındaki ilköğretim düzeyinde okula devam eden parçalanmış veya tam aileye sahip çocukların öz-kavramları ve depresyon düzeyleri aile yapısı, cinsiyet ve yaş değişkenleri yönünden karşılaştırılmış ve ayrıca akademik başarı puanlarının yordanmasında aile yapısı, yaş ve cinsiyetin etkili olup olmadığı incelenmiştir. Uygulamalar Adana il merkezindeki ilköğretim okulları arasından seçilen 317 tam aileye, 315 parçalanmış aileye sahip toplam 632 öğrenci üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, çocukların öz-kavramları hakkında veri toplamak amacıyla Piers-Harris Çocuklar için Öz-Kavramı ölçeği, depresyon düzeyini ölçmek amacıyla da Çocuklar için Depresyon ölçeği (ÇDÖ) ve araştırmaya katılacak öğrencilerin aile yapılarının tespiti için de Bilgi Formu kullanılmıştır. Bulgular; aile yapıları cinsiyet ve yaşa göre çocukların depresyon düzeylerinde anlamlı bir farklılık olduğunu göstermiştir. Analizler parçalanmış aileden gelen kızların depresyon düzeylerinin yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Öz-Kavramı Ölçeğinin Mutluluk, Kaygı, Fiziki Görünüm, Okul Durumu alt ölçeklerinde aile yapısı ve cinsiyete göre anlamlı farklılaşma olduğu gözlenmiştir, öğrencilerin akademik başarı puanlarında aile yapısı ve cinsiyete göre anlamlı farklılıklar VIolduğu gözlenmiştir. Yaş gruplarına göre öğrencilerin depresyon düzeylerinde anlamlı farklılık bulunamazken, Öz- Kavra mı Mutluluk alt ölçeğinde 11-12 yaş grubundaki öğrenciler lehine anlamlı farklılık bulunduğu gözlenmiştir. Okul Durumu alt ölçeği puanlarında ise birinci yaş grubu (11-12) lehine anlamlı farklılık bulunmuştur. Sonuç olarak, araştırmacı ve uygulamacılar için önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler:Öz-Kavramı, Boşanma, Depresyon, Parçalanmış Aile, Akademik Başarı
COVID-19 pandemisi sürecinde yaş ayrımcılığının sosyal medyadaki tezahürü: Youtube analizi
Bu çalışma, Covid-19 pandemisinde yaş ayrımcılığının sosyal medyada tezahürünü incelemek amacıyla, Youtube üzerinden toplumun yaşlılık algısını ve yaş ayrımcılığının nedenlerini ortaya koymak için yapılmıştır. Bu bağlamda, popüler bir sosyal medya platformu olan Youtube'da Covid-19 pandemisinde yayınlanan içerikler, yaş ayrımcılığı unsurları açısından içerik analizi ile incelenmiştir. "Covid-19 pandemisinde sosyal medyada yaş ayrımcılığının yaygınlaşmasının sebebi nedir?" sorusundan yola çıkılarak; Covid-19 pandemisi sürecinde Youtube içeriklerinde ve kullanıcı yorumlarında hangi yaş ayrımcılığı unsurlarına rastlandığı ve içeriklerin yaşlılarla ilgili verdiği mesaj analiz edilmiştir. Bulgulara göre, yaşlılar ve Covid-19 pandemisi ile ilgili bilgilendirici, suçlayıcı, alay eden ya da mizah içeren içerikler bu dönemde farklı sosyal medya platformlarında olduğu gibi Youtube'da da popülerleşerek yaş ayrımcılığını derinleştirmiştir. İçeriklerde yaş ayrımcılığı barındıran kalıp yargılar, yaşlıyla alay eden, küçültücü ifadeler ile yaşlıyı bu dönemde kriminalize eden ve günah keçisi haline getiren bulgular ortaya konulmuştur. Bunun yanında görünürde yaşlılara karşı olumlu yaklaşımlar içeren ancak alt metinde yaş ayrımcılığı barındıran örtük içerikler de analiz edilmiştir. Ayrıca bulgularda 100 yaş ve üzerinin medya dilinde marjinalize edilmesi de dikkat çekmektedir. Yorumlar kısmında ise nefret söylemi, öfke, hakaret ve küfür içeren ifadelerin kullanıldığı görülmektedir. Yorumlar kısmında kullanıcıların dolayısıyla toplumun bu dönemdeki yaşlılık algısı doğrudan gözlenmektedir. İçeriklerde olumsuz yaşlılık algısı kullanıcı yorumlarına da yansıyarak olumsuz tepkileri doğurmuştur. Bu anlamda sosyal medya içerikleri Covid-19 pandemisinde yaşlılarla ilgili olumsuz kalıp yargıları yeniden üretmiştir. Yaşlılara, yaşlılığa ve yaşlanmanın kendisine yönelik önyargılı tutumların bir kombinasyonu olarak tanımlanan yaş ayrımcılığının Covid-19 pandemisinde artarak nefret söylemine dönüştüğü görülmektedir. Bu nefret söylemlerinin zaman zaman toplumda yaşlılara karşı nefret suçu ve şiddet eylemlerine dönüştüğü, bu durumun uzun vadede sosyolojik bir sorun olarak kuşaklar arası ilişkilere zarar verdiği görülmektedir. Yaşlılığın toplum algısında ölümle özdeşleşmesi ve pandemi döneminde virüsü yaşlıların yaydığı düşüncesi bu tür söylemlere neden olmuştur. Covid-19 pandemisindeki koşullar, korku ve paniğin yarattığı kaos ortamı da yaş ayrımcılığı ve nefret söyleminin yayılmasına neden olmuştur. Yaş ayrımcılığını sistematikleştiren medyatik söylemlerin de sosyal medyaya sirayet ederek bu dönemde toplumun yaşlılık algısını olumsuz etkilediği ortaya çıkmaktadır.