Adnan Menderes University
Anabilim Dalı

Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı

Adnan Menderes University

78

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntrakranial cerrahi sırasında kullanılan hemostatik matriksin serebral arterler üzerinde vazospazmik etkisi

Amaç: Bu çalışmada, trombin içeren hemostatik matriksin rat baziler arteri üzerine vazospazmik etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada 28 adet Wistar Albino türü dişi rat kullanılmıştır. Ratlar randomize olarak dört gruba ayrılmıştır. Grup I (kontrol grubu) hiçbir cerrahi işlem uygulanmadan sakrifiye edilmiştir. Grup II'deki ratlarda sisterna mangaya, 0,1 ml otolog nonheparize arteriyel kan enjeksiyonu yapılmıştır. Grup III?deki ratlarda sisterna mangaya, 0,1 ml hemostatik matriks enjeksiyonu yapılmıştır. Grup IV? teki ratlarda sisterna mangaya, eşit miktarda karıştırılmış 0,1 ml otolog nonheparize arteriyel kan ve hemostatik matriks enjeksiyonu yapılmıştır. Grup II, Grup III ve Grup IV? teki ratlar, cerrahi işlemi takiben 48. saatte sakrifiye edilmiştir. Ratların baziler arterlerinden üst, orta ve alt olmak üzere üç kesit alınmıştır. Bu kesitler ışık mikroskopu altında fotoğraflandıktan sonrası bilgisayar programı yardımı ile kesit alanları ölçülmüş ve üç kesitin ortalaması alınmıştır. Baziler arter ortalama kesit alanı ölçümleri One-Way ANOVA varyans analizi ve Post Hoc Tukey ikili karşılaştırma testi ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Dört grubun ortalama baziler arter kesit alanları, One-way ANOVA varyans analiz testi ile değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Gruplar, Post Hoc Tukey ikili karşılaştırma testi ile değerlendirildiğinde; yalnızca kontrol grubu (Grup I) ile deneysel subaraknoid kanama (SAK) oluşturulan grubun (Grup II) ortalama baziler arter kesit alanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Grup II, Grup III ve Grup IV`ün ortalama baziler arter kesit alanlarının, Grup I (kontrol grubu) ortalama baziler arter kesit alanına göre sırasıyla %36, %19 ve %22 azaldığı izlenmiştir. Sonuç: Trombin içeren hemostatik matriksin, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da, rat baziler arteri üzerinde vazospazmik etki yaptığı ortaya koyulmuştur. Kranial cerrahilerde kullanılırken hemostatik matriksin trombin içeriği nedeniyle, serebral arterler üzerinde vazospazmik etkisinin olabileceğinin akılda tutulması gerekmektedir.

CerrahiHemostatiklerSerebral arterler+3
Göktuğ Akyoldaş
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda implant ilişkili spinal enfeksiyonun önlenmesinde kolloid gümüş solüsyonunun etkisinin incelenmesi

AMAÇ: Ratlarda implant ilişkili spinal enfeksiyonun önlenmesinde kolloidal gümüş solüsyonunun etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Wistar suşu 35 albino dişi rat randomize olarak beş gruba ayrılmıştır ve hepsine lumbar 5 laminektomi uygulanmıştır. Grup I' deki ratlar laminektomi dışında herhangi bir işlem görmemiştir. Diğer grupların operasyon sahalarına 108 CFU / 1 cc Metisilin Dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) suşu inoküle edilmiştir. Grup II'ye (kontrol grubu) MRSA inokülasyonu dışında başka bir işlem yapılmamıştır. Grup III'teki ratların operasyon sahasına titanyum implant yerleştirilip serum fizyolojik ile yıkama yapılmış, Grup IV'teki ratların operasyon sahasına kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama yapılmış, Grup V' teki ratların operasyon sahasına ise titanyum implant yerleştirilip kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama yapılmıştır. Yedi gün sonra sakrifiye edilen ratların operasyon bölgesinden alınan dokuların mikrobiyolojik incelemesi yapılmış ve tüm doku örnekleri bakteri sayısı CFU (Colony Forming Unit) / gr olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar Mann-Whitney-U ve Kruskal-Wallis testleri ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Dört grubun bakteri sayıları Kruskal-Wallis analiz testi ile değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p:0.018). Kontrol grubu (Grup II) ile karşılaştırıldığında sadece titanyum implant yerleştirilip kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama yapılan grup (Grup V) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (p:0.013). Titanyum implant yerleştirilen ve serum fizyolojik ile yıkama yapılan grup (Grup III) ile titanyum implant yerleştirilip kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama yapılan grup (Grup V) arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p:0.025) SONUÇ: İmplant yerleştirilen iki grup arasında serum fizyolojik ve kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur ancak, spinal cerrahi pratiğinde kolloidal gümüş solüsyonlarının kullanımından önce toksisite ve yan etkileri içeren araştırmalar yapmanın mutlaka gerektiğini düşünmekteyim. ANAHTAR KELİMELER: Rat, Enfeksiyon, Titanyum İmplant, Kolloidal Gümüş

EnfeksiyonKolloidal gümüşKolloidler+5
Erdinç Özbek
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Wniversitesi Zöroşirurji Kliniği'ndeki meningiom olgularının retrospektif analizi

Amaç: Meningiomlar santral sinir tümörlerinin yaklaşık üçte birini oluşturan, en sık görülen benign intrakranial tümörlerdir. Erişkindeki primer beyin tümörlerinin 30%'nu oluşturmaktadır. Bu tümörlerin klinik, histopatolojik ve radyolojik olarak kendine has özellikleri vardır. Meningiomlar ile ilgili literatürdeki çalışmalar ayrıntılı olarak incelendiğinde, olgu sayısı fazla olan ve kaynak kitaplara referans teşkil eden yayınların pek çoğunun olgulara ait sınırlı bilgiler içerecek şekilde yapılan çalışmalar olduğunu görebiliriz. Biz olgulara ait kapsamlı bilgiler ile intrakranial meningiom olgularını retrospektif olarak inceledik. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2008- 31 Aralık 2016 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği'nde intrakranial kitle nedeniyle opere edilen patoloji sonucu "meningiom" olarak gelen toplam 206 olgudan araştırmaya dahil edilecek bilgilere ulaşılabilen 144 olgu çalışmaya dahil edildi. Bu olguların demografik, klinik, radyolojik, patolojik, tedavi ve takip bilgileri incelenmiş ve istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahiledilen 144 olgudan 102 (70,8%) olgu kadın, 42 (29,2%) olgu erkek olarak tespit edilirken bu olguların tanı konulan yaş ortalaması ise 54,45± 12,64 (yaş aralığı 27-78) olarak hesaplanmıştır. Çalışmamızda 61 (42,4%) olguda kronik bir hastalık olduğu, 44 (30,6%) olguda sigara kullanımı, 40 (27,8%) olguda meningiom dışında ameliyat öyküsü, 18 (12,5%) olguda ek kanser hastalığı, 4 (2,8%) olguda preoperatif dönemde meningiom dışı bir sebeple radyoterapi öyküsü, 4 (2,8%) olguda kafa travması öyküsü olduğu görüldü. Çalışmamızdaki olguların histopatolojik incelemesi 2007 Dünya Sağlık Örgütünün sınıflamasına göre yapılmıştır. Bu sınıflamaya göre 107 (74,3%) olgu derece I tipik meningiom, 35 (24,3%) olgu derece II atipik meningiom, 2 (1,4%)olgu derece III anaplastik-malign meningiom olarak bulunmuştur. Çalışmamızdaki olgular lokalizasyonları açısından değerlendirildiğinde 63 (43,8%) olgunun kafatabanı yerleşimli olduğu görüldü. Olguların lokalizasyon dağılımları 49 (34%) olgu konveksite, 22 (15,3%) olgu falks, 20 (13,7%) olgu parasagittal, 14 (9,7%) olgu sfenoid kanat, 7 (4,9%) olgu olfaktor oluk, 7 (4,9%) olgu sfenoorbital, 6 (4,2%) olgu cerebellum, , 6 (4,2%) olgu sellar/parasellar, 5 (3,5%) olgu serebellopontin köşe, 5 (3,5%) olgu tentorial, 3 (2,1%) olgu intraorbital olarak bulunmuştur. Olgular radyolojik bulgular açısından değerlendirildiğinde 45 (31,3%) olguda kalsifikasyon, 85 (59%) olguda ödem, 36 (25%) olguda dural tail, 5 (3,5%) olguda multiplmeningiom, 4 (2,8%) olguda en plak saptanmıştır. Kemik değişiklik olan 50 (34,7%) olgudan, 47 (32,6%) olguda kemikte hipertrofik değişiklikler, 3 (2,1%) olguda litik kemik değişiklikler görülmüştür. Manyetik rezonans görüntüleme sekanslarının gri cevhere göre dağılımında ise T1 sekansında 49 (34%) olguda hipointensite, 79 (54,9%) olguda izointensite, 16 (11,1%) olguda hiperintensite, T2 sekansında 32 (22,2%) olguda hipointensite, 43 (29,9%) olguda izointensite, 69 (47,9%) olguda hiperintensite saptanmıştır. Olgular postoperatif iyileşme durumuna göre incelendiğinde 49 (34%) olguda şikayetlerinin aynı kaldığı, 79 (54,9%) olguda şikayetlerin iyileştiği, 16 (11,1%) olguda şikayetlerin kötüleştiği görülmüştür. Hastaların postoperatif ve preoperatif değerleri karşılaştırıldığında postoperatif ortalamanın yükseldiği görülmektedir. Meningiomların eksizyon oranları Simpson derecelendirme sistemine göre incelendiğinde 47 (32,6%) olgunun Simpson derece 1, 65 (45,1%) olgunun Simpson derece 2, 20 (13,9%) olgunun Simpson derece 3 olduğu, 12 (8,4%) olgunun Simpson derece 4 olduğu görülmüştür. Olgular postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde, 7 (4,9%) olguda yara yeri, 1 (0,7%) olguda menenjit, 4 (2,8%) olguda bos kaçağı, 2 (1,4%) olguda epidural hematom, 3 (2,1%) olguda intraserebellar hematom, 3 (2,1%) olguda abse, 1 (0,7%) olguda hidrosefali ve 2 (1,4%) olgununda postoperatif hastanedeki takiplerinde ex olduğu tespit edilmiştir. Olguların hastanede yatış süreleri değerlendirildiğinde, ortalama yatış süresi 12,31± 34,17 gün olarak tespit edilmiştir. Takip süreleri açısından değerlendirildiğinde takip süresi ortalama 26,17± 27,52 ay olarak tespit edilmiştir. Postoperatif takiplerde 5 (3,5%) olguda rekürrens tespit edilmiştir. Postoperatif takiplerde toplam 16 (11,2%) olguya radyoterapi uygulanmıştır. Sonuç: Bu çalışma olgulara ait kapsamlı bilgiler içermesiyle ve istatistiksel verileri ile literatüre katkı sağlayacaktır ancak ileride meningiomlarla ilgili genetik ve moleküler parametrelerle prospektif çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Şafak Özyörük
Dokuz Eylül University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Servikal dejeneratif disk hastalığında matriks metalloproteinazların ekspresyonunun immünhistokimyasal olarak araştırılması

Dejeneratif disk hastalığı, altta yatan fizyopatolojik mekanizmaları tam olarak aydınlatılamamıs olsa da, disk yapısındaki vasküler, biyokimyasal ve anatomik değisikliklerle iliskilidir. Intervertebral diskin fonksiyonel özelliklerini, ekstraselüler matriksin (ESM) yapısı ve bütünlüğü sağlar. Đntervertebral disk dejenerasyonu süresince, normal matriks sentezi azalırken disk matriksinin yıkımı artar. Matriks metalloproteinazlar gibi matriks yıkıcı enzimlerin disk dokusunun yıkımında önemli bir rol oynadığına inanılmaktadır. Bu çalısmada, 20 servikal disk hernisi tanısı olan hastadan alınan 20 adet servikal disk materyali ve kontrol grubu olarak 17 taze kadavradan alınan 34 disk materyali kullanılarak dejenere disklerde, MMP-1, 3, 9 ve TIMP-1 varlığı immünhistokimyasal olarak ortaya koyuldu. Đmmünpozitif hücreler morfometrik analiz yöntemi ile değerlendirildi. Thompson grade 3-4-5 olan hastalar çalısmaya dahil edildi. Spesimenlere histolojik olarak dejenerasyon skorlaması yapıldı. Mann-Whitney U testi ve lineer regresyon testleri kullanılarak yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda hasta grubunun anlamlı olarak daha dejenere olduğu ayrıca Thompson dejenerasyon skorları ile histolojik dejenerasyon skorları arasında anlamlı iliski olduğu saptandı. MMP-1, 9 ve TIMP-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı derecede yüksek bulundu. MMP-3 düzeylerinde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Literatürde ilk kez servikal bölgede kullanılan Thompson gradelemesi ile dejenerasyon arasında iliskinin varlığı gösterilen bu çalısma ile Thompson skorlamasının servikal bölgede de kullanılabileceğini düsünüyoruz. Ayrıca matriks metalloproteinazların dejenere disklerde kontrol grubuna oranla yüksek saptanması MMP'lerin servikal disk dejenerasyonunda da rol oynadığını göstermektedir. MMP'lerin, dejenere disklerde belirgin olarak yüksek olması, lomber bölgede olduğu gibi servikal disklerde de MMP'lerin disk matriksini yıkıcı etkisinin sözkonusu olduğunu gösteriyor. Bu çalısmaların en önemli özelliği ise matriks yıkımında rol alan enzimleri hedef alan dejenerasyonu önleyici tedavi edici ajanlar için ön çalısmalar olusturmalarıdır.

Nuri Eralp Çetinalp
Baskent University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel travmati̇k omurilik yaralanması modelinde minosiklinin nöroprotektif etkinliğinin araştırılması

Travmatik omurilik yaralanması (TOY), yüksek morbidite ve mortaliteye sebep olan önemli bir sağlık sorunudur. Travma sonrası ortaya çıkan fonksiyon kaybı, hem birincil yaralanmaya hem de birincil yaralanmanın tetiklediği ikincil yaralanma mekanizmalarına bağlıdır. Biz de çalışmamızda, minosiklin tedavisinin deneysel ikincil omurilik yaralanmasındaki nöroprotektif etkinliğini inceledik. Çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu'nun izniyle Başkent Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Merkezi'nde gerçekleştirildi. Toplam 80adet Spraque-Dawley sıçan 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışındaki deneklere, modifiye Allen ağırlık düşürme yöntemiyle torakal 9-10 standart omurilik yaralanması uygulandı. Travma grubunda omurilik yaralanması oluşturuldu fakat herhangi bir tedavi verilmedi. Tedavi gruplarına intravenöz ve intraperitoneal olmak üzere iki çeşit minosiklin tedavisi verildi. Minosiklin tedavisinin lipid peroksidasyonu (MDA, GSH), apopitoz (TUNEL), ultrastrüktürel yapı (EM, IM) ve fonksiyonel değerlendirme (BBB, Eğik düzlem) üzerine olan etkisinin erken ve geç dönem sonuçları araştırıldı. Çalışmamızda minosiklin tedavisinin, lipid peroksidasyonunu azaltarak hasarlanmış omuriliği oksidatif stresten koruduğu, geç dönemde daha belirgin olmak üzere hem erken hem geç dönemde apopitozu azalttığı, omurilik ultrastrüktürel yapısını erken dönemde belirgin derecede koruduğu tespit edildi. Yapılan davranış analizinde, tedavi alan grupta arka ayak fonksiyonlarında belirgin bir düzelme saptandı. İntravenöz ve intraperitoneal tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Bu çalışma sonucunda minosiklin tedavisinin, ikincil yaralanma mekanizmalarının birçoğu üzerinde nöroprotektif etkinlik göstererek fonksiyonel iyileşmeye katkıda bulunduğu tespit edildi. Deneysel modellerde minosiklinin nöroprotektif etkinliği ile elde edilen tatminkar sonuçlar, travmatik omurilik yaralanmasının klinik tedavisi için gelecek vaat etmektedir.

Erkin Sönmez
Baskent University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda travmatik alt torasik omurilik yaralanmasında insan kaynaklı mezenkimalkök hücre tedavisi ve sonuçlarının değerlendirilmesi

Travmatik omurilik yaralanması (TOY), yüksek morbidite ve mortaliteye sebep olan önemli bir sağlık sorunudur. Travma sonrası ortaya çıkan fonksiyon kaybı, hem birincil yaralanmaya hem de birincil yaralanmanın tetiklediği ikincil yaralanma mekanizmalarına bağlıdır. Son yıllarda TOY' nda kök hücre kullanımının umut verici sonuçlar vermiştir. TOY' nda farklı kaynağı olan nöronal progenitör hücreler (NPC), nöronal kök hücreler (NCS'ler), embriyonik kök hücreler (EKH) veya mezenkimal kök hücre (MKH)' ler kullanılmaktadır. Biz çalışmamızda, ratlarda travmatik alt torasik omurilik yaralanmasında insan kaynaklı MKH tedavisi ve sonuçlarını inceledik Çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu'nun izniyle Başkent Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Merkezi'nde gerçekleştirildi. Toplam 60 adet Spraque-Dawley sıçan 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışındaki deneklere, modifiye Allen ağırlık düşürme yöntemiyle torakal 9-10 standart omurilik yaralanması oluşturuldu. Travma grubuna omurilik yaralanması oluşturuldu fakat herhangi bir tedavi verilmedi. Tedavi gruplarında travma oluşan bölgelerine insan kaynaklı MKH'ler verildi. Kök hücre tedavisinin inflamasyon derecesi ve fibrozis derecesi ile spinal dural tabakası gösterilerek direkt differensiasyonuna ve fonksiyonel değerlendirme (BBB, Eğik düzlem) üzerine olan etkisinin hiperakut ve akut dönem sonuçları araştırıldı

Serhat Cömert
Baskent University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ligamentum flavum hipertrofisi olan ve olmayan hastalarda COX-2, IL-15, IL-8, TNF-ALFA, IL-1 beta, IL-6, IL-1 alfa genlerinin ekspresyonları

Lomber spinal dar kanal (LSDK), yaşlı populasyondaki en sık omurga bozuklarından birisidir. LF hipertrofisi LSDK etyopatogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. İnflamatuar ajanların ligamentum flavum hipertrofisine ve artmış skar dokusu oluşumuna sebep olmaktadır. Bu projenin amacı histopatolojik olarak hipertrofiye uğramış ligamentum flavum dokusunda, inflamatuar süreci etkileyen genler olan COX-2, IL-15, IL-8, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-1 alfa 'nın histopatolojik olarak normal olan ligamentum flavum dokusuna göre ekspresyonunun değişimini araştırmaktır. Operasyon esnasında kontrol grubu 25 lomber dar kanal ve 25 lomber disk herniasyon tanısı olan kontrol grubundan alınan ligamentum flavum örnekleri histolojik çalışma için elde edilmiştir. Masson trichrome boyasıyla LDH ve LSDK gruplarında fibrozis derecelendirmesi yapılmıştır. LSDK ve LDH gruplarından alınan ligamentum flavum örneklerinin bir kısmında inflamatuar sitokinlerin, COX-2, IL-15, IL-8, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-1 alfa genlerinin RNA izolasyonu yapıldı. İzole edilen RNA moleküllerinin kalitatif ve kantittif analizleri sonrasında cDNA sentezi gerçekleştirildi. Semikantitatif RT-PCR yöntemi ile COX-2, IL-15, IL-8, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-1 alfa ve housekeeping gen olarak kullanılan alfa aktin'nin ifadelenmesi analiz edildi. LSDK ve LDH gruplarında bu sitokinlerin ifadelendiğini gördük. LSDK ve LDH grubunda COX-2, IL-15, IL-8, TNF-alfa, IL-6 ve IL-1 alfa'nın benzer şekilde ifadelenmesine rağmen, LSDK grubunda LDH grubuna göre IL-1 beta'nın baskılandığını tespit ettik. İnflamatuar sitokinlerin ligamentum flavum hipertrofisindeki etkileri açıklığa kavuşturulmalıdır.

FibrozLigamentlerProstaglandin-endoperoksit sentazlar+7
Engin Fidancı
Baskent University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perkütan vertebral güçlendirme tekniklerinin radyolojik ve klinik olarak etkinliğinin retrospektif analizi

Günümüzde ortalama yaşam süresinin uzamasıyla birlikte vertebra kompresyon kırıkları insidansı muhakkak artış gösterecektir. Semptomatik kırıkların çoğu medikal tedaviye cevap vermemektedir. Medikal tedaviye rakip olabilecek en iyi cerrahi yöntem perkütan vertebral güçlendirme teknikleridir. Vertebroplasti (PVP) ve kifoplasti (PKP) olmak üzere iki tip perkütan güçlendirme tekniği vardır. Osteoporoz, travma veya tümör nedeniyle oluşan vertebra kompresyon fraktürlerinde vertebrayı güçlendirmek için kullanılan minimal invaziv işlemlerdir. Bu çalışmada amaç; Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı Ankara hastanesinde 2002-2016 yılları arasında vertebra kompresyon fraktürü olan 352 hastaya uygulanan perkütan güçlendirme tekniklerinin radyolojik ve klinik olarak etkinliğinin retrospektif olarak incelenerek sonuçlarının değerlendirilmesidir Hastaların ağrıları vizüel analog skala (VAS) ile değerlendirilecektir. Hastaların yaş, cinsiyet, ağrı süresi, kırık vertebra sayısı ve düzeyleri, kifoz açısı gibi parametreler inceleme için kaydedilip ayrıca işlem sırasında kullanılan sement miktarı, vertebra yükseklik oranları vertebra dışına sement kaçışının olup olmadığı, preoperatif veya postoperatif dönemde gelişen komplikasyonlar göz önünde bulundurulacaktır. Medikal tedaviye cevap alınamayan vertebra kompresyon kırıklarında özellikle ağrının giderilmesinde ve vertebranın çökme miktarının artırılmasında yapılan perkütan güçlendirme tekniklerinin, konservatif ve diğer major cerrahi tedavilere göre semptomları daha kısa sürede geçirmesi ve komplikasyonlarının daha az görülmesi avantajlarıyla ön plana çıkması planlanmaktadır.

CerrahiKifozKırıklar-kemik+3
Yasin Yetişyiğit
Baskent University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yatarak ve ayakta çekilen nötral lumbosakral ve dinamik lumbosakral grafilerin radyolojik instabilite açısından değerlendirilmesi

Giriş: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı kliniğine 2014 yılında başvuran bel ağrısı olan 48 spondilolistezis ve dejeneratif disk hastalığı saptanan hastaların preoperatif çekilen lomber radyografileri değerlendirilmiştir. Amaç: Bu çalışmamızın amacı lomber segmental instabilitenin ayakta ve yatarak nötral pozisyonda çekilen lumbosakral grafilerin sagittal planda kayma miktarının ve kayma yüzdesinin, fleksiyon ve ekstensiyon postürlerinde çekilen radyografik incelemelerle karşılaştırılması ve ayakta nötr pozisyonda lateral radyografilerin (fizyolojik aksiyel yüklenmeyle lomber bölgeye etkiyen kuvvetin) instabilite için tanı koydurucu özelliği araştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 51 lomber dejeneratif segmentin ayakta, yatarak, fleksiyon, ekstansiyon grafilerinin sagittal planda kayma yüzdesi, kayma miktarı ve ortalama disk mesafeleri hesaplandı. Ölçümler tek hekim tarafından 2 kez yapılarak saptanan değerlerin ortalamaları alındı. İstatistiksel analiz PASW statistics programı kullanılarak yapıldı. Sonuç: Ayakta ve yatarak çekilen lateral nötral grafilerde izlenen kayma yüzdeleri arasındaki fark ile fleksiyon ve ekstansiyon grafilerinde izlenen kayma yüzdeleri arasındaki fark arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon izlenmiştir. Bu da hastaların sadece ayağa kalkmasıyla lomber vertebraya uygulanan aksiyel yükün instabil segmentte belirgin bir harekete neden olduğunu göstermektedir

Lomber vertebraLumbosakral bölgeOmurga+3
Murat Arslan
Akdeniz University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik subdural hematomlu olgularda hematoma komşu beyin parankiminde operasyon öncesi ve sonrası difüzyon ve perfüzyon manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, kronik subdural hematomlu olgularında, hematoma bağlı kronik bası sonucunda komşu parankim dokuda gelişebilecek mikrosirkülatuar bulguların bası kalktıktan sonra erken ve geç dönemdeki radyolojik ve klinik düzelme eğrisinin değişikliklerini tanımlamak amaçlandı. Metod: 2013 –2014 tarihleri arasında kronik subdural hematom nedeniyle opere edilen 25 hasta incelendi. Olgularda MRG difüzyon, perfüzyon akım ve volüm çekimleri General Electric marka 8 tesla MRG cihazı ile yapıldı. Bulgular: Hematomlar, burr hole ve kraniotomi olarak iki farklı cerrahi teknikle boşaltıldı. Hastaların, difüzyon, perfuzyon, şift, kanama kalınlığı, yaş, cinsiyet, sağ ve sol ayrımı, cerrahi teknik parametreleri incelenmiştir. Her iki teknikte de, kanama, şift, difüzyon ve perfüzyon MRG değerleri postoperatif geç dönemde, preoperatif ve postoperatif erken döneme göre düzelme göstermiştir. Postoperatif erken dönem değerleri preoperatif değerlere göre düzelme göstermiştir. Burr hole ile drenaj yöntemi uygulanan olgularda, düzelmenin daha hızlı ve etkin olduğu gözlenmiştir. Sadece perfüzyon MRG ölçümlerinde postoperatif erken dönem değerleri preoperatif değerlere göre düşme göstermiştir. Sonuç: Hematomun cerrahi boşaltılması sonucu, tüm hastalar klinik ve radyolojik değerlendirme olarak fayda görmüştür. MRG görüntülemenin subdural hematomlarda kullanımı özellikle ayırıcı tanıda sürprizler yaşamamak için ve hastaların klinik takipleri için BBT'den değerlidir

BeyinCerrahi tedaviDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+6
Hakan Çakın
Akdeniz University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malign hemisferik inmelerde dekompresif kraniektominin prognoz, yaşamsal disabilite ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisi

Amaç: MHİ'ler önemli bir sağlık problemi olup mortalite oranları %80 kadar yüksektir. Konservatif tedaviler bu klinik tabloda yetersizdir. Biz bu çalışmada MHİ'lerde DC'nin hastaların prognozları, disabiliteleri, günlük yaşamsal aktiviteleri ve yaşam kaliteleri üzerindeki etkisinin değerlendirilmesini ve cerrahinin sonuçlarını etkileyen parametrelerin belirlenmesini amaçladık. Metod: Retrospektif olarak AÜTF hastanesi Nöroşirurji Kliniği'nde 2000 ile 2015 yılları arasında MHİ tanısı ile DC uygulanan toplam 40 hastanın demografik, nörolojik ve radyolojik kayıtları incelenmiş ve bu parametrelerin hastaların cerrahi sonrası prognozu, disabiliteleri, günlük yaşamsal aktiviteleri ve yaşam kaliteleri üzerindeki etkileri incelenmiştir. Bulgular: Hastaların hemisfer dominansisi, preop GKS skoru, anizokori varlığı, shift miktarı ve ek hastalık varlığı prognoz üzerinde etkilidir. Operasyona alınma zamanı hastaların disabiliteleri üzerinde etkilidir. Hastaların yaşı ve operasyona alınma zamanları günlük yaşamsal aktivitelerindeki yetilerinde önemlidir. Hastaların ek hastalık durumu ve operasyona alınma zamanları yaşam kaliteleri üzerinde etkilidir. Sonuç: Preoperatif GKS skoru, anziokori ve ek hastalık varlığı, alınan preoperatif görüntülerde orta hat yapılarındaki kayma miktarı ve hemisfer dominansisinin prognoz üzerinde olumlu etkisi vardır. Hastaların diasbilitelerinde operasyona alınma zamanı etkilidir. Tanıdan sonraki ilk 48 saatte DC'ye alınan hastaların disabiliteleri daha düşüktür. Altmış yaşın altında olan ve tanı aldıktan sonraki ilk 48 saatte cerrahiye alınan hastaların günlük yaşamsal aktivitelerindeki yetileri daha yüksektir. Yaşam kalitesi ölçümlerinde operasyona alınma zamanı fiziksel işlev, vitalite ve genel sağlık skorları üzerinde etkilidir. Tanı aldıktan sonraki ilk 48 saatte cerrahiye alınan hastaların fiziksel işlevleri, yaşamsallıkları ve kendi sağlık değerlendirmeleri daha iyidir. Hastaların bedensel ağrı ölçümlerinde ek hastalık varlığı etkilidir. Ek hastalığı olan hastaların bedensel ağrı toleransları daha yüksektir. Hastaların SF-36 kullanarak yapılan fiziksel sağlık özet skalası analizinde, operasyona alınma zamanının etkili olduğu görülmüştür. Tanı aldıktan sonraki ilk 48 saatte cerrahiye alınan hastaların fiziksel sağlık özet skalası skorları daha yüksek olup, cerrahi sonrası dönemde bu hastaların fiziksel aktivite yetileri daha iyi korunmuştur

CerrahiDekompresyonKraniyotomi+6
Çağın Ozankaya
Akdeniz University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel serebral iskemi modelinde iskemi sonrası anjiogenetik faktör salınımı ve serebral anjiogenezise etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Ratlarda serebral arterlerden karotid arterlerin kapatılarak beslediği alanda en önemli anjigenik faktör olan VEGF ekspresyonunu ve kandaki reseptörleri sVEGFR-1 ve sVEGFR-2 değerleri kullanılarak anjiogenik aktivite araştırılmış, arteriovenöz malformasyonun(AVM) tekrarlamasında sadece besleyici arterin kapatılması sonrası gelişen durumun rekanalizasyon değil revaskülarizasyon olduğunun gösterilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Wistar Albino türü 18 adet dişi rat rastgele 3 gruba ayrıldı ve her grupta 6 rat kullanıldı. Deneklerde, cerrahi işlem öncesi 35 mg ketamin ve 5 mg ksilazin verilerek anestezi sağlandı ve kuyruk venlerinden kan örnekleri alındı. Grup 1 (sham): Sadece boyun orta hat insizyonu yapıldı. Grup 2: Sağ karotid arter 3/0 ipek ile bağlanarak oklüde edildi. Grup 3: Sağ karotid arterin kapatılmasını takiben sol karotid arter Yaşargil anevrizma klibi (Aesculap FE 721 K) ile 10 dakika süreyle geçici olarak oklüde edildikten sonra klip kaldırılıp işlem sonlandırıldı. Cerrahi işlem sonrası 10. gününde tekrar kuyruk venlerinden kan alındıktan sonra sakrifiye edilip ratların beyinleri çıkarıldı. Çıkarılan beyin dokusunda immunohistokimyasal boyama yöntemiyle VEGF ekspresyonu, cerrahi işlem öncesi ve sonrası alınan kan örneklerinde sVEGFR-1 ve sVEGFR-2 değerleri Elisa yöntemi ile değerlendirildi.Bulgular: Serebral arterleri kapatılan gruplarda VEGF ekspresyonunda yükselme, cerrahi işlem sonrası VEGF'ün kompetetif reseptörü sVEGFR-1 değerlerinde anlamlı düşme ve anjiogenezde etki mekanizması net bilinmeyen sVEGFR-2 değerlerinde yükselme saptandı.Sonuçlar: Serebral besleyici arterlerin kapatılması sonrası, distalinde anjiogenik faktörlerin anjiogenezi uyarması ve yeni damar oluşumunun kanıtlarının bulunması AVM'larda endovasküler veya cerrahi yöntemlerle besleyicilerin kapatılmasının tedavide yeterli olmadığını ve AVM'ların tekrarlamasında rekanalizasyonun değil revaskülarizayonun sorumlu tutulması gerektiği ve embolizasyon ile AVM'un tedavi edilemiyeceği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Anjiogenez, Vasküler endotelyal growth faktör, arteriovenöz malformasyon, revaskülarizasyon

Anjiyogenez
Birol Bayraktar
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lomber stenozlu hastalarda faset eklem enjeksiyonun lomber aks ve klinik bulgular üzerine etkisi

AMAÇ Lomber stenozu olan hastalarda faset enjeksiyonu sonrası lomber lordoz değişikliklerinin tespiti ve ağrıdaki azalmayla arasında korelasyon varlığının ortaya konulması planlanmıştır. METOD Eylül 2011 - Ocak 2013 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğince Lomber Spinal Stenoz (LSS) nedeniyle faset eklem enjeksiyon tedavisi yapılan 33 hastanın kayıtları incelendi. Hastaların ağrı şiddetleri Visual Anolog Skalası (VAS) kullanılarak ölçüldü. Lomber lordoz açısı (LLA) ve lumbosakral açı (LSA) COBB açı ölçüm tekniği kullanılarak yapıldı. İşlem öncesi, 1. hafta, 1. ay, 2. ay ve 6. ay kontrol grafileri alınarak ağrı ve lordoz değişikliğinin zamansal değişimi tespit edildi. BULGULAR Çalışmaya 60 hasta ile başlandı. 11 hasta düzenli kontrollere gelmediği için 16 hasta ise ilerleyen süreçte ek tedaviler aldığı için (Ek medikasyon ve/veya cerrahi operasyon) çalışma dışında bırakıldı. Çalışmanın sonuna kadar 33 hasta takip edildi. 1. İşlem öncesi yapılan Visual Anolog Skalası (VAS) ağrı derecesi ortalama 8.97 iken, 6. ayda VAS ağrı derecesi ortalama 5,64 düşmüştür. En düşük seviye ise ilk 1 ayda olmaktadır. 2. Çalışmamızdaki hasta gurubunda işlem öncesi Lomber Lordoz Açısının (LLA) ortalama değeri 31,94º olarak bulundu. Zaman içerisinde bu değer artarak 2. ayda en yüksek seviyeye çıkarak 41.36º oldu. Sonrasında tekrar 6. ayda lomber lordozda dikleşme başladı. Verdiğimiz tedavinin ilk 2 ayda maksimum etkiye sahip olduğu ortaya konulmuş oldu. 3. Lateral stenozu olan hastalar enjeksiyon tedavisi sonrasında Lomber Lordoz Açısı (LLA) hızla düzelirken santral stenozu olan hastalarda bu durum izlenmedi. 4. Santral stenozlu olgularda lomber lordoz değişikliği bu enjeksiyon tedavisinden sonra anlamlı olmadı. Santral stenozlu hastaların 6. aydaki Visual Anolog Skalası (VAS) ağrı derecesi de yüksek olarak bulundu. 5. Lateral stenozlu olan hastalarda lomber lordoz değişikliği bu enjeksiyon tedavisinden sonra istatistiksel olarak anlamlı düzelme oldu. Lateral stenozlu hastaların 6. aydaki VAS değerleri işlem öncesi ile sonrası karşılaştırıldığında ise tüm zamanlardaki değerlerle P:0,001?in altında olarak ölçülerek anlamlı olduğu ortaya konuldu. SONUÇ Yaptığımız çalışmada işlem öncesi düzleşmiş olan lomber lordoz, faset eklem enjeksiyon tedavisi sonrası artmaktadır. Hastaların azalan ağrılarıyla korele bir şekilde lomber lordozları da artmaktadır. Bunun sebebi olarak kortikosteroid tedavisi ile sinir kökü üzerinde harabiyet yapan sitokinlerin bölgeden uzaklaşması ve de ağrı mediatörlerinin ortamdan kalmasıdır. Ödemli olan sinir kökünün rahatlaması ve ödemin azalması ile spinal sinirin foramen içerisinde rahatlamaktadır. Bu yüzdendir ki çalışmamızda ortaya konduğu şekilde lateral stenozlu hastalarda bu rahatlama bariz bir şekilde fazladır. Santral stenozlu hastalarda bu rahatlama olamamaktadır. Lateral stenozlu hastalarda 6. aya kadar etkisini gösteren ağrı azalması geçici bir yanıt olmuştur. Süreç içerisinde anti inflamatuar etki ortadan kalkmış ve lomber lordoz tekrar eski halini alarak düzleşmiştir

AğrıEnjeksiyonlarLordoz+1
Özgür Doğan
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anjiografi negatif spontan subaraknoid kanamalar: Klinik seyir ve uzun dönem takip sonuçları

AMAÇ Anjiografi negatif spontan subaraknoid kanamaların izleminde alınan kontrol görüntüleme tetkiklerinin gerekliliğini araştırmak ve bu hastaların klinik olarak uzun dönem takip sonuçlarını değerlendirerek elde edilen veriler sayesinde literatüre katkıda bulunmak. METOD 1998- 2013 yılları arasında kliniğimize başvurup tetkikler sonucunda anjiografi negatif spontan SAK olarak değerlendirilmiş olan 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ilk nörolojik muayeneleri Hunt-Hess sınıflamasına göre, BT?deki kan miktarı ise Fisher?e göre sınıflandırıldı. Olgular BT bulgularına göre, PSAK, DSAK ve BT (-) SAK olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hastaların taburculuk anında ve uzun dönemdeki son nörolojik durumları GOS kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR Tekrar anjiografiler her iki grupta da, hiçbir olguda patolojik bulgu vermedi. Hunt ? Hess skoru 4 ve 5 olan olguya rastlanmadı. DSAK grubunda başvuruda klinik ve radyolojik skorlar yüksek bulundu. DSAK grubunda 3 hasta takip sürecinde kaybedildi. DSAK grubunda ciddi morbidite görülen 2 hasta dışında tüm hastaların erken ve uzun dönem GOS skorları 5 olarak bulundu. Uzun dönem takiplerde hiçbir hastada yeniden kanama bulgusuna rastlanmadı. SONUÇ İlk anjiografisi negatif bulunan spontan SAK hastalarında altta yatan tedavi edilebilir bir sebep bulabilmek için yapılacak ek tetkikler tartışmalıdır. Çalışmamızın sonuçları genel literatür verileriyle birlikte incelendiğinde sadece DSAK?lar için anjiografi tekrarı önerilebilir. DSAK grubunda, PSAK ve BT (-) SAK gruplarına göre komplikasyon oranları yüksek ve klinik sonuçlar kötüdür. Bu da BT?deki kanama paterninin en önemli prognostik belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu alt grupta nedene yönelik daha kapsamlı inceleme yapılmalıdır

AnjiyografiHasta takibiSerebral anjiyografi+1
Özgür Barış Çapar
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Foramen ovale antropometrik özellikleri

GİRİŞ: Foramen ovale, trigeminal nevraljili hastalarda perkütan girişimsel tedavi seçe-nekleri nedeniyle öneme sahip bir anatomik yapıdır. Bu çalışmada foramen ovale'nin kendine has ve komşuluğunda bulunan diğer osseöz anatomik yapılarla olan morfolojik ilişkileri ince-lenmiştir. MATERİAL VE METOD: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Laboratuvar'ında bulunan kuru kafataslarında foramen ovale'ye ait morfolojik ölçümler ve yine foramen ovale ile kafa tabanında yer alan osseöz yapılar arasındaki ilişkileri ortaya koy-mak amacıyla ölçümler yapıldı. BULGULAR: Yapılan ölçümlerde sağ ve sol parametreler karşılaştırıldığında sağ foramen ovale boyunun soldan anlamlı daha büyük olduğu ve sol foramen ovale eninin sağdan anlamlı büyük olduğu saptandı. Sol foramen ovale ile foramen lacerum arası mesafe ve sol foramen ovale ile porus acusticus externus arası mesafenin sağ ile karşılaştırıldığında daha büyük olduğu saptandı. Foramen ovale boyu ve foramen ovale eninin ölçüm yapılan bir çok parametre ile pozitif korelasyonda olduğu saptandı. SONUÇ: Foramen ovale'ye, trigeminal sinire ve ganglion trigeminale'ye yapılacak olan özellikle perkütan girişimlerde foramen ovale morfolojik özelliklerinin bilinmesi yapılacak olan girişimin başarı şansının artması ve komplikasyon riskinin azalmasında faydalı olacaktır.

AntropometriForamen ovale-patentForamen ovale-patent+3
Koray Ur
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik beyin kontüzyonları klinik ve radyolojik takip; uzun dönem yaşam kalitesi

Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde ilave travmatik beyin kontüzyonu da olan TBY'lı hastaların uzun dönem takip sonrası yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Metod: 2010-2013 yılları arasında ilave travmatik beyin kontüzyonu da olan ve en az 6 ay süre ile takip edilebilen TBY'lı 59 hasta çalışmaya dahil edildi, kayıtları incelendi. Hastaların klinik verileri ve erken sonuçları (Outcome) incelenmiş, yaşam kalitesi değerlendirilmesi için QOLIBRI testi kullanılmıştır. Bulgular: Taburcu sonrası hastalar ortalama 18.0±8.6 (8-44) ay takip edilmiştir. Hastaların taburcu olurken ortalama GOS değeri 4,24±0,92 iken, son GOS değerleri anlamlı olarak artış göstermiş ve 4,76±0,70 olarak bulunmuştur. Hastalardan beşinin son GOS değeri 2 ve 3 olması, üçünün ise 6 yaşından küçük olması nedeni ile toplam 51 hastaya yaşam kalitesi anketi uygulanabilmiştir. Hastaların yaşam kalitesi ölçeğinden aldığı skorlar kontrol gruplarına göre daha düşük saptanmıştır. Sonuç: Qolibri yaşam kalitesi ölçme testi önemli veriler göstermesine karşılık her topluma uygun değildir. Bu nedenle toplumlarda geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Hastaların kafa travması geçirdikten sonra yaşam kalitesi çalışmalarının daha erken dönemlerde yapılması önemlidir. Hastalar bunun sonucuna göre rehabilite edilmelidir.

BeyinBeyin yaralanmalarıKafa yaralanmaları+3
Osman Büyükbıçak
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnternal carotis arter sifon tiplerinin serebral anevrizma ile ilişkisinin retrospektif olarakincelenmesi

İntrakranial anevrizmalar dünya nufusunun yaklaşık %6'sını etkiler. Yıllık insidansı 10-16 /100.000 dir. Neyseki hastaların sadece %0.05 inde rüptür gelişir ancak mortalite oranları%56 dan %80'ekadar değişen subaraknoid kanama sonucunda yıkıcı bir durumla karşıkarşıya kalırlar. Bizim çalışmanınamacıcarotis sifon morfolojisinin anevrizma üzerindeki etkilerini değerlendirmekve bunların oluşumuile olası anevrizma ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamızda a.carotis internanın sifon tiplerinin anevrizmanın dağılımı,anevrizmanın boyutu, (maksimum anevrizma kesesi çapı), rüptür olup olmadığı, cinsiyet ve yaş ile ilişkisinin araştırılması hedeflendi. Mevcut çalışma ile intrakranial anevrizma gelişiminde ve rüptüre olmasındaetkili olan hemodinamik faktörleri araştırarak literatüre katkı sağlayacağımızı düşündük. Adnan Menderes Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim DalıOcak 2015 ile Ekim 2017 arasında servis ve yoğun bakımda SAK ve anevrizma tanısıyla takip edilen 402 hastaların yapılantüm DSA ve 3DSA görüntülemeleriretrospektif olarak taranarak yapıldı. Carotis sifon tipleri V,C,U S şekline göre belirlenerek eş zamanlıolarakanevrizma varlığı, dağılımı, boyutlu (maksimum çap buyutu) maksimum çap buyutu) rüptüre olup olmadığı belirlenip carotis sifon tipleri ile arasındakikorelasyondeğerlendirildi. Elde edilen veriler, IBM SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 16.0 versiyonu kullanılarak oluşturuldu. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı. Çalışmamızın yaş ortalamsı53.85 olarak belirlendi.Sifon tiplerinden en sık V tipi en az C tipi ile karşılaşıldı. ―V ve C‖ carotis sifon tipi erkek bireylerde kadın bireylere göre daha fazla gözlemlenirken, ―S ve U‖ sağ carotis sifon tipi kadın bireylerde erkek bireylere göre daha fazla gözlenmiştir. En çok rüptürün görüldüğü sifon tip V en az rüprür oranın raslandığı tip ise C olarak incelendi. Bu bulgular kan akışının hemodinamik etkileşimleri ve carotis sifonun eğriliği ile ilişkili olabilir. Elde edilen sonuçlarımız SAK öngörüsünde potansiyel etki ortaya 59 koymaktadır. Dar açılısifonlarda bulduğumuz anevrizma sayısı ve rüptür oranı bu şüpheyi ve çalışmanın önde gelen hipotezini doğrulamıştır. Anahtar Kelimeler: Anevrizma, Sifon, Subaraknoid Kanama

AnevrizmaHemorajilerKarotis arteri-internal+4
Osman Berber
Adnan Menderes University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acom anevrizmalarında ACA-A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumuna etkisinin dsa ile gösterilmesi

Nöroşirürji kliniklerinin en sık karşılaşılan anevrizma tipini anterior communican arter anevrizmaları (AComAA) oluşturur. Tüm intrakranial anevrizmaların yaklaşık %30-35'ini oluşturduğu düşünülen AComAA, anterior dolaşım anevrizmaları içinde yaklaşık %90'lık bir orana sahiptir. Anterior dolaşımın yapısal zayıflığı ve morfolojisinin anevrizma oluşumuna yatkınlığı bunun başlıca sebebi olarak düşünülmektedir. Proksimal anterior cerebral arterler (ACA) arasındaki çap farkına bağlı olarak anterior communican arterdeki (AComA) kan akımı ve kan basıncı değişir. Daha geniş olan A1 segment tarafında akım ve basınç daha fazla olur, bu sebeple geniş olan A1 segmenti ile AComA bileşkesi anevrizma oluşumuna daha yatkın hale gelir. Bu çalışmada AComAA olan hastalarda ACA- A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumuna katkısının araştırılması planlandı. ACA- A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumu üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlandı. Çalışmada ocak 2016- aralık 2020 tarihleri arasında hastanemiz nöroşirürji servis ve yoğun bakımında yatan hastalara nöroanjiografi ünitesinde yapılan dijital substraksiyon anjiografi (DSA) sonuçları retrospektif olarak incelendi. Birinci grup olarak AComAA'na sahip hastalar değerlendirilirken, ikinci grup olarak anterior dolaşımdaki diğer arter anevrizmaları (ACA, internal carotis arter, middle cerebral arter) ve üçüncü grup olarak DSA negatif subaraknoid kanama (SAK) hastaları değerlendirildi ve bu hastalarda da ACA- A1 segment çapları ölçüldü. Nicel değişkenlerin normal dağılıma uygun olup olmadığı Kolmogorov-Smirnov testi ile incelendi. Nitel değişkenler arasındaki ilişki ki- kare analizi ile araştırıldı. Nicel değişkenlerin tanımlayıcı istatistikleri ortalama± standart sapma ya da minimum-maksimum şeklinde gösterildi. Nitel değişkenlere ilişkin tanımlayıcı istatistikler frekans (%) şeklinde ifade edildi. p<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Verilerin elde edilmesi için toplam 584 hasta ile çalışıldı, yaş ve cinsiyet gibi genel değerlendirmelerin yanında anevrizma yeri, ACA- A1 segment çapı, anevrizmanın dolum yönü, varsa A1 segment hipoplazisi ya da aplazisi değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda AComAA'na sahip olan hastalarda ACA- A1 segment hipoplazisi görülme oranı diğer iki gruba göre yüksek olarak izlendi. Diğer arter anevrizmalarında ya da anevrizma saptanmayan hastalarda A1varyasyonları arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Bu çalışmada elde edilen veriler sonucunda A1 segment hipoplazisinin AComA'de kan akımını ve hemodinamik stresi etkileyebileceği bütün bunların sonucunda anevrizma oluşumuna zemin hazırlayacağı öngörülebilir. AComAA'na sahip hastalarda bulduğumuz oranlar çalışmamızda öngörülen hipotezi desteklemiştir. Anahtar Kelimeler: A1 segment, Anevrizma, Hipoplazi,

AnevrizmaHipoplaziSerebral arterler+2
Ayşe Merve Dumlu
Adnan Menderes University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel akut spinal kord iskemisinde Geranylgeranylaceton'un ikincil hasarlanma üzerindeki etkilerinin incelenmesi

Amaç: Çalışmada, deneysel bir modelde spinal kord iskemisinde geranilgeranil asetonun (GGA) nöroprotektif etkileri incelenmiştir.Gereç ve yöntem: 30 Wistar albino tipi rat rastgele beş gruba ayrıldı (her grupta n=6). Grup 1 kontrol grubu olarak belirlendi, cerrahi işlem uygulanmadı ve GGA verilmedi. Grup 2'de ratlara spinal kord iskemisi oluşturulmadı, ancak intraperitoneal olarak GGA verildi. Grup 3'te spinal kord iskemisi oluşturulmadan 2 saat önce intraperitoneal olarak GGA verildi. Grup 4'te spinal kord iskemisi oluşturulduktan 2 saat sonra intraperitoneal olarak GGA verildi. Grup 5'te spinal kord iskemisi oluşturdu ancak GGA verilmedi. Spinal kord iskemisi oluşturulduktan 24 saat sonra ratlar sakrifiye edilerek spinal kordları örnekleme ve histopatolojik inceleme için çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ile dokudaki iskemi ve nekroz alanı ölçümlendirilip canlılık endeksi (VI) saptandı. İmmünobiyokimyasal inceleme ile çıkartılan spinal kord örneklerinde doku HSP-70 ve TNF-? düzeyleri ölçüldü.Sonuçlar: Grup3 ve 4'te canlılık endeksi (özellikle grup 3'te), grup 5'e göre anlamlı derecede yüksekti. Grup 3'te, HSP-70 düzeyleri diğer gruplardakine göre anlamlı derecede yüksekti. Grup 3'te, TNF-? düzeyleri diğer gruplardakine göre anlamlı derecede düşüktü.Sonuç: Spinal kord iskemisi oluşturulmadan 2 saat önce intraperitoneal olarak 200 mg/kg dozunda verilen GGA'nın ratlarda spinal kord iskemisini azalttığı ve nöroprotektif etki gösterdiği saptandı.

GeranilgeranilasetonSpinal hastalıklarSpinal kord+2
Süleyman Damgacı
Adnan Menderes University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda deneysel ezilme tipi siyatik sinir yaralanmasında nikergolinin akut etkilerinin değerlendirilmesi

Periferik sinir yaralanması sıkça rastlanılan bir patoloji olması ve birçok bilim dalının üzerinde sıkça uğraş gösterdiği ancak çeşitli nedenlerle memnun edici seviyede etkili sonuçların alınamaması nedeniyle halen önemli bir klinik sorundur. Bu çalışmada nörotrofik, vazoaktif ve önemli hemorajik etkilere sahip olan aynı zamanda da iyi tolere edilebilir bir ajan olan nikergolinin akut periferik sinir hasarı üzerine akut dönemdeki etkileri incelemiştir. Çalışma sıçanlarda deneysel sinir hasarı oluşturularak yapılmış olup düşük ve yüksek dozlarda kliniksel ve biyokimyasal paremetrelerle nikergolinin etkisi araştırılmıştır. Klinik değerlendirme olarak literatürde sıkça kullanılan siyatik sinir fonksiyonel endeksi kullanılmıştır. Biyokimyasal parametreler olarak da proenflamatuar sitokin düzeyleri ve sinir büyüme faktörü düzeyi çalışılmıştır. Sonuç olarak nikergolinin doza bağımlı olarak sitokin üretimini azalttığı bununla birlikte sinir büyüme faktörünü ise artırdığını tespit ettik. Çalışmamızda sonuç olarak nikergolinin akut periferik sinir hasarında akut dönemde gerek klniksel gerekse biyokimyasal yöntemlerle faydalı etkilere sahip olduğunu bulduk. Sonuçta nikergolinin periferik sinir hasarının tedavisinde kullanıma girebileceği kanısında olmamıza rağmen sonuçlarımızın tekrarlanması ve ilaveten immünhistokimyasal çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanısındayız.ANAHTAR KELİMELERPeriferik sinir hasarı, siyatik sinir, siyatik sinir fonksiyonel endeksi, sinir büyüme faktörü, sitokin

Periferik sinirlerSinir ezilmesiSinir rejenerasyonu+2
Sercan Savaş Yalçın
Adnan Menderes University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel akut spinal kord travmalarında geranylgeranylacetonun ikincil hasarlanma üzerindeki etkilerinin incelenmesi

ÖZETDENEYSEL AKUT SPİNAL KORD TRAVMALARINDAGERANYLGERANYLACETON'UN İKİNCİL HASARLANMAÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİN İNCELENMESİTravmatik omurilik yaralanması sonucunda birincil ve ikincil hasarlanma mekanizmaları ileomurilikte hasar oluşmaktadır. Birincil hasarlanma, omurilik yaralanmalarında travmanınolduğu anda ortaya çıkan ve omuriliğin kompresyon, kontüzyon veya laserasyonu ilesonuçlanan duruma denir. Birincil yaralanmanın derecesi, yaralanmaya neden olan gücügenliğine, etki süresine ve omurilik tarafından absorbe edilen enerji miktarına göre değişir.Birincil hasarlanmadaki patalojik sürecin geri dönüşümsüz olduğu kabul edilmektedir.İkincil hasarlanma ise birincil hasarlanmayı takiben dakikalar içerisinde başlayıp haftalarcadevam eden patolojik bir süreçtir.ikincil yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemlietkenlerden birisi enerji yetersizliğidir. Bunun erken dönemdeki başlıca sebebi, bozulmuşperfiüzyona bağlı iskemidir. Perfizyonun azalmasına bağlı iskeminin önlenmesi ikincilhasarlanmanın sınırlandırılmasında önemli olduğu düşünülmektedir.Günümüze kadar travmatik omurilik yaralanmalarındaki fizyopatolojik mekanizmalrıanlamaya ve tedavi seçeneklerini değerlendirmeye yönelik farklı deneysel çalışmalaryapılmıştır. 1978 yılında Rivlin ve Tator tarafından geliştirilen klip kompresyon modelindemekanik travmaya ek olarak vasküler etkilenme ile iskemi oluşturulmuştur. Bu modelintravma sonrası omurilik yaralanmasına benzer olduğu görülmüştür(2,16).1980 yılına kadar ikincil hasarlanmadan; serbest oksijen radikalleri, kalsiyum, opiatreseptörleri, lipid peroksidasyonlarının sorumlu olduğu düşünülmüştür ve çalışmalar bu yöndeyapılmıştır(6,33).Günümüzde ikincil hasarlamadan, apoptozis, intraselüler protein sentezi veglutaminerjik mekanizmalar sorumlu tutulmaktadır(33). Deneysel çalışmalar sonucundaGGA'nın HSP 70 salınımını arttırdığı ve sitoprotektif etkileri; karaciğer, retina, beyin,bağırsak ve mide hücrelerinde gösterilmiştir(41).HSP 70 salınımının artması antiapoptotik mekanizmada görevli proteinlerin artışına yolaçmıştır. Lezyon bölgesinde enflamatuar hücrelerin artışına yol açan ve apoptotikmekanizmada rol alan TNF-Alfa düzeyini düşürdüğü gösterilmiştir. MPO(Myeloperoksidaz)lezyon bölgesinde artması, enflamatuar hücrelerin aktivitesini gösterdiği görülmüştür. HSP 70lezyon bölgesindeki enflamatuar cevabı azalttığı ve hücre koruyucu olduğudüşünülmüştür(40,41).Bu çalışmada, nöroprotektif etkinliği araştırma sonuçlarında gösterilen GGA'nın, akutdeneysel omurlik yaralanmalarında ikincil hasarlanma üzerine olan etkilerini inceledik.GGA'nın omurilikte travmatik yaralanma yapılmadan 2 saat önce verilmesi sonucu iskemi venekroz alanını azalttığını gösterdik. Fakat omurilikte travma yapıldıktan sonra 2 saat sonraGGA verdiğimizde iskemi ve nekroz alanında anlamlı bir azalma yapmadığını gördük. HSP70 salınımın da artış aynı şekilde 2 saat önce GGA verilen grupta anlamlı bulundu. 2 saatsonra GGA verilen grupta anlamlı derecede artış olmadığı gösterildi. TNF-Alfa düzeylerideğerlendirildiğinde 2 saat önce GGA verilen grupta anlamlı derecede azalma olduğugösterildi. 2 saat sonra GGA verilen grupta azalma anlamlı derecede olmadığı gösterildi.MPO düzeylerindeki değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. GGA' nın bizimçalışmamızda ve daha önce yapılmış çalışmalarda gösterildiği gibi sitoprotektif etkili olduğudüşünülmektedir. Fakat sitoprotektif etkinliğini hangi mekanizma ile yaptığı bilinmemektedir.Yapılan çalışmalar HSP 70 salınımını arttırarak yaptığı görüşü ağırlık kazanmaktadır.

Cengiz Tekin
Adnan Menderes University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda deneysel siyatik sinir akut kompresyon modelinde memantin hidroklorürün akut etkilerinin değerlendirilmesi

VII. TÜRKÇE ÖZETKompresyon tipi sinir yaralanmaları sinir yaralanmalarının üçüncü en sık sebebini oluşturmaktadır. Özellikle cerrahi girişime uygun aday olmayan hastalar periferik sinir cerrahisi kliniklerinde sorun oluşturmaktadır. Bu tip hastaların tekrar iş gücüne kazandırılması zaman ve maddi kazanç kaybına neden olmaktadır. Günümüze kadar çeşitli çalışmalarda sinir rejenerasyonunun arttırmak amacıyla nörotropik faktörler, sterodiler, hormonlar ve manyetik alan uygulaması gibi çeşitli yaklaşımlar mevcuttur. Memantin dünyada ve ülkemizde Alzhemier hastalığında reçete edilmektedir ve yakın zamanda da perifeirk sinir sisteminde çalışılmaya başlanmıştır. Özellikle nöropatik ağrı ve fantom tipi ağrı çalışmalarında denenmiştir. Ancak memantinin akut sinir yaralanmasında özellikle akut dönemde etkinliğini değerlendirecek bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada sıçanlarda deneysel akut sinir kompresyonu oluştulmuş ve memantinin akut dönemdeki etkinliği araştırılmıştır. Çalışma sıçanlardan oluşan 4 grupta yapıldı. Birinci grup yalancı operasyon grubu olup bunlarda sadece siyatik sinir disseksiyonu yapıldı. İkinci grupta siyatik sinir disseksiyonun ardından otolog kanla intranöral hematom oluşturuldu. Üçüncü ve dördüncü gruplarda ise akut kompresyon oluşturulduktan sonra deneklere 7 gün boyunca parenteral yoldan düşük ve yüksek doz memantin verildi. Denekler 7. günün sonunda eğik düzlemde yürütüldü ve buradan siyatik sinir fonksiyonel endeksleri hesaplandı. Daha sonra deneklerin siyatik sinirleri alındı ve biyokimyasal incelemeye tabii tutuldu. Biyokimyasal incelemede dokuda siklooksjenaz-2 ve tümör nekrozis faktör alfa düzeyleri ölçüldü. Histolojik olarak toluidin blue ve S100 ile değerlendirme yapıldı. Sonuç olarak memantinin akut sinir yaralanmasında klinik ve biyokimaysal tetkiklere göre anlamlı bir etki sağlarken histolojik değerlendirmede yüksek dozun rejenerasyon üzerine zararlı etki oluşturduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmanın sonuçları memantinin akut sinir hasarı üzerine etkileri hakkında bir genelleme yapılabilmesi için yeterli olmayıp daha ileri çalışmalara gereksinim mevcuttur.VIII. ANAHTAR KELİMELERAkut sinir yaralanması, intranöral hematom, memantin, siyatik sinir fonksiyonel endeksi, sikloksijeaz-2, tümör nekrozis faktör alfa, Toluidin mavisi, S100

HematomaMemantineProstaglandin-endoperoksit sentazlar+5
Hakan Ak
Adnan Menderes University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda deneysel povidon iyot' un epidural fibrozis üzerine etkisi

AmaçÇalışmamızda ameliyat sonrası omurgada epidural fibrozisin önlenmesinde, povidon iyotun sıçanlardaki deneysel laminektomi modelinde etkinliğinin araştırılmasını amaçladık.Materyal ve metodBu çalışmada ortalama 230 gram ağırlıkta, 24 adet Wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar üç gruba ayrılarak her sıçana, T8- T10 laminektomi yapıldı. Laminektomi yapılan seviyeler kontrol grubunu oluşturdu. Birinci grupta toplam 8 adet sıçana sadece laminektomi yapıldı. İkinci grupta toplam 8 adet sıçana laminektomi yapılarak, mesafeye %2, 5 derişimli povidon iyot verildi. Üçüncü grupta toplam 8 adet sıçana laminektomi sonrası %10 povidon iyot solusyonları verildi. Tüm sıçanlar 8 hafta sonunda, intraperitoneal yüksek doz (100 mg/kg) Tiopental Sodyum (Pental, Ulagay, İstanbul-Turkey) verilerek sakrifiye edildi. Postoperatif dönemde nörolojik bozukluğu olan, takibinde yara yerinde enfeksiyon gelişen 4 denek çalışmadan çıkarıldı. İlgili vertebral kolonlar patolojik inceleme için blok olarak çıkarılıp %10'luk tamponlu formalinde fiske edildi. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı.BulgularGruplar arasında fibrozis alanı, fibrozis alanının laminektomi yapılan iki kemik arasındaki en derin uzaklığa oranı, fibrozisin en geniş uzunluğu ile subdural en geniş mesafe farkı değerlendirildi. Kruskal Wallis testi ile incelendi. Gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunamadı.SonuçSonuç olarak çalışmamız da ortaya koymuştur ki povidon iyotun epidural fibrozis oluşumuna katkısı yoktur. Epidural mesafede böyle bir etkisinin çalışmamızda görülmemesinin sebeplerinden biri belkide fibroblastik aktivinin her şekilde akut ve kronik inflamasyon fazında baskılanması gösterilebilir.Omurga cerrahisinde infeksiyon düşünülen sahalarda yıkama amaçlı kullanılan povidon iyotun, daha yüksek derişimlerde epidural fibrozise etkisi, bu derişimlerde nöral yapılardaki olası histopatolojik değişimler bunun yanında radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki olumlu veya olumsuz değişimlerde aydınlatılmayı bekleyecek noktalar olarak görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Epidural fibrozis, laminektomi, povidon iyot

FibrozLaminektomiOmurga+3
Halil Samancıoğlu
Adnan Menderes University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spinal enstrümantasyonda kullanılan pedikül vidalarının alaşım analizi

Yapmış olduğumuz çalışmada dış merkezde opere edilerek çeşitli yakınmalarla kliniğimize başvurmuş ve reopere edilerek pedikül vidaları çıkartılan hastalardan 12'si randomize olarak seçilerek pedikül vidalarının pediküle giren kısımlarının madde analizi yapılarak yerli ve yabancı birçok farklı kaynaktan elde edilmiş olan vidaların alaşımları (titanyum, alüminyum ve azot)arasında farklılık ortaya konarak özellikle kırılma nedeniyle çıkartılan vidaların alaşımının sağlam vidaların alaşımıyla farklılık gösterip göstermediği üzerinde duruldu.Çalışmanın amacı spinal enstrümantasyonun başarısız olduğu vakalarda pedikül vidalarının alaşımının bu yetersizlikte herhangi bir fonksiyonunun olup olmadığını belirlemekti.İstatistiksel Analiz Mann-Whitney ve Kruskal Vallis testleri yapılarak elde edildi.Yapmış olduğumuz istatistiksel analiz sonucunda üzerinde çalıştığımız örneklerde vida alaşım oranlarının dayanıklılık üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığını gözlemledik. Bu veriden yola çıkarak, vida boyutu ve hasta ve endikasyonla ilgili faktörler daha ön plana çıkmaktadır. Enstrümanlı spinal füzyon kararı vermeden önce doğru hasta seçimi, doğru endikasyon ve özellikle postoperatif dönemde hastanın uyması gereken yaşam tarzı kuralları net biçimde ortaya konmalıdır

Levent Fırat
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel subaraknoid kanama sonrası serebral vazospazm ve erken beyin hasarı oluşturulan sıçanlarda 2-apb'nin doz bağımlı etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Serebral vasospazm SAK'lı hastalarda mortalite ve morbiditeyi etkileyen en önemli komplikasyon olarak nöroşirurji için ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Çalışmamız, 2-APB kullanarak Ca++'un TRP kanallarının etyolojide oynamış olduğu rolün gösterilemesi vazospazmın sınırlamasını sağlayabilecek daha önce çalışılmamış bir farmakolojik ajanın olası etkin doz aralığının bulunması amaçlandı. YÖNTEM: Deneysel çalışma 4 grup altında toplam 32 adet Sprague-Dawley Sıçan üzerinde yapıldı. Grup 1: Sham (n=8), Grup 2: SAK: sağ femoral arter den alınan otolog kan sisterna magnaya enjekte edildi, Grup 3: 2APB 0.5mg (n=8) SAK + 0.5 mg/kg 2-APB IP yolla verildi, Grup 4: 2APB 2mg (n=8): SAK + 2mg/kg 2-APB IP yolla verildi. 24 saaat sonra sakrifiye edildi ve beyin dokusu ve serumda SOD, GPx, MDA, TNF, IL1B çalışıldı. Beyin dokusu histopatolojik incelemesinde Baziller arter (BA) lümen çapı ve BA duvar kalınlığı ölçüldü, Caspas yöntemi boyanarak hipocampus apoptotik hücre sayıları ölçüldü. BULGULAR: Sıçanlarda sisterna magnaya otolog arteriyel kan enjeksiyonu (SAK) sonrası vazospasm gelişmektedir. Sıçanlarda SAK sonrası 2 mgr/kg 2-APB IP uygulanması ile BA lümen çapı ve duvar kalınlığı değerleri SAK olmayan deneklerle yakın düzeylerdedir. TARTIŞMA VE SONUÇ:2-APB 2 mg/kg IP uygulanması vazospazmı engellemektedir. vazospazm etyolojisinde TRP kanallarının etkinliğinin tahmin edilenden daha fazla olabileceğini düşündürmektedir. 2-APB'in deneysel SAK modelinde ortaya çıkan vazospazmın önlenmesinde olumlu etkilerinin olduğu ve bu konuda daha çok araştırma yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

Usame Rakip
Afyon Kocatepe University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alt servikal vertebral pediküllerinde bilgisayarlı tomografi ile yapılan morfometrik ölçümler

Servikal omurganın yapısal ve işlevsel bütünlüğünü travma, dejenerasyon, tümöral ve infeksiyöz hastalıklar bozabilirler. İnstabilite ayrıca, çeşitli nedenlerle yapılan cerrahi girişimlerden sonra da iyatrojenik olarak da görülebilir. Servikal instabilite hafif nörolojik kusurlardan, ağır nörolojik defisitlere hatta ölüme neden olabilecek ciddi bir durumdur. Tedavisi nöral ve vasküler yapıların dekompresyonunu, normal anatomik dizilimin tekrar sağlanmasını ve rijid bir fiksasyonu gerektirir. Uzun süre immobilizasyon, traksiyon ve eksternal fiksatörler gibi ortez kullanımı şeklindeki konservatif tedaviler, bazı olgularda uygulanıyor olsa da gelişen cerrahi ve enstrumantasyon sistemleri günümüzde cerrahi ile sağlanan internal fiksasyonu öne çıkarmıştır. Pedikül vidaları ile son derece güçlü stabilizasyon sağlanır bu nedenle torakolomber omurgada en sık kullanılan enstruman olan pedikül vidalarının son yıllarda servikal bölgede de kullanımına başlanmıştır. İnce pedikül yapısı ve vertebral arterin yakın komşuluğu servikal bölgede pedikül vidalarının kullanımını zorlaştıran faktörlerdir. Komplikasyonsuz bir cerrahi için bölge anatomisinin son derece iyi bilinmesi, vida giriş noktalarının, açılarının, vida genişlik ve derinliklerinin ölçülere uygun şekilde seçilmesi şarttır. Ölçümlerimizde pedikül kalınlıklarının kranio-kaudal yönde arttığını, 3.5 mm vida kalınlığının genel olarak uygun olduğu, pedikül yüksekliklerinin pedikül kalınlıklarından fazla olduğunu gördük. Pedikül transvers açılarını 30-45º arasında ölçtük. Ölçümler hem kişiye hem de ölçülen seviyeye göre farklılıklar göstermektedir. Bu durum, cerrahi öncesi radyolojik yöntemlerle yapılacak bir planlamanın pedikül vidalamasındaki önemini gösterir.

Servikal vertebra
İhsan Canbek
Afyon Kocatepe University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşan vertebrasında anterior interbody cage ve boron uygulamasının kemik füzyonu ve füzyon kalitesine etkisi

Diskektomi yapılan olgularda, gelişebilecek olan disk mesafesinde ve foraminal mesafede daralma gibi komplikasyonları engellemek üzere disk mesafesine cage ve füzyon materyalleri konulması önerilmektedir. Anterior interbody füzyon cerrahisinde öncelikli olarak otojen kemik greftleri kullanılması önerilmektedir. Otojen kemik greftlerinin alınma bölgesinde ağrı, enfeksiyon gibi komplikasyonları önlemek için sentetik greft kullanılabilir. Günümüzde sentetik greft teknolojileriyle ilgili araştırmalar devam etmektedir. Bu çalışmamızda kemik ve kalsiyum metabolizmasına etkili olduğu gösterilmiş olan borun lokal olarak intervertbral disk mesafesine uygulandığında füzyona etkisini araştırıldı. Hidroksi apatit ve borun karşılaştırıldığı bu çalışmada radyolojik olarak tüm deneklerde kallus oluşmuştur. Bor ve Hidroksi apatitin aynı ölçülerde kallus oluşturduğu gösterilmiştir. Patolojik olarak ise Hidroksi apatit kadar olmasa da kontrol grubundan daha iyi oranda füzyon oluşturduğu görülmüştür. Osteoblastik aktivite en çok Hidroksi apatit grubunda görülmüştür.

BorFüzyonKemik ve kemikler+1
Serhat Korkmaz
Afyon Kocatepe University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel laminektomi sonrası epidural fibrozisin önlenmesinde triamsinolone asetonid ve clioquinol'ün etkisi

Bel ağrısı en sık görülen sağlık problemlerindendir. Lomber disk hernisi bel ağrısının en sık sebebidir. Lomber disk hastalığında cerrahi tedavi sonrası yaklaşık %15 olguda ``Başarısız Bel Cerrahisi Sendromu'' (BBCS) gelişmektedir (13,14). Lomber disk hernisi cerrahisinin başarısızlığına neden olan en önemli sebeplerden biri de epidural fibrozistir.Çalışmada Triamsinolon Asetonid ve Clipquinol'ün, ratlarda deneysel olarak oluşturulan laminektomi modelinde, epidural fibrozisin önlenmesindeki etkileri araştırıldı.Çalışmada 7 farklı grupta toplam 46 adet winstar cinsi erkek rat kullanıldı. Deneklere ketamin ve xylazin anestezisi altında L3 ve L4 total laminektomi yapıldı. Sham grubundaki deneklere herhangi bir cerrahi işlem ve ilaç yapılmadı. Kontrol grubunda sahaya serum fizyolojik uygulandı. Üçüncü gruba intra operatif epidural triamsinolon asetonid 10 mg/kg dozda uygulandı. Dördüncü gruba intra operatif epidural clioquinol 20 mg/kg dozda uygulandı. Beşinci gruba intra operatif epidural triamsinolon asetonid 10 mg/kg dozda ve clioquinol 10 mg/kg dozda uygulandı. Altıncı gruba intra operatif epidural triamsinolon asetonid 10 mg/kg dozda ve clioquinol 20 mg/kg dozda uygulandı. Yedinci gruba ise intra operatif epidural triamsinolon asetonid 10 mg/kg dozda ve clioquinol 40 mg/kg dozda uygulandı. Denekler 6. haftanın sonunda ölümcül dozda intraperitoneal sodyum pentotal ile sakrifiye edildiler.Sakrifiye edilen deneklerden hazırlanan patoloji preparatları hemotoksilen eozin ve Masson trikrom ile boyandı. Örneklemeler ışık mikroskopunda yabancı cisim reaksiyonu, inflamatuar hücre yoğunluğu, fibroblast yoğunluğu ve skar oluşumu açısından değerlendirilerek semikantitatif skala ile skorlandı. Çıkan sonuçlara göre, Triamsinolon asetonid 10 mg/kg dozda deneysel laminektomi sonrası oluşan epidural fibrozisi önleyememiştir. Diğer taraftan Clinoquinol (20 mg/kg) deneysel laminektomi sonrası oluşan epidural fibrozisi anlamlı bir şekilde azaltmıştır. Laminektomi sonrası oluşan epidural fibrozisin önlenmesinde, Clinoquinol'ün kullanılabileceğini düşünüyoruz.

ClioquinolFibrozLaminektomi+2
Ulaş Öztürk
Afyon Kocatepe University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alfa lipoik asit ve metilprednizolonun spinal kord iskemi-reperfüzyon yaralanmasında koruyucu etkilerinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇOmurilik yaralanmasında birincil zedelenme travma anında olan zedelenmedir. İkincil zedelenme ise oluşan birincil zedelenmenin başlattığı saatler içerisinde gelişen, metabolik ve biyokimyasal nedenlerle oluşan hasarlardır. İkincil zedelenme mekanizmaları arasında yer alan iki faktör serbest radikaller ve iskemi-reperfüzyon hasarıdır.Bu çalışmada, tavşanda iskemi-reperfüzyon modeli kullanılarak, daha önce farklı çalışmalarda nöroprotektif etkisi çalışılmış olan alfa lipoik asit ve metilprednizolonun koruyucu etkileri araştırıldı.Benzer amaçtaki çalışmalarda sıklıkla tercih edilen, abdominal aortaya kros-klemp uygulaması örnek alınıp, omurilikte meydana gelecek iskemi-reperfüzyon hasarı değerlendirildi.GEREÇ VE YÖNTEMLER35 adet yeni zellanda tipi tavşan randomize olarak 5 adet gruba ayrıldı, Sham (n=7), iskemi-reperfüzyon (n=7), alfalipoik asit(LA), (n=7), metilprednizolon(MP) (n=7), ve alfalipoik asit ile birlikte metilprednizolon(LA+MP) (n=7), tedavi gruplarıydı. Sham grubu sadece abdominal cerrahiye maruz kalırken, diğer gruplardaki deneklere 30 dakika süresince aortik kros-klemp uygulaması sonrası reperfüzyon sağlandı.3.gruba 100 mgr/kg LA, 4.gruba 30 mgr/kg MP, 5.gruba 100 mgr/kg LA, ve 30 mgr/kg MP intraperitoneal olarak verildi. 0., 12., 24., 48. saatlerde nörolojik muayeneleri Tarlov skalası ile takip edildi ve 48. saatin sonunda denekler doku, BOS ve kan örnekleri alınarak sakrifiye edildi.Etkileri değerlendirmek için, serum ve BOS örneklerinde, malonildialdehit (MDA), nitrik oksid (NO), omurilik doku örneklerinde MDA, NO, glutatyon peroksidaz (GSH-Px), süperoksid dizmutaz (SOD), katalaz (CAT) düzeyleri biyokimyasal olarak çalışıldı. Omurilik doku örneklerinden ayrıca histopatolojik değerlendirme yapıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak hesaplanıp, gruplar arasında mukayese edildi.BULGULAR:Çalışmamızda spinal kord doku örnekleri biyokimyasal analizinde İ/R grubunda MDA değerleri anlamlı artış gösterdi (p=0,002). NO değerlerinde fark anlamlı değildi. Tedavi ile MDA değerleri arttı. Bu artış LA grubunda anlamlı değilken MP ve LA MP grubunda anlamlıydı.Doku örneklerinde LA tedavisi ile İ/R grubuna göre antioksidan enzimler SOD (p=0,002); GSH-Px (p=0,002), CAT (p=0,049) anlamlı şekilde arttı ancak MDA değerlerinde İ/R grubuna göre fark bulunamadı, MP ve LA+MP tedavisi ile Doku MDA değerleri İ/R grubuna göre anlamlı (p=0,004,p=0,002) arttı, NO seviyeleri tedavi gruplarında İ/R grubuna göre anlamlı olarak azaldı (p=0,016,p=0,003,p=0,015)Histopatolojik nöronal viabilite İ/R grubunda sham grubuna göre anlamlı olarak azaldı (p=0,001) LA ve MP ayrı ayrı uygulanması ile elde edilen değerler İ/R grubuna göre anlamlı artış gösterdi (p=0,001,p=0,001). LA+MP uygulanması ile İ/R grubu arasında anlamlı değişiklik izlenmedi.Nörolojik fonksiyon incelendiğinde İ/R grubu ile tedavi grupları arasında anlamlı farklılık izlenmedi.SONUÇ:LA veya MP uygulanması ile spinal kord da antioksidan etkinlik gösterildi, oksidatif stresi azalttığı kanıtlanamadı, histopatolojik olarak LA veya MP uygulanması ile spinal kord dokusunun korunduğuna yönelik anlamlı etkiler görüldü. Nörofonksiyonel olarak tedavi gruplarının faydası gösterilemedi.

Lipoik asitMetilprednizolonReperfüzyon+4
Mehmet Gazi Boyacı
Afyon Kocatepe University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spinal travmalarda sınıflama ve tedavi prensipleri

Spinal Travmalarda Sınıflama ve Tedavi PrensipleriGiriş: Bu çalışmamız Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde Ocak 2004-Aralık 2011 tarihleri arasında Spinal travmaya maruz kalan 234 hasta değerlendirilerek yapılmıştır.Amaç: Kliniğimize spinal travma nedeniyle yatırılan, medikal veya cerrahi tedavi uygulanan olguların retrospektif olarak yaş, cinsiyet, yaralanma nedeni, nörolojik durumu, kırık seviyesi, kırık tipi belirlemek, sonuçlarımızı literatürle karşılaştırmak ve tartışmaktır.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 2004-2011 tarihleri arasında yatarak tedavi gören Servikal, Torakal ve Lomber bölge travmasına maruz kalan 234 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastaneye başvurduklarında çekilen Direkt Grafi, Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) sonucunda her bir hastaya ayrı ayrı sınıflandırma yapılmıştır. Hastalar Üst Servikal, Alt Servikal, Torakal, Torakolomber ve Lomber bölge travmalarına göre 5 ayrı gruba ayrılmış, her bir grup kendi içinde değerlendirilmiştir.Tartışma: Tüm toplumlarda teknolojinin ve sosyoekonomik düzeyin gelişmesi ile doğru orantılı olarak servikal travma oranı giderek artmaktadır. Genellikle yüksek enerjili travma ile oluşan omurga yaralanmalarında esas problem, optimal tanı ve tedaviyi belirlemede cerraha yardımcı olacak, standardize edilmiş, uygulaması kolay ve geniş kabul görmüş bir sınıflandırma sisteminin henüz bulunmamasıdır. Halen yapılan pek çok sınıflama olmasına rağmen, günümüzde eksikliği hissedilen, geniş kitlelerce kabul görmüş, tedavi ve prognoz tahmininde yol gösterici olabilen bir sınıflandırma sistemi eksikliği devam etmektedir.Sonuç: Çalışmamızda spinal travmaların en sık nedeni olarak motorlu taşıt kazaları ve en sık etkilenen bölgede torakolomber bölge ( T11-L1) bulunmuştur. Hastalara uygulanacak tedavinin belirlenmesinde genel bir sınıflama sisteminin kullanılması artık zorunlu hale gelmiştir.

CerrahiCerrahi tedaviCinsel kimlik+5
Serhat Yıldızhan
Afyon Kocatepe University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beyin tümörlü hastaların doku örneklerinde myelin associated glikoprotein değerlerinin prognoz üzerine olan etkilerinin hastaların kan lenfosit-monosit oranları ile karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Beyin tümörleri, yüksek morbidite ve mortalite oranlarıyla seyredebilen heterojen bir hastalık grubudur. Tümörlerin biyolojik davranışlarını ve hastaların prognozunu belirleyen faktörlerin doğru şekilde değerlendirilmesi, klinik yönetim açısından kritik önem taşımaktadır. Myelin Associated Glikoprotein, sinir sistemi bütünlüğünün korunmasında rol oynayan önemli bir biyomolekül olup, son dönemlerde tümör progresyonu ve immün yanıtla ilişkisi araştırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, beyin tümörlü hastalarda Myelin Associated Glikoproteinin prognoz üzerindeki etkilerini, Lenfosit Monosit Oranı ile karşılaştırarak incelemektir. YÖNTEM: Bu araştırmada veriler retrospektif tarama yöntemiyle, 74 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir Hastaların; demografik bilgileri, tümör türü ve lokalizasyonu, Glasgow Koma Skalası skorları, mevcut hastalık durumları, sigara kullanımı, lenfosit ve monosit değerleri ile Myelin Associated Glikoprotein düzeyleri incelenmiştir. Veri toplama sürecinde dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun hastalar seçilmiş, dosya ve laboratuvar kayıtları sistematik şekilde taranarak eksiksiz veriler kaydedilmiştir. LMO değerleri lenfosit ve monosit sonuçları kullanılarak manuel olarak hesaplanmıştır. Çalışmada verilerin analizi için SPSS (26) programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya katılan bireylerin çoğunluğunu kadınlar oluşturmuştur. En sık rastlanan tümör tipi metastatik tümörlerdir. Katılımcıların büyük bir bölümünde hafif düzeyde bilinç bozukluğu görülmüş, ciddi bilinç kaybı oranı düşük bulunmuştur. Komorbidite oranı yüksek, sigara kullanımı ise düşük seviyededir. Tümör boyutları ve LMO değerleri arasında geniş bir varyasyon saptanmış, bu durum bağışıklık yanıt düzeylerinde farklılıklara yol açmıştır. Cinsiyete göre hematolojik parametrelerde anlamlı fark bulunmazken, erkeklerde monosit oranlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Tümör türlerine göre lenfosit, monosit, LMO ve MAG değerlerinde anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Bilinç düzeyine göre lenfosit düzeylerinde ve sigara kullanımına göre monosit düzeylerinde anlamlı değişimler tespit edilmiştir. LMO düzeyinin artmasıyla MAG düzeyinde azalma olduğu, yaş arttıkça tümör boyutunun küçüldüğü ve monosit düzeyindeki artışın LMO'yu düşürdüğü gözlemlenmiştir SONUÇ: Elde edilen bulgular ışığında, LMO'nun immün sistem aktivitesinin bir göstergesi olabileceği ve beyin tümörlü hastalarda prognoz değerlendirmesinde önemli bir rol oynayabileceği söylenebilmektedir. Ayrıca LMO ve MAG düzeylerinin hastalık süreci hakkında önemli bilgiler sunduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Beyin tümörü, lenfosit monosit oranı, myelin associated glikoprotein, prognoz

Beyin neoplazmları
Sevgi Aslı Doğan
Sakarya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat travma modelinde spinal kord hasarı üzerine intratekal ve oral eugenol'ün anti-enflamatuvar ve nöroprotektif etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Biz bu çalışmada önceden anti-enflamatuvar ve nöroprotektif etkisi gösterilmiş olan eugenolün spinal kord hasarı sonrası omurilik üzerindeki ikincil hasara oral ve intratekal yol arasındaki farkı araştırmak istiyoruz. Sıçanlar rastgele dört gruba ayrıldı(N:8). Yöntem: Her biri rastgele olarak seçilmiş 8 sıçan içeren toplam 4 gruba ayrıldı. 1. gün sıçanlar Drummond-Moore ve eğik düzlem testi ile klinik değerlendirilmesi yapıldıktan Tüm sıçanlara, sıçanların spontan solunumunu korumak için intraperitoneal 60mg/kg ketamin ve 5mg/kg Xyzaline enjekte edilerek anestezi altına alındı. Grup 1'e sadece laminektomi yapıldı. Grup 2 laminektomi sonrası kord kompresyonu yapıldı. Grup 3 laminektomi sonrası kord kompresyonu yapıldı ve günlük oral eugenol tedavisi verildi. Grup 4 laminektomi sonrası kord kompresyonu ve tek seferlik intratekal eugenol tedavisi verildi. Sıçanların 21. güne kadar solunum sayısı, kan oksijen satürasyonu ve vücut sıcaklıkları sürekli izlendi. Sıçanlar bu süre içerisinde oral beslendi. 21. gün tekrardan yapılan klinik değerlendirmeden sonra sıçanlar tekrardan anestezi altına alındı. Aort içi kan alındıktan sonrasında Sıçanlar ötenazi yapıldı ve kord eksizyonu yapıldı. Alınan kan örnekleri sarı biyokimya tüpüne kondu. Alınan kord %10'luk formalde içerisinde saklandı. Kan örnekleri santrifüj edilerek biyokimyasal inceleme için kullanıldı. Doku örneği histolojik incelemesi için ilgili bölüme iletildi. Bulgular: Oral ve intratekal eugenol spinal kord hasarı sonrası hem klinik hem de histopatolojik olarak anti enflamatuvar ve nöroprotektif etki göstermiştir. Biyokimyasal olarak ise belirgin fark izlenmemiştir. Sonuç: İntratekal eugenol spinal kord hasarı sonrası etkinliği gösterilmiş olan oral eugenole ek destek tedavisi veya ayrı bir modalite olarak kullanılabilir. Ancak yaptığımız çalışma bu konuda yapılan ilk çalışma olması sebebiyle ile ilaveten yeni benzer çalışmalar ile desteklenmelidir.

Antiinflamatuar ajanlarHayvan deneyleriKünt travma+6
Muhammet Talha Yener
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken tavuk embriyolarında metilprednizolon'un orta hat kapanmasına etkisi

Amaç: Bu çalışmada nöroşirürji kliniklerinde kortikosteroid bir ajan olarak geniş endikasyon alanı olan metilprednizolon'un farklı dozlarda civciv embriyolarında orta hat kapanmasına etkisini göstermeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışma Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Anatomi ve Histoloji laboratuvarında yapılmıştır. Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Etik Kurulu'nun 06.05.2020 tarihli 49533702/257 sayılı kararı ile gerçekleştirildi. 100 adet White Leghorn cinsi yumurtalar kullanılarak 4 grup oluşturuldu (n=25). Farklı dozlarda metilprednizolon, subblastodermik alana enjekte edildi. Kontrol grubuna herhangi bir ajan verilmedi. Embriyolar 72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra polilizin kaplı lamlara alındı. Uygun prosedürde hazırlanan kesitler AgNOR boyamasına tabi tutuldu. Numuneler, bir görüntü analiz sistemi kullanılarak ışık mikroskobu altında değerlendirildi. Örnek başına 25 nükleer AgNOR protein görüntüsü değerlendirildi. Çıkan sonuçlar istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar değerlendirildiğinde metilprednizolon'un artan dozlarda uygulanması ile embriyolarda orta hat kapanma defektinin arttığı gözlendi. Sonuç: Metilprednizolon'un civciv embriyolarında orta hat kusurlarına yol açtığı düşünülmektedir. Ancak ileri araştırma önerilir

CivcivlerEmbriyoMetilprednizolon+3
Necmettin Çoban
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travma sonrası gelişen üst ve orta torakal vertebra fraktürlerinin değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma.

Giriş: Bu çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahi Kliniğinde Ocak 2012-Aralık 2020 tarihleri arasında travma sonrası üst ve orta torakal vertebra kırığı gelişen 238 hasta değerlendirilerek yapılmıştır. Amaç: Hastanemize travma nedeniyle başvuran, üst ve orta torakal vertebra fraktürü tesbit edilen, medikal veya cerrahi tedavi uygulanan olguların; retrospektif olarak yaş, cinsiyet, yaralanma nedeni, nörolojik durumu, kırık seviyesi ve sınıflandırma yöntemlerine göre kırık tipi belirlemek, sonuçlarımızı literatürle karşılaştırmak ve tartışmaktır. Yöntem: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahi Kliniğinde Ocak 2012-Aralık 2020 tarihleri arasında travma sonrası üst ve orta torakal vertebra kırığı gelişen 238 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastaneye başvurduklarında çekilen Direkt Grafi, Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) sonucunda her bir hastaya ayrı ayrı sınıflandırma yapılmıştır. Çalışma istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Tartışma: Tüm toplumlarda teknolojinin ve sosyoekonomik düzeyin gelişmesi ile doğru orantılı olarak torakal travma oranı giderek artmaktadır. Üst ve alt torakal vertebra kırıklarında kifotik açılanma çok önemli bir yere sahiptir. Günümüzde en kullanışlı sınıflandırma ATLICS sınıflandırması olup sonuçlarımız bu durumu desteklemektedir. Fakat yine de yetersiz kaldığı birçok nokta mevcuttur. Sonuç: Cerrahi karar verme noktasında preop ve postop kifotik açının da değerlendirilmesi elzemdir. Mevcut sınıflandırmalar içine kifotik açının da eklenmesi konusunda daha fazla çalışma yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Torakal vertebra,Fraktür,AO Spine,TLICS sınıflaması, Kifotik açı

KifozKırıklar-kemikOmurga+3
Lokman Kıran
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde opere edilen meningiom olgularının değerlendirilmesi: retrospektif çalışma

Giriş: Bu çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 1 Ocak 2012 ile 31 Aralık 2020 tarihleri arasında meningiom tanısıyla başvuran ve opere edilen 68 hasta değerlendirilerek yapılmıştır. Amaç: Hastanemize meningiom tanısıyla başvuran ve opere olan olguların; retrospektif olarak yaş, cinsiyet, etyolojik özellikler, başvuru şikayetleri, patolojik ve cerrahi sınıflama, postoperatif takibi içeren sonuçlarımızı literatürle karşılaştırmak ve tartışmaktır. Yöntem: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 1 Ocak 2012 ile 31 Aralık 2020 tarihleri arasında meningiom tanısıyla başvuran ve opere edilen 68 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastaneye başvurduklarında çekilen Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) sonucunda her bir hasta preop ve postop durumu incelenmiştir. Çalışma istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Tartışma: Genel olarak bening karakterli ve yavaş büyüyen tümörlar olan meningiomlar günümüzde teknolojinin de gelişmesine paralel olarak hastalarda tespit edilme oranı artmış olup, esas tedavisi cerrahi olmakla birlikte üzerine yapılan çalışma sayısı da artmıştır. Simpson cerrahi sınıflaması günümüzde literatürde en sık başvurulan ve kullanışlı cerrahi sınıflamadır, biz de sonuçlarımızı bu sınıflama ve diğer bulgularımız üzerinden literatürle karşılaştırdığımızda, tümörün daha fazla araştırılması gerektiği görülmüştür. Sonuç: Meningiom konulu çok sayıda çalışma olmakla birlikte, daha uzun takip süreleri içeren ve etyolojik parametrelerin daha detaylı araştırıldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.

EtyolojiManyetik rezonans görüntülemeMenenjiom+3
Emrah Yılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde opere edilen astrositom olgularının değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı; astrositom tanısı ile hastanemize başvuran ve opere edilmiş olan olguların; retrospektif olarak, yaş, cinsiyet, etyolojik özellikler, başvuru şikayetleri, patolojik sınıflama, postoperatif takibi, survey ve mortalitelerini içeren sonuçlarımızı literatürdeki mevcut sonuçlar ile karşılaştırmak ve tartışmaktır. Materyal-Metod: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 1 Ocak 2013 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında astrositom tanısıyla başvuran ve opere edilen 65 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastaneye başvurduklarında çekilen Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ve operasyon sırasında alınan patoloji örnekleri sonucunda her bir hastanın preop ve postop durumu incelenmiştir. Yapılan incelemeler neticesinde elde edilen sonuçlar istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 53 (%80,3)'nün tanısı glioblastoma idi. 65 hastanın tamamı sınıflandırıldığında; Grade I'de 4 (%6,2), Grade II'de 3 (%4,6), Grade III'de 3 (%4,6), Grade IV'te 55 (%84,62) hasta mevcut idi. Postoperatif süreçte 12 (%18,5) hastaya sadece radyoterapi, 9 (%13,84) hastaya sadece kemoterapi, 40 (%61,5) hastaya kemoterapi ve radyoterapi tedavisi birlikte uygulandı. Tanıları bakımından karşılaştırıldığında Glioblastom tanılı hastalarda mortalite diğer tanılara göre istatiksel açıdan daha yüksekti (p<0,001). Sonuç: Çalışma sonucunda tek başına radyoterapi veya kemoterapi kullanan hastalar ile mortalite arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Daha geniş hasta popülasyonu ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Astrositom, Glioblastoma Multiforme, Izositrat dehidrogenaz

AfyonkarahisarAstrositomBeyin hastalıkları+5
Akın Cengiz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel subaraknoid kanama modelinde Cilnidipine'nin serebral vazospazm üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Serebral vazospazm, subaraknoid kanamalı hastalarda mortalite ve morbiditeyi en çok etkileyen komplikasyonlardan biridir. Fizyopatolojisi, önlenmesi ve tedavisi tam olarak anlaşılamadığından, beyin cerrahisi pratiğinde ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmada, subaraknoid kanama modeli oluşturulan ratlarda cilnidipine kullanımının vazospazm tedavisindeki etkinliği nimodipin ile karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışma 40 adet erişkin 250-300gr ağırlığında wistar cinsi rat üzerinde yapıldı. Tekli kanama modeli ile subaraknoid kanama oluşturuldu. Ratlar 5 gruba ayrıldı: 1.grup(Kontrol), 2.Grup(Sham), 3.Grup(Nimodipin 0,2mg/kg), 4.Grup(Cilnidipine 0,1mg/kg), 5.Grup(Cilnidipine 0,2mg/kg). İlaçlar intraperitoneal olarak 12 saat ara ile 2 defa verildi. 24. Saate ratlar sakrifiye edildi. Histopatolojik olarak baziler arter çapı ve duvar kalınlığı ölçüldü. Tunel yöntemi ile hipokampus, dentat girus ve korteksde apoptosiz değerlendirildi. Bulgular: Subaraknoid kanama oluşturulmuş ratlarda Cilnidipine'nin etkisi arter çapı, duvar kalınlığı, apoptosiz üzerinden değerlendirilmiş olup istatistiksel olarak vazospazmda etkili olduğu bulunmuştur. Nimodipin ile karşılaştırıldığında arter çapı ve duvar kalınlığı üzerinde benzer etki göstermiştir. Fakat apoptosizin engellenmesinde ise daha etkili olduğu görülmüştür. Sonuç: Bu çalışma, cilnidipine'nin subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazmı önlemede ve tedavi etmede kullanılabileceğini ve nimodipin ile benzer etkinliğe sahip olduğunu ortaya koymuştur. Ancak, cilnidipine'nin klinik uygulamada kullanılabilmesi için daha ileri deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid kanama, serebral vazospazm, kalsiyum kanal blokörü, nimodipin, cilnidipine

CilnidipineKalsiyum kanal blokerleriNimodipin+2
Kamil Anıl Kılınç
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda oluşturulan deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen gecikmiş serebral vazospazmda 2APB'nin doz bağımlı etkisi

Amaç: Serebral vazospazm, subaraknoid kanamalı hastalarda mortalite ve morbiditeyi en çok etkileyen komplikasyonlardan biridir. Fizyopatolojisi, önlenmesi ve tedavisi tam olarak anlaşılamadığından, beyin cerrahisi pratiğinde ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmada, erken dönemde etkisi araştırılmış ve anlamlı bulunmuş olan 2-Aminoetoksi difenil borat (2APB)'ın gecikmiş serebral vasospazmda doza bağlı etkisi karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışma 60 adet erişkin 300-350 gr ağırlığında wistar cinsi erkek rat üzerinde yapıldı. Tekli kanama modeli ile subaraknoid kanama oluşturuldu. Ratlar 4 gruba ayrıldı: 1.grup (Kontrol), 2.grup (Sham), 3.grup (2APB 0,5mg/kg), 4.grup (2APB 2mg/kg), İlaçlar intraperitoneal olarak 5 gün boyunca günde tek sefer verildi. 5 günün sonunda ratlar sakrifiye edildi. Histopatolojik olarak baziler arter çapı ve duvar kalınlığı ölçüldü, biyokimyasal olarak da rat serumundan TAS (total antioksidan durum) ve TOS (total oksidan durum) seviyeleri değerlendirildi. Bulgular: Subaraknoid kanama oluşturulmuş ratlarda 2-APB'nin doza bağlı arter çapı, duvar kalınlığı, VEGF H-Score (vasküler endotelyal büyüme faktörü), TOS, TAS ve OSI (oksidatif stres indeksi) parametreleri üzerindeki etkisi değerlendirilmiş olup istatistiksel olarak vazospazmda olumlu etkileri olduğu ancak oksidatif stres faktörleri üzerinde anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma 2-APB'nin subaraknoid kanama sonrasında gelişen vazospazmın önlemesinde ve tedavi edilmesinde etkili olabileceğini ortaya koymuştur. Ancak 2-APB'nin klinik kullanıma girebilmesi için daha fazla deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid kanama, serebral vazospazm, kalsiyum kanal blokörü, 2APB.

Turan Çayır
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Minör (hafif) şiddetli kafa travmalı hastalardaki baş ağrısının nöroinflamatuar nöropeptidler ile ilişkisinin araştırılması

Amaç: Minör (Hafif) şiddetli kafa travmalı hastalarda gelişen baş ağrısının nöroinflamatuar nöropeptidlerden olan CGRP, SP, VIP ve PACAP-38'in plazma seviyeleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Birimimize 18-70 yaş arası hafif kafa travması ile başvuran 40 hasta ve 40 kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Gönüllülerden alınan 6 ml venöz kan örnekleri EDTA'lı tüplere aktarıldı. Daha sonra 4000 rpm'de 15 dakika santrifüj edildi. Daha sonra plazmalardan CGRP, SP, PACAP-38 ve VIP nöropeptidlerinin ölçümü ELISA yöntemi ile gerçekleştirildi. Ayrıca travma sonrası ilk gün ve 2 ay sonra hastalara VAS skor değerlendirilmesi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan tüm katılımcıların yaş ortalaması 40,3 ± 15,9'dur. CGRP, PACAP-38, SP ve VIP düzeyleri sağlıklı kontroller ve travma sonrası 0. gündeki hastalar arasında karşılaştırıldığında hepsinde anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). CGRP, PACAP-38, SP ve VIP düzeyleri travma sonrası 0. gündeki ve 60. gündeki hastalar arasında karşılaştırıldığında hepsinde anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). Travma sonrası 0. gündeki hastalarda BT pozitif ve negatif olan hastalar arasındaki CGRP, PACAP-38, SP ve VIP düzeyleri karşılaştırıldığında bir ilişki saptanmamıştır (Sırasıyla p=0,017, p=0,023, p=0,266, p=0,231). 60. gündeki hastalarda BT pozitif ve negatif olan hastalar arasındaki CGRP, PACAP-38, SP ve VIP düzeyleri karşılaştırıldığında bir ilişki saptanmamıştır (Sırasıyla p= 0,604, p= 0,705, p= 0,705, p= 0,769). VAS skorunun travma sonrası 0. gündeki hastalar ve 60. gündeki hastalar arasındaki karşılaştırmasına ait p değeri p<0.001'dir. Travma sonrası 0. günde ölçülen hastalarda BT pozitif ve negatif olanlarda yüksek bir VAS skoru saptanmış ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,347). Aynı hasta grubunda 60. günde yapılan ölçümlerde BT pozitif ve negatif hastalar arasında benzer şekilde VAS skorları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,9). CGRP ve VIP arasında zayıf bir korelasyon olduğu ve bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (rho=0,38, p=0,015). Sonuç: Bulgularımız minör şiddetli TBH'li hastalarda CGRP, PACAP-38, SP ve VIP nöropeptidlerinin kafa travması sonrası seviyelerindeki değişimlerin baş ağrısı mekanizmalarında rol oynayabileceğini göstermiştir. Travmatik beyin yaralanması sonrası baş ağrısı ve nöropeptidler arasındaki ilişkiyi anlamak, potansiyel tedavi stratejilerini geliştirmek adına önemli bir adımdır. ANAHTAR KELİMELER: CGRP, PACAP-38, SP, VIP, Hafif Kafa Travması, VAS Skor

Gülistan Sayan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Segmental instabilitenin eşlik ettiği lomber spinal dar kanal olgularında posteriyor füzyon sonrası direkt ve indirekt dekompresyonun kıyaslanması

Amaç: Çalışmamız posteriyor lomber stabilizasyon ile füzyon sonrası direkt ve indirekt dekompresyon cerrahisi yapılan hastaları iki farklı grup olarak radyolojik ve klinik olarak tedavi etkinliklerini karşılaştırmayı planlanmaktadır. Buna göre hastaların tedavi süreci boyunca daha az invaziv cerrahi seçeneği ve daha az komplikasyon riskine maruz kalması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2022 tarihi ve 31.03.2024 tarihi arasında hastanemiz ameliyathanesinde beyin ve sinir cerrahisi bölümünce opere edilen 1332 hasta ameliyathane modülünden taranmıştır. Ameliyat öncesinde spondilolistezis ve lomber dar kanal radyolojik ve klinik tanısı alan ve aynı zamanda hastane Pacs sisteminde preoperatif ve postoperatif görüntülerine muntazam ulaşılan, 6 aylık yeterli klinik takibi olan 54 hasta çalışmaya dahil edilmiştir . Dahil edilen hastaların klinik olarak; preoperatif olarak yaş, cinsiyet, VAS ağrı skorları, nörojenik kladikasyo mesafeleri, nörolojik kas gücü muayeneleri, şikayetlerinin süreleri, ağrılarının karakterleri, eşlik eden hastalıkları ,operasyon planları, postoperatif olarak ise hastane yatış süreleri, komplikasyon varlığı, yatış ve taburculuk hemoglobin değerleri, operasyon süreleri, 1. ay ve 6.ay poliklinik kontrollerinde VAS ağrı skorları, nörojenik kladikasyo mesafeleri, kas gücü muayeneleri, ağrılarının karakterleri, ile ilgili verileri hastane sisteminden verilendirilmiştir. Hastaların radyolojik olarak; preoperatif dinamik (fleksiyon-ekstansiyon) grafilerinde instabilite varlığı, preoperatif manyetik rezonans görüntülerinde aksiyel kesitlerde santral kanal alanı, lateral recess genişliği, santral kanal çapı, sagittal kesitlerde intervertebral foramen alanı, intervertebral foraminal darlık derecesi, preoperatif bilgisayarlı tomografi görüntülemelerinde, sagittal kesitlerde pars interartikülaris defekti varlığı, disk mesafesi yüksekliği, spondilolistezis derecesi ve miktarı, intervertebral foraminal alan, operasyon sonrasında ise ilk 24 saat içinde çekilen bilgisayarlı tomografi görüntülemelerinde sagittal kesitlerde disk mesafesi yüksekliği, spondilolistezis miktarı, intervertebral foraminal alan ölçümleri, 4.5 senelik tecrübeli radyolog tarafından klinik verilerden habersiz ve bağımsız olarak ölçüldü. Daha sonra lomber spinal posteriyor stabilizasyon yapılan hastalar; füzyon sonrası total laminektomi, parsiyel laminektomi, foraminotomi, diskektomi, fasetektomi gibi direkt dekompresyon yapılan 23 hasta ve füzyon sonrası distraktif dekompresyon ile indirekt dekompresyon yapılan 31 hasta olarak iki gruba ayrıldı. İki farklı gruba ait radyolojik, klinik, laboratuvar verileri istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların grupları ile komplikasyon durumu arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmaktadır (p = 0,026 < 0,05). Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu'nda komplikasyon görülme daha yüksek bulunmuştur. Klinik tedavi etkinliği incelendiğinde ise postoperatif 6. ay VAS Skoru açısından, Füzyon + İndirekt Dekompresyon Grubu'nun ortalaması 1,16 ± 2,24 iken, Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu'nda ortalama 1,48 ± 2,54'tür. Postoperatif 6. ay VAS skoru açısından anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0,05). Postoperatif 6. ay nörojenik kladikasyo (metre) açısından ise Füzyon + İndirekt Dekompresyon Grubu ortalama 300,00 ± 230,94 iken, Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu ortalama 113,00 ± 135,90'dur. Postoperatif 6. ay nörojenik kladikasyo açısından anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0,05). Taburculuk öncesi hemoglobin değeri füzyon + Füzyon + İndirekt Dekompresyon Grubu'nda ortalama 10,67±1,04 iken Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu ortalama 10,02±0,87 bulunmuştur (p=0,018< 0,05). Taburculuk öncesi hemoglobin değerinin Füzyon + İndirekt Dekompresyon Grubu'nda istatistiksel olarak olarak daha fazla olduğu görülmüştür. Hastane yatış süreleri karşılaştırıldığında Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu ortalama 6,87±3,27 gün, füzyon + direkt dekompresyon grubunda ise ortalama 8,30±4,45 gün olduğu görülmüştür (p=0,045< 0,05). Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu'nun hastane yatış süreleri daha uzundur. Sonuç: Araştırmamız sonucunda veriler incelendiğinde direkt ve indirekt dekompresyon yapılan hasta gruplarının klinik takiplerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı , tedavi etkinliğinin benzer nitelikte olduğu ancak direkt dekompresyon grubunun komplikasyon oranın daha fazla olduğu gösterilmiştir. Bu veriler daha az invazif karakterde olan indirekt dekompresyonun aynı zamanda daha az komplikasyon oranı ile aynı tedavi etkinliği sağlamak için cerrahi operasyon planı yapılırken daha ön planda tutulmasını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Spondilolistezis, Spinal Stenoz,İndirekt Dekompresyon, Direkt Dekompresyon, Stabilizasyon

Yağız Akyüz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Subaraknoid kanama sıçan modelinde sempatik gangliyonektominin oksidan/antioksidan dengesi üzerine etkisinin araştırılması

AMAÇ: Çalışmamızın hipotezini oluşturan SAK' lı hastalarda postoperatif dönemde yapılacak olan sempatik blokaj, vazospazmı önleyebilir ve vazospazmın yol açtığı oksidan enzimleri azaltarak ve antioksidan sistemleri harekete geçirerek postoperatif dönemde SAK'lı hastaların yaşam kalitesini artırabilir. YÖNTEM: Çalışmamızda toplam 35 adet, ağırlıkları 150-200 gr arasında değişen Wistar cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Ratlar 5 gruba ayrıldı: Grup 1: Kontrol (n=7), Grup 2: Sham kontrol (n=7), Grup 3: SAK (n=7), Grup 4: SAK + Sempatektomi (n=7), Grup 5: SAK + Sham opere (n=7). Deneysel oluşturulan SAK modeli sonrasında sempatektomi yapılarak bu uygulamanın oksidan/antioksidan düzeyleri üzerine etkisi perfüzyon sonrasında elde edilen beyin dokusu üzerinde ELISA yöntemi ile ve plazmada çalışılmıştır. ELISA yöntemi ile oksidan MDA ve antioksidan SOD, CAT, GPx moleküllerinin ve total oksidan (TOS) ve total antioksidan (TAS) düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Plazma TOS düzeylerini subaraknoid grupta sham kontrole göre önemli derecede arttı (p<0,05). Diğer taraftan süperior servikal sempatektomi uygulaması tek başına SAK yapılan gruba kıyasla plazma TOS'u önemli ölçüde azalttı (p<0,05). Ayrıca subaraknoid hemoraji plazma TAS düzeylerini sham kontrole göre önemli derecede azalttı (p<0,005). Sempatektomi uygulaması TAS düzeylerini SAH' a göre önemli ölçüde artırdı (p<0,05). Beyin dokusunda subaraknoid hemoraji uygulaması TOS' u sham kontrole göre anlamlı olarak artırdı (p<0,0005) ve sempatektomi uygulaması beyinde TOS' u SAH'a göre anlamlı azalttı (p<0,005). Beyin dokusunda subaraknoid hemoraji uygulaması TAS' ı sham kontrole göre anlamlı azalttı (p<0, 05). Buna karşın sempatektomi uygulaması beyinde TAS'ı SAH'a göre anlamlı artırdı (p<0, 05). Beyin dokusunda SAH uygulanması Sham Kontrol grubuna göre CAT seviyesini istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaltmıştır (p<0,005). Sempatektomi uygulanması ise SAH'a göre beyin CAT düzeyini anlamlı olarak artırmıştır (p<0,05). Plazma örneklerinde çalışılan CAT düzeyleri kıyaslandığında SAH uygulanması Sham Kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır (p<0,005). Sempatektomi uygulandığında ise CAT düzeyi SAH grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Beyin dokusunda SAH uygulanması Sham Kontrole göre GPx değerlerini anlamlı ölçüde azaltmıştır (p<0,05). Sempatektomi uygulanması ise beyin doksunda GPx değerlerini SAH grubuna göre anlamlı olarak artırmıştır (p<0,005). SAH uygulaması Sham Kontrol grubuna göre plazma örneklerinde çalışılan GPx değerlerini istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azaltmıştır (p<0,005). Sempatektomi uygulanması ise tek başına SAH grubuna göre GPx değerini anlamlı ölçüde artırmıştır (p<0,05). Beyin dokusu SOD düzeylerinin ölçümünde tek başına SAH uygulanması Sham Kontrol grubuna göre istatiksel olarak azaltmıştır (p<0,005). SAH grubunda beyin dokusundaki SOD düzeyleri sempatektomi grubuna göre anlamlı şekilde az bulunmuştur (p<0,05). Plazmadan alınan örneklerde çalışılan SOD düzeylerinin değerlendirmesi göstermiştir ki tek başına SAH uygulaması Sham Kontrol grubuna göre SOD seviyelerini istatistiki olarak düşürmüştür (p<0,005). SAH ile birlikte yapılan sempatektomi işlemi ise SOD düzeyini tek başına SAH'a göre anlamlı ölçüde artırmıştır (p<0,005). SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre subraknoid kanamalı hastalarda postoperatif dönemde yapılacak olan sempatik blokaj, serebral vazospazmı ve buna bağlı gelişen serebral iskemiyi önleyebilir. Bu durumda olası sempatik blokaj işlemi ile SAK' ın yol açtığı serebral vazospazm ve serebral iskemi sonucu SAK'lı hastalarda okdisatif strese bağlı meydana gelen hasarları azaltarak postoperatif dönemde hastaların yaşam kalitesi artırılabilir.

AntioksidanlarGanglionGanglionektomi+7
Kutlu Sarı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel rat omuriliği yaralanma modelinde vortioksetin'in tedavi edici ve motor fonksiyonlar üzerine iyileştirici etkilerinin değerlendirilmesi

Spinal kord yaralanması ciddi motor, duyusal ve otonomik bozukluklara sebep olabilen, motor yeteneklerinin kaybıyla seyreden bir durum olup konjenik olmayan sakatlığın ilk nedenlerindendir. Motorlu taşıt kazalarının yanında birçok travma mekanizması spinal kord yaralanmasına sebep olabilir. Spinal kord yaralanması patofizyolojik olarak primer ve sekonder mekanizmalarla oluşan iki aşamalı bir süreçtir. Bu çalışmada 21 adet Wistar Albino cinsi erkek yetişkin rat deney-sham-kontrol olarak üç gruba ayrıldıktan sonra; kontrol grubundaki ratlara sadece laminektomi yapılarak cerrahi yük bindirilmiş olup, deney ve sham gruplarındaki ratlara klip kompresyon yöntemi kullanılarak omurilik yaralanması gerçekleştirilmiştir. Tüm ratlar üzerinde sakrifikasyon sonrası histolojik değerlendirme (Luksol Fast Blue boyama, Hematoksilen&Eozin boyama, serotonin immün boyama, ELISA ile spinal kord serotonin düzeyi ölçümü) yapılarak ve çalışma süresince nöromotor muayene yöntemleri(eğik düzlem, motor skorlama, ayak izi analizi) kullanılarak, Vortioksetin'in sekonder yaralanma üzerine tedavi edici etkisi ile serotonin yolakları üzerinden etki varlığı araştırılmıştır. Çalışma süresince deney grubundaki ratlara Vortioksetin verilirken, sham grubundaki ratlara salin verilmiştir. Motor muayene ve eğik düzlem derecelerine göre grupların ikili karşılaştırmalarına bakıldığında 3.( p=0,004- p=0,007), 5.( p=0,008- p=0,001), 7.( p=0,011- p=0,001), 10.( p=0,004- p=0,001) günlerde deney grubunun sham grubuna göre istatiksel olarak anlamlı fark yarattığı; sakrifikasyon sonrası alınan spinal kord doku örneklerinin H&E boyamalarında deney grubunun hasar yüzdesinin sham grubuna göre daha az olduğu (p=0,022) ve aynı örneklerin Luxol Fast Blue boyamalarında deney grubundaki ratların %71,4'ünde normal miyelinizasyon, sham grubundaki ratların %42,9'unda şiddetli demiyelinizasyon gözüktüğü tespit edilmiştir. Serotonin ile ilgili analizlerde ise istatiksel anlamlılık çıkmamıştır. Deneysel rat omuriliği yaralanma modelinde Vortioksetin'in tedavi edici ve motor fonksiyonlar üzerine iyileştirici etki yarattığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: laminektomi, serotonin, spinal kord yaralanması, travma, vortioksetin

LaminektomiMotor becerilerSerotonin+6
Berkay Bozkurt
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik Subdural Hematomu olan hastalarda postoperatif rekürrens riskinin hematomun hacim, dansite ve protein içeriğine göre değerlendirilmesi: Retrospektif bir çalışma

Giriş: Kronik Subdural Hematom beyin ve sinir cerrahisi pratiğinde sık karşılaşılan hastalıklardan birisidir. Genellikle yaşlı hasta popülasyonunda daha sık görülür ve insidansı yılda 100 binde 14.1-20.6'dır. Opere edilen ve kapalı drenaj sistemi ile takip edilen hastaların yaklaşık %10'unda rekürren hematom geliştiği literatürde tanımlanmıştır. Bu çalışmada hastaların demografik, radyolojik ve periferik kan serum ve hematom biyokimyasal özelliklerinin rekürren hematom gelişme riski üzerine etkisi araştırılmıştır. Materyal ve Metot: Dokuz Eylül Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde Ocak 2019-Temmuz 2023 yılları arasında kronik subdural hematom nedeni ile opere edilmiş hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Toplamda 84 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastaların yatış anında alınan periferik kan serum ve ameliyat sırasında gönderilen hematom biyokimya değerleri, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1. Gün ve 1. Ay BBT radyolojik özelikleri kayıt edilmiş ve hastaların 6 aylık takiplerinde rekürren hematom gelişmesi üzerine etkisi araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda opere edilen en genç hasta 36, en yaşlı hasta 93 yaşında ve hastaların aritmetik yaş ortalaması 70,39(± 12,98) olarak hesaplanmıştır. Hastaların 20 (23,8%) kadın ve 64 (76,2%) erkektir. Çalışmamızda ameliyat sonrası 1. Ay görüntülemelerdeki efüzyon kalınlığının (mm), efüzyon hacminin (ml) ve orta hat yapılarındaki kayma/ şiftin rekürren hematom gelişmesi üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ameliyat sırasında hematomdan gönderilen hematom biyokimyasındaki protein miktarının rekürren hematom gelişimi üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Sonuç: Rekürren hematom gelişimi açısından risk grubundaki hastaların belirlenmesinin olası rekürren hematomun erken tespitine ve bu sayede hastalarda semptom gelişmeden erken müdahaleye olanak sağlanacağını düşünmekteyiz. Çalışmamızda ameliyat sonrası 1. ay görüntülemelerdeki radyolojik özeliklerin ve hematom protein miktarının rekürren hematom gelişme riski için anlamlı olduğu ortaya konulmuştur. Risk parametrelerinin daha iyi tanımlanması için daha geniş hasta grupları ile ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kronik Subdural Hematom, Rekürren Hematom, Hematom Biyokimya

Can Şensöğüt
Dokuz Eylül University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transorbital yaklaşımda vasküler anatominin cerrahi açıdan incelenmesi

Giriş: Minimal invaziv kafa tabanı yaklaşımları son yıllarda oldukça gelişmiştir. Yalnızca açık cerrahiler ile ulaşılabilir olduğu düşünülen lezyonlara günümüzde transnazal veya transorbital yol gibi yeni yaklaşımlar ile ulaşılabilmektedir. Endoskopik veya endoskop destekli yaklaşımlar morbiditeyi azaltabilmekte olup son yıllarda orbitaya ve kafa içi boşluğa erişen yeni cerrahi teknikler, transorbital nöroendoskopik cerrahi (TONEC) olarak adlandırılmıştır. Bir TONEC koridoru olarak üst göz kapağı rotası, seçilmiş ön ve orta kafa tabanı patolojilerine giden bir yol olarak klinik olarak uygulanabilir olduğu kanıtlanmıştır. Çalışmamızda üst göz kapağı endoskopik yaklaşımı ile erişilebilecek vasküler yapıların tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Anatomi Anabilim dalından temin edilen silikon boyalı 4 adet kadavrada 8 orbitada üst göz kapağı yaklaşımı uygulanmış olup ulaşılan vasküler yapılar kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda üst göz kapağı yaklaşımı uygulanarak orbita içeriğinin inferomediale ekartasyonu ardından superior orbital fissür tanımlanmıştır. Ardından büyük ve küçük sfenoid kanat ile orbita tavanının drillenmesi ardından kraniektomi yapılmış olup bazal frontal lob, temporal pol ve sylvian fissür'e erişim sağlanmıştır. Sylvian fissür'ün disseke edilmesi ardından küçük sfenoid kanat posteriorunda yerleşimli orta serebral arterin M1 segmentine ulaşılmıştır. Bu segmentin medial yönde takip edilmesi ile M1 proksimaline ve M1 posterosuperiorundan köken alan lentikülostriat arterlere, mezial temporal lob'a ve okulomotor sinir'e ulaşım sağlanmıştır. Kraniektominin superior orbital fissür medialine, optik kanala doğru ilerletildiği takdirde optikokarotid sisterne ve internal karotid arter'in supraklinoid segmentine ulaşılabileceği görülmüş ancak bu bölgenin görüntülenmesi için açılı endoskop kullanım gerekliliği ve orbita ekartasyonunu arttırma gerekliliği olduğu kaydedilmiştir. Yapılan kraniektomiden M1 segmentinin laterale doğru takip edilmesi ardından orta serebral arterin limen insula seviyesinden posteriora doğru yaptığı dirsek izlenmiş, orta serebral arter bifurkasyosu, M2 segmentinin superior ve inferior dalları, limen insula ve insula anterolaterali görüntülenmiştir. Sonuç: Endoskopik üst göz kapağı yaklaşımı farklı patolojik senaryolar için yeni bir yaklaşım modeli olarak kabul edilebilir. Çalışmamız orta serebral arterin M1 ve M2 segmentlerinin ve buradan köken alan dalların uygun ve özenli bir diseksiyon sonrası 0 derece endoskop ile ulaşılabilir olduğunu göstermiştir.

Ersin İkizoğlu
Dokuz Eylül University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mikrocerrahi teknik ile serebral arter anastomozu simülasyonu için yeni eğitim modeli

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda mikroşirürji pratiğinde kullanılabilecek, özellikli bir cerrahi olan serebral bypass cerrahisini simüle eden, tekrar kullanılabilir, düşük maliyetli ve canlı hayvan kullanılmadan tavuk ve hindi damarlarının yer aldığı, cerraha taktil şartlanma sağlayacak sensör sistemini barındıran ve anastomoz sağlamlığının değerlendirilebildiği bir eğitim modeli meydana getirmeyi ve bu modelin cerrahın öğrenme eğrisine katkısını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Serebral bypass modelinin kraniyotomi ve serebral yüzeyi için için üç boyutlu yazıcı ile kranium modeli basıldı. Ardından silikon materyal ile kranium kalıbından parankim oluşturuldu. Anastomozlarda, diseke edilen tavuk brakial arteri orta serebral arteri, hindi brakial arteri de süperfisiyal temporal arteri temsil edecek şekilde hazırlandı. Parankim üzerine basınca duyarlı sensörler yerleştirildi. Anastomoz süresi boyunca bu sensörlere dokunma sayısı ve parankime uygulanan dokunma basıncı kayıt altına alındı. Sensörlerden gelen sesli uyarı ile cerraha taktil şartlanma sağlandı. Anastomozların sağlamlığı da kan akımını temsil eden sistemle damar basıncı artırılarak değerlendirildi. Farklı sütürler, farklı el aletleri ile yapılan toplam 24 anastomoz denemesinin sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Anastomoz pratiğinin sayısı artıkça anastomoz için gereken sürenin kısaldığı gösterildi (p<0,05). Anastomoz kaçağı oluşan basınçlar açısından portegü ve forseps ile yapılan anastomozlar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Anastomoz süreleri açısından da portegü ve forseps kullanımı arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Anastomoz boyunca sensöre dokunma sayıları açısından da iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Anastomoz pratiğinin sayısı arttıkça parankim üzerinde bulunun sensörlere dokunma sayısı azaldığı bulundu (p<0,05). Sonuçlar: Çalışmada anastomoz pratiği arttıkça anastomoz süresinin kısaldığı ve sensöre dokunma sayısının azaldığı gösterildi. Bu da eğitim modelinin işe yararlığını ve cerrahın öğrenme eğrisine yaptığı katkıyı göstermektedir. Çalışmamızda; basınç duyarlı sensörler ile cerrahın taktil şartlanma kazanmasının sağlanması, anastomoz sağlamlığı ve kaçağının değerlendirilebiliyor oluşu, düşük maliyetli, tekrar kullanılabilir ve kolay erişilebilir oluşuyla mikrocerrahi pratiği için kullanılabilecek bir model geliştirdik. Mikroşirürji eğitimi için, ilerleyen teknolojilerle bu in vitro modellerin geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi, bu özellikli eğitimi hasta bazlı olmaktan çıkarıp eğitimin laboratuvar ortamında standardize edilebilen ve tekrarlanabilen bir öğrenme süreci haline gelmesine katkıda bulunacaktır.

AnastomozBeyinMikrocerrahi+4
Beyza Alkış Akdağ
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mesial temporal skleroz ve temporal lob epilepsi cerrahisi geçiren hastalarda MRG ve işitmenin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, mesial temporal skleroz (MTS) tanısı ile rezektif cerrahi uygulanan hastalarda, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile işitsel ağ yapılarındaki hacimsel değişiklikleri ameliyat öncesi ve sonrası karşılaştırarak nicel olarak incelemek ve bu bulguları işitme ve santral işitsel işlemleme açısından tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif longitudinal çalışmaya; MTS tanısı ile anterior temporal lobektomi ve amigdalohipokampektomi uygulanan ve hem preoperatif hem de postoperatif döneme ait uygun kalitede 3T beyin MR görüntüleri bulunan erişkin hastalar dahil edildi. MRG verileri, SPM25 üzerinde çalışan CAT12 yazılımı ile işlenerek, her hasta için ameliyat öncesi ve sonrası döneme ait cerrahi bölge ve işitsel ağla ilişkili olabilecek toplam 35 kortikal ve subkortikal bölgenin hacimsel ölçümleri elde edildi. Aynı hastalara ait preoperatif ve postoperatif bölgesel beyin hacimleri karşılaştırıldı. Bağımlı ölçümlere yönelik parametrik olmayan analizler için Wilcoxon Signed-Rank testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 15 hastada yapılan preoperatif-postoperatif volümetrik karşılaştırmada, kontralateral hipokampal alt alan analizinde yalnızca CA2-3 bölgesinde ve alveusta anlamlı hacim azalması saptandı. Kontralateral tarafta ayrıca planum polare ve sentromedian nükleus bölgelerinde ameliyat sonrası dönemde hacim artışı izlendi. İpsilateral bölgede angular girus ve supramarginal girus hacimlerinde artış gözlenirken; transvers temporal girus, medial genikülat nükleus, anterior ve posterior insula (toplam insula hacmi), lingual girus, mamiller cisim, planum temporale ve talamus ölçümlerinde anlamlı hacim azalması bulundu. Forniks ve striatum hacimleri ise hem ipsilateral hem de kontralateral anlamlı olarak azalmıştı. Sonuç: Bu çalışmada, mesial temporal lob epilepsi (MTLE) cerrahisi sonrası primer işitsel yapılar olan transvers temporal girus ve medial genikülat nükleusta ipsilateral hacim azalması gözlenirken; işitsel-bilişsel entegrasyonda görev alan angular girus ve supramarginal girusta hacim artışı saptanmıştır. Bu bulgu, işitmenin temel duyusal bileşenlerinde bir azalma olurken, üst düzey anlamsal ve fonolojik işlemleme alanlarında nöroplastik bir yanıt geliştiğini düşündürmektedir. Kontralateral hipokampal CA2-3, alveus, planum polare ve sentromedian nükleus bölgelerindeki hacim değişiklikleri, karşı hemisferinde postoperatif etkilenebileceğine işaret etmektedir. Forniks ve striatum gibi bağlantı bölgelerindeki bilateral hacim kayıpları ise yaygın ağ etkisini desteklemektedir. Bulgular, MTLE cerrahisinin sadece hedef bölgelere değil, işitsel ve limbik ağlar dahil daha geniş bir nöroanatomik sisteme etki ettiğini göstermektedir. Bu nedenle yalnızca saf ses odyometrisi değil, ileri işitsel işlemleme testleri ile fonksiyonel değerlendirmelerin de entegre edilmesi klinik açıdan önem taşımaktadır.

Özge Vural
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Artırılmış gerçeklik teknolojisinin spinal faset eklem enjeksiyonlarında kullanımının kadavra üzerinde araştırılması

Giriş Bel, boyun ve sırt ağrısı tüm dünyada oldukça yaygın bir halk sağlığı sorunudur. Tedavi maliyetlerinde artışa, verimlilik kaybına, engellilik ve kronik ilaç kullanımına yol açar. Her yaştan insanı etkileyebilir ve yaşam boyu prevalansı %50 ile %80 arasında değişmektedir. Omurgalar arası faset eklemlerin dejenerasyonuna bağlı olarak gelişen faset sendromu, omurga ağrılarının en sık nedenlerinden biri olarak kabul edilir. Çalışmalarda bel ağrılarının %15-45'inin, boyun ağrılarının %54-67'sinin ve sırt ağrılarının ortalama %48'inin faset sendromu ile ilişkili olduğunu belirtilmiştir. Faset sendromunun tanısında ve tedavisinde tüm dünyada kullanılan en yaygın metot faset eklem enjeksiyonlarıdır. Faset eklem enjeksiyonları klinik pratikte sıklıkla c-kollu skopi eşliğinde yapılır. C-kollu skopi cihazı X ışını yaymaktadır ve kullanımda radyasyon maruziyeti oluşmaktadır. Ayrıca iki boyutlu bir görüntü üzerinden ayrı bir ekrana bakarak işlem gerçekleştirilmektedir. Ekrandaki iki boyutlu görüntüye bakarak işlemi gerçekleştirmek tecrübe ister ve kolay değildir. Bunlara ek olarak işlemi uygulayan doktor için ayrı bir ekrana bakmak odak noktasında kaymaya yol açabilmektedir. Artırılmış gerçeklik teknolojisi, bilgisayar ortamında oluşturulan iki veya üç boyutlu görsellerin bir telefon, tablet, gözlük vb. cihaz yardımıyla gerçek dünya ile etkileşime girip kullanıcının gözüne yansıtılması teknolojisidir. Bu çalışmada faset eklem enjeksiyonlarını artırılmış gerçeklik gözlüğü ile gerçekleştirerek sonuçlarını c-kollu skopi ile karşılaştırmayı planladık. Gereç ve Yöntemler Çalışmamızda 5 adet disseke edilmemiş insan kadavrasını kullandık. Kadavralar işlem için özel markerlarla işaretlendikten sonra tüm spinal BT çekildi. BT verileri 3D Slicer ve Blender adlı açık kaynak kodlu programlar kullanılarak işlendi ve kadavra omurgasının 3 boyutlu modeli oluşturuldu. Unity adlı oyun geliştirme motorunda Vuforia SDK görüntü hedef sistemi kullanılarak her bir işlem için ayrı bir program geliştirildi ve bu programlar Microsoft Visual Studio kullanılarak Microsoft HoloLens 2 adlı artırılmış gerçeklik gözlüğünde çalıştırıldı. Deney grubunda iki kadavraya C7-T1'den L5-S1'e kadar bilateral 18 seviyede toplam 72, üç kadavraya da T12-L1'den L5-S1'e kadar bilateral 6 seviyede toplam 36 adet 20 G spinal iğne (Spinocan, Braun) yerleştirildi. İğneler yerleştirildikten sonra herhangi bir ilaç uygulanmadı ve sadece iğnenin yerleşim yerinin doğruluğunu denetlemek amacıyla tüm spinal BT çekildi. İğneler çıkartılarak aynı kadavralarda aynı bölgelere kontrol grubu olarak c-kollu skopiyle aynı sayıda iğneler yerleştirilerek kontrol tüm spinal BT çekildi. Bulgular Bağımsız bir nöroradyolog tarafından deney grubu ve kontrol grubundaki her bir iğne yerleşim yeri açısından başarısız, başarılı ve mükemmel şeklinde üç aşamalı bir skorlamayla, körlemesine değerlendirilmiştir. Toplam 216 iğnenin 33 tanesi (%15,3) başarısız, 109 tanesi (%50,5) başarılı, 74 tanesi (%34,3) mükemmel şekilde olarak değerlendirilmiştir. Bağımsız örneklem t testi kullanılarak yapılan istatistiksel değerlendirmede kontrol grubundaki 108 enjeksiyona (X̄ = 2.12, SS = 0.66) kıyasla deney grubundaki 108 enjeksiyondaki başarı oranı (X̄ = 2.25, SS = 0.68) çok az daha yüksek olmakla birlikte iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır, t(214) = 1.51, p = .13. Sonuç Artırılmış gerçeklik gözlüğü yardımıyla yapılan faset eklem enjeksiyonu tekniği, klasik yöntem olan c-kollu skopi tekniğiyle kıyaslandığında; kadavralarda uygulamamızda istatistiksel anlamlı fark olmaksızın aynı başarı ve güvenilirlik oranını sağlamaktadır. Artırılmış gerçeklik teknolojisinin klinik kullanımıyla c-kollu skopi ihtiyacı azalabilir. Böylece işlemi uygulayan doktorun ve sağlık personelinin radyasyon maruziyeti azaltılabilir, işlem iki boyutlu bir görüntüden üç boyutlu bir görüntüye taşınarak kolaylaştırılabilir, işlemi uygulayanın tecrübesinin işlemin başarısında oynadığı rol azaltılabilir ve odak kayması problemi ortadan kaldırılabilir.

Artırılmış gerçeklikEklemlerEnjeksiyonlar-spinal+2
Ali Ekrem Adıyaman
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dirençli epilepsi hastalarında vagal sinir stimülatörü uygulamasının sonuçları

Epilepsi, serebrumdaki nöronlarda anormal elektriksel hiperaktivite ile karakterize olan kronik serebral fonksiyon bozukluğudur. Epilepsinin birinci basamak tedavisi medikal tedavi olmasına rağmen hastaların yaklaşık 1/3' ünde nöbetler antiepileptik ilaçlara dirençlidir. Bu sebeple, antiepileptik ilaç tedavisinin yetersiz kaldığı ve rezektif epilepsi cerrahisinin uygun olmadığı durumlarda vagal sinir stimülatörü implantasyonu palyatif ve alternatif bir tedavidir. Bu çalışmanın amacı, dirençli epilepsisi olan erişkin ve pediatrik hastalarda vagal sinir stimülasyonu uygulamasının nöbet sıklığına, kullanılan antiepileptik ilaç sayısına, nöbet süresine, postiktal süreye, nöbet şiddetine, kognitif duruma, duyguduruma, sosyal ilişkilere ve yaşam kalitesine etkisini araştırmaktır. Çalışmamızın sonucunda; dirençli epilepsi nedeni ile vagal sinir stimülatörü cihazı implante edilen hastaların nöbet sayılarında istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlemlenmiştir. Fakat vagal sinir stimülasyonu uygulaması öncesi ile sonrası karşılaştırıldığında hastaların kullandıkları antiepileptik ilaç sayılarında anlamlı bir azalmanın olmadığı görülmüştür. Çalışmamızdaki hastalarda vagal sinir stimülasyonu sonrası nöbet süresinde, postiktal sürede ve nöbet nedeni ile acil servise başvuru sayılarında istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmektedir. Ayrıca hastaların depresif durumlarında ve yaşam kalitelerinde de istatistiksel olarak anlamlı iyileşme vardır. Çalışmamızın sonuçları, literatür verilerini destekler niteliktedir.

Elektrik uyarı tedavisiEpilepsiVagus siniri+1
Hilmi Şen
Akdeniz University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Stereotaksik biyopsi sonuçlarının klinik ve histopatolojik analizi

Çalışmamızda; 2014-2022 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği'nde uygulanan stereotaktik biyopsi sonuçlarının klinik ve histopatoljik analizi yapıldı. Stereotaktik biyopsinin, beyin tümör ve lezyonlarında histopatolojik tanı koyma ve buna bağlı olarak tedavi protokolu oluşturmada etkin bir yeri olduğu, bulgularla ve istatistiksel verilerle ortaya koyuldu. Preoperatif tanılarla postoperatif tanılar karşılaştırılarak tutarlılık oranlarına bakıldı. Çalışmada MR uyumlu Leksell marka frame kullanıldı. Kliniğimizde 142 hastaya 143 biyopsi işlemi uygulandı. Postoperatif 7 hastada komplikasyon yaşandı. Cerrahiye bağlı 2 hastada komplikasyon izlendi. Kaybedilen 4 hastanın mortalite nedenleri, cerrahiden bağımsızdı. Hastaların %8,4'inde patolojik tanı, anlamlı bulunamadı. Anlamlı tanı koyma oranı; %91,6 olarak geldi. Yüksek tanı değeri ve düşük morbidite ve mortalite oranları ile stereotaktik biyopsi işlemi, serebral parankime minimal invaziv etkisi olan, güvenilir ve tartışılmaz değerde bir nöroşirürji tekniğidir. Anahtar sözcükler: Stereotaktik biyopsi, beyin, histopatolojik analiz

BeyinBiyopsiHistopatoloji+2
Emir Jubran
Akdeniz University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni immunohistokimyasal belirteçler ve değişen 2016 WHO histopatolojik sınıflaması ışığında yüksek dereceli glial tümörlerin klinik prognozunun değerlendirilmesi

AMAÇ: Glial tümörlerin patofizyolojisi üzerine yapılan çalışmalar sonucunda yeni moleküler belirteçler ortaya konmuş ve bu belirteçler WHO 2016 Merkezi Sinir Sistemi Tümörleri Sınıflaması'na tanı kriterleri olarak eklenmiştir. Çalışmamızda, yüksek evreli gliomlardaki IDH mutasyonu ve Ki 67 yüzdeleri incelenmiş olup yeni sınıflamaya gore tanılardaki değişiklikleri ve bu belirteçlerin sağ kalım üzerine etkisini araştırmayı planladık. YÖNTEM: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2013- 2018 seneleri arasında yüksek evreli gliom nedeniyle ameliyat edilmiş hastaların parafin blokları üzerine yeni immunhistokimyasal çalışmalar yapıldı. Sonuçların sağ kalım süreleri üzerine etkileri araştırıldı. BULGULAR: İncelenen toplam 135 hastanın ve 136 tümörün önceki patolojik tanılarının 117'si (%86) GBM, sekizi (%6) evre III-IV gliom, dördü (%3) anaplastik astrositom ve yedisi (%5) anaplastik oligodendrogliomdur. Bir hastanın iki ayrı kitlesinin biri GBM, diğeri anaplastik astrositomdur. Ortalama yaş 55 (7-85)tir. Hastaların 88'i (%65) erkek; 47'si (%35) kadındır. 14 hasta rekürrens nedeniyle ameliyat edilmiş olup bu hastalardan ikisinin tanısının evresinde artış olduğu görülmüştür. Hastaların en sık başvuru şikayeti motor defisittir (%56). Tüm hastalar tümör lokalizasyonuna göre incelendiğinde 53 (%39) frontal lob, 39 (%29) temporal lob, 16 (%12) parietal lob, dört (%3) oksipital lob, beş (%4) insular lob, sekiz (%6) korpus kallozum, altı (%4) talamus, bir (%0.5) serebellar hemisfer, iki (%1) intraventriküler ve bir (%0.5) septum pellucidum yerleşimli tümör olduğu görülmüştür. Tanılara göre lokalizasyonlar incelendiğinde tüm tanıların en sık olarak frontal lob yerleşimli olduğu görülmüştür. MR özellikleri değerlendirildiğinde, GBM'lerde nekroz varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p < 0.01) Hastaların 126'sında (%93) IDH negatif, dokuzunda (%7) ise pozitif olarak sonuçlanmış, bu vesile ile daha evvel evre III-IV gliom tanısı olan altı hastanın yeni tanıları GBM, wildtype olarak değişmiştir. Toplam beş hastanın anaplastik gliom tanıları olmasına rağmen IDH wildtype tümörleri olduğu görülmüştür. IDH mutasyonunun, rezeksiyon miktarının ve genç yaşın sağ kalım üzerine belirgin etkisi olduğu gösterilmiştir. SONUÇ: Yüksek evreli gliomlar, IDH mutasyonunun tanı kriterleri arasına alınmasıyla IDH mutant ve wildtype tümörler olarak ikiye ayrılmış ve bu iki grup arasında sağ kalım analizlerinde belirgin farklılık saptanmıştır. Ayrıca IDH mutasyonunun tümörlerin nöroradyolojik özellikleri üzerine klinik olarak anlamlı etkisi olduğu gösterilmiştir. Rezeksiyon miktarının hastaların sağ kalımı üzerine belirgin etkisi mevcuttur. Hasta tanılarının moleküler belirteçler kullanılarak detaylandırılması adjuvant tedavilerin daha özgün planlanmasına yarayacak ve sağ kalımları arttıracaktır.

Beyin neoplazmlarıBiyobelirteçler-tümörDünya Sağlık Örgütü+7
Duygu Dölen
İstanbul University
2019
00