
39
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Hastanemizde izole koroner arter bypass greftleme uygulanan hastalarda Sistemik İmmün-İnflamatuar İndeks ve C-reaktif protein/albümin oranının postoperatif prognozla ilişkisi
Amaç: Enflamasyonun aterosklerotik kardiyovasküler hastalıkların gelişiminde merkezi bir rol oynadığı bilinmektedir. Kronik inflamatuar süreçler, aterosklerozun başlangıcından itibaren plak oluşumu, ilerlemesi ve komplikasyonları üzerinde doğrudan etkilidir. Bu çalışmada, sistemik immün-inflamatuar indeks (SII) ve C-reaktif protein/Albümin (CRP/Alb) oranının, koroner arter bypass greftleme operasyonu (CABG) uygulanan hastalarda postoperatif komplikasyonlar ve mortaliteyi öngörmedeki potansiyel değerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde Ocak 2019 – Aralık 2023 tarihleri arasında izole CABG operasyonu yapılan 200 hasta üzerinden yürütülmüştür. Çalışma dışlama kriterleri sonrası 179 hasta değerlendirmeye alınmıştır. Hastalara ait demografik veriler, laboratuvar parametreleri ve postoperatif sonuçlar retrospektif olarak hastane bilgi yönetim sistemi ve hasta dosyalarından elde edilmiştir. SII ve CRP/Alb oranı preoperatif dönemde hesaplanmış, postoperatif komplikasyonlar ve mortalite ile ilişkileri istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmada elde edilen bulgulara göre, atriyal fibrilasyon (AF) gelişimi ile CRP/Alb oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p = 0,043). Bu farklılık, AF gelişmeyen hastaların CRP/Alb oranlarının, AF gelişen hastalara göre anlamlı biçimde daha yüksek olmasıyla açıklanmıştır. Ayrıca, CRP/Alb oranı ile Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ) yatış süresi arasında düşük düzeyde pozitif ve anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (Spearman R = 0,186; p = 0,013). Bu durum, CRP/Alb oranı yükseldikçe YBÜ'de kalış süresinin de artabileceğini göstermektedir. SII değişkenine ait ortalama değer 803,09, medyan değeri 585,39 olarak hesaplanmış; minimum değer 53,76, maksimum değer ise 9827,95 olarak tespit edilmiştir. CRP/Alb oranının ortalaması 1,46, medyan değeri 0,58 olup; bu oranın minimum değeri 0,01, maksimum değeri ise 19,29'dur. Sonuç: Bu çalışma, izole koroner arter bypass greftleme operasyonu geçiren hastalarda SII ve CRP/Alb oranının postoperatif prognoz ile ilişkisini ortaya koymuştur. Bulgular, özellikle CRP/Alb oranının atriyal fibrilasyon gelişimi ve yoğun bakım ünitesinde kalış süresiyle anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar, söz konusu biyobelirteçlerin ameliyat sonrası komplikasyonların öngörülmesinde ve hasta yönetiminde potansiyel prognostik göstergeler olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: CRP/Alb oranı, Koroner Arter Bypass Greftleme, Koroner Arter Hastalığı, Sistemik immün inflamatuar indeks.
Kardiyopulmoner bypass eşliğinde açık kalp cerrahisi uygulanan hasta grubunda Euroscore sistemi ile risk hesaplaması
Asetil salisilik asit kullanan hastalarda koroner by-pass cerrahisinde intraoperatif kan transfüzyonu ihtiyacının azaltılması
Kan transfüzyonu, takibinde immünsupresif tedavinin uygulanmadığı bir organ transplantasyonudur. Bu nedenle kan ürünlerini gerektiği kadar kullanmak bir başka deyişle de kullanımını sınırlamaya çalışmak gerekir. Homolog kan ve kan ürünlerinin kardiyak cerrahi ameliyatları sırasında ne oranda azaltılabileceğini değerlendirmek mümkündür. Bu araştırmada prospektif olarak takip edilecek bu dört ana gruptaki hastaların kan transfüzyon ihtiyacını mümkün olduğunca azaltabilmek için periop üç farklı tedavi şekli planlandı. Tüm grupların desmopressin kullanılacak altgruplarında(GrupA), protamin nötralizasyonundan 20 dakika sonra 0.3μgr/kg dozda desmopressin asetat yavaş infüzyon şeklinde verilmesi planlandı. Tüm grupların otolog kan transfüzyonu yapılacak alt gruplarında(GrupB), kardiyopulmoner dolaşıma girilmeden hemen önce hasta heparinize iken aort kanülünden tahmini hesaplanan intravasküler hacmin %15-20'lik bölümünün plazma hacim genişleticilerle yer değiştirilmek suretiyle sistem dışına alınması ve pompa çıkışı herhangi bir kanama odağı olmadığından emin olunduktan sonra aynı yerden reinfüze edilmesi planlandı. Tüm grupların her iki yöntemin de uygulandığı altgrubunda(GrupC), önce otolog kan transfüzyonunun tamamlanması, daha sonra desmopressinin verilmesi planlandı. Hastanın hemodinamik durumu izlenerek hemoglobin değeri ameliyat sırasında 7gr/dl ve ameliyat sonrasında 8gr/dl'nin altına indiğinde transfüzyon endikasyonu kararı verildi. Olguların ameliyat öncesindeki değerlerinden bazıları post-op 6. ve 24. saatlerde de kontrol edilidi. Bunlara ek olarak hastaların ilk 24 saatteki drenajları ve taze kan ihtiyaçları da kayıt edildi. Ortaya çıkan sonuçlar birbirleriyle karşılaştırıldı.
Sol ventrikül anevrizmalarının cerrahi onarımı sonrası hastaların geç dönem klinik sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı sol ventrikül anevrizmalarının cerrahi onarımı sonrası uzun dönem takipte sol ventrikül fonksiyonlarının değerlendirilmesidir. 1992-2003 yılları arasında miyokard infarktüsüne bağlı gelişen sol ventrikül anevrizması olan 97 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 86'sı kadın, 11'i erkekti. 61 hastaya klasik anevrizmektomi, 36 hastaya endoanevrizmografi uygulandı. Hastaların ortalama preoperatif EF'leri klasik anevrizmektomi grubunda %38,9 endoanevrizmografi grubunda % 38,0'di. Preoperatif fonksiyonel kapasiteleri (NYHA) klasik anevrizmektomi grubunda 2.850.73 ve endoanevrizmografi grubunda 2.930.74'dü. Her iki grup arasında yaş, cins, hasta koroner arer sayısı, cerrahinin aciliyeti, preoperatif sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, fonksiyonel kapasite (NYHA) ve komorbid risk faktörleri bakımından anlamlı fark yoktu. Postoperatif erken mortalite klasik anevrizmektomi grubunda % 9.8 (n=6), endoanevrizmografi grubunda % 2.7 (n=1)'di. 8 yıllık (96 ay) geç mortalite oranları da sırayla klasik anevrizmektomi grubunda % 12.7 (n=7) ve endoanevrizmografi grubunda % 14.2 (n=5) idi. Postoperatif ejeksiyon fraksiyonu klasik anevrizmektomi grubunda % 38.9'dan % 42.8'e, endoanevrizmografi grubunda %38,0'den %45,0'e yükseldi. NHYA'nın sınıflamasına göre fonksiyonel kapasite klasik anevrizmektomi yapılan grupta preoperatif 2.85 ± 0.73 postoperatif 1,6 0,7 , endoanevrizmorafi grubunda preop. 2.93 ± 0.74, postoperatif 1,1 0,4 idi. Sonuç olarak sol ventrikül anevrizmalarında anevrizmanın onarımı yaşam süresini ve hayat kalitesini iyleştiren tedavilerden birisidir ve hastaların geç dönemde fonksiyonel kapasiteleri anlamlı derecede düzelmektedir.
Koroner arter bypas greft operasyonlarında parsiyel kros klemp uygulamasının postoperatif pulmoner fonksiyonlarıniyileşmesi üzerine etkisi
Öz AMAÇ: Koroner arter baypas greft operasyonlarında kardiyopulmoner bypass sırasında kısmi kros klempleme ve mekanik pulmoner ventilasyon tekniğini total kros klemp kullanımı ile pulmoner iyileşme açısından karşılaştırmak. YÖNTEMLER: Hastalar 2 gruba ayrıldı; Total kros klempeli Grup A (n = 15) ve kardiyopulmoner baypasta Grup B (n = 15) kısmi çapraz klemp ve mekanik pulmoner ventilasyon. SONUÇLAR: Postoperatif solunum fonksiyonları 2 ana çalışmada incelendi; 1) arter kan gazının oksijenlenme oranı ve 2) spirometre sonuçları. Ek olarak, toplam kardiyopulmoner baypas ve toplam çapraz klempleme süreleri, ekstübasyon süreleri, greft sayısı ve tipleri, yoğun bakım ünitesi tedavi günleri ve hastaneye yatışlar kaydedildi. İki grup arasında oksijenlenme oranı ve cerrahi yatış ayrıntıları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Solunum fonksiyonlarının iyileşmesi açısından spirometrik sonuçlarda Grup B'de avantaj ile istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlemledik. SONUÇ: Akciğerlerin total kros klemplenmesi ve dolaşımda durması, koroner arter baypas cerrahisinde pulmoner inflamatuar yanıta dayanan postoperatif pulmoner komplikasyonların ana kaynaklarıdır.
Komplet atriyoventriküler septal defekt ve down sendromu birlikteliğinin cerrahi sonuçlar üzerine etkisi, retrospektif bir çalışma
AVSD; insidansı her 10.000 canlı doğumda 4-5.3 olan ve tüm doğumsal kalp hastalıkarının yaklaşık %7'sini kapsayan bir konjenital kardiyak defekttir.[2,3] Günümüzdeki teknolojik gelişmeler ve cerrahi tekniklerdeki ilerlemelere rağmen yüksek mortalitesi nedeniyle önemli yer tutmaktadır. Çalışmamızın amacı da kliniklerimizde opere edilen hastaların cerrahi sounçlarını incelemek ve özellikle Down sendromunun bu sonuçlar üzerindeki etkisini anlamaya çalışmaktır. Çalışmamızda, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği ve S. B. Ü. Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Kalp Cerrahisi Kliniği'nde, komplet AVSD nedeniyle opere edilmiş 74 hasta retrospektif olarak taranmıştır. Hastalar, Down sendromu varlığı, operasyon günü yaşları ve ağırlıkları, uygulanan cerrahi teknik ve PAB değerlerine göre gruplara ayrılmış ve bu faktörlerin mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Hastaların 45'i(%60,8) Down sendromludur. Ortalama operasyon günü yaşları 7,60(±4,178) ay ve ortalama operasyon günü ağırlıkları 5,57(±1,544)kg'dır. Cerrahi teknik olarak 19(%25,7) hastada çift yama, 55 hastada (%74,3) modifiye tek yama uygulanmıştır. Down sendromunun yoğun bakım yatışı ve hastanede kalış süresini uzatmak dışında mortalite ve morbidite üzerinde anlamlı etkisi olmadığı görülmüştür ve dolayısıyla bu sendrom artık komplet AVSD cerrahisinde bir risk faktörü olarak görülmekten çıkmıştır. Çalışmamızda küçük yaş ve düşük operasyon günü ağırlığının mortaliteyi etkilemezken, postoperatif dönemde devam eden PHT'un mortaliteyi istatistiki olarak anlamlı ölçüde arttırdığı görülmüştür. Bu da hastaların uygun mümkün olduğunca erken cerrahi müdahalenin mortaliteyi düşürmek için en uygun yöntem olduğu sonucunu doğurmaktadır. Anahtar Kelimeler: komplet AVSD, Down sendromu, cerrahi sonuçlar
Kardiyopulmoner bypass prime volümündeki değişimin, intraoperatif/postoperatif kan kullanımı ve sistemik enfamasyon üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi
Kardiyopulmoner bypass, vücuda kan ve oksijen sunumunun devam ettirilebilmesi adına, kalp ve akciğer fonksiyonlarının geçici olarak ekstrakorporeal bir pompa ve oksijenatör sistemine devredildiği bir yöntemdir. Prime volüm yüklenmesi ile ortaya çıkan inflamatuar yanıt ve hemodilüsyonel anemi, intraoperatif ve postoperatif kan transfüzyon gereksinimi doğurmakta ve bu artmış transfüzyon oranları ile beraber transfüzyon ve inflamasyon ilişkili komplikasyonların da önünü açmaktadır. Yapmış olduğumuz çalışmamızda kardiyopulmoner bypass prime volümünün azaltılması ile beraber hastalardaki transfüzyon oranlarının ve kültür tetkiki yapılması veya antibiyoterapi değişikliği gerektirecek düzeyde sistematik cevap oluşturan inflamasyon arasındaki ilişkiyi ve bu durumun doğurduğu maliyet yükünü değerlendirmeyi amaçladık. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde, beş yıllık sürede elektif şartlar koroner arter bypass greftleme operasyonu yapılan 452 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların kardiyopulmoner bypass prime volüm değerleri, vücut yüzey alanlarına bölünerek prime volüm indeksi elde edildi. Çalışma grubu median değerine göre yüksek prime volüm indeksi, düşük prime volüm indeksi olarak ikiye ayrıldı. Veriler, demografik parametreler, intraoperatif parametreler, hemodilüsyon ilişkili parametreler, inflamasyon ilişkili parametreler, maliyet verileri olarak ayrılarak değerlendirildi. Düşük vücut yüzey alanına sahip olan hastalarda, prime volüm indeksi daha fazla olup bu hastaların, kardiyopulmoner bypass başlangıcından itibaren yapılan tüm hematokrit ölçümlerinde daha anemik seyrettikleri görüldü. Yüksek pvi grubundaki hastaların intraoperatif ve postoperatif kan transfüzyonu oranlarının anlamlı şekilde daha fazla olduğu görüldü. İnflamasyon cevabının klinik tabloya yansımasının, yüksek pvi grubundaki hastalarda anlamlı şekilde daha güçlü olduğu görüldü. Bu hastalarda enfeksiyon varlığını göstermeyen kültür tetkiki yapılma oranlarının ve kültür pozitifliği ile desteklenmeyen antibiyoterapi oranlarının anlamlı şekilde daha yüksek oldukları görüldü. Prime volümün mümkün olduğunca azaltılması ile hastaların toplam tedavi maliyetlerinde de azalma sağlanabileceği izlendi. Hemodilüsyonel anemi, kardiyopulmoner bypass pratiği için neredeyse altın standart olmasının yanında, olumlu ve olumsuz etkileri nedeni ile oldukça dikkatle ele alınması gereken bir konudur. Transfüzyonlardan ve buna bağlı komplikasyonlardan kaçınılması için mümkün olduğunca düşük kardiyopulmoner bypass prime volümü kullanılması önerilir. Prime volüm düşürücü tekniklerin birbirine üstünlüklerine dair kesin bir görüş birliği bulunmamasından dolayı, kanın yabancı yüzey temasının ve sıvı yüklenmesinin mümkün olan her şekilde azaltılmaya çalışılması önerilir. Ülkemizdeki sağlık ekonomisinin durumu da göz önüne alındığında, cerrahi tedavilerde maliyetin azaltılması hayati önem arz etmektedir.
Asendan aorta anevrizmalarında cerrahi tedaviden sonra, geç dönemde arkus aorta ve torasik aortada anevrizma gelişme sıklığının araştırılması
Asendan aorta anevrizmalarında cerrahi tedaviden sonra, geç dönemde arkus ve torasik aortada anevrizma gelişme sıklığının araştırılması. Giriş ve Amaç: Assendan Aort Diseksiyonu ve ya Anevrizması nedeni ile cerrahi tedavi gören hastaların ilerleyen yıllarda sinüs valsalva, arcus aorta ve torasik aortasında genişleme, diseksiyon flep devamı veya rüptür görülmektedir. Bu çalışmanın amacı asendan aorta her hangi cerrahi girişim yapılan hastalarda geç dönemde arkus ve inen aortda anevrizma insidansının belirlenerek bunların erken dönemde tanısını sağlayarak elektif cerrahi girişimlerini sağlayarak ve bu hastalarda mortalite ve morbiditesinin azaltılmasını sağlamaktır. Gereç ve Yöntem. 2010-2020 arası son 10 yılda asendan aortaya cerrahi tedavi yapılan olguların, postoperatif kontrol görüntüleme sonuçları ve hastane arşiv kayıtları üzerinden hastaların geç dönem sonuçları, aort çapları ve diğer klinik bulguları değerlendirilmiştir. Yapılan görüntüleme tetkikleri Radyoloji Anabilim Dalı'ndan aynı öğretim üyesi tarafından tekrar amaca yönelik değerlendirilmiş ve veri toplanmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi ana bilim dalında 2010-2020 tarihleri arasında her hangi nedenle assendan aortasına cerrahi tedavi uygulanan 197 hasta retrospektiv olarak incelenmiştir Kontrollere düzenli gelen hasta sayısı 61 olmuş olup,çalışmaya 61 hastanın üzerinden devam edilmiştir ve aort çaplarında artışlar gözlenmiştir. Bulgular ve Sonuç: Greft ile ilişkili komplikasyon 5 hasta (%8,2) da görüldü. Greft distali 5 cm'den büyük olan 2 hasta (%3,3) vardı.Greft çevresi hematom görülen: 2 hasta (%3,3) vardı. Greft çevresinde kontrastlanma görülen 1 hasta (%1,6) vardı. Takiplerinde Sinüs Valsalva'da artış izlenen 11 hasta (%18) vardı.0,5cm'den daha az artış olan 4 hasta (%9,5).0,5-1 cm arasında artış olan 7 hasta (%16,7)1 cm'den daha fazla artış olan 6 hasta (%14,3) vardı. Hastaların takip sürecinde sinüs valsalvadaki ortalama değişim artış yönünde olup 0,21cm±0,16cm olarak görüldü. Bu değerlendirmede sinüs valsalva çapı, artan ve azalan tüm hastalar ele alındı. Hastaların sinüs valsalva çaplarındaki değişim üzerinde preoperatif ve postoperatif dönem ölçümleri arasında,artış veya azalma yönünde anlamlı değişiklik olmadığı görüldü. (p=0,147) Takiplerinde Arcus Aorta'da artış izlenen 29 hasta (%47,5) vardı.0,5cm'den daha az artış olan 15 hasta (%24,6),0,5-1 cm arasında artış olan 6 hasta (%9,8),1 cm'den daha fazla artış olan 8 hasta (%13,1) vardı.Hastaların takip sürecinde arcus aortadaki ortalama değişim artış yönünde olup 0,69cm±0,18cm olarak görüldü Hastaların arcus aorta çaplarındaki değişim üzerinde preoperatif ve postoperatif dönem ölçümleri arasında,artış yönünde istatistiksel olarak anlamlı şekilde değişim olduğu görüldü (p=0,0001). Takiplerinde Torakal Aorta'da artış izlenen 22 hasta (%36,1) vardı.0,5cm'den daha az artış olan 12 hasta (%19,7),0,5-1 cm arasında artış olan 6 hasta (%9,8),1 cm'den daha fazla artış olan 4 hasta (%6,6) vardı. Hastaların torakal aorta çaplarındaki değişim üzerinde preoperatif ve postoperatif dönem ölçümleri arasında,artış yönünde istatistiksel olarak anlamlı şekilde değişim olduğu görüldü (p=0,0001). Takiplerinde Sinüs Valsalva'sı 5 cm'den daha büyük olan 3 hasta (%4,9), Arcus Aorta'sı 5 cm'den daha büyük olan 7 hasta (%11,5), Torakal Aorta'sı 5 cm'den daha büyük olan 4 hasta (%6,6),Takiplerinde diseksiyon flebi devamlılık gösteren 10 hasta (%16,4) olduğu görüldü. Assendan Aort Diseksiyonu ve ya Anevrizması nedeni ile cerrahi tedavi gören hastaların ilerleyen yıllarda sinüs valsalva,arcus aorta ve torasik aortasında genişleme,diseksiyon flep devamı veya rüptür görülmüş olması üzerine bu hasta qruplarının daha sık takip edilmesi gereksinimi çıkarmaktadır.
Koroner arter bypass greftleme ameliyatı yapılan hastalarda intraoperatif bypass öncesi ve sonrası kardiyak dokudaki perfüzyonun yakın kızıl ötesi spektroskopi ile değerlendirilmesi
Amaç: Aterosklerotik koroner arter hastalığı gelişmiş ülkelerde mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerindendir. Koroner arter bypass greft operasyonu (KABG), gelişmiş ülkelerde yapılan en sık majör operasyondur ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1 milyon, ülkemizde ise yaklaşık 70 bin hastaya yapılmaktadır. Greft yetmezliği KABG operasyonunun en ciddi komplikasyonlarından biridir. Greft açıklığını intraoperatif olarak değerlendirmek hayati önem arz etmektedir. Çalışmada amacımız intraoperatif greft yetmezliğinin değerlendirmesi için güncel, güvenilir, maliyeti yüksek olmayan ve uygulanabilirliği kolay olan bir yöntem önermektir. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2022 - Mart 2024 tarihleri arasında kliniğimizde koroner arter hastalığı nedeniyle koroner bypass ve kapak cerrahisi yapılan, 18-80 yaş arası, 69 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 59'una koroner arter bypass, 10'una ise kapak ameliyatı yapıldı. Bu iki hasta grubunun intraoperatif alınmış kardiyak doku saturasyon verileri değerlendirilmiştir ve karşılaştırılmıştır. Bulgular: Yapılmış olan istatistiksel değerlendirme sonuçlarına dayanarak KABG hastalarında iki ölçüm arası değişim anlamlıdır (z=-6,680, p<0,001). Bypass sonrası sağ ventrikül ölçüm değeri KABG grubundaki 59 hastanın tamamında anlamlı şekilde artmıştır. Kontrol grubu olan kapak hastalarında ise sağ ventrikül ölçüm değerlerinin iki ölçüm arasında görülen değişimi istatistiki açıdan anlamlı değildir (z=-0,889, p=0,374). Benzer şekilde sol ventrükül ölçümleri kapsamında da analiz yapılmıştır. Analiz sonuçlarına göre, KABG grubunda yer alan hastalarda (z=-6,680, p<0,001) bypass sonrasi ölçüm değerleri, bypass öncesi ölçüm değerlerine göre anlamli şekilde artarken, kapak değişen hastalardaki değişim anlamlı bulunmamıştır (z=-0,408, p<0,683). Sonuç: Yaptığımız analizler sonucu olarak bypass olgularında spektroskopi yöntemiyle alınmış doku oksijen saturasyonunda istatistik olarak belirgin yükseliş elde edildi. Beklediğimiz gibi kapak hastalarında kardiyak doku saturasyon değerlerinde anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak çalışmada sunduğumuz olan spektroskopi yöntemi intraoperatif anastomoz değerlendirmesinde umut verici yöntem olduğunun kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı, KABG, Bypass.
Koroner arter hastalarında periferik arter hastalığının sıklığı, mortalite ve morbidite üzerine etkisi
Koroner arter hastalığı(KAH) nedeniyle koroner arter bypass greft operasyonu(CABG) kararı verilen olgularda periferik arter hastalığı(PAH) ve risk faktörlerinin belirlenmesi, mortalite ve morbidite üzerine etkilerini değerlendirme amaçlanmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda koroner arter bypass greft operasyonu kararı verilen hastaların kayıt altına alınması planlanmış ve Şubat 2019 tarihinde veri toplama işlemi başlamış, Ekim 2020 arasında kayıt alma işlemi tamamlanmıştır. Çalışmamıza koroner anjiografi ile tanı konulmuş koroner arter hastalığı olan, koroner arter bypass greftleme (CABG) kararı verilen, koroner arter hastalığına eşlik eden ek kardiyak patoloji (kalp kapak hastalığı, kalp yetmezliği, konjenital kalp defektleri gibi) olmayan, renal fonksiyonların normal sınırlarda olan, eşlik eden akciğer patolojisi bulunmayan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların 22(%22,2)si kadın, 77(%77,8)si erkek hasta olmak üzere 99 hasta kayıt altına alınmıştır. 50 yaş üzeri olan bireylerin çalışmaya dahil edilmesi planlanmıştır. Hastaların yaşı ortalama 64,45±7,75 yıl; dağılım 50-88 yıl, ortanca 64 yıldır. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda ayak bileği-kol indeksi (ABI) ölçüldü ve risk faktörleri araştırıldı. Ayrıca hastaların geçmiş dönem laboratuvar ve görüntüleme geçmişleri de incelenerek düşük dansiteli lipoprotein (LDL), glukoz, kreatinin, ejeksiyon fraksiyonu (EF), bypass yapılan koroner arterleri, hastanede operasyon öncesi ve sonrası yatış süreleri veri bilgisi olarak kaydedildi. Ayak Bileği- Kol İndeksi: Hasta istirahat halindeyken galena perfect aneroid model manuel tansiyon manşonu ve maquet sound doppler kullanılarak bilateral üst ekstremitelerde radial ve ya ulnar arter üzerinden ve alt ekstremitelerde dorsal pedal arter ve ya posterior tibial arter üzerinden tansiyon ölçümü yapılmıştır. Ayak bileği en yüksek sistolik basıncı ile en yüksek kol basınç değerine oranı ile ayak bileği- kol indeks değeri hesaplanmıştır. Araştırmamızın sonucunda koroner arter bypass greftleme yapılan hastalarda ileri yaş, karotis arter tutulumu, sol ön inen koroner arter (LAD) bypass greftleme, alt ekstremite tansiyon durumu, hastane yatış süresi ve çalışmamızın temel belirleyicisi olan ABI değerlerinin patolojik olması sağ kalımla ilgili olarak anlamlı istatistiksel sonuçlara ulaşıldı. Çalışmamızda kriter olarak kullanılan ABI değerinin 0,9198'den daha düşük olmasının; eksitus hastaları tespit etme ihtimali yani sensivitesi %71,4, sağ kalan hastaları tespit etme ihtimali yani spesifitesi ise %85,9 olarak görüldü. İncelenen LDL, kreatinin, glukoz laboratuvar değerleri, cinsiyet, EF, preoperatif yatış süresi, operasyon değerleri, bypass greftleme yapılan diğer koroner arterler, koroner arterlerdeki stenoz yüzdesi, diabetes mellitus(DM), hiperlipidemi(HL), hipertansiyon(HT) , sigara, stroke ile ilgili anlamlı istatistiksel sonuçlar elde edilmemiştir. Sonuç olarak; CABG uygulanan olgularımızda mortalite üzerine PAH varlığı istatiksel olarak anlamlı görülmemiştir. Ancak PAH olmaması CABG yapılan hastalarda sağ kalımı arttırmıştır. Karotis arter hastalığının olmaması da CABG uygulanan olgularımızda sağ kalımı arttırıken, karotis arter hastalığının varlığı ise mortaliteyi arttırmıştır. CABG uygulanan olgularda; PAH varlığı uzun dönemde mortalite üzerinde olumsuz etkisi nedeniyle bu hasta grubunun daha yakından izlemi ve etkin medikal tedavi uygulanması gerektiği düşüncesindeyiz.
Açık kalp cerrahı̇sı̇ geçı̇ren erı̇şkı̇n hastalarda preopeatı̇f kan yönetı̇mı̇nı̇n, perı̇operatı̇f ve postoperatı̇f kan ve kan ürünü kullanım mı̇ktarına etkı̇sı̇. erı̇şkı̇n açık kalp cerrahı̇sı̇nde transfüzyon sıklığı ve morbı̇dı̇te ı̇le ı̇lı̇şkı̇sı̇
GİRİŞ: Demir eksikliği en sık rastlanan beslenme bozukluğudur. Demir eksikliği ve buna bağlı olarak gelişen anemi büyük bir sağlık problemi olarak varlığını sürdürmektedir. Anemi çok yaygın bir hastalıktır. Erişkin hastalarda görülme sıklığı %17 olarak belirtilmektedir. Tedavi edilmediği sürece yaşam kalitesini ve vücut metabolizmasını kısıtlayan, uzun dönemde istenmeyen sonuçlara sebep olan bir hastalıktır. Altta yatan sebep belirlendiğinde tedavi şekli hasta temelinde düzenlenmektedir. Oral demir preparatlarından intravenöz tedavi yöntemlerine, gerekli hastalarda transfüzyon tedavisine kadar geniş bir yelpaze uygulanmaktadır. Kardiyovasküler cerrahi, kan kaybının en çok görüldüğü ve transfüzyonun en fazla uygulandığı cerrahi şeklidir. Operasyon sırasında uygulanan, kan pıhtılaşma faktörlerini ve kanın şekilli elemanlarını etkileyen bazı prosedürler sebebiyle perioperatif ve postoperatif dönemde kan kaybı gelişmektedir. Özellikle anemi hastalarında, anemi tedavisi uygulanmadan cerrahi prosedürlerin uygulanıyor olması hastalarda kullanılan kan ürünü gereksinimini artırmakta olup fazlaca kan ürünü kullanılmasına ve buna bağlı yan etkilerin görülme sıklığının artışına sebep olmaktadır. Özellikle son yıllarda kan yönetimi ile ilgili birçok tartışma söz konusudur. Açık kalp cerrahisi uygulanacak hastalarda yapılan çalışmalarda; anemi tedavisi yapılan ve yapılmayan hastaların mortalite ve morbidite, kullanılan kan ürünü miktarı ve sağlık sistemine maliyetlerindeki anlamlı farklar göze çarpmaktadır. Biz de çalışmamızda normal hasta grubu ile anemi tedavisi yapılan hasta grubu arasında mortalite, morbidite ve kan ürünü kullanımı sonuçlarını ortaya koyacağız. YÖNTEM: Çalışmaya kardiyopulmoner bypass altında opere edilen 95 hasta dahil edildi. Hastaların 63'ü erkek, 32'si kadındı. Bütün hastalara elektif şekilde açık kalp cerrahisi uygulandı. Demir eksikliği tanımlanan hastalara operasyondan 1 hafta önce 1000 mg ferrik karboksimaltoz (2 flakon), 100 cc NaCl %0.9 içerisinde 30 dakikada bitecek şekilde uygulandı. Vücut kitle indeksi göz önüne alınarak gerekli görülen hastalarda ek olarak ilk dozdan bir hafta sonra 500 mg ferrik karboksimaltoz uygulandı. Operasyon öncesinde kan ürünü kullanılan hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Demir eksikliği tanımlanmayan hastalara herhangi bir anemi tedavisi uygulanmadı. Hastalar tedavi uygulanan ve uygulanmayan hastalar olarak iki ana grupta; eşlik eden faktörler, uygulanan cerrahi türü ve hastalıklara bağlı olarak farklı alt gruplarda değerlendirildi. Operasyona alınan hastaların hepsinde insensible kayıplar hariç tüm kan kayıpları ve kardiyopulmoner bypass esnasında ölçülen değerler (uygulanan heparin miktarı, operasyon süresi, kardiyopulmoner bypass süresi, klemp süresi, postoperatif kardiyopulmoner bypass dengesi ve operasyon esnasında uygulanan kan ürünü miktarı) kaydedildi. Operasyon sonrası hastaların yoğun bakım takibi süresince gelişen drenaj takibi yapıldı. Kullanılan kan ve kan ürünü miktarı kaydedildi. Yoğun bakım yatış süreleri, entübe kalış süreleri ve toplam hastane yatış süreleri kaydedildi. Postoperatif 1. ve 10. Günlerde hematokrit, hemoglobin, platelet ve CRP değerleri izlendi. BULGULAR: Preoperatif değerlendirme sonucu uygun kriterlerde anemi tanısı koyulan 25 hastaya kiloya uygun dozda ferrik karboksimaltoz tedavisi uygulandı. Anemisi olan ve olmayan hastalar arasında hastaların yaşları, cinsiyet dağılımları arasında anlamlı farklılık yoktu. Anemisi olan ve olmayan hastalar arasında boy, kilo ve BMI değerleri anlamlı farklılık göstermedi. Anemi tedavisi yapılan hastalarda CABG uygulanma oranı, diğer hasta grubundan anlamlı olarak daha düşüktü. Tedavi uygulanan ve anemisi olmayan hastalar karşılaştırıldığında CPB süresi, CC süresi anlamlı farklılık yoktu. Anemi tedavisi yapılan hastaların operasyon süresi rastlantısal olarak anlamlı şekilde daha düşük izlendi. Anemisi olan hastalarda preoperatif, perioperatif, postoperatif hemoglobin, preoperatif ve postoperatif hematokrit ve preoperatif CRP değerleri anemisi olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha düşüktü. Platelet değerlerinde anlamlı fark saptanmadı. Anemisi olan ve olmayan hastalar arasında, preoperatif TDBK, ferritin, EF, kreatin, TSH, T3, T4 değeri arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Anemisi olan hastaların kalp hızları diğer gruptaki hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Anemi olan hastalarda preoperatif MCV değeri anlamlı olarak daha düşüktü. Anemi tedavisi uygulanan ve anemisi olmayan hastalar arasında perioperatif değerlerde ve postoperatif drenaj miktarında anlamlı farklılık gözlenmedi. Anemi tedavisi yapılan hastalarda, preoperatif antikoagülan/antiagregan ilaç kullanım oranı diğer hastalara oranla anlamlı olarak daha yüksekti Anemisi olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında, eşlik eden hastalık oranında anlamlı farklılık izlenmedi. Anemik hasta grubunda kalp yetmezliği bulunma oranı anemik olmayan hastalardan anlamlı olarak daha yüksekti. Anemisi olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında, anemik hastalarda iskemik kalp hastalığı görülme oranı anlamlı olarak daha düşüktü. Aort kapak hastalığı ve enfektif endokardit görülme oranı, anemisi olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. Anemi tedavisi uygulanan hastalarda, perioperatif kullanılan ES ve TDP miktarı diğer hastalara oranla anlamlı olarak daha yüksekti. Anemi tedavisi uygulanan ve uygulanmayan hastalar arasında postoperatif dönemde ES ve TDP kullanım miktarında anlamlı farklılık gözlenmedi. Anemi tedavisi yapılan ve anemisi olmayan hastalar arasında yoğun bakım yatış sürelerinde, entübasyon sürelerinde ve hastanede yatış sürelerinde anlamlı fark gözlenmedi. Yine aynı hasta grupları arasında komplikasyon görülme sıklığı anlamlı fark göstermedi. SONUÇ: Tarafımızca yapılan çalışmada, ferrik karboksimaltoz ile preoperatif olarak anemi tedavisi uygulanan hastalara peroperatif ve postoperatif süreçte benzer miktarlarda transfüzyon ihtiyacı gerektiği, bu hastaların postoperatif süreçte anemisi olmayan hastalar ile benzer mortalite ve morbiditeye sahip olduğu ve benzer konforda bir yoğun bakım sürecinden geçtikleri gözlenmiştir.
Son dönem kalp yetmezliğinde ventrikül destek cihazı implante edilmiş hastalarda preoperatif ve postoperatif biyomolekül düzeylerinin mortalite ve morbitideye etkisi
Son Dönem Kalp Yetmezliğinde Ventrikül Destek Cihazı İmplante Edilmiş Hastalarda Preoperatif ve Postoperatif Biyomolekül Düzeylerinin Mortalite ve Morbitideye Etkisi Amaç: Kalp yetmezliği, yapısal ya da fonksiyonel kalp bozukluklarına bağlı olarak gelişen, çeşitli semptomlarla seyreden komplike bir klinik sendromdur. Son dönem kalp yetmezliği tedavisinde sol ventrikül destek cihazları (LVAD), yaşam süresini uzatmak ve yaşam kalitesini artırmak amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak bu cihazların kullanımı, hemodinamik ve biyomoleküler düzeyde önemli değişikliklere neden olmakta; RAAS aktivasyonu, inflamatuvar belirteçlerde artış ve endotelyal stres gibi süreçlerin başlamasına neden olmaktadır. Bu çalışma, LVAD implantasyonu yapılan hastalarda renin, aldosteron, prokalsitonin, Pro-BNP ve von Willebrand faktör (vWF) gibi biyomoleküllerin preoperatif ve postoperatif düzeylerini zamansal olarak değerlendirmeyi; bu değişimlerin post operatif efüzyon, SVO ve IABP ihtiyacı gibi komplikasyonlarla ilişkisini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Amaç, biyomolekül temelli izlemle komplikasyonların öngörülebilirliğini artırmak ve hasta yönetimini kişiselleştirmektir. Materyal ve Metod: Çalışma, 2022–2024 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda HeartMate HVAD sistemi implante edilen 22 hastayı kapsamaktadır. Tüm hastalardan yazılı onam alınmış ve çalışma, 30.01.2025 tarihli etik kurul onayı ile yürütülmüştür. Klinik ve biyokimyasal veriler hastane bilgi sistemlerinden ve hasta anamnezlerinden elde edilmiştir. Çalışmada renin, aldosteron, prokalsitonin, NT-proBNP ve von Willebrand faktör (VWF) düzeyleri; preoperatif, postoperatif 1. gün ve 1. ayda olmak üzere üç zaman noktasında değerlendirilmiştir. Ayrıca hemogram, CRP, INR, albümin, karaciğer fonksiyon testleri, böbrek fonksiyon testleri ve elektrolit düzeyleri analiz edilmiştir. Biyomolekül değişimleri ile postoperatif komplikasyonlar arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışma, Akdeniz Üniversitesi'nde sol ventrikül destek cihazı (LVAD) implante edilen 22 hasta üzerinde yapılmış olup, hastaların biyomolekül düzeylerindeki değişimlerin postoperatif komplikasyonlarla olan ilişkisini istatistiksel olarak değerlendirmektedir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %90,9'u erkek olup, ortalama yaş 52,23±11,2 yıldır. Etiyolojik olarak hastaların %50'sinde dilate kardiyomiyopati (DKMP), %50'sinde ise iskemik kardiyomiyopati (IKMP) saptanmıştır. Sigara kullanımı %81,8, diyabet %40,9 ve hipertansiyon %36,4 oranında görülmüştür. Mitral yetmezlik ile postoperatif pro-BNP ve renin düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandığını, buna karşın VWF ve aldosteron düzeyleri ile negatif korelasyonlar bulunduğunu ortaya konmuştur. Triküspit yetmezlik derecesi ile aldosteron ve VWF arasında benzer yönde zayıf negatif ilişkiler saptanmıştır. Pulmoner arter basıncının, özellikle postoperatif dönemde artmış prokalsitonin, aldosteron ve pro-BNP düzeyleri ile pozitif yönde ilişkili olması, hemodinamik yüklenmenin nörohormonal ve inflamatuvar yanıtlarla yakından bağlantılı olduğunu göstermektedir. TAPSE değeri ile biyomarkerlar arasındaki negatif korelasyonlar, sağ ventrikül fonksiyon bozukluğunun sistemik inflamasyon ve endotel disfonksiyonu ile ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Ayrıca biyomoleküller arasında, özellikle prokalsitonin ile pro-BNP arasındaki güçlü korelasyon, inflamatuvar ve hemodinamik süreçlerin ortak bir patofizyolojik eksende seyrettiğini desteklemektedir. Preoperatif olarak ölçülen biyobelirteçlerden ortalama ejeksiyon fraksiyonu %20,5, von Willebrand faktör (vWF) 201,6±54,49, Pro-BNP 3123,91±4400,72, Renin 9,86±6,91 ve Aldosteron 52,82±40,42 olarak bulunmuştur. Postoperatif 1. günde Pro-BNP ve vWF düzeylerinde anlamlı artış gözlenmiş olup (sırasıyla p=0,001 ve p=0,004), Prokalsitonin düzeylerinde ise keskin bir artış meydana gelmiştir (p<0,001). Postoperatif 1. ayda prokalsitonin düzeyi normale dönerken (p=0,031), vWF düzeyleri başlangıç seviyelerine yaklaşmış; Pro-BNP ise yüksek seyretmeye devam etmiştir. İncelenen komplikasyonlar arasında post operatif perikardiyal efüzyon (%50), iskemik serebrovasküler olay (%36,4), gastrointestinal kanama (%36,4), sağ ventrikül yetmezliği (%45,5), ECMO gereksinimi (%4,5) ve intraaortik balon pompası (IABP) ihtiyacı (%27,3) yer almaktadır. Lojistik regresyon analizine göre vWF ve prokalsitonin düzey farklarının kanama revizyonu ile anlamlı bir ilişkisi bulunmamıştır. İskemik SVO ile postoperatif vWF artışı arasında zayıf düzeyde bir ilişki (p=0,089) saptanmış, ancak bu istatistiksel anlamlılık düzeyinin altında kalmıştır. Gastrointestinal kanama ve sağ ventrikül yetmezliği ile vWF düzey değişimleri arasında anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. ECMO ve IABP uygulamaları ile de vWF düzey farkları arasında anlamlı bir etki gözlenmemiştir. LVAD implantasyonu sonrası vWF düzeylerinde belirgin fakat geçici bir artış izlenmiş; buna karşın bu değişimlerin postoperatif komplikasyonlarla olan istatistiksel ilişkisi sınırlı bulunmuştur. Pro-BNP ve Prokalsitonin gibi biyobelirteçlerdeki değişimlerin ise postoperatif klinik seyri yansıtmada daha belirgin rol oynayabileceği değerlendirilmektedir. Sonuç: Bu tez çalışmasında, ileri evre kalp yetmezliği nedeniyle LVAD implantasyonu yapılan hastalarda belirli biyomoleküllerin zamana bağlı değişimi ve klinik komplikasyonlarla ilişkisi incelenmiştir. Elde edilen bulgular, özellikle aldosteron düzeylerinin postoperatif morbiditeler (post operatif perikardiyal efüzyon, iskemik SVO, IABP gereksinimi) ile anlamlı ilişkili olduğunu ve bu belirtecin potansiyel bir prognostik biyomarker olarak değerlendirilebileceğini göstermiştir. Prokalsitonin, Pro-BNP ve von Willebrand faktör düzeylerindeki değişimler; inflamatuvar yanıt, hemodinamik yüklenme ve endotelyal stresin biyokimyasal yansımaları olarak yorumlanmış, ancak bu parametrelerin komplikasyon öngörüsünde sınırlı duyarlılığa sahip olduğu belirlenmiştir. Çalışmanın küçük örneklem büyüklüğü ve tek merkezli yapısı gibi sınırlamaları dikkate alındığında, biyomoleküllerin klinik karar süreçlerindeki rolünün daha net belirlenebilmesi için daha geniş, çok merkezli ve uzun takipli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Genel olarak çalışma, biyomarker temelli izlem stratejilerinin LVAD hastalarında komplikasyon öngörüsünü güçlendirebileceğini ortaya koymuştur.
İzole koroner arter baypass greft (CABG) operasyonlarında düşük tidal ventilasyonun postoperatif sonuçları
Bu çalışma, kardiyopulmoner baypas (KPB) sırasında düşük tidal hacimli, düşük frekanslı ve sürekli ventilasyon uygulamasının postoperatif solunumsal fonksiyonlara, oksijenlenme parametrelerine ve klinik sonuçlara olan etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya Eylül 2024 – Mart 2025 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde izole koroner arter bypass greft (CABG) operasyonu uygulanan 50 hasta dahil edilmiştir. Hastalar rastgele olarak iki gruba ayrılmıştır: Grup 1'de (n=25) KPB sırasında düşük tidal hacimli ventilasyon (3 mL/kg, 6/dk, PEEP: 8 cmH₂O, FiO₂: 21%) uygulanmış; Grup 2'de (n=25) ise KPB süresince ventilasyon durdurulmuştur. Tüm hastalarda postoperatif dönemde solunum fonksiyon testleri, CXR akciğer grafi skorlama testi ve klinik sonuçlar (hastanede kalış süresi, ekstübasyon süresi, yoğun bakım kalış süresi) değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda her iki grupta postoperatif FEV₁, FVC ve FEV₁/FVC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edilmiştir. Ancak gruplar arasında bu parametreler bakımından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Ekstübasyon süresi, yoğun bakım kalış süresi ve inflamatuvar belirteçlerde gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Buna karşın, ventilasyon uygulanan grupta hastanede kalış süresi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa saptanmıştır (p<0.05). KPB sırasında düşük tidal hacimli ventilasyon uygulaması, solunumsal fonksiyonlar üzerinde anlamlı iyileşme sağlamasa da, hastane yatış süresini kısaltarak klinik iyileşmeye katkı sunmaktadır. Bu yöntem, düşük riskli ve uygulanabilir bir strateji olarak rutin cerrahi uygulamalarda değerlendirilmeye açıktır. Daha büyük örneklemli ve biyobelirteç takibini de içeren ileri çalışmalarla bu yaklaşımın etkinliği daha net biçimde ortaya konabilir.
Akut ekstremite iskemisine maruz bırakılan sıçanlarda nikardipinin iskemi/reperfüzyon hasarını engellemedeki rolü
Amaç: Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sık görülen ekstremite iskemisi önemli mortalite ve morbidite sebeplerinden biridir. İskemi ve reperfüzyon sürecinde hasarın büyük bölümünün reperfüzyon sürecinde oluştuğu ve reaktif oksijen radikallerinin dokuların hasarlanmasında büyük rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada bir kalsiyum kanal blokörü olan Nikardipinin vazodilatasyon ve kalsiyum blokaj etkisinin akut ekstremite iskemisine maruz bırakılan sıçanlarda iskemi ve reperfüzyon hasarını engellemedeki rolü araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada ortalama ağırlıkları 200-400 gr olan 24 adet erkek Wistar Albino cinsi sıçan rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu(n=6) sıçanlara sadece deri altı kesi yapıldı. İskemi-reperfüzyon (İR) grubu(n=6) sıçanlarda infrarenal abdominal aort 60 dk süreyle klemplenerek iskemi oluşturuldu, sonra klempler kaldırılarak 120 dk reperfüzyon yapıldı. İskemi-reperfüzyon (İR)+düşük doz nikardipin(n=6) (10 mg/ml) grubu sıçanlara cerrahi işlemden 4 gün önce başlanılarak her gün tek doz intraperitoneal yolla nikardipin uygulandı. İskemi-reperfüzyon (İR)+yüksek doz nikardipin(n=6) (20 mg/ml) grubu sıçanlara cerrahi işlemden 4 gün önce başlanılarak her gün tek doz intraperitoneal yolla nikardipin uygulandı. Nikardipin tedavisi tamamlandıktan sonra sıçanlarda infrarenal abdominal aort 60 dk süreyle klemplenerek iskemi oluşturuldu, sonra klempler kaldırılarak 120 dk reperfüzyon yapıldı. Reperfüzyon süresi bitince kontrol grubu dâhil olmak üzere tüm sıçanlar sakrifiye edilerek uygun kan örnekleri alındı, kas ve aort dokusu patolojik değerlendirme için çıkarılarak uygun koşullarda saklandı. İncelemeler serum ve doku materyalleri üzerinde yapıldı ve özellikle prooksidan-antioksidan sistem ve inflamasyon ile ilgili monoklonal antikorlardaki değişimler araştırıldı. Bu çerçevede HIF-1 alfa antikoru, ICAM-1 Antikoru, VCAM-1 Antikoru, MMP 3 ve MMP9 antikoru, Rat myeloperoxidase (MPO), Rat signal transducer and activator of Transcription 1 (STAT1), Rat mitogen activated protein kinase (MAPK), Glutathione Peroksidaz (GSH-PX), reaktif oksijen türleri (ROS), malondialdehit (MDA), proteinlerin ileri oksidasyon ürünleri (AOPP) antioksidan aktivite (FRAP), Total-SH, Süperoksıt dismutaz (SOD) ve Katalaz çalışıldı. Bulgular: Biyokimyasal incelemelerde iskemi/ reperfuzyon modeli oluşturulan sıçanların serumlarında SODs, GSH-Px ve katalaz enzimlerinde kontrol grubuna bir farklılık göstermediği, MPO aktivite düzeylerinin ise iskemi de anlamlı artıp, tedavi gruplarında anlamlı olarak azaldığı görüldü. MAPK ve STAT1 düzeylerinde ise iskemi uygulamasıyla anlamlı artış, tedavi ile anlamlı azalma tespit edildi. Serum ROS, MDA, Total SH ve AOPP düzeyleri iskemi uygulaması ile anlamlı artış, FRAP düzeylerinde de düşüş görüldü. Tedavi gruplarında ise MDA ve FRAP anlamlı olarak azalırken, ROS, Total SH ve AOPP de değişiklik görülmedi. HIF-1 alfa antikoru, ICAM-1 Antikoru, VCAM-1 Antikoru, MMP-3 ve MMP-9 antikoru iskemik grupta pozitif boyanma gösterirken, tedavi grubunda daha zayıf boyandığı görüldü. Sonuç: Sonuç olarak, İR grubunda alt ekstremitede iskemi- reperfüzyon hasarı oluştuğunu ve nikardipin tedavisinin bu hasara karşı koruyucu etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.
Mitral kapak cerrahisi ile eş zamanlı triküspit kapağa müdahale edilen ve edilmeyen olguların preoperatif ve postoperatif triküspit kapak fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Triküspit kapak hastalığı, yetersizlik, darlık veya her ikisinin kombinasyonu olarak alt sınıflandırılabilir; en yaygın olarak romatizmal ateşin sonucudur. Fonksiyonel triküspit yetmezliği, mitral ve aort kapak hastalıklarına ikincil olarak gelişen bir durumdur. Bu çalışmamızda amaç, preoperatif orta-ileri TY'si bulunan ve intraoperatif triküspit kapak değerlendirmesine göre mitral kapak cerrahisi ile eş zamanlı triküspit kapağa cerrahi müdahale uygulanan ve uygulanmayan hastaların, postoperatif triküspit kapak fonksiyonlarındaki değişikliğin araştırılmasıdır. Böylelikle preoperatif değerlendirme ile intraoperatif değerlendirmeye göre verilen kararın karşılaştırılması yapılarak en iyi kararın belirlenmesi; bununla birlikte hastaların sağkalımının artırılması ve tekrar cerrahi ihtiyacının azaltması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 07.05.2014-25.10.2021 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde mitral kapak replasmanı uygulanmış tüm hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya; izole mitral darlık, izole mitral yetersizlik ve kombine mitral darlık ve yetersizlik tanıları nedeniyle mitral kapak replasmanı yapılan ve en az orta dereceli ek triküspit kapak yetersizliği bulunan hastalar dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar, mitral kapak replasmanı ile eş zamanlı trikuspit kapağa müdahale edilmeyenler (MVR), mitral kapak replasmanı ile eş zamanlı de Vega onarım yapılanlar (MVR+TDVA) olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmaya toplam 89 hasta dahil edildi. Hastaların preoperatif demografik verileri, fonksiyonel statüsü, kardiyak ritmi, ekokardiyografik verileri, operasyonel verileri değerlendirmeye alındı. Bulgular: Çalışmada çoğunlukta kadın (%68,5) hasta mevcuttu ve yaş ortalaması 59,18±12,16 yıl idi. Hastaların 46 (%51,6)'sına mitral kapak replasmanına ek olarak triküspit kapak de Vega anuloplasti uygulandı. MVR+TDVA grubunda medyan kilo ve BMI değerlerinin MVR grubuna göre anlamlı daha yüksek olduğu izlendi (p=0,002 ve p=0,005). MVR grubunda KAH oranı (%20,9) MVR+TDVA grubuna göre (%2,2) anlamlı daha yüksek bulundu (p=0,006). MVR+TDVA grubunda operasyon öncesi AF oranı (%89,1) MVR grubuna göre (%46,5) anlamlı daha yüksek saptandı (p<0,001). MVR+TDVA grubunun SAÇ ortalaması (5,17±0,69) MVR grubuna göre (4,76±0,62) anlamlı daha yüksek saptandı. MVR+TDVA grubundaki hastalarda triküspit yetmezlik derecesindeki azalmanın (-1 [IQR: -2-0]) MVR grubuna göre (0 [IQR: -1-0]) anlamlı daha yüksek olduğu saptandı (p=0,002). Sonuç: Çalışmamızda, preoperatif değerlendirmede orta-ileri tiküspit yetmezliği bulunan ve intraoperatif triküspit kapak değerlendirmesine göre de Vega anuloplasti uygulanan hastaların triküspit kapak yetmezliğindeki azalma seviyesinin uygulanmayan hastalara göre daha iyi olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Triküspit kapak, mitral kapak, de Vega, anuloplasti
Karotis stenozu olan hastalarda endarterektomi (reperfüzyon) sonrası psikokognitif, biyokimyasal ve elektrofizyolojik değişiklikler reperfüzyona serebral cevap
Amaç: Karotis stenozu olan hastalarda zamanla serebral kan akımı kademeli olarak azalmaktadır. Hastaların endarterektomi sonrası aniden artan kan akımına bağlı gelişen hücresel ve bilişsel süreçleri EEG, Nörokimyasal belirteçler ve psikokognitif testleri kullanarak daha iyi anlayarak yeni tanı ve takip metotları geliştirmek ve kıyaslama yöntemiyle bunların etkinliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından karotis endarterektomi operasyonu yapılan hastaların %58,3'ü (n=28) erkek, %41,7'si (n=20) kadın olmak üzere toplam 48 hasta bu çalışmaya alınmıştır. Bu hastalardan %56,7'si (n=17) erkek, %43,3'ü (n=13) kadın olmak üzere 30 tanesine preop ve post op EEG yapılmıştır. Hastaların %8,3'ü (n=4) 43-56 yaş aralığında iken, %50'si (n=24) 57-70 yaş, %41,7'si 71-84 yaş aralığındadır. Bu hastalardaki karotis endarterektomi ameliyatı öncesi ve sonrası biyokimyasal belirteçler, EEG değişiklikleri ve Nörokognitif değişiklikler araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamız sonucunda çalışmaya alınan hastaların karotis endarterektomi operasyonu öncesi ve operasyon sonrası erken post op dönemde NSE, S100B ve GFAP değerleri arasında istatiksel anlamlı bir sonuç çıkmamakla beraber geç post op dönemde s100b ve GFAP değerleri düşerken NSE değerleri istatiksel olarak anlamlı olarak yükselmiştir. Hastalara yapılan Nörokognitif test sonuçlarından sadece istatiksel olarak anlamlı olarak kısa süreli bellek, dikkat menzili ileri ve geri puanı yükselmiş, stroop testi puanı gerilemiştir. 30 hastaya yapılan EEG incelemesinde 10 hastanın EEG'sinde düzelme, yavaş dalga sıklığında ve amplitünde azalma meydana gelmiştir. Sonuç: Yaptığımız uzmanlık tezi çalışmamızda biyokimyasal belirteçlerin erken post op dönemde anlamsız olduğu inflamasyonun sınırlanmasıyla geç post op dönemde miktarlarının düştüğü tespit edilmiştir. Karotis endarterektomi ameliyatı sonrası MR'da infarktı olmayan hastaların EEG sinde yavaş dalga sıklığında azalma ve amplitüd azalmasına bağlı anlamlı düzelmeler olmuştur. Nöropsikokognitif testlerde sadece kısa süreli bellek dikkat menzili ileri ve geri puanı yükselmiş olup bu değerler EEG ve biyokimyasal markerlar ile karşılaştırıldığında biyoistatistiksel anlamlı çıkmamıştır. EEG ve NPT puanları birbiri ile korelasyonuna bakıldığında sonuç yine biyoistatistiksel açıdan anlamsız çıkmıştır.
Sol ventrikül destek cihazı implante edilmiş hastalarda cihaz litresinin vücut yüzey alanına oranının sistemik perfüzyona etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, LVAD cihazının sağladığı kardiyak debinin vücut yüzey alanına oranı ile elde edilen yeni bir indeks değerin perfüzyonda etkili olup olmadığını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. VAD indeksinin perfüzyon ile ilişkisi laboratuvar değerleri ve klinik parametreler ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya 13/09/2022-12/09/2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından sol ventrikül destek cihazı implante edilmiş hastalar dahil edilmiştir. Hastalara ait veriler, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Veritabanı, Elektronik Hasta Dosyaları, Epikriz Formları, Laboratuvar Sonuçları ile hastalardan alınan anamnezlerden elde edilmiştir. Hastalara ait yaş, cinsiyet, DM, PAH, HT varlığı, etyolojide İKMP varlığı, per-op EF değeri, Furosemid kullanımı, son 6 ayda kalp yetmezliği semptomları sebebiyle hastaneye yatış durumu ile LDH, BUN, Kreatinin, AST, ALT değerleri kullanılmıştır. Cihaza ait litre ve watt değeri ile birlikte cihaz litresinin vücut yüzey alanına oranına göre elde edilen VAD indeksi çalışma verileri arasındadır. Veriler SPSS 23.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler için kategorik değişkenlerde sayı ve yüzde değerler, sürekli değişkenlerde ortalama, standart sapma ve minimum-maksimum değerler kullanılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov- Smirnov ve Shapiro-Wilk Testi ile kontrol edilmiştir. T Testi, Mann-Whitney U Testi, Ki-kare testi ve Tekrarlayan Ölçümlerde Varyans Analizi Testi ile gruplar karşılaştırılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmada yer alan 35 hastanın %54'ü Heartware, %46'sı ise Heartmate-3 cihazını kullanmaktadır. Tüm hastaların %88,6'sı erkektir. LVAD cihazı kullanan tüm hastaların DM olma ve PAH olma sıklıkları %28,6 iken HT olma sıklığı %51,4'tür. Hastalarda farklı zamanlarda ölçülen litre ve VAD indeksi değerleri ile laboratuvar değerlerinde zamana bağlı farklılık bulunmamıştır. Hastane yatışı olanların olmayanlara göre VAD İndeksi değerleri daha düşüktür. Çalışmada VAD İndeks değerleri düşük olan hastalarda daha yüksek doz Furosemid kullanım ihtiyacı olmuştur. VAD indeksi gruplarına göre LDH değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuşken, litre gruplarına göre LDH değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. VAD İndeksi değeri 1,86 ve altında olanların daha yüksek olan gruba göre LDH değeri daha yüksektir. LVAD cihazları kalp yetmezliği hastalarında yaşam kalitesine ve sağkalıma yararı bulunan güncel konular arasındadır. Farklı değişkenler veya yeni indeks değerler oluşturularak daha fazla hastanın yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır. LVAD cihaz performans ölçümlerinin takibi ve geliştirilmesi ileri dönem kalp yetmezliği hastaları için belirgin yarar sağlayacaktır.
Kardiyak cerrahi uygulanan ratlarda, preoperatif diyetteki protein ve yağın bitkisel veya hayvansal kaynaklı alımının miyokard korunması üzerine etkisi
Amaç: Kalp ve damar hastalıkları dünyada önde gelen ölüm nedenlerindendir. Bu hastalıklar diyet alışkanlıklarımız ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Bitkisel tabanlı beslenme yararlı etkileri gittikçe daha fazla ortaya çıkan bir beslenme tipidir. Kardiyak hastalıkların tedavisinde uygulanan çoğu kardiyak cerrahi prosedürde kalp miyokardiyal koruma teknikleri de kullanılarak kardiyoplejik arrest yapılmaktadır. Buna rağmen miyokardiyal hasar meydana gelebilmektedir. Biz çalışmamızda diyetle alınan protein ve yağ kaynaklarının bitkisel veya hayvansal olmasının kardiyak cerrahi uygulamalarında kardiyoplejik arrest yapılan kalpteki miyokard korunması üzerine etkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bitkisel veya hayvansal tabanlı besleme yapılacak iki rat grubu (n=8) oluşturuldu. Bitkisel tabanlı beslenme (BTB)'de soya proteini ve palmiye yağı; hayvansal kaynaklı beslenme (HKB)'de kazein proteini ve süt yağı kullanıldı. Ratlar 12 hafta boyunca beslendi. Dördüncü ve sekizinci haftalarda ağırlıkları ölçüldü. Sekizinci ve 12. haftada lipid profilini gösterir LDL-C, HDL-C, TC düzeyleri değerlendirildi. 12. haftada ratlarda açık kardiyak cerrahi prosedüre uygun olarak aorta klemplenip kristaloid kardiyopleji ile kalp arrest edildi. Onuncu dakikada kan kardiyoplejisi verilerek kalp rezeke edildi, -80 °C'de korumaya alındı. Sol kalp miyokardından ELISA yönetmi ile MDA, Bax, Bcl-2, protein karbonil, glutatyon, Hsp-70 düzeyleri incelendi. Bulgular: Gruplar arasında kolesterol düzeyi ve ağırlıklarda fark saptanmamıştır. BTB daha yüksek Bcl-2 düzeyi ile daha güçlü antiapopitotik etkinlik sağlamıştır(p0,05). MDA, Bax, Hsp-70, GSH, Protein Karbonil düzeylerinde BTB'nin olumlu etkilerine yönelik ortalama/ortanca değerler oluşmasına rağmen istatistiksel anlamlılık sağlamamıştır(p>0,05). Sonuç: BTB kardiyak cerrahi uygulamalarında daha güçlü antiapopitotik etkinlik sağlar. I/R hasarı nedenli lipid peroksidasyonu, protein oksidasyonu, antioksidan kapasite etkisinde fark gözlenmemiştir. Çalışmamızda gözlenen BTB'yi destekler ortalama değerler daha geniş 9 örneklem büyüklüğüyle yapılacak çalışmalarla istatistiksel anlamlılık kazanabilir. Daha uzun beslenme süresiyle diyet etkisi daha açık ortaya çıkabilir. Omnivor diyette önemli yer kaplayan aterosklerotik potansiyeli daha yüksek olan kırmızı et ya da işlenmiş etlerin protein kaynağı olarak kullanıldığı çalışmalarla farklı etkiler gözlemlenebilir.
Açık kalp cerrahisinde kan transfüzyonunun akciğer fonksiyonları üzerine etkileri
Açık kalp cerrahisi vücut perfüzyonun ana kaynağına yönelik olduğundan, bu cerrahi alanında kan ve kan ürünü kullanımı kaçınılmazdır. Kan ürününe ihtiyaç kalmasa bile acil cerrahi komplikasyonlardan dolayı her an hazırda bulundurulmaktadır. Açık kalp cerrahisinde etkilenen bir diğer organ da hem anestezi indüksiyonunun genel bir etkisi hem de kardiyopulmoner baypasta kullanılan kalp akciğer makinasına bağlı olarak gelişen akciğer komplikasyonlarıdır. Biz de çalışmamızda bu üç antitenin yani açık kalp cerrahisi, kan kullanımı ve pulmoner fonksiyonların birbiri ile olan ilişkisini inceledik. Bu amaçla Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğinde 2015-2018 tarihleri arasında izole koroner aortokoroner baypas greft cerrahisi olmuş 106 hastanın retrospektif incelemesiyle elde edilen verileri çalışmaya dâhil edilmiştir. Hastalar kan ürünü kullanılmayanlar Grup 1 (n=25), sadece otolog kan kullanılanlar Grup 2 (n=29), ve otolog dışı kan ürünü kullanılanlar Grup 3 (n=52) olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Elde edilen veriler ile de preoperatif, intraoperatif ve postoperatif olarak üç grupta istatistik analizi yapılmıştır. Hastalar preoperatif demografik veriler eşliğinde değerlendirildiğinde hasta grupları arasında istatistiksel anlamlı fark bulgulanmamış ve sonuçların literatüre benzer olduğu görülmüştür. İntraoperatif verilerde ise operasyon süresini uzatabilecek değerler özellikle Grup 3'te istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Postoperatif verilerdeki değerler intraoperatif verilerle paralel olarak yine Grup 3'te drenaj, revizyon, atelektazi, Pa/FiO2<300 istatistikleri yönünden anlamlı çıkmıştır. Açık kalp cerrahisi sonrası akciğer fonksiyonlarını olumsuz etkileyen sebeplerden biri de kan ve kan ürünü kullanımıdır. Bu yüzden bu hasta grubunda olası komplikasyonların önüne geçebilmek adına kan ve kan ürünü kullanımını en aza indirmeye çalışmak her zaman akılda tutulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aortokoroner baypas, transfüzyon, pulmoner fonksiyonlar
Sol ventrikül destek cihazı implante edilmiş hastalarda oluşan hemolizin değerlendirilmesi
Amaç: Kalp yetmezliği, kalbin yapısal veya fonksiyonel bozukluğundan kaynaklanan dolum veya pompa fonksiyonlarında bozulmanın izlendiği; yorgunluk, efor dispnesi, ortopne, paroksismal noktürnal dispne, noktüri, mental durum değişiklikleri, anoreksi ve abdominal ağrı ile karakterize olabilen kompleks bir klinik sendromdur. Kalp yetmezliği tedavisinde günümüzde uygun medikal tedavi, inotrop desteği uygulamalarına rağmen yanıt alınamayan hastalarda ve transplanta köprüleme amacıyla sol ventrikül destek cihazı (LVAD) implantasyonu yaygın olarak kullanılmaktadır. LVAD implantasyonu yapılan hastalar implant sonrası dönemde birtakım komplikasyonlarla karşılaşmaktadırlar. İntravasküler hemoliz ciddi morbidite ve mortalite oluşturması nedeniyle bu komplikasyonların en önemlilerinden birisidir. Bu çalışmamızda; LVAD implante edilen hastalarda klinik ve laboratuvar verilerine dayanarak intravasküler hemoliz insidansını, etiyolojisini, serbest hemoglobinin hemoliz tanısındaki önemini, serbest hemoglobinin diğer hemoliz parametreleri ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Böylece hemolizin erken teşhisini, teşhiste bize yol gösterici olan laboratuvar bulgularını elde edip hastaları hemolizin komplikasyonlarından korumayı ve sağkalımı artırmayı hedefliyoruz. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2012 ile Ağustos 2021 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından sol ventrikül destek sistemi (HEARTWARE, LVAD) implantasyonu yapılmış olup, rutin poliklinik kontrolüne gelen, klinik yatışı yapılan ve yeni LVAD implantasyonu yapılan toplam 40 hasta dahil edildi. Hemoliz tanımı; LDH, total bilirübin ve serbest hemoglobin yüksekliği, haptoglobin, hemoglobin düşüklüğüne bakılarak yapılmıştır. Ayrıca otoimmun hemolitik anemi olasılığını ortadan kaldırmak için tüm hastalara eş zamanlı antiglobin test de yapılmıştır. Hemolizi olan ve olmayan hastalarda demografik veriler, komorbiditeler ve laboratuvar sonuçları karşılaştırılmıştır. Hemoliz parametrelerinin kendi arasında korelasyonu ve erken teşhisteki önemi saptanmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 40 hastanın %20'sinde (n=8) hemoliz olduğu, %80'inde (n=32) olmadığı tespit edildi. Hemolizi olan hastalarda yaş ve kilo değerlerinin hemolizi olmayan hastalara göre daha yüksek olduğu gözlense de bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (sırasıyla; p=0,065 ve p=0,153). Hemolizi olan hastaların medyan düzeltilmiş retikülosit sayısının olmayanlara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Hemoliz tanılı hastalarda medyan haptoglobin değeri hemoliz olmayanlara göre daha düşüktü (p<0,001). Hemolizi olan hastalarda medyan LDH değeri olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,001). Hemoliz tanılı hastaların medyan total bilirubin değerinin hemoliz olmayanlara göre daha yüksek olduğu gözlendi (p=0,048). Hastalarda artan düzeltilmiş retikülosit sayısının hemoliz oluşum riskini de arttırdığı belirlendi (Odds ratio [OR]: 1,58; p=0,044). Hastalarda azalan haptoglobin değerinin hemoliz gelişimini pozitif yönde etkilediği izlendi (OR: 0,028; p=0,028). Hastalarda LDH değeri arttıkça hemoliz gelişim riskinin de arttığı tespit edildi (OR: 1,045; p=0,023). Sonuç: İntravasküler hemoliz LVAD implantasyonundan sonra hastalarda sık karşılaşılan komplikasyonlardan birisidir ve ciddi morbidite ve erken mortaliteye yol açabilmektedir. Hemoliz için risk faktörlerinin saptanması, erken teşhiste kullanılabilecek laboratuvar parametrelerinin belirlenmesi çok önemlidir. LDH, total bilirubin, haptoglobin, serbest hemoglobin değeri ve düzeltilmiş retikülosit sayısı hemoliz tanımında kullanılan en önemli parametrelerdendir. Serbest hemoglobin değerinin yüksekliği; hemoliz tanısı koymada tek başına yeterli olmamaktadır ve mutlaka ek tetkikler ile desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: LVAD, hemoliz, LDH, serbest hemoglobin.
Uzamış bacak iskemisi olan sıçanlarda revaskülarizasyon sonrası reperfüzyon öncesi bretschneider histidin-triptofan-ketoglutarat solüsyonu vermek yararlı mı?
İskemi sonrası verilen HTK solüsyonunun; ratlarda, akut olarak oluşturulan ekstremite iskemisi ve reperfüzyonu sonrası oluşan iskemi/reperfüzyon hasarına etkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yapılan çalışmada, otuz iki adet Wistar dişi rat kullanılmıştır. Bu ratlar 4 gruba ayrılmıştır; Kontrol Grubu (Grup 1, n=8), cerrahi stres grubu (Grup 2, n=8), iskemi grubu (Grup 3, n=8) ve HTK grubu (Grup 4, n=8). Kontrol grubundan sadece biopsi alınmış, cerrahi stres grubunda ise median laparotomi ile sağ ana iliak arter ekspoşurundan 2 saat sonra biopsi alınmıştır. İskemi ve HTK grubundaki hayvanlara median laparotomi sonrası, sağ ana iliak arter bağlanarak 8 saatlik iskemi ve ardından 2 saat süreli reperfüzyon sağlanmıştır. HTK grubunda cerrahi düğümün alınmasının hemen ardından 1 cc HTK solüsyonu abdominal aortadan bolus olarak enjekte edilmiştir (40 cc/kg- 1/6 oranında verilmiştir). Tüm gruplardan, Gastroknemius-Soleus kas grubunun distal yarımından histopatolojik inceleme için biyopsi alınmıştır. Örneklerin, kas lif dejenerasyonu ve lökosit infiltrasyonu açısından ışık mikroskopisi ile histopatolojik derecelendirilmesi yapılmıştır. Tüm gruplardan elde edilen histopatolojik veriler istatistiksel olarak incelendiğinde, ratlarda başarılı bir iskemi modeli oluşturulmuştur (p=0,001). Ancak HTK solüsyonu verilen iskemi grubu ile HTK solüsyonu verilmeyen iskemi grubu arasında anlamlı bir fark saptanamamıştır (p=0,195). HTK verilen iskemik grup ile HTK verilmeyen iskemik grup arasında anlamlı bir fark saptanamamasının sebebi HTK 'nın preiskemik olarak verildiğinde elde edilen organ koruyucu etkisinin post iskemik olarak verildiğinde ortaya çıkmaması olabileceğidir. Ancak HTK verilen %25 denekte saptanan daha iyi patolojik sonuçlar elde edilen istatiksel anlamsızlığın denek sayısı ile ilgili olabileceğini düşündürmektedir. Denek sayısının artırılması ile daha kesin sonuçların alınabileceği düşünülmüştür. HTK solüsyonunun ciddi yan etkilerinin saptanmaması benzer deneylerin diğer memeli hayvan (koyun, köpek vs.) gruplarına uygulanabileceğini akla getirmektedir.
Alt ektremite deneysel iskemi/reperfüzyon modelinde gelişen reperfüzyona bağlı iskelet kas hasarına ketoprofen'in etkilerinin araştırılması
Amaç: İskelet kasında oluşan iskemi/reperfüzyon hasarı serbest oksijen radikallerini tutucu antioksidan ilaçlarla düzeltilebilir. Analjezik ve anti-inflamatuvar etkileri nedeniyle non-steroidal anti-inflamatuvar ilaçlar bu amaçla en sık kullanılan ajanlardandır Bu çalışmamızda tek taraflı femoral arter ve femoral ven klemplenmesi sonrası gelişen iskelet kasında (gastroknemius kası) oksidatif stres ve iskelet kası histopatolojisindeki değişimler üzerine bir non-steroid anti-inflamatuvar ilaç olan Ketoprofen'in etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada 21 adet Spraque Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar grup 1 (kontrol), grup 2 (iskemi/reperfüzyon) ve grup 3 (iskemi/reperfüzyon + ketoprofen ) olacak şekilde 7 şerli 3 gruba ayrıldı. Tüm sıçanlara 12 saatlik açlık sonrasında ketamine HCl 60 mg/kg + ksilazin hidrokorür 10 mg/kg intraperitoneal yolla anestezi uygulandı. Sıçanların ciltleri aseptik olarak hazırlandıktan sonra sağ arka bacakta cilt ve cilt altı doku geçilecek femoral arter ve femoral ven bulunup serbestleştirildi. Femoral arter ve femoral ven atravmatik cerrahi damar askısı ile turnike uygulanarak iskemi oluşturuldu. 120 dakika iskemi sonrası 60 dakika revaskülarizasyon uygulandı. İskemi/reperfüzyon + ketoprofen grubuna iskemi süresinin 60. dk ve 90. dk da intraperitoneal 25 mg/kg dan birer doz Ketoprofen uygulandı. Sonrasında sıçanların kan ve sağ arka bacak gastroknemius kas örnekleri alındı. Biyokimyasal olarak serumda ve gastroknemius kas dokusunda süperoksit dismutaz ile malondialdehit, histopatolojik olarak gasrokinemius kasında kas lifi düzensizliği, hemoraji ve inflamatuar hücre artışına bakıldı. İstatistiksel analizin değerlendirilmesinde bilgisayar programı olarak IBM SPSS statistics versiyon 22 for Windows 10.0 kullanıldı. Biyokimyasal ve histopatolojik bulguların istatistiksel olarak gruplar arasındaki anlamlı farklarını belirlemede tek yönlü ANOVA testi, Gruplar arası farklılığın hangi gruplar arasında olduğunu belirlemede Scheffe çoklu karşılaştırma testi kullanıldı. P değerinin 0.05' den küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Serum süperoksit dismutaz ve doku süperoksit dismutaz değerlerine bakıldığında iskemi/reperfüzyon grubu ile iskemi/reperfüzyon + ketoprofen grubu arasında anlamlı farklılık olduğu gösterilmiştir. (p=0,003, p=0,029). Serum malondialdehid ve doku malondialdehid değerleri kontrol, iskemi/reperfüzyon, iskemi/reperfüzyon+ketoprofen grupları karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmasa da özellikle iskemi/reperfüzyon ve iskemi/reperfüzyon + ketoprofen grupları doku malondialdehid değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlıya yakın değerler elde edilmiştir. (p=0,052). Histopatolojik olarak kas lifi düzensizliği, hemoraji ve inflamatuvar hücre artışı açısından iskemi/reperfüzyon + ketoprofen grubunda inflamasyon ve hemorajinin azaldığı ve gruplar arası istatistiksel açıdan sonuçlar anlamlı bulunmuştur. (p=0,013, p=0, p=0,005) Çalışmamızda biyokimyasal ve histopatolojik veriler literatür ile uyumludur. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda bir NSAİİ olan Ketoprofen'in iskelet kası iskemi/reperfüzyon hasarında olumlu etkileri ve iskemi/reperfüzyon hasarında faydalı katkıları olduğu bulundu. Bu bulguların tam olarak ortaya konması ve pratikte kullanılabilmesi için daha geniş deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kardiyopulmoner by-pass greftleme ameliyatlarında kullanılan büyük safen venin endoskopik ve klasik yöntemlerle çıkarılmasının karşılaştırılması
Safen venin klasik yöntemle çıkarılması ağrı, kızarıklık, akıntı, dehisens, yaranın açılmasını gerektiren ısı artışı, abse ve hasta memnuniyetsizliğini beraberinde getirir. Koroner arter baypas greftleme ameliyatlarında kullanılan büyük safen ven çıkarılmasının beraberinde getirdiği yara iyileşme sorunlarına çözüm bulmak için geliştirilen yöntemlerden biri endoskopik yöntemdir. Bu çalışmanın amacı ise safen venin endoskopik olarak çıkarılması ile klasik olarak çıkarılmasını karşılaştırmaktır.Ocak 2009-Aralık 2009 tarihleri arasında, Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda KABG ameliyatı yapılan ve otojen greft olarak büyük safen venin kullanıldığı 42 hasta prospektif olarak incelendi. Hastalar endoskopik yöntem uygulanan 1. grup (n=15) ve klasik yöntem uygulanan 2. grup (n=27) olarak iki gruba ayrıldı.Hastalar 3, 5, 15, 30 ve 60. gün; hematom, ekimoz, erken veya geç ölüm, pürülan akıntı, yüzeyel insizyonun açılmasını gerektiren ısı artışı, ağrı, kızarıklık, dehisens, gözle görülen abse ve memnuniyet yönünden takip edildi.Kızarıklık (15 ve 30. günlerde p=0,031; p=0,049), pürülan akıntı (3.gün, 5.gün ve 30. günlerde p=0,049; p=0,007; p=0,031) ve dehisens (15. gün, 30. gün ve 60. günlerde p=0,049; p=0,031; p=0,049) endoskopik yöntemin lehine istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Memnuniyet değerlendirildiğinde 15. ve 30. günlerde (p=0,042; p=0,026) yine endoskopik grup lehine hasta memnuniyetinde anlamlı fark olduğu görülmektedir.Yalnızca hastaya ek yük getirmeyen ekimoz yönünden, 3. ve 5. günlerde klasik grubun lehine anlamlı fark bulunmuştur.Bacağındaki insizyon hattı hiçbir sorunu olmadan iyileşen hasta oranı klasik yöntemde %33, endoskopik yöntemde ise %93 olarak bulunmuştur.Sonuç olarak bu çalışma endoskopik yöntemde çıkarma süresi daha uzun olmasına rağmen, daha az yara iyileşme sorunları ve çok daha iyi kozmetik sonuçlar alındığını göstermiştir. Greft açık kalabilirliğinin değerlenirilmesi için uzun süreli takiplere ihtiyaç vardır.
Ekstrakorporeal dolaşımda tek ve çift rezervuarlı oksijenatör kullanımının enflamatuvar yanıt üzerine etkileri
Ekstrakorporeal dolaşım modern tıbbın açık kalp cerrahisine olanak sağlayan önemli bir gelişmedir. Ekstrakorporel dolaşımda kan ve kan bileşenleri endotel dışı yüzeylere temas etmektedir. Ekstrakorporeal dolaşım sonrası kardiyak, pulmoner, renal ve serebral fonksiyonlarda önemli patolojik değişiklikler ile beraber koagulopatiler gözlenmektedir. Bunlara ek olarak vücutta ateş, kapiller geçirgenlikte artış, interstisiyel sıvı birikimi ve lökositoz ile seyreden, sistemik değişiklikler oluşmaktadır.Bu çalışma Nisan 2010- Ekim 2010 tarihleri arasında, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, İzzet Baysal Tıp Fakültesi, Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda; CPB ile Açık kalp cerrahisi yapılan 24 hasta üzerinde standart priming solüsyonu kullanılan iki çeşit oksijenatörün, sitokinler, kompleman, CRP ve WBC seviyelerindeki değişim üzerine etkisi araştırıldı. Hastalar randomize olarak iki eşit gruba ayrıldı. Çalışma grubu (tek rezervuarlı oksijenatör kullanılan) ve Kontrol grubu (çift rezer vuarlı oksijenatör kullanılan) hastalarından;(1)CPB öncesi heparin verildikten sonra,(2)CPB sonrası 6. saat ,(3)CPB sonrası 24. saatlerderadiyal arter hattından kan örnekleri alındı. Kan örneklerinde TNF alfa, İL6, İL8 ve İL10 ELİSA yöntemiyle, CRP NEFELOMETRİK yöntemle, C3 ve C4 ABBOTT C8000 ve WBC (Hemogram), ABBOTT CELL-DYN 3700 ile çalışıldı.Çalışmaya dahil edilen hasta grupları arasında yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı, DM ve HT açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.C3, C4, CRP, İl6, İl8, İl10, TNF alfa, WBC: Pre, post 6. saat ve post 24. saat değerlerinin her iki tip oksijenator kullanımına göre anlamlı fark bulunmamıştır.Cerrahların tercihi ile oksijenatör seçimi konusuna ilave enflamatuvar sürecin ve tetiklenmenin engellenebilmesinin daha iyi aydınlatılabilmesi için ekstrakorporeal sirkülasyon hatları, rezervuarları, protamin-heparin kompleksi oluşumu ve reperfüzyon hasarı oluşum mekanizmalarının da modifikasyonunu içeren geniş randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Tek rezervuarlı oksijenatör, çift rezervuarlı oksijenatör, kompleman, sitokin, TNF?, İl6, İl8, İl10, CRP, CPB, WBC
Glutamat aspartat ilave edilmiş ve ilave edilmemiş kardiyopleji kullanımının miyokard koruması ve kardiyak fonksiyonlar üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Dr. Kıvılcım Ertürk, Glutamat Aspartat İlave Edilmiş ve İlave Edilmemiş Kardiyopleji Kullanımının Miyokard Koruması ve Kardiyak Fonksiyonlar Üzerine Etkilerinin Karşılaştırılması, Uzmanlık Tezi, BOLU, 2010 Miyokardiyal korumayı arttırabilmek için devam eden çalışmalar; kardiyopilejik solüsyonların içeriklerinde değişiklikleri, uygulama yöntemlerinin geliştirilmesini öngörmektedir. Bu amaçla mevcut kardiyopileji içeriklerine insülin, L karnitin, kortizol, beta bloker, kalsiyum kanal blokerleri, nikotinamid adenin dinikleotid (NAD), glutamat aspartat vb. ilave edilerek değişiklik yapılmakta ayrıca antegrad, retrograd ve simultane kardiyopleji verme yöntemleri geliştirilmektedir. Sistemik ve topikal hipotermi uygulanması da bu konuda ki başarının artmasına yardımcı olmaktadır (1). Bu yöntemlerle kalbin göreceği hasar azaltılmakla birlikte tamamen yok edilememiştir.Kliniğimizde glutamat aspartat ilaveli kardiyopleji ve glutamat aspartat içermeyen kardiyopleji ile opere edilen 2 grup hasta çalışmamıza dahil edildi. Bu hastalarda kliniğimizde rutin olarak kullanılan kardiyak hasar belirteçleri CK, CKMB, Troponin I, LDH, AST, C Reaktif Protein (CRP), ProBNP; preoperatif (preop) değerleri ile postopoperatif (postop) kliniğimizde rutin tetkik yapılan zamanlarda (postop 1. saat, postop 1. gün, postop 2. gün ve postop 5. gün) değerleri karşılaştırılarak myokardiyal hasar değerlendirilmeye çalışıldı. Ayrıca preop, perop (dekanülasyon sonrası), postop 1. saat, postop 1. gün ve postop 2. günlerde hastaların CO'ları ölçülerek ve CI'leri hesaplanarak glutamat aspartat ilaveli ve ilavesiz kardiyoplejilerin kardiyak performans üzerine etkilerinin karşılaştırıldı.Sonuç olarak Çalışmamıza dahil edilen 28 hastadan glutamat aspartat ileve edilmiş kardiyopleji kullanılan 14 hastanın miyokardiyal performansta bir iyileşme, dolayısıyla pompa çıkışı ve postoperatif dönemde pozitif inotropik destek ve bir azalma olduğunu gördük. Preop ve postop CO, CI ve EF ölçümleri arasındaki fark 2 grup arasında anlamlı olarak tespit edilmiştir. Kardiyak hasar belirteçleri içinde CK, CKMB ve troponin değerlerinin yükselişi açısından her nekadar istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemişse de glutamat aspartat ilavesi olmayan grupta bu değerlerin diğer gruba göre daha yüksek olduğu görülmüştür.Anahtar Kelimeler: Glutamat, aspartat, kardiyopulmoner bypass, miyokardiyal koruma, kardiyopleji
Diabetik sıçanlarda eritropoetinin hasarlı dokularda kök hücre düzeylerine olan etkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Diabetes mellitus günümüzde halen tedavisi bulunamamış kronik bir hastalıktır. Hastalığın seyri sırasında bozuk dengede ve yüksek seviyelerde seyredebilen kan glukoz düzeyi kardiyovasküler sistem, hepatorenal sistem, gastrointestinal sistem, akciğerler ve merkezi sinir sistemi üzerinde olumsuz etkiler göstermekte, geri dönüşümsüz hasara sebep olabilmektedir. Kök hücreler ile ilgili yapılan çalışmalar kalp cerrahisi alanında da büyük öneme sahiptir. Fakat yapılan bir çok çalışmada diabetik hasta grubu göz ardı edilmiştir. Ancak muhtemel kök hücre düzeyindeki farklılıkların neden olduğu düşünülen bir çok postoperatif morbidite için diabetin de literatürde bir risk faktörü olduğunu bilmekteyiz. Biz bu çalışmada diabetin direk kardiyovasküler sistem dokusu üzerine olan etkilerini, diabetik sıçanlarda serum ve diğer dokulardaki kök hücre düzeyinin normal populasyondan farklı olup olmadığını ve kök hücre seviyelerini artırdığı bilinen eritropoetin maddesinin bu sıçanlarda etkinliğini araştırmayı planlıyoruz. Materyal ve Metod: Çalışmada 25 adet erişkin erkek Spragie Dawley sıçan; kontrol grubu (grup 1), diabetik grup (grup 2) ve eritropoetinle indüklenmiş diabetik grup (grup 3) olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Grup 2 ve grup 3'teki sıçanlara intraperitoneal yolla 50mg/kg Streptozocin (STZ) verilerek geri dönüşümsüz pankreas beta hücre hasarı oluşturularak diabet modeli oluşturulmuştur. Diabetin muhtemel yan etkilerinin ve özellikle de kardiyovasküler etkilerinin ortaya çıkması için sıçanlar 1 ay yaşatılmıştır. Grup 3'teki sıçanlara, kök hücre sentezini indüklemek amacıyla, dördüncü hafta içinde iki kere 3000U/kg eritropoetin verilmiştir. Bir ayın sonunda tüm gruplardaki sıçanlara ötenazi uygulanmıştır. Kök hücre düzeylerini değerlendirmek amacıyla sıçanlardan kan örnekleri ile birlikte yeterli büyüklükte sağ atrium, sağ ventrikül, sol atrium ve sol ventrikül dokuları çıkarılmıştır. Kan retikülosit sayımı otomatik hemogram cihazı ile belirlenmiş ve her 3 gruptaki değişimler ve farklılıklar değerlendirilmiştir. Fibroz miktarını belirlemek için dokular standart H/E ve Mason-Trikrom ile boyanmıştır. İmmunohistokimyasal değerlendirme için alınan dokunun güvenli bir kök hücre belirteci olan CD34 ve rejenerasyon için gerekli olan neovaskülarizasyonun en önemli göstergelerinden biri olan VEGF ile boyanma derecesi analiz edilmiştir. Histolojik derecelendirme 0 puan: CD34/VEGF negatif; 1 puan: hücrelerin %10'unda CD34/VEGF boyanması pozitif; 2 puan: hücrelerde %10-50 arasında CD34/VEGF boyanması pozitif; 3 puan: hücrelerin %50'sinden fazlasında CD34/VEGF boyanması pozitif şeklinde düzenlenmiştir. Bulgular: Gruplardaki tüm sıçanlarda deney öncesi ölçülen kan şekeri düzeyi ortalama 72,80±11,516mg/dl olarak bulunmuştur. STZ uygulaması sonrası kan şekerleri ikinci günde 358,70±44,749mg/dl; birinci hafta sonunda ise 382,80±34,941mg/dl ölçülmüştür. Kan şekerindeki bu artış deney sonunda grup 2'de retikülosit miktarında anlamlı miktarda düşüşe neden olmuştur. Ayrıca kan şekerindeki artış grup 2 ve grup 3'te doku düzeyinde fibrozis, CD34 ve VEGF miktarında istatistiksel olarak anlamlı artışa neden olmuştur. Grup 1 ve grup 2'deki sıçanlar karşılaştırıldıklarında fibrozis, CD34 ve VEGF düzeyi kalp dokularında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmış olarak tespit edilmiştir. Grup 3'te ise diğer gruplarla karşılaştırıldığında doku düzeyinde CD34 ve VEGF'in anlamlı olarak daha fazla arttığı gözlenmiştir. Grup 2 ve grup 3 karşılaştırıldığında her ne kadar kalp dokularında fibrozis saptanmış olsa da, özellikle grup 3'teki dokularda fibrozis miktarının daha az olduğu gözlenmiştir. Ayrıca CD34 ve VEGF düzeyleri grup 3'te grup 2'ye oranla istatistiksel olarak daha fazla artış göstermiştir. Sonuç: Diabet hastalığında sıçanlarda kardiyovasküler sistemde fibrozis miktarı artmaktadır. Hücreleri koruma ve rejenerasyonla görevli CD34 ve VEGF molekülünün sentezi güvenle kullanılabilen eritropoetin sayesinde daha da artırılabilir. Çalışmamızda, literatürde ilk defa olarak kardiyovasküler sistemde diabetik ve eritropoetin ile indüklenmiş diabetik sıçanlarda CD34 ve VEGF düzeyleri değerlendirilmiştir. Serum retikülosit ve sağ atrium, sağ ventrikül, sol atrium ve sol ventrikül CD34 ve VEGF düzeylerinin birlikte göz önünde bulundurulmuş olmasının çalışmanın özgünlüğünü artırdığı kanaatindeyiz.
Akut ekstremite iskemisine bırakılan ratlarda (sıçanlarda) ozon tedavisinin ekstremite üzerine etkisi
Amaç: Alt ekstremite iskemisi akut veya kronik olarak ülkemizde sık olarak karşımıza çıkan, multifaktöriyel olarak prezentasyon gösteren, önemli mortalite ve morbidite sebeplerinden biridir. İskemi sırasında oluşan hipoksi ve revaskülarizasyon sonrası oluşan reperfüzyon hasarı dokularda reversible ve irreversible hasarlar oluşturmaktadırlar. Kontrollü ozon uygulamasının, iskemiye ve reperfüzyon sırasında oluşacak olan oksidatif strese karşı koruma sağlayacağı, adaptasyonu teşvik edeceği, reaktif oksijen türlerinin neden olduğu hasarı önlediği ve iskemi-reperfüzyon (I / R) hasarına karşı koruyucu olabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada, alt ekstremite iskemisine maruz bırakılan ratlarda ozon tedavisinin ekstremite üzerine olan etkisini araştırmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada ortalama ağırlıkları 200-400 gr olan 21 adet Wistar Albino cinsi sıçan rastgele 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubu(n=5) sıçanlara sadece deri altı kesi yapıldı. İskemi-reperfüzyon (İR) grubu(n=8) sıçanlarda infrarenal abdominal aort 60 dk süreyle klemplenerek iskemi oluşturuldu, sonra klempler kaldırılarak 120 dk reperfüzyon yapıldı. İskemi-reperfüzyon (İR)+tedavi(n=8) grubu sıçanlara cerrahi işlemden 4 gün önce başlanılarak her gün tek doz intraperitoneal yolla 20 mcg/ml medikal ozon uygulandı. Ozon tedavisi tamamlandıktan sonra sıçanlarda infrarenal abdominal aort 60 dk süreyle klemplenerek iskemi oluşturuldu, sonra klempler kaldırılarak 120 dk reperfüzyon yapıldı. Reperfüzyon süresi bitince kontrol grubu da dahil olmak üzere tüm sıçanlar sakrifiye edilerek uygun kan örnekleri alındı, gastroknemius kas dokusu biyokimyasal değerlendirme için çıkarılarak uygun koşullarda saklandı. İncelemeler serum ile kas dokusunda yapıldı ve özellikle prooksidan-antioksidan sistem ve inflamasyon ile ilgili değişimler araştırıldı. Bu çerçevede serum ve dokuda reaktif oksijen radikalleri (ROS), malondialdehit (MDA), proteinlerin ileri oksidasyon ürünleri (AOPP), tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) ve nükleer faktör eritroid 2 ilişkili faktör 2 (NRF2) düzeyleri; total antioksidan kapasite ile antioksidan enzim aktiviteleri ölçüldü. Ayrıca dokuda glutatyon (GSH) düzeyleri tayin edildi. Bulgular: Biyokimyasal incelemelerde; serum ROS, MDA, AOPP, GSH ve FRAP, TNFα, NRF2 düzeyleri, antioksidan enzim aktivitelerinde değişim gözlenmedi. Kas dokusu oksidan sistem üzerinde yapılan incelemelerde; ROS, MDA, AOPP düzeylerinde iskemi-reperfüzyon ile artış saptandı. Medikal ozon uygulamasının kas dokusunda prooksidan durumunu azalttığı saptandı. Yine kas dokusunda antioksidan sistem üzerinde yapılan incelemlerde GSH ve SOD değerlerinde iskemi ile anlamlı düşüş farkedildi. Ozon (O3) tedavi uygulaması ile bu değerlerde anlamlı artış saptandı. İ/R hasarının bir sonucu olarak kas dokusunda TNF-a düzeylerinde değişim gözlenmedi, NRF2 'da ise anlamlı artış saptandı. Sonuç: Sonuç olarak, İR grubunda alt ekstremitede iskemi- reperfüzyon hasarı oluştuğunu ve ozon tedavisinin bu hasara karşı koruyucu etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, İskemi-reperfüzyon, ozon
Venöz trombo emboli (VTE) tanılı herediter trombofilik risk faktörleri taşıyan hastaların klinik, radyolojik, biyokimyasaltrombofili takip tetkiklerinin ve diğer parametrelerinin tedavi planı ve takibine etkilerinin karşılaştırılması
Venöz tromboemboli (VTE) günümüzde hala önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. VTE etyolojisinde birçok kalıtsal ve edinsel faktör rol oynar. Kalıtsal faktörler VTE? ye yatkınlık oluşturmakta, genç yaşta başlayıp tekrarlama eğilimi göstermektedir. Bu nedenle VTE hastalarında, kalıtsal trombofilik etkenlerin taranması, tedavi ve takip planı açısından önem arz etmektedir. Bu tez çalışmasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde 60'ı (%72,3) VTE tanısı konulan çalışma gurubu ve 23'ü (%27,7) VTE tanısı olmayan kontrol gurubundan oluşan toplam 83 hastada retrospektif olarak Faktör V G1691A [ Faktör V Leiden (FVL) ], Faktör V H 1299 R, Protrombin G20210A (Faktör II), Metilentetrahidrofolat redüktaz C677T (MTHFR C677T), Metilentetrahidrofolat redüktaz A1298C (MTHFR A1298C), Plazminojen aktivatör inhibitör-1 (PAI-1), Anjiyotensin converting enzim (ACE) gen mutasyonları ile Protein C (PC), serbest Protein S (PS), Antitrombin III (AT III) ve homosistein gibi trombofilik faktörlerin sıklığını saptamayı ve bu faktörler ile hastaların demografik, klinik, radyolojik, gelişim şekilleri pulmoner emboli (PE), kanser birlikteliği, tekrarlama ve takip süresi gibi parametrelerlerinin tedavi planı ve hasta takibine etkilerinin karşılaştırılmasını amaçladık. Tanı, tedavi ve takibi merkezimizde yapılmamış ve/veya yukarıdaki faktörlere uygun şekilde ve zamanda bakılmamış hastalar çalışma dışında bırakıldı. İstatistiksel analiz SPSS 15.0 programı ile T testi, Ki-kare testi, Mann-Whitney U Testi, Kruskal-Wallis Testi, Oneway anova testi, Post Hoc Testleri, Factor Analysis testleri kullanılarak yapıldı. Çalışmamızda VTE gelişen hastaların 25?i erkek (41,7), 35'i kadın (58,3) idi. Sonuç olarak çalışma grubundakilerin %37,4?ünde FVL, %13,4?ünde Faktör II, %47,5?inde MTHFR C677, %53,3?ünde MTHFR A1298C, %31,6?sında PAI-1, %39,0 ?un da ACE, %8,3?ünde Faktör V H1299R geninde mutasyon saptandı. Faktör V H1299R mutasyonun varlığı açısından çalışma grubu cinsiyete göre değerlendirildiğinde kadınlarda bu oran %14,3 iken, erkeklerde mutasyon saptandı ve bu durum istatistiksel olarak anlamlıydı (Ki-kare p=0,048). PC eksikliği 25 olguda (% 41,7), serbest PS eksikliği çalışma grubunda 25 olguda (% 41,7) ve kontrol grubunda 3 olguda (% 13,0) saptandı ve bu durum istatistiksel olarak anlamlıydı (Ki-kare p=0,023). Çalışma grubunda AT III eksikliği 1 olguda (% 1,7) tespit edildi. Çalışma grubunda 18?i kadın (% 51,4) ve 25?i erkek (% 100,0) olmak üzere toplam 43 olguda (% 71,7), kontrol grubunda ise 3?ü kadın (% 20,0) ve 5?i erkek (% 62,5) olmak üzere toplam 8 olguda (% 34,8) homosistein yüksekliği saptandı. Çalışma grubunda homosistein yüksekliği kontrol gurubuna göre daha fazla idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (Ki-kare p=0,02). Çalışma grubunda homosistein yüksekliği erkeklerde kadınlara göre daha fazla görülmektedir bu durum istatistiksel olarak anlamlıdır (Ki-kare p 0,001). Kontrol grubunda da homosistein yüksekliği erkeklerde kadınlara göre daha fazla görülmekte olup bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (Ki-kare p=0,042). Çalışılan toplam 83 hasta göz önüne alındığında da kadın erkek cinsiyeti arasında homosistein yüksekliği açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (Ki-kare p 0,003). Çalışma grubunda 2 olguda (%3,3) bilateral alt ekstremitede, 24 olguda (%40,0) sağ alt ekstremitede ve 34 olguda (%56,7) sol alt ekstremitede bir veya daha fazla derin vende trombüs gözlenirken bunlardan 51 vakada (%85,0) Popliteal vende, 33 vakada (%55,0) Yüzeyel femoral vende, 29 vakada (%48,3) Ana femoral vende, 22 vakada (%36,7) Derin femoral vende trombüs tespit edildi. VTE gelişen 8?i kadın (%22,9), 1?i erkek (%4,0) toplam 9 olguda (%15,0) PE görülmüş ve cinsiye göre VTE olgularında PE gelişimi karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (Ki-kare p=0,044). VTE gelişen 10 olguda (%16,7) kanser birlikteliği ve 16 olguda (%26,7) VTE?nin tekrarladığı tespit edildi. Kontrol grubunda ise 1 (%4.3) olguda yüzeyel trombo filebitte (YTF) tekrarlama görülmüş ve çalışma ve kontrol grupları arasında tekrarlamada istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır ( Ki-kare p=0.024). 24 olguda (%40,0) VTE gelişiminin spontan olduğu gözlendi. 17?si kadın (%48,6) ve 7?si erkek (%28,0) olmak üzere toplam 24 olguda (%40,0) VTE gelişiminin yatarak tedavi görme ile ilişkili olduğu görüldü. Yatarak tedavi görme ile ilişkili VTE gelişimi çalışma gurubunda kadınlarda erkeklere göre daha fazla idi bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (t test p=0,020). 7 olguda (%11,7) VTE gelişiminin uzun yolculuk hikayesi ile ilişkili olduğu görülürken 5 olguda (%8,33) VTE gelişiminin gebelik ile ilişkili olduğu tespit edildi. Gelişim şekilleri ile herediter trombofili nedenlerinin görülme sıklığı karşılaştırıldığında : FVL geninde mutasyon görülme sıklığı VTE gelişiminin spontan olduğu olgularda uzun yolculuk ile ilişkili olduğu olgulara göre daha fazla tespit edildi. aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (Scheffe p=0,004 ve Games-Howel p=0,037). ACE geninde mutasyon görülme sıklığı VTE gelişiminin yatarak tedavi görme ile ilişkili olduğu olgularda uzun yolculuk ile ilişkili olduğu olgulara göre daha fazla idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (Games-Howel p=0,038). Serbest PS eksikliği ise VTE gelişiminin spontan olduğu olgularda yatarak tedavi görme ile ilişkili olduğu olgulara göre daha fazla idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (Scheffe p=0,001). Anahtar Kelimeler: Herediter trombofili, venöz tromboemboli, yüzeyel trombofilebit.
Kardiyopulmoner bypass eşliğinde izole koroner arter bypass ameliyatı yapılan hastalarda inflamasyon parametreleri ile postoperatif yeni gelişen atrial fibrilasyon ilişkisi
Amaç: İnflamasyon ile postoperatif atriyal fibrilasyon (POAF) ilişkisine dair farklı sonuçların yayınlandığı çalışmalar mevcuttur. Literatürden farklı olarak çalışmamızda daha fazla inflamasyon biyobelirteci kullanılarak POAF inflamasyon ilişkisini ortaya koymak ve inflamasyon parametrelerinin POAF öngörmedeki gücünü araştırmak amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem: KPB altında izole KABC yapılan 191 hasta çalışmaya alındı. Hastalar, POAF gelişen olgular (grup 1, n=71) ve gelişmeyen olgular (grup 2, n=120) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların preoperatif, postoperatif ikinci ve dördüncü gün inflamasyon parametrelerindeki değişim ve farklılıklar risk analizleriyle değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik ve peroperatif parametrelerden yaş (p=0,038), vücut kitle indeksi (p=0,01), vücut yüzey alanı (p=0,009), PAB (p=0,018), postoperatif drenaj miktarında (p<0,001) istatistiksel farklılık bulundu. POAF grubunda, RDW postoperatif ikinci (p<0,001) ve dördüncü (p=0,005) günlerde anlamlı azalma ve postoperatif dördüncü gün NLR'de anlamlı artış (p=0,026) görüldü. Multivariate lojistik regresyon analizinde postoperatif RDW azalması (p<0,001, OR:0,835) ve PLC-R artışı (p=0,034, OR:1,049) POAF risk faktörü olarak tespit edildi. Diğer inflamasyon parametreleri anlamlı farklılık göstermedi ve risk faktörü tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamıza dahil edilen 17 inflamasyon biyobelirteçinden RDW, NLR ve PLC-R POAF prediktörü tespit edildi. İnflamasyonun POAF patofizyolojisinde etkili olduğu düşünülmekte ancak ilişkilerine dair farklı sonuçların yayınlandığı çalışmalar mevcuttur. Büyük hasta sayıları ve çok merkezli çalışmalarla bu ilişkinin daha net ortaya konması ile gelecekte POAF proflaksisinde anti inflamatuvar tedavinin gündeme gelebileceği ve POAF komplikasyonlarından korunmanın mümkün olabileceği kanaatindeyiz.
Myokardial iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine rivaroksabanın etkileri
Amaç: İskemik dokunun kanlandırılmasından sonra ortaya çıkan reperfüzyon hasarının tedavisine yönelik bilimsel çalışmalar her geçen gün artmektadır. Son dönemde kullanıma giren oral faktör 10a inhibitörü olan rivaroksabanın iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkisi hyapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Giderek kullanım alanı genişleyen bu ilacın iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olan etkilerinin bilinmesi ilacın klinik kullanımına ışık tutacaktır. Metot: Deneylerde Wistar-albino cinsi, 250-350 g ağırlığında erkek sıçanlar kullanıldı. Denekler Sham grubu (n=10), I/R grubu (n=15) ve Rivaroksaban uygulanan grup (n=15) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Nekroz oluşturmak için sol koroner arterin inen dalına 30 dkiskemi-iki saat reperfüzyon uygulandı. EKG değişikleri, kan basıncı ve kalp hızı deneyboyunca kaydedildi. Nekrotik doku, Trifenil Tetrazolyum Klorid (TTC) boyası ile tayin edildi. Nekroz ve risk sahasının hacmiİmage Tool 2,0 program aracılığı ile hesaplandı. Bulgular: Rivaroksaban verilen grupta OKH ve OAKB'da belirgin bir değişiklik olmadan nekroz alanı azalmış olarak bulunmuştur. Ayrıca rivaroksaban uygulanan grupta doku nekrozunun göstergeleri olan K ve CK değerleri I/Rna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük bulundu. Sonuç: Bu sonuçlar, rivaroksabanın myokardial iskemi-reperfüzyon hasarında önemli bir rol oynadığını desteklemektedir. Rivaroksabanın myokardial doku hasarını iskemi sonrasında plazmda oluşan asidozu düzelterek yapmış olabilir. Asidozun düzelmesi renal tubuler düzeyde H+ atılımı üzerine rivaroksabanın etkilerine bağlı olabilir. Bu nedenle rivaroksabanın renal etkilerinin daha derinlemesine araştırılması ilacın I/R hasarı üzerine düzeltici etkilerinin açıklanmasına ışık tutabilir.
Ratlarda polimere depolanmış endotel hücreleriyle artifisyel kapiller ağ oluşturma modeli
Giriş: Periferik arter hastalığı özellikle ilerleyen yaşlarda görülme sıklığı artan ateroskleroz temelinde gelişen önemli bir hastalıktır. Alt ekstremitelerde arteriyel lümenin tıkanmasına, kan akışının azalması ve malperfüzyona neden olur. Günümüzde gelişmiş medikal tedavi yöntemleri semptomların azaltılmasına ve hastalığın daha iyi seyretmesine fayda göstermekle birlikte genellikle kalıcı çözüm olmaz. Medikal ve klasik cerrahi tedavinin etkisiz kaldığı durumlarda PAH'lı kişilere uygulanacak tedaviler için yeni alternatif modeller geliştirilmesi önem arzetmektedir. Bu çalışmada; periferik arter hastalığı olan kişilerin tedavisinde kullanılması için ratlarda polimere depolanmış endotel hücreleriyle artifisyel kapiller ağ oluşturma modeli geliştirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma 35 adet Wistar-Albino sıçanın 5 farklı gruba ayrılmasıyla yürütülmüştür. Poli etilen glikol yapıdaki polimerin içerisine çoğaltılmış "İnsan Umblikal Veni Endotel Hücreleri" (HUVEC) konulmuştur. Hücre yüklü polimer sıçanların arka bacak kısımlarına implante edilmiş ve sıçanlar 14. ve 28. günlerde sakrifiye edilerek incelenmek üzere doku örneği alınmıştır. İmmünohistokimyasal incelemede oluşan damar yapısının incelenmesi için VEGF, CD31, α-SMA, ANG-1 belirteçleri kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık değeri p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Endotel skorlaması ve VEGF evrelemesine göre boş polimerler ile dolu polimerler arasında hem 14.gün hem de 28.gün alınan kesitlerde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca dolu polimerlerin 14. ve 28. Gün alınan kesitleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. 28.gün alınan kesitlerde damar oluşumu daha fazla gözlenmiştir. ANG-1 ve α-SMA parametrelerinin incelenmesinde sadece 28.günde alınan boş ve dolu polimerler arası damar oluşumu açısından istatistiksel olarak fark saptanmıştır. CD31'in incelenmesi sonucu ise buna ek olarak 14.gün alınan boş ve dolu polimerlerin damar oluşumu açısından da fark saptanmıştır. Sonuç: Literatürdeki diğer bulgular ve bu çalışmanın bulguları ile sıçanlara kültüre edilmiş endotel hücreleri implante edilmesiyle damar oluşumunun arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu çalışmada görülen dolu polimerlerin 28.günde alınan örneklerde daha fazla damar oluşturması damar oluşumu açısından optimum süreyi bulabilmek amacıyla daha farklı çalışmaların yapılması gerektiğini ortaya koymuştur. Epidemiyolojik kanıt piramidinin en üstünde yer alan randomize kontrollü klinik çalışmalara konu olabilmesi için hayvan deneyleriyle en iyi hücre tipi, en iyi biyomateryal ve optimum süre bulunmalıdır. Anahtar Kelimeler: periferik arter hastalığı, sıçan, polietilen glikol, anjiyogenez, VEGF
Desendan ve torakoabdominal aort anevrizması cerrahisinde mortalite ve morbidite üzerine etkili faktörlerin retrospektif analizi
AMAÇ: Desendan ve torakoabdominal aort anevrizma patolojilerinin tedavisinde klasik cerrahi tedavilerin erken ve orta dönem sonuçlarını değerlendirilerek, mortalite ve morbidite üzerine etkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. HASTALAR VE YÖNTEM: EÜTF Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı kliniğinde Ocak 2000 ile Mart 2014 yılları arasında DAA ve TAAA nedeniyle başvuran 78 hastanın 38'ine torakoabdominal aort replasmanı, diğer 40 hastaya ise desendan aort replasmanı yapılmıştır. Bu olguların dosyaları retrospektif olarak taranmıştır. Çalışma öncesinde Ege Üniversitesi Etik Kurulu onayı alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalardan torakoabdominal aort replasmanı uygulanan olgulardan 4'ü kadın (%10,5) ve 34'ü erkek (%89,5) toplam 38 hastanın yaş ortalaması 54,5 yıl (21-77), desendan aort olgularından 10'u kadın (%25), 30'u ise erkek (%75) toplam 40 hastanın yaş ortalaması 55,4 yıl (17-77) olarak bulundu. Desendan aortaya müdahale edilenlerden 20 hastada (%50) desendan aortun proksimal kısmı, 12 hastada (%30) ise desendan aortun distal kısmı, 8 hastada (%20) ise desendan aortun tamamı replase edilmiştir Etiyoloji, 48 hastada (%61,5) diseksiyon, 30 hastada (%38,5) ise dejenerasyona bağlı idi. Hastaların 44'ünde hipertansiyon, 10'unda koroner arter hastalığı mevcuttu ve 24'ü ise aktif sigara içicisiydi. Hastaların 9'u acil (%11,5), 3'u erken(%3,8) 66'sı ise elektif (%84,6) olarak opere edildi. Travma ve koarktasyona bağlı opere edilen olgular çalışmaya alınmadı. Tüm hastalara tanı kontrastlı torakoabdominal BT çekilerek konuldu. BULGULAR: Desendan ve torakoabdominal aort replasmanı uygulanan tüm hastaların genel mortalitesi % 11.5 (9/78) idi. Elektif olgularda mortalite % 7.3 (5/66), acil olgularda ise %33.3 (4/12) idi. 2 hasta (%2,5) postoperatif dönemde solunum yetmezliğine bağlı, 2 hasta (%2,5) böbrek yetmezliğine bağlı, 1 olgu (%1,28) abdominal malperfüzyona bağlı, 1 olgu (%1,28) akut Mİ nedeniyle, 2 olgu (%2,5) enfeksiyona bağlı, 1 olgu (%1,28) intra operatif kanamaya bağlı olarak kaybedildi. Postoperatif morbidite olarak geçici nörolojik bozukluk 2 hastada (%2,5) görüldü, 5 olguda (%6,4) inme görüldü. 2 olguda (%2,5) geçici, 5 olguda (%6,4) kalıcı parapleji görüldü. Uzun entübasyon nedeniyle 7 hastaya (%8,9) trakeostomi açıldı. HD gerektiren böbrek yetmezliği 5 olguda (%6,4) görüldü. Mortalite üzerine etkili değişkenler için yapılan univariyant analizde; aciliyet (p=0.019), plevral efüzyon (p=0,004), koroner arter hastalığının olması (p=0.003) anlamlı bulundu. Mortalite için yapılan multivariyant analizde ise acil girişim (p=0.028), koroner arter hastalığı varlığı (p=0.009) anlamlı bulunmuştur. Morbidite üzerine yapılan analizde ise perfüzyon tekniği: HCA uygulanması (p=0,027), basit klempaj (p=0,045) uygulaması ve masif kan transfüzyonu (p=0,017) anlamlı bulunmuştur. Tüm olumsuz olay üzerine yapılan analizde: aciliyet (p=0,039), HCA (p=0,021), masif kan transfüzyonu (p=0,002), ve platelet transfüzyonu (p=0,012) şekilde anlamlı bulunmuştur. SONUÇ: Desandan ve torakoabdominal aort anevrizmalı hasta grubunda elektif cerrahi girişim kabul edilebilir bir mortalite ve morbidite ile yapılmaktadır. Acil cerrahi ve koroner kalp hastalığı mortaliteyi arttırmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Desendan aort nevrizması, Torakoabdominal aort anevrizması, morbidite, mortalite
Kalp nakli sonrasi sağ kalımı etkileyen faktörler
Giriş: Bu çalışmanın amacı kalp nakil sonrası sağkalımı etkileyen risk faktörlerini tanımlamaktır. Materyal-metod: Şubat 2007 ile Temuz 2011 yılları arasında kliniğimizde opere edilen yaklaşık 74 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş, cinsiyet, etiyoloji, ek hastalıklar, donör özellikleri, preoperatif hemodinamik veriler, biyokimyasal değerler, rejeksiyon, cerrahi ve medikal komplikasyonlara ilişkin data retrospektif olarak incelenmiştir. Bu etmenlerin 30 günlük ve 1 yıllık mortaliteye etkisi, önce tek değişkenli, sonra çok değişkenli (multivaryant) yöntemlerle analiz edilmiştir. Bulgular: Alıcının ve vericinin inotrop desteğinde olması (sırasıyla p:0,003 ve p: 0,003), preoperatif renal disfonksiyon (p: 0,007) ve revizyon gerektiren kanama (p:0,046) 30 günlük mortaliteyle ilişkili bulunmuştur. 1 yıllık mortaliteyle ilişkili faktörler ise preoperatif renal disfonksiyon (p:0,036), erken dönemde karaciğer disfonksiyonu (p:0,047), postoperatif adrenalini (0,5mc/kg/dk üstü) içeren yüksek doz inotrop gereksinimi (p:0,029), postoperatif renal yetmezliktir (p:0,029). Sonuçlar: Son dönem kalp yetmezliği hastaların ek organ problemleri ve preoperatif durumları erken ve geç dönem sağkalımı etkilemektedir.
Konjenital kalp cerrahisinde risk skorlarına göre kan kullanımı standardizasyonu
AMAÇ: Konjenital açık kalp cerrahisinde hasta spesifik kan kullanımını tahmin edebilmek ve ameliyat öncesi fazla kan isteminin önüne geçebilmek amacıyla hastalarımızı detaylı gruplara ayırarak kan ürünü hazırlığını ve hazırlanmış olan kan ürünü kullanım miktarını araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: 2012 - 2014 yılları arasında açık kalp cerrahisi uygulanan 18 yaş altı toplam 252 hasta dosyası retrospektif olarak incelendi. Çalışma hastanemiz kan merkezi birimiyle birlikte sürdürüldü ve hastalardan istenen kan ve kan ürünlerinin dökümü alındı. Hastalar yaşlarına, ağırlıklarına, operasyon planlarına, risk skorlarına (RACHS-1) göre gruplandırıldı. Operasyon öncesi kan merkezinden hazırlanması istenilen kan miktarları, operasyon sırasında ve sonrası yoğun bakımda ilk 24 saat süre ile kullanılan kan ve kan ürünü miktarları kaydedildi. BULGULAR: RACHS skoru yükseldikçe hasta ağırlığı azalmasına rağmen, cerrahi prosedürün komplexleşmesinden dolayı kan merkezinden talep edilen ERT süspansiyonu miktarı artmıştır. RACHS-I grubunda (500/18) 27,7 cc/kg, RACHS-II grubunda (750/11,5) 65,2 cc/kg, RACHS-III grubunda (750/11,8) 65,5 cc/kg, RACHS-IV grubunda (1375/4) 343,7 cc/kg, RACHS-V ve üzeri olan grupta ise (1500/2,9) 517,2 cc/kg olduğu görüldü. RACHS-V ve üzeri olan grupta 18,6 kat daha fazla ERT istendiği tespit edildi. RACHS grupları arasında talep edilen TTK miktarında değişiklik olmadığı görüldü. RACHS gruplarının ortalama kg başına istenen TTK miktarı hesaplandığında ise RACHS-I grubunda (485/18) 26,9 cc/kg, RACHS-II grubunda (550,4/11,5) 47,8 cc/kg, RACHS-III grubunda (611,4/11,8) 51,8 cc/kg, RACHS-IV grubunda (600/4) 150 cc/kg iken RACHS-V ve üzerinde ise (1085/2,9) 374,1 cc/kg olduğu görüldü. RACHS V ve üzeri olan grupta 13,8 kat daha fazla TTK istendiği tespit edildi. Hastalara yoğun bakım ve ameliyathanede kullanılan TDP ve trombosit miktarları incelendiğinde RACHS V ve üzeri olan grupta trombosit kullanımının daha fazla olmasına rağmen TDP kullanımı daha az olduğu görüldü. RACHS-1 grubunda 11,1 cc/kg, RACHS-II grubunda 15,6 cc/kg, RACHS-III grubunda 16,9 cc/kg, RACHS-IV grubunda 50 cc/kg, RACHS-V ve üzeri grubunda ise 17,2 cc/kg TDP kullanıldığı görüldü. Araştırma sonucunda, ameliyat sırasında ve ameliyat sonrası yoğun bakımda ilk 24 saatte kullanılan kan miktarının toplamına bakılarak kullanılan kan miktarının tüm gruplarda yaklaşık 4 kat fazlasının kan merkezinden talep edildiği sonucuna ulaştık. SONUÇ: Konjenital kalp cerrahisinde hasta özelliklerinin, tanılarının, kilolarının, planlanan cerrahi tipinin kan kullanımına çok büyük etkisi vardır. Bu kadar fazla değişkenli bir hasta grubunda kan ürünü hazırlığının planlanmasında güçlüklerin karşımıza çıkması beklenen ve çoğu zaman fazla kan isteğiyle aşılmaya çalışılan bir problemdir. Bu güçlükler sonucunda ya kan ihtiyacı gecikmeli olarak karşılanmakta ya da kullanılan miktardan çok daha fazla istekte bulunulmuş olmaktadır. Bu da hem kan merkezinin iş yükünü arttırmakta hem stoklarını azaltmakta hem de acil kan tedarik şansını azaltmaktadır. Fazla kan isteme sorununun önüne geçebilmek için hastaların özellikleri ve risk skoruna bakılarak hazırlanması gereken maksimum kan miktarı öngörülebilir. Anahtar Kelimeler: konjenital açık kalp cerrahisi; RACHS; kan kullanımı; kardiyopulmoner bypass.
Sürekli akım sağlayan ventrikül destek cihazı uygulanan son dönem kalp yetmezliği hastalarında ortaya çıkan gastrointestinal sistem kanamalarının risk faktörlerinin retrospektif olarak belirlenmesi
AMAÇ: Son dönem kalp yetmezliği nedeniyle sürekli akım sağlayan ventrikül destek cihazı implante edilmiş olanolgularda ortaya çıkan gastrointestinal kanamaların rsik faktörleinin retrospektif olarak araştırlması amaçlanmıştır. HASTALAR VE YÖNTEM: Son dönem kalp yetmezliği nedeniyle 2010- 2012 yılları arsında EÜTF Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalında sürekli akım sağlayan VDC implante edilmiş olan 90 hasta bu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiş, çalışma öncesinde Ege Üniversitesi Etik Kurulu onayı alınmıştır. VDC implante edilen 90 hastanın 15'inde GİK görüldü. Bu hastaların 11'i (%73) erkek, 4'ü (%27) kadındı. Hastalarda risk faktörü olarak preoperatif ve postoperatif olmak üzere; vWF düzeyi, platelet sayıları,postoperatif aort kapak açılımı, postoperatif sağ ventrikül yetmezliği ve destek süresi araştırılmıştır. BULGULAR: Postop GİK olan ve olmayan grupta etyoloji dağılımı, DM oranı, HT oranı, HL oranı, KBY oranı, SVO oranı anlamlı (p ˃ 0,05) farklılık göstermemiştir. Postop GİK olan grupta postop 3.ay, postop 6.ay ve son ölçüm vWF değeri preop döneme göre anlamlı (p ˂ 0,05) düşüş göstermiştir. Ayrıca postop GİK olan grupta postop 3.ay vWF düşük hasta oranı postop GİK kanama olmayan gruptan anlamlı (p ˂ 0,05) olarak daha yüksektir. Postop GİK olan 15 hastanın 4'ünde RV yetmezliği görülmüştür. Postoperatif RV yetmezlik oranı postop GİK kanama olmayan gruptan anlamlı (p ˂ 0,05) olarak daha yüksek bulunmuştur. Postop GİK olan ve olmayan grupta aort kapak açılımı varlığı / yokluğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p ˃ 0,05). GİK kananma olan ve olmayan grup destek süresi anlamlı bulunmamıştır ( p ˃ 0,05). Takip sürecinde yapılan ölçümler doğrultusunda düşme eğilimi göstermiş olmasına rağmen platelet sayıları istatistiksel olarak risk teşkil etmemiştir ( p ˃ 0,05). SONUÇ: sürekli akım sağlayan VDC'da görülen GİK hayatı tehdit eden ciddi komplikasyonlardandır. Risk faktörleri hala araştırılmaktadır. Çalışmamızda kazanılmış vWF Sendromunun bu konuda en etkili parametre olduğu ancak tek etken olmadığı saptanmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Ventrikül destek cihazı, sürekli akım, gastrointestinal kanama, von Willebrand Sendrom, sağ ventrikül yetmezliği
Median sternetomi ve mini torokotomi ile cerrahi uygulanan izole ASD'lerde erken dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu tez çalışmasında atriyal septal defektlerin median sternotomi ve mini torakotomi yöntemleriyle kapatılmasının postop ve erken dönem sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. GEREÇ ve YÖNTEM: Bu çalışmada Atatürk Üniveristesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalında Ocak 2013- Aralık 2016 tarihleri arasında ASD nedeniyle başvurmuş ve cerrahi tedavi yapılmış toplam 30 hastaya ait veriler değerlendirilmiştir. Çalışmamızdaki 30 hastanın (17 bayan, 13 erkek) yaşları 18-44 arasında değişmekteydi. Cerrahi yöntem olarak median sternotomi ve mini torakotomi uygulanan hastaların postoperatif ve erken dönem sonuçları değerlendirilmiştir. BULGULAR: Hastalarada en sık görülen semptomlar dispne, yorgunluk, çarpıntı, göğüs ve sırt ağrısıdır. Hastaların %63,3'ü fossa ovalis, %16,7'si süperior kaval, %10 inferior kaval ve % 10 persistan foromen ovale tip defekt görülmüştür. Operasyon öncesi NYHA I 'de 17, NYHA II' de 13 hasta vardır. Postoperatif dönemde tüm hastalara NYHA I olmuştur. Mini torakotomi uygulana hastalar yoğunbakımdan ortalama 1,47 günde çıkmış ve hastaneden ortalama 6,7 günde taburcu olmuştur. Median sternotomi uygulanan hastalar ortalama 1,67 günde yoğun bakımdan çıkmış ve ortalama 7,3 günde taburcu olmuşlardır. İki gruptada preopertif ve postoperetif EKO değerlendirmesinde sağ atrium ve sağ ventrikül çapları anlamlı oranda azalmıştır. Bunla beraber grupların kendi arasında karşılaştırılmasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. Yapılan cerrahi tedaviye bağlı mortalite gözlemlenmemiştir. SONUÇ: Son yıllarda yaygınlaşan mini torakotomi yönteminin yalnızca olumlu kozmetik sonuçları nedeniyle değil hasta iyileşmesine olan katkısıyla da ASD'lerin onarımında ilk sıralarda tercih edilecek bir yöntem olduğu kanaatindeyiz.
Alt ekstremite variköz ven hastalıklarında endovenöz radyofrekans ablasyon uygulamasının etkinliği kısa ve orta dönem sonuçları
AMAÇ: Bu çalışmada amacımız, toplumda sadece kozmetik sorun olarak görülen ancak ciddi semptomlara neden olabilen, hasta yaşam kalitesini azaltan ve sosyoekonomik yönden önemli bir klinik durum olan yüzeyel venöz yetmezliğin tedavisinde endovenöz radyofrekans ablasyon tedavisinin etkinliğini değerlendirmektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi bölümünde 2013-2016 yılları arasında yüzeyel venöz yetmezlik tanısı konulan ve endovenöz radyofrekans ablason uygulanan 100 hastanın retrospektif dosya çalışması yapılmıştır. Postop 1.ay,6.ay,12.ay takipleri venöz doppler ultrasonografi ile ve klinik olarak değerlendirilip uygulamanın etkinliği kısa ve orta dönemde değerlendirilmiştir. BULGULAR: Hastalarda ağrı en sık görülen şikayet olup 57 hastada (%57), şişlik 50 hastada (%50) görülürken kaşıntı 32 hastada (%32), yorgunluk 46 hastada (%46), kramp 34 hastada (%34) görülmüştür. Toplam 119 ekstremitede, RFA işlemi gerçekleştirildi. RFA uygulanan bu ekstremitelerden 43'ü (%43) sol alt ekstremite, 33'ü (%33) sağ alt ekstremite, 19'u (%19) bilateral alt ekstremite idi. Sağ VSM RFA uygulanan hastalardan 5 (%5) hastaya sağ alt ekstermiteye RFA uygulanırken karşı ekstremiteye damar çapı (ortalama 12.4 mm çapa sahip olması, maksimum değer 16mm, minimum değer 10 mm ) ve ablasyon kateterinin damardaki tortiozite nedeniyle ilerletilememesi üzerine stripping uygulandı. Seçilen hastaların hepsinde RFA VSM'ya uygulama yapıldı. Hastaların postop değerlendirilmesinde ekimoz 2 hastada (%2), hematom 2 hastada (%2), mini flebektomi alanında uzamış kanama 5 hastada (%5), uyuşma 2 hastada (%2) ile en sık karşılaşılan minör komplikasyonlardandır. Operasyon öncesindeki ve sonrasındaki CEAP skorları ve VCSS skorları karşılaştırıldığında hastaların semptomlarında belirgin düzelme saptanmıştır. SONUÇ: Yüzeyel variköz venlerin tedavisinde uygulanan endovenöz radyofrekans ablasyon yöntemi sadece olumlu kozmetik sonuçlar sağlamamakta bunun yanında düşük komplikasyon oranları ve operasyon başarı oranları ile klasik cerrahi yönteme alternatif olarak ilk seçilecek yöntemlerden biridir.
Açık kalp cerrahisinde kullanılan retrograd otolog prime kan koruma yönteminin postoperatif hemogram ve kan transfüzyonu üzerine etkisinin retrospektif olarak incelenmesi
Açık kalp cerrahisi sırasında kalp-akciğer makinesinin devre hatlarının havasız hale getirilmesi ve sistemin doldurulması için başlangıç (prime) solüsyonları kullanılır. Ancak bu başlangıç solüsyonları, bypass sürecinde hemodilüsyona ve hastada gereksiz volüm yüküne neden olabilmektedir. Retrograd otolog prime (ROP) tekniği, bu tür sorunların önlenmesi için geliştirilmiş ve klinikte yaygın kabul görmüş bir uygulamadır. Bu araştırma, ROP yöntemi uygulanan olgularda hemoglobin konsantrasyonları üzerindeki etkiyi ve buna bağlı olarak transfüzyon gereksinimlerindeki değişiklikleri analiz etmeyi amaçlamaktadır. Araştırmaya, Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi'nde elektif açık kalp cerrahisi geçiren, ejeksiyon fraksiyonu ≥%30 olan, kronik böbrek yetmezliği (KBY) bulunmayan, hematolojik hastalık öyküsü ve kanama diyatezi olmayan, preoperatif hematokrit değeri %25-45 aralığında bulunan, diyaliz gereksinimi olmamış 80 erişkin hasta alınmıştır. Araştırma kapsamında, her biri 40 hasta içeren iki grup belirlenmiş olup, kontrol grubunda rutin prime yöntemi kullanılırken, diğer grupta ROP tekniği tercih edilmiştir. Her iki grupta da standart Kardiyopulmoner bypass (KPB) ve perfüzyon prosedürleri uygulanmıştır. İntraoperatif ve postoperatif dönemden sonra yapılan değerlendirmelerde, ROP grubundaki hastaların ortalama hemoglobin düzeylerinin kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Aynı zamanda bu grupta eritrosit süspansiyonu ve diğer kan ürünleri transfüzyon oranlarının kontrol grubuna göre belirgin şekilde düşük olduğu gözlemlendi. Anahtar Kelimeler: Açık Kalp Ameliyatı, Hematokrit, Hemoglobin, Kardiyopulmoner Bypass, Retrograd Otolog Prime, Perfüzyon, Transfüzyon.
İliofemoral akut-subakut derin ven trombüslü hastalarımızda uyguladığımız farmakomekanik tromboliz tedavisinin erken ve orta dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
DVT(Derin ven trombüsü)' nin önemi üzerinde detaylı değerlendirmeler yapılamamıştır, DVT sadece pulmoner emboli gibi ölümcül sonuçlara neden olmamakta, ölümcül sonuçlarla beraber potansiyel kronik posttrombotik sekel oluşturmaktadır. DVT sonrasında PTS(Posttrombotik sendrom) oluşum insidansı % 20- 50 arasındadır, ve PTS en sık iliofemoral DVT ile ilişkilidir. Derin ven trombozu; koroner arter hastalığı ve inmeden sonra en sık görülen kardiyovasküler hastalıktır. Birleşik Devletlerde her yıl 1000 kişiden 1' inde DVT oluşur. DVT genel popülasyonda anlamlı mortalite ve morbitideye neden olur. Oral antikoagülasyon tedavisi trombüsün büyümesini engeller fakat trombolitik etki göstermez ve bundan dolayı posttrombotik sendrom oluşumunu önlemez. Farmakomekanik tromboliz tedavisi DVT' nin medikal tedavisine ek olarak uygulanabilir, fakat mutlak endikasyonların tarifinde ortak bir karar oluşturulamamıştır. Güncel bulgular farmakomekanik tromboliz tedavisinin, yalnızca antikoagülan tedaviye nisbeten, trombüs yükünü azalttığını, DVT rekürrensini azalttığını ve sonuç olarak PTS oluşumunu azalttığını desteklemektedir. Akut proksimal DVT' si olan genç hastalar, yaşam beklentisi uzun olan hastalar, morbitidesi düşük olan hastalar ve bacağının canlılığının tehdit altında olduğu hastalar farmakomekanik tromboliz tedavisi için uygun endikasyonlar olarak değerlendirilmektedir. Güncel bilgiler valf fonksiyonlarının, venöz bütünlüğün, farmakomekanik tromboliz yapılan hastalarda, sadece antikoagülan tedavi alan hastalara nisbeten, daha iyi olduğunu göstermektedir. Akut/subakut iliofemoral DVT dolayısıyla Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakultesinde hospitalize edilen ve 2013-2017 tarihleri arasında farmakomekanik tromboliz tedavisi yapılan olgularımız değerlendirme için davet edildiler. Çalışmamız 40 hastayı içermektedir. Olgularımızın hepsine '' Venöz yetmezliğin epidemiyolojik ve ekonomik çalışması: Yaşam kalitesi/ Belirtiler ölçeği '' uygulandı. PTS oluşumu Villalte skalası ile değerlendirildi. Farmakomekanik tedavi sonrasında sadece birkaç olguda PTS gelişmesine rağmen, PTS oluşan olgularda kötü yaşam kalitesi mevcuttu. Biz farmakomekanik tromboliz işlemi ile erken trombüs uzaklaştırmanın PTS oluşumunu önlemesinde faydalı olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Farmakomekanik tromboliz, İliofemoral Akut-Subakut Derin Ven Trombüsü, Posttrombotik Sendrom, Yaşam Kalitesi