
47
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Motion capture teknolojisinin Türk halk dansları alanında uygulanması Sakarya/Geyve halk dansları örneği
Halk dansları, bir toplumun kültürünü yansıtan geleneksel sanat dallarından biridir. Türkiye, çok kültürlü yapısıyla birçok halk dansını bünyesinde barındırmaktadır. Zengin dans kültürünün varlığına rağmen, yeteri kadar alan araştırması yapılmadığı için, bu alanda bilimsel nitelikte veri oldukça sınırlıdır. Ülkemizde Kültür Bakanlığı bünyesinde yer alan Halk Kültürü Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü, 1970'lerde kapsamlı derleme çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalara ek olarak birkaç kişisel çaba dışında, Halk Dansları sahasındaki verilerin toplanması ve korunması, kurumsal ve bilimsel anlamda yeterli ilgiyi görmemiştir. Seneler önce saha çalışmalarında videokaset ile elde edilen verilerin düşük pikselli olması, ses ve hareket detaylarını algılamayı kısıtlamaktadır. Hem de birçok videokaset zamanla işlevini kaybetmiş ve derlenen bilgiler de kaybolmuştur. Toplanan bu veriler çok değerlidir fakat derleme çalışmalarının gerçekleştiği tarihdeki mevcut teknolojik imkanlar düşünüldüğünde günümüz teknolojisi tarafından dijital veri olarak kullanılması oldukça güçtür. Tespiti edilip korunmadığı ve aktarımı sağlanmadığı takdirde, kişinin ömrüyle sınırlılık gösteren bu verinin kaybolması kaçınılmazdır. Dijital çağa uyum sağlayamayan her unsur, günümüz teknolojisi karşısında ya geriye kalmakta ya da zamanla kaybolmaktadır. Halk danslarının toplanması, arşivlenmesi ve işlenmesi için dünya geneline bakıldığında motion capture teknolojisinin en ileri teknoloji olduğu görülmektedir. Bu çalışmada Motion Capture Teknolojisi kullanılarak Sakarya ili Geyve Yöresinden altı farklı halk dansı derlenmiştir. Daha sonra bu veriler farklı aşamalarda çeşitli bilgisayar programlarında işlenmiştir. Verlerin dijital dönüşümü tamamlandıktan sonra Sanal gerçeklik gözlüğü kullanılarak halk dansları eğitiminde dijital bir materyal olarak kullanılabilecek hale getirilmiştir.
İhracat, ithalat ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki: Mali örneği
This study mains to investigate the relationship between export, import and economic growth. As determinant of GDP, the variable final consumption expenditure has been added in this study to analysis and interpret the result. This paper employed unit root test to check the stationarity between the variables. The diagnostic and stability test were used to verify the authenticity of the variable by using different test like serial correction, heteroskedascity, linearity and normality. The autoregressive distributed lag (ARDL) model has been used to confirm the long and short run relationship between the variables. The econometric software Eview12 was used to analyze data from 1972 to 2023. The finding result in unit root test indicated that, all the variables were stationary at I (0) by using ADF, PP, KPSS and NG-Perron test. The serial correction test showed a no evidence of serial correlation. The heteroskedascity test indicated that, the test has no heteroskesdacity problem. However, the normality test revealed a residual normality distributed by using Jarques-Bera model. Furthermore, the linearity test indicated a linear relationship between variables. In ARDL model from bound test procedure, the finding result indicated a long run relationship between export and final consumption expenditure on economic growth and import has negative impact on GDP. In short error correction model, it appeared that, import and final consumption expenditure influence positively economic growth. Empirically, both variables, exports and final consumption expenditure contribute significantly to raising the GDP level in this analysis. Given that economic policy is a key factor that might encourage investment, this suggest that raising GDP is essential for diversifying exports.
Lojistik hizmet kalitesinin değerlendirilmesi: Lojistik hizmet sağlayıcıları açısından yaklaşım
As a result of rapid globalization of industries and advanced supply chain networks, importance of logistics services has increased universally. Concurrently, service types offered by logistics service providers have quickly increased hence, the competition among global service providers have soared. This has pulled logistics service providers to be strategic in their business-to-business marketing approaches; thus, quality of delivered services has become important. In international supply chain networks logistics services can be very complex and quality expectations from services can be different. Therefore, in literature there is no single agreed sturdy logistics service quality measurement model. The main goal of this research to explore logistics service quality dimensions on logistics service providers and propose a measurement model for logistics service quality. To achieve the research goal systematic literature and semi structured interviews executed. Afterwards, questionnaire developed and applied on German logistics service providers. On results, structural equation model composed, and quality dimensions analyzed with confirmatory factor analysis. Consequently, validated, and reliable five logistics dimensions and sixteen logistics factors were explored for measuring logistics service quality.
Yazılımda yerelleştirme ve çeviri
Yazılımda yerelleştirme çalışmalarını araştırma ve inceleme sebebim, çeviri ve yerelleştirme arasındaki farkları irdeleme ve incelemedir. Bu tez çalışmasında yerelleştirme alanında yapılan çalışmaların, çeviriden ne gibi farklar gösterdiğini, kullanılan yardımcı gereçlerin farklarını ve uzmanların metinlere yaklaşımını inceledim.
Velayete ilişkin şahsi münasebet kurulması davalarında dijital iletişim yöntemlerinin kullanılması
Ülkemizde boşanma oranlarının son yıllarda artmasına bağlı olarak, boşanma ve velayet davalarında en büyük sorunlardan biri de şahsi münasebetin kurulmasıdır. Bu tez çalışmasının amacı da boşanma ve velayet davalarında çocukların örselenmeden şahsi münasebet kurmalarında çağın gereklerine uygun olarak güncel teknolojik imkânların kullanılmasıdır. ABD'de Utah eyaletinde 2004 yılında ebeveynlerin çocukları ile iletişim ve ilişkilerini düzenleyen uygulama yargıçlar tarafından başlamıştır. Aynı şekilde Kanada'da ebeveynlerin çocukları ile iletişim kurabilmesi için hâkimlerce dijital iletişim yöntemleri kullanılmaktadır. Çalışmada şahsi münasebetin sadece yüz yüze olarak değil, dijital iletişim yöntemleri kullanarak sağlanmasının olası olumlu ve olumsuz yönleri de ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada İstanbul Büyükçekmece Adliyesi 1. Aile Mahkemesi, 3. Aile Mahkemesi, 4. Aile Mahkemesi ve 5. Aile Mahkemesi'nin 2016-2019 yılları arasında boşanma hususunda karar bağlanmış 300 adet dosya incelemesi yapılmıştır. Ayrıca boşanmak üzere mahkemeye başvuran 15 ebeveyn ve 21 çocuk ile de gönüllü olarak anket çalışması yapılmıştır. Katılımcılara onam formu imzalattırıldıktan sonra bireysel bilgi formunu da içeren dijital iletişim yöntemlerinin velayet ve şahsi münasebet davalarında kullanılmasına ilişkin soruları içeren anket uygulaması basit istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Ankette katılımcıların internet kullanım ve internete erişim durumları, dijital platformda kullandıkları uygulamalar ve dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak görüntülü iletişimi avantajlı olarak görüp görmedikleri gibi hususlar ele alınmıştır. Geçmişte verilen kararlara yönelik yapılan dosya incelemesi sonuçları ise SPSS (Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı) ile analiz edilmiştir. Araştırmada elde edilen verilerin frekans ve yüzdelik dağılımlarının değerlendirilmesi için parametrik olmayan testlerden Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis ve Ki-Kare Bağımsızlık testleri kullanılmıştır. Çalışmada, şahsi ilişki türünün %82.7'sinin Cumartesi gününden Pazar gününe kadar yatılı olacak şekilde ve %90.7 oranla bu ilişkinin 15 günde bir kurulduğu görülmüştür. Yapılan anket çalışmasında da kurulan şahsi ilişki ve süresinin benzer olduğu anlaşılmıştır. Velayetin annede olduğu durumlarda babaların %80'inin, babada olduğu durumlarda ise annelerin %100'ünün kurulan şahsi ilişkiden memnun olmadıkları görülmüştür. Ankette ebeveynlerin %100'ünün, çocukların ise %95.2'sinin internet kullanımı olduğu anlaşılmıştır. Dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak görüntülü iletişimi annelerin %93'ü, babaların da %60'ı avantajlı görmektedir. Çocukların %90.5'inin velayeti elinde bulundurmayan ebeveyni ile görüştüğü, bu görüşmelerin %38.1 oranla haftada bir gün ve görüşme tipinin de %52.4 oranla yüz yüze yatılı şekilde olduğu, çocukların %52.4'ünün bu görüşme tipi ve sıklığından memnun iken %47.6'sının memnun olmadığı görülmüştür. Yapılan anket sonucunda çocukların %95'inin dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak olan görüntülü iletişimi avantajlı olarak gördükleri anlaşılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda; teknolojinin hayatımızın her alanında her yaştan kişiyi etkisi altına aldığı ve bu kapsamda dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak olan görüntülü iletişimin de şahsi ilişki kurulmasında uygulanmasının şahsi ilişkinin yeni bir boyutta hayat kazanmasına yol açacağı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Velayet, Boşanma, Şahsi Münasebet, İnternet, Dijital İletişim Yöntemleri.
Cinsel istismar ve uyuşturucu madde suçundan dolayı cezaevinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan erkeklerin çocukluk çağı travmalarının,dissosiyatif yaşantılarının ve suçluluk-utanç duygularının değerlendirilmesi
Bu araştırmanın temel amacı cinsel istismar ve uyuşturucu madde suçundan dolayı cezaevinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan erkeklerin çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantıları ve suçluluk-utanç duyguları bakımından değerlendirilmesidir. Bu araştırmanın evrenini Mersin ili Tarsus ilçesinde Adalet Bakanlığı Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğüne bağlı T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumlarında (1, 2 ve 3 no.lu kapalı erkek cezaevi) tutuklu ve hükümlü olarak bulunan 18-80 yaş arası 492 erkek birey oluşturmaktadır. Araştırmanın çalışma örneklemi ise bu evreni temsil eden araştırmacı tarafından amaçlı örneklem metoduyla belirlenmiş olan ceza infaz kurumlarında bulunan 492 erkek tutuklu ve hükümlüden oluşmaktadır. Katılımcıların %35'i cinsel istismardan, %30,5'i ise uyuşturucu suçundan hükümlüdür. Katılımcıların %20, 30'u uyuşturucu suçundan tutuklu, %14,20'si ise cinsel istismar suçundan tutukludur. Araştırmada veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan Demografik Anket, Çocukluk Çağı Kötüye Kullanım ve İhmal Soru Listesi (ÇKİS), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DES), Suçluluk-Utanç Ölçeği (SUTÖ) kullanılarak toplanmıştır. Söz konusu araştırmaya ilişkin ölçeklerin ilgili ceza infaz kurumlarındaki hedef popülasyon üzerinde gönüllülük esasına dayanarak uygulanması sonucu veriler elde edilmiştir. Veriler erkek tutuklu ve hükümlülerle yüz yüze görüşme yapılarak toplanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS for Windows 25.00 paket programına aktarılarak değerlendirilmiştir. Kullanılan ölçek puanları için ortalama değerler "aritmetik ortalama±standart sapma" olarak gösterilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda Cinsel İstismar alt boyutu için parametrik olmayan yöntemlerden Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testleri, diğer ölçek ve alt boyutlar için ise parametrik yöntemlerden ANOVA ve t-testi kullanılmıştır. Cinsel İstismar alt boyutu için parametrik olmayan yöntemlerden Spearman korelasyon testi, diğer ölçek ve alt boyutlar için ise Pearson korelasyon testi ve çoklu regresyon analizi uygulanmıştır. Elde edilen istatistiklerin anlamlılığı 05 düzeyinde sınanmış, bulgular araştırmanın amaçlarının veriliş sırasına uygun olarak tablolar hâlinde sunulmuştur. Cinsel istismar ve uyuşturucu suçu nedeniyle cezaevinde yer alan toplam 492 tutuklu ve hükümlünün %38,6 (190 kişi)'sının DES toplam puan ortalaması 30 ve üzeri olarak bulunmuştur. Ayrıca bu çalışmada DES toplam puan ortalamaları "0-14", "15-29" ve "30 ve üzeri" olmak üzere üç kategoride de değerlendirilmiştir. "0-14" puan aralığında DES ortalaması gündelik hayatın dissosiyasyonunu, "15-29" aralığındaki DES ortalaması "subklinik" düzeydeki dissosisyasyonu ve "30 ve üzeri" DES ortalaması ise en az bir dissosiyatif bozukluk tanısı alabilecek düzeydeki dissosiyasyonu betimlemektedir. Dissosiyatif yaşantılar bu eksende değerlendirildiğinde erkek tutuklu ve hükümlülerin %26,8 (134 kişi)'si 0-14 arasında, %34,6 (168 kişi)'sı 15-29 arasında ve daha önce de ifade edildiği üzere %38,6 (190 kişi)'sı ise 30 ve üzeri DES toplam puan ortalamasına sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca cinsel istismar suçu nedeniyle cezaevinde olan 242 tutuklu ve hükümlünün %30,9 (75 kişi)'unun DES toplam puan ortalaması 30 ve üzeri olarak bulunmuşken uyuşturucu suçu nedeniyle cezaevinde olan 250 tutuklu ve hükümlünün ise %46,0 (115 kişi)'sının DES toplam puan ortalaması 30 ve üzeri olarak tespit edilmiştir. Cinsel istismar ve uyuşturucu suçu nedeniyle cezaevinde tutuklu ve hükümlü olan bireyler araştırılmış olup cinsel istismar suçundan tutukluların %97,10 (68 kişi)'unda, uyuşturucu suçundan tutukluların %99,00 (99 kişi)'unda, cinsel istismar suçundan hükümlülerin %97,70 (168 kişi)'inde ve uyuşturucu suçundan hükümlülerin %98,00 (147 kişi)'inde en az bir çocukluk çağı travması olduğu tespit edilmiştir. Çocukluk çağı travmaları CTQ'da yer alan alt boyutlar açısından değerlendirildiğinde ise duygusal istismarın; cinsel istismar suçundan tutuklularda %58,60 (41 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %61,00 (61 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %67,40 (116 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %68,70 (103 kişi) oranında olduğu belirlenmiştir. Diğer alt boyutlardan fiziksel istismarın; cinsel istismar suçundan tutuklularda %48,60 (34 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %51,00 (51 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %55,20 (95 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %62,70 (94 kişi) oranında olduğu ortaya çıkmıştır. Aynı çalışmada fiziksel ihmalin; cinsel istismar suçundan tutuklularda %88,60 (62 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %80,00 (80 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %88,40 (152 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %93,30 (140 kişi) duygusal ihmalin ise cinsel istismar suçundan tutuklularda %94,30 (66 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %95,00 (95 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %94,20 (162 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %94,00 (141 kişi) oranında olduğu saptanmıştır. Son alt boyut olan cinsel istismara bakıldığında cinsel istismar suçundan tutuklularda %44,30 (31 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %29,00 (29 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %47,10 (81 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %32,00 (48 kişi) oranında deneyimlendiği ortaya çıkmıştır. Cezaevinde uyuşturucu madde suçundan tutuklu / hükümlü olarak bulunan erkeklerin Çocukluk Çağı Travmaları (CTQ) ile Dissosiyatif Yaşantılar (DES) (r=0,229) puanları arasında düşük düzeyde, pozitif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Cinsel istismar suçundan tutuklu grupları ile cinsel istismar suçundan hükümlü grupları arasında Dissosiyatif Yaşantılar (DES) puanı bakımından istatistiksel anlamlı fark elde edilmiştir (p=0,000<0,05). Cezaevinde bulunma durumuna göre cinsel istismar suçundan hükümlü (x̄=25,42) olan katılımcıların Dissosiyatif Yaşantılar (DES) puanları, cinsel istismar suçundan tutuklu olan katılımcılardan (x̄=21,11) daha yüksek olduğu bulunmuştur. Cezaevinde cinsel istismar suçundan hükümlü / tutuklu olarak bulunan erkeklerin CTQ puanları (x̄=49,21) uyuşturucu madde suçundan tutuklu / hükümlü olarak bulunan erkeklerden (x̄=47,32) CTQ puanı yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p 0,223>0,05). Katılımcıların suç türü grupları arasında CTQ'nun alt ölçeklerinden Cinsel İstismar puanı bakımından istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur (p=0,001<0,05). Cinsel istismar suçundan tutuklu / hükümlü (x̄=7,25) olanların Cinsel İstismar puanları, uyuşturucu suçundan tutuklu / hükümlü (x̄=6,30) olanlara oranla daha yüksek olduğu bulunmuştur. Cezaevinde cinsel istismar suçundan hükümlü / tutuklu olarak bulunan erkeklerin Dissosiyatif Yaşantılar (DES) ile Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (CTQ) puanları (r=0,346) puanları sonucunda orta düzeyde, pozitif ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Katılımcıların suç türü grupları arasında Suçluluk-Utanç puanı bakımından istatistiksel anlamlı fark elde edilmiştir (p=0,000<0,05). Cinsel istismar suçundan tutuklu / hükümlü (x̄=81,94) olanların Suçluluk-Utanç puanları, uyuşturucu suçundan tutuklu / hükümlü (x̄=74,27) olanlara oranla daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır.
Üniversite öğrencilerinde oyun bağımlılığı ile kendini sabote etme, anksiyete duyarlılığı ve aleksitimi arasındaki ilişki
Bu araştırmanın temel amacı üniversite öğrencilerinin oyun bağımlılığı düzeylerinin; kendini sabotaj, anksiyete duyarlılığı ve aleksitimi değişkenleriyle ilişkisini değerlendirmek ve bu değişkenlerin oyun bağımlılığı üzerindeki yordama gücünü saptamaktır. 144 kadın, 78 erkek öğrenciden oluşan toplam 222 kişilik örneklemden elde edilen veriler kullanılarak bu değişkenlerin ilişkisi incelenmiştir. Çalışmada demografik bilgi formu, Oyun Bağımlılığı Ölçeği, Kendini Sabotaj Ölçeği, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 ve Toronto Aleksitimi Ölçeği-20 uygulanmıştır. Oyun bağımlılığı yaygınlığı monotetik tanı sistemine göre %13,5 olarak bulunmuştur. İstatistiksel analiz sonucu elde edilen bulgular; kendini sabotaj (düşük düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .21, p < .01), anksiyete duyarlılığı (orta düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .32, p < .01) ve aleksitiminin (arasında orta düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .34, p < .01) oyun bağımlılığı ile anlamlı ilişkili olduğunu göstermiştir. Kendini sabotaj, anksiyete duyarlılığının bilişsel, fiziksel ve toplumsal alt boyutları, aleksitiminin duyguları tanıma, duyguları ifade etme, dışadönük düşünme alt boyutlarından oluşan tüm model; oyun bağımlılığı değişkenindeki varyansın %19'unu açıklamaktadır (F(7, 186)=6.30, p<.01). Yordayıcı değişkenlerden aleksitiminin "duyguları ifade etme" alt boyutu (ß= .28, t=3.03, p<.01) modele istatistiksel olarak anlamlı katkıda bulunmaktadır. Bu araştırmanın sonuçlarına göre duygularını ifade etmekte zorluk yaşayan bireylerin oyun bağımlılığında risk grubu içerisinde olduğu söylenebilir. Anahtar Sözcükler: Oyun bağımlılığı; kendini sabotaj; anksiyete duyarlılığı; aleksitimi
Kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlar: Meslek, anneliğe, kadın cinselliğine ve cinsiyet rollerine ilişkin algının etkisi
Bu çalışmanın amacı ülkemizde istismar olgularıyla karşılaşabilecek uzmanların kadın cinsel istismarcılara yönelik inanışlarının tespit edilmesidir. Kadın cinsel istismarcılara yönelik görüşlerde meslek, anneliğe, babalığa ve kadın cinselliğine yönelik görüşleri ve geleneksel cinsiyet rollerine ilişkin düşüncelerin etkisi incelenmiştir. Araştırmaya mesleği itibariyle cinsel istismar vakalarıyla karşılaşabilecek psikolojik danışman, psikolog, psikiyatrist, sosyal çalışmacı, doktor, hemşire, adli tıp uzmanı, polis ve hukukçu olmak üzere 9 meslek grubundaki çalışanlar dahil edilmiştir. Araştırmanın örneklemini 296 kadın, 206 erkek olmak üzere toplamda 502 katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması 32.12 (S.S = 7.90) olup yaş aralığı 20-65'tir. Çalışma kapsamında Geleneksel Annelik ve Babalık Ölçeği, Cinsel Çifte Standartlar ile araştırmacılar tarafından hazırlanan Demografik Bilgiler Formu, Cinsel İstismar Vaka Örnekleri Formu, Kadın Cinselliğine Yönelik Mitler Formu ve Türkçe'ye adaptasyonu yapılan Kadın Cinsel İstismarcılara Yönelik Tutumlar Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25 ve SPSS AMOS 20 programları kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi için Doğrulayıcı Faktör Analizi, ki-kare, Bağımsız Örneklem t-testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Pearson Korelasyon, Basit ve Çoklu Doğrusal Regresyon, Hiyerarşik Regresyon Analizi yapılmıştır. Yapılan istatistiksel analizlerde p<0.05, p<0.01, p<0.001 anlamlılık düzeyleri aranmıştır. Tek Yönlü ANOVA sonuçlarına göre ruh sağlığı uzmanları ve sosyal çalışmacıların adalet çalışanları ve sağlık çalışanlarına kıyasla kadın cinsel istismarcıları daha zararlı ve ciddi gördükleri istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Katılımcıların Kadın Cinsel İstismarcılara Yönelik Tutumlar Ölçeği'ndan aldıkları toplam puanlar ile Geleneksel Annelik Ölçeği (r = -.293) ile düşük düzeyde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunurken, Geleneksel Babalık Ölçeği (r = -.342), Kadın Cinselliğine Yönelik Mitler (r = .385), Cinsel Çifte Standartlar ile (r = -.344) ile orta düzeyde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<.01). Basit Doğrusal Regresyon analizlerinde kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumların varyansının %8.7'sinin geleneksel annelik, %11.7'sinin geleneksel babalık, %14.8'inin kadın cinselliğine yönelik mitler ve %11.8'inin geleneksel cinsiyet rollerine inanma tarafından açıklandığı bulunmuştur. Beş blokta gerçekleştirilen Hiyerarşik Regresyon Analizi sonucunda ise kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumların %21.7'sinin istismarcının kadın olduğu cinsel istismar vakasıyla karşılaşma, geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılara, kadın cinselliğine ilişkin mitlere ve toplumsal cinsiyet rollerine inanma tarafından açıklandığı bulunmuştur. Modelde geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılar ve kadın cinselliğine yönelik mitlere inanmanın en güçlü değişkenler olduğu ve sırasıyla kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlardaki varyansın %3.2 ve 2.4'ünü tek başına açıkladığı bulunmuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılar, toplumsal cinsiyet rolleri, kadın cinselliğine yönelik mitlere inanma değişkenlerinin kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlarda en belirleyici değişkenler oldukları, meslek, cinsiyet, cinsel istismar konusunda eğitim alıp almama ve istismarcının kadın olduğu cinsel istismar vakalarıyla karşılaşma değişkenlerinin daha zayıf ve/ya dolaylı bir etkiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular alanda çalışan uzmanların kadın cinsel istismarcılar konusunda duyarlı olduklarını ancak yeterince detaylı bilgiye sahip olmadıklarını ve konu hakkında daha fazla eğitim ve deneyime ihtiyaç duyduklarını göstermektedir.
Makroekonomik göstergelerin takipteki kredilere etkisi: Türkiye'de sektörel bazlı bir uygulama
Bankacılıkta en temel risk türü olan kredi riski, kredilerin zamanında ve tam ödenmeme olasılığı olarak ifade edilmektedir. Kredilerin takibe dönüşüm oranı, kredi riskinin en önemli göstergesidir. Ekonomik koşullar kredilerin geri ödenebilme gücünü etkilemektedir. Kredi riskinin artması fon maliyetini artırmakta, şirketlerin finansman tercihlerini, yatırım kararlarını ve firma değerini etkilemektedir. Makroekonomik göstergelerin takipteki krediler üzerindeki etkisini ticari krediler açısından araştırmak amacıyla yapılan bu çalışma, Türkiye'de konu üzerine sektörel bazlı olarak uygulanan en geniş kapsamlı ilk çalışma niteliğindedir. Modellerde sektörlere ilişkin Takibe Dönüşüm Oranı (NPLr) bağımlı değişken olarak kullanılmıştır. Modellerde kullanılan bağımsız değişken ise enflasyon oranı, faiz oranı, işsizlik oranı, döviz kuru ve imalat sanayi kapasite kullanım oranıdır. 2011:01-2019:12 dönemine ilişkin aylık verilerin kullanıldığı araştırmada imalat sanayi, inşaat, toptan-perakende ticaret, otel-restoranlar, taşımacılık-depolama-haberleşme ve tarım-avcılık-ormancılık-balıkçılık sektörlerindeki şirketlere mevduat bankaları tarafından verilen ticari kredilere ilişkin veriler kullanılmıştır. Analizlerde ekonometrik yöntem olarak, VAR analizi, etki tepki fonksiyonları yöntemi analizi ve varyans ayrıştırması yöntemi uygulanmıştır. Analiz sonucunda; enflasyon oranının ve döviz kurunun kredi riskini sektörel bazda pozitif veya negatif etkilediği, faiz oranının kredi riskini tüm sektörlerde pozitif etkilediği, işsizlik oranının kredi riskini otel ve restoran sektörü dışındaki diğer sektörlerde pozitif etkilediği, kapasite kullanım oranının ise kredi riskini imalat sanayi sektörü için negatif etkilediği, diğer sektörlerde pozitif veya negatif etkilediği tespit edilmiştir.
Sürgün sürecinde büyük grup kimliğinin travmanın onarımındaki rolünün incelenmesi: Ahıska Türkleri örneği
çalışmanın amacı, 1944 yılındaki büyük sürgünde zorla göç ettirilmiş, birinci nesil Ahıska Türklerinde travmanın sağaltım sürecinde, sahip oldukları büyük grup kimliğinin etkisi incelemektir. Yaşamış oldukları travmatik olayın etkisinin aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen devam ettiği; iç dünyalarını ve kimliklerini yaşadıkları üzerinden şekillendirildikleri düşünülmektedir. Katılımcılar, anavatanları olan Ahıska'dan, sahip oldukları Türk-Müslüman kimliği nedeniyle sürgün edilmiş, sonrasında farklı yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Yaşları 79 ile 89 arasında değişen, İstanbul ve Bursa'da yaşamakta olan birinci nesil aile üyeleri ile görüşmeler yapılmıştır. Görüşme çıktıları, Yorumlayıcı Fenomonolojik Analiz (YFA) aracılığı ile analiz edilmiştir. Altı üst tema ve yirmi iki alt temaya ulaşılmıştır. Ulaşılan üst temalar şu şekildedir; 1) kimlik yapılanması 2) sürgün ve göç yaşantısı, 3) adalet arayışı, 4) ev bulma ve vatana dönme çabaları, 5) baş etme mekanizmaları, adaptasyon ve hayatta kalma stratejileri 6) kaybedilen topraklara dair. Bu temalara ek olarak, araştırmacının görüşmeler süresince yaptığı gözlemlere yer verilmiştir. Çalışmanın, göçmenlerin yaşadıkları travmatik olaylara ve travmatik olayların sağaltımına yönelik tanımlayıcı bir niteliği olması nedeniyle devlet kuruluşlarının ve sivil toplum kuruluşlarının göçmenler için geliştirdikleri politikalar ve destek programlarına yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Üç kuşak kadın yetişkinin çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyon ve şiddete yönelik tutumları bakımından incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, üç kuşak kadın yetişkinin, çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumları bakımından incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Araştırmanın örneklemi üç kuşak, her biri 36 kişilik gruplar olmak üzere 108 kadından oluşmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması birinci kuşak kadınlar (K1) için 72.86 (SS:6.85), ikinci kuşak kadınlar (K2) için 51.25 (SS:7.16), üçüncü kuşak kadınlar (K3) için 26.50 (SS:6.51)'dir. Araştırmada veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan demografik anket, Çocuk Çağı Kötüye Kullanım ve İhmal Soru Listesi (ÇKİS), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DES), Şiddete Yönelik Tutum Ölçeği (ŞYTÖ) kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada, kullanılan anket ve ölçeklerden hem nicel ve hem de nitel veriler elde edilmiştir. Nicel verilerin analizi SPSS 22 (Statistical Package for Social Sciences) istatistik programı, nitel verilerin içerik analizi MaxQDA 2018 programı ile yapılmıştır. Örneklem grubu, normallik değerlerini karşılamadığından nonparametrik testler kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkileri incelemek için nonparametrik olan Spearman sıra korelasyon katsayısı (rs), çoklu regresyon analizi ve nonparametriklik göz önüne alınarak 1000 bootstrapping tekniği uygulanmıştır. K1, K2 ve K3'lerin çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumlarının farklılaşıp farklılaşmadığını belirleyebilmek için Kruskal Wallis H analizi, kuşakları karşılaştırmak için ve değişkenlerin bazı demografik değişkenlerle ilişkisini analiz etmek için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Korelasyon analizinde, ŞYTÖ puanlarının, CTQ alt ölçeklerinden duygusal istismar (rs = .30, p < .01) ve fiziksel ihmal (rs = .35, p < .01) ile pozitif yönde, cinsel istismar (rs =-.29, p < .01) ile negatif yönde anlamlı ilişki gösterdiği bulunmuştur (n=108). DES, CTQ'nun hiçbir alt ölçeği ile anlamlı ilişki göstermemiştir. Regresyon analizi sonucunda, fiziksel ihmalin, şiddete yönelik tutumun anlamlı bir yordayıcısı olduğu ve şiddete yönelik tutumların %17.6'lık bir kısmını açıkladığı bulunmuştur (B = 2.452, %95GA = 0.627 – 4.011; β = .35, p < .001). K1, K2 ve K3'ler çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumları bakımından karşılaştırılmıştır. Çocukluk çağı travma düzeylerinin K1'lerde (sıra ortalaması 67.89) K2'ler (sıra ortalaması 51.43) ve K3'lerden (sıra ortalaması 44.18) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Dissosiyasyon düzeylerinin K3'lerde (sıra ortalaması 66.71), K1'ler (sıra ortalaması 41.68) ve K2'lerden (sıra ortalaması 55.11) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Şiddete yönelik tutum düzeylerinin K1'lerde (sıra ortalaması 71.58), K2'ler (sıra ortalaması 52.24) ve K3'lerden (sıra ortalaması 39.68) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Açlık / yoksulluk sınırının altında kalan K2'lerin şiddete yönelik tutumlarının (sıra ortalaması = 23.30), açlık/yoksulluk sınırının üstünde olan K2'lere göre (sıra ortalaması = 16.08) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur (Z=1.95, p ≤ .05). K1'ler ve K3'lerde şiddete yönelik tutumlarının açlık / yoksulluk sınırına göre anlamlı şekilde farklılaşmadığı görülmüştür. Nitel verinin içerik analizi araştırmacı tarafından oluşturulan 19 kod ile yapılmıştır. 108 katılımcıya ait görüşmelerden elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılmış ve tüm metinler bu kodlarla taranmıştır. Araştırmanın nitel bulgularında, kuşaklar arasında tekrar eden örüntü özellikleri (6 grup kadında 3 kuşakta, 4 grup kadında 2 kuşakta, n = 26, % 24.1), kullanılan savunmalardan agresörle identifikasyonun (9 K1, 9 K2, 8 K3, n = 26, %24.1) en fazla kullanılan savunma olduğu, olumsuz duygu olarak öfkenin (10 K1, 7 K2, 6 K3, n = 23, % 21.3) varlığı görülmüştür. 18 yaş altı evlilik oranı K1'lerde %44.4 (n = 16) iken, K2'lerde %8.3'e (n=3) düştüğü, K3'lerde hiç olmadığı görülmüştür. Katılımcılar, aile içi fiziksel şiddetin mağduru, tanığı ve uygulayıcısı olma bakımından sorgulanmıştır. Elde edilen verilere göre, orijin aile içinde fiziksel şiddet mağduru olanların (K1: %54.1, K2: %52.1), orijin aile içinde şiddet tanığı olanlara 0(K1: %53.8, K2: %50.0) göre, küçük bir fark ile, kendi kurdukları ailede daha fazla fiziksel şiddet uyguladığı bulunmuştur. K3'lerin 12'si evli olduğundan ve hepsinin çocuğu olmadığından değerlendirilmemiştir. Orijin ailede fiziksel şiddete tanıklık etmiş olup da, kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet görenlerin oranı K1'lerde %38.5 iken K2'lerde %50 olarak bulunmuştur. Kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet mağduru olup da kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet uygulayanların oranı K1'lerde %50.0 iken K2'lerde %60 olarak bulunmuştur. Orijin ailede fiziksel şiddet mağduru olup da kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet görenlerin oranı K1'lerde %33.3 iken K2'lerde %34.7 olarak bulunmuştur.
Ensest vakası yaşanan ailelerdeki annenin değerlendirilmesi: Suç ortağı mı? ikincil mağdur mu?
Bu çalışmanın amacı ensest vakası yaşanan ailelerdeki annelerin genel popülasyon ve ensest vakası ile yakından ilişkili meslek grupları tarafından değerlendirilmesi ve katılımcıların annelere yönelik algılarının ortaya konulmasıdır. Çalışmanın örneklemi genel popülasyondan 251 katılımcı ve meslek gruplarına mensup 257 katılımcıdan oluşmaktadır. Genel popülasyon katılımcılarının 182'si (%72.5) kadın ve 69'u (%27.5) erkektir ve yaş ortalaması 31,2 yaş (SS: 9.51) olarak hesaplanmıştır. Meslek grubu katılımcılarının 179'u (%69.6) kadın ve 78'i (%30.4) erkektir ve katılımcıların yaş ortalaması 32,4 yaş (SS: 8.78) olarak hesaplanmıştır. Çalışma kapsamında veri toplamak için araştırmacı tarafından hazırlanan şu anketler kullanılmıştır: her iki grup için farklı sorulara sahip Demografik Bilgi Formu, her iki grup için de aynı içeriğe sahip Ensest Farkındalık Formu ve Ensest Vakası Yaşanan Ailelerdeki Anneyi Değerlendirmeye Yönelik Senaryo Formu. Çalışma sonucunda kadın katılımcıların erkek katılımcılara göre anneye yönelik daha suçlayıcı tutum içerisinde olduğu tespit edilmiştir (t(501)=3,742, p<0,001). Bunun yanı sıra meslek grupları ve genel popülasyon arasında ensestin demografik özelliklerine dair farkındalık puanları arasında da farklılık olduğu ve meslek grubu katılımcılarının beklenildiği gibi daha yüksek farkındalık sahibi olduğu ortaya konulmuştur. Buna ek olarak meslek grupları ve genel popülasyon arasında anneye yönelik tutum açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (t(501)=-1,108, p>0,05). Anahtar Kelimeler: ensest, anneye yönelik tutum, aile içi cinsel istismar
Engelli çocuğu olan annelerin algıladıkları sosyal destek düzeyleri ve kaygı düzeyleri ile çocuk istismarına yönelik tutumları arasındaki ilişki
Özet Bu araştırmada engelli çocuğa sahip annelerin demografik özelliklerinin kaygı düzeylerinin , algıladıkları sosyal destek düzeylerinin ve engelli çocuklarına yönelik ihmal ile fiziksel ve duygusal istismar davranışlarının incelenmesi ve bu davranışlar ile kaygı ve algıladıkları sosyal destek düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini İstanbuldaki çeşitli özel eğitim merkezlerinden ulaşılan 100 anne ve Türkiye'nin çeşitli illerinde yaşayan internet üzerinden ulaşılan 60 anne olmak üzere toplam 160 engelli çocuk annesi oluşturmaktadır. Çalışma kapsamında katılımcılara araştırmacılar tarafından hazırlanan Ebeveyn Bilgi Formu ve Ebeveyn Tutum Formu, Durumluluk-Sürekli Kaygı Ölçeği, Algılanan Sosyal Destek Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS_20 (Statistical Package for Social Sciences) istatistik programı kullanılmıştır. Verilerin analizi sonucunda engelli çocuk annelerinin algılanan sosyal destek düzeyi arttıkça; durumluluk, sürekli ve toplam kaygı düzeylerinin düştüğü görülmüştür. Annelerin kaygı düzeyi arttıkça istismar ve ihmale yönelik tutumlarının arttığı; algılanan sosyal destek düzeyleri arttıkça çocuğun fiziksel ve duygusal ihmalinin azaldığı görülmüştür. Araştırmanın sonuçları çalışmaya katılan annelerin en çok duygusal istismara başvurduğunu göstermiştir. Gelir düzeyinin düşmesinin en çok fiziksel ihmali arttırdığı, bakım verilen çocuk sayısının artmasının duygusal ve fiziksel istismarı arttırdığı tespit edilmiştir. Sonuçlar annelerin eğitim düzeyi arttıkça engelli çocuklarını duygusal olarak daha az ihmal ettiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: engelli çocuk, anne, istismar, ihmal, kaygı, sosyal destek
Hukuk eğitiminin cezalandırıcı tutumda rolü: İstanbul örneği
Suç ve ceza ile ilgili kriminolojik araştırmalarda kamuoyu görüşleri her zaman önemli bir yer tutmuştur. Ancak yapılan çalışmalar, cezalandırıcı tutum ve bu tutuma etki eden faktörler üzerinde durmamıştır. Oysa kamuoyu görüşünü oluşturan en büyük etken bu cezalandırıcı tutumdur. Son yıllarda yurtdışında bu alanda çalışmalar yapılsa da ülkemizde bu alanda çalışma yapılmamıştır. Bu çalışma, hukuk eğitiminin cezalandırıcı tutum üzerindeki etkisini hukuk eğitiminin çeşitli evreleri üzerinden ortaya koymayı hedeflemektedir Çalışma, 1. sınıf öğrencilerinden 97, 4. sınıf öğrencilerinden 139 ve meslekte en az beş yıl kıdemi bulunan avukatlardan 176 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara çalışmacı tarafından hazırlanan sosyodemografik bilgi formu, avukatlara yönelik bilgi formu ve cezalandırıcı tutum ölçeği uygulanmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre; 4. sınıf öğrencilerinin 1. sınıf öğrencilerine göre daha az cezalandırıcı bir tutum sergiledikleri ortaya çıkmıştır. Buna karşın avukatların, 4. sınıf öğrencilerine oranla daha cezalandırıcı bir tutum sergileme eğilimi içinde olduğu görülmüştür. Eğitim dışında ikincil değişkenlerle yapılan analizler, ileride yapılacak çalışmalar için yol gösterici olacaktır.
Bilişim suçlarının bilirkişilik uygulamaları yönünden değerlendirilmesi
ÖZET Günümüz teknoloji dünyasında en hızlı ilerleme ve değişimi bilişim sistemlerinin kullanımında yaşamaktayız. Öyle ki içinde bulunduğumuz bu zaman diliminde, sanal dünyanın tüm insanlığın kaderini tek başına belirlemeye muktedir bir güç haline geldiğini gözlemlemekteyiz. Bu etkinin pek çok yüzü ve açısı olduğu bir gerçekse de, bizce varlığını en etkileyici bir şekilde insanlığın suç eylemlerini icrası yönünden hissettirmektedir ve gelecekte de maalesef şiddetini arttırarak hissettirmeye devam edecektir. Bu ilerlemeye karşı hızlı ve etkili bir biçimde önlemler alınması ve yaptırımlar getirilmesi zaruridir. Çalışmamızda; bilişim suçları kapsamına; bilişim alanındaki suçlar, internete özgü eylemler ve internet aracılığıyla gerçekleştirilen eylemler dahil edilmiştir. Çalışmamızın genel bilgiler kısmında, öncelikle tanımlamalar yönünden açıklamalar yapmak yoluna gidilmiş; bilişim ve bilişim sistemleri kavramları açıklanarak bilişim alanında işlenen suçlara dair izahatlara yer verildikten sonra, internet kavram ve tarihçesine, ardından internete özgü eylemler ile internet aracılığıyla işlenen suçlar konularına değinilmiştir. Devamla, adli bilişim kavramı, çalışma alanları ve safhaları üzerine incelemelere yer verilmiş; mevzuatımızdaki adli bilişime dair düzenlemeler ile bilirkişilik uygulamaları irdelenmiştir. Bu kapsamda; 2009 -2011 yılları arasında Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi tarafından bilirkişilik hizmeti verilen dosyalar istatistik yöntemi kullanılmak suretiyle tek tek incelenmiştir. Özellikle suçun bu süreç içerisindeki artışı ve suçlu profili, suç tipinin teknik bilgi gerektirip gerektirmediği, işlenen suç tipi, ihlal edilen hak ve zarar nevi, suçun işlendiği yer, suçta kullanılan materyal gibi bulgular yönünden bunların dağılımlarına dair tespitler ile verilen hizmete göre ekspertiz sayısı, dosyanın gönderildiği merci, dosyanın geldiği yer, hizmet verilip verilemediği ve gelen dosyalar için hizmet verilememe nedenine ilişkin daha çok bilirkişilik uygulamalarını ilgilendiren noktalara dair tespit ve değerlendirmeler yapılması amaçlanmıştır. Aynı zamanda adli bilişim alanındaki bilirkişilik hizmetleri yönünden uygulamada eksiklikler barındıran, iyileştirilmesi gereken hususlara işaret edilmeye çalışılmıştır. Bu istatistiklere, Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi'ne adli bilirkişilik hizmeti talebiyle 2012 – 2016 yılları arasında gönderilen dosyalara ait sayısal veriler ile 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası savcılık ve mahkemelerde adli bilişimle ilgili resmi bilirkişilik talebinin çok fazla artması nedeniyle kurulmuş olan Adli Tıp Kurumu Adli Bilişim İhtisas Dairesi'ne 2017-2018 yılları içerisinde gelen dosyalara ait sayısal veriler de çalışmamız kapsamına alınmıştır. Bu suretle; 2009 – 2018 yıllarını kapsayacak 10 yıllık bir sürece yayılan adli bilirkişilik talebindeki artışın tespit edilmesi amaçlanmıştır. Temennimiz, çalışmamızın ortaya çıkardığı veriler ile anlamlı ve kayda değer sonuçlar sunabilmek, bilakis suç artışını göz önüne serebilmek ve özellikle bilirkişilik uygulamalarının iyileştirilmesi ve bu hizmetlerin sağlıklı olarak icra edilebilmesi için olmazsa olmaz gerekliliklerin tespiti ve temini yönünde fikir üretebilmeyi başarmaktır. Anahtar Kelimeler: Bilişim Suçları, İnternet Suçları, Adli Bilişim, Bilirkişilik Uygulamaları, Adli Tıp Kurumu
Denetimli serbestlik uygulamalarının onarıcı adalet sistemine etkisinin araştırılması
Bu araştırmanın amacı denetimli serbestlik uygulamalarının onarıcı adalete ilişkin etkinliğini gözlemlemek ve uygulayıcıların tecrübeleri üzerinden yaklaşım ve ihtiyaç analizi yapmaktır. Sekiz yükümlü ve üç uzmanla derinlemesine görüşmeler yapılarak fenomenolojik analiz tekniği kullanılmıştır. Bu sayede katılımcıların tecrübeleri üzerinden süreci nasıl anlamlandırdıkları keşfedilmek istenmiş, denetimli serbestliğin onarıcı adalet perspektifinden nasıl algılandığı, her iki grubun fikirleri birlikte değerlendirilerek yorumlanmıştır. Yapılan görüşmelerde netice olarak uygulamada onarıcı adalete katkı sağlayacak bir denetimli serbestlik politikasının olmadığı, onarım kısmının yeterliliği ve tedbirlerin gerekliliğine dair sürecin yükümlülerce anlamlandırılması adına bir çaba olmadığı, denetimli serbestliğin işlevsellik kazanması için yeterli çalışmaların henüz yapılmadığı gözlemlenmiştir.
Diş hekimliğinde aydınlatma yükümlülüğü
Sağlık hukuku alanının en önemli sorunsallarından olan aydınlatma yükümlülüğü hekimler ve hastaların yaklaşımları açısından geçmişten bugüne kadar değişim gösterse de tam anlamı ile aydınlatma kavramı her iki grup bakımından benimsenmiş ve kabullenmiş değildir. Gerek hekimler bakımından, gerekse hastalar bakımından "hasta hakları" kavramı ve özelinde "aydınlatılma hakkı" kavramı hala belirsizliğini korumaktadır. Aydınlatma konusu tartışılırken literatürde çoğunlukla tıp fakültesinden mezun hekimler baz alınarak çalışma yapıldığı ve ancak diş hekimlerine yönelik yapılmış çalışmaların sınırlı sayıda olduğu gözlemlenmiştir. Bu sebeple diş hekimlerinin aydınlatılmış onam hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma yapılırken 33 soruluk anket oluşturulmuş, anket sorularının diş hekimleri tarafından yanıtlanması sağlanmıştır. Çalışma sonucunda diş hekimlerine yönelik lisans eğitimi sırasında tıp etiği derslerinin yanı sıra sağlık hukuku derslerinin de verilmesi ve bu konuda meslek içi eğitimin artırılması, hasta-hekim ilişkisine özel bir yasal düzenlemenin yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Diş hekimliği, aydınlatma yükümlülüğü, aydınlatılmış onam, hasta hakları.
SUÇA SÜRÜKLENEN ERKEK ERGENLERDE EBEVEYNE GÜVENLİ BAĞLANMA VE AYRILMA BİREYLEŞME ÖZELLİKLERİ
Bu çalışmada suça sürüklenen erkek ergenlerin sosyo-demogrofik profilleri betimlendikten sonra bu bireylerin anne babaya güvenli bağlanmaları ve ayrılma bireyleşme özellikleri çerçevesinde "anne-babaya güvenli bağlanmalarının", ayrılma bireyleşme süreci açısından olumsuzluk ya da zorlukların göstergelerinden olan "ayrılma anksiyetesi" ve "reddedilme beklentisi" ile aralarındaki ilişkisi incelenmiştir. Çalışmanın bir diğer amacı olarak suça sürüklenen erkek ergenlerin işledikleri suç türü "hırsızlık (konut dokunulmazlığı, mala zarar verme)" ve "yaralama" değişkeni açısından "anne-babaya güvenli bağlanma", "ayrılma anksiyetesi" ve "reddedilme beklentisi" düzeylerinde anlamlı bir farklılık olup olmadığı incelenmiştir. Örneklem grubu, İstanbul ili içinde yaşayan 12–18 yaş aralığında herhangi bir suç isnadı ile Anadolu Adliyesi'ne dosyası intikal eden ve sosyal servis birimine yönlendirilenler arasından rastgele örnekleme yöntemi ile seçilen 325 ergenden oluşmuştur. Tüm katılımcılara sırasıyla kişisel bilgi formu, Anne-Babaya ve Akranlara Bağlanma Envanteri (EABE) ve Adolesan Ayrılma Bireyleşme Testi (AABT) "Ayrılma anksiyetesi, Reddedilme beklentisi" bağımsız 2 alt ölçeği uygulanmıştır. Bulgulara göre, EABE'nin "anne-babaya güvenli bağlanma" ile AABT'nin "reddedilme beklentisi" puanları arasında istatiksel olarak negatif doğrusal ve orta düzeyde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Buna göre EABE'nin "anne-babaya güvenli bağlanma" puanları azaldıkça, AABT'nin "reddedilme beklentisi" puanları artmaktadır. EABE'nin "anne-babaya güvenli bağlanma" ile AABT'nin "ayrılma anksiyetesi" puanları arasında ise istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Bir diğer bulguda, örneklem grubunun "işledikleri suç türü" değişkeni açısından EABE'nin "anne-babaya güvenli bağlanma" puanlarının suç türü gruplarının sıra ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Buna göre çalışmada değerlendirmeye alınan suç türü "hırsızlık (konut dokunulmazlığı, mala zarar verme)" olan örneklem grubunun EABE'nin "anne-babaya güvenli bağlanma" puanları, suç türü "yaralama" olan örneklem grubuna göre daha düşüktür. İkinci olarak, örneklem grubunun AABT'nin "reddedilme beklentisi" puanlarının işledikleri suç türü sıra ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş olup, buna göre suç türü "hırsızlık (konut dokunulmazlığı, mala zarar verme)" olan örneklem grubunun AABT'nin "reddedilme beklentisi" puanları, suç türü "yaralama" olan örneklem grubuna göre daha yüksektir. AABT'nin "ayrılma anksiyetesi" puanlarının işledikleri suç türü sıra ortalamaları arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır.
Tıbbi uygulama hatası iddiası ile açılan hukuk davalarında bilirkişi raporlarının hukuki denetime elverişliliğinin yargıtay kararları ışığında incelenmesi
Tıbbi uygulamalarda uzmanlık alanlarının gelişmesi, hukuki ihtilafların çözümü için teknik bilgiye duyulan ihtiyacı ve dolayısıyla da bilirkişilik kurumunun yargı faaliyetleri içindeki önemini arttırmıştır. Bu çalışmada, Tıbbi Uygulama Hatası iddiaları ile açılan tazminat davalarında bilirkişi raporları sebebiyle verilen bozma kararları araştırılarak, Yargıtay'ın bilirkişi raporlarını hükme esas almaya elverişsiz bulma sebeplerinin sınıflandırılması ve taraf, mahkeme, Yargıtay denetimine elverişli bilirkişi raporlarının standartlarının ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmada Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 2013 ile 2018 tarihleri arasında tıbbi uygulama hatası nedeniyle açılan tazminat davalarında bilirkişi raporlarının yetersizliği sebebiyle verdiği bozma kararları incelenmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre, Tıbbi uygulama hatası iddiası ile açılan tazminat davalarında bilirkişi raporları, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi tarafından ağırlıklı olarak davacının iddialarının tamamen karşılanmaması, raporların gerekçesiz olması ve soyut ifadelerle sonuca varılması sebepleriyle yetersiz bulunmaktadır. Raporlar arasındaki çelişkinin giderilmemesi, aydınlatılmış onam hususunun bilirkişi tarafından irdelenmemiş olması, konu ile ilgili uzman heyete katılmadan rapor düzenlenmiş olması, dosyada mevcut başka bir bilirkişi raporunun veya taraflarca başvurulan uzman görüşünün bilirkişi raporunda dikkate alınmamış olması, kararın dosya kapsamı ile çelişmesi, tutarlı olmaması, eksik veya sağlıklı olmayan kayıtlara dayanılarak rapor düzenlenmiş olması bilirkişi raporlarının diğer yetersiz bulunma sebepleri olarak belirlenmiştir. Bilirkişi raporlarının yetersiz bulunduğu olgularda, Yargıtay'ın sıklıkla Üniversitelerin Tıp Fakültelerinde görevli öğretim üyelerinden oluşturulacak bilirkişi heyetinden taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli yeni bir bilirkişi raporu alınması gerekliliğini belirttiği görülmektedir.
Yeşil kriminoloji bağlamında çevre suçlarında kamusal farkındalık
Çevre sorunları, insanlığın çevreyi tahakkümü altına almasından itibaren artarak günümüzde geri döndürülemez bir tahribata yol açmıştır. Çevrenin bir hak olarak görülmeye başlamasından itibaren çevre hukuku da bu sorunlara çözüm arayışının bir parçası olmuştur. Çevrenin ceza hukuku konularına dahil edilmesi ile çevresel sorunlar, kriminolojinin de alanına girmiştir. Yeşil kriminoloji ile çevre suç ve cezalarına yeşil bir perspektif getirilerek, çevre sorunlarını çözümü için devlet politikalarının değiştirilmesi, çevresel adalet ve sosyal adaletin sağlanması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda doğa ve çevre kavramları, geçmişte doğaya karşı yaklaşım, çevrenin hak olarak tanınması, uluslararası ve anayasal düzeyde çevreye ilişkin gelişmeler, Türk Ceza Kanunu'nda çevre suçları, yeşil kriminolojinin içeriği ve tarihi, yeşil kriminolojinin mağdur yelpazesi, Türkiye'de çevre hareketi ve sivil toplum, sosyal medyada çevrecilik konularına değinilmiştir. Türkiye'deki çevresel hareketlerden birkaçı üzerinde durulmuş toplumsal olarak çevreyi korumaya ilişkin mücadele, toplumsal tepkiler, sivil toplum hareketi ve çevresel mücadelenin sosyal medyadaki yansıması irdelenmiştir. Yeşil kriminolojinin teorik çerçevesine dayanarak İstanbul'da yaşayan 18 yaş üstü bireylere yönelik çevreye ilişkin sivil toplum kuruluşlarına üyelik ve sosyal medyada çevreye ilişkin hesapları takip etme durumuna göre çevresel bilinç ve farkındalık, çevresel tehdide ilişkin tutum, yasal düzenlemelere ilişkin farkındalık gözlemlenmiştir. Araştırmamız sonucunda çevreyle ilişkili sosyal medya hesaplarını takip edenlerin ve çevreyle ilgili STK üyesi olanların çevre bilincinin daha yüksek olduğu, çevreye dair olumlu davranışları daha çok gerçekleştirdikleri, çevresel tehditlerin farkında oldukları, yasal düzenlemelere ilişkin daha çevresel talepleri olduğu gözlemlenmiştir.
Okul öncesi ve sınıf öğretmenlerinin çocuk cinsel istismarına ilişkin tutum ve davranışları
Amaç: Çocuk istismarı, insanlık tarihi kadar eski olmasına rağmen bildirilme ve açığa çıkma oranı oldukça düşük olan, çocuğu fiziksel ve ruhsal yönden önemli derecede etkileyen tıbbi, hukuki, gelişimsel ve psiko-sosyal bir durumdur. ÇCİ'nın uzun dönem etkilerini araştıran çalışmalarda psikiyatrik hastalık gelişmesi, tekrar istismara maruz kalma veya istismarcı olma, daha düşük akademik başarıya ulaşma, sağlık durumunun kötülüğü veya intihar girişimi, yaşam boyu ötekileştirme veya ilişkilerde seksüalite ile varolmak gibi olumsuz sonuçların yanında tamamen iyileşmenin mümkün olduğu da bildirilmiştir. Ancak bu sonuçların yanlış yorumlanması ciddi yanlış anlaşılmalara ve ÇCİ mağdurlarının damgalanmasına yol açabilmektedir. Toplum tarafından damgalanma korkusu sebebiyle cinsel istismara maruz kalan kişinin ve ailesinin yaşadığı olayı gizli tutma çabası olmaktadır. Öğretmenler çocuklarla aileleri dışında en çok zaman geçiren profesyonellerdir ve ÇCİ' nin çocuklarda yol açacağı fiziksel ve davranışsal değişiklikleri fark etme ihtimalleri yüksektir. Buna rağmen çocuklar öğretmenlerine bildirmekte oldukça çekingen davranmaktadırlar. Benzer şekilde öğretmenlerin de cinsel istismar olgularını ilgili kurumlara bildirme sıklıkları oldukça seyrektir. Bu durum bildirim yetersizliğinin öğretmenlerin ÇCİ ile ilişkili tutumlarından kaynaklanabileceğini akla getirmektedir. Çalışmamız, okulöncesi ve ilköğretim sınıf öğretmenlerinin ÇCİ ile ilgili tutumlarını araştırmayı amaçlamıştır. Yöntem: Çalışmaya İstanbul il milli eğitim müdürlüğüne bağlı anaokulları ve ilkokullarda çalışan araştırmaya katılmaya gönüllü olan 192 öğretmen dahil edilmiştir. Katılımcılara bilgilendirilmiş onam formu, sosyodemografik özellikleri içeren veri formu ve stigma ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Öğretmenlerin %35 (71)'i cinsel istismara uğramış bireyle karşılaşmış olduğunu, %62,1(126)'i daha önce cinsel istismara uğrayan bireyle karşılaşmamış olduğunu bildirmiştir. Araştırmaya katılan öğretmenlerin %63,5(129)'i çocukluk çağında cinsel istismarın olmadığına inanmaktadır. Yalnızca %19',2(39)'si çocukluk çağı cinsel istismarının varlığına inanırken, %9,4(19)'ü emin değildir. Damgalama ölçeğinin hemen tüm maddelerinde sınıf öğretmenleri ve okul öncesi öğretmenlerinin tutumları arasında oldukça anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,001). Bununla birlikte her iki grupta da damgalama oranlarının literatürden düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç: Okul öncesi ve sınıf öğretmenlerinin damgalama oranlarının oldukça literatüre kıyasla düşük olduğu saptanmıştır. Öğretmenlerin çocukluk çağı cinsel istismarını damgalamadıkları halde bildirme oranlarının düşük olmasının nedenleri araştırılmalıdır. Araştırma sonucunda öğretmenlerin çocukluk çağı cinsel istismarının varlığı konusunda bilgi ya da eğitim eksiklikleri olduğu kanaatine varılmıştır. Çocukluk çağı cinsel istismarı konusunda öğretmenlerin bilgi seviyelerini ve farkındalıklarını arttırıcı meslek içi eğitimler düzenlenmelidir. Damgalama ve özellikle cinsel istismarda damgalamaya yönelik farklı meslek gruplarında ve geniş katılımcı grupları ile daha fazla araştırma yapılması literatüre katkıda bulunacaktır.
Jane Addams: Hull House?a komşu göçmenlerin kimliğini sentezleyen bir simyacı (1889-1930)
The settlement house movement was an outcome of the necessity for social welfare reform at the local level during the Progressive era. Mostly college educated reformers, these innovative minds aimed at moving to the slums of the great cities, neighboring the lower strata of the society, and therefore providing them the opportunity for personal development through social and cultural programs they initiated. The scope of this thesis is confined to Hull House, founded in 1889, by Jane Addams and Ellen Gates Starr in Chicago. The major concern of the thesis is narrowed down to a discussion on the nature of the relationship between Hull House and the immigrants in the neighborhood. Through such a thematic concentration, the thesis aims to explore the role of a settlement house in the incorporation of immigrants to the society.
Timurî Dönem TSMK R. 1023 numaralı ve TSMK R. 1022 numaralı Kelile ile Dimne el yazmalarının tasvir sanatı açısından incelenmesi
Timurîler'in siyasi yapılanmalarının ilk dönemlerinden itibaren Celâirliler yanında Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri'yle yakın ilişki kurduğu muhakkaktır. Genel olarak İran ve çevresinde sanat hareketlerinin de başlıca yaratıcıları olarak kültür ortamlarına birlikte yön vermişlerdir. Klasik Timurî üslubun en büyük hazırlayıcısı olarak kabul edilen Celâirlli sanatkâr ve hükümdarlar ile sanat koruyucusu Türkmen hükümdarlar bu oluşumda önemli bir yere sahiptirler. Timurî tasvir sanatının oluşum evresinin tarihine göz atıldığında: İslâm tasvir sanatının yeni üslubunun ilkeleri XIV. yüzyılın sonlarında oluşmaya başlamasıyla birlikte Timurî üslubunun klasik örneklerini vermesi bu süreci kendi bünyesinde eritmesiyle başlayacaktır. Emir Timur; (1370)'de Semerkand'ı, (1381)'de Kertler'den Herat'ı, (1386)'da Celâirliler'den Tebriz'i, (1393)'te Bağdad'ı, yine (1393)'te Muzafferîler'den Isfahan ve Şiraz'ı alarak bölgeye geldiğinde XIV. yüzyılın nakkaşhaneleri muhtemelen aralarında belli bir koordinasyon ağı bulunmayan, dağınık ve bağımsız atölyeler şeklinde faaliyet gösteriyorlardı. Timurîler, böyle bir ortamda henüz sistemleştirilmemiş geniş yelpazeli bir mirası devraldıkları söylenebilir. Emir Timur, fethettiği ülkelerden topladığı yetenekli sanatçıları beraberinde Semerkand'a götürerek burada büyük bir kültür ve sanat merkezi oluşturduğu bilinmesine karşılık kendi döneminden tasvirli bir el yazması günümüze kadar gelememiştir. Elimizdeki kaynaklardan anlaşıldığına göre XV. yüzyılda Timurî üslubun, XIV. yüzyıldaki nakkaşhanelerle bağlantılı olarak Şiraz ve Herat'da geliştiği ortaya çıkmaktadır. Çalışma konusu olan TSMK R. 1023 No. lu Şiraz ekolü Kelile ile Dimne el yazması ile TSMK R. 1022 No. lu Herat ekolü Kelile ile Dimne el yazmalarında canlandırılan sahneler arasında çok fark olduğu saptanmaktadır. TSMK R. 1022 No. lu Herat ekolü Kelile ile Dimne el yazmasının üslup özelliklerine bakıldığında eserin klasik olduğunu ve nakkaşın da dönemin baş nakkaşı olabileceğini ya da önemli bir nakkaş olabileceği düşünülmektedir. TSMK R. 1023 No. lu Şiraz ekolü Kelile ile Dimne el yazmasının üslup özelliklerine bakıldığında ise genel tasarım olarak arkaik kaldığı için Herat'a gönderilmeye gerek duyulmayan yerel bir nakkaş olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Emir Timur, Timur Dönemi Tasvir Sanatı, Şiraz Ekolü, Herat Ekolü.
İnsan kaynakları yönetiminin çalışan yetkilendirmesine etkisi: Bankacılık sektörüne uygulama
This thesis consists of four chapters that explore various dimensions of human resource management (HRM) and employee empowerment in the banking sector of Iraqi region. Chapter One, offers a historical review of HRM and strategic HRM, emphasizing their development and importance in organizations. Chapter Two, investigates the notion of employee empowerment within HRM, analyzing its theoretical underpinnings and approaches used to foster empowerment. Chapter Three, recognizes essential factors influencing personnel empowerment, such as organizational culture, leadership styles, employee involvement, and skill enhancement. Chapter Four, examines the effect of HRM practices on employee empowerment specifically in banking sector of Iraqi region. It reports empirical results and their implications for promoting employee empowerment through efficient HRM practices. In chapter Four, the researcher explores the influence of human resource management (HRM) practices on employee empowerment in banking sector of Iraqi region. The study aims to gain a comprehensive understanding of the notions of HRM practices and their influence on employee empowerment, and its implications for management and policy making. A quantitative research method was employed by administering a questionnaire to 226 employees from banking sector in Iraqi region. The results revealed that HRM practices had a positive significant influence on employee empowerment, especially selection and hiring, job design, and reward and payment systems. However, some HRM practices had less influence on employee empowerment. The study offers recommendations for organizations to follow to fully exploit the potential of employee empowerment by implementing efficient HRM practices. The contribution of this study is that it is one of the few studies that have so far examined this relationship in the Iraqi Region context. Overall, this dissertation adds to the knowledge of HRM and employee empowerment in banking sector of Iraqi region, providing insights for HRM practitioners and organizational leaders aiming to improve employee empowerment and organizational efficiency.
Bir halk eğitimi kurumu olarak İzmit Halkevi (1932-1951)
Cumhuriyet döneminde, 1923 yılından 1938 yılına kadar Atatürk'ün önderliğinde, Türk toplumunun hayatını kökten değiştirmeyi hedefleyen sosyal, siyasal, kültürel, hukuki ve ekonomik alanlarda yapılan inkılâplar seri bir şekilde hayata geçirilmiştir. Bu inkılâpların hızla amaçlarına ulaşması için halkı hızlı bir şekilde eğitmek zorunluluk haline gelmiş ve sosyal, kültürel ve demokratik niteliğe dayanan bu görev Halkevlerine verilmiştir. Halkevleri, 19 yıl boyunca Türkiye'nin hep gündeminde kalmış; faaliyetlerini Türkiye'nin dört bir yanında, gerek çıkardıkları yayınlarla gerek halkla birebir temasa geçerek Türk milletinin kültürel ve sosyal yapısında önemli bir görev üstlenmişlerdir.Bu çalışma Cumhuriyet tarihimiz açısından oldukça önemli bir yaygın eğitim kurumu olan ve daha önce çalışma yapılmamış olan ?İzmit Halkevi?nin, Halkevleri içerisindeki yerini ve faaliyetlerini belirlemek ve kent kültürüne ne gibi katkılar yaptığını tespit etmek amacıyla başlatılmıştır. Çalışmada en doğru bilgiyi verebilmek için o dönemin İzmit'in yerel gazeteleri ayrıntılı bir şekilde incelendiği gibi ayrıca Cumhuriyet arşivinden İzmit Halkevi ile ilgili belgeler taranmıştır. Belgelerin fişlenmesinin ardından 9 şubesinin 1932?1951 yılları arasındaki faaliyetlerine yer verilmiştir. İzmit Halkevi 19 yıl boyunca açtığı okuma yazma, yabancı dil kursları, cezaevlerinde açtığı kurslar, öğrenciler için açtığı bütünleme kursları, keman, koro gibi kurslar, devamlı bir şekilde kitap ve okuyucu sayısı artan kütüphanesi halkın eğitimi ve kendini geliştirmesine yardımcı olan faaliyetleriyle İzmit halkının eğitimi adına ciddi çalışmalar yapmıştır.Sonuç olarak İzmit Halkevi halkın aydınlatılmasına yardımcı olduğu gibi Cumhuriyete ve Cumhuriyetle gelen düşünce yapısının halk tabanına yayılmasına önemli katkılar sağlamıştır. Eğitim ve sanat kurumlarının tam olarak örgütlenemediği bir dönemde İzmit Halkevi yaptığı çalışmalar, açtığı kurslar, sergiler, verdiği temsiller ve daha birçok çalışması ile bir döneme damgasını vurmuştur.
Programlama öğreniminde soru-yanıt web sitelerinin kullanım durumu: Stack Overflow örneği
Yeni nesil Web 2.0 platformları, işbirlikli, sosyal ya da profesyonel ağ niteliğindeki araçlardır. Bu araçların ortak niteliği, kullanıcılarının içerik oluşturma rolünü üstlenmiş olmalarıdır. Soru-yanıt Web siteleri, son dönemde rağbet gören Web 2.0 araçlarından biridir. Uygulamada, en yaygın kullanıma sahip soru-yanıt Web sitelerinden biri, programlama konularının yer aldığı Stack Overflow soru-yanıt sistemidir. Kullanıcılar bu platformda, programlama konusu özelinde içerikler, üretmekte, tüketmekte, yoğun bilgi alışverişi yapmakta, etkileşmekte ve iletişim kurmaktadır. Diğer taraftan, yazılım sektörü hızla büyümekte, programcılık mesleğinin ve programcılık bilgisinin önemi git gide artmaktadır. Bu durumda, programcılık özelinde öğrenme ve iletişim ortamı sunan bu yeni platformların, öğrenme ve iletişim perspektifinden araştırılması ve anlaşılması önem kazanmaktadır. Uzaktan öğretim disiplini bağlamında yapılan bu çalışmada, Stack Overflow kullanıcılarının görüşlerini, bağlantıcılık öğrenme kuramı ve kullanımlar ve doyumlar kuramı temelinde almak amaçlanmıştır. Araştırmanın karakteri, nitel tekli bütüncül durum çalışmasıdır. Bu bağlamda kullanıcılara, açık uçlu anket soruları, eşzamanlı olmayan nitel görüşme yöntemiyle iletilmiş ve araştırma bulguları analiz edilerek ana temalar belirlenmiştir. Ana temalar, uzaktan öğretim sistemlerinin alanyazında yer alan güncel prensipleri ve karakteristik özellikleri ile karşılaştırılmış ve Stack Overflow platformunun hali hazırdaki durumunun bu özellikler ile benzeştiği ve uyum gösterebildiği görülmüştür.
Balkanlarda bölgesel işbirliği ve Güneydoğu Avrupa İşbirliği Sürecinin (SEECP)rolü
Balkan ülkeleri; bağımsızlıklarını ilan ederek Avrupa'da tanınması ve ileriye yönelik politikalar geliştirmek istemesi sebebiyle siyasi ve ekonomik birlik olma yolunda adımlar atmışlardır. Avrupa, bu bölgeyi Güney Avrupa olarak adlandırarak, gelecek hedeflerini bu alanda uygulamaya koymayı planlamıştır. Bölgesel ve çok taraflı işbirlikleri ile başlayan süreç yerini Güney Avrupa İşbirliği Süreci(SEECP)'ne bırakmıştır. Bu birliğe başta Türkiye olmak üzere birçok ülke ve kuruluş destek vermiştir. Bu çalışmada öncelikle Yugoslavya'dan ayrılan ülkelerin bağımsızlıkları ile uluslararası sistemde tanınmaları için işbirliklerine yönelmelerine değinilmiştir. Her bölümde bu politikaların AB yardımları ile desteklendiği ve Balkanlarda ekonomik işbirliğinin, Güney Avrupa ülkeleri için birer basamak olduğu aşama aşama incelenmiştir. İkinci olarak; Güney Avrupa İşbirliği Süreci(SEECP), siyasal, ekonomik ve güvenlik boyutlarıyla ele alınmıştır. Türkiye'nin Balkan ülkelerine politik ve ekonomik olarak vermiş olduğu destek, sonuçlarıyla beraber ortaya konulmaya çalışılmıştır. Güney Avrupa'da gerçekleşen ekonomik ve sosyal işbirliğinin uygulanabilirliği yönünde verilen örneklerin ve yapılması gerekenlerin üzerinde durulmuştur. Devletlerin yanında uluslararası aktörlerinde bu bölgesel yapılanmalara destek olduğu ortaya konmuştur. Avrupa Birliği'ne katılan Balkan ülkelerinin bu işbirliğine önemli bir yön verdiği çalışmada yer alan yaklaşımların içerisinde ele alınmıştır.
Sosyal hizmet penceresinden güvenliğin tesisi emniyet teşkilatı
Güvenlik gereksinimlerinin karşılanması için Emniyet Teşkilatı, polis halk ilişkilerini geliştirerek toplum destekli polislik kavramıyla güven oluşturmak için çalışmaktadır. Birebir yüz yüze ilişkiler ile yapılan toplum destekli polislik hizmetleri iletişim ve güven duygusunu vurgu yaparak suçun oluşmadan önce önlenmesi için çalışmaktadır. Sosyal hizmet mesleği, insanı merkeze almakta, korunmaya ihtiyacı olan toplumda dezavantajlı olarak görülen kesimler başta olmak üzere insanın dolayısıyla birey, grup ve toplumun iyilik hali için çalışmakta, hizmet etmektedir. Çalışma polisin idari görevleri kapsamında ve toplum destekli polislik aracı ile suç oluşmadan önce yaptığı önleyici ve düzenleyici hizmetleri ile sosyal çalışmacıların görev ve çalışma alanlarında yürüttüğü ya da sorumluluğundaki hizmetlerin benzerliklerini, özellikle suçun önlenmesi açısından aralarındaki işbirliğinin önemini incelemektedir. Çalışma ortaya koymuştur ki: polislik ile sosyal hizmet mesleği, rehberlik etme, yardım etme, koruyucu ve kollayıcı olma özellikleri ile toplumsal yaşam içinde dezavantajlı durumda olan insanlar ve onların sorun alanları üzerinde çalışarak bireylerin kendi güçlerini keşfetmesini sağlar ve destekleyerek onları güçlendirir. Müdahale ettiği konular ve bazı durumlarda aynı hedef gruba hitap ederek çalıştığı alanlar ortak ya da benzerdirler. Kamu düzeni ve hukuksal açıdan güvenliği sağlamakla görevli olan polis, insan merkezli ve insanın iyilik halini geliştirmek için çalışan sosyal çalışmacıdan farklılaşmaktadır. Ancak bu farklılık bu iki mesleğin ayrışmasını değil yardımlaşarak birlikte çalışmalarını icbar etmektedir.
Trans bireylerde beyan edilen fiziksel şiddet öyküsünün risk faktörleri açısından araştırılması
Her zaman güncel ve tartışılan bir olgu olan şiddet aslında hak ve özgürlük ihlali olarak ele alınması gereken bir toplum sağlığı sorunudur. Her toplumda var olan şiddet günlük hayatımızda farklı şekillerde ve farklı gruplarda karşımıza çıkmaktadır. Günlük hayatında şiddeti en çok tecrübe eden gruplardan biri de trans bireylerdir. Trans bireyler ev, okul, sokak ya da iş gibi birçok alanda ayrımcılığa ve buna bağlı olarak fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Bu çalışmada trans bireylerin maruz kaldıkları fiziksel şiddetin özelliklerini ve bu fiziksel şiddete maruz kalmalarına neden olan risk faktörlerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışma boyunca mağdurların sosyo-ekonomik koşulları, şiddet uygulayıcıların özelliği ve motivasyonu, şiddetin hangi alanlarda gözlemlendiği ve mağdurların bu alanlardaki tutumları değerlendirmesi incelenmiştir. Çalışmaya kendini trans birey olarak beyan eden 60 kişi katılmıştır (N=60). Çalışma sonunda yaş, eğitim düzeyi, gelir düzeyi ve aile yapısı gibi sosyoekonomik koşulların fiziksel şiddete maruz kalma ile anlamlı bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Şiddet uygulayıcıların çoğunlukla kamu görevlisi ve müşteri olduğu bulunmuştur. Katılımcıların saldırganların motivasyonunu değerlendirmesine bakıldığında nefretin, transfobinin ve ahlakçılığın öne çıktığı görülmüştür. Fiziksel şiddete maruz kalan trans bireylerde öne çıkan risk faktörleri aile, göç ve çalışma sektörleri olmuştur. Aile yapısı, ilişkileri ve mesleğinin bağlı olduğu sektör ile fiziksel şiddete maruz kalma arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Fiziksel şiddet, trans bireyler, risk faktörleri
Noterlik işlemlerinde fiil ehliyeti raporlarının yeri ve önemi
Özet Çalışmada Balıkesir İvrindi Noterliği'nin 01.01.2009- 01.01.2015 tarihleri arasında, alınan rapor ile fiil ehliyetine haiz olduğu tespiti yapılan 60-100 yaş aralığındaki kişiler için düzenlediği toplam 133 adet işlem ve dayanak raporu incelenmiş, fiil ehliyeti raporlarının hangi tür işlemlerde, kimler için istendiği, raporun temininde noterliğin sevk yazısının olup olmadığı, verilen raporun kimler tarafından verildiği ve ne şekilde düzenlendiği, rapor ile işlemin uyumlu olup olmadığı konularının değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu doğrultuda var olduğu düşünülen eksikliklerin tespiti ile tartışması yapılarak ileride çıkması muhtemel anlaşmazlıkların önlenmesi konusunda öneriler getirilmiştir. Çalışma kapsamında yer alan 133 işlemin tamamında, rapor tarihi ile işlem tarihi aynı olup, işlem içeriklerinin tamamında, raporun tarih ve numarası ile birlikte ilgilinin bu rapora dayanarak işlem yapma ehliyetine sahip olduğu belirtilmiş ve işlem aslına eklenmiştir. Fiil ehliyeti olmadığına dair rapor verilenler, Medeni Kanunun 405 maddesi gereği vesayet makamına ihbar olunduğundan bu kişiler çalışma konusu kapsamına dahil edilmemiştir. Çalışma konusu yapılan toplam 133 işlemin niteliği, işlemi yapan kişilerin sosyo demografik özellikleri ve raporlar incelenmiş, bilgiler kaydedilerek verilerin değerlendirmesi istatiksel yazılım paketi SPSS 23 kullanılarak yapılmıştır. Yapılan analiz sonucunda; Yaş ilerledikçe rapor dayanağı ile yapılan işlem sayısında artış olduğu, çoğunlukla okur yazar olmayan ve köyde yaşayanlar için rapor alınarak işlem yapıldığı, rapor dayanağı ile yapılan işlemlerin niteliğinin malvarlığının elden çıkarılmasına yönelik olduğu, vekalet işleminin ilgilisinin ağırlıklı olarak kadın olduğu, cinsiyet farklılığının yapılan işlemin niteliğini etkilediği ancak aynı nitelikte işlem yapanlar arasındaki cinsiyet farklılığının rapor istemini etkilediğine dair bulgu olmadığı, bulunulan yaş aralığı, olası yaşam süresi ve eğitimin yapılan işlem niteliğini etkilediği, raporların çoğunlukla hastaneden ve iç hastalıkları uzmanı hekimleri tarafından düzenlendiği, raporların hiç birinde yapılacak noterlik işleminin niteliğinden bahsedilmediği, raporların hekimin bulgu ve değerlendirmesinden yoksun olduğu, önceden basılı kağıtların boş olan ad ve soyadı kısmının doldurulması suretiyle ve hatta bu kısımların dahi doldurulmadan sağlık kuruluşunun barkot'u ile yetinilerek düzenlendiği, raporların sadece 2'sinde fotoğraf bulunduğu, inceleme konusu 133 işlem için düzenlenen raporların 12'si için noterliğin rapor istem yazısı olduğu, 121 rapor için noterliğin talep yazısının bulunmadığı, talep yazılarının hiç birinde fotoğraf bulunmadığı, noterliğin talep yazılarının 3'ünde yaşlılık halinden bahsedildiği diğer yazılarda rapor gerekliliğini doğuran bulgulardan bahsedilmediği tespit olunmuştur. Tespit edilen veriler göstermiştir ki; İleri yaş, mental durumu kötüleştiren rahatsızlıkları ve buna bağlı olarak da fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneklerini etkilemiştir. Yine kişilerin okuma yazma bilmemesi, köy yaşamı sürdürmeleri de kişilerin yapacakları işlemin hukuki anlam ve sonucunu algılama yeteneklerine etken olmuştur. Bu nedenlerle noter tüm işlem ilgililerine olduğu gibi yaşlı ve okuryazar olmayan, düşük eğitimli ve köy yaşamı sürdürenlere ayrıca hassasiyet göstererek yapılan işlemin niteliğine göre gerekli soruları soracak, işlemin sonucu hakkında açıklama yapacak, şüphe ve ihbar olduğunda ise fiil ehliyetine sahip olup olmadıkları konusunda hekim raporu alacaktır. Raporlar, kişinin tıbbi-psikiyatrik öyküsünü, ayrıntılı muayene bulgularını ve hekimin değerlendirmesini içerecek şekilde ve fotoğraflı olmalıdır. Ayrıca yapılacak işlemin niteliğine özel olarak verilmesi de önemlidir. Hukuki ehliyet raporlarının işlem tarihi ile aynı gün olma zorunluluğu hekimler tarafından yapılacak detaylı muayeneyi olumsuz etkilemektedir. Bu durum ayrıca değerlendirme konusu yapılmalıdır. Yasal zorunluluk olmamakla birlikte rapor istemine yönelik noter talep yazıları, gözlemlenen şüpheli olguları ve varsa ihbar içeriğini ayrıntılı olarak içermeli ve fotoğraflı olmalıdır. Uygulama birliği ve işlem güvenilirliği için tespit olunan tüm eksikliklerin genel yazı ve genelgeler ile değil de yasal düzenlemeler ile giderilmesi gereklidir.
Nakit akış oranları ile finansal performans ölçümü: Borsa İstanbul (BIST) ana metal sanayi ve konaklama sektörü üzerine bir araştırma ve sektör karşılaştırması
As soon as people start to earn the money that their labor deserves, they begin to control their cash inflows and outflows. This control is more important for businesses established for profit making. Businesses that want to control their cash flows in a more detailed and neat report form refer to the cash flow statement. Knowing cash flow is vital for businesses. It provides both the control of the cash flow within themselves and the opportunity to compare itself with other businesses that use different accounting methods. The success and sustainability of a business is evaluated by the measurability of its financial performance. Cash flow ratios are used in the analysis of the financial situation of the enterprises. The aim of this study is to give information about cash and cash equivalents and cash flow statement, to examine the items of the cash flow statement and to discuss the purposes of cash flow ratios. In this context, within the scope of the study, the financial statements of 17 enterprises operating in the Main Metal Industry sector whose stocks are traded in Borsa Istanbul (BIST) and 9 enterprises operating in the accommodation sector, covering the 5-year period between 2017-2018-2019-2020-2021, were used. The financial performances of companies were measured and the differences between the sectors were compared.
Türkiye'de mülteci korumasının uygulaması: Ankara'da STK'larda çalışan koruma görevlileri örneği
Turkey, as a country of asylum, holds more than 3.5 million of Syrians under temporary protection as well as half a million of non-Syrians under international protection. This huge population brings a great deal of discussion including the implementation of refugee protection in Turkey as well as the definition of protection in the context of forced migration. Therefore, this study aims to understand the term protection proposed by the United Nations High Commissioner of Refugees (UNHCR) in the context of forced migration and how it operates in Turkey via Civil Society Organizations. Research also intends to find the gap between ideal understanding of protection and its practical application to the refugees in Turkey through civil society institutions. To understand this gap, this thesis aims to find answers to questions as follows: (1) What is the definition of protection according to UNHCR and how it operates this definition in Turkey (2) How to understand the role of Protection Officers in this process? (3) What is the difference in between the ideal protection that is suggested by UNHCR and its implementation by civil society organizations and how this difference can be diminished? In responding to these questions this research includes a contextualization about the concept of protection and its interpretation by UNHCR. A case study including interviews with 22 protection staff who are implementing protection from the civil society organizations in Turkey, which are operational and implementing partners of UNHCR, will be held in order to understand the implementation of the protection.
Siyasal İslam'ın toplumsal talepleri karşılamadaki başarısızlığı; İran İslam Cumhuriyeti, 1980-2020
This thesis aims to analyze the failure of political Islam in not responding to the social demands of the Iranian people with the established system after the revolution. The Islamic regime claimed to create a democratic constitution with the Islamic rule (Sharia) and an equal economic system that prioritizes the oppressed people (mustazafin) and responds to society's real expectations, which the Pahlavi monarchy had not responded. However, eliminating revolutionary forces like the socialists, nationalists, liberals, even some oppositional clerics from the newly established system and consolidation of ulema paved the way for changing the form of revolution, power-balance, and the claims of the revolution. Khomeini's Velayat-e Faqih (the Guardianship of Jurist) concept, which provides religious leaders with supra power on the state institutions and ruling the state with the Sharia, makes the ulema leading authority on the whole state system, which also paves the way for the creation of more suppression on society, corruption in economy, and inequality between the gender and class in the country instead of creating the democratic ruling system, equal economic distribution and satisfied society with responding to social demands. These social demands include a democratic election system, gender equality in the public sphere, decreasing unemployment rate, education, freedom of media, and prosperous living standard. However, the Islamic Republic of Iran could not be succesful in responding to society's demands from 1980 to 2020.
Türkiye'de erkek kimliğinin dönüşümü: Yeni erkeklikler
In this study, we try to understand the male identity today and values determine. We made an effort to put ahead that masculinity is not an innate identity as femininity, but an identity to obtain and cost. First formed our sex is socially characterized by our pink / blue clothes, then we are given dolls and toy car.Men are trained as defined in the brave soldiers outside the house and women as well as girls should cook at home. But particularly in the region where we live being a man means the effort to cross some steps, and the exams of these steps. The first of these steps is circumcision. We impose the boy circumcised that he "has taken the first step toward manhood" this physical impact is heightened in the public domain with the ceremonies. This process is followed by military service. The man who has already completed military service is considered ready to start a family because he lived the difficulties that allow it to handle any power. After his military service, that man finds a job becomes the greatest expectations of his parents. The male prototype formed by society must marry after finding a job and start earning money to support his family. But marriage is almost useless without father. If the process to have children is delayed a little, this man is not considered a complete man. The problem that we have addressed in our study was 'if the values component masculinities differ today of securities in the patriarchal male identity'. Do the steps we have mentioned above are different today? What do contemporary men who are able to establish dominance over these processes? We interviewed the components that form the steps revealing all this male domination. Following our research, we noticed that there are differences and ruptures of the patriarchal mentality in some areas where male values today are formed. Circumcision and military service are such fictional spaces of masculinity where the break is observed in the most obvious way. Men now accept as men who were not circumcised and who have not done military service in the masculine world, and they even carry a burden of being forced to do against their will.On the other hand, in the chapter where we analyzed the family relationships, parental relationships have emerged as the relational network where masculinities and mentality of contemporary men visibly aspects related to patriarchy, transmissions continue in much the same, that is to say where the patriarchal mentality recurs again and again. We met the indestructible authority of the father, conflicting processes and then transmitting the same process by these men. We are faced with a masculine identity wavers between those who are experienced and who are learned. Premarital sex was the right of men, but not the right of their sisters. For men today, love is too mystical marriage is a form of contract to a more stable life.Nevertheless it must be said that today these men described the identity of Man Turkish delaquelle they keep their distance as hypocritical. According to them, there is an obvious identity called the Turkish man and that man sees himself as an authority who looks to women wearing miniskirts while he does not respect the right to wear mini-skirts of his wife.In Turkey, men can have several different characteristics, types, but those we have sought Treaty substantially between the hammer and the anvil.
Sermaye yapısı dinamikleri: Türk bankacılık sektörünün ampirik analizi
This study examines the determinants of capital structure for deposit banks in Turkey during the period 1995-2016, focusing on the impact of macroeconomic factors and financial crises. The paper also analyzes whether different bank characteristics such as income variability, growth opportunity, tangibility, size, and profitability have a different effect on the capital structure of deposits banks during the crisis periods. The partial adjustment model is used to examine the determinants of capital structure and the adjustment speed toward the optimal capital structure. The model is estimated using the Generalized Method of Moments (GMM) technique. The results indicate that growth opportunity, GDP growth and inflation have a positive relationship with leverage, whereas profitability, tangibility, and crises have a negative relationship. Moreover, income variability is found to have a negative effect on leverage for crisis periods. The results also show that capital structure behaviour of deposit banks in Turkey is in line with the pecking order theory. The findings indicate that the rate of adjustment to optimal capital structure for deposit banks in Turkey is 30% per year.
Romalılaşma üzerine bir çalışma: Efes'in Teras Evleri
This study aims to explore the extent of Romanization in Ephesus through the close study of Terrace House II. There is a great amount of scholarship burgeoning around the term Romanization. On the other hand very few of these studies have concentrated on the domestic level. The intention of this thesis is to bring attention to the domestic realm of Ephesus in the light of this concept and explore the subtle changes in its private architecture during these times of cultural change.Combining theoretical work with practice, it will focus on the relationship between culture, domestic space and how the two notions are interlinked as well as how they are reciprocally indicative. The analysis throughout the thesis will raise broader debates on the relation of cultural identity, ethnicity and architecture where a multi-disciplinary approach will be employed. Finally the work will center around one Residential Unit which will be studied in terms of its layout, decorations and function of spaces in the light of the theories discussed in previous chapters, reaching a conclusion about the extent of Romanization.
1990 sonrası Türkiye'sinde Aleviliğin farklı yüzleri
This study mainly questions the multiplicity of Alevi identities by asking how people form their identities on the basis of the daily encounters of exclusion. Basically, the research focuses on how Alevi identity is produced and reproduced through the transformations of the post-1990 period, the so-called period of ?Alevi revival,? in Turkey. Based on 28 in-depth interviews with Alevi respondents living in Istanbul, this study shows that there are basically two different ways of telling the story of the post-1990 period in terms of the Alevi issue: In the first way of narration, post-1990 period appears as a time span which has enabled Alevis to be organized and to gain public visibility. In the second way of narration the period is described as a process which accelerated the assimilation of Alevis. The study argues that this difference is caused by the kind of exclusion that the respondents experienced in their daily lives. Drawing from Pierre Bourdieu?s field analysis and Margaret Somers? narrative analysis of identity, this study shows that different ways of experiencing exclusion is central for the emergence of multiple Alevi identities in the post 1990 period in Turkey.
Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nda bir sarraf: Mıgırdıç Cezayirliyan
Mıgırdıç Cezayirliyan was a sarraf who lived in Istanbul from 1805 to 1861. This study examines Cezayirliyan as one of the most powerful financiers of the Ottoman Empire in the nineteenth century by focusing on his economic and political activitiesIn this study, his activities were analyzed as his involvement in money lending, taxation system, trade and industry in the Ottoman Empire. Through the analysis of specific cases in which Cezayirliyan was involved, first, I aim to show the intertwined relationships such as alliances between sarrafs, state officials and tax collectors. Then, I argue that these alliances between Cezayirliyan and state officials as well as those between him and tax collectors were not permanent. This study contributes to the literature by examining sarrafs? role in Ottoman taxation system and depicting their relations.
Macaristan, Hırvatistan ve Norveç'te dil reformlarının ve milliyetçiliğin karşılaştırmalı analizi
This thesis presents a qualitative analysis on the question why language reforms succeed, fail or partly succeed. Language reforms have been rarely studied from a comparative perspective. However, language movements and the standardization of national languages have great importance in the process of nation-building. This study addresses three cases of language reform which were implemented during the period of nationalist revival of the 19th century. I argue that the combination of three independent variables – statehood, political participation, and pan-nationalist movement – determines the outcome of a reform attempt. In the case of Hungary, the inclusion of the bourgeoisie in political participation together with the absence of a pan-nationalist movement and the lack of pre-existing statehood resulted in a successful language reform. In Norway, the early achievement of statehood, combined with broad political participation, led to a half-successful reform, while in Croatia the strong Pan-Slavic movement and limited political participation determined the failure of the language reform. The findings also demonstrate that in cases where nationalism is primarily language-based, standardized national language is crucial for the formation of the nation-state. Therefore, research on language reforms provides important contribution to the study of nationalism.
Hacktivizm'in çerçevelenmesi: Türkiye'de Redhack'in suçlulaştırılması
This dissertation examines the criminalization of Redhack, a popular hacktivist group in Turkey in the 2010s. The multi-dimensional study is based on an analysis of the construction and the perception of crime frames about hacktivism, by focusing on the case of Redhack. With a qualitative approach, the dissertation analyzes political actors, news media agents, actors involved in the judicial processes related to the hacktivist group, the audience interacting with the group in the social media platform Twitter, and the hacktivist group itself. In dialogue with the hacktivism literature, this dissertation contributes to critical criminology and to critical terrorism studies, beginning with the question of whether Redhack is considered as a source of "moral panics" in Turkey. The examination exhibits that Redhack is criminalized through the activation of the older frame of terrorism instead of newer frames of cybercrime and cyberterrorism. The dissertation finds that this emergence of the terrorism frame for a hacktivist group is the joint product of the contemporary political context in Turkey, the residues of sociopolitical anxieties from the Turkish history crystallized in the "folk devils" of terrorism, the characteristics of the group itself, and the worldwide rise of the terrorism discourse. The dissertation also shows that the abstention from constructing cyber related crime frames for Redhack implies a positive framing – even an imagery – of cybercrime and cyberterrorism in Turkey that is not preferred to be activated for an existing group. This positive framing is closely related to the fascination with information and communication technologies (ICTs) for actors involved in the crime framing of Redhack. Moreover, the criminalization of Redhack indicates the effort of the state and the power elite to make more legible this challenging new development – hacktivism – through the terror frame. In that sense, the dissertation provides insight into the duality of techno-fetishism and anxieties felt for ICTs in the national scale. Without being limited to the domain of ICTs and to the national scale, the study sheds light on the wider processes of criminalization constructed upon the discourse of terrorism worldwide.
Mekansal analiz kullanarak gelişmekte olan ekonomilerin büyümelerinin yayılma etkileri
Economic theories of growth have highlighted domestic factors for understanding a country's growth performance and have typically ignored the interaction among different economies. This thesis examines the role of spatial spillovers in economic growth for different groups of developing economies. The study argues that the economic growth is an important issue for developing countries and their growth rates are not independent from each other. In order to investigate the interdependencies of countries' growth rate, I use spatial econometric approach. At first, I test the existence and the type of spatial dependence. In addition to specification tests which belong to spatial models, choosing the best weighting matrix that represents data is explained. I explicitly model these spatial interactions that may arise on the basis of geographical, cultural or institutional similarities or bilateral trade and ask how much they are likely to matter for growth externalities and spillover effects. For a different kind of grouping of developing economies; firstly my spatial exploratory analysis for the growth rate of GDP per capita of Emerging Market Economies (EME) shows that there is no spatial pattern and it is not possible to identify any spillover effects among their economic growth even using different kind of proximity definitions. The results suggest that their growth rates are not interacted well, even though the growth process is very important for all defined countries. Then I turn the focus to some other region, while my results indicate that the Middle East and North Africa (MENA) countries' growths have positive spatial interaction. They are positively affected by economic growth of countries that are geographically close and that have similar cultural and institutional characteristics. However, trade linkages among the different partners matter less for MENA countries' growth spillovers. I find that spillover effects of growth are mainly due to economic activities in countries that trade primarily oil. The importance of trade diversification within the region gain significance because it cannot be seen substantial spillover effects due to bilateral trade weights.
Polonya, Macaristan ve Çekya'da kadınların parlementer temsili: Kadın hareketinin siyasi temsil kazanımlarımlarındaki rolü
Why does women's parliamentary representation have been increasing in Poland and Czechia, and not in Hungary? The average percentage of women in three decades of democratically elected parliaments is 16% in Poland and Czechia, while the average is 9,4% in Hungary. Currently, 22,5% and 28,7% of MPs are women in Polish and Czech (lower) parliaments, and only 12% of MPs are women in Hungary. Based on a Most Similar Systems Design, this research investigates the causes of this variation. I first conduct process tracing and statistical analysis to test the observable implications of four potential theories: electoral system, right-wing government, traditional gender attitudes, and women's lower interest in politics. I suggest that these theories do not adequately explain stagnant levels of women in Hungarian parliament. Then, by comparatively analyzing the processes that lead to a substantive increase in women's parliamentary representation in Poland (2001 and 2011) and Czechia (1996 and 2010), I find that women's mobilization within and outside of the parliament for more representation explain these representational gains. I present evidence that in Hungary, women MPs' parliamentary activism for more representation has not been prominent, and women's political representation has not been a prioritized issue for women's civil society organizations.
Dönüşen İstanbul'da ekran medyası üretimi ve gösterimi
This research explores the relationship between new screen production and exhibition spaces and urban transformation in Istanbul. In the last two decades Istanbul, like many other metropolitan cities, witnessed a dramatic growth of urban reconstruction projects. These reconstruction projects create new screen production sites by transforming post-industrial areas such as old ports and docks, abandoned factories into "creative locales" as well as new exhibition sites such as multiplexes, luxury city club movie theaters, hotel and museum screening halls, which are adapted to the neoliberal urbanite consumption trends. This dissertation focuses on physical and representational spaces in the city and in TV series to provide a comprehensive understanding on the relation between media production, consumption and urban studies. Such analysis helps to understand the social and economic impacts of urban renovation projects on screen media and vice versa. The first part of the empirical research focuses on screen media production: how the TV series and film production has shaped the city in the last two decades and how this transformation is represented in films and TV series. The first paper explores on-location TV production sites; historical neighborhoods, post-industrial spaces and business centers to illustrate how TV production may promote gentrification in less visible yet more complex ways than other creative industries. The second paper discovers TV drama production studios of Istanbul and shows the relation between the construction of these studios, the content of the TV series and the ratings. The second part of the empirical research focuses on contemporary exhibition strategies in the city: from open-air cinemas to the construction of multiplex cinemas and contemporary alternative exhibition spaces and how and why they are used by film festivals and filmmakers. The third paper examines the nostalgic sentiments around the newly-established open-air cinemas in Istanbul and traces their history and disappearance that dates back to the urban transformation projects in the 1950s. The last paper looks at alternative film exhibition spaces in Istanbul, such as museums, cafes, cultural centers, exhibition halls and the politics behind their proliferation in the last decade. The research combines relevant research methods for each individual case study: content and visual analysis for cases on screen representation; archival research for historical data and interviews and participant observation for cases on media production and exhibition. Using such multimethod approach, this research aims to explore the entangled relationship between the film-TV industry and the urban renovation projects in Istanbul and show how both screen making and consumption are connected urban production and consumption patterns.
Aile sosyal örüntülerinin ergenin okuldaki popülerlik düzeyine etkisi
Ergenin sosyal gelişimi üzerinde etkisi olan faktörlerin başında aile gelmektedir. Bu çalışmanın amacı ergenin sosyal gelişimi ve okuldaki popülerliği ile aile sosyal örüntülerinin arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Bu amaçla 12-15 yaş arası 178 ergen ve ailelerine envanterler uygulanmıştır. Ergenlerin okuldaki popülerliğini ölçmek amacıyla sosyometrinin sayısallaştırılmış hali kullanılmıştır. Bu test sonucunda ergenlerin okuldaki popülerliği belirlenmiş ve her öğrenci için bir puan ortaya çıkmıştır. Ailelerin sosyal örüntülerini belirlemek amacıyla "Aile Değerlendirme Ölçeği" kullanılmıştır. Uygulanan testlerin sonuçları istatistiksel olarak incelendiğinde popülerlik düzeyi ile Aile Değerlendirme Ölçeği'nin alt ölçekleri olan roller, duygusal tepki verebilme, gereken ilgiyi gösterme ile popülerlik arasında pozitif yönde; aile değerlendirme ölçeği toplam puanı ile ile popülerlik arasında negatif yönde bir korelasyon bulunmuştur. Yapılan T-testi sonucunda da Aile Değerlendirme Ölçeği alt boyutlarından gereken ilgiyi gösterme ve davranış kontrolü ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çalışmada ortaya çıkan bulgular yararlılıkları ve sınırlılıkları göz önünde bulundurularak tartışılmıştır.
Yönetimde paradigma değişimlerinin Türk Kamu Yönetimine yansımaları
Kamu yönetimi statik değil dinamik bir süreçtir ve bu nedenle tarihsel süreç içerisinde sürekli bir değişim geçirmiş ve geçirmektedir. Klan örgütlenmesinden başlayarak, aşiret, krallık, prenslik, beylik, imparatorluk, Weberist ulus devlet ve giderek ulus ötesi küresel devlete doğru yolculuğunda, gelinen bugünkü noktada koruyucu ve müdahaleci devletten minimal devlete dönüşürken, her döneme denk gelen kamu örgütlenmesi ya da devlet yönetimi özellik, görev ve işlevleri bakımından da biri birinden farklılıklar göstermiştir. Özellikle 1970'lerden sonra giderek belirginleşen kamu yönetiminde paradigma, İngiltere merkezli ve ABD destekli olacak şekilde değişimi başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın diğer ülke kamu yönetimlerine, bu ara Türk kamu yönetimine de birçok alanda yansımaları olmuştur. Bu çalışmada "yeni kamu yönetimi" nin geçmişten bugüne süregelen "kamu yönetimi" anlayışını nasıl değiştirdiği ve bu değişimde etkili olan faktörlerin neler olduğu ve bunun yanında Türk kamu yönetiminin bundan nasıl etkilendiği değerlendirilmiştir. Çalışmada toplam; yönetim kavramının ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi ile devlet kavramı ve geleneksel kamu yönetiminden post modern kamu yönetimine geçişi, kamu yönetiminin modernleşmesi ile birlikte değişen devlet şekilleri, ve kamu yönetimi örgütlenme türleri, kamu yönetiminde paradigma değişimi ve bu değişimin dünyada ve Türkiye'de kamu yönetimine yansımalarının neler olduğu ve son olarak ise sonuç ve önerilere yer verilmiştir.
Tunceli ilinde boşanma deneyimleri
Türkiye genelinde boşanmaların artması nedeniyle kadın ve erkeklerin evlilikte rolleri değişime uğramakta ve günümüzde, aile kurumuna yönelik birçok düzenlemeler yapılmaktadır. Ataerkil bir sisteme dayanan ve kadının ikincil konumda olmasını pekiştiren düzenlemeler, toplumsal farklılıklara, tarihsel ve kültürel süreçlere dayanmaktadır. Bu doğrultuda evliliğe ve evlilik sürecine yüklenen anlamlar, boşanma sürecini de etkilemekte ve boşanma sonrası uyum süreçleri, toplumsal değişmeye bağlı sosyal, ekonomik, dinsel, kültürel ve tarihsel farklılıklara bağlı olarak değişmektedir. İnançsal ve kültürel yapısıyla farklılık gösteren ve kadın erkek eşitliğini ön plana çıkaran Tunceli kentinde, boşanan kadın ve erkeklerin sorun yaşamadığı söyleminden hareket ederek boşanan kadın ve erkeklerin boşanma deneyimleri öğrenilmeye çalışılmıştır. Çalışmaya yirmi bir katılımcı dâhil olmuş ve derinlemesine görüşme yapılıp izin verdikleri ölçüde ses kayıtları alınmıştır. Betimsel olarak analiz edilen veriler, belirli temalar şeklinde yorumlanıp tartışmaya açılmıştır. Çalışmada evlilik süreçleri, boşanma süreçleri ve boşanma sonrası uyum süreçleri, cinsiyet temelinde farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Kadınların, boşanmış olarak kendi kendilerine ve çocuklarına yetebilme çabaları, iş yaşamına etkin olarak katılma ve güçlü olma zorunluluğunu hissetmeleri gibi durumlarla baş etme çabaları ile yeniden kendi hayatlarını kurmaya çalıştıkları görülmüştür. Boşanmış ve boşanma sürecinde olan erkekler, çocuklarından ayrı ve yeni hayat kurmanın zorluğunun üzerinde durmuştur. Kadın katılımcılardan farklı olarak bazı erkek katılımcılar, boşandıktan sonra geçen zamanın kendilerinde yalnızlık ya da boşluk gibi duygular hissettirdiğini belirtmiştir. Nihayetinde çalışmada, Tunceli kültürünün sağladığı akrabalık ilişkileri ve ailenin çocuklarına sahip çıkması, eğitim düzeyinin yüksek olması, dez avantaj olan boşanmanın kent genelinde artması nedeniyle bir avantaja dönüşmesi gibi olumlu yönleri tespit edilmiştir. Neticede Tunceli kentinde yaşamanın olumlu yönleri olduğu gibi, küçük bir kent olmasından kaynaklı olumsuzluklarla karşılaşan katılımcılar da olmuştur. Katılımcıların, hiç evlenmemiş olan insanlara göre özellikle toplumsal alanda, kendilerini aynı konumlandırmaması, boşanmanın kendilerinde hissettirdiği duyguya bağlı olarak kendi hayatlarında kısıtlamalara gitmesi, boşanma olgusunun sorunsallaştırıldığı düşüncesini pekiştirmesi açısından, çalışma önem kazanmıştır. Anahtar kelimeler: Evlilik, boşanma, boşanma deneyimleri
Seyitlerin perspektifinden Dersim Aleviliğinde yapı ve ritüeller
Alevilik konusunda son yıllara ait oldukça fazla yayın ve çalışma bulunmaktadır. Türkiye'de yaşamakta olan ve diğer topluluklara göre kendine özgü farlılıklar gösteren bir toplum yapısına sahip olan Aleviler, uzun zamanlar içine kapanık bir yaşam şekli sürmüşlerdir. Modernleşmeyle beraber, göçler ve kentleşme gibi faktörlerin de etkisiyle Dersimli Alevi toplumunda çok boyutlu değişimler gerçekleşmiştir. Bu bağlamda, araştırmacının kendisinin de ait olduğu Dersim Alevi toplum yapısında meydana gelen değişimlerine olan merakı motivasyon kaynağı olmuştur. Niteliksel alan çalışması yapılarak, özellikle Dersimli Alevi seyitlerin değerlendirmeleri ve bakış açıları esas alınarak Alevilik konusunda akademik bir araştırma ile bu alanda bir nebze de olsa katkı sağlamak amaçlanmıştır. Yanı sıra, Tunceli'de yaşanan Aleviliğin hangi boyutlarda olduğunu ortaya koymak hedeflenmiştir. Araştırmada, Dersim ocakzadelerinden elde edilen bilgilerle Dersim Aleviliğinin toplumsal yapı ve ritüellerinin geçmiş ile bugün arasında bir karşılaştırması yapılmıştır. Yöntem olarak nitel araştırma yöntemlerinden derinlemesine mülakat tekniği kullanılmıştır. Görüşmelerde yöneltilen sorular yarı yapılandırılmış görüşme tekniğine göre hazırlanmış ve mülakat yapılacak kişilerin seçimi için amaçsal (monografik) örneklem kullanılmıştır. Örnekleme türünün seçilmesindeki amaç, Dersim kültürü ve inanç sistemi hakkında bilgiye sahip olduğu düşünülen ocakzadelerle derinlemesine çalışılmasına imkân sağlamasıdır. Araştırma konusu çerçevesinde bölgede yaşanan sıkıntı ve sorunların nedenlerini irdeleyerek durum analizleri de yapılmıştır. Eksenin değişim ve dönüşüm olduğu bir çalışma etkenlerden soyutlanamaz, dolayısıyla bu etkenlerin de dile getirilmesi önem arz etmektedir. Birçok bileşenin bir arada veya paralel incelenmesi gerektiği durumlarda değişimle bağlantılı gelişmelere de geniş yer verilmiştir. Anahtar kelimeler: Alevilik, Dersim, ritüelle