
1.290
Arşivlenen Tez
1
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Türkiye'de gelir vergisi politika uygulamalarının vergilemede adalet ilkesi açısından değerlendirilmesi
Bu çalışma, Türkiye'de gelir vergisi politikalarının vergilemede adalet ilkesi açısından kapsamlı bir analizini sunmaktadır. Çalışmanın temel amacı, vergi sisteminin gelir dağılımına etkilerini değerlendirmek, dolaylı ve dolaysız vergilerin ağırlığını analiz etmek ve bu bağlamda adil bir vergi yapısı için politika önerileri geliştirmektir. Gelir vergisinin tarihsel gelişimi, anayasal temelleri ve uygulanmakta olan mevzuat detaylı biçimde incelenmiş, farklı gelir unsurlarının (ücret, ticari, serbest meslek, sermaye, zirai vb.) adalet bakımından yarattığı etkiler değerlendirilmiştir. Ayrıca vergi muafiyetleri, istisnalar ve asgari geçim indirimi gibi uygulamaların vergide adalete katkısı tartışılmıştır. Bu çalışmada 2023 ve 2024 yılları gelir vergisi oranları karşılaştırmalı olarak ele alınmış, yüksek dilimli tarifelerin vergi yükü üzerindeki etkileri analiz edilmiştir. Literatür taraması, güncel yasal düzenlemeler ve karşılaştırmalı ülke örneklerinden faydalanılarak elde edilen bulgular doğrultusunda, gelir vergisi sisteminin yeniden yapılandırılmasına yönelik öneriler sunulmuştur. Vergi matrahının korunması, dijital denetimin güçlendirilmesi, tarifelerin enflasyona göre düzenlenmesi ve vergi harcamalarının şeffaflaştırılması gibi stratejiler, sistemin adalet ilkesiyle uyumlu hale getirilmesi açısından önem arz etmektedir. Bu bağlamda çalışma, vergi politikalarının sosyal devlet ilkesi çerçevesinde adil ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulmasına yönelik akademik katkı sunmayı hedeflemektedir.
Regülasyon ekonomisi ve düzenleyici ve denetleyici kurum olarak Kamu İhale Kurumu örneği
Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar, kamusal yaşamın iletişim, medya, finans, enerji, rekabet, bankacılık, kamu ihaleleri gibi duyarlı alanlarında faaliyet göstermektedirler. Bu kurumlar faaliyetlerini yerine getirirken de geniş kamusal yetkiler kullanmakta; düzenleme, denetim ve yaptırım gibi fonksiyonları yerine getirmektedirler. Bu çalışmanın amacı, regülatör bir kurum olarak Kamu İhale Kurumunu incelemektir. Bu bağlamda Kamu İhale Kurumunun kuruluşu ve kuruluş nedenleri, tarihsel gelişimi, kurumun görev ve yetkileri, teşkilat yapısı, Kurumun karar organı ele alınacaktır. Düzenleyici bir Kurum olarak Kamu İhale Kurumunun kamu ihaleleri ile ilgili ülke genelinde uygulamayı yönlendirme ve koordinasyonu sağlama görevleri ortaya konulacaktır. Kamu İhale Kurumunun, ülke genelinde ihalelerle ilgili istatistikleri ele alınacaktır.
Türkiye'de bütçe denetimi ve Sayıştay denetiminin ulusal boyutu
Bütçe hakkının etkin bir şekilde uygulanabilmesi için temel koşulların başında yürütme erki üzerinde etkin denetimin sağlanması gelmektedir. İşte parlamenter sistemlerin ortaya çıkması ve akabinde yürütme erkinin denetim gereksinimi tüm ülkelerde yüksek denetim kurumlarının vücut bulmasına neden olmuştur. Ülkemizde Sayıştay olarak adlandırılan yüksek denetim kurumu parlamento adına yürütme erki faaliyetlerini denetleyerek sonuçları parlamentoya raporlamakta aynı zamanda kamu zararı söz konusu olduğunda ise yargılama daireleri vasıtasıyla yargılama fonksiyonunu icra etmektedir. Ülkemizde geçmişten günümüze çıkarılan bütün anayasalarda anayasal bir kurum olarak yer alan Sayıştay'ın yapısı, işleyişi, görevleri ve yetkileri 6085 sayılı Sayıştay kanununda düzenlenmiştir. Bu tez çalışması ile kamu mali yönetiminde önemli bir unsur olan denetim kavramına değinilecek, ülkemizde 5018 sayılı kanun kapsamında yapılan bütçe denetimi faaliyeti açıklandıktan sonra 6085 sayılı kanun çerçevesinde Sayıştay açıklanmaya çalışılacaktır. Ardından Sayıştay denetiminin ulusal boyutu hakkında bilgi verilerek çalışma sonlandırılacaktır.
Türkiye'de iklim değişikliği politikaları ve ekolojik vergileme
İklim değişikliği, Birleşmiş Milletler genel sekreteri Antonio Guterres'in ifadesi ile varoluşsal bir sorun olarak kabul edilmektedir. Etkisi ve büyüklüğü her geçen gün artan ve küresel ölçekte, insanlığın ortak çözüm aradığı bu sorun, Birleşmiş Milletler gündemine alınmış Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında yer almıştır. İklim değişikliği sorununun belli bir dönem ile sınırlandırılamaması ve mücadele edilse bile etkilerinin uzun yıllar ortadan kaldırılmasının mümkün olmaması, bu sorunun günümüzde diğer temel sorunlardan ayıran belirleyici yönünü ortaya koymaktadır. Günümüzde iklim değişikliğinin risk ve tehditlerinin artışı aynı zamanda, ülkeleri, iklim değişikliğine karşı alınacak önlemlerin ulusal politikalara, stratejilere ve planlara entegre etmesini zorunlu hale getirmiştir. İklim değişikliğinin etkilerine karşı ülkeler farklı etkilense de, gelir düzeyi düşük, yoksul ülkelerin iklim değişikliğine karşı daha kırılgan olduğu görülmektedir. Bu açıdan ülkeler, Paris Anlaşmasında yer alan hedefler çerçevesinde iklim değişikliği ile mücadelenin gerçekleştirilmesine ve sonuçta küresel ölçekte iklim sorununa çözümüne yönelik katkı sağlamaya çalışmaktadırlar. Anlaşma, iklim değişikliğinin kaynağı olarak görülen sera gazı emisyon oranlarının düşürülmesini konusunda ülkelerin emisyon hedeflerini belirlemesi yerine getirmesini istemektedir. Sera gazı emisyonlarının azaltılması konusunda teşvik mekanizmaları yanında vergisel uygulamalarda bulunmaktadır. Emisyon kaynağı olan sektörler üzerinde vergisel yükün azaltılması yanında enerji üretiminde, yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması da önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'nin iklim değişikliği politikaları ve ekolojik vergileme konusu ele alınmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde, iklim, iklim değişikliği kavramı, nedenleri ve etkileri kavramsal olarak açıklanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, iklim değişikliğini etkileyen argümanlar, iklim değişikliği konusunda çaba gösteren uluslararası kuruluşlar, konferanslar ve sözleşmeler ele alınmış buna ek olarak Türkiye'de İklim değişikliğine yönelik kurumsal yapı ve mevzuata yer verilerek iklim değişikliği politikalarında Türkiye'nin mevcut durumu açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümde ekolojik vergilerin genel ve teorik çerçevesi verilerek Türkiye'de uygulanan ekolojik vergiler açıklanmıştır. Ayrıca Merkezi Yönetim ve Mahalli İdarelerin Bütçeleri kapsamında ekolojik açıdan değerlendirmesi yapılmıştır. Son olarak, Türkiye'de ekolojik vergiler ile kirlilik arasında ilişkiyi tespit etmek amacıyla, Augmented Dickey-Fuller (ADF) ve Philips-Perron (PP) birim kök testleri kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki nedensellik ilişkisinin belirlenmesinde Toda-Yamamoto nedensellik analizinden faydalanılmıştır. Analiz sonucunda, kirlilik ve çevresel vergiler arasında çift yönlü nedensellik ilişkisi olduğu, ayrıca enerji tüketiminden kirliliğe ve enerji tüketiminden çevresel vergilere doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisi olduğu belirlenmiştir. Çalışmada elde edilen bulgulardan hareketle kirliliğin çevresel vergiler üzerinde anlamlı bir etkisinin olduğu, çevresel vergilerin de kirlilik üzerinde anlamlı bir etkisinin olduğu ortaya konulmuştur.
Mükellef haklarının vergi uyumuna etkisinin analizi: Batı Akdeniz örneği
Batı Akdeniz Bölgesi'nde mükellef haklarının vergi uyumu üzerindeki etkilerinin tespit edilmesi amacıyla bu tez hazırlanmıştır. Tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde mükellef hakları, ikinci bölümde vergi uyumu konuları detaylı olarak incelenmiş, üçüncü bölümde Batı Akdeniz Bölgesi'nde anket yöntemi ile yapılan araştırma bulgularına yer verilmiştir. Araştırmada nicel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Veriler anket yöntemi ile elde edilmiştir. Araştırmaya ait verilerin analizleri; SPSS (Statistical Package for Social Sciences) ve Amos programları kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Öncelikle, verilerin güvenilirliği ve normal dağılımı sağlayıp sağlamadığını test etmek amacıyla; güvenilirlik ve normallik dağılımı analizleri yapılmıştır. Verilerin güvenilirliği test edildikten sonra yapı geçerliliğini sağlamak amacıyla ölçeklere doğrulayıcı faktör analizi uygulanmıştır. Analiz sonucunda elde edilen araştırma boyutlarının birbirleri ile arasındaki ilişkiyi test etmek için korelasyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Araştırma hipotezlerini test etmek amacıyla regresyon analizi ve varyans analizleri gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın boyutları; bilgi edinme hakkı, kesinlik hakkı, özel hayatın gizliliği hakkı, ticari sırların gizliliği hakkı, yargı yoluna başvurma hakkı, vergi uyumu ve vergi idaresine güven olarak belirlenmiştir. Yapılan analizler sonucunda: Vergi uyumunu, bilgi edinme hakkı, kesinlik hakkı ve vergi idaresine güvenin pozitif yönde etkilediği; vergi idaresine güveni, bilgi edinme hakkının pozitif yönde etkilediği; daha önce vergi denetimine tabi tutulanların, vergi cezası alanların, vergi uyuşmazlığı nedeniyle idari ve yargı çözüm yollarına başvuranların vergi uyumu düzeylerinin, bu deneyimleri olmayanlara göre yüksek olduğu; katılımcıların cinsiyetleri, medeni durumları, öğrenim durumları ve çalışma süreleri ile vergi uyumu düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı bulgularına ulaşılmıştır.
Dünyada ve Türkiye'de yenilenebilir enerji politikalarına yönelik vergi teşviklerinin karşılaştırmalı analizi
Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, çevresel sürdürülebilirlik ve enerji güvenliği gibi nedenlerle hem dünya genelinde hem de Türkiye'de önemli bir öncelik haline gelmiştir. Bu bağlamda, yenilenebilir enerji politikalarını teşvik etmek için vergi teşviklerinin kullanılması yaygın bir yaklaşımdır. Dünya genelinde, birçok ülke yenilenebilir enerji yatırımlarını teşvik etmek için vergi indirimleri, muafiyetler ve diğer finansal teşvikler sunmaktadır. Türkiye'de ise yenilenebilir enerji politikalarına yönelik vergi teşvikleri daha yeni bir olgudur. Türkiye, son yıllarda yenilenebilir enerji sektörüne yapılan yatırımları artırmak amacıyla vergi indirimleri, gümrük muafiyetleri ve destekleyici mevzuatlar gibi önlemler almıştır. Ancak, Türkiye'nin yenilenebilir enerji politikalarında daha fazla teşvik ve destek sunması gerekmektedir. Çalışmanın amacı, dünya genelindeki vergi teşviklerini ve Türkiye'deki uygulamalarını incelemek ve karşılaştırmaktır. Bu çalışmada, Türkiye'deki vergi teşviklerinin yanı sıra belirli ülkelerde mevcut olan vergi teşviklerinin benzerlikleri ve farklılıkları ele alınmaktadır. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, enerji kavramı ve önemi üzerinde durularak enerji kaynakları, türleri ve yenilenebilir enerjinin avantajları ve dezavantajları ele alınmıştır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının amacı, nedenleri ve sonuçlarından bahsedilmiştir. İkinci bölümde ise dünya genelinde uygulanan yenilenebilir enerji alanındaki teşvik mekanizmaları anlatılmıştır. Türkiye'deki yenilenebilir enerji kaynaklarının dağılımı, kurulu güç oranları ve teşvikleri incelenmiş, ardından Türkiye ve diğer ülkeler arasında karşılaştırmalı bir analiz yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Yenilenebilir Enerji Kaynakları, Vergi Teşvikleri, Enerji Politikaları.
Belediye iktisadi teşebbüslerinin mali denetimi
Yerel ihtiyaçların ve buna eş güdümlü olarak yerel hizmetlerin farklı türleri belediyelerin hizmet yükünü artırmakta, bu hizmetlerin sunumu konusunda belediyeler çeşitli yöntemlere başvurmaktadırlar. Kısaca ''BİT'' olarak adlandırılan Belediye İktisadi Teşebbüsleri de belediyeler tarafından sık kullanılan bir sunum şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Belediyeler, sağladıkları sermaye ile genellikle anonim şirket niteliğinde Belediye İktisadi Teşebbüsleri kurarak bu organizasyonları oluşturmaktadırlar. Kamu kurumu niteliğindeki belediyelerin, sunmakla görevli oldukları kamu hizmetlerinin birçoğunu Belediye İktisadi Teşebbüsleri aracılığıyla yapması, bu birimlerin denetimi konusunun ayrıca incelenmesini gerekli kılmaktadır. Çünkü kamu sermayesiyle kurulan Belediye İktisadi Teşebbüsleri, özel hukuk hükümlerine tâbi ticaret şirketleri olarak faaliyet yürütmekte, kendilerine ait bütçeleri bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Belediye İktisadi Teşebbüslerinin mali denetiminin ayrıntılı olarak incelenmesidir. Çalışmamızın birinci bölümünde, Türkiye'de yerel yönetim birimlerinin ve özellikle Belediye İktisadi Teşebbüslerinin kapsayıcısı olan belediyelerin tanımlanması, yapısı, türleri, işleyişi, yetkileri ve mali yapı etkisi üzerindeki denetimine değinilmiştir. İkinci bölümde, Belediye İktisadi Teşebbüslerinin kısa tarihçesinden bahsedilerek nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı, tanımı, şekilleri, sınıflandırması, dayanakları ve birbirleri ile ilişkilerine değinilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise belediyelerin hizmet sunmak için kurdukları bu iktisadi teşebbüslerin mali denetimleri incelenmiştir.
Küresel ısınmayla mücadelede yeşil vergiler: Seçilmiş ülkeler ve Türkiye değerlendirmesi
Araştırmada, küresel ısınmanın ve küresel ısınmayla müacadelede uygulanan yeşil vergilerin teorik temelleri üzerinde durularak yeşil vergileri uygulayan seçilmiş ülkelerden örnekler ile Türkiye' deki mevcut uygulamalar incelenecek. Genel bir karşılaştırma yapılacaktır.
Ulusal kültür perspektifinden Türk devlet bütçe sisteminin analizi
Çalışmanın amacı, ulusal kültürün Türk devlet bütçe sistemi üzerindeki etkisini analiz etmektir. Bu analiz, Osmanlı Devleti'nden Cumhuriyet dönemine ve günümüze kadar uzanan tarihsel bir çerçeve içeresinde ele alınmıştır. Çalışma, ulusal kültürel değerlerin ekonomik ve siyasi kurumlar üzerindeki etkisini ve bu etkinin bütçe sistemlerini nasıl şekillendirdiğini derinlemesine incelemektedir. Çalışmada öncelikle, ulusal kültür kavramsal olarak ele alınmış ve kültürler arası karşılaştırmalara olanak tanıyan ulusal kültür teorileri, boyutları ve yaklaşımları hakkında bilgiler verilmiştir. Daha sonra ulusal kültürün, kişilik ve insan, kurumlar, hukuk, demokrasi, iktisat, politika, devlete karşı tutum, hükümete güven üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Son olarak, ulusal kültürün devlet bütçe sistemi üzerindeki etkisi detaylı olarak mercek altına alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde Türk devlet bütçe sistemini kapsamlı bir şekilde inceleyebilmek ve diğer ülkelerle karşılaştırabilmek için bir bütçe endeksi oluşturulmuştur. Bütçe Yetkinlik Endeksi (BYE) olarak adlandırılan endeks; bütçe şeffaflığı, bütçe sürecine katılım, hesap verebilirlik, bütçe denetimi, yolsuzluk algısı, mali disiplin, mali alan, bütçenin kapsayıcılığı ve bütçenin dijitalleşmesi boyutlarından oluşmaktadır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde, öncelikle Türk devlet bütçe sisteminin günümüzde sahip olduğu özellik ve niteliklerin arkasında yatan kültürel mirasın izlerini sürebilmek için Osmanlı Devleti'nin iktisadi, idari ve mali yapısı ve Cumhuriyet sonrası bütçe uygulamaları mercek altına alınmıştır. Sonrasında, Geert Hofstede'nin ulusal kültür boyutlarından bireycilik-kolektivizm ve güç mesafesi boyutlarından faydalanılarak bir Türkiye değerlendirmesi yapılmıştır. Daha sonra, çalışmada oluşturulan Bütçe Yetkinlik endeksi ışığında Türk devlet bütçe sisteminin ayrıntılı bir analiz yapılmıştır. Ulusal kültürün bütçe sistemleri üzerindeki doğrudan etkisinin yanı sıra demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi kurumların aracılık etkisinden bahsedilerek, Türkiye'nin demokrasi ve hukukun üstünlüğü açısından konumu tartışılmıştır. Son olarak, çalışmamızın ampirik kısmını meydana getiren ve ulusal kültürün bütçe sistemleri üzerindeki etkisini ortaya koyan analiz sonuçları paylaşılmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma Türk devlet bütçe sisteminin, ulusal kültürün etkisi altında nasıl şekillendiğini ve bu etkileşimin reform süreçleri üzerinde nasıl bir rol oynadığını gözler önüne sermektedir. Çalışmanın sonuçlarına göre Türk devlet bütçe sistemine entegre edilmeye çalışılan ilke, kural ve değerler ile ulusal kültür arasında anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Araştırma bulgularına göre bireycilik-kolektivizm ulusal kültür boyutu bütçe süreci üzerinde pozitif yönlü bir etkiye sahipken, güç mesafesi ulusal kültür boyutu negatif yönlü bir etkiye sahiptir. Ayrıca bu anlamlı ilişkide demokrasi ve hukukun üstünlüğü belirli düzeylere kadar aracılık rol üstlenmektedir.
Dünyada varlık fonu uygulamaları ve Türkiye Varlık Fonu'nun kamu mali sistemine etkilerinin incelenmesi
Bir ülkenin sahip olduğu çeşitli finansal kaynakları (genellikle doğal kaynak gelirleri, döviz rezervleri veya bütçe fazlaları gibi) uzun vadeli yatırımlarda değerlendirmek ve ülkenin ekonomik istikrarına katkı sağlamak amacıyla oluşturulan ulusal varlık fonları (UVF), son yıllarda küresel ekonomide giderek daha önemli bir rol üstlenmeye başladığı görülmektedir. Ülkelerin ekonomik kalkınma stratejilerinde ve uluslararası yatırım politikalarında kritik bir konuma gelen yeni nesil finansal araçların, yakın zamandaki önemli örneklerinden birisi de Türkiye Varlık Fonu (TVF) olmuştur. Çalışmanın temel amacı, dünya genelindeki ulusal varlık fonu uygulamalarını inceleyerek, TVF'nin Türkiye'nin kamu mali sistemine olan etkilerinin araştırılması ve bu etkileşime olumlu katkı sağlayacak önerilerin elde edilmesidir. Çalışma, ulusal varlık fonlarının tarihsel gelişimini, yapılarını ve işleyişlerini ele alarak, küresel ekonomideki rolünü ve önemini ortaya koymayı hedeflemektedir. Araştırmanın bir diğer amacı da TVF'nin kuruluş sürecini, amaçlarını, yönetim yapısını ve faaliyetlerini detaylı bir şekilde inceleyerek, fonun Türkiye ekonomisindeki yerini ve olası etkilerini değerlendirmektir. Bu bağlamda, TVF'nin diğer ülkelerdeki başarılı varlık fonu örnekleriyle karşılaştırılması yapılarak, fonun güçlü ve zayıf yönlerinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmanın sonuncu ve nihai hedefi, TVF'nin Türkiye'nin kamu mali sistemine olan etkilerini çeşitli açılardan incelemektir. Bu kapsamda, fonun makroekonomik göstergeler, para ve maliye politikaları (kamu harcamaları, gelirleri ve borçlanma) etkileri üzerinde durulmuştur. Ayrıca, TVF'nin şeffaflık, hesap verebilirlik ve denetim mekanizmaları açısından değerlendirilmesi yapılarak, fonun kamu mali yönetimi üzerindeki olası riskleri ve fırsatları ortaya konulmaktadır. Bu sayede, TVF'nin Türkiye ekonomisine katkısını artırmak ve olası olumsuz etkilerini minimize etmek için öneriler sunulması hedeflenmektedir. Çalışma, üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, ulusal varlık fonlarının tarihsel gelişimi, amaçları ve küresel krizler bağlamındaki rolü ele alınırken, ikinci bölümde dünya genelindeki varlık fonu uygulamaları, başarı kriterleri ve uluslararası standartlar değerlendirilmektedir. Son bölümde ise TVF detaylı bir şekilde incelenmekte, kuruluşundan organizasyon yapısına, finansal ilkelerinden portföy yönetimine kadar birçok yönü ele alınmakta ve TVF'nin kamu mali sistemine etkileri incelenmektedir. Çalışma sonucunda elde edilen veriler, Türkiye Varlık Fonu'na yönelik yaklaşımların ön yargılardan arındırılmış, ancak eleştirel bir perspektifle değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Çalışmada, İbn-i Haldun'un "Mukaddime" eserinde geliştirdiği "asabiye" kavramı çerçevesinde şekillenen iktidar analizi göz önünde bulundurularak, siyasi gücün zaman içerisinde yozlaşma riski dikkate alınmıştır. Bu nedenle her türlü olasılığın değerlendirilmesi ve ihtiyaç duyulan önlemlerin uygulamaya geçirilmesi ihtiyacı vurgulanmıştır. Araştırma, "sızan kova" metaforunda olduğu gibi, TVF'ye yöneltilen yapıcı eleştirilerin ve katkıların, mevcut belirsizlikleri ve sorunları aşamalı olarak gidereceği öngörüsünü sunmaktadır. Bu metafor, kovaya eklenen temiz suyun, içindeki bulanıklığı zamanla azaltması gibi, Fona yapılacak olumlu katkıların da mevcut sorunları ve Fona yöneltilen eleştirileri sonlandırma (veya azaltma) potansiyeline işaret etmektedir. Bu çerçevede, çalışmanın sonuçları, Türkiye Varlık Fonu'nun gelişimi ve iyileştirilmesi sürecinde hem yapıcı bir yaklaşımın benimsenmesi hem de potansiyel risklere karşı ihtiyatlı olunması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu dengeli yaklaşım, Fonun uzun vadeli başarısı ve ülke ekonomisine olan katkısının optimizasyonu açısından kritik öneme sahiptir. Araştırma kapsamında ele alınan ve sistematik bir şekilde sunulan önerilerin hayata geçirilmesi halinde, TVF'nin ülke ekonomisine kayda değer katkılar sağlama potansiyeline sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Bu öneriler, fonun yönetişim yapısının güçlendirilmesi, denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarının iyileştirilmesi, risk yönetimi stratejilerinin geliştirilmesi ve uluslararası standartlara uyumun artırılması gibi kritik konuları kapsamaktadır. Buna karşın önerilen iyileştirmelerin uygulanmaması durumunda, Fonun Türkiye'nin kamu mali sistemi üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratma riski taşıdığı da çalışmada vurgulanmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye'nin geçmiş deneyimlerinden ders alınması ve kamu mali yönetiminde yaşanmış olan sorunların tekrarlanmaması gerektiği vurgulanmıştır. Dolayısıyla, TVF'nin başarısı ve ülke ekonomisine olası katkısı, büyük ölçüde çalışmada önerilen reformların etkin bir şekilde uygulanmasına ve fonun sürekli olarak iyileştirilmesine bağlı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ulusal Varlık Fonları, Türkiye Varlık Fonu, Kamu Mali Sistemi, Şeffaflık, Hesap Verebilirlik, Denetim, Santiago Prensipleri, Ekonomik İstikrar, Stratejik Yatırım.
Vergilendirmeye etkisi bakımından hukuki güvenlik ilkesi
Kamu gelirleri içerinde kamusal finansman kaynağı olan vergi en önemli gelir kaynağıdır. Toplumsal ihtiyaçların karşılanmasında devlet tarafından sunulan kamu hizmetlerinin yeterli, etkin ve düzenli olabilmeleri için toplumun ürettiği kaynakların en verimli şekilde kullanılması esastır. Devlet kamusal ihtiyaçların karşılanmasında toplumun ürettiği kaynakları vergilendirme yetkisini kullanarak elde etmektedir. Devletin egemenlik gücüne dayalı olarak vergi alma konusunda sahip olduğu hukuki ve fiili güç olan vergilendirme yetkisi sınırsız değildir. Hukuk devleti ilkesi gereğince, devletin egemen gücünün karşısında bireyin korunması esastır. Bireyin, hukuk kurallarının varlığı ile kendini güvende hissetmesi, bu kuralları önceden bilebilir olması hukuki güvenliğin sonucudur. İdarenin keyfi uygulamaları, hukuki güvenlik ilkesinin zedelenmesine yol açabilmekte, bireyin güven içinde yaşamasının önüne geçmekte ve gelecek kaygısına yol açmaktadır. Bu kapsamda, vergilendirmeye etkisi bakımından hukuki güvenlik ilkesinin incelenmesi vergi hukuku açısından önemlilik arz etmektedir. Bu öneme atfen hazırlanan çalışmanın ilk bölümde, vergi ve vergilendirme yetkisi kavramsal olarak ele alınmıştır. İkinci ve son bölümünde ise, sınırsız vergilendirme yetkisi olamayacağından hareketle vergilendirme Türkiye'de tabi olduğu anayasal ilkeler ve hukuki güvenlik ilkesi kapsamında değerlendirilmiş, hukuki güvenlik ilkesinin vergilendirmeye etkisi Anayasa Mahkemesi kararları ışığında ele alınmıştır. Çalışmada anayasal ilkeler bazında idarenin ihlallerinin değerlendirilmesi amaçlanmış, Anayasa Mahkemesi kararları analiz edilmiştir. Hukuki güvenlik ilkesine ve alt ilkelerine yönelik ihlallerin nasıl ve niçin en aza indirilmesine dair sonuç kısmında önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Vergi, Vergileme İlkeleri, Vergileme Yetkisi, Vergi Hukuku, Hukuki Güvenlik İlkesi,
Vergi adaleti açısından ücret gelirinin beyan usulü vergilendirilmesi: Gelişmiş ülke uygulamaları ve Türkiye için öneriler
Bu tezin amacı, ücret gelirinin nihai olarak tevkifat usulüyle vergilendirilmesiyle diğer gelir unsurları aleyhinde maruz kaldığı vergi adaletsizliklerini ortaya çıkararak ücret gelirinde beyanname usulünü farklı yöntemlerde uygulayan gelişmiş ülke incelemelerinde Türkiye için adaleti sağlayıcı öneriler sunmaktır. Bu amaç kapsamında tezin ilk bölümünde vergi adaleti ve ücret kavramları ve ücretin vergilendirme yöntemleri olan beyan ve tevkifat usulünde vergilendirme hem mükellef hem de vergi dairesi açısından bazı vergi ilkeleri çerçevesinde olumlu ve olumsuz sonuçları incelenmiştir. İkinci bölümde, Türkiye'de ücret gelirinin vergilendirilmesi, üçüncü bölümde ise ABD, İsviçre ve Almanya uygulamaları detaylı olarak incelenmiştir. Ülke incelemeleri seçiminde beyanname verme yöntemleri dikkate alınarak seçilmiştir. Bu üç ülke ücret gelirinde beyan usulünü farklı şartlarda uygulaması nedeniyle seçilmiştir. Ülke uygulamalarının oluşturulması sırasında ilk kaynaklar olan kanun ve mevzuat incelemeleri yapılmıştır. Üçüncü bölümün devamında Türkiye'de nihai olarak uygulanan tevkifat usulü ile ücret gelirinin vergilendirilmesinde beyan usulünü, tevkifatın yanında zorunlu beyan, yalnızca zorunlu beyan ve tevkifatın yanında gönüllü beyan olarak uygulayan bu üç ülke uygulamaları çeşitli istatistiki verilerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmelerin sonucunda gelir vergisinin tevkifat usulüyle nihai olarak vergilendirilmesinin beyan usulüyle vergilendirilmesinin karşısında vergi adaletsizliği oluşturduğu anlaşılmıştır. Nihai olarak tevkifat usulüyle vergilendirilen ücret gelirinin beyan usulünde olduğu gibi gelirden harcamaların düşülmesi imkânının olmaması sınırlı ölçüde kesintilerin bulunması asıl ödeme gücüne ulaşılmasını engellediği görülerek vergi yükünün ücret gelirinde kalmasına neden olmaktadır. İncelenen ülke uygulamalarında beyanname ile tamamlanan tevkifat usulünün ücret geliri elde eden mükellef için ödeme gücüne ulaşmasını sağlayarak vergileme yönteminde eşitlik oluşturduğu ortaya konulmuştur. Bu sonuç doğrultusunda Türkiye'de vergi yükünü taşıyan, tevkifat usulünün nihai uygulama olması nedeniyle asıl ödeme gücüne ulaşılamayan ücret geliri elde eden mükelleflerin tevkifat usulünün yanında beyan usulüyle vergilendirilmesi önerisi getirilmiştir. Tüm bu araştırmalar karma araştırma yöntemleri kullanılarak yapılmıştır.
Vergi uyuşmazlıklarının idari ve yargısal aşamada çözüm yollarının vergi uyumuna etkisinin analizi: Manisa ili örneği
Bu araştırmanın amacı vergi uyuşmazlıklarının idari ve yargısal aşamada çözüm yollarının vergi uyumuna etkisini tespit etmektir. Araştırma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde vergi uyuşmazlıklarının ve vergi uyumunun tanımı, kapsamı ve teorik altyapısı incelenmiştir. İkinci bölümde ise yaşanan uyuşmazlıkların idari ve yargısal aşamada çözümüne ilişkin uygulamaların vergi uyumuna etkisi incelenmiştir. Araştırmanın üçüncü ve son bölümünde Manisa iline ilişkin anket verileri doğrultusunda analiz gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın metodolojisinde nicel yöntem kullanılmıştır. Manisa SMMM odasına kayıtlı 275 meslek mensubuna anket yöntemi uygulanmıştır. Çalışmanın verileri bu şekilde elde edilmiştir. Anket verileri SPSS programı ile analiz edilmiştir. Anket verilerinin normallik dağılımı ve güvenirlik testleri gerçekleştirilmiştir. Yapı geçerliliğini test etmek amacıyla Açıklayıcı ve Doğrulayıcı Faktör Analizleri gerçekleştirilmiştir. Araştırma boyutlarının birbirleriyle olan ilişkisini sınamak amacıyla Korelasyon analizi yapılmıştır. Çalışmanın hipotezlerini test etmek amacıyla Yapısal Eşitlik Modellemesi yapılmıştır. Anket sonuçları incelendiğinde araştırmanın boyutları olan prosedürel adalet ve dağıtım adaletinin uyuşmazlıkların çözümünde vergi uyumunu pozitif yönde etkilediği bulgularla desteklenmiştir. Araştırmanın diğer boyutları olan ceza adaleti ve yargı yoluna başvuru da ise vergi uyumunu etkileme açısından anlamlı bir etki gözlemlenmemektedir. Yol analiziyle ceza adaletinin vergi uyumuna yönelik aracılık etkisi incelenmiştir. Bu çerçevede prosedürel adalet, dağıtım adaleti ve yargı yoluna başvuru vergi uyumu ilişkisinde ceza adaletinin aracılık etkisi bakımından anlamlı bir etkisi tespit edilememiştir. Cinsiyet, eğitim ve mesleki tecrübe vergi uyumu düzeyi arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlemlenememiştir. Mükellef sayısı vergi uyumu arasında anlamlı bir ilişkinin olduğu ifade edilebilir. Anahtar Kelimeler: Vergi, Vergi Uyuşmazlıkları, Çözüm Yolları, Vergi Uyumu, Davranışsal Maliye
Yargı hizmetlerinin etkinliği kapsamında kamu adalet harcamalarının analizi: Türkiye ve seçili ülkeler
Adalet kavramsal olarak insanlığın doğuşundan başlayarak var olan ama özellikle birlikte yaşamaya başladıkları andan itibaren önemsenen değerler arasında yer almıştır. İnsanlığın birlikte yaşaması devlet olgusunun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dolayısıyla devlet kurumunun hayatta yer alması ile birlikte adalet kavramı somutlaşmaya başlamıştır. Adalet kavramı devletin ana görevleri haline gelmiştir. Bazı düşünürler ise, söz konusu hizmetleri devletin vazgeçilmez hizmetleri arasında görmüşlerdir. Adalet hizmetlerine ait literatür incelendiğinde talep yönünün ön planda olduğu görülmüştür. Oysa adalet hizmetleri hem önemli bir harcama kalemi hem de bir tam kamusal maldır. Bu bağlamda çalışmamızda adalet hizmetleri tam kamusal mal perspektifinden ve arz yönlü olarak ele alınmaktadır. Bu çalışmanın amacı, tam kamusal mal olan adalet hizmetlerine yönelik harcamaların yargısal bazda etkinliğinin incelenmesidir. Çalışmada adalet sistemindeki yargı etkinliği ele alınmıştır. Bu bağlamda adalet sisteminin karar etkinliğinden ziyade performans etkinliği üzerinde durulmuştur. Yani adalet sisteminde adalet kararlarının doğru verilip verilmediği hususunda inceleme yapılmamıştır. Türkiye için yapılan yargı etkinliği analizinde adli ve idari yargı ele alınmaktadır. Bu kapsamda adalet hizmetlerinden olan: ceza ve infaz hizmetleri, adli tıp ve adli bilimler hizmetleri, adli kolluk hizmetleri ve sayıştay analiz dışında bırakılmıştır. Zira adalet hizmetlerinden olan ceza ve infaz hizmetleri, adli tıp ve adli bilimler hizmetleri, adli kolluk hizmetlerinin verilerinin düzenli olmaması ve analiz için yeterli verilere düzenli olarak erişilmemesi sebebiyle, sayıştay ise yargı türü olmakla beraber mali bir yargı kolu olması ve yargıtay, danıştay gibi yüksek mahkeme statüsünde olmaması nedeniyle analiz dışı bırakılmıştır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde adalet kavramına, adalet kavramının tarihsel gelişimine, adalet türlerine, adalet hizmetlerinin kamusal boyutuna ve hukuk sistemlerine yer verilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümde ise etkinlik kavramı ve yargısal hizmetlerin etkinliği ele alınmıştır. Ayrıca Türkiye'de 2003-2023 yılları arasında adli yargı ve idari yargı hizmetlerindeki değişim grafikler yardımıyla açıklanmıştır. Bununla birlikte 2003-2023 yılları arasında yargı hizmetlerindeki yıllık performansın ölçülmesi için temel bileşenler analizinden ve çok kriterli karar verme yöntemlerinden biri olan gri analizinden yararlanılmıştır. Gri analizi sonuçlarına göre 2003 ve 2023 yılları arasında 2003 yılının yargı etkinliği anlamında en etkin yıl olduğu ve 2003 yılından sonra 2004 ve 2005 yılında gri analizi sonucuna yargı etkinliğinde bir düşüşün olduğu tespit edilmiştir. 2005 yılından 2012 yılına kadar gri analizi sonuçlarına göre yargı etkinliğinde kademeli bir artışın olduğu tespit edilmiştir. 2012 yılında sonra 2023 yılına kadar yargı etkinliği trendinde ise bir düşüşün olduğu tespit edilmiştir. Gri analizi sonuçlarına göre yargı etkinliğinde en düşük yılın 2020'de olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuç özellikle COVİD-19 Salgının Türkiye'de yargı etkinliğini olumsuz etkilediğinin bir kanıtıdır. 2003 yılından 2023 yılına kadar her yıl için olan 10 değişken ile yapılan Temel Bileşenler Analizine göre 3 faktörün oluştuğu tespit edilmiştir. Temel bileşenler analizi Gri Analizinden farklı olarak yargı etkinliğini 3 farklı alt boyut özelinde incelemiştir. Faktör bir, adli yargı etkinliğini temsil etmektedir. 2003 yılından 2023 yılına kadar adli yargı etkinliğine ait faktörün trendinde bir düşüşün olduğu tespit edilmiştir. Adli yargı etkinliğine ait faktörde etkinliğin en düşük olduğu yıl 2020 yılı olarak tespit edilmiştir. Faktör iki ise, idari yargı etkinliğini temsil etmektedir. Faktör iki'ye göre idari yargı etkinliğinin yüksek olduğu yıllar 2011 ile 2017 yılları arasıdır. En yüksek idari yargı etkinliği 2012 yılında olup en düşük ise 2020 yılı olarak tespit edilmiştir. Faktör üç, dosya temizleme olarak yargı etkinliğini ölçmektedir. Faktör üç'e göre dosya temizleme olarak yargı etkinliğinin en kötü olduğu yıl 2005 ve 2016 yılları en yüksek olduğu yıl ise 2010, 2019 ve 2021 yılları olarak tespit edilmiştir. Temel bileşenler analizi sonucunda oluşan 3 faktördeki değerlerin ortalaması alındığında yıllık olarak yargı etkinliği anlamında elde edilen sonuç gri analizindeki elde edilen sonuçlar ile benzerlik göstermektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde ek olarak Türkiye'de yıllar içinde adalet harcamalarının etkinliğine ait veriler değerlendirilmiş ve yorumlanmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde Türkiye ve seçili 18 ülkenin 2016, 2018 ve 2020 yıllarına ait yıllık verilerinden 9 girdi ve 4 çıktı değişken belirlenerek VZA ve malmquist analizleri yapılarak ülkelerin yargı etkinliği karşılaştırılmıştır. Her yıl için 4 model oluşturularak yapılan VZA'da yargı etkinliği anlamında etkin olan ve olmayan ülkeler belirlenmiştir. Ayrıca 2016 yılından 2018 yılına ve 2018 yılından 2020 yılına geçerken ülkelerin etkinliklerinden bir değişim olup olmadığı malmquist analizi ile incelenmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde yer alan VZA sonuçlarına göre 2016 yılında oluşturulan 4 farklı modelin tamamında yargı etkinliği anlamında Bosna Hersek ve Romanya'nın etkin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. 2018 yılında ise oluşturulan 4 farklı modelin tamamında yargı etkinliği anlamında Avusturya, Bosna Hersek, Letonya ve Romanya'nın etkin olduğu soncuna ulaşılmıştır. 2020 yılında oluşturulan 4 farklı modelin tamanında yargı etkinliği anlamında Çekya, Macaristan, İrlanda ve Letonya'nın etkin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde yer alan malmquist analizinin 2018 sonuçlarına göre 2018 yılında 2016 yılına göre faktör verimliliğinde tüm modellerde artış gösteren tek ülke Türkiye'dir. 2020 malmquist analizi sonuçlarına göre 2020 yılında 2018 yılına göre faktör verimliliğinde tüm modellerde artış gösteren tek ülke Hollanda olarak bulunmuştur. Çalışmanın sonuç bölümde 2003-2023 yılları arasında Türkiye için yapılan analiz sonuçlarına ait değerlendirmelere yer verilmiştir. Ayrıca 19 ülke için 2016, 2018 ve 2020 yıllarına verilere kullanılarak yapılan VZA ve malmquist analizi sonuçlarına ait değerlendirmeler ve önerilere yer verilmiştir.
Dünyada ve Türkiye'de kamu hizmetlerinin dijital dönüşümü: Yapay zeka uygulamaları
Devletin varlık nedeni ve hizmet alanlarının sorgulanmasına yönelik öne sürülen; Geleneksel Kamu Yönetimi, Yeni Kamu Yönetimi, Yeni Kamu Hizmeti Yaklaşımı mevcut geleneksel, aşılagelmiş devlet yönetimi ve hizmet alanında değişimler yaratmıştır. Nitekim söz konusu bu anlayışlar ile devletin varlık nedeni, faaliyet alanları sürekli değişim gösterirken süre gelen teknolojik gelişmeler ve icatlar mevcut geleneksel devletin idari ve hizmet yapısı üzerinde dönüşüm etkisi yaratmıştır. Bu bağlamda süregelen Sanayi 1.0, Sanayi 2.0, Sanayi 3.0 devrimleri ile elektriğin, telefonun, telgrafın, buhar gücü ile çalışan makinelerin keşfi, tren yolu ve denizyolu taşımacılığının uygulanmaya başlaması mevcut ekonominin işleyişini değiştirerek, devletin idari ve yönetim yapısını da teknolojik buluşlara duyarlı modernizasyon altında şekillendirilmesini zorunlu kılmış nitekim yaşanan ekonomik krizler ile sorgulanan devlet yönetim ve hizmet yapısı ile süregelen ileri teknolojik buluşların 4. sanayi devrimi ile başta bilgisayar olmak üzere bilgi ve iletişim teknolojileri gelişiminin hız kazanması ve uygulama alanlarının yaygınlaşması günümüz dijital çağın temellerini atmıştır. Bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişim, vatandaşların da kamu hizmet sunumuna yönelik beklentileri üzerinde çeşitlilik yaratmış, devlet mevcut geleneksel yönetim ve hizmet yapısı ile çeşitlenen talebi karşılanmasının mümkün olmamasının anlaşılması ile çağın gerekliliğini oluşturan dijital devlet modeline geçiş sağlarken hizmet yararlanıcısı vatandaş da dijital vatandaş modeline evrilmiştir. Tarihsel süreçte yaşanan sanayi devrimlerinin ekonomik konjonktürel dalgalanmalara duyarlı bir çıkış yolu arayışı sonucu süregelmesi, mevcut ekonomik model de dijitalleşmeyi zorunlu kılarak, ekonomiyi oluşturan üretim sürecinde dijital teknolojilerin kullanımı da dijital ekonomi kavramının ortaya çıkarmış, modern üretim sürecinin sağlanması ile de üretime ilişkin maliyet oluşturan her bir unsur üzerinde olumlu etki yaratarak, elde edilen gelir miktarını da arttırmıştır. Bu bağlamda dijital ekonomi teknolojileri arasında öncül sırada olan yapay zekanın üretim sürecinde tam otomasyon dönüşümüne imkan veren çok fonksiyonlu donanıma sahip olması, teknolojinin kullanımına duyulan istekliliği arttırmakta iken geliştirilmesine yönelik çalışmaların da küresel düzeyde süregelmesine neden olmaktadır. Bu bağlamda insani yeteneği taklit etme gücünü barındıran yapay zeka teknolojisinin ekonomi üzerinde ki üretim maliyetlerini baş döndürücü boyutta azaltabilmesini mümkün kılan yetenek hacmi, söz konusu kullanımına olan istekliliğin temel sebebini oluşturmaktadır. Nitekim üretimde akıllı robotların kullanımı ile seri üretim kapasitesinin geliştirilmesi, insani hataların en aza indirilerek ürün standartizasyonun sağlanması, enerji miktarına ilişkin kaynak israfının önüne geçilmesi, üretim sürecinde oluşacak herhangi bir aksaklık, hata ve benzeri olumsuz durumların anlık tespitinin yapılarak, gerçek zamanlı veri paylaşım uyarısına imkan sağlaması ve benzeri bir çok unsur yapay zekanın işlerliğinin sağlandığı verimli alanları oluşturmaktadır. Nitekim yapay zekanın günümüzde dünyada ve Türkiye'de uygulama alanlarının yaygınlaştırılmasına ilişkin çalışmalar küresel çapta hız kesmeden devam etmekte, günümüz uluslararası rekabet ortamının da temelini oluşturmaktadır. Nitekim küresel çapta ülkelerin ulusal yapay zeka stratejilerini yayınlaması söz konusu teknolojinin küresel ivme kazandığının en önemli delili olarak gösterilebilmektedir. Söz konusu bu çalışmanın amacı; günümüz dijital çağın tarihsel süreçte geleneksel devlet yönetim ve hizmet modelinde yaşattığı değişimin ve dönüşümün açıklanarak, ileri gelen bilgi ve iletişim teknolojileri ile günümüz dijital ekonomi işlerliğinde küresel bir ivme kazanan yapay zekanın kamu yönetim ve hizmet alanlarında kullanımının avantaj ve dezanvantajları üzerinde durularak, ulusal rekabet ortamının yapay zeka strateji planlamalarına ilişkin eksikliklerinin, geliştirilmesi gereken yönlerini açıklamak ve söz konusu teknolojinin taşıdığı olası riskler ile uluslararası gündemden düşmeyen endişelerin gelişimine taban hazırlayan unsurları tespit ederek genel bir persfektife dayanan yorumsal önerilerde bulunmaktır. Sonuç olarak; kamu yönetim ve hizmetlerinde dijitalleşmeye yönelik çalışmaların olgunluk kazanması ancak işbirliği altında şekillenecek bir stratejik planlama politikasının hazırlanarak hayata geçirilmesi ve sürekliliğinin sağlanması ile mümkün olacaktır. Nitekim yapay zeka teknolojisine ilişkin günümüz çalışmaların hızla süregelmesi söz konusu teknolojiye duyulan endişenin artmasına neden olmakta, bu bağlamda ulusal stratejik planlamaların etki düzeyini de aşan donanımı yapay zekanın kontrolü, kullanım alanlarının ve şeklinin yasal çerçevesine ilişkin düzenlemeler, tıpkı dijital çağın etki alanını oluşturan uluslararası dijital persfektifi burada da etkin kılmak önem arz etmektedir. Nitekim dijitalleşme küresel etki düzeyine sahip bir olgu iken ulusal stratejik planlamalar yalnızca ülke içi aktörler üzerinde etki yaratarak uluslararası persfektifin dışında kalacak ve genel geçer bir sürecin etki düzeyi de süre gelen zamanda nötr kalacaktır.
Türk vergi hukukunda genel tebliğ: Hukukî sorunlar ve çözüm önerileri
Türk vergi mevzuatının yapı taşlarından birini temsil eden genel tebliğ, vergi hukuku alanında son derece önemli bir işleve sahiptir. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından vergi uygulamasına yön vermek, uygulama sırasında Bakanlığa intikal eden konuları açıklığa kavuşturmak ve vergilemede ülke çapında uygulama birliğini sağlamak amacıyla hazırlanan genel tebliğler, özellikle 1980'li yıllardan sonra yaygın bir şekilde kullanılan temel mevzuat kaynaklarından biri haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, vergileme alanında yayımlanan genel tebliğleri hukukî açıdan değerlendirmek ve genel tebliğlerin hukuka uygun şekilde kullanılmasına yönelik öneriler sunmaktır. Bu doğrultuda Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan ve çeşitli açılardan hukukî sorunlar içerdiği tespit edilen 47 genel tebliğ, içerik/doküman analizi yardımıyla irdelenmiştir. Söz konusu genel tebliğlere ilişkin hukuka aykırılıklar beş başlık altında gruplandırılmış ve Danıştay kararları ışığında hukukî yönden tartışılmıştır. Çalışma, genel tebliğler özelinde tespit edilen hukukî sorunlara yönelik çözüm önerileri ile birlikte sonlandırılmıştır. Önerilerin ilk aşamasında hem vergi kanunları hem de genel tebliğleri ilgilendiren "genel kurallar" tespit edilmiş; ikinci aşamada ise genel tebliğlerin hukuka uygun şekilde hazırlanması için geliştirilen "hukuka uygunluk kriterlerine" yer verilmiştir. Sonuç olarak, genel tebliğlerin Türk vergi mevzuatında mutlak surette kullanılması gereken bir hukukî kaynak olduğu; ancak bu kaynakların Anayasa, vergi kanunları ve hukukun evrensel prensiplerine uygun şekilde hazırlanması gerektiği vurgulanmıştır.
Kripto varlıklar ve mali politikalar
Küreselleşme, belli başlı ülkelerin politikalarının, merkez bankalarının ve finansal piyasaların, irili ufaklı tüm ülkelerin ekonomik faaliyetlerini küresel boyutta şekillendirmesine fırsat tanımıştır. Ancak 2008 yılında yaşanan küresel ekonomik kriz ile dünya genelinde ülkelere, merkez bankalarına ve finansal piyasalara güven kaybı ve tepki en üst seviyeye ulaşmıştır. İnsanlar finansal varlıklarının kontrollerini kendi ellerine alma ihtiyacı duymuşlar ve yeni finansal varlıklara yönelmişlerdir. Dış etkilerin ve kontrollerin dışında, kendi içinde arz talep ilişkisi ile değeri oluşan tamamen dijital ortamda işlem yapma imkânı sağlayan kripto varlıklar böylece ortaya çıkmıştır. Bunda başta ekonomide kendini hissettiren müesses nizama duyulan güvenin sarsılmasının yanı sıra endüstri 3.0 ve endüstri 4.0'da kapsamında bilişim ve internet teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin etkisi büyüktür. Nitekim kripto varlıklar blok zincir teknolojisi üzerine kurulmuş ve bu değişim küresel çapta bir etki yaratmaya başlamıştır. Bu tez çalışması, kripto varlıkların ülkeler için oluşturduğu kayıt dışılık, kara para aklama, senyoraj hakkının zayıflaması, yasadışı faaliyetlerin ve terörizmin finansmanı gibi tehditlerin varlığına, bunları bertaraf etmek için gerekli düzenlemelere ve bunların sonuçlarına değinmektedir. Kripto varlıkların oluşturduğu bu tehditlere karşı kamu maliyesi bakımından alınabilecek önlemlerin neler olabileceğini ve kontrollerin nasıl sağlanabileceğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Kripto varlıkların kullanımında olası risklerin en aza indirilmesine ve kayıpların önüne geçilmesine yönelik başvurulabilecek maliye politikalarının ve araçların ortaya konulmasının gerekliliğini göstermiştir. Kripto Varlıklar ve Mali Politikalar" adlı çalışmamız; Dijitalleşme, Blok Zincir Teknolojisi ve Kripto Varlıklar, Kripto Varlıklar ve Mali Piyasalar, Kripto Varlıklar ve Türkiye bölümleri olmak üzere üç ana başlıktan oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kripto Varlıklar, Kripto Para, Dijital Para, Blok Zincir
Ödeme emrine ilişkin mükellef haklarının yargı kararları çerçevesinde değerlendirilmesi
Devletin kamu harcamalarını finanse etmek için en önemli gelir kaynağını vergi ve benzeri mali yükümlükler oluşturmaktadır. Gerçek ve tüzel kişilerden ödeme gücüne göre karşılıksız ve zorunlu olarak devlete yapılan bu ödemeler kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir biçimde sunulabilmesi için büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple vergi idaresi süresi içerisinde ödenmeyen kamu alacağının tahsilini geciktirmeden gerçekleştirmek adına 6183 Sayılı Amme Alacakları Tahsil Usulü Hakkında Kanun uyarınca cebren tahsil yöntemlerine başvurmaktadır. İlgili kanun uyarınca mükellefe ödeme konusunda son uyarı niteliği taşıyan ödeme emri tebliğ edilmektedir. İdarenin tek yanlı ve kamu gücüne dayanarak tesis ettiği bir idari işlem olan ödeme emrine karşı mükellefin on beş gün içerisinde borcunu ödeme veya aynı süre içerisinde ödeme emrine itiraz etme hakkı bulunmaktadır. Çalışmanın amacı, vergisel düzenlemelerde genellikle mükellefe yüklenen ödevlerden bahsedilse de mükelleflerin tasarrufları üzerinden cebren alınan bu değerlere karşılık asıl önemli konunun mükellef haklarının korunması olduğunu değerlendirmektir. Bu kapsamda çalışmada mükellef haklarının ihlal edildiği ve hukuka aykırılık iddiaları ile ödeme emrine karşı açılmış olan davalarda verilen kararlar incelenerek ilgili kararın hukuki durumuna karşılık açıklamalar yapılmıştır Bu kapsamda çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde ödeme emrinin tanımlaması yapılarak konunun hukuksal çerçevesi anlatılmıştır. Devamında ise ilgili konu, ödeme emri düzenlenmesinin unsurları ve borçluya ne şekilde tebliğ yapılacağına dair bilgilere yer verilerek sürdürülmüştür. İlerleyen kısımda ise ödeme emrinin tebliği sonrası borçlunun başvurabileceği yollar açıklanmış ve ayrıca literatürde tartışmalı olarak yer verilen ödeme emrine karşı hata düzeltme yoluna başvurulması konusu da ele alınarak incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise mükellef haklarının gelişimi ve mükellef hakları bildirgeleri incelenmiş ve konu çalışma özelinde seçilen ülkelerdeki mükellef hak ve bildirgelerinin anlatımıyla sürdürülmüştür. Devamında ise mükellef haklarının sınıflandırılması genel ve özel haklar çerçevesinde açıklanmıştır. İlerleyen kısımda ödeme emrine itiraz özelinde mükellef hakları anlatılmış olup bu kapsamda ödeme emrine itiraz ve itiraz sonrası süreç hakkında detaylı bilgilere yer verilmiştir. Çalışmanın son kısımda ise Danıştay'a ödeme emrine karşı açılmış olan davalar özelinde mükellef haklarının ne şekilde korunduğu değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında yapılan literatür araştırması sonucunda mükellefe tebliğ edilen ödeme emrinde herhangi bir hukuka aykırılık hallerinin var olması durumunda mükellefin ilgili belgeye itiraz etme hakkının anayasa ile güvence altına alındığı görülmektedir. Bu kapsamda çalışmanın son kısmında yer verilen üst mahkeme kararları incelendiğinde usulsüz ve hukuka aykırı oluşturulmuş işlemin mükellef haklarını ihlal ettiği gerekçeleriyle iptal edilmiştir. Aynı zamanda vergi idaresi tarafından gerçekleştirilen iş ve eylemlerinde hukuki denetiminin gerçekleştiği dava sürecinde idarenin keyfi hareket etmesi önlenmiştir.
Türkiye'de vergi reformu bağlamında gelir vergisi tabanının genişletilmesi: Karşılaştırmalı bir inceleme ve politika seçeneklerinin değerlendirilmesi
Türk Vergi Sistemi'nde son yıllarda yürütülen vergi reformu tartışmalarında, reformun temel hedeflerinden biri olan vergi tabanının genişletilmesi sürekli ön plana çıkmaktadır. Bu tezde vergi tabanının genişletilmesi konusu, gelir vergisi bağlamında ayrıntılı olarak incelenmiş, konuya teorik ve uygulamalı düzeyde yeni ve farklı önerilerle katkı sunulması amaçlanmıştır. Tez üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, vergi reformu ve reformun amaçları çerçevesinde gelir vergisi tabanının genişletilmesine ilişkin literatür taramasının bulguları, kuramsal çerçevede yeni ve özgün tanımlamalarla birlikte sunulmuştur. İkinci bölümde, farklı ülkelerde gelir vergisi tabanını genişletmeye yönelik vergi reformları ile Türkiye'de gelir vergisi tabanını etkileyen reform ve düzenlemeler karşılaştırmalı olarak analiz edilmiş ve Türkiye'deki gelir vergisi tabanının genel görünümü ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise, Türk Vergi Sistemi'nde gelir vergisi tabanını genişletmeye yönelik gerekçeli öneriler geliştirilmiş, ayrıca kayıt dışı gelir getirici faaliyette bulunma ve vergi kaçırma ihtimali bulunan riskli mükelleflerin tespitinde yapay zekâ algoritmalarının kullanımına ilişkin bulgular tartışılmıştır. Araştırmalar sonucunda gelir vergisi tabanını genişletmeye yönelik vergi reformu gerçekleştiren ülkelerin uygulamalarının Türk Vergi Sistemi'ne uyarlanabilir yönleri karşılaştırmalı biçimde değerlendirilmiştir. Uygulama deneyimi ve araştırma bulguları doğrultusunda gerekçeli öneriler sunulmuş; ayrıca bazı yapay zekâ/makine öğrenmesi algoritmalarının kullanımının, vergi kaçırma ihtimali olan riskli mükelleflerin tespitinde yüksek doğruluk oranlarıyla uygulanabilir olduğu ortaya konulmuştur.
Küresel dijital teknoloji şirketlerinin vergilendirilmesi
Günümüzde, küreselleşme ve dijitalleşme kavramları, ekonomik, sosyal ve kültürel yapıları kökten değiştirmiştir. Bu değişim, dijital ekonomi adı verilen yeni bir ekonomik yapıyı ortaya çıkarmıştır. Bu ekonomik dönüşümün belirleyici aktörleri arasında küresel dijital teknoloji şirketleri bulunmaktadır. Bu şirketler, internet üzerinden iş yapma modeliyle küresel çapta faaliyet göstermekte ve genellikle bulundukları ülkelerin sınırlarını aşarak gelir elde etmektedirler. Bununla birlikte, bu şirketlerin vergilendirilmesi konusunda sorunlar ortaya çıkmaktadır. Geleneksel vergi sistemleri genellikle fiziksel varlıklara dayalı olarak tasarlanmıştır ve dijital ekonomide faaliyet gösteren şirketlerin bu sisteme uyum sağlaması zor olabilmektedir. Özellikle internet üzerinden satış yapan şirketlerin vergilendirilmesi konusunda uluslararası düzeyde standartlaşmış bir yaklaşım bulunmamaktadır. Çalışmada küresel dijital teknoloji şirketlerinin vergilendirilmesi konusu ele alınmaktadır. Bu kapsamda çalışmada, uluslararası alanda önemli ve güncel bir tartışma konusu olan küresel dijital teknoloji şirketlerinin vergilendirilmesi sorunu ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Bu soruna yönelik uluslararası ve ulusal alanda yapılan çalışmalar ve sorunlara ilişkin çözüm önerileri kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Ayrıca çalışmada, küresel dijital teknoloji şirketlerinin vergilendirilmesine ilişkin sorunlara çözüm olarak, Türkiye özelinde yenilikçi bir model niteliğinde Dijital Varlık Temelli Kurum Vergisi önerilmektedir.
Mülkiyet hakları ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki: AB ve OECD ülkeleri üzerine ampirik bir inceleme
Mülkiyet, toplumsal bir olgu, hukuki bir olay ve iktisadi yaşamın en önemli kavramlarından biridir. Mülkiyet hakkı ise; herhangi bir metanın ya da kaynağın tüketilebilmesi, başka birine devredilebilmesi ve kontrol edilebilmesidir. Ekonomik büyümenin bir motoru olarak görülen mülkiyet hakkının korunması, geliştirilmesi ve daha ileri seviyeye taşınması, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki birçok araştırmacı, akademisyen ve politikacının yoğunlaştığı bir konu haline gelmiştir. Çalışmamızda, mülkiyet hakları ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin yönü, Avrupa Birliği ve OECD üyesi olan ülkeler bazında incelenmektedir. Bu doğrultuda, AB ve OECD ülkelerinde, mülkiyet hakkının iktisadi büyüme üzerindeki etkisi, 2009- 2017 dönemlerine ait verilerle, panel veri analizi kullanılarak araştırılmaya çalışılmıştır. Yapılan analizin sonuçları, mülkiyet hakları ile ekonomik büyüme arasında aynı yönlü ilişkiye işaret etmektedir. Anahtar kelimeler: Mülkiyet Hakkı, Ekonomik Büyüme, Kurumsal İktisat, Mülkiyet Hakları Endeksi, Panel Veri Analizi.
Kamu harcamaları ve mutluluk arasındaki ilişki: Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yönelik bir araştırma
Mutluluk tarihin eski dönemlerinden beri tartışılmaktadır. Tartışılmaya başlandığı ilk zamanlarda sadece psikoloji ile ilişkilendirildiği için çalışmalar bu alanda yoğunlaşsa da zamanla iktisat/maliye biliminin dikkatini çekmiştir. Mutluluk ve gelir üzerine çalışma yapan Easterlin özellikle gelişmiş ülkelerde zaman içerisinde gelirlerde artış yaşansa bile mutluluğun artmadığını fark etmiştir. Böylece Easterlin Paradoksu ortaya çıkmıştır. Bu paradoks, bireylerin gelirleri arttığında mutluluğun başlangıçta pozitif etkileneceğini, fakat belli eşik değerden sonra gelir artsa bile mutluluğun artmayıp aksine azalacağını savunmaktadır. Bu çalışmanın amacı kamu harcamaları ve mutluluk arasında Easterlin Paradoksu'nun geçerliliğinin araştırılmasıdır. Çalışmada paradokstaki gelir değişkeni, kamu harcamaları ile değiştirilmiştir. Ayrıca, paradoks Kuznets Eğrisi Modeli'ne uyarlanmıştır. Modelde bağımlı değişken mutluluk, bağımsız değişken kamu harcamalarıdır. Enflasyon ve Dışa Açıklık (ticaret) kontrol değişkendir. Veri seti 2005-2019 dönemlerini kapsarken ülkeler gelişmiş (G20 ve G8), gelişmekte olan (E7) ülkeler olarak gruplandırılmıştır. Çalışmanın sonucuna göre, G20 ve G8 ülkelerinde sonuç benzerdir. Her iki ülke grubu için kamu harcamaları ve mutluluk ilişkisi Easterlin Paradoksu'na benzer şekilde ters-U oluşmaktadır. Başlangıçta kamu harcamalarındaki artış, mutluluğu pozitif olarak etkilerken belli eşik değerden sonra kamu harcamalarındaki artış mutluluğu negatif olarak etkilemektedir. Enflasyon mutluluğu negatif, dışa açıklık pozitif olarak etkilemektedir. G20 ülkeleri için hesaplanan eşik değer yaklaşık yüzde 41,5 iken, G8 ülkeleri için ortalama yüzde 39'dur. E7 ülkelerinde kamu harcamaları ve mutluluk ilişkisi düz-U şeklindedir. Özetle gelişmekte olan ülkelerde sonuç paradoksa uygun değildir. Başlangıçta kamu harcamaları düşük düzeyde kaldığı için bireyleri mutlu etmemektedir. Fakat sonraki süreçlerde artan kamu harcamaları karşısında bireylerin mutluluk düzeylerinde artış yaşanmaktadır. Enflasyon mutluluğu negatif olarak etkilerken, dışa açıklık anlamsızdır. Hesaplanan eşik değer yaklaşık yüzde 12'dir. Mutluluk ve gelir üzerine çalışma yapan Easterlin özellikle gelişmiş ülkelerde zaman içerisinde gelirlerde artış yaşansa bile mutluluğun artmadığını fark etmiştir. Böylece Easterlin Paradoksu ortaya çıkmıştır. Bu paradoks, bireylerin gelirleri arttığında mutluluğun başlangıçta pozitif etkileneceğini, fakat belli eşik değerden sonra gelir artsa bile mutluluğun artmayıp aksine azalacağını savunmaktadır. Bu çalışmanın amacı kamu harcamaları ve mutluluk arasında Easterlin Paradoksu'nun geçerliliğinin araştırılmasıdır. Çalışmada paradokstaki gelir değişkeni, kamu harcamaları ile değiştirilmiştir. Ayrıca, paradoks Kuznets Eğrisi Modeli'ne uyarlanmıştır. Modelde bağımlı değişken mutluluk, bağımsız değişken kamu harcamalarıdır. Enflasyon ve Dışa Açıklık (ticaret) kontrol değişkendir. Veri seti 2005-2019 dönemlerini kapsarken ülkeler gelişmiş (G20 ve G8), gelişmekte olan (E7) ülkeler olarak gruplandırılmıştır. Çalışmanın sonucuna göre, G20 ve G8 ülkelerinde sonuç benzerdir. Her iki ülke grubu için kamu harcamaları ve mutluluk ilişkisi Easterlin Paradoksu'na benzer şekilde ters-U oluşmaktadır. Başlangıçta kamu harcamalarındaki artış, mutluluğu pozitif olarak etkilerken belli eşik değerden sonra kamu harcamalarındaki artış mutluluğu negatif olarak etkilemektedir. Enflasyon mutluluğu negatif, dışa açıklık pozitif olarak etkilemektedir. G20 ülkeleri için hesaplanan eşik değer yaklaşık yüzde 41,5 iken, G8 ülkeleri için ortalama yüzde 39'dur. E7 ülkelerinde kamu harcamaları ve mutluluk ilişkisi düz-U şeklindedir. Özetle gelişmekte olan ülkelerde sonuç paradoksa uygun değildir. Başlangıçta kamu harcamaları düşük düzeyde kaldığı için bireyleri mutlu etmemektedir. Fakat sonraki süreçlerde artan kamu harcamaları karşısında bireylerin mutluluk düzeylerinde artış yaşanmaktadır. Enflasyon mutluluğu negatif olarak etkilerken, dışa açıklık anlamsızdır. Hesaplanan eşik değer yaklaşık yüzde 12'dir.
Gelir ve servet dağılımı eşitsizliği ile mücadelede servet vergisi önerileri: Türkiye açısından bir değerlendirme
Eşitsizlikler insanın var olduğu günden beri kendini göstermektedir. Tarih boyunca yaşanan her gelişme, bu gelişime ayak uyduramayan toplumlar için bir eşitsizlik kaynağı olarak nitelendirilmektedir. Eşitsizlik kavramı, bir toplumdaki bireylerin fırsatlara erişim noktasındaki eşitsizliği ile toplumsal çıktıların dağılımındaki eşitsizliği temel alırken, gelir ve servet dağılımı eşitsizliği bireyler veya ülkeler arasında ekonomik değişkenlerin nasıl bölüşüldüğünü ele almaktadır. Gelir ve servet dağılımı eşitsizliklerinin dünya çapında yaygınlaşması, yeniden dağıtım için hangi vergilerin daha aktif kullanılması gerektiği sorusunu gündeme getirmiş ve bu konuda yapılan tartışmaları tetiklemiştir. Servet vergilerinin gelir ve servet dağılımı eşitsizliğini önlemedeki rolü çalışmanın çıkış noktasını oluşturmaktadır. Dünyada uygulanan mevcut servet vergilerinin gelir ve servet eşitsizliğini önlemede ne kadar başarılı olduğu çalışmada irdelenen bir diğer önemli husustur. Bu bağlamda çalışmanın amacını -gelir ve servet dağılımında eşitsizlikle mücadele edilmesi noktasında- yeni bir servet vergisi önerisi getirilmesi oluşturmaktadır.
Vergi yargısında adil yargılanma hakkı çerçevesinde tanık beyanı
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası' nın "Temel Haklar ve Ödevler" başlıklı ikinci kısmında mevcut 36. maddedeki düzenleme gereğince; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." İspat hakkı, mevcut düzenlemeden de anlaşılacağı üzere Anayasal bir koruma altındadır. İspat hakkını kullanırken başvurulan araçları ise deliller oluşturmaktadır. Vergi yargılamasında delil kavramı gerek ilkeleri gerekse uygulanabilirliği bakımından diğer yargı kollarına göre özerk yorumlanması gereken bir konumdadır. Bu nedenle çalışmamızda diğer yargı kollarındaki delillerden de bahsedilerek vergi hukuku kapsamındaki delil kavramı daha net aydınlatılmaya çalışılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi' nde mevcut 6. madde gereğince "Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir." Sözleşme ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi' nin adil yargılanma hakkını değerlendirirken temel amacı iç hukuktan bağımsız ve kendi kıstasları dahilinde bir yol belirlemektir. Bu bağlamda vergi yargısı bakımından yapılan değerlendirmenin özü de farklı koşullar altında belirlenmektedir. Nitekim, uygulamada oldukça tartışmalı olan tanık delilinin vergi hukukunda uygulanabilirlik ölçütlerinin adil yargılanma hakkı bakımından ayrı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Çalışmanın amacı, adil yargılanma hakkı ışığında yargılama sırasında oluşan delil çeşitlerinin Türk vergi yargısı açısından değerlendirilmesi ile tanık delilinin kendisine has yapısının uygulamadaki eksiklikler doğrultusunda detaylıca incelenmesidir. Değerlendirme neticesinde vergi hukukunun delil sisteminin de diğer yargı kollarına kıyasla özerk bir yapısı olduğu sonucuna varılmıştır. Nitekim, diğer yargı kollarında detaylı olarak hüküm altına alınan birtakım deliller ile ilgili vergi hukukunda düzenleme bulunmamaktadır. Uygulamada ise eksikliğin tamamlanarak kapsamlı bir düzenleme beklentisi tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Vergi, Vergi Uyuşmazlıkları, İspat ve Delil, Delil Çeşitleri, Türk Vergi Yargısında Tanık Delili, Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.
Karşılaştırmalı kapitalizm, büyüme modelleri ve devlet: Macaristan, Brezilya ve Türkiye üzerine bir inceleme
Bu çalışma, neoliberal dönemde devletin ekonomi içindeki konumunun dönüşümünü ve kapitalist birikim süreçlerinin bu dönüşümle nasıl yeniden yapılandığını anaakım karşılaştırmalı kapitalizm çalışmalarının eleştirel bir geleneğini sunan büyüme modelleri yaklaşımı çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, kapitalizmin ve onun güncel akılsallığı olan neoliberalizmin, ortak bir birikim mantığından türediğini ve birbirine yakınsayan ulusal özgünlükler ekseninde şekillendiğini göstermektir. Bu bağlamda, çalışmanın birinci bölümünde neoliberal akılsallığın iktisadi ve siyasal alandaki yansımaları, devlet – sermaye – emek arası ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi üzerinden ele alınmıştır. Birinci bölüm, devletin kapitalist üretim ilişkilerindeki kurucu konumunu tarihsel bir perspektifle tartışmakta; neoliberalizmle birlikte şekillenen yeni müdahalecilik biçimlerini ve bu süreçlerin toplumsal rıza üretimiyle ilişkisini analiz etmektedir. Bu çalışmanın ikinci bölümünde karşılaştırmalı kapitalizm literatürünün anaakım okuması haline gelmiş olan 'kapitalizm çeşitleri' yaklaşımı eleştirel biçimde irdelenmiştir. Kapitalizm çeşitleri yaklaşımının devletin konumunu sınırlı biçimde ele alması, kurumsal yapıları durağan varsayması ve gelişmekte olan ülkeleri dışlaması, bu yaklaşımın açıklayıcılık gücünü zayıflatmaktadır. Bu sınırlılıklara yanıt olarak, Post-Keynesyen iktisat geleneğinden beslenen büyüme modelleri yaklaşımı, kapitalizmin kriz dönemlerini, büyüme birleşenleri ve sınıfsal uzlaşı biçimlerini merkeze alan değişime açık bir inceleme imkânı sunmaktadır. Büyüme modelleri yaklaşımı, ülkelerin farklı büyüme modellerini —yurt içi tüketime, kredi genişlemesine dayalı yurt içi tüketime dayalı, zayıf ihracat itişli ve ihracata dayalı merkantilist— toplam talep birleşenleri ve sektörel finansal dengeler üzerinden kavramsallaştırmakta ve bu modellerin siyasal temellerini büyüme koalisyonları kavramıyla ilişkilendirmektedir. Bu kuramsal çerçeve doğrultusunda, çalışmanın üçüncü bölümünde Macaristan, Brezilya ve Türkiye örnekleri tarihsel ve istatistiki yöntemle incelenmiştir. Bu üç ülke, farklı coğrafyalarda yer almalarına ve kapitalizme farklı tarihsel süreçlerde eklemlenmiş olmalarına rağmen, 1990'lı yıllarda Washington Uzlaşısı ve Post-Washington Uzlaşısı çerçevesinde neoliberal yeniden kurumsallaşma süreçlerine tabi olmuştur. Bu savla, siyasal süreçlere dair anlatıyı güçlendirmek üzere her bir ülke için 1990 – 2023 yılları arasını kapsayan ve iktisadi büyüme, doğrudan yabancı yatırım stoğu, bütçe dengesi, işsizlik oranı, ihracatın yüzde değişimi, mal ihracının yüzde değişimi, cari denge, sanayi üretim endeksi, reel ücret endeksi, dış borç stoğu, enflasyon, faiz oranı ve döviz kuru göstergeleri; ilgili dönemlerin tarihsel tasnifine göre sunulmuştur. Ayrıca, siyasal anlatı ve toplumsal rıza arasındaki ilişkiyi serimleyebilmek savıyla, ülkelerin eğitim, sağlık ve sosyal koruma harcamalarının gayri safi yurtiçi hasıla içindeki payı ve Gini endeksine dair göstergeler incelenmiştir. Büyüme modelini belirleyebilmek için her ülke özelinde öncelikle büyüme birleşenlerinin yıllık büyümeye olan katkıları ayrıştırılmış, ardından özel sektör, kamu sektörü ve dış sektörün sektörel finansal dengeleri incelenmiştir. Bu tasnifin ardından belirlenen büyüme modeli, sanayi ve bağımlı finansallaşmaya dair iktisadi göstergelerle perçinlenmiştir. Bu süreçte, her bir ülke için sırasıyla sektörel katma değer katkıları, mal ihracının sektörel dağılımı; doğrudan yabancı yatırımların sektörel dağılımı; doğrudan yabancı yatırımların sektörel alt birleşenleri; kredilerin sektörel dağılımı; kredilerin finansal olmayan şirketler ve hanehalkı arasında ayrıştırılması; hanehalkı borcunun harcanabilir kişisel gelire oranı ve doğrudan yabancı yatırımlar, portföy yatırımları ve iktisadi büyüme göstergeleri sunulmuştur. Bu göstergeler ışığında ülkelerin büyüme modellerinin ve bu modelleri besleyen büyüme koalisyonlarının tespiti yapıldıktan sonra, ülkelerin ortaklaşan ve farklılaşan yanlarına yönelik bir tartışma yürütülmüştür. Elde edilen bulgular, üç ülkede de iktisadi krizlerin büyüme modelinin ve büyüme koalisyonunun dönüşümü sonucunu doğurduğunu göstermektedir. Bu ülkelerde neoliberal politikalara yönelik toplumsal tepkiler, sistemin çeperindeki siyasal hareketleri iktidara taşımış; ancak bu hareketler neoliberal birikim rejimine yöneltilmiş alternatif bir sınıfsal proje geliştirememiştir. Büyük Durgunluk sonrasında incelenen üç ülkede finansal sermaye yerine sanayi sermayesinin desteklenmesi ve belirginleşen otoriterleşme eğilimleri, neoliberalizmin krizlere verdiği iktisadi ve siyasal yanıtın bir biçimi olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak çalışma, neoliberal dönemde devletin konumunun dönüşümünü, büyüme modelleri yaklaşımı aracılığıyla çözümleyerek, karşılaştırmalı kapitalizm literatürüne hem kuramsal hem de ampirik düzeyde özgün bir katkı sunmaktadır.
Vergi hukuku açısından bağış ve yardımlar
Bağış ve yardım konusunda; yapan ve kabul eden olmak üzere iki taraf olduğu görülmektedir. Vergi hukuku açısından ise üçüncü taraf olarak devlet bu konudan etkilenmektedir. Bağış ve yardım kavramları sosyal içerikli alanlarda kullanılmakla beraber birçok yasada yer almakta, Vergi Hukukunda geniş bir kullanım alanı bulunmaktadır. Vergi hukukunda daha çok gelir ve kurumlar vergileri için vergi mükelleflerini ilgilendiren düzenlemeler bulunmaktadır. Sosyal sorumluluk duygusunun gelişmesi için vergisel teşvik sağlanmaktadır. Yapılan bağış ve yardımlar özel düzenlemeler ve şartlar ile vergi matrahlarını düşürebilmektedir. Kelime anlamı olarak farkları bulunsa da bağış ve yardım konumuz açısından aynı anlamda değerlendirilmiştir. Yasal düzenlemeler karışıktır ve güncel değildir. Bu yüzden yeni düzenlemeler yapılması gerekmektedir. Bağış konusunda yeni ve güncel düzenlemeler yapılması hem sosyal gelişim için hem de bağışların doğru bir şekilde kullanılması için önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Bağış, Yardım, Vergi Hukuku Açısından Bağış ve Yardımlar, Matrah, Vergi Teşvikleri.
Türkiye'de ekonomik suçlar kapsamında kara para aklama yöntemi üzerine bir değerlendirme
Kara para olgusu, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal, hukuki ve ahlaki boyutlarıyla da ele alınması gereken çok yönlü ve güncel bir sorundur. Yasa dışı gelirlerin meşru finansal sistemlere entegre edilmesi süreci olan kara para aklama, ekonomik yapıyı zayıflatmanın yanı sıra suç ekonomisinin genişlemesine, adalet sistemine duyulan güvenin azalmasına ve toplumsal dengelerin bozulmasına neden olmaktadır. Bu çalışma, kara para aklamanın çok boyutlu etkilerini inceleyerek, konunun hem ekonomik hem de sosyal yönlerinin daha derinlemesine anlaşılmasına katkı sunmayı amaçlamaktadır. Çalışmada, kara para aklama suçunun ekonomik, toplumsal ve ahlaki etkilerini çok yönlü ele alabilmek için karma araştırma yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem, nicel ve nitel tekniklerin birlikte kullanılmasını sağlayarak hem sayısal verilerle desteklenmiş sonuçlara ulaşmayı hem de konunun derinlemesine değerlendirilmesini mümkün kılmıştır. Nicel boyutta, MASAK tarafından yayımlanan güncel istatistiksel veriler kullanılmıştır. İşlem sayıları, ihbarlar, şüpheli işlem bildirimleri ve alınan önlemler gibi değişkenler analiz edilerek kara para aklamanın ekonomik boyutu ve finansal sistem üzerindeki etkileri nesnel verilerle ortaya konmuştur. Nitel boyutta ise kara para aklamanın toplum yapısı, ahlaki değerler, kamu güveni ve adalet duygusu üzerindeki etkileri incelenmiştir. Bu kapsamda literatür taraması yapılmış; akademik yayınlar, yasal düzenlemeler ve kurum raporları üzerinden yorumlayıcı bir analiz ii gerçekleştirilmiştir. Böylece kara paranın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal yapıyı da tehdit eden ciddi bir sorun olduğu vurgulanmıştır. Sonuç olarak, karma yöntem sayesinde hem ölçülebilir veriler elde edilmiş hem de toplumsal ve ahlaki etkiler derinlemesine değerlendirilmiştir.
Türk vergi sisteminde veraset ve intikal vergisi incelemelerinin değerlendirilmesi
Veraset ve İntikal vergisinin konusu, mükellefi, beyanı, genel bilgiler, alınma yöntemleri, birinci ve ikinci tarhiyat aşamaları, matrah tespiti aşamaları 7338 sayılı Veraset ve İntikal Vergisi Kanunun kapsamında tanımlamalar açıklanacaktır. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunun kapsamında ise mirasçılık ve mirasçıların mükellef olması için gerekli adımları açıklanacaktır. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ile vergi incelemesi ve değerleme kavramları açıklanacaktır. İlk tarhiyat aşaması ile ikinci tarhiyat arasındaki kanunlar kapsamındaki farklılıklar ortaya konacaktır. İlk tarhiyatın mükellef tarafından verilmesi ile ikinci tarhiyatın idarece hesaplanarak incelenmesi durumu açıklanacaktır. Tarhiyat aşamasındaki hatalar, takdir komisyonu kararları, bilirkişi incelemesi durumları açıklanacaktır. Vergi incelemesinin ne olduğu, veraset ve intikal vergisi incelemelerinin hangi konularda yapıldığı, inceleme türü ve kapsamının neler olduğu, incelemede uyulacak usul ve esasların neler olduğu açıklanacaktır. Daha sonra vergi incelemesi kapsamında öz kaynaklar üzerinden yapılan hesaplamalar ile ilgili örnek olaylar ve yargı kararlarıyla çalışma tamamlanacaktır. Örnekler rakamsal ve bilgisel bir karşılıkları olmayan hesaplamalara dayanacaktır. Çalışma servet üzerinden alınan veraset ve intikal vergisinin beyan aşamasındaki aksaklıklarının ortaya konulmasını, ikinci tarhiyat aşamasında mükelleflerin karşılaşacakları değerleme hükümleri kapsamındaki aksaklıkların tespiti ile tenkit veya hata durumların ortaya konulması önemini taşımaktadır
Yeşil büyümeye yönelik kamu politikaları: Seçilmiş ülkeler ve Türkiye örneği
Çevre sorunlarına yönelik giderek artan farkındalık ve ülkelerin ekonomik büyüme anlayışlarını çevresel açıdan sürdürülebilir bir yapıya büründürme çabaları, yeşil büyüme olarak adlandırılan çevre dostu bir ekonomik büyüme modelinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 'Çağın en önemli gerekliliği' olarak ifade edilen yeşil büyüme modeli, kamu politikaları aracılığıyla bir yandan çevreyi gözeten diğer yandan da ekonomik büyümeye sürdürülebilirlik kazandıran bir işlev görmektedir. Yeşil büyüme olgusu, uzun yıllardır süren ekonomik büyüme ile çevresel tahribat arasındaki pozitif ilişki algısına yeni bir bakış açısı kazandırarak ekonomik büyümenin çevre sorunlarına asgari düzeyde yol açabileceği savunusuyla bu ilişkinin negatife dönüşmesini sağlamıştır. Kuşkusuz bu dönüşümde baş aktör, devletlerin yeşil büyümeye yönelik uyguladığı etkin kamu politikaları olmuştur. Bahsi geçen hususlar göz önünde bulundurularak çalışma, yeşil büyümenin gerçekleştirilmesinin mümkün olup olmadığı ve bunun ülkeler açısından kamu politikaları bileşiminin doğru kullanımı ile sağlanıp sağlanamayacağını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmada belirli kriterler baz alınarak seçilen beş ülke ve bu ülkelerin uyguladığı kamu politikaları içerik/doküman analizi yardımıyla incelenmiştir. Bu kapsamda çalışmada yeşil büyüme kavramı ele alınmış, yeşil büyümeye yönelik mali, finansal ve düzenleyici 11 kamu politikası incelenmiş ve seçilmiş beş ülkenin uyguladığı kamu politikaları ve bu politikalar neticesinde elde edilen/hesaplanan veriler değerlendirilmiştir. İncelenen politikalar ve elde edilen verilerden hareketle Türkiye'de uygulanan kamu politikaları bağlamında eksiklikler tespit edilmiş ve önerilere yer verilmiştir. Sonuç itibariyle çalışma, ülkelerin kendilerine has özellikleri dikkate alınmak suretiyle oluşturulacak kamu politikalarının etkin kullanımı ile gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yeşil büyümeyi gerçekleştirmenin mümkün olduğu ortaya koymaktadır.
Türkiye'de dijitalleşmenin vergi mahremiyeti açısından değerlendirilmesi
Günümüzde dijital teknolojilerin hızlı gelişimi, veri üretimi ve paylaşımını olağanüstü ölçüde artırmış; kişisel verilerin toplanması, işlenmesi ve saklanması süreçlerini hem kolaylaştırmış hem de karmaşık hale getirmiştir. Kişisel veriler, ekonomik ve idari karar süreçlerinde stratejik bir unsur haline gelirken, bu durum bireylerin özel hayatına ve mahremiyetine yönelik riskleri de beraberinde getirmiştir. Dijital ortamda gerçekleştirilen işlemler, devletlerin ve özel sektörün verimliliğini artırmakla birlikte, kişisel verilerin kötüye kullanılma veya yetkisiz erişim riski nedeniyle bireysel hakların korunması bakımından ciddi hukuki tartışmaları gündeme taşımaktadır. Vergi alanında yaşanan dijital dönüşüm, mükellef verilerinin elektronik ortamda toplanması, işlenmesi ve analiz edilmesi suretiyle vergi idarelerine önemli avantajlar sağlamaktadır. Bununla birlikte, dijitalleşmenin bu alanda yol açtığı veri yoğunluğu, vergi mahremiyeti ilkesinin korunmasını daha da güçleştirmektedir. Mükelleflerin mali ve ticari bilgilerinin kişisel verilerle iç içe geçmesi hem vergi idaresi hem de birey açısından mahremiyetin sınırlarının yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu durum, yalnızca ulusal hukuk düzenlerinin değil, uluslararası düzeyde işbirliği mekanizmalarının da etkinleştirilmesini gerektirmektedir. Bu çalışma, literatür taraması yöntemiyle ülkemizde dijitalleşmenin vergi mahremiyeti üzerindeki etkilerini hukuki ve teknolojik boyutlarıyla incelemeyi ve dijital dönüşümün beraberinde getirdiği fırsat ve riskleri bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmeyi hedeflemektedir. Çalışmanın temel amacı, dijital çağda vergi mahremiyetinin korunmasına yönelik mevcut yasal çerçevenin yeterliliğini analiz etmek, ortaya çıkan sorun alanlarını belirlemek ve bu sorunlara ilişkin hukuki, idari ve teknik çözüm önerileri geliştirmektir. Anahtar Kelimeler: Kişisel Verilerin Korunması, Mahremiyet, Vergi Mahremiyeti, Dijitalleşme, Dijital Ekonomi, Vergi Denetim Yolları, Veri Güvenliği
Dijital ekonomide vergi matrahının aşınması sorunu ve Türkiye açısından değerlendirilmesi
Dijital ekonomi, son yıllarda hızla büyüyerek küresel ekonominin önemli bir parçası haline gelmiştir. Ancak bu yeni ekonomik yapının ortaya çıkardığı en büyük zorluklardan biri, vergi matrahının aşınması sorunudur. Vergi matrahının aşınması, özellikle dijital platformlarda faaliyet gösteren küresel şirketlerin yerel vergi mevzuatlarından kaçınarak, gelirlerini düşük vergi oranlarına sahip ülkelerde toplamasıyla ortaya çıkar. Bu husus hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde vergi gelirlerinin azalmasına ve vergi adaletsizliğinin artmasına yol açmaktadır. Dijital ekonominin yaygınlaşması ile birlikte, internet üzerinden yapılan ticaretin ve dijital hizmetlerin artması, geleneksel vergi sistemlerinin yetersiz kalmasına neden olmuştur. Dijital platformlar, fiziksel sınırları aşarak küresel pazarlara ulaşırken, bu platformların sağladığı gelirlerin çoğu, vergi yükümlülüklerinin yerine getirilmediği düşük vergi oranlarına sahip ülkelerde toplanmaktadır. Örneğin, sosyal medya ve çevrimiçi perakendecilik gibi alanlarda faaliyet gösteren büyük dijital şirketler, genellikle vergi cennetlerinde bulunan şubeleri aracılığıyla gelirlerini raporlarken, faaliyet gösterdikleri ülkelerde vergi ödemekten kaçınmaktadırlar. Bu durum, ülkelerin vergi gelirlerini olumsuz yönde etkileyerek kamu hizmetlerinin finansmanını zorlaştırmaktadır. Türkiye, dijital ekonomide vergi matrahı aşınması sorunuyla mücadele eden ülkeler arasında yer almaktadır. Türk vergi mevzuatı, dijital ekonomi ile uyumlu hale getirilmesi gereken birçok boşluğa sahiptir. Özellikle dijital hizmetlerin ve çevrimiçi ticaretin hızlı büyümesi, vergi denetimlerinin etkinliğini zorlaştırmaktadır. OECD, 2015 yılında BEPS projesi kapsamında toplam 13 nihai rapor yayımlayarak bu konuda kapsamlı açıklamalarda bulunmuştur. BEPS Eylem Planları, OECD üyesi ülkeler açısından bağlayıcı kurallar niteliğinde değildir. Ancak, üye ülkelerin bu planları dikkate alması ve iç mevzuatlarında gerekli düzenlemeleri yapmaları büyük önem taşımaktadır. Türkiye de öncelikle BEPS Eylem Planları doğrultusunda kendi vergi mevzuatında çeşitli değişiklikler gerçekleştirmiş ve sorunları çözebilmek için dijital platformlardan gelir elde eden büyük şirketlere yönelik vergi düzenlemeleri getirmiştir. 2020 yılından bu yana dijital hizmet vergisi uygulaması devreye sokulmuştur. Müteakiben BEPS 2.0 projesi kapsamında 08.10.2021 tarihinde "Ekonominin Dijitalleşmesinden Kaynaklanan Vergi Zorluklarına Yönelik İkili (İki Ayaklı/Sütunlu) Çözüm Bildirisi" 136 ülke tarafından kabul edilmiştir. Bu durum küçük ve orta ölçekli işletmeler de dâhil olmak üzere, çok uluslu şirketler ile ilgili yeni bir küresel kurumsal vergi uygulanması beyanıdır. İlgili ülkeler, kendi vergi oranlarını uygulayarak kurumlar vergisi alabileceklerdir. Beyanda yer alan önerilerden biri olan "Küresel Asgari Vergi" 30-31.10.2021 tarihleri arasında İtalya'da yapılan G20 Zirvesi'nde onaylanmıştır. Ancak getirilen mevcut vergilerin uluslararası alanda büyük şirketler tarafından yükümlülüklerinin yerine getirilmediği ve düşük vergi oranları nedeniyle sorunların devam ettiği görülmüştür. Bu tezde, dijital ekonomide vergi matrahının aşınması sorunu ele alınarak, Türkiye'nin mevcut vergi düzenlemeleri ve dijital hizmetlere yönelik yapılan reformlar incelenmiştir. Dijital ekonomiyle ilgili vergi düzenlemelerinin geliştirilmesi, uluslararası iş birliğinin artırılması ve küresel vergi standartlarının benimsenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Dijital ekonomi, geleneksel vergi sistemlerinin sınırlarını zorlayarak, ulusal ve uluslararası düzeyde daha güçlü bir vergi düzenlemesi talep etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'nin dijital ekonomiye yönelik vergi politikalarını daha etkin ve sürdürülebilir bir şekilde düzenlemesi önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Dijital Ekonomi, Vergi Matrahı Aşınması, Türk Vergi Mevzuatı, Dijital Hizmet Vergisi, BEPS. 2025, 121 sayfa
Vergi denetiminde mükellef hakları ve vergi incelemesinden kaynaklanan hakların Danıştay kararları ışığında değerlendirilmesi
İnsan hakları temelinde demokrasi, anayasacılık hareketleri, hukuk devleti ve vergilendirme yetkisinin sınırlandırılmasına bağlı gelişen mükellef hakları, vergi sisteminin karmaşıklaşması, uluslararası alanda meydana gelen gelişmeler, teknolojik gelişim, mükelleflerin seçmen olarak önem kazanması ve vergi idaresinin mükellefe bakış açısının değişmesi ile önem kazanmış, küreselleşmeyle birlikte vergi idaresinin sınırları aşmasıyla uluslararası bir boyuta ulaşmıştır. 20. yüzyılın son çeyreğinde devletlerin yönetim anlayışında yaşanan dönüşümle birlikte, vergi idaresi ve vergilendirme anlayışı da kabuk değiştirmiştir. Gönüllü uyumun temel alındığı yeni sistemde, müşteri odaklı idarelerin, zorlamaya değil mükellef memnuniyetine önem verdiği görülmektedir. Bu noktada da mükellef haklarının tanınması, yasal güvence ile koruma altına alınması, mükelleflerce kullanılmasının sağlanması için, mükellefleri ve haklarını ön planda tutan bir anlayış benimsenmiştir. Bu noktada unutulmaması gereken bir diğer nokta ise, idarelerin mükellefleri mutlu etmelerinin, çalışanlarını mutlu etmekten geçtiğidir. Türk Vergi Sistemi, vergiyi doğuran olayın belgelendirilerek defterlere kaydedilmesi esasına dayanmaktadır. Yapılan işlemlerin kaydedildiği belgelerin ilk bakışta doğru olduğu kabul edilse de, belgelerde gösterilen işlemlerin gerçek mahiyetinin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Bunu yapma yükü idareye ait olup, ödenmesi gereken verginin doğruluğunu araştırma, tespit etme ve sağlama amacı taşıyan vergi inceleme yetkisi de bu amaçla tanınmıştır. Bu çerçevede idarece gerek görülen durumlarda ve kimi zaman da mükelleflerin talepleri üzerine vergi incelemesi yapılmaktadır. Vergi incelemesi, mükelleflerin maddi ve manevi baskı altında hissetmesine sebebiyet verebilecek uzun bir süreç olması nedeniyle, inceleme sürecinde mükelleflerin haklarının detaylı şekilde ortaya konması, güvence altına alınması ve böylece kendilerini güvende hissetmelerinin sağlanması gerekmektedir. 2010 yılında, vergi inceleme sürecinde mükelleflerin hakları noktasında mevcut düzenlemelere ek birçok yasal düzenleme yapılmıştır. İzleyen süreçte de bu gelişimin sürdüğü görülmektedir. Hukuk devletinin bir gereği olmasının yanında, İnceleme sonucunda kendi başına icrai nitelik taşımayan vergi inceleme raporlarına dayanılarak yapılacak vergilendirme işlemlerinin sağlıklı olabilmesi adına, hazırlayıcı işlem niteliğindeki vergi inceleme sürecinde mükelleflere tanınan hakların tamamına uyulması gerekmektedir. Söz konusu kuralların ihlal edilmesi halinde, mükelleflerin açacakları dava ile ihlalin ağırlığına göre vergilendirme işleminin hukuka uygun olmadığını tespit ettirmesi mümkündür. Vergi inceleme sürecinde yapılan uygulamalar kadar, vergi incelemesini izleyen süreçte yapılan uygulamalar da önemlidir. Zira, inceleme sürecini izleyen süreçte de mükelleflerin hakları bulunmakta olup, söz konusu işlemlerde yapılacak hak ihlalleri için de aynı durum söz konusudur. Çalışma kapsamında, 2011 yılından itibaren verilen 203 Danıştay kararı incelenmiştir. Buna ek olarak, çalışma ile ilgili olduğu için, geçmiş tarihli bazı yargı kararlarından da yararlanılmıştır. Özetle, gerek inceleme sürecinde gerekse de sonrasında tesis edilen işlemlerde, mükelleflerin yargısal başvuru hakkını kullanarak, ihlal edilen haklarını araması, yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarının kullanımına etki etmektedir. Özellikle, idari uygulamalara mükellef lehine olacak şekilde yön verildiği görülmektedir. Bununla birlikte, mükelleflerin vergi incelemesinde sahip oldukları usule ilişkin haklarının ihlal edildiğine dair az miktarda ihtilafa rastlanmıştır. Bu noktada Danıştay'ın görüşü, vergilendirme işlemine etkisi bakımından sadece asli şekil noksanlıklarının işlemin iptalini gerektireceği yönündedir. Bir hakkın tanınması kadar korunması da oldukça önemlidir. Bu bağlamda mükellef ve Müfettiş haklarının tanınması ve korunması için çalışmalar yapılması ve hak ihlallerinin yaptırımlara bağlanması gerekmektedir.
Türkiye'de girişimciliğe yönelik vergi teşviklerinin değerlendirilmesi
Yenilikçi fikirlerin ticari faaliyetle birleşimi olan girişimcilik, ekonomik kalkınma ve ilerleme açısından çok önemlidir. Ülkemizde girişimcilik kavramı tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Girişimcilik işletme sahipliği, patent sahipliği, risk sermayesi gibi kavramlarla karıştırılmaktadır. Devlet vergi teşvikleri yoluyla girişimcilik kararlarını yönlendirebilmektedir. Bu nedenle devletin vergi teşvik düzenlemelerinin girişimcilik bağlamında analizinin iyi yapılabilmesi için girişimcilik kavramının iyi anlaşılması gerekmektedir. Ülkemizde girişimciliğe yönelik vergi teşvik düzenlemeleri ile ilgili mevzuat çok dağınık bir yapıdadır. Yapılan teşvik düzenlemelerine bakıldığında sosyal girişimcilik ve uluslararası girişimcilik türlerinin en az teşvik verilen alanlar olduğu görülmektedir. Ülkemiz açısından en önemli girişimcilik türleri olan yaratıcı ve yenilikçi girişimcilik türleri için ise diğer girişimcilik türleri ile neredeyse aynı oranda teşvik verilmiştir. Girişimciliğe yönelik vergi teşvik düzenlemeleri halen istenildiği düzeyde olmayıp birçok eksiklikler olduğu görülmektedir. Vergi teşviklerinin amacına ulaşması için bu eksikliklerin giderilmesi gerekmektedir.
Tiyatro talebini belirleyen faktörlerin analizi: Ankara ili örneği
Bu çalışmada Ankara'da tiyatroya gelen izleyicinin profilini ve tiyatro talebini etkileyen faktörlerin araştırılması yapılmıştır. Toplumun sosyo-ekonomik durumunun sanata ve tiyatroya ne şekilde etki edeceğini tespiti amacıyla oluşturulan anket Ankara tiyatrosu izleyicileri üzerinde yapılmıştır. Araştırma kapsamında, tiyatroya oyun izlemek için gelen izleyicilerin demografik ve sosyo-ekonomik durumu, tiyatroya gelme sıklıklarını ve gelememe nedenlerini belirleyen faktörleri ortaya çıkarmak için bir anket formu hazırlanmıştır ve 23 sorudan oluşan anketler izleyiciler tarafından doldurulmuştur. Seyircilerin tiyatro talebinin şiddeti, sıralanmış logit regresyonuyla analiz edilmiştir. Bunun sonucunda gelir, yaş, cinsiyet, meslek, eğitim durumu, evin tiyatroya olan mesafesi, oyun çeşidi, günde ne kadar televizyon izlediği, tiyatroya toplu bilet alarak mı geldiği gibi çeşitli değişkenlerin tiyatro talebini etkileyip etkilemediği araştırılmaya çalışılmıştır. Sinemanın tiyatroya katılımı olumlu yönde etkilediği, tiyatroya olan fiziksel uzaklığın, toplu satış biletlerinin katılımı olumsuz yönde etkilediği ve sanat eğitiminin tiyatroya katılımı artırdığı görülmüştür.
Dünya'da ve Türkiye'de yoksulluk ve yoksullukla mücadele politikaları
En bilinen tanımıyla yoksulluk; insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, kişilerin minimum yaşam standartlarına sahip olamaması anlamına gelir. Yoksulluğun başlıca sebepleri olarak eğitim eksikliği, savaş ve siyasi istikrarsızlıklar, ulusal borçlar ve sosyal eşitsizlik sıralanabilir. Son yıllarda sosyal bilimcilerin önemli araştırma konusu haline gelen yoksulluk, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artan küreselleşmeyle beraber hem az gelişmiş hem de gelişmiş ülkelerin ortak problemi olmuştur. Tarihsel düzeyde kapsamı ve içeriği değişmekle beraber, ülkelerin yoksullukla mücadele çabaları kamu politikaları haline gelmiştir. Yoksulluk, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de göz ardı edilmemesi gereken birincil bir sorundur. Bu kapsamda bazı seçilmiş AB ülkelerinin gelir dağılımını gösteren Gini katsayıları ve kamu sosyal harcama kalemleri yıllar itibariyle tablolar halinde gösterilmiştir. Türkiye'nin makroekonomik göstergelerine yer verilerek seçilmiş AB ülkeleriyle karşılaştırılmıştır. Türkiye'de toplumun refahı için gelir düzeyi düşük ailelere yapılan yardımlardan bahsedilmiş, bu yardımları yapan kurumların yapısı incelenmiştir.
Türkiye'de vergi uyuşmazlıklarının yargı aşamasında çözümlenmesi
Devletin kamusal gelir kaynakları denildiğinde akla ilk gelen gelir kaynağı vergilerdir. Vergiler belli bir süreç takip edilerek ve vergi kanunlarına uyularak hazineye gelir olarak girmektedir. Vergi kanunlarının uygulanmasından veya yorumlanmasından kaynaklanan bazı durumlarda idare ile mükellef arasında uyuşmazlıklar ortaya çıkabilmektedir. Vergi uyuşmazlığı; vergi alacaklısı (kamu idaresi) ile vergi borçlusu (kişi veya kurumlar) arasında vergisel işlemler nedeniyle yaşanan sorunları ifade etmektedir. Bunun yanında vergi mevzuatının karmaşık ve çok olması, ekonomik koşullara uyum sağlamak amacıyla vergi kanunlarının sık sık değişmesi ve gerek idare gerekse mükellefin bu değişimlere uyum sağlayamamasından kaynaklı hatalar yapması da bazı vergi uyuşmazlıklarına neden olmaktadır. Mükellef ile idare arasında çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iki yol mevcuttur. Bu yollardan ilki idari çözüm yolları, diğeri ise yargısal çözüm yollarıdır. Mükellefler uyuşmazlığın çözümünde diledikleri yolu kullanabilirler. Yargı yoluna başvurabilmek için idari çözüm yollarının tüketilmesi zorunluluğu yoktur. Çalışmanın konusu, vergi uyuşmazlıklarının yargı aşamasında çözümlenmesi olmakla birlikte, uyuşmazlıkların çözümünde kullanılan diğer bir yol olan idari aşamada çözüm yollarına da kısaca değinilmiştir. Ayrıca uyuşmazlıklarda kullanılabilecek alternatif yollar, bazı yabancı ülkelerin vergi yargı sistemleri ve uyuşmazlıkların yargıda çözümlenmesine dair verilerin yorumlanması ve bunun sonucunda bazı çözüm önerileri sunulmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Vergi, Vergi Uyuşmazlığı, Vergi Uyuşmazlıklarının Yargıda Çözümü
Kripto paralardan elde edilen kazançların vergilendirilmesi
Satoshi Nakamoto, "A peer to peer cash system" (Uçtan uca ödeme sistemi) adıyla 2008 yılında yayımladığı makalesinde, ilk kripto para olan Bitcoin'i duyurmuştur. Herhangi bir merkezi otorite veya banka tarafından desteklenmeyen bu sıradışı dijital varlık, anonimlik özelliğinden dolayı da birkaç yıl içinde yasa dışı ticaretin ilgi odağı olmuştur. Bitcoin bu ilgi ile birlikte, yasa dışı elektronik ticaret sitesi olan Silk Road (2013 yılında) operasyonuyla merkezi otoritelerin kara listesine girse de, kullandığı dağıtık ağ yapısı birçok teknoloji şirketinin ilgisini çekmeye devam etmektedir. 2008 yılından bu yana yaygınlaşan blockchain ekosistemindeki kripto para türünün dört bin adedi aştığı görülmektedir. Bu paraların işlem gördüğü çevrimiçi takas platformların sayısı ise on binleri bulmaktadır. Her geçen gün daha fazla kullanıcı tarafından ilgi gören kripto paralar, artık merkezi otoriteler tarafından da daha sıkı takip edilmektedir. FED, BIS, ECB gibi merkezi otoriteler çeşitli raporlar yayımlayarak bu teknolojiyle ilgili düzenlemeler yapılmasını önermektedirler. Merkezi otoritelerin bu çağrıları ile bazı ülkeler düzenlemeler yapsa da, kripto paraların tanımı konusunda hemfikir olma durumu söz konusu değildir. Bu karmaşıklık, düzenlemelerle yasallaştırılan kripto varlıkları, vergilendirilme sorunsalı ile karşı karşıya bırakmaktadır. Yasal bir tanıma kavuştuğu ülkelerde vergilendirilme süreçleri ilerlese de varlıklarının tanımı yapılmadığı veya yapılamadığı ülkelerde ise vergilendirilme süreci sağlıklı ilerlememektedir. Birçok ülke veya teknolojinin girişimcisi kripto paraları bir ödeme aracı olarak görse de merkezi otoritelerin farklı yaklaşımları konunun vergi boyutunu tartışmalı duruma sokmaktadır. Bu çalışmada ödeme araçlarının tarihi ve blockchain ekosistemindeki kripto paralar incelendikten sonra bu dijital paraların ülkelere göre çeşitlilik gösteren vergilendirme süreci veya vergilendirilme sürecinin önündeki engeller tartışılmaktadır. Çalışmada bu tartışmalı varlıkların vergisel süreci özellikle elde edilen kazançlar açısından incelenmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Blockchain, Kripto Paralar, Vergi, Bitcoin
İnternet reklamcılığı ve Türkiye'de internet reklamcılığının vergilendirilmesi
İnternetin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, akıllı telefon, tablet vb. taşınabilir cihazların kullanımına bağlı internet erişiminin yaygınlaşması, sosyal medya platformlarına olan ilgi geleneksel pazarlama ve reklamcılık anlayışında önemli değişikliklere yol açmıştır. Yoğun rekabetin olduğu bir dünyada geleneksel reklamcılık anlayışının yerine, önemli avantajları bulunan internet reklamcılığı işletmelerce tercih edilmeye başlanmıştır. İnternet reklamcılığı, işletmelerin veya firmalarının ürün ve hizmetlerini çevrimiçi olarak kullanıcılara ulaştırabildikleri bir reklamcılık türüdür. Dijital faaliyetlerin kısıtlanamaz biçimde coğrafi sınırları ortadan kaldırması, sanal bir ortamda gerçekleştirilen bu reklamcılık faaliyetinin nasıl vergilendirileceği konusunda gerek yerel gerekse uluslararası kurumları harekete geçirmiştir. Bu gelişmeler dünyada olduğu gibi ülkemizde de yakından takip edilmekte, bu alandaki kazançların kavranılması ve vergilendirilmesi konusunda düzenlemeler yapılmaktadır. Ülkemizde dijital hizmetler ve bu bağlamda internet reklamcılığının vergilendirilmesi konusunda son iki yılda yapılan düzenlemeler ile hem internet reklamcılığı hem de dijital hizmet sağlayıcısı firmaların kazançlarının vergilendirilmesi ve bu alandaki kayıt dışılığın azaltılması yönünde önemli adımlar atılmış, uluslararası alanda yapılan düzenlemeler ile eş zamanlı hareket edilmiştir. Bununla birlikte, teknolojik gelişmelerdeki değişikliklere ticari hayatın hızlı biçimde adapte olması, dijital hizmetlerin ve internet ile buna bağlı uygulamaların sürekli değişim göstermesi gelecekte yeni değişimlere hazırlıklı olmayı gerektirmektedir.
Türkiye'de yaşlılığın merkezi yönetim sağlık harcamalarına etkisi: İller bazında ampirik bir analiz
Son zamanlarda sosyal bilimler alanında gerçekleştirilen birçok çalışmanın odağında yaşlılık olgusu yer almaktadır. Yaşlılık, yaşayan varlıklarda zamanla biyolojik ve fizyolojik anlamda erişkinliğin tamamlanıp doğurganlık özelliklerinin kaybedilmesinden sonra ölüm anına kadar geçen zaman diliminde gözlemlenen değişim ve dönüşüm süreci olarak tanımlanmaktadır. Bireylerin özellikle yaşlılık dönemlerinde fiziksel ve/veya zihinsel olarak temel yetilerinde zayıflamalar görülmekte ve buna bağlı olarak daha sık hastalandıkları görülmektedir. Bu da doğal olarak yaşlı bireylerin daha çok sağlık hizmetine gereksinim duymasına ve dolayısıyla devletlerin daha çok sağlık harcaması yapmasına neden olmaktadır. Bu tezde 2007-2018 yılları arasında Türkiye'deki 81 il için yaşlı bağımlılık oranı ile merkezi yönetim sağlık harcamaları arasındaki ilişki araştırılmıştır. Tezin analiz kısmında kullanılan veriler, panel veri seti şeklinde düzenlenmiş olup analizler Sistem Genelleştirilmiş Momentler Metodu (Sistem GMM) kullanılarak elde edilmiştir. Tezde yapılan analizlerden elde edilen sonuçlar, literatürde teorik olarak yer alan ve birçok ampirik çalışma ile de kanıtlanmış olan yaşlı bağımlılık oranı ile merkezi yönetim sağlık harcamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yöndeki ilişkinin varlığını tespit etmiştir. Ayrıca bu tez ile literatürün neredeyse hiç değinmediği konu olan sağlık harcamalarının belirlenmesinde politik-ekonomik etkinin varlığı araştırılmış ancak sağlık harcamalarının politik-ekonomik etkiden uzak şekilde belirlendiği tespit edilmiştir.
Tecil uygulamasının Vergi İcra Hukuku açısından değerlendirilmesi
Değişik hüküm ve uygulama şekilleri olan tecil müessesesi, sosyal, mali, ekonomik ve teknik amaçlarla vergi hukukunda yerini almıştır. Vergi icra hukukunda da temelde mali olmak üzere farklı amaçlarla düzenlenen bu kurum, idarenin değerlendirmeleri sonucuna göre işlerlik kazanmaktadır. Vergi icra hukukunu oluşturan 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre vergi, resim, harç, ceza ve benzeri kamu gelirleri kamu alacağı kapsamı içine girmektedir. Bu nedenle 6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulama alanı oldukça geniştir. Tecil uygulaması ise, söz konusu alacakların tahsili aşamasında kullanılabilecek modern bir tahsilat usulüdür. Başka bir deyişle tecil, borçluya ödeme kolaylığı getiren mükellef lehine bir düzenlemedir. Kamu borçlusu, çeşitli gerekçelerle zor duruma düşebilir. Kamu borçlusunun borcunu ödemesi veya haczedilmiş mallarının paraya çevrilmesi kendisini çok zor duruma düşürecek ise, borçlunun yazıyla talep etmesi halinde, idare tarafından belirlenen kamu alacaklarının tahsili faiz ve gerekmesi halinde teminat alınmak suretiyle ertelenebilir. Tecil uygulaması, sosyal hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Borcun ertelenmesi konusunda kanun alacaklı idareye, sınırları tebliğ ve iç genelgelerle belirlenen takdir yetkisi tanınmıştır. Vergi icra hukukunda yer alan tecil müessesesi, kamu borçlusuna borcunu ödemede kolaylıklar sağlaması, kamu alacağının güvenceye alınması, devletin gelir kaynaklarının kurutulmaması gibi amaçlarla denge sağlanması esasına dayanan bir kurumdur. Dolayısıyla bu yönüyle birçok vergilendirme ve tahsilat ilkesini bünyesinde barındırmaktadır. Bir kimsenin borcunun belli bir süre ertelenmesi kamu menfaatlerinin dolayısıyla kamu hizmetlerinin başlangıçta planlandığı şekliyle yürütülmesini olumsuz etkileyebilecektir. Bu nedenle kamu alacağının ertelenmesi konusunda idarenin karar verirken borçlunun durumunu kamu menfaatlerini de göz önünde bulundurarak iyi bir değerlendirmeye tabi tutması gerekir. Zira, vergilendirmede temel amaçlarından olan vergi tahsilatının gerçekleşme süresini etkilen bu kadar önemli bir kanunun uygulanmasına ilişkin düzenlemelerin ciddi bir şekilde ele alınması gerekmektedir.
Mali devalüasyon: Euro bölgesi üzerine ampirik bir analiz
Tarihsel ve teorik temelleri Keynes'e kadar uzanan ancak günümüzdeki anlam ve işlevi Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin yapısal özellikleri ve ekonomik zorluklarından doğan mali devalüasyon, işveren sosyal güvenlik primlerindeki indirimin eşanlı olarak katma değer vergisi (KDV) oranındaki bir artışla telafi edildiği geleneksel olmayan bir maliye politikası uygulamasıdır. Bu politika esasen Euro Bölgesi ülkelerinin yaşadığı ekonomik sıkıntılardan ziyade para politikası yetkilerini Avrupa Merkez Bankasına devretmeleri ve dolayısıyla nominal devalüasyona başvuramama kısıtının bir sonucudur. Bu kısıt neticesinde nominal devalüasyonla sağlanılan dış ticaret dengesini iyileştirmeye yönelik hedef, mali devalüasyonun önerdiği vergi takası ile gerçekleştirilmek istenmektedir. Şöyle ki, teorik olarak işveren sosyal güvenlik primlerindeki azalış, ihraç mallarının birim maliyetlerini azaltarak rekabet avantajı sağlamakta, KDV'deki artışın ise ithal mallarının göreli fiyatlarını arttırması neticesinde ithalatı caydırmaktadır. Böylelikle dış ticaret dengesinde nominal devalüasyona benzer etkiler yakalanmaktadır. Ayrıca teorik ve ampirik yazında mali devalüasyonun yalnızca dış ticaret dengesini iyileştirmekle kalmayıp bütçe dengesini bozmadan mali konsolidasyon çabalarını desteklemekle beraber istihdam ve büyümede artış sağlandığına dair argümanlar söz konusudur. Bu çalışmada Euro bölgesi ülkeleri için 1995-2018 yıllarını kapsayan dönemde dinamik panel veri analizi ile mali devalüasyonun kısa ve uzun dönemde net ihracat seviyesine olan etkisi sınanmaktadır. Analiz sonuçlarına göre mali devalüasyon, kuramsal beklentiyle uyumlu olarak kısa ve uzun dönemde net ihracat olumlu yönde etkilemektedir.
Türkiye'de 1980 sonrası kalkınma planlarında yer alan vergi politikalarına ilişkin hedeflerin gerçekleşmeleri
Kalkınma kavramı gelişme, ilerleme ve modernleşme gibi anlamlara gelmekte olup özellikle 1940'lardan sonra iktisadi bir içerik kazanmıştır. İktisadi anlamda kalkınma kavramı, iktisadi büyüme gibi nicel bir ölçüme dayalı değişime ek olarak ülkedeki sosyal, kültürel, siyasal ve demografik değişimleri de dikkate alan bir gelişmişlik düzeyini ifade etmektedir. İktisadi kalkınma kavramı zaman içerisinde daha da önem kazanarak iktisadi planlama kavramı ile birlikte kullanılmaya başlamıştır. İktisadi planlama, kalkınma için belirlenen amaçların belirlenen göstergeler ile karşılaştırılması ve etkinlik değerlendirmesinin yapılabilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde iktisadi kalkınmanın sağlanması bakımından iktisadi planlamaya duyulan ihtiyaç, iktisadi planların etkinlik değerlendirmesinin yapılabilmesi açısından önem taşıması nedeniyle artmıştır. Türkiye'de planlamaya dayalı iktisadi kalkınmanın ilk örneğini 1934 yılında uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı oluşturmaktadır. İlerleyen yıllarda devam eden planlama girişimleri sonunda 1961 yılında Devlet Planlama Teşkilatı'nın kurulmasıyla birlikte Beş Yıllık Kalkınma Planları uygulamaya konulmuştur. Beş Yıllık Kalkınma Planlarında iktisadi büyüme, sektörel büyüme, istihdam, yaşam koşulları, adalet vb. birçok konulara yer verilmektedir. Ülkelerin ileriki dönemde izleyecekleri politikalar için yol haritası niteliği taşıması bakımından önemi büyüktür. Türkiye'de uygulanan Beş Yıllık Kalkınma Planlarında vergi politikalarına da geniş ölçüde yer verilmekte olup genel olarak belirlenen hedefler; vergi hasılatının artırılması, vergi adaletinin sağlanması ve verginin tabana yayılması gibi başlıklarda toplanmaktadır. Bu tez çalışmasında ise 1980-2018 yılları arasında uygulanan Beş Yıllık Kalkınma Planlarında yer alan vergi politikaları hedefleri ve bu hedeflerin gerçekleşme durumları değerlendirilmiştir. İlk olarak her plan kapsamında plan dönemine ilişkin hedefler ayrı ayrı değerlendirilmiş ve son olarak öne çıkan vergi politikası hedefleri çerçevesinde bütüncül bir yaklaşımla genel durum ortaya konmuştur.
Türk vergi hukukunda mahremiyet hakkı
Devletin üstün konumda olduğu vergilendirme ilişkisinde, her ne kadar mükellefin ödevleri ağır bassa da, mükellefe idare karşısında bazı haklar da tanınmıştır. Çünkü devletin vergilendirme yetkisini kullanarak gerçekleştirdiği müdahaleler karşısında, mükelleflerin tamamen korunmasız kalması düşünülemez. Bu amaçla ortaya çıkan mükellef haklarından biri de mahremiyet hakkıdır. Hemen her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de, idarenin mükellefler hakkında neredeyse sınırsız denebilecek boyutlarda bilgi toplama yetkisi bulunmaktadır. İdarenin sahip olduğu bu yetkiyi dengeleyen ve vergi mükellefini koruyan tek düzenleme ise, mükellefler için bir "hak", yükümlüleri için ise bir "yasak" teşkil eden vergi mahremiyetidir. Bu hak ile mükelleflere, vergi idaresinde bulunan gizli bilgilerinin başkalarıyla paylaşılmayacağı ve kullanılmayacağı güvencesi sağlanmaktadır. Çünkü bu bilgilerin gizli kalmasıyla, mükelleflerin maddi ve manevi pek çok menfaati korunmaktadır. Vergi mahremiyeti hakkı temel olarak kişinin sır alanını korumayı amaçlasa da, aynı zamanda bu hak ile vergi idaresinin güvenilirliğine de katkı sağlanmış olur. Son yıllarda, bilgi teknolojilerindeki ve kişisel verilerin korunması konusundaki gelişmeler ise her alanda olduğu gibi vergilendirme alanında da mahremiyetin önemini artırmıştır. Vergi mahremiyeti hakkının doğurduğu sır saklama yükümlülüğü bir sözleşmeden değil, kanundan kaynaklanmaktadır. Türk vergi hukukunda mükelleflerin mahremiyet hakkını gözeten başlıca hukuki düzenlemeler, Vergi Usul Kanunu'nun 5. maddesinde yer alan "vergi mahremiyeti" ile Amme Alacaklarının Tahsil Usulünün Hakkında Kanun'un 107. maddesinde yer alan "Sırrın ifşası" hükümleridir. Mahremiyet hakkının kapsamı ve bu hakkın ihlali durumuna bağlanan sonuçlar, bu hakla korunan kişilik değerleri bakımından oldukça önemlidir. Mükelleflerin vergi mahremiyeti hakkına yönelik farkındalığı ve idarenin bu hakka karşı saygılı yaklaşımı ise vergi sistemini olumlu yönde etkileyecek unsurlardır. ANAHTAR KELİMELER: Hak, Vergi mahremiyeti, Mükellef hakları, Özel hayatın gizliliği, Vergi mahremiyetinin ihlali
Türkiye'de gönüllü vergi uyumunu etkileyen faktörler
Geçmişten günümüze vergi gelirleri, devletlerin harcamalarını gerçekleştirmesi için kullandığı en önemli kalem olmuştur. Mükelleflerin vergi ödevleri karşısında gösterdikleri tavır ve tutumlar vergi gelirleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilmektedir. Mükelleflerin vergi ödevini gerçekleştirme konusunda göstereceği isteksizlik, vergi karşısında olumsuz davranışların gelişmesine ve vergi gelirlerinde azalmaya neden olabilecektir. Vergi bilincinin yeterince gelişmemesi, vergi politikalarının mükellef odaklı olmaması vergiye karşı olumsuz davranışların gelişmesinde etkili olabilmektedir. Mükelleflerin vergi uyumunu sağlamak amacıyla toplumu yönetenlerde yeterli vergi bilincine sahip olmalıdır. Vergi uyumunun gerçekleşmesi bireysel bir olgu olmasının yanı sıra aynı zamanda toplumsal bir olgu olarak da değerlendirilmelidir. Vergi uyumunun ve vergiye karşı davranışları etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi için Hatay ilinde 300 mükellef ile 34 soruluk anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Amaç anket sorularına verilen yanıtlardan elde edilen sonuçlardan hareketle mükelleflerin vergi uygulamaları karşısındaki düşünce, tavır ve davranışları hakkında tespitte bulunmaktır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde vergi kavramı teorik olarak ele alınmıştır. İkinci bölümde mükelleflerin vergiye uyumunu etkileyen faktörler incelenmiştir. Son bölümde ise anket sonuçlarının frekans değerleri ve yapılan çapraz tablolar analizi yer almaktadır.
Kamu borçlarının ekonomik büyüme üzerine etkileri: Türkiye örneği
Ülkelerin büyüme ve kalkınma süreçlerinde son dönemlerde sürekli artmakta olan ve kamunun olağan geliri niteliğini kazanan kamu borçlanmalarının ekonomik büyümeyi ne yönde ve hangi büyüklükte etkilediği günümüzde sıklıkla tartışılmakta olan bir konu haline dönüşmüştür. Kamu borçlarının ekonomik büyümeyle olan ilişkisi hem gelişmiş ülkeler hem de gelişmekte olan ülkeler açısından oldukça önem taşımaktadır. Gelişmekte olan ülkeler öncelikle kalkınmaya yönelik finansman sağlanması için tasarruflardaki yetersizlik sebebiyle devlet borçlanması yolunu sıklıkla tercih etmektedirler. Gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye'nin de iç tasarruflarının yatırımlara finansman sağlama konusunda yetersiz gelmesi, ulaşılmak istenen ekonomik büyüme hızına erişmesine engel teşkil etmektedir. Çalışmanın amacı Türkiye'deki kamu borçlarının ekonomik büyümeye olan etkilerinin tespit edilmesidir. Bu hususta iç ve dış kamu borçlanmalarının 2002Q3-2020Q3 döneminde ekonomik büyüme üzerindeki etkileri Vector Otoregresyon (VAR) analizi yardımıyla test edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre Türkiye'de kamu iç borçlanmalarındaki azalmalar GSYİH'da yukarı yönlü harekete sebep olurken; kamu dış borçlanmalarındaki azalmalar GSYİH'de azalmalara neden olmaktadır. Dolayısıyla Türkiye ekonomisinde kamu iç borçlanmaları ile GSYİH arasında ters yönlü; kamu dış borçlanmaları ile GSYİH arasında doğru yönlü bir ilişkiden bahsetmek mümkündür. Bu hususta Türkiye ekonomisinde ekonomik anlamda büyüme ve gelişme sağlanması için kamu borçlanmalarına yönelik politikaların tespitinin iyi yapılarak en uygun politikanın belirlenmesi oldukça önem arz etmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ekonomik Büyüme, Kamu Borçları, Türkiye Örneği, VAR Analizi
Türk bütçe sisteminde yönetişimin yeri ve katılımcı bütçe üzerine bir inceleme; Manisa ili örneği
Geçmişten günümüze değişen ve gelişen şartlara uyum sağlamaya çalışan devlet bütçeleri kamu harcamalarında etkinlik ve şeffaflık sağlayabilmek adına çeşitli yollar izlemektedir. Bu yollar kamu yönetimlerinde devlet bütçeleri olarak ortaya çıkmaktadır. 21. yüzyıl kamu yönetimleri yönetişim kavramını özellikle yerel yönetim bütçelerinde hayata geçirmek istemektedirler. Dünya üzerinde ve Türkiye'de demokratik, katılımcı, şeffaf ve hesap verilebilir devlet bütçeleri oluşturma amacıyla katılımcı bütçeyi farklı yol ve yöntemle deneyimlemiş ve deneyimlemeye devam etmektedir. Katılımcı bütçe, yerel yönetimlerin bütçelerinin katılımcı esaslarla hazırlanmasıdır. Katılımcı bütçenin hayata geçirilmesinde başta devletin daha sonra da yerel yönetimlerin ve katılımcı halkın bu konudaki isteği oldukça belirleyicidir. Katılımcı bütçede aktif olacak vatandaş bu konuda en azından katılımcı bütçeye dair bilgi, toplumsal konulara karşı ilgili, vatandaş olma bilincine sahip bireyler olmalıdır. Bu çalışmada birinci bölümde devlet bütçesinin kavramsal çerçevesi ifade edilmiştir. Bütçe hakkı ve çeşitli ülkelerde bütçe hakkının nasıl kazanıldığının vurgusu yapılmıştır. İkinci bölümde iletişim ve yönetişim kavramları açıklanmış olup siyaset ve yönetişimin özellikle yerel siyasetle ilişkisi ifade edilmiştir. Siyaset ve bütçe ile ilişkili olan yönetişim kavramının unsurları, devlet bütçesi ile ilişkilendirilerek açıklanmıştır. Üçüncü bölümde ise katılımcı bütçe tanımlanarak, katılımcı bütçenin tarihsel süreci açıklanmıştır. Katılımcı bütçeyi ilk olarak uygulayan Porto Alegre katılımcı bütçe modeli anlatıldıktan sonra diğer dünya ülkelerinde gerçekleştirilen katılımcı bütçe örnek uygulamalarına bu bölümde yer verilmiştir. Ardından Türkiye'de katılımın ne ifade ettiği belirtilmiştir. Dördüncü ve son bölümde ülkemizde katılımcılığa dair gerçekleştirilen proje ve ortaklık çalışmaları ifade edilmiştir. Türkiye'de uygulanan katılımcı bütçe örnekleri ifade edildikten sonra Manisa Büyükşehir Belediyesi ve katılım olgusu gerek stratejik planlarla ve performans programlarıyla gerekse faaliyet raporlarıyla ilişkilendirilmiştir. Manisa Büyükşehir Belediyesi'nde vatandaş katılımın hangi uygulamalarla gerçekleştirildiği ifade edildikten sonra Manisa Büyükşehir Belediyesi'ne dair birtakım belediye bütçesi gelir, gider gerçekleşmeleri tablolar halinde sunulmuştur. Bu bölümde son olarak Manisa Büyükşehir Belediyesi merkez ilçeler meclis üyeleri ile yapılan anket araştırmasının sonuçları istatistiki bilgilerle incelenerek pekiştirilmiştir. Anket çalışması ile birlikte gerçekleştirdiğimiz görüşme tekniği tüm katılımcılara uygulanmıştır. Katılımcılar, Manisa Büyükşehir Belediyesi merkez ilçeler meclis üyeleri ve iki bürokrattan oluşmaktadır. Görüşme sonuçlarından elde ettiğim tüm ifadeleri tırnak içinde belirterek ilgili başlıkların altında değerlendirmeye almış bulunmaktayım. Bu açıdan anket sonuçlarının güvenilir olduğu izlenirken görüşme sorularına verilen yanıtların çeşitlilik arz ederek her bir katılımcının görüş ve önerisini doğrudan ve tarafsız olarak çalışmaya aktarmış bulunmaktayım. Ve son olarak Manisa Büyükşehir Belediyesi merkez ilçeler için örnek katılımcı bütçe rehberi ile çalışmayı sonlandırmış bulunmaktayım. Katılımcı bütçe uygulaması, kamu yönetiminde ve devlet bütçesinin gerçekleştirilmesinde kaynakların etkin ve verimli kullanılabilmesi adına modern, demokratik ve şeffaf bir uygulamadır. Katılımcı bütçenin uygulama alanının genişletilmesi, yönetişim olgusuyla birlikte sürdürülebilir kentlerin oluşturulabilmesi amacıyla daha fazla kentte aktif olarak uygulanması ülkenin demokratik yönetimi ve ekonomisi açısından olumlu etkiler taşıyacağını ifade etmekteyim.
Bir iktidar/güç aracı olarak dış yardım ve dış borçların kullanılması: Osmanlı Devleti'nden günümüze Türkiye'nin dış borçlan(dırıl)ma serüveni
Rönesans - Reform dönemi sonrası Batı Avrupa, teknik ve ekonomik anlamda bir gelişme göstermiştir. Dünyanın geri kalanına kıyasla aşırı bir kapital birikimiyle sonuçlanan süreç, kapitalizmin oluşumunda etkili olmuştur. Bu zenginliğin iktidar aracı olarak kullanılabilmesi için yoksul ülkelerin borç kullanmak zorunda kalması ya da borçlanmaya olumlu bir bakış açısı kazanması gerekliliği önemli bir konu haline gelmiştir. Liberal felsefe bunu sağlamış, aynı zamanda serbest piyasa ekonomisinin ve bunu sağlayacak demokratik yönetim şekillerinin dünyada yaygınlaştırılması yardım / borç - kredi ilişkilerinin bir iktidar / güç aracı olarak kullanılmasının önünü açmıştır. Bu tez, dış yardımlar ile yumuşak güç kavramını, dış borçlar ile sert güç kavramını, hem dış yardımlar hem de dış borçlar ile akıllı güç kavramını ilişkilendirmektedir. Devletlerin yumuşak, sert ve akıllı güçler aracılığıyla ekonomik bağımsızlıklarını kaybetme süreci, Osmanlı Devleti döneminden günümüze kadar uzanan bir periyotta incelenmiştir. Çalışmanın sonucu, gelişmekte olan ülkeler tarafından dış finansman kaynağı olarak kullanılan borçların niteliğinin ve dış yardım ve borçların ülkelerin ekonomik ve politik bağımsızlığında önemli bir rol oynadığıdır. Ancak kullanılan borcun niteliği önemli olsa da; dış yardımlar ve dış borçların gelişmiş ülkeler tarafından bir iktidar / güç aracı olarak kullanıldığı da bir gerçektir. Söz konusu dış yardımlar ve dış borçlar gelişmiş ülkelerin çıkarına hizmet etmektedir.
Bir çevresel vergi örneği olarak karbon vergisi: Teori ve uygulama
Literatürde uygulama örnekleri incelendiğinde enerji üretimi ve tüketimi ile ekonomik büyüme arasında etkileşimin varlığı görülmektedir. Ekonomide fosil yakıt kullanımının nispi ağırlığına bağlı olarak yüksek oranda sera gazı salınımına yol açan ve doğal kaynak kullanımında sürdürülebilirlik ilkesini dikkate almayan bir ekonomik büyüme biçimi çevresel sorunlara yol açarak toplumsal refah düzeyi üzerinde olumsuz bir etki yaratmaktadır. Söz konusu çevresel sorunların çözümünde karbon vergisi yeşil vergi reformları kapsamında uygulanan piyasa tabanlı ekonomik araçlardan birisidir. Karbon vergileri ekonomik etkinlik, şeffaflık ve uygulama kolaylıkları, temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik teşvikler sunmak, yeşil istihdama ve çevre ile dost ekonomik büyümeye yönelik katkılar sağlamak olarak ifade edebileceğimiz avantajlara sahiptir. Belirtilen avantajlarının yanı sıra, politik uygulanabilirlik, uluslararası iş birliği gereksinimi, emisyon azaltımında belirsizlik ve gelir dağılımı üzerindeki muhtemel bozucu etkiler oluşturabilmesi itibariyle karbon vergileri bazı dezavantajlara sahiptir. Bu tez çalışmasında, öncelikle vergileme tekniği açısından karbon vergisinin taşıdığı özellikler ile ilgili teorik temel oluşturulmuştur. Bu bağlamda karbon vergisi tasarımında dikkate alınması gereken ilkelere yer verilerek karbon vergisinin makroekonomik göstergeler üzerindeki muhtemel etkileri ülke uygulama sonuçlarından yararlanılarak incelenmiştir. Sonuç kısmında seçili ülkeler kapsamında dünyada karbon vergisi uygulamaları incelenmiş, söz konusu ülkelerde verginin uygulanmasında ekonomik ve çevresel açıdan başarı ve başarısızlıklara yol açan etkenler tespit edilerek Türkiye'de karbon vergisinin nasıl tasarlanabileceğine ilişkin öneri ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Türkiye'de yerel yönetimlerin finansman kaynaklı mali sorunlarına mali özerklik ve vergilendirme yetkisi bakımından çözüm arayışları
Devletler sınırları içerisinde yaşayan fertlerin genel nitelikli ihtiyaçlarını kamu hizmetleri yolu ile sağlamaktadır. Çağdaş kamu yönetimi anlayışı yerel halk tarafından talep edilen kamu hizmetlerinin yerel yönetimler tarafından sağlanmasını öngörmektedir. Yerel yönetimler görevlerini ifa ederken çeşitli sorunlarla karşılaşmaktadır. Bunlardan en önemlisi mali sorunlardır. Yerel yönetimlerin mali sorunları denilince akla ilk gelen finansal kaynak yetersizliği ve merkezi yönetime olan bağımlılıktır. Yerel yönetimlerin finansman sağlarken merkezi yönetime bağımlılığın artması hem mali özerkliği hem de idari özerkliği tehlikeye sokmaktadır. Kendi kendini yöneten, demokratik ve etkin bir yerel yönetim yaratmanın en önemli koşulu, yerel yönetimlerin mali yönden özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır. Bu nedenle, yerel yönetim birimlerinin kendi finansman kaynaklarını geliştirebileceği yapıların oluşturulması, yerel yönetimlerin finansman kaynakları içerisinde yoğunluğun öz gelirlere verilmesi ve yerel yönetimlerin kaynak yaratma ve vergilendirme konusunda geniş yetkilerle donatılması gerekmektedir. Üniter yapılı bir ülke olan Türkiye'de yerel yönetim finansman sistemi, esas olarak merkeze bağımlı bir yapıdadır ve bu durum birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Ülkede yaşanan gelişmeler ile birlikte artan hizmet yükü sonucunda yerel yönetim birimlerinin özellikle yetki alanı genişliği, üstlendikleri hizmetler ve nüfus yoğunluğu ile birlikte değerlendirildiğinde belediyelerin harcama düzeylerinde artışa sebep olmaktadır. Fakat ülkede yerel yönetimlere, görev ve sorumluluklarıyla orantılı finansman kaynağı sağlanamamaktadır. Türkiye'de yasal mevzuattaki eksikler nedeniyle mevcut gelir potansiyelini etkin bir şekilde değerlendiremeyen, vergilendirme yetkisine sahip olmayan, kendilerine alternatif yeni gelir kaynakları oluşturamayan, genel bütçe vergi gelirleri tahsilatından aktarılan paylara yüksek derecede bağımlı olan yerel yönetim birimleri, etkin ve verimli hizmet birimleri olma çizgisinden uzaklaşmakta ve mali özerklik sonucu elde edilebilecek muhtemel faydalardan mahrum kalmaktadır. Bu çerçevede çalışmada, başta nüfus yoğunluğu, yetki alanı, etkin demokratik yapısı ve hizmet yoğunluğu dikkate alındığında yerele hizmet sunumunda en önemli role sahip olan belediyeler olmak üzere yerel yönetimlerin yaşadığı finansman kaynaklı mali sorunlar mali özerklik ve vergilendirme yetkisi bakımından değerlendirilip, yerel yönetimlerin daha etkin, verimli ve vatandaş memnuniyetini artıran yapıya kavuşturulması için çeşitli öneriler geliştirilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, mali özerklik, vergilendirme yetkisi, devlet, yerel yönetim
Vergi uyuşmazlıklarının çözümünde pişmanlık ve ıslah müessesesi ve etkileri
Türk Vergi Hukuku içinde yer alan müesseselerden biri olan pişmanlık ve ıslah; vergide ortaya çıkan uyuşmazlıklarda, bazı koşulların sağlanması halinde, idari aşamada çözüm üretebilecek müesseselerden biridir. Olumlu sonuçlarıyla, sorunsuz bir şekilde uygulanarak hem idarenin, hem de yükümlünün işlerini kolaylaştırmayı amaçlar. Hali hazırda, fazla olan yargının yükünü azaltıcı etkisi vardır. Vergi Usul Kanununun 371. maddesinde yazılı olan şartları yerine getiren yükümlülerin cezadan kurtulmasını ve vergi idaresinin alacağını bir an önce tahsil edip hazineye intikalini sağlar. Bu özelliğiyle pişmanlık ve ıslah müessesesi, vergi idaresi ve yükümlüler açısından önemli bir düzenlemedir. Bu çalışmayla amaçlanan, vergi uygulamaları içinde pişmanlık ve ıslah müessesesinin yerini değerlendirip, Türk vergi yargısına etkilerini ortaya koymaktır.