
218
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kriyobalon ile ablasyon yapılan atriyal fibrilasyonlu hastalarda ısı-süre parametreleri ile akut işlem başarısı ve geç rekürrensin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Atriyal fibrilasyon (AF) klinik pratikte karşılaşılan en yaygın aritmidir ve artmış mortalite ve morbidite ile ilişkilidir. AF'li hastalarda sinüs ritminin idamesi semptomların azalması ve artmış yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Sinüs ritminin sürdürülmesinde AF kateter ablasyonu antiaritmik tedaviye alternatif olmuştur. Radyofrekans ile yapılan ablasyon yöntemine alternatif olarak kriyobalon yöntemi ile ablasyon yaygın kullanım alanı bulmuştur. Kariyoablasyonun akut işlem başarısını değerlendirmek için çeşitli teknik parametreler üzerinde çalışılmıştır. Bunlardan biri ısı parametreleridir. Çalışmamızda amacımız kriyoablasyonun akut işlem başarısı ve geç klinik rekürrens ile ısı-süre parametrelerinin ilişkisinin değerlendirmektir. Metod: Çalışmamıza Ocak 2011 Mayıs 2014 tarihleri arasında kriyobalon yöntemi ile AF ablasyonu yapılan 102 hasta dahil edildi ve veriler geriye dönük olarak incelendi. İşleme ait ısı-süre parametreleri CryoConsole kardiyak ablasyon sistemi (Medtronic CryoCath LP) dataları incelenerek elde edildi. Minimum ısı, işlem sırasında ulaşılan minimum ısı derecesi; minimum ısı süresi, minimum ısıya ulaşma süresi; soğuma süresi, balon kapağının kapanıp yavaş soğuma fazına geçilen süre, soğuma derecesi ise bu süredeki ısı derecesi; ısınma süresi, ısınma başlangıcından +20 Co' ye kadar geçen süre; eşik ısıya ulaşma süresi, süperiyor venler için -42 Co inferiyor venler için -39 Co'ye ulaşma süresi olarak tanımlandı. Bu parametrelerin akut rekonneksiyon ve geç klinik nüks ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Toplam 408 pulmoner venin (PV) 367 'sine (%89) kriyoablasyon uygulandı. İşlemden otuz dakika sonra yapılan kontrolde 12 vende (%3,2) tekrar sinyal tespit edildi. Akut rekonneksiyon olan bu venler ısı parametreleri açısından rekonneksiyon olmayanlarla karşılaştırıldı. Akut rekürrens olan grupta; minmum ısı anlamlı derece yüksek (- 40,5±5,5 Co'ye karşın -49,6±6,8 Co p<0,001), minimum ısıya ulaşma süresi anlamlı derecede uzun (182,1±35,7 sn'ye karşın 148,8±27,4 sn p=0,001), soğuma süresi anlamlı derecede uzun (31,6±4,5 sn'ye karşın 26,5±3,7), soğuma derecesi anlamlı derecede yüksek (-21,4±2,7 Co'ye karşın -26,5±4,8Cop<0,001), ısınma süresi anlamı oranda kısa (24,2±4,0 sn' ye karşın 48,7±22,8 p<0,001), eşik ısıya ulaşma süresi anlamlı derecede uzun (90,5±45,1 sn'ye karşın 70,3±41,5 sn p=0,02) tespit edildi. Çalışamaya dahil edilen 102 hastanın 33'ünde (%32,4) geç rekürrens saptandı. Isı parametreleri geç rekürrens ile ilişkisi açısından incelendi. Minimum viii ısı, minimum ısıya ulaşma süresi, soğuma süresi, soğuma derecesi, ısınma süresi eşik ısıya ulaşma süresi ile geç rekürrens arasında anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Kriyoablasyon ile pulmoner ven izolasyonu yapılan atriyal fibrilasyonlu hastalarda ısı-süre parametreleri akut rekonneksiyon ve işlem başarısı ile ilişkilidir. Bu parametreler akut nüksü belirlemede öngördürücü olarak kullanılabilir. Isı-süre parametreleri ile geç rekürrens ilişkili değildir.
Kardiyoversiyon planlanan nonvalvüler atriyal fibrilasyonlu hastalarda sol atriyal volüm indeksinin sinus ritmi sağlanmasında ve idamesindeki yeri ve m-mode sol atriyum çapı ile etkinliğinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, kardiyoversiyon planlanan nonvalvüler atriyal fibrilasyonlu hastalarda SAVİ'nin sinus ritmi sağlanmasında ve idamesindeki yerini belirlemek, M-mode ekokardiyografi ile hesaplanan sol atriyal çap ile etkinliği karşılaştırmaktır. Ağustos 2009 - Mayıs 2011 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Polikliniğine başvuran, elektriksel kardiyoversiyon planlanan 120 hasta işlem öncesi değerlendirildi ve çalışmaya alınma kriterlerine uyan toplam 80 nonvalvüler atriyal fibrilasyonlu hasta (38 erkek, 42 bayan) randomize olarak çalışmaya alındı. Ekokardiyografik inceleme sonrasında uygun olan hastaların hastaneye yatışı yapıldı. Midozolam ile sedasyonu takiben ACC/AHA/ESC kılavuzlarının belirlediği şekilde anterolateral yaklaşımla Hewlett Packard codemaster DC monofazik defibrilatör cihazı ile DCC her hasta için 200 joule ile başlanarak, başarısız olması halinde sırasıyla 300 ve yine başarısız olması halinde 360 joule olmak üzere uygulandı. Bu üç denemenin ardından, 360 joule anteroposterior yaklaşım ile son kez DC-CV uygulandı. Sonrasında atrial fibrilasyon devam ederse, işlem başarısız olarak kabul edildi. Kardioversiyon sonrası hastalar 24 saat monitorize edildi. 24 saat monitörizasyon sonrasında sinus ritmi devam eden hastalar grup 1 (başarılı kardiyoversiyon), atriyal fibrilasyon tespit edilen hastalar grup 2 (başarısız kardiyoversiyon) olarak kabul edildi. Grup 1 hastalar 1. ay EKG'lerinde sinus ritmi devam edenler grup 1A (rekürrens olmayan), atriyal fibrilasyon tespit edilenler grup 1B (rekürrens olan) olarak kabul edildi. Kardiyoversiyon başarısını etkileyen faktörleri belirlemek için yapılan tek değişkenli logistik regresyon analizinde sadece yaş, SA çap ve SAVİ açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmesine rağmen, yapılan çok değişkenli logistik regresyon analizinde sadece SAVİ ve SVKİ açısından istatistiksel anlamlı fark izlendi. SAVi'nin her ml/m² lik artışı, diğer parametrelerden bağımsız olarak kardiyoversiyon başarısının %8 azalması ile ilişkili tespit edildi (OR 1,08, CI 1,035-1,124, p< 0,0001).Kardiyoversiyon başarısını öngörmede kullanılan parametrelerden SA çap ve SAVİ, ROC analizi ile karşılaştırıldığında eğri altında kalan alan SAVİ için 0,892±0,041 iken SA çapı için 0,712±0,058 olarak tespit edildi. Her iki parametre için eğri altında kalan alan istatistiksel olarak anlamlı tespit edildi (SA çap ve SAVİ, p:0,002 ve p:<0,001). Kardiyoversiyon başarısını öngörmede en ayırt edici SAVİ değeri 40.5 ml/m² olarak bulundu (duyarlılık: %97,özgüllük: %88). Kardiyoversiyon başarısını öngörmede en ayırt edici SA çap değeri 46,5 mm olarak bulundu (duyarlılık: %73, özgüllük: %63). SAVİ SA çapına oranla kardiyoversiyon başarısını öngörmede duyarlılığı ve özgüllüğü daha yüksek olan bir parametre olarak tespit edildi (p:0,0008). Atriyal fibrilasyonun tekrarlama riskini etkileyen faktörleri belirlemek için yapılan tek değişkenli logistik regresyon analizinde yaş, cinsiyet, VKİ, SVKİ, SA çap ve SAVİ açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmesine rağmen, yapılan çok değişkenli logistik regresyon analizinde sadece SAVİ açısından istatistiksel anlamlı fark izlendi. SAVi'nin her ml/m² lik artışı, diğer parametrelerden bağımsız olarak atriyal fibrilasyon tekrarlama riskinde %16'lık artış ile ilişkili tespit edildi (OR 1,16, CI 1,018- 1,329, p< 0,027). Atriyal fibrilasyon tekrarlama riskini öngörmede kullanılan parametrelerden SA çapı ve SAVİ, ROC analizi ile karşılaştırıldığında eğri altında kalan alan SAVİ için 0,950±0,029 iken, SA çapı için 0,762±0,076 olarak tespit edildi. Her iki parametre için eğri altında kalan alan istatistiksel olarak anlamlı tespit edildi (SA çap ve SAVİ, p:0,004 ve p:<0,001). Atriyal fibrilasyon tekrarlama riskini öngörmede en ayırt edici SAVİ değeri 36 ml/m² olarak bulundu (duyarlılık: %100,özgüllük: %82,5). Atriyal fibrilasyon tekrarlama riskini öngörmede en ayırt edici SA çap değeri 41 mm olarak bulundu (duyarlılık: %90, özgüllük: %50). SAVİ SA çapına oranla atriyal fibrilasyon tekrarlama riskini öngörmede duyarlılığı ve özgüllüğü daha yüksek olan bir parametre olarak tespit edildi. Kardiyoversiyon planlanan nonvalvüler atriyal fibrilasyon hastalarında SAVİ kardiyoversiyon başarısını ve atriyal fibrilasyon tekrarlama riskini öngörmede kullanılabilecek basit, tekrar edilebilibilir, kantitatif bir yöntemdir. Aynı zamanda SAVİ SA çapa göre kardiyoversiyon başarısını ve atriyal fibrilasyon tekrarlama riskini öngörmede daha duyarlı ve özgül bir parametredir. Bu bulguların daha fazla hasta ile yapılacak olan uzun klinik gözlemsel çalışmalarla desteklenmesine ihtiyaç vardır.
Psoriasisde artmış ateroskleroz riskinin karotis intima-media kalınlığı ve nabız dalga hızı ile değerlendirilmesi
Psoriasis; genetik ve çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkan, tekrarlayıcı, kronik enflamatuvar bir cilt hastalığıdır. Psoriasisli bireylerde hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi ve obesite insidansındaki artış ile birlikte altta yatan kronik enflamatuvar süreç, bu hasta grubunda ateroskleroz gelişim riskini arttırmaktadır. Psoriasisde artmış kardiyovasküler morbidite ve mortalite nedeniyle psoriasisli bireylerin, ateroskleroz gelişimi açısından non invaziv testler ile incelenmesi; ileride oluşabilecek aterosklerotik komplikasyonların önüne geçmek anlamında önem taşımaktadır. Bu çalışmada psoriasis ateroskleroz ilişkisi, karotis intima media kalınlığı ve nabız dalga hızı ölçümü yapılarak incelenmiştir. Çalışmaya, kanıtlanmış aterosklerozu ve ateroskleroz açısından konvansiyonel risk faktörleri taşımayan, kronik plak psoriasisi bulunan 81 hasta ile psoriasis ve başka sistemik hastalığı bulunmayan 79 sağlıklı gönüllü alındı. Kanıtlanmış aterosklerozu, hipertansiyonu, diyabetes mellitusu, hiperlipidemisi ve psoriasis dışı sistemik hastalığı bulunan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Her iki grupta nabız dalga hızı ölçümü ile sağ ve sol karotis intima media kalınlığı ölçümü yapıldı. Her iki grup, tespit edilen ortalama ve maksimum karotis intima media kalınlığı ile nabız dalga hızı açısından karşılaştırıldı. Çalışmamızda her iki grubun demografik ve laboratuar verileri benzerdi. Ortalama ve maksimum karotis intima media kalınlığı, psoriasisli grupta kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi (0.73±0.11 mm vs 0.65±0.05 mm, p<0.0001; 0.85±0.09 mm vs 0.76±0.06 mm, p<0,0001; sırasıyla). Karotis-femoral nabız dalga hızı da psoriasisli grupta, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek saptandı (ort: 7.1±0.9 m/sn vs ort: 5.97±0.5 m/sn sırasıyla; p<0.0001). Karotis intima media kalınlığı ve nabız dalga hızındaki artış ile PASI skoru ve hastalığın süresi arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Nabız dalga hızındaki artışla karotis intima media kalınlığı artışı arasında pozitif bir korelasyon mevcuttu (p<0,0001, r=0,74). Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, psoriasisde ateroskleroza eğilim olduğunu destekler niteliktedir. Konvansiyonel aterosklerotik risk faktörlerinin yokluğunda bile artmış karotis intima media kalınlığı ve artmış nabız dalga hızının tespiti aterosklerotik sürece olan yatkınlığı yansıtmaktadır. Artan bu ateroskleroz eğiliminin en olası sebebi ise diğer sistemik enflamatuvar hastalıklarda olduğu gibi altta yatan kronik enflamasyon olarak gözükmektedir. Bu çalışma ile elde ettiğimiz bulguların klinik sonuçlara da yansıyacağını düşünmekle birlikte; bu verilerin, daha geniş hasta popülasyonlu prospektif çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanısındayız.
Kalp yetmezlikli hastalarda fonksiyonel kapasitenin belirlenmesinde ekokardiyografik olarak belirlenen dinamik sağ ventrikül fonksiyonlarının rolü
Amaç: Kalp yetmezliği hastalarında egzersiz intoleransının mekanizmaları halen net olarak aydınlatılamamıştır. Kalp yetmezliği genel olarak hemodinamik bir sendrom olarak bilinmekle birlikte, çoğu çalışmada kardiyak performans ile semptomlar arasında ilişki zayıf olarak değerlendirilmiştir. Kalp yetmezliğinde, sağ ventrikül fonksiyonlarının fonksiyonel kapasite üzerinde etkisini araştıran çalışmalar kısıtlı sayıdadır. Sağ ventrikül fonksiyonu ile fonksiyonel kapasite arasında ilişki daha önce yapılmış birkaç çalışmada gösterilmiştir. Doppler bağımlı olmayan 2 boyutlu benek izleme yöntemi (2D speckle tracking), miyokardın strain ve strain hızını, ekokardiyografik noktacıkların izlemi yöntemine dayanarak özel bir bilgisayar programı aracılığı ile değerlendirir. Natriüretik peptidlerin plazma konsantrasyonları kalp yetmezliği tanısında ve tedavisinde yararlı biyolojik göstergelerdir. Daha önce yapılan çalışmalarda hastaların semptomları ve fonksiyonel kapasiteleri ile natriüretik peptid düzeyleri ilişkili bulunmuştur. 6 dakika yürüme testi (6DYT), son 10 yılda popüler olmuş değerlendirme yöntemidir. Bu test kolay uygulanabilir ve güvenli bir yöntemdir. Yürüme mesafesi ve pik oksijen tüketimi arasında ilişki daha önceki yapılan çalışmalarda ortaya konmuştur. Bu çalışma, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu %40 ve altında, fonksiyonel kapasitesi sınıf I-III olan hastalarda, 6 dakikalık yürüme testi mesafesi ile sağ ventrikül fonksiyonları arasındaki ilişkiyi belirlemek, yürüme mesafesi, sağ ventrikül fonksiyonları ve diğer ekokardiyografik parametreler ile NT-pro-BNP düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla planlandı. Yöntem: Çalışmaya daha önceden tanı konmuş veya yeni tanı alan, iskemik ve non-iskemik etiyolojili, ekokardiyografik olarak saptanan sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu %40 ve altında olan kalp yetmezliği hastaları dahil edildi. Hastalara 6 dakika yürüme testi yapıldı. NT-pro-BNP düzeyleri çalışıldı. İki boyutlu, M-mod, Doppler ve doku Doppler ekokardiyografileri yapıldı. İki boyutlu benek izlemeli ekokardiyografi ile sol ventrikül global longitudinal (LTGS), sirkumferensiyal (SGS) ve radyal strain (RGS) parametreleri ve sağ ventrikül serbest duvar longitudinal pik sistolik strainleri (RV-STR) hesaplandı. Bulgular: Ortalama ejeksiyon fraksiyonu %28,78 ± 6,0 olan 50 hasta çalışmada değerlendirildi. 6 dakika yürüme testi, test süreleri, yürüme mesafesi ve test sırasında yapılan iş ve NT-pro-BNP düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli ölçüde ilişki saptandı (sırasıyla r = -0,595, p<0,01; r = -0,699, p<0,01; r = -0,673, p<0,01). Sol ventriküle ait deformasyon parametrelerinden RGS ile NT-pro-BNP düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanamazken, NT-pro-BNP'nin SGS ile zayıf ilişkili (r = 0,319, p<0,05), LTGS ile orta derecede ilişkili olduğu (r = 0,461, p<0,01) saptandı. NT-pro-BNP düzeylerinin RV-STR ile orta derecede ilişkili olduğu görüldü (r = -0,372, p<0,01). NT-pro-BNP düzeylerinin en iyi olarak E/(ORT-S X ORT-E') ve LAVI parametreleri ile ilişkili olduğu görüldü (sırasıyla r = 0,715, p<0,01 ve r = 0,688, p<0,01). 900 pg/ml üzerindeki NT-pro-BNP düzeylerini tahmin etmede kullanılan ekokardiyografik parametrelerin ROC eğrileri altında kalan alanın, E/(ORT-S X ORT-E?) parametresi için en yüksek olduğu görüldü (EAA = 0,898, p<0,0001). NT-pro-BNP düzeylerinin belirlenmesinde ilgili olan sol ventriküle ait deformasyon parametrelerinin (LTGS, RGS, SGS), sol atriyal volüm indeksinin (LAVI) ve pulmoner kapiller kama basıncı tahmininde kullanılan E/ORT E' ve E/(ORT-S X ORT-E?) parametrelerin çoklu regresyon analizlerinde, sol atriyal volüm indeksi her iki modelde de bağımsız değişken olduğu görüldü (sırasıyla LAVI için ß =0,548, p<0,01 ; Adj-r2 = 0,448, p<0,001 ve LAVI için ß = 0,569, p<0,01; Adj- r2 = 0,450, p<0,001). Hastaların, 6 dakika yürüme testinde yürüme mesafesinin belirlenmesinde, bağımsız değişkenlerin incelendiği çok değişkenli analiz modelinde en iyi bağımsız değişkenin SGS olduğu (ß = -0,263, p = 0,028), en iyi ikinci bağımsız değişkenin ise bu modelde RV-STR olduğu (ß = -0,271, p=0,035) görüldü. RV-STR belirlenmesinde en iyi bağımsız iki değişkenin sırasıyla E/(ORT S X ORT E?) ve M-PAB parametrelerinin olduğu görüldü (sırasıyla E/(ORT S X ORT E?) için ß = 0,392, p = 0,018 ve M-PAB için ß = 0,299, p = 0,027; Adj-R2: 0,357, p<0,001). RV-STR değeri -%18,5 altında olan kişilerde NT-pro-BNP düzeylerinin anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görüldü. Yürüme mesafelerinin (488,2 ± 130,9 metreye karşılık 327,9 ± 146,2 metre, p<0,01) ve test sırasında yapılan işin (386,8 ± 129,9 joule'a karşılık 236,5 ± 125,7 joule, p<0,01) anlamlı şekilde RV-STR yüksek olan kişilerde daha fazla olduğu görüldü. Sol ventrikül dolum basınçları ile ilişkili olan E/ORT-E' (16,64 ± 7,91'ye karşılık 22,76 ± 7,46, p<0,01) ve E/(ORT-S X ORT-E?) (374,0 ± 208,4?ye karşılık 650,3 ± 267,5, p<0,01) parametreleri anlamlı şekilde, RV-STR yüksek olan grupta diğer gruba kıyasla daha düşük olarak saptandı. Miyokardiyal deformasyon parametrelerinden RGS ve SGS parametreleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanamazken, LTGS'nin anlamlı şekilde RV-STR yüksek olan grupta diğer gruba kıyasla daha yüksek olduğu saptandı (% -8,45 ± 2,59'ye karşılık % -6,16 ± 2,78, p<0,01). Sonuç ve Tartışma: Sonuç olarak, sağ ventrikül serbest duvar longitudinal sistolik kısalma oranının, fonksiyonel kapasite ile ilişkili olduğu ve hatta fonksiyonel kapasitenin belirlenmesinde, bağımsız bir prediktör olduğu gösterildi. Sol kalp yetmezliğinde, tahmini sol ventrikül dolum basıncı ve tahmini ortalama pulmoner arter basıncı, sağ ventrikül fonksiyonları için başlıca belirleyici bulundu. Kronik sol ventrikül basınç artışına sekonder gelişen, geri dönüşümsüz pulmoner vasküler yeniden şekillenme ve pulmoner vasküler direnç artışı bu sonuca neden olmuş olabilir.
Atriyal fibrilasyonda kardiyoversiyon başarısını belirlemede atriyal miyokard deformasyon parametrelerinin rolü
Çalışmanın amacı, kardiyoversiyon planlanan persistan atriyal fibrilasyonlu hastalarda konvansiyonel ekokardiografik ölçümlere ek olarak benek izleme yöntemi ile ölçülen sol atrial miyokard deformasyon parametrelerinin kardioversiyon başarısını öngördürmedeki rolünü araştırmaktır. Mart 2012 - Ocak 2013 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Polikliniğine başvuran, elektriksel kardiyoversiyon planlanan 60 hasta işlem öncesi değerlendirildi ve çalışmaya alınma kriterlerine uyan toplam 40 persistan atriyal fibrilasyonlu hasta (23 erkek, 17 bayan) çalışmaya alındı. Ekokardiyografik inceleme sonrasında uygun olan hastaların hastaneye yatışı yapıldı. Midozolam ile sedasyonu takiben ACC/AHA/ESC kılavuzlarının belirlediği şekilde anterolateral yaklaşımla Philiphs Heartstart XL bifazik defibrilatör cihazı ile DC CV her hasta için 150 joule ile başlanarak, başarısız olması halinde sırasıyla 200 ve yine başarısız olması halinde 200 joule olmak üzere uygulandı. Bu üç denemenin ardından, anteroposterior yaklaşım ile son kez 200 joule ile DC-CV uygulandı. Sonrasında atriyal fibrilasyon devam ederse, işlem başarısız olarak kabul edildi. Kardioversiyon sonrası hastalar 24 saat monitorize edildi. 24 saat monitörizasyon sonrasında sinus ritmi devam eden hastalar grup 1 (başarılı kardiyoversiyon), atriyal fibrilasyon tespit edilen hastalar grup 2 (başarısız kardiyoversiyon) olarak kabul edildi. Grup 1 hastalar 1. ay EKG?lerinde sinus ritmi devam edenler grup 1A (rekürrens olmayan), atriyal fibrilasyon tespit edilenler grup 1B (rekürrens olan) olarak kabul edildi. Kardiyoversiyonun başarısız olduğu grupta (grup 2) kardiyoversiyon öncesi ve sonrası ölçülen global sol atrial strain (S) ve global sol atrial strain rate S (SR-S), başarılı olan gruba (grup 1) göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük saptandı. Fakat her iki grup arasında kardiyoversiyon öncesi ve sonrası ölçülen global sol atrial strain rate E (SR-E) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Kardiyoversiyon başarısını öngörmede kullanılan parametrelerden kardiyoversiyon öncesi bakılan global sol atrial strain S (SA S-S), sol atrial strain rate S (SA SR-S) ve SAVİ, ROC analizi ile karşılaştırıldığında eğri altında kalan alan SAVİ için 0,851±0,065 iken, global SA S-S için 0,744±0,082, global SA SR-S için 0,889±0,053 olarak tespit edildi. Her üç parametre için eğri altında kalan istatistiksel olarak anlamlı tespit edildi (global SA S-S p:0,0032; global SA SR-S p<0,001 ve SAVİ p<0,001) Kardiyoversiyon başarısını öngörmede en ayırt edici SAVİ değeri 39 ml/m² olarak bulundu (duyarlılık: %80, özgüllük: %100). Kardiyoversiyon başarısını öngörmede en ayırt edici global sol atrial strain S değeri %7,465 (duyarlılık: %92, özgüllük: %60), global sol atrial strain rate S değeri 0,7 (duyarlılık: %72, özgüllük: %93) olarak bulundu. 1. ay EKG?lerine göre sinus ritmi devam edenler grup 1A (n:18) ve atriyal fibrilasyon tekrarlayanlar grup 1B (n:7) olacak şekilde iki gruba ayrıldığında kardiyoversiyon öncesi ve sonrası ölçülen global sol atrial strain rate S (SR-S) ; sinüs ritmi devam eden grupta, AF tekrarlayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı. Her iki grup arasında kardiyoversiyon öncesi ölçülen global sol atrial strain S (SA S-S) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemesine karşın; kardiyoversiyon sonrası ölçülen global sol atrial strain S değeri (SA S-S) sinüs ritmi devam eden grupta istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı. Fakat her iki grup arasında kardiyoversiyon öncesi ve sonrası ölçülen global sol atrial strain rate E (SR-E) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Bizim çalışmamızda mevcut parametrelere ek olarak atriyal miyokard deformasyon parametrelerinin; persistan atriyal fibrilasyonu olan hastalarda CV başarısını belirlemede rol oynayabileceğini gösterdik. Aynı zamanda global sol atriyal strain rate S değerini; kardiyoversiyon başarısını öngörmede en az SAVİ kadar duyarlı ve özgül bir parametre olarak tespit ettik. Bu bulguların ışığında, klinik pratikte persistan atriyal fibrilasyon hastalarının kardiyoversiyon öncesi değerlendirilmesinde 2D benek izleme yöntemi ile ölçülen sol atriyal miyokard deformasyon parametreleri sol atriyum fonksiyonları hakkında daha ayrıntılı bilgi sağlayacak, özgüllüğü ve duyarlılığı yüksek bir parametre olarak kullanılabilir
Son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda hemodiyalizin kardiyak morfoloji ve fonksiyonlar ile nabız dalga hızı ve karotis intima media kalınlığına etkisi
KBY, sıklığı, mortalitesi ve de artan RTT?leri sebebiyle toplumsal maliyeti giderek artmakta olan bir hastalıktır. SDBY hastalarında en önde gelen mortalite nedeni KV komplikasyonlardır. Klasik KV risk faktörleri de KBY hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülür. Arteriyel vasküler hastalık ve kardiyomyopati gelişimi de KBY?de sıktır. Bu çalışmada, SDBY hastalarında kardiyak morfoloji ve fonksiyon, arteriyel kalınlık ve katılık üzerine hemodiyalizin etkisinin araştırılması amaçlandı. Kasım 2011 - Nisan 2012 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bölümü?ne başvuran ve SDBY ile takip edilen toplam 60 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalarda 30 tanesi henüz hemodiyalize girmemiş hastalardı, diğer 30 hasta ise en az 6 ay süredir hemodiyalize girmekte idi. Atrial fibrilasyonlu, romatizmal yada ciddi dejeneratif kalp kapak hastalığı, konjenital kalp hastalığı ve geçirilmiş kapak cerrahisi olan, etyolojide ailevi akdeniz ateşi bulunan, diyabetik, bilinen KAH yada periferik arter hastalığı, geçirilmiş serebrovasküler olay öyküsü bulunan, renal transplantasyon ve perton diyalizi öyküsü olan, EKO penceresi yetersiz ve ejeksiyon fraksiyonu <%50 olan hastalar çalışmadan dışlandı. SV morfolojik ölçümleri ve doppler parametreleri kaydedilerek analiz edildi. Hastaların NDH?ları ve KİMK?ları ölçülerek kaydedildi. Son olarak istatistiksel analizleri yapıldı. Demografik verilere baktığımızda yaş, boy ve KBY süresi açısından iki grup arasında fark yoktu, ortalama kilo ve VKI ise preemptif grupta daha yüksekti (sırasıyla p:0.026 ve 0.011). Cinsiyet dağılımı iki grupta benzerdi. Hipertansif ve hiperlipidemik hasta oranları preemptif grupta daha yüksekti (sırasıyla p:0.045 ve 0.004). Biyokimyasal parametrelere baktığımızda kreatinin değeri hemodiyaliz grubunda daha yüksekti (p<0.001) ve MDRD değeri ise hemodiyaliz grubunda daha düşüktü (p<0.001). Ekokardiyografik parametrelerden SAV hemodiyaliz grubunda yüksekti (p<0.001), DZ ise hemodiyaliz grubunda daha düşük bulundu (p<0.001). Diğer parametrelerde ise anlamlı fark izlenmedi. SVDD açısından da iki grup arasında anlamlı fark yoktu. SVH oranları iki grup arasında benzerdi. NDH ve KİMK açısından da iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi. KBY süresi her iki grupta benzer olmasına rağmen MDRD değerleri hemodiyaliz grubunda daha düşüktü. SAV hemodiyaliz grubunda daha yüksekti, bu da KBY süresi benzer olmasında rağmen hemodiyaliz grubunda KBY progresyonunun daha hızlı olabileceğini gösteriyordu. DZ preemptif grupta daha yüksekti (197,67±27,44?e 238,33±43,68) hemodiyaliz grubunda diyastolik parametrelerin iyileştiğine dair bir işaret olabilirdi ancak diğer ekokardiyografik parametreler buna destek vermedi. Sonuç olarak her iki grup da SDBY hastalarından oluşsa da hemodiyaliz grubundaki hastalar daha ileri dönemde idi ve bu da hemodiyalizin etkisini net olarak değerlendirmemizi engelliyordu. Hemodiyaliz her ne kadar SDBY hastalarında en fazla uygulanan tedavi olsa da hemodiyalizin uzun dönemde etkinliği belirsizdir ve renal transplantasyonun her hastada düşünülmesi gerekmektedir
Sirozlu hastaların kardiyak morfoloji ve fonksiyonunu değerlendirmede kontrol grubu ile karşılaştırmalı doku doppler, tei indeksi ve pulse doppler kullanımı
Sirotik Kardiyomyopati (SKMP); sirotik hastalarda bilinen diğer kardiyak hastalıkların yokluğunda, strese karşı körelmiş kontraktil yanıt ve/veya elektrofizyolojik anormalliklerle birlikte bozulmuş diyastolik relaksasyonla karakterize bir tablodur. Günümüzde Transtorasik Ekokardiografi (TTE) istirahat anında çekildiği için birçok SKMP tanısı atlanmaktadır. Son döneme ilerlemeden tanı koymak için ekokardiografik çeşitli parametreler ile gözden kaçan SKMP olgularını yakalayabiliriz. Planladığımız bu çalışmada, sirozlu hastalarda myokardiyal performans indeksi (MPİ) ve doku doppler parametreleri kullanılarak sistolik kalp yetmezliği gelişmeden erken dönemde SKMP tanısını koymayı amaçladık. Çalışmaya alkolik sirozu olmayan 20 tane 6 ayın üzerinde siroz tanısı ile takip edilen hasta ve 20 sağlıklı yaş ve cinsiyet uyumlu gönüllü kontrol grubu olarak alındı. Çalışmaya dahil edilen 20 hasta ve 20 kontrol grubunun demografik ve klinik verileri incelendiğinde, gruplar arasında anlamlı fark olmadığı görüldü. Hasta grubunda beklenildiği üzere kontrol grubuna kıyasla karaciğer fonksiyon testleri ve INR değerinin daha yüksek olduğu görüldü ancak şaşırtıcı olarak siroz grubunda ürik asit düzeyi de kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı (p:0.002). Ekokardiografik verilere bakıldığında hasta grubunda ortalama sol atriyal çap daha büyük bulundu (p< 0.001). Diyastolik disfonksiyon verilerinden E/A arasında anlamlı fark bulunmazken mitral deselerasyon zamanı hasta grubunda daha uzun bulundu (p: 0.001). Doppler zaman aralıklarından hesaplanan MPİ ve doku doppler ile hesaplanan ortalama MPİ hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha yüksek saptandı (p<0.001). Doku doppler ile saptanan septal ve lateral annulüs sistolik hızları ortalamasıda hasta grubunda daha düşük bulundu (p<0.001). Sonuç olarak SKMP; periferik vazodilatasyona bağlı sol ventrikül afterloadu düştüğü için genellikle subklinik seyreder. Bu yüzden geleneksel TTE ile atlanma olasılığı yüksektir. Çalışmamızda da gösterildiği gibi MPİ ve doku doppler görüntüleme yöntemleri kullanılarak SKMP olgularını yakalayabiliriz. Böylelikle sirozlu hastalardaki stress durumlarındaki akciğer ödemi riski gibi klinik kötüye gidişin önüne geçebilir ve gerekli önlemleri alabiliriz. Bu yüzden özellikle sirozlu bir hastada hemodinamisini etkileyebilecek bir girişim planlanıyor ise geleneksel TTE yanında MPİ ve doku doppler ile daha detaylı değerlendirme yapılmalıdır
Romatoid artrit, ankilozan spondilit, non radyografik aksiyel spondilartrit ve sağlıklı erişkinlerde arteryel sertlik, epikardiyal yağ doku kalınlığı, biyoelektriksel empedans ve hastalık aktivite indekslerinin değerlendirilmesi
Çalışmamızda; RA, AS, non –radyografik aksiyel spondilartrit hasta gruplarını birbiri arasında ve sağlıklı erişkinlere nazaran kardiyovasküler etkilenim derecesini; EYD ölçümü, arteryel sertlik değerlendirilmesi ve biyoelektriksel empedans analizi yöntemleriyle araştırmayı amaçladık. Kronik inf. Hastalıklarda beklendiği üzere EYD ile ESH arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır. EYD ile CRP arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Çalışmaya hastalığın aktif evresinde olan hastaları dahil etmemiş olmamız bir sebep olabilir. Bazı çalışmalarda kullanılan high sensitivie CRP kitini kullanmamış olmamızda bir diğer önemli faktör olarak sıralkanabilir. EYD kalınlığı açısından ek sebep olmaksızın, romatolojik hastalık grupları arasında anlamlı fark olmadığını saptadık. Çalışmaya HT, HL DM ,olan hastaların dahil edimediğini unutmamak gerekir. EYD ile toplam VYY(vücut yağ yüzdesi) arasında anlamlı korelasyon olduğunu saptadık. Literatürde bu konu ile ilgili bir yayın bulunmaması dolayısıyla çalışmamız bu konuyu irdeleyen ilk çalışma olma özelliği göstermektedir. Ayrıca toplam VYY ile serum lipit parametreleri arasında anlamlı korelasyon saptanmış olması BİA(b,yoelektriksel impedans analizi) in aterosklerozun non invaziv göstergelerinden birisi olabileceği yönünde önemli bilgiler vermektedir. •EYD ile hastalık süresi arasında anlamlı korelasyon saptandı. Ayrıca çalışmamızda EYD oranları bel çevresi ve kalça çevresi ölçümleri ile anlamlı korelasyon göstermektedir. Hastalık aktivite indeksleri ile EYD kalınlığı arasında anlamlı ilişki saptamadık. Nonradyografik spondilartrit kolunda arteryel stiffness parametrelerinin ve EYD kalınlığının artmamış izlenmesi, hastalığın kardiyovasküler sistem üzerine yıkıcı etkilerinin henüz ortaya çıkmadığının göstergesi olarak kabul edilebilir. Antropometrik yöntemler, serum LDL kolesterol ve EYD ile anlamlı korelasyon gösteren BİA ile VYY ölçümünün KVS risk değerlendirmesinde kullanılabilecek bir yöntem olabileceği gösterildi. Biyoelektriksel yöntemle ölçülen toplam vücut yağ yüzdesinin RA kolunda daha yüksek saptanmış olması, bu hastaların kardiyovasküler etkilenim açıdan daha sıkı takip edilmesi gerektiğinin bir göstergesidir. Çalışmamızda TA ile Aix arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır. Bizim çalışmamıza HL hastalarının dahil edilmemiş olması PWV, AİX ile HL arasında ki anlamlı korelasyonu gölgelemiş olabilir. Sonuç olarak Epikardiyal yağ doku ölçümü,arteryel sertlik değerlendirilmesi,Biyoelektriksel empedans analizi yön temleri ile inflamatuvar romatolojik hastalık tutulumu arasındaki ilişkiyi irdelediğimiz çalışmamızda nonradyografik AxSpagrubunda kardiyovasküler etkilenimin olmdığını saptadık. Özellikle hastalık süresiyle kardiyovasküler etkilenim arasında korelasyon olduğunu göstermiş olduk ve Romatoid arrtrti grubuında diğer gruplara göre kardiyovasküler etkilenimin daha fazla olduğunu saptadık. Anahtar Kelime: Epikardiyal yağ doku kalınlığı, arteryel sertlik, biyoelektriksel impedans, romatoid artrit, aksiyel spondilartrit
Psöriaziste subklinik sol ventrikül sistolik disfonksiyonu
Psöriazis; multipl remisyon ve relapslarla karakterize, fizyopatolojisinde çevresel ve genetik faktörlerin rol oynadığı, kronik enflamatuvar bir cilt hastalığıdır. Psöriazisli olgularda hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, ateroskleroz, miyokardiyal enfarktüs, sol ventrikül sistolik ve diyastolik disfonksiyonun artmış olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Artan kardiyovasküler morbidite ve mortalite nedeniyle psoriasisli bireylerin, ateroskleroz ve miyokardiyal disfonksiyon gelişimi açısından non invaziv testler ile incelenmesi; ileride oluşabilecek komplikasyonların önüne geçmek anlamında önem taşımaktadır. Bu çalışmada psöriaziste iki boyutlu benek izlem ekokokardiyografisi kullanılarak subklinik sol ventrikül sistolik disfonksiyonunu incelenmiş ve olası sistolik disfonksiyonun hastalık ciddiyeti, hastalık süresi ve ateroskleroza olan yatkınlığı göstermede bir prediktör olarak kabul edilen nabız dalga hızı ile olan ilişkisini değerlendirilmiştir. Çalışmaya, kanıtlanmış aterosklerozu ve ateroskleroz açısından konvansiyonel risk faktörleri taşımayan, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu %55 ve üzerindeki kronik plak psoriasisi bulunan 18 hasta ile psöriazis ve başka sistemik hastalığı bulunmayan 18 sağlıklı gönüllü alındı. Vücut kitle indeksi 35?in üzerinde kanıtlanmış aterosklerozu, hipertansiyonu, diyabetes mellitusu, hiperlipidemisi ve psöriazis dışı sistemik hastalığı bulunan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Her iki grupta nabız dalga hızı ölçümü ile iki boyutlu, M-mod, Doppler ve doku doppler ekokardiyografileri yapıldı. İki boyutlu benek izlemeli ekokardiyografi ile sol ventrikül total global longitudinal (LTGS), sirkumferansiyal (SGS) ve radyal strain (RGS) parametreleri hesaplandı. Her iki grup, nabız dalga hızı ve sol ventrikül iki boyutlu, M-mod, Doppler ve doku doppler, total global longitudinal (LTGS), sirkumferansiyal (SGS) ve radyal strain (RGS) parametreleri ile sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından karşılaştırıldı. Çalışmamızda her iki grubun demografik ve laboratuar verileri benzerdi. Psöriazis grubu ile kontrol grubu arasında nabız dalga hızı değerleri ortalaması açısından anlamlı bir fark tespit edildi (sırasıyla ort: 8,2±2,0 ve ort: 4,9±1,4; p<0.0001). Sol ventrikül diyastol sonu çap (LVEDD) ve sistol sonu çap (LVESD), ejeksiyon fraksiyonu (EF), biplan simpson ejeksiyon fraksiyon ve fraksiyonel kısalma (FS) değerlerinde hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark tespit edilmedi. Psöriazis grubu ile kontrol grubu arasında sol ventrikül Longitudinal Total Global Strain (LTGS) değerleri ortalaması açısından anlamlı farklılık tespit edildi (sırasıyla ort: -17,8±2,8 ve ort: -20,1±4,5; p<0.01). Ortalama Sirkumferansiyal Global Strain (SGS) değerlerinde anlamlı fark izlenmedi (sırasıyla ort: -16,2±4,8 ve ort: -18,2±6,2; p=0.11). Ortalama Radyal Global Strain (RGS) değerlerinde hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (sırasıyla ort:42,4±12,0 ve ort: 44,0±18,0; p=0.7). Tüm katılımcıların alındığı korelasyon analizinde ortalama LTGS ile nabız dalga hızı (NDH) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p=0.3; r:0.17). Ortalama LTGS ve psoriasis alan şiddet indeksi (PASI) arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (p=0.82; r=-0,055). LTGS ve hastalık süresi arasında da anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p=0,57; r=0.142). Yapmış olduğumuz bu çalışma ile; psöriazisli bireylerde, bu hastalığı taşımayan bireyler ile kıyaslandığında, ateroskleroz için konvansiyonel risk faktörlerinin olmaması durumunda bile, sol ventrikül sistolik fonksiyonlarının arteriyel katılık düzeyinden bağımsız bir şekilde azalabileceği ve ateroskleroz gelişim riskinin artmış olabileceğini gösterdik. Mevcut bu veriler altta yatan kronik enflamatuvar sürecin bir sonucu gibi görünmektedir. Psöriazisin lokal bir deri hastalığı gibi değil kardiyovasküler sistemi etkileyen sistemik enflamatuar bir hastalık olarak değerlendirilmelidir. Erken tanı, tedavi ve bu hastaların kardiyovasküler açıdan değerlendirilmesi doğru bir yaklaşım olacaktır. Elde ettiğimiz bulguların klinik sonuçlara yansıyacağını düşünmekle birlikte; bu verilerin, daha geniş hasta popülasyonlu prospektif çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanısındayız
Akut koroner sendromlarda klopidogrel direnci ve trombosit reaktivitesinin zamansal değişkenliği ve kisa dönem prognoza etkisi
Amaç: Antitrombotik tedavi hedeflerinden biri de trombositlerdeki adenozin difosfat reseptörü olan P2Y12 reseptörünün inhibisyonudur. Klopidogrel bir P2Y12 reseptör inhibitörüdür. Yapılan birçok çalışmada akut koroner sendromlarda klopidogrelin aspirinle kombine kullanımının tekrarlayan kardiyovasküler olayları azalttığı gösterilmiştir.Ancak tedavi altında iskemik olayların gözlenmesi ki bu klopidogrel direnci olarak nitelendirilir ciddi bir sorun yaratmaktadır. Klopidogrele direnç zamanla azalabilir veya tedavi stratejilerinde değişiklikle daha fazla trombosit inhibisyonu sağlayarak klopidogrel direncinin üstesinden gelinebilir. Ancak klopidogrel direncinin zamansal değişkenliği henüz tamamen çözülememiştir. Akut koroner sendrom gelişiminde bir diğer önemli nokta aktive trombositlerdir. Aktive trombositler daha büyüktür, granüllerinden prokoagülan madde salgılayarak trombusa eğilimi arttırırlar. Ortalama trombosit hacmi (MPV) trombosit reaktivitesinin bir göstergesidir. Yapılan birçok çalışmada MPV büyüklüğü iskemik olaylarla ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada akut koroner sendromlarda klopidogrel direnci ve trombosit reaktivitesinin zamansal değişkenliği ve kısa dönem prognoza etkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamız tek merkezli, kesitsel, prospektif, kohort çalışması olarak dizayn edildi. Akut koroner sendrom tanısı ile kliniğimize yatırılan ve dahil edilme kriterlerini taşıyan 90 hasta çalışmaya alındı. Klopidogrel direncini ve MPV değerlendirmek için kan örnekleri klopidogrel yüklemesinden 24 saat sonra alındı. Bir aylık takip süresinin sonunda kan örnekleri aynı yöntemlerle tekrar çalışıldı. Elde edilen sonuçlar bazal ve kontrol değerleri olarak gruplandırıldı ve karşılaştırıldı. Adenozin difosfat ile indüklenen trombosit agregasyonu Multiplate agregometrede arbitrary birimi (AU) olarak değerlendirildi ve klopidogrel direncini değerlendirmede 460 AU kestirim değeri olarak alındı. Ortalama trombosit hacim yüksekliğini tanımlamada ise ortalamanın 1 standart sapma fazlası değer olan 9.3 fl ve üzeri değerler yüksek olarak kabul edildi. Normal dağılıma uygunluk Shapiro Wilk testi ile, ortalamaların farkı Student t testi ve Mann-Whitney U testi ile, kategorik veriler ki kare anlamlılık testi ile incelendi. Bazal ve 1. ay ölçümleri arasındaki uyum Bland-Altmann yöntemi ile incelendi. P değeri 0.05'in altında olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 57.4 iken ve çoğunluğunu (%83.3) erkek cinsiyet oluşturmaktaydı. Akut koroner sendrom tiplerinden prevelansı en fazla olan STE MI (%53.3) saptandı. Bazalde MPV ortalaması 8.58±0.75 fl iken takipte 8.59±0.71 fl saptandı ve aralarında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p: 0.89). Klopidogrel direncini değerlendirmede agregometreden elde edilen AU değerlerinin ortalaması bazalde 274.76±180.9 AU iken 1. ay kontrolde 348.2±175.27 AU saptandı. Klopidogrel direncindeki bu artış istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p:0.0001). Bazalde MPV yüksek olan hasta sayısı 13 iken takipte bu sayı 12 idi. Bazalde MPV değerleri yüksek olan bu 13 hastanın 11'nde (%84.6) takipte MPV değerlerinin normalize olduğu saptandı. Ayrıca bazalde klopidogrele dirençli hasta sayısı 11 iken, takipte bu sayının 23'e yükselmesi istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0.012). Bland-Altmann yöntemi ile her 2 ölçümün bazalde ve 1. aydaki farklarının dağılımı incelendi. Bazalde ve 1. ay kontrolde MPV değerleri arasında %96.7 oranında, klopidogrel direnci için AU değerleri arasında %94.5 oranında uyum izlendi. Sonuç: Çalışmamızda akut koroner sendrom hastalarında bazalde ve AKS sonrası 1 aylık kısa dönem takiplerinde MPV değerleri ve klopidogrel direnci açısından kayda değer önemli değişiklikler saptandı. Bu bulgular klopidogrel direncinin zamansal değişkenliğini belirleyen faktörlerin geniş ölçekli çalışmalarla ortaya konması gerektiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı, akut koroner sendrom, klopidogrel, klopidogrel direnci, ortalama trombosit hacmi, trombosit reaktivitesi
Akut koroner sendromlarda aspirin direnci ve trombosit reaktivitesinin zamansal değişkenliği ve kısa dönem prognoza etkisi
Koroner kalp hastalıkları dünyada ölümlerin en sık nedenidir. Koroner kalp hastalıkları klinikte en sık AKS şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Akut koroner sendromlar içinde NSTYME, USAP ve STYME yer alır. NSTYME ve USAP beraber NSTY-AKS olarak adlandırılırlar. Akut koroner sendromlar, dünyada ve ülkemizde prevalansı önemli ölçüde artan halk sağlığı sorunudur. Akut koroner sendrom gelişiminde yaş, cinsiyet gibi değiştirilemez ve DM, HT, sigara, HPL gibi düzenlenebilir risk faktörleri rol oynamaktadır. Bu çalışmada, AKS'larda aspirin direnci ve trombositler reaktivitesinin dolaylı göstergesi olan MPV arasındaki ilişki ve kısa dönem prognoza etkileri değerlendirilmiştir. Haziran 2013 - Eylül 2014 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran ve AKS tanısı ile Kardiyoloji Kliniği'ne yatırılan çalışma kriterlerine uygun 115 hasta değerlendirildi. Hastaların başvuru anındaki AKS tipleri, risk faktörleri, medikal geçmişleri, aspirin dirençleri ve MPV değerleri incelendi. Aspirin direnci ve MPV değerleri başvuru anında ve 1. ay kontrollerindeki değerlerine göre karşılaştırıldı. Aspirin direnci multiplate impedans agregometre ile değerlendirildi. Çalışmamızda hastalar başvuru anından itibaren 1. ay kontrollerine kadar takip edildi. Hastaların çoğu erkekti (%83.4). Hastaların çoğu STYME (%55.6) ile başvurdu ve STYME lokalizasyonlarına göre değerlendirildiğinde en sık inferior ME izlendi (%32.1). Çalışmamızda başvuru anında ve 1. ayda aspirin direnci ortalamaları sırasıyla 175.9175.2 AU ve 297.1250.5 AU saptandı. Aspirin direncinin 1. ay kontrollerdeki sayısal artışı istatistiki olarak anlamlı saptandı (p:0.0001). Ortalama MPV değerleri başvuru anında ve 1. ay kontrollerinde sırasıyla 8.500.77 fl ve 8.490.78 fl saptandı. Ortalama trombosit hacmi ortalamasında saptanan 0.01 fl'lik artış istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı (p:1.0). Kadın hastalarda ve sigara içen hastalarda aspirin direnci anlamlı olarak yüksek bulundu (p:0.0001 ve p:0.007). Çalışma süresince majör yada minör kanama izlenmedi. Dört olumsuz klinik olay izlendi. Bir hasta erken stent trombozu ve takiben SVO nedeniyle kaybedildi. Bir hasta dekompanse KY nedeniyle hastaneye yatırıldı. İki hastada AKS gelişti. Hastaların birine stent içine balon anjioplasti yapıldı ve diğer hasta stent içinde gelişen anevrizma nedeniyle cerrahiye yönlendirildi. Hastaların 1 aylık kısa dönem takiplerinde bile aspirin direncinde klinik olarak önemli sayılabilecek oranda zamansal değişkenlik olduğu saptandı. Bu çalışmada elde edilen verilerin ve sonuçların, daha geniş hasta popülasyonlu prospektif çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanısındayız
Romatoid artritde sol ventrikül fonksiyonlarının non-invaziv olarak değerlendirilmesi
PTCA uygulanan unstable angina pektorisli hastalarda lezyon karakteristikleri ve klinik parametrelerin akut oklüzyon komplikasyonuna etkileri
Akut miyokard infarktüsünde elektif perkütanöz transluminal koroner anjiyoplasti
Atriyal fibrilasyon ile komplike romatizmal mitral darlığı olgularının klinik, ekokardiyografik ve hemodinamik özellikleri
Koroner arter hastalarında koroner kollateral gelişimi ile SCUBE (Sinyal peptid CUB-EGF etki alanı içeren protein) düzeyi arasındaki ilişki
SCUBE (Signal Peptide CUB-EGF like Domain Containing Protein) molekülü ağırlıklı olarak erken embriyogenez sırasında gonadlarda, gelişmekte olan dokularda, merkezi sinir sisteminde, dermamyotomlarda, parmak mezenkiminde, uzuv tomurcuklarında, endotelde ve inaktif trombositlerin alfa granüllerinde tespit edilmiştir. Memelilerde SCUBE1'den SCUBE3'e kadar isimlendirilen üç farklı izoformu vardır. SCUBE1 ve SCUBE3 proteinlerine çeşitli kardiyovasküler hastalıklarda rastlanmıştır ancak koroner arter hastalarında (KAH) KKD gelişimi ile SCUBE1 düzeyi arasındaki ilişkiye dair herhangi bir veriye rastlanmamıştır. Bu prospektif tek merkezli çalışmada KKD gelişen KAH hastalarında serum SCUBE1 düzeyi incelenerek bu iki parametre arasındaki ilişkinin sorgulanması amaçlanmıştır. Çalışmaya 25.04.2019-25.04.2020 tarihleri arasında Kardiyoloji Kliniği'nde koroner anjiyografi yapılan, yaş ortalaması 63,75 ± 10,7 olan 46'sı erkek, 34'ü kadın toplam 80 hasta dahil edildi. Klinik bulgulara göre normal koroner arteri olan 30 birey Grup 1, 19 KAH hastası Grup 2 ve KKD gelişmiş 31 KAH hastası Grup 3 olarak belirlendi. Hastaların komorbiditeleri incelendiğinde Grup 2'de diyabeti ve hipertansiyonu olan hastaların oranı diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla P=0,01 ve 0,015). Grup 3'te kalp yetmezliği ve hiperlipidemisi olan hastaların oranı diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla P=0,015 ve 0,043). Tüm hastaların 32'sinin (%40'ı) sigara kullandığı, bunların büyük çoğunluğunun (n=16) KKD gelişmiş KAH olduğu belirlendi fakat sigara kullanımı açısından gruplar arasında anlamlı bir farka rastlanmadı (P=0,135). Tüm hastaların ortalama SCUBE1 düzeylerinin 30,61 ± 2,6ng/ml olduğu ve gruplar arasında anlamlılık göstermediği belirlendi (P=0,272). Sonuç olarak bu prospektif tek merkezli çalışmada literatürde ilk defa KAH hastalarında KKD gelişimine göre SCUBE1 düzeyleri karşılaştırılmış ve elde edilen bulgular SCUBE1 düzeyinin ölçümünün tek başına, KAH hastalarında KKD gelişimini tahmin etmede yetersiz kalabileceğini göstermiştir. Bu sonuçları doğrulamak için daha büyük örneklemli ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Koroner arter hastalığında egzersiz testi bulguları ile koroneranjiyografiye göre belirlenen tedavi seçeneklerinin ilişkileri
AMAÇ: Egzersiz testi pozitif olan hastalara koroner anjiyografi önerildiğinde hastalar sıklıkla ne tür tedavi seçenekleri olduğunu sormaktadırlar. Bu sorulara objektif yanıt bulmak amacı ile egzersiz testi parametreleri ile koroner anjiyografi sonuçlarına göre belirlenen tedavi seçenekleri (tıbbi, cerrahi, girişimsel) arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. YÖNTEM: Egzersiz testinde ST segment depresyonu saptanan ve takiben bir ay içerisinde koroner anjiyografi yapılan 114 (96'sı erkek, 18'i kadın; ortalama yaş 54.89,2 yıl) hastanın egzersiz testinde efor kapasitesi, eforla kan basıncı değişimi, anjina indeksi ve ST segment depresyon düzeyi ile koroner anjiyografi sonuçlarına göre kardiyoloji cerrahi konseyince tıbbi tedavi, girişimsel tedavi ve cerrahi tedavi olarak belirlenen tedavi sonuçları arasındaki ilişkiler değerlendirildi. BULGULAR: Koroner anjiyografide 28 (%24) hastada normal-subkritik darlık, 44 (%39) hastada bir damar hastalığı, 23 (%21) hastada iki damar hastalığı ve 19 (%16) hastada üç damar hastalığı saptandı. Cerrahi gereği olan hastalarda- egzersiz süresi ve kapasitesi ile egzersizle kan basıncı artışının daha az olduğu saptanmıştır. Bu hastalarda kısıtlayıcı anjina ve elektrokardiyografi (EKG) 'de belirgin ST segment çökmesine ve kısıtlayıcı anjinaya daha sık rastlanmıştır. Egzersiz kapasiteleri arasında fark bulunmamıştır. SONUÇ: Çalışmamızda egzersiz testi parametrelerine bakılarak koroner invaziv girişim veya cerrahi tedavi gereksinimi olan hastaların öngörülebileceği saptanmıştır
Perikard tamponadında etyolojik faktörlerin ve perküton kateter drenaj tedavisinin değerlendirilmesi
Akut miyokard infarktüsünde primer perkütan girişime ek olarak verilen glukoz - insülin - potasyum tedavisinin etkileri
Karnitinin kontrast nefropatisini önlemedeki etkisi
Amaç ve hipotez: Kontrast nefropatisi ionize kontrast maddeye (KM) maruziyetten sonrası gelişen renal fonksiyon bozukluğudur (1). Birçok ajanla Kontrast Nefropatisini (KN) önlemek için çalışmalar yapılmakta ise de halen sonuçlar kesin değildir.KN patofizyolojisi net olarak belli değildir. Öne sürülen mekanizmalardan bazıları; renal arter vazokonstriksiyonuna bağlı renal kan akımının azalması ve böylece oluşan meduller hipoksi, KM'nin apoptozis yoluyla yaptığı direk tübüler toksisite, endotel disfonksiyonu ve renal mikrosirkülasyondaki değişikliklerdir (17,18,19,20) . Bunlara bağlı olarak ortaya çıkan oksidatif stres nedeni ile iskemik ve nefrotoksik hasar meydana gelmektedir (21).Biz bu çalışmamızda L-Karnitinin, KN fizyopatolojisinden sorumlu mekanizmaya etki ederek Kontrast Nefropatisini önleyebileceği hipotezini araştırdık.Yöntem: 28 adet Winstar-Albino cinsi rat kullanıldı. Toplam 28 adet rat, eşit sayıda (n = 7) ve rast gele olarak dört deney grubundan birine dahil edildi.Grup 1: İlaç verilmeyen rat grubuGrup 2: Kontrast madde uygulanan rat grubuGrup3: L-karnitin uygulanan rat grubuGrup 4: Kontrast madde+ L-karnitin uygulanan rat grubuÇalışma başında tüm gruplardan kan ve metabolik kafesler kullanlıarak 24 saatlik idrar örnekleri alındı. Serum ve idrar örneklerinde kreatinin değeri ölçüldü. Kreatinin klirensi hesaplandı (mL/dk). Nefropati gelişmesini kolaylaştırmak için ratlar 24 saat süreyle susuz bırakıldı. Karnitin 500 mg/kg intraperitoneal olarak verildi. Kontrast madde olarak iohexol 10 ml/kg intravenöz olarak kuyruk veninden verildi. 5.günün sonunda ratlardan kan ve 24 saatlik idrar örnekleri alındı. Ratlar eter anestezisi altında iki böbrekleri çıkarıldıktan sonra sakrifiye edildi. Biokimyasal ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. KN olarak bazal kreatinin değerinde 0,5 mg/dl veya %25 den fazla artış olması esas alındı.İşlem öncesi ve işlem sonrası alınan serum kreatinin , İşlem öncesi ve işlem sonrası alınan idrar kreatinin , TAK, MDA, işlem öncesi ve işlem sonrası hesaplanan kreatinin klirensi ölçüldü ve böbrek dokusunda histopatolojik değerlerlendirme yapıldı.Bulgular: Yapılan analizler sonucunda idrar kreatinin 2, TAK, kreatinin klirensi 1, kreatinin klirensi 2, serum kreatinin 1 ve serum kreatinin 2 değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. İdrar kreatinin 1 değerleri incelendiğinde gruplar arasında arasında anlamlı fark saptandı. Gruplara göre incelendiğinde MDA değerleri anlamlı farklılık gösterdi. Serum kreatinin işlem öncesi ve sonrası değerleri , İdrar kreatinin işlem öncesi ve sonrası değerleri arasında gruplara göre karşılaştırmada ; anlamlı fark saptanmadı. Kreatinin klirensi işlem öncesi ve sonrası değerleri arasında gruplara göre karşılaştırmada ; kontrast grubunda anlamlı fark saptandı.Histopatolojik değerlendirme sonuçları incelendiğinde; Glomeruler fokal nekroz, Bowman kapsülünde genişleme, Tubul epitel dejenerasyonu, Tubul epiteli nekrozu, İnterstisyel iltihabi hücre infiltrasyonu, Damar konjesyonu, Damar duvar kalınlaşması açısından gruplar arasında anlamlı fark saptandı. Tubul dilatasyonu açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. İnterstisyel fibrozis hiçbir olguda gözlenmedi.Sonuç: Karnitin kontrastla beraber verildiğinde kontrast nefropati oluşumunu azaltır. Çalışmamız az sayılabilecek rat üzerinde yapıldı. Ratlar düşük risk grubunda idi. Daha çok sayıda ve yüksek riskli gruplarda büyük randomize çalışmalara gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Karnitin, Kontrast nefropatisi, TAK, MDA, Histopatolojik değerlendirmeİletişim adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı , Merkez/ Aydın , Tel:05059398612
Asemptomatik esansiyel hipertansiyon hastalarında sol ventrikül hipertrofisi ve diyastolik disfonksiyonu belirlemede serum B tipi natriüretik peptid düzeylerinin kullanımı
Double balon ve inoue balon valvüloplasti tekniklerinin mitral darlığı olgularında uzun ve kısa dönem sonuçları
Dilate kardiyomiyopatili hasta gruplarında idrar izoprostan F2-alfa düzeyinin fonksiyonel kapasite ve sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları ile ilişkisinin karşılaştırılması
Karotis intima-media kalınlığı ve nabız dalga hızının koroner arter hastalığını öngörmedeki değeri
Sol ventrikül sistolik disfonksiyonunu belirlemede ekokardiyografi öncesi tarama testi olarak plazma B tipi natriüretik peptid düzeylerinin kullanımı
Atorvastatinin kalbin diyastolik fonksiyonları üzerine etkisinin ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi ve bu etkinin serum koenzim q10 düzeyi ile ilişkisi
Giris: Hiperkolesteroleminin olusturdugu koroner arter hastalıgı riskinin, kolesterol düsürücü tedaviyle azaltılabildigi birçok klinik çalısmada gösterilmistir. Günümüzde hiperkolesterolemi tedavisinin temel tasını statin grubu ilaçlar olusturmaktadır. Seçici olmayan HMG-KoA redüktaz inhibisyonu yapan statinler, kolesterol sentezini baskılarken KoQ10 üretimini de inhibe ederler. KoQ10 krebs döngüsüne katılarak enerji üretiminde rol alır. Kalbin diyastolik fonksiyonları yüksek düzeyde enerji bagımlıdır. Statin grubu ilaçların serum KoQ10 düzeylerini düsürerek kalbin diyastolik fonksiyonlarını bozması olasıdır. Amaç: Statin grubu bir ilaç olan atorvastatinin, kalbin diyastolik fonksiyonları üzerine etkisi ve bu etkinin serum KoQ10 düzeyleri ile iliskisinin arastırılması amaçlanmıstır. Materyal-Metod: Çalısmaya 40 hasta dahil edildi. Hastalara 12 hafta boyunca günde tek doz, 20 mg atorvastatin verildi. Tedavi öncesi ve sonrası total kolesterol, trigliserid, HDL-K düzeyleri ölçüldü, LDL-K düzeyleri Freidwald formülüne göre hesaplandı. Tedavi öncesi ve 12 hafta sonunda diyastolik fonksiyonlar, konvansiyonel mitral akım Doppler, doku Doppler ve renkli M-mod Doppler ile degerlendirildi. Tedavi öncesi ve sonrası toplanan serumlarda, KoQ10 düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Çalısmaya yas ortalaması 51,9 ± 7,9 (36 ? 70 yas) olan toplam 40 hasta alındı. Bazal mitral e dalga hızı 12 haftalık tedavi sonrası anlamlı sekilde azaldı (0,76 ± 0,12 cm/sn'den 0,68 ± 0,13 cm/sn'e, p< 0,001). Bazal mitral a dalga hızı anlamlı düzeyde yükseldi(0,75 ± 0,16 cm/sn'den 0,81 ± 0,14 cm/sn'e, p=0,001). Tedavi sonrası E/A oranı da baslangıca göre anlamlı düzeyde azaldı (1,05 ± 0,25'den 0,86 ± 0,18'e, p<0,001). EDZ ile IVRZ degerleri de sırasıyla 190,5 ± 30,7 msn'den 215,5 ± 31,6 msn'ye (p<0,001) ve 95,1 ± 16,3 msn'den 107,3 ± 12,5 msn'ye (p<0,001) anlamlı sekilde uzadı. Septal Em'da 8,56 ± 1,77 cm/sn'den 7,37 ± 1,72 cm/sn'ye (p<0,001), septal Am'da 11,65 ± 1,65 cm/sn'den 10,96 ± 1,73 cm/sn 'ye anlamlı azalma gözlendi (p=0,002). FPV baslangıçta 54,5 ± 15,0 cm/sn iken, 12 hafta sonunda ortalama FPV 38,4 ± 10,6 cm/sn'ye geriledi (p<0,001). Bazal ortalama KoQ10 düzeyinde, 12 haftalık tedavi sonrasında %43,6 oranında azalma saptandı (1,423 ± 0,405 ?gr/ml'den, 0,775 ± 0,41 ?gr/ml'e, p<0,001). KoQ10 düzeyindeki düsme yüzdesi ile doku Doppler ve FPV degerlerindeki azalma yüzdesi arasında anlamlı bir iliski gözlendi. Sonuç: Atorvastatin tedavisi diyastolik fonksiyonlarda anlamlı bozulmaya ve serum KoQ10 düzeylerinde belirgin azalmaya neden oldu. Statin tedavisi alan hastalarda diyastolik fonksiyonlarının TTE ile takibi ve serum KoQ10 düzeylerinin aralıklarla kontrol edilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Atorvastatin, Koenzim Q10, Diyastolik Fonksiyon
Tip 2 diyabetik hastalarda diyastolik disfonksiyon ve endotel disfonksiyonu ile serum beta-2 mikroglobülin düzeyi arasindaki ilişki
Giriş:Diyabetes Mellitus'un prevalansı son iki dekatta dramatik bir biçimde artmıştır. Etyolojisinde genetik, çevresel faktörlerin ve yaşam tarzı tercihlerinin yer aldığı, hiperglisemiyle seyreden bu hastalık ciddi makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlara neden olur. Bunların en önemlileri kardiovasküler hastalıklar, nöropati, retinopati ve diyabetik nefropatidir.Ateroskleroz ve ilişkili hastalıklar dünya çapında 45 yaş altı nüfusun en önemli ikinci ölüm sebebi olup, 45 yaş üstü nüfusta ise birinci sıradaki ölüm sebebidir. Tüm yaş grupları göz önüne alındığında ise morbiditenin en önemli etkeni olup, görülme sıklığı gittikçe artmaktadır. Bu nedenle birçok araştırmacı, aterosklerozu organ tutulumu olmadan teşhis edebilmek ve aterosklerotik hastalığın yaygınlığını saptayabilmek için birçok yöntem geliştirmektedirler.Aterosklerotik hastalığın erken subklinik döneminde en önemli değişiklikler tüm arteryel yatakta görülen endotelyal disfonksiyon ve intima-media kalınlığında artmadır. Endotelyal disfonksiyon ve intima-media kalınlığındaki artma basit, ucuz ve girişimsel olmayan yöntemlerle belirlenebilirler. Bu sayede aterosklerotik tutulum yaygınlaşmadan gerekli tedavi edici yöntemler uygulanabilir. Koroner damar yatağındaki aterosklerotik tutulum başlamadan önce endotel disfonksiyonu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca epikardial koroner arterlerdeki aterosklerozun komplike olmasında endotel disfonksiyonu önemli rol oynamaktadır. Fakat koroner endotel disfonksiyonunun teşhisi hem zor hem de girişimsel yöntemler gerektirmektedir. Endotel disfonksiyonunun sistemik tutulumu göz önüne alındığında, periferik arterlerden non-invazif yöntemlerle bakılması gerçeğe yakın bire bir bilgi vermektedir. Özellikle brakiyal arterin kolay ulaşılabilir yerleşimi, endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi için idealdir. Bu da bize koroner damar yatağındaki endotel disfonksiyonunu, indirekt yöntemlerle teşhis etme olanağı sunmaktadır.Diyastolik sol ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmede konvansiyonel Doppler ekokardiyografi ile mitral diyastolik akımın ve pulmoner ven akımlarının incelenmesi çok önemli bilgiler sağlar. Fakat mitral akım hemodinamisinin pek çok faktörden (kalp hızı, önyük, ardyük, kapak yetersizliği, örnekleme volümün pozisyonu) etkilenmesi nedeni ile diyastolik fonksiyonları değerlendirmede yeni ekokardiyografik yöntemler de kullanılmaya başlanmıştır. Doku Doppler görüntüleme (DDG) sol ventrikülün diyastolik fonksiyonlarını belirlemede yaygın olarak kullanılmaya başlanan yeni bir metodtur ve DDG ile myokardın bölgesel olarak sistolik-diyastolik fonksiyonları değerlendirilebilir. Doku Doppler ile mitral annulus komşuluğundaki myokard bölgesinden saptanan erken diyastolik dalga (Em veya E') hızının sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarını değerlendirmede faydalı bir parametre olduğu gösterilmiştir.Beta 2 Mikroglobulinin molekül ağırlığı 11.8 kDa dur. Hafif zincir HLA class I kompleksi olup ağır zincirden ayrıldıktan sonra plazmada serbest monomer olarak bulunur. Glomerüllerden serbestçe filtre edilir ardından renal tübüllerden reabsorbe ve degragade edilir. Serum konsantrasyonu kas kitlesinden ve yaştan bağımsızdır. Beta 2 Mikroglobulin glomerüller tarafından kolayca filtre edilir, yaklaşık % 99'u proksimal tubulden pinositoz yoluyla reabsorbe edilir. Serumdaki yükselmiş değerler artmış hücre değişimini gösterir. Bu yükseliş AIDS, multiple myleom gibi myelo-proliferatif ve lenfo-proliferatif hastalıklarda görülür. Artmış idrar düzeyleri bu konsantrasyonun renal eşiği geçmesinden sonra görülür. Sentezinin artmadığı durumlarda artmış idrar Beta 2 Mikroglobulini proksimal tubullerin reabsorbsiyon yeteneğinin bozulmasından kaynaklanabilir.Biz bu çalışmada; Mikroalbüminüri saptanmayan ve serum kreatinin düzeyi normal olan koroner arter hastalığı olmayan Tip 2 Diyabetik hastalarda endotel disfonksiyonu ve diyastolik disfonksiyon ile serum Beta 2 mikroglobülin seviyesi arasındaki ilişkiyi araştırmayı planladık.Materyal metod:Bu çalışmaya Ocak 2008 ve Haziran 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran, daha önce Tip 2 Diyabetes Mellitus tanısı konulmuş 40 hasta ve 10 kontrol grubu hastası bilgilendirilmiş onayı da alınarak dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastalar, öykü, fizik muayene, laboratuar bulguları ile bir süredir Tip 2 Diyabetes Mellitus tanısı konmuş ve tedavi gören, 30 yaş üzeri, glukokortikoid kullanmayan, bilinen karaciğer yetmezliği, malignitesi ve hamileliği olmayan, çalışmaya uyum sağlayacak hastalardan oluşmaktaydı. Daha önceden koroner revaskülarizasyon yapılmış, karotis cerrahisi uygulanmış veya serebrovasküler hastalık geçirmiş olan hastalar çalışmaya dahil edilmediler.Tüm hastalardan 12 saatlik açlığı takiben, açlık plazma glukoz, Beta 2 mikroglobülin düzeyi, lipit paremetreleri, üre ve kreatinin seviyesi için 10 cc venöz kan örneği alındı. 24 saatlik idrarda mikroalbümin düzeyina bakıldı.Hastaların tümünde kardiyak fonksiyonları değerlendirmek için transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Endotel disfonksiyonunu değerlendirmek üzere brakiyal arterden Doppler ultrasonografi yöntemi ile akımla uyarılmış vazodilatasyon testi uygulandı.Bulgular:Çalışma Ocak 2008-Haziran 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Kardiyoloji Servisinde yaşları 36 ile 77 arasında değişen toplam 50 olgu üzerinde yapılmıştır. Yaş ortalaması 52,48±8,77'dir. Olguların 32'si (%64) kadın; 18'i (% 36) erkektir.Diyastolik disfonksiyon 23 (%46) olguda pozitif olarak saptanmıştır. Endotel disfonksiyon ise 13 (%26) olguda pozitif bulunmuştur. Beta-2 mikroglobulin düzeyleri de hasta grubu olgularda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı yüksek olarak saptanmıştır (p<0,01).Beta-2 mikroglobülin düzeyleri de endotel disfonksiyon pozitif olgularda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,01).Diyastollik disfonksiyon ile birlikte endotel disfonksiyon görülen olguların Beta-2 mikroglobülin düzeyleri, diğer hasta grubu olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,05).Çalışma grubu olgularda Endotel disfonksiyon durumuna göre Beta-2 mikroglobülin düzeylerinin cut off değerini saptamak için yapılan ROC analizi sonucunda; çok sağlıklı sonuç vermemekle beraber 2,74 noktası cut off noktası olarak saptandı. Bu noktada duyarlılık %91,67; özgüllük % 89,29; pozitif kestirim değeri % 62,40 ve negatif kestirim değeri ise %78,13 olarak bulunmuştur. ROC eğrisi altında kalan alan 0,801 olarak saptandı.Sonuç:Tip 2 Diyabetik hastalarda diyastolik disfonksiyon ve Brakiyal arterden Akımla Uyarılmış Vazodilatasyon testi ile endotel disfonksiyonun saptanması koroner arter hastalığı ve ateroskleroz için erken bulgulardandır. Endotel disfonksiyonu olan hastalarda serum Beta 2 mikroglobülin düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek çıkması Beta 2 Mikroglobülinin hsCRP gibi koroner arter hastalığının öngördürücü markırı olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir ve bu çalışma endotel disfonksiyonu ile beta 2 mikroglobülin arasındaki ilişkiyi araştıran ilk çalışmadır.Anahtar kelimeler: Tip 2 Diyabet, Endotel disfonksiyonu, Diyastolik Disfonksiyon, Beta 2 Mikroglobulin
Hipertansif ve diyabetik hastalarda P dalga dispersiyonunun uç organ hasarı belirteci olarak kullanımı
Amaç ve HipotezYüksek kan basıncı ve hiperglisemi sol atriyum miyokardında morfolojik değişikliklere neden olmaktadırlar. Bununla birlikte gelişen diyastolik disfonksiyon nedeniyle sol atriyumda hemodinamik değişiklikler meydana gelmektedir. Bunlara bağlı olarak sol atriyum dokusunda elektriksel iletide değişiklik ve düzensizlik oluşmaktadır. Bu olay elektrokardiyogramda artmış P dalga dispersiyonu (PDD) şeklinde görülmektedir. Diyastolik disfonksiyon hipertansif ve diyabetik hastalarda kardiyak hasarın, hipertansif ve diyabetik kardiyomiyopatinin öncü bulgusu olarak düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı hipertansif ve/veya diyabetik hastalarda PDD'nun kardiyak uç organ hasar belirteci olarak kullanımını araştırmaktır.YöntemÇalışmaya koroner arter hastalığı veya başka kronik hastalığı olmayan, esansiyel hipertansiyon ve/veya tip 2 diyabet nedeniyle tedavi gören 65 hasta (ortalama yaş 50.9±5.5) alındı. Sağlıklı 20 bireyden (ortalama yaş 49.1±7.8) kontrol grubu oluşturuldu. Sistolik ve diyastolik ekokardiyografi parametreleri, PDD ve mikroabüminüri (MAÜ) düzeyleri değerlendirildi. PDD ? 40 ms patolojik olarak değerlendirildiBulgularHasta grubuna PDD ortalaması hipertansiflerde 31.3±2.4 ms, diyabetiklerde 34.7±3.9 ms, her iki hastalığı olanlarda 39.3±3.7 ms olarak saptanmıştır. Kontrol grubunda ortalama PDD 25.6±8.8 ms olarak saptandı. Hasta grubunda PDD anlamlı derecede uzun saptandı (p= 0.015). Her üç hasta grubunda da PDD diyastolik fonksiyon belirteçleri olan doku Doppler mitral E ve mitral E dalga hızlarıyla ilişkili bulunmuştur. PDD ? 40 ms olanlarda MAÜ düzeyi belirgin derecede yüksektir.SonuçHipertansif ve/veya diyabetik hastalarda PDD diyastolik fonksiyonlar ve MAÜ düzeyi ile ilişkilidir. Bu sonuç PDD nin bu hastalarda uç organ hasarının ucuz ve girişimsel olmayan bir belirteci olarak kulanılabileceği hipotezini desteklemektedir.Anahtar kelimeler: P dalga dispersiyonu, diyastolik disfonksiyon, diyabet, hipertansiyon
Tip 2 diyabetik hastalarda diyastolik disfonksiyon/endotel disfonksiyonu ile serum Cystatin C düzeyi arasındaki ilişki
Giriş: Diyabetes Mellitus'un prevalansı son iki dekatta dramatik bir biçimde artmıştır. Etyolojisinde genetik, çevresel faktörlerin ve yaşam tarzı tercihlerinin yer aldığı, hiperglisemiyle seyreden bu hastalık ciddi makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlara neden olur. Bunların en önemlileri kardiovasküler hastalıklar, nöropati, retinopati ve diyabetik nefropatidir.Ateroskleroz ve ilişkili hastalıklar dünya çapında 45 yaş altı nüfusun en önemli ikinci ölüm sebebi olup, 45 yaş üstü nüfusta ise birinci sıradaki ölüm sebebidir. Tüm yaş grupları göz önüne alındığında ise morbiditenin en önemli etkeni olup, görülme sıklığı gittikçe artmaktadır. Bu nedenle birçok araştırmacı, aterosklerozu organ tutulumu olmadan teşhis edebilmek ve aterosklerotik hastalığın yaygınlığını saptayabilmek için birçok yöntem geliştirmektedirler.Aterosklerotik hastalığın erken subklinik döneminde en önemli değişiklikler tüm arteryel yatakta görülen endotelyal disfonksiyon ve intima-media kalınlığında artmadır. Endotelyal disfonksiyon ve intima-media kalınlığındaki artma basit, ucuz ve girişimsel olmayan yöntemlerle belirlenebilirler. Bu sayede aterosklerotik tutulum yaygınlaşmadan gerekli tedavi edici yöntemler uygulanabilir. Koroner damar yatağındaki aterosklerotik tutulum başlamadan önce endotel disfonksiyonu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca epikardial koroner arterlerdeki aterosklerozun komplike olmasında endotel disfonksiyonu önemli rol oynamaktadır. Fakat koroner endotel disfonksiyonunun teşhisi hem zor hem de girişimsel yöntemler gerektirmektedir. Endotel disfonksiyonunun sistemik tutulumu göz önüne alındığında, periferik arterlerden non-invazif yöntemlerle bakılması gerçeğe yakın bire bir bilgi vermektedir. Özellikle brakiyal arterin kolay ulaşılabilir yerleşimi, endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi için idealdir. Bu da bize koroner damar yatağındaki endotel disfonksiyonunu, indirekt yöntemlerle teşhis etme olanağı sunmaktadır.Diyastolik sol ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmede konvansiyonel Doppler ekokardiyografi ile mitral diyastolik akımın ve pulmoner ven akımlarının incelenmesi çok önemli bilgiler sağlar. Fakat mitral akım hemodinamisinin pek çok faktörden (kalp hızı, önyük, ardyük, kapak yetersizliği, örnekleme volümün pozisyonu) etkilenmesi nedeni ile diyastolik fonksiyonları değerlendirmede yeni ekokardiyografik yöntemler de kullanılmaya başlanmıştır. Doku Doppler görüntüleme (DDG) sol ventrikülün diyastolik fonksiyonlarını belirlemede yaygın olarak kullanılmaya başlanan yeni bir metodtur ve DDG ile myokardın bölgesel olarak sistolik-diyastolik fonksiyonları değerlendirilebilir. Doku Doppler ile mitral annulus komşuluğundaki myokard bölgesinden saptanan erken diyastolik dalga (Em veya E') hızının LV diyastolik fonksiyonlarını değerlendirmede faydalı bir parametre olduğu gösterilmiştir. Ayrıca diyastolik disfonksiyonda yükselen LV dolum basınçlarını değerlendirmek için invaziv LV basınç ölçümleri en değerli yöntemdir. Son yıllarda yapılan invaziv karşılaştırmalı ekokardiyografi çalışmalarında, mitral akım hızı ve mitral annulus doku Doppler hızının birlikte kulllanılmasının (E / E' oranı) diğer tüm ekokardiyografik parametrelere oranla LV dolum basınçları ile en yakın ilişkiyi gösterdiği saptanmıştır.Cystatin C 122 aminoasitli molekül ağırlığı 13 kDa dur.Nonglikolize polipeptidli bir sistein proteaz inhibitörüdür.Tüm çekirdekli hücreler tarafından üretilmektedir.Sabit bir üretim hızı olup üretim hızı immünolojik ve inflamatuvar proçeslerden,vücut kas kitlesi gibi diğer faktörlerden etkilenmemektedir.Düşük moleküler ağırlığı,bazik pH'ı nedeniyle glomerüllerden serbestçe filtre olur ve serum düzeyleri stabildir.Sistatin c bütün üyelerinin sistein proteinaz inhibitörü olduğu cystatin süper ailesine aittir(10,11).Çalışmamızda Tip 2 diyabet tanısı olan ve koroner arter hastalığı olmayan aynı zamanda mikroalbüminüri olmayan hastalarda endotel disfonksiyonu ve diyastolik disfonksiyon ile serum Cystatin C arasındaki ilişkiyi araştırdık.Materyal metod: Bu çalışmaya Ocak 2008 ve Haziran 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran, daha önce Tip 2 Diyabetes Mellitus tanısı konulmuş 40 hasta ve 10 kontrol grubu hastası bilgilendirilmiş onayı da alınarak dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastalar, öykü, fizik muayene, laboratuar bulguları ile bir süredir Tip 2 Diyabetes Mellitus tanısı konmuş ve tedavi gören, 30 yaş üzeri, glukokortikoid kullanmayan, bilinen karaciğer yetmezliği, malignitesi ve hamileliği olmayan, çalışmaya uyum sağlayacak hastalardı. Daha önceden koroner revaskülarizasyon yapılmış, karotis cerrahisi uygulanmış veya serebrovasküler hastalık geçirmiş olan hastalar çalışmaya dahil edilmediler.Tüm hastalardan 12 saatlik açlığı takiben, açlık plazma glukozu, HbA1c düzeyleri,Cystatin C düzeyi, lipit paremetreleri, üre ve kreatinin seviyesi için 10 cc venöz kan örneği alındı. 24 saatlik idrarda mikroalbümin bakıldı.Hastaların hepsine kardiyak fonksiyonları değerlendirmek için transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Endotel disfonksiyonunu değerlendirmek üzere brakiyal arterden Doppler ultrasonografi yöntemi ile akımla uyarılmış vazodilatasyon testi uygulandı.Bulgular: Çalışma Ocak 2008-Haziran 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Kardiyoloji Servisinde yaşları 36 ile 77 arasında değişen toplam 50 olgu üzerinde yapılmıştır. Yaş ortalaması 52,48±8,77'dir. Olguların 32'si (%64) kadın; 18'i (% 36) erkektir.Diyastolik disfonksiyon 23 (%46) olguda pozitif olarak saptanmıştır. Endotel disfonksiyon ise 13 (%26) olguda pozitif bulunmuştur. Cystatin C düzeyleri de hasta grubu olgularda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı yüksek olarak saptanmıştır (p<0,001).Cystatin C düzeyleri de endotel disfonksiyon pozitif olgularda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,002).Cystatin C düzeyleri de diyastol+endotel disfonksiyon pozitif olgularda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,004).Cystatin C düzeyleri de diyastol+endotel disfonksiyon görülen olguların Cystatin C düzeyleri, diğer hasta grubu olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,002).Çalışma grubu olgularda Endotel disfonksiyon durumuna göre Cystatin-C düzeylerinin cut off değerini saptamak için yapılan ROC analizi sonucunda; 1834 noktası cut off noktası olarak saptandı. Bu noktada duyarlılık %91,67; özgüllük % 78,57; pozitif kestirim değeri % 64,71 ve negatif kestirim değeri ise % 95,65 olarak bulunmuştur. ROC eğrisi altında kalan alan Area 0,893 olarak saptandı.Sonuç: Tip 2 Diyabetik hastalarda diyastolik disfonksiyon ve Brakiyal arterden Akımla Uyarılmış Vazodilatasyon testi ile endotel disfonksiyonun saptanması koroner arter hastalığı ve ateroskleroz için erken bulgulardır. Endotel disfonksiyonu olan hastalarda serum Cystatin C düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek çıkması, Cystatin C'nin hsCRP gibi koroner arter hastalığının öngördürücü markırı olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Tip 2 Diyabet, Endotel disfonksiyonu, Diyastolik Disfonksiyon, Cystatin-CTİP 2 DİYABETİK HASTALARDADİYASTOLİK DİSFONKSİYON/ ENDOTEL DİSFONKSİYONU İLESERUM CYSTATİN-C DÜZEYİ ARASINDAKİ İLİŞKİGiriş: Diyabetes Mellitus'un prevalansı son iki dekatta dramatik bir biçimde artmıştır. Etyolojisinde genetik, çevresel faktörlerin ve yaşam tarzı tercihlerinin yer aldığı, hiperglisemiyle seyreden bu hastalık ciddi makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlara neden olur. Bunların en önemlileri kardiovasküler hastalıklar, nöropati, retinopati ve diyabetik nefropatidir.Ateroskleroz ve ilişkili hastalıklar dünya çapında 45 yaş altı nüfusun en önemli ikinci ölüm sebebi olup, 45 yaş üstü nüfusta ise birinci sıradaki ölüm sebebidir. Tüm yaş grupları göz önüne alındığında ise morbiditenin en önemli etkeni olup, görülme sıklığı gittikçe artmaktadır. Bu nedenle birçok araştırmacı, aterosklerozu organ tutulumu olmadan teşhis edebilmek ve aterosklerotik hastalığın yaygınlığını saptayabilmek için birçok yöntem geliştirmektedirler.Aterosklerotik hastalığın erken subklinik döneminde en önemli değişiklikler tüm arteryel yatakta görülen endotelyal disfonksiyon ve intima-media kalınlığında artmadır. Endotelyal disfonksiyon ve intima-media kalınlığındaki artma basit, ucuz ve girişimsel olmayan yöntemlerle belirlenebilirler. Bu sayede aterosklerotik tutulum yaygınlaşmadan gerekli tedavi edici yöntemler uygulanabilir. Koroner damar yatağındaki aterosklerotik tutulum başlamadan önce endotel disfonksiyonu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca epikardial koroner arterlerdeki aterosklerozun komplike olmasında endotel disfonksiyonu önemli rol oynamaktadır. Fakat koroner endotel disfonksiyonunun teşhisi hem zor hem de girişimsel yöntemler gerektirmektedir. Endotel disfonksiyonunun sistemik tutulumu göz önüne alındığında, periferik arterlerden non-invazif yöntemlerle bakılması gerçeğe yakın bire bir bilgi vermektedir. Özellikle brakiyal arterin kolay ulaşılabilir yerleşimi, endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi için idealdir. Bu da bize koroner damar yatağındaki endotel disfonksiyonunu, indirekt yöntemlerle teşhis etme olanağı sunmaktadır.Diyastolik sol ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmede konvansiyonel Doppler ekokardiyografi ile mitral diyastolik akımın ve pulmoner ven akımlarının incelenmesi çok önemli bilgiler sağlar. Fakat mitral akım hemodinamisinin pek çok faktörden (kalp hızı, önyük, ardyük, kapak yetersizliği, örnekleme volümün pozisyonu) etkilenmesi nedeni ile diyastolik fonksiyonları değerlendirmede yeni ekokardiyografik yöntemler de kullanılmaya başlanmıştır. Doku Doppler görüntüleme (DDG) sol ventrikülün diyastolik fonksiyonlarını belirlemede yaygın olarak kullanılmaya başlanan yeni bir metodtur ve DDG ile myokardın bölgesel olarak sistolik-diyastolik fonksiyonları değerlendirilebilir. Doku Doppler ile mitral annulus komşuluğundaki myokard bölgesinden saptanan erken diyastolik dalga (Em veya E') hızının LV diyastolik fonksiyonlarını değerlendirmede faydalı bir parametre olduğu gösterilmiştir. Ayrıca diyastolik disfonksiyonda yükselen LV dolum basınçlarını değerlendirmek için invaziv LV basınç ölçümleri en değerli yöntemdir. Son yıllarda yapılan invaziv karşılaştırmalı ekokardiyografi çalışmalarında, mitral akım hızı ve mitral annulus doku Doppler hızının birlikte kulllanılmasının (E / E' oranı) diğer tüm ekokardiyografik parametrelere oranla LV dolum basınçları ile en yakın ilişkiyi gösterdiği saptanmıştır.Cystatin C 122 aminoasitli molekül ağırlığı 13 kDa dur.Nonglikolize polipeptidli bir sistein proteaz inhibitörüdür.Tüm çekirdekli hücreler tarafından üretilmektedir.Sabit bir üretim hızı olup üretim hızı immünolojik ve inflamatuvar proçeslerden,vücut kas kitlesi gibi diğer faktörlerden etkilenmemektedir.Düşük moleküler ağırlığı,bazik pH'ı nedeniyle glomerüllerden serbestçe filtre olur ve serum düzeyleri stabildir.Sistatin c bütün üyelerinin sistein proteinaz inhibitörü olduğu cystatin süper ailesine aittir(10,11).Çalışmamızda Tip 2 diyabet tanısı olan ve koroner arter hastalığı olmayan aynı zamanda mikroalbüminüri olmayan hastalarda endotel disfonksiyonu ve diyastolik disfonksiyon ile serum Cystatin C arasındaki ilişkiyi araştırdık.Materyal metod: Bu çalışmaya Ocak 2008 ve Haziran 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran, daha önce Tip 2 Diyabetes Mellitus tanısı konulmuş 40 hasta ve 10 kontrol grubu hastası bilgilendirilmiş onayı da alınarak dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastalar, öykü, fizik muayene, laboratuar bulguları ile bir süredir Tip 2 Diyabetes Mellitus tanısı konmuş ve tedavi gören, 30 yaş üzeri, glukokortikoid kullanmayan, bilinen karaciğer yetmezliği, malignitesi ve hamileliği olmayan, çalışmaya uyum sağlayacak hastalardı. Daha önceden koroner revaskülarizasyon yapılmış, karotis cerrahisi uygulanmış veya serebrovasküler hastalık geçirmiş olan hastalar çalışmaya dahil edilmediler.Tüm hastalardan 12 saatlik açlığı takiben, açlık plazma glukozu, HbA1c düzeyleri,Cystatin C düzeyi, lipit paremetreleri, üre ve kreatinin seviyesi için 10 cc venöz kan örneği alındı. 24 saatlik idrarda mikroalbümin bakıldı.Hastaların hepsine kardiyak fonksiyonları değerlendirmek için transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Endotel disfonksiyonunu değerlendirmek üzere brakiyal arterden Doppler ultrasonografi yöntemi ile akımla uyarılmış vazodilatasyon testi uygulandı.Bulgular: Çalışma Ocak 2008-Haziran 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Kardiyoloji Servisinde yaşları 36 ile 77 arasında değişen toplam 50 olgu üzerinde yapılmıştır. Yaş ortalaması 52,48±8,77'dir. Olguların 32'si (%64) kadın; 18'i (% 36) erkektir.Diyastolik disfonksiyon 23 (%46) olguda pozitif olarak saptanmıştır. Endotel disfonksiyon ise 13 (%26) olguda pozitif bulunmuştur. Cystatin C düzeyleri de hasta grubu olgularda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı yüksek olarak saptanmıştır (p<0,001).Cystatin C düzeyleri de endotel disfonksiyon pozitif olgularda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,002).Cystatin C düzeyleri de diyastol+endotel disfonksiyon pozitif olgularda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,004).Cystatin C düzeyleri de diyastol+endotel disfonksiyon görülen olguların Cystatin C düzeyleri, diğer hasta grubu olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,002).Çalışma grubu olgularda Endotel disfonksiyon durumuna göre Cystatin-C düzeylerinin cut off değerini saptamak için yapılan ROC analizi sonucunda; 1834 noktası cut off noktası olarak saptandı. Bu noktada duyarlılık %91,67; özgüllük % 78,57; pozitif kestirim değeri % 64,71 ve negatif kestirim değeri ise % 95,65 olarak bulunmuştur. ROC eğrisi altında kalan alan Area 0,893 olarak saptandı.Sonuç: Tip 2 Diyabetik hastalarda diyastolik disfonksiyon ve Brakiyal arterden Akımla Uyarılmış Vazodilatasyon testi ile endotel disfonksiyonun saptanması koroner arter hastalığı ve ateroskleroz için erken bulgulardır. Endotel disfonksiyonu olan hastalarda serum Cystatin C düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek çıkması, Cystatin C'nin hsCRP gibi koroner arter hastalığının öngördürücü markırı olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Tip 2 Diyabet, Endotel disfonksiyonu, Diyastolik Disfonksiyon, Cystatin-C
Trimetazidinin ratlarda kontrast nefropati gelişimine etkisi
Giriş: Kontrast madde nefropatisi (KMN) böbrek fonksiyonlarında kalıcı bozulmaya yol açabilen önemli bir komplikasyondur. KMN oluşumunda kontrast maddenin antioksidan enzim aktivitesinde azalma yapması, böbrek medüllasında iskemi oluşturması gibi mekanizmalar ileri sürülmektedir. Bu çalışmada, ratlara kontrast madde verilmesi ile Trimetazidinin (TMZ) böbrek fonksiyonları ve total antioksidan kapasite (TAK) üzerine etkisinin araştırılması hedeflenmiştir.Materyal metot: 28 Wistar rat çalışmaya alındı ve 4 gruba bölündü. Çalışmanın başlangıcında tüm ratlardan bazal kan örnekleri alındı. Metabolizma kafesleri kullanılarak 24 saatlik idrar toplandı. Serum ve 24 saatlik idrar örneklerinden kreatinin analizleri yapıldı, kreatinin klirensleri hesaplandı. Kontrast nefropatiyi aşikar hale getirebilmek için 24 saat boyunca ratlar susuz bırakıldıktan sonra 1.gruba.(kontrol grubu) herhangi bir ilaç verilmedi. 2. gruba kontrast madde 3. gruba trimetazidin 10mg/kg ve 4.gruba trimetazidin + kontrast madde verildi. 5.günün sonunda ratlardan kreatinin bakılmak üzere kan örnekleri alındı ve ratlar 1 gün metabolik kafeste tutularak 24 saatlik idrar toplandı. Sakrifikasyon sonrası çıkarılan böbreklerden sağ böbrek histopatolojik incelemeye alındı. Sol böbrek malondialdehyde (MDA) ve total antioksidan kapasitesi bakılmak üzere saklandı. Oluşan nefropati histopatolojik olarak değerlendirildi. Trimetazidin alan ve almayan gruplar arasında elde edilen histopatolojik ve biyokimyasal veriler karşılaştırıldı. Kontrast madde nefropatisi (KMN); bazal kreatinin değerinin 0,5 mg/dl artması veya bazal kreatinin değerin %25 veya daha fazla artması olarak tanımlandı.Bulgular: serum kreatinini, idrar kreatinin klirensi, TAK ve MDA düzeyleri bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak korele fark saptanmadı. tubuler, medüller ve damarsal lezyonların şiddeti gruplar arasında karşılaştırıldığında bütün parametrelerde kontrol grubu ile kontrast grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi. Trimetazidin+kontrast grubunun kontrol grubu ile karşılaştırılması sonucunda gruplar arasında istatistiksel olarak fark gözlenmedi. Trimetazidin grubu ile kontrol grubunun sonuçlarının benzer olması Trimetazidinin nefrotoksik olmadığını ve Trimetazidinin kontrast nefropatiyi önlediğini gösterir.sonuç: Trimetazidin, kontrast madde ile birlikte verildiğinde renal hasarlanmayı azaltır. Trimetazidinin Kontrast nefropati riskini azaltırken böbrek üzerindeki olumlu etkisini, renal medüllada oluşturduğu antiiskemik etki ile ilişkili olabilir. Mekanizmanın tam olarak aydınlatılması için Trimetazidinin antioksidan ve antiiskemik etkileri üzerine yoğunlaşan çalışmalara gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Trimetazidin, kontrast nefropati, deneysel çalışma
Koroner anjiyografi öncesi bakılan nötrofil lenfosit oranının koroner kollateral gelişimi ile ilişkisi
Amaç: Koroner kollateral (KK) dolaşım, iskemik epizotları önlemeye ve miyokardı korumaya yardım eder, anjina semptomlarını, aritmi ve kardiyovasküler olayları azaltır. Nötrofil lenfosit oranı (NLO), çeşitli kardiyovasküler hastalıkları olan hastalarda prognozla ilişkili bulunmasına rağmen, koroner arter hastalığı (KAH) olan hastalarda KK dolaşım ve NLO arasındaki ilişkiyi gösteren veriler sınırlıdır. Bu nedenle çalışmamızda NLO ve KK dolaşım arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmada koroner anjiyografi yapılan toplam 165 hasta (ortalama yaş:61,18 ± 10,57 yıl, 127 erkek) retrospektif olarak değerlendirildi. KKD gelişimi Rentrop metodu kullanılarak sınıflandırıldı. Rentrop 0 ve 1, kötü KKD, Rentrop 2 ve 3, iyi KKD olarak kabul edildi. NLO' nı içeren hematolojik parametreler tahlil edildi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi bağımsız değişkenler belirlenerek yapıldı. Bulgular: Ortalama yaş, Gensini skoru, Sigara içme oranı, iyi KK dolaşım grubunda daha yüksekti. Total kolesterol ve LDL düzeyleri, iyi KK dolaşım grubunda önemli derecede daha düşüktü. Ortalama nötrofil düzeyleri ve NLO, kötü KK dolaşım ile karşılaştırıldığında, iyi KK dolaşım grubunda önemli derecede daha yüksek bulundu. KK dolaşım derecesinin, nötrofil ve NLO ile önemli bir korelâsyonu olduğu gösterildi. Çok değişkenli analizde, yüksek NLO, Gensini skor ve sigara içimi, iyi KK gelişiminin bağımsız bir prediktörüydü. Receiver operating curve (ROC) eğrisi analizlerinde, ölçülen ≥3,53 NLO değerinin, iyi KK gelişim düzeyini öngörmede duyarlılığının %37,6 ve özgüllüğünün %85 olduğu saptandı. Sonuç: Bulgularımız NLO' nın iyi KK gelişimi ile ilişkili olduğunu gösterdi ve yüksek NLO, koroner arter hastalarında iyi KK gelişiminin önemli bir öngördürücüsüdür.
Hipertrofik kardiyomiyopati ile mikro-RNA'lar arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Hipertrofik Kardiyomiyopati (HKM) miyokardiyal hipertrofiye neden olan birincil kalp kası hastalığıdır. MikroRNA‟lar (miRNA) proteinlerin sentezinin düzenlenmesinde rol alan hem hücre içinde hem de dolaşımda bulununabilen küçük RNA‟lardır. Bu çalışma literatürde kardiyak hipertrofi ile ilişkili olduğu gösterilmiş 11 adet mikro-RNA‟nın periferik kanda ekspresyon düzeylerine bakılarak HKM‟ye özgü miRNA‟lar olup olmadığını araştırmak amacıyla yapıldı. Yöntem: Çalışmaya mart 2012 ve mart 2013 tarihleri arasında kliniğimize başvuran Hipertrofik Kardiyomiyopati tanısı alan 26 hasta, hipertansif sol ventrikül hipertrofisi tanısı alan 25 hasta ile 24 kontrol hastası alındı. Kan örnekleri alınıp 11 tane miRNA‟nın ekspresyon seviyeleri RT-PCR yöntemiyle araştırıldı. miRNA ekspresyon seviyeleri 3 grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan gruplara arasında miR-1, miR-21, miR-22, miR-23a miR-29, miR-30, miR-34, miR-133 ve miR-199a ekspresyonu seviyeleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Her üç grupta da miR-208 ve miR-290 ise ekspresyonu yetersiz olduğu için istatistiksel değerlendirmeye alınmadı. Sonuç: Çalışmaya alınan gruplara arasında miR-1, miR-21, miR-22, miR-23a miR-29, miR-30, miR-34, miR-133 ve miR-199a ekspresyonu seviyeleri açısından fark saptanmadı. Anahtar kelimeler: Hipertrofik Kardiyomyopati, mikroRNA, Real time PCR
Erişkin ratlarda doksorubisin ile oluşturulan kardiyotoksisitenin karvedilol ve/veya ivabradin ile önlenmesi/azaltılması
Giriş ve amaç: DOX, antrasiklin türevi bir antibiyotik ve grubunun ilk bulunan anti kanser üyesidir. Geniş spektrumlu antineoplastik etkisi sayesinde solid tümörler ve hematolojik malignitelerde yaygın olarak kullanılmaktadır. DOX ve diğer antrasiklinlerin kanser tedavisinde kullanımını sınırlayan en önemli ve olumsuz özellikleri, kardiyotoksik yan etkileridir. Kardiyotoksisiteyi önlemek için birçok ajan denenmiş, ancak etkin ve güvenilir bir ajan bulunamamıştır. Bu çalışmada DOX'un kalp dokusunda oluşturduğu toksisiteye karşı antioksidan bir ajan olan karvedilol ile kalp yetmezliği tedavisinde yeni bir ajan olan ivabradinin koruyucu etkileri araştırıldı. Yöntem ve gereçler: Çalışmaya 6 gruba ayrılmış 42 fare ile başlandı. Her grupta 7 fare olmak üzere gruplar kontrol, DOX, DOX + karvedilol, karvedilol, DOX + ivabradin, ivabradin şeklindeydi. Kontrol grubuna çalışma boyunca her gün gavajla serum fizyolojik verildi. DOX grubuna her gün gavajla serum fizyolojik ve 6.gün kuyruk veni yoluyla 18 mg/kg dozda tek seferde DOX verildi. DOX + karvedilol grubuna her gün gavajla 12.5 mg/kg dozda karvedilol ve 6.gün kuyruk veni yoluyla 18 mg/kg dozda tek seferde DOX verildi. Karvedilol grubuna her gün gavajla 12.5 mg/kg dozda karvedilol verildi. DOX + ivabradin grubuna her gün gavajla 10 mg/kg dozda ivabradin ve 6.gün kuyruk veni yoluyla 18 mg/kg dozda tek seferde DOX verildi. İvabradin grubuna her gün gavajla 10 mg/kg dozda ivabradin verildi. Çalışma başında kardiyak enzim tayini için kan örnekleri alındı. 12 günlük deney sonucunda kan örnekleri ve kalp dokuları biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirmeler için kullanıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla kıyaslandığında DOX grubunda troponin değişimi, malondialdehid, nitrik oksid, interlökin-6, monosit kemoatraktan protein-1 ve asimetrik dimetilarjinin değerleri yüksek saptandı (p<0.05). DOX + karvedilol grubunda troponin değişimi, malondialdehid ve asimetrik dimetilarjinin değerleri DOX grubundan daha düşük bulundu (p<0.05). Malondialdehid ve asimetrik dimetilarjinin değerleri DOX + ivabradin grubunda da DOX grubuna göre daha düşüktü (p<0.05).DOX grubunda kontrol grubundan farklı olarak kalp dokusunda mikroskopik dejeneratif değişiklikler izlenirken karvedilol veya ivabradin ile dejenerasyonu engellemede anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0.05). Sonuç: DOX ile verilen karvedilolün DOX kardiyomiyopatisi oluşumunu farklı yolaklar üzerinden engelleyebileceği söylenebilir. İvabradin ile bu etki oluşacağı konusunda umutlu olmak için erken olduğunu düşünüyoruz. Çalışmamız az sayılabilecek rat sayısıyla yapıldı ve deney süresince DOX alan gruplarda rat kayıpları yaşandı. Özellikle ivabradinin bu endikasyondaki etkinliğini ölçmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Doksorubisin, Doksorubisin kardiyomiyopatisi, Karvedilol, İvabradin, MDA, ADMA
Ratlarda kısa dönem hiperhomosisteineminin yol açtığı endotel disfonksiyonu üzerine nebivololün histopatolojik ve biyokimyasal etkileri
Giriş Ve Amaç: Homosistein vasküler düz kas hücreleri için potent mitojenik etkiye sahiptir. Ayrıca homosistein, endotelyal nitrik oksit sentaz salınımını ve nitrik oksit oluşumunu azaltır. Nitrik oksidin endoteliyal üretiminin bozulması sonucu endotel, oksidatif hasara maruz kalır ve endotel disfonksiyon oluşur. Ayrıca homosistein lipid peroksidasyonunu artırır. Üçüncü jenerasyon yüksek selektiviteye sahip β1-boker olan Nebviolol etkisini L-arjinin/NO yolu üzerinden vazodilatasyon yaparak göstermektedir. Yapılan deneysel çalışmalarda endotel kaynaklı NO'in, nebviolol'un uyardığı vazodilatasyonda önemli rol oynadığı ortaya konmuştur. Nebivolol hücre proliferasyonunu azaltır. Nebivolol intima hasarını önler. Endotel hasarı sonrası oluşan intimal hiperplaziyi ve stenozun yeniden oluşumu ihtimalini de azalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada, nebivololün endotel disfonksiyonunu önleyici etkisini, ratlardan alınan kalp ve torakal aortlarındaki patoloji kesitleri ile kan serumlarından yapılan biyokimyasal analizlerinden elde edilecek olan sonuçlar ile ortaya çıkarmayı amaçladık. Gereç Ve Yöntem: Erkek wistar albino cinsi ratlar rastgele ve eşit sayıda (n=7) olarak 4 gruba ayrıldı. 1) Kontrol Grubu (n=7): Bu gruptaki hayvanlara 4 hafta süreyle herhangi bir medikasyon uygulanmadı. Aynı orogastrik gavaj stresini yaşamaları amacıyla ratlara orogastrik gavaj ile her gün, günde bir kez 1ml içme suyu verildi. 2) Nebivolol grubu (n=7): Bu gruptaki hayvanlara 4 hafta süreyle orogastrik gavaj ile her gün, günde bir kez 10 mg/kg/gün nebivolol verildi. 3) Metiyonin grubu (n=7): Bu gruptaki hayvanlara 4 hafta süreyle orogastrik gavaj ile her gün, günde bir kez 1gr/kg/gün metiyonin verildi. 4) Metiyonin+nebivolol grubu (n=7): Bu gruptaki hayvanlara 4 hafta süreyle orogastrik gavaj ile her gün, günde bir kez 1gr/kg/gün metiyonin, ve aynı gün içinde iki saat arayla 4 hafta süre ile günde bir kez 10 mg/kg/gün nebivolol verildi. Çalışma başlamadan önce ratların ağırlıkları ölçüldü. Sıçanların beslenmesinde tüm gruplarda standart rat besini ve şehir içme suyu ratların serbest erişimine açık olarak çalışma boyunca sınırlama olmadan kullanıldı. İlaç doz ayarlaması yapmak için her hafta ratların ağırlıkları ölçülerek her rat için verilecek ilaç miktarları belirlendi. Hiperhomosisteinemi sağlamak için L-metiyonin (M9625 Sigma-Aldrich L-Methionine reagent grade, ≥98% (TLC) ) ph'ı 7,4 olan fosfat tampon (PBS)'da çözünerek ratlara 4 hafta boyunca her gün 1g/kg doz oral gavaj yoluyla verildi. Nebivolol ise Abdi İbrahim firmasının ürettiği Nexivol 5 mg hazır tabletler ezilerek %10 dimetilsülfoksit ile çözünerek 4 hafta boyunca her gün 10mg/kg doz oral gavaj yoluyla verildi. Çalışmanın sonunda ratlar eter anestezi altında sakrifiye edilerek kan örnekleri EDTA'lı hemogram ve düz biyokimya tüplerine alındı. Ardından ratların aorta ve kalbi diseke edilerek histokimyasal ve immunohistokimyasal incelemeler için %10 formaldehid solüsyonuna kondu. Bulgular: Çalışmamızda metiyonin verilen grupta anlamlı düzeyde hiperhomosisteinemi saptandı. Bu bulguya paralel olarak biyokimyasal analizlerde antioksidan moleküller olan katalaz, glutatyon, glutatyon peroksidaz, glutatyon redüktaz, süperoksit dismütaz sevyelerinde azalma ile oksidan moleküller olan ADMA, homosistein ve MDA seviyelerinde artış gözlendi. Metiyonin ile beraber nebivolol verilen grupta ise antioksidan moleküller olan katalaz, glutatyon, glutatyon peroksidaz, glutatyon redüktaz, süperoksit dismütaz seviyelerinde azalmanın önlendiği ve oksidan moleküller olan ADMA, homosistein ve MDA seviyelerinde artışın engellendiği gözlendi. Metiyonin ile beraber nebivolol verilen grup ile metiyonin alan grup istatistiksel açıdan karşılaştırıldığında biyokimsal olarak glutayon redüktaz ve SOD sonuçlarının karşılaştırılmalarında, aralarındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Diğer tüm biyokimyasal verilerin karşılaştırılmalarında istatiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. Histopatolojik bulgulardan sadece kardiyomiyosit dejenerasyonu ve Tgf β-1 aorta boyanma gruplarında, istatistiksel olarak gruplar arası fark saptadı. Fakat metiyonin ile beraber nebivolol verilen grup ile Metiyonin alan grup istatistiksel açıdan karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Ratlar üzerinde yaptığımız bu çalışmamızda literatürde ilk defa kısa dönem hiperhomosisteineminin yol açtığı endotel fonksiyon bozukluğunu nebivolol molekülü vererek önleyebileceğimizi biyokimyasal olarak gösterebildik. Ayrıca bildiğimiz kadarıyla ilk kez oral metiyonin ile aynı gün içinde iki saat sonra verilen nebivololün Hcy seviyelerindeki yükselmeyi engelleyebileceğini gösterdik. Literatürde daha önce benzer bir çalışmanın yapılmamış olması çalışmamızı özgün kılmaktadır. Bulduğumuz biyokimyasal bulgular sonucunda kısa dönem hiperhomosisteineminin yol açtığı endotel fonksiyon bozukluğunu eş zamanlı başlanacak nebivolol molekülü ile önleyebileceğimizi düşünüyoruz. Çalışmamızda histopatolojik bulgulara bakıldığında metiyonin verilen gurupta daha fazla kardiyomiyosit dejenerasyonu saptandı. Fakat kısa dönemde nebivolol verilmesinin histopatolojik veriler üzerinde istatiksel olarak anlamlı farka neden olmadığı görüldü. Bu sonuçların genellenebilmesi için ayrıca histopatolojik değişikliklerin daha açık ortaya konabilmesi için daha uzun süreli ve daha fazla sayıda hayvanın kullanılacağı klinik çalışmaların gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Hiperhomosisteinemi, nebivolol, asimetrik dimetilarjinin, nitrik oksit, antioksidan, endotel disfonksiyonu, kardiyomyosit dejenerasyonu, histopatoloji, malondialdehit, glutatyon, glutatyon peroksidaz, glutatyon redüktaz, süperoksit dismutaz, katalaz, transforming büyüme faktör beta-1, vasküler endotelyal büyüme faktörü.
Koroner arter bypass cerrahisi sonrası gelişen atriyal fibrilasyonu öngörmede hatch skorunun yeri ve CHA2DS2VASC skoru ile ilişkisi
Atriyal fibrilasyon (AF), sıklığı %25-40 arasında değişen ve koroner arter bypass cerrahisi (KABC) sonrası en sık görülen aritmidir. Daha önceki çalışmalarda AF'nin artmış mortalite, inme, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği insidansı, uzamış hastanede yatış ve hasta başına yapılan harcamalarda artış ile birlikte olduğu bildirilmiştir. CHA2DS2VaSC skoru, AF olgularında tromboemboli riskini belirleme yönünden oluşturulmuş güncel skorlama sistemidir. Bu skorlama sistemine göre konjestif kalp yetmezliği (C), hipertansiyon (H), ileri yaş (A), diyabetes mellitus (D), kadın cinsiyet (S), inme (S) ve vasküler hastalık (V) varlığına göre bireysel puanlama oluşturulmuş olup, antikoagülan tedavi gerekliliği belirlenmektedir. Literatürde, KABC sonrasında AF gelişme riskini değerlendirme ve hospitalizasyonu öngörme yönünden CHA2DS2VASc skorlamasının kullanılabileceğine yönelik sınırlı sayıda araştırma mevcuttur. Bu çalışmaların sonucunda CHA2DS2VaSC skoru yüksek olan hastalarda KABC sonrası AF daha sık izlenmiş olup, CHA2DS2VaSC skorunun; AF'li olgularda kardiyovasküler nedenli hospitalizasyonu öngörmede belirleyici olabileceği yönünde sonuçlanmıştır. HATCH skorlama sistemi hipertansiyon (H), ileri yaş (A), geçicici iskemik atak veya serebrovasküler olay (T), kronik obstruktif akciğer hastalığı (C), konjestif kalp yetmezliği (H) varlığına göre bireysel puanlama yapılarak oluşturulmuştur. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda; yüksek HATCH skoru ile AF progresyonunun korele olduğu saptanmıştır. Literatürde, KABC sonrasında AF gelişme riskini değerlendirme yönünden HATCH skoruyla ilişkili bir veri mevcut değildir. Bu çalışmada KABC sonrası gelişen AF'yi öngörmede HATCH skorunun yeri ve CHA2DS2VaSC skoru ile ilişkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışma kapsamında 2011-2015 yılları arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilimdalında elektif olarak KABC operasyonu yapılan olgular retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya dahil etme kriterlerini karşılayan 369 olgu alındı. Çalışmaya alınan hastaların HATCH skoru ve CHA2DS2VaSC skoru hesaplandı ve hastalar bu skorlamalar üzerinden gruplara ayrıldı. Ayrıca hastaların bazal klinik karakteristikleri, cerrahi öncesi almakta oldukları tedavileri, ekokardiyografik özellikleri, anjiyografik bulguları, intraoperatif ve postoperatif bulguları detaylı bir şekilde kaydedildi. Bulgular: İzlemde hastaların %28'inde (n=103, ortalama 2,6. günde, ortalama 1,35 epizod, ortalama sonlanma süresi 20,2 saat) AF gelişti. AF gelişen grubun yaş ortalamasının sinüs ritmindeki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu (60,8 ± 10,0 yıl'a karşı 67,8± 9,5 yıl, p<0,001) bulundu. Postop AF gelişen olgularda HATCH skoru ortalaması 1,5 (0-6) olarak saptanırken; postop dönemde sinüs ritmini devam ettiren olgularda ortalama HATCH skorunun 1,2 (0-6) olduğu görüldü. HATCH skorunun postop dönemde AF gelişen grupta, SR grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu (p=0,017) bulundu. AF gelişen grubun CHA2DS2VaSC skorunun sinüs ritmindeki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu (2,64 (0-6)'e karşı 3,19 (0-7), p<0,002) saptandı. Cerrahi girişim sonrası AF gelişen olgularda preoperatif dönemde furosemid kullanımının daha fazla olduğu gözlenmesine rağmen (%12'e karşı %6, p=0,047) çoklu değişken analizlerde bu bulgu istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,252, p=0,370). Yoğun bakımda izlem süresi, hastanede yatış süresi ve komplikasyon gelişme oranı AF gelişen grupta istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (Tablo 18). Sonuç: HATCH skoru KABC sonrası AF gelişimini öngörmede iyi bir belirleyici olabilir. CHA2DS2VaSC skoru da HATCH skoruna benzer şekilde, KABC sonrası AF gelişimini öngörmede iyi bir belirleyici olabilir.
Atriyal fibrilasyonlu hastalarda sol atriyumda trombüs ve spontan eko kontrast varlığı ile beta fibrinojen 455 G/A polimorfizmi ve glikoprotein IIIa PLA1/A2 polimorfizmi arasındaki ilişki
Amaç ve Gerekçe: Atriyal fibrilasyonda trombüs oluşumuna meyil yaratabilecek pıhtılaşma elemanları ile ilgili genetik defektlerin tespiti tromboemboli açısından risk tayinine yardımcı olabilir ve trombüs oluşum mekanizmasına ışık tutabilir. Çalışmamızda daha önceden arteriyel tromboza yatkınlık ile ilişkisi gözlenmiş beta fibrinojen 455 G/A polimorfizmi ve glikoprotein IIIa PlA2 polimorfizmi ile sol atriyumda trombüs ve SEK arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.Metot: Çalışmaya; TÖE'de trombüs saptanmış 24, trombüs saptanmamış 23 (kontrol grubu), toplam 47 hasta dahil edildi. Hastalar sol atriyumda trombüs varlığı dışında, mitral yetmezlik derecesi ve SEK varlığı açısından da değerlendirildi. Hastalar çalışmaya dahil edildikten sonra periferik venöz yoldan edtalı tüpe alınan 2?3 cc kandan, beta fibrinojen G/A polimorfizmi ve glikoprotein IIIa PlA2 polimorfizmini saptamak amacıyla DNA analizi yapıldı.Bulgular: Sol atriyumda trombüsü olan hastalarda mitral yetmezlik skoru anlamlılığa yakın daha az (p=0.08), SEK anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0.03). Beta fibrinojen 455 G/A polimorfizmi, sol atriyumda trombüs ve/veya yoğun SEK olan grupta %44.4, olmayan grupta %10 sıklıkta saptandı (p=0.01). Glikoprotein IIIa PlA2 polimorfizmi sol atriyumda trombüs ve/veya yoğun SEK olan grupta %22.2, olmayan grupta %25 sıklıkta saptandı (p=0.82).Sonuç: Sol atriyumda yoğun SEK ve/veya trombüs olan hastalarda beta fibrinojen G/A polimorfizmi anlamlı olarak daha fazla, glikoprotein IIIa PlA2 polimorfizmi ise kontrol grubu ile benzer sıklıkta saptandı. Sol atriyumda trombüs varlığıyla mitral yetmezlik ciddiyeti arasında istatistiki anlamlılığa yakın negatif ilişki tespit edildi. Sol atriyumda SEK yoğunluğu ile trombüs varlığı arasında doğru orantılı bir ilişki saptandı.
Fibrinolitik tedavisi verilen ST yükselmeli myokard infarktüsü olgularında fibrinojen ve D-dimer düzeyleri ile fibrinolitik tedavi başarısızlığı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: STEMİ tedavisinde fibrinolitik tedavi başarısızlığı morbidite ve mortalitenin en önemli sebebi olmaya devam etmektedir. Bu nedenle fibrinolitik tedavi başarısızlığını kısa zamanda öngördürebilecek belirteçlere ihtiyaç vardır. Çalışmamız, fibrinolitik tedavi verilen hastalarda devam eden tromboz ve fibrinolizin göstergesi olarak D-dimer ve bir koagulasyon proteini olan fibrinojen düzeylerini birlikte kullanarak fibrinolitik tedavi başarısızlık riskini öngörebilme bakımından değerini araştırmayı amaçlamaktadır.Materyal-Metod: Çalışmaya Ocak 2007 ? Temmuz 2008 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Koroner Yoğun Bakım (KYB) ünitesinde yatan STEMİ tanısı konulan hastalarda fibrinolitik tedavi açısından ESC STEMİ(154) ve ACC/AHA STEMİ(89) kılavuzlarına göre klinik ve EKG kriterlerine uyan ve onam formu alınmış 18 -75 yaş aralığında 123 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Reperfüzyon göstergesi olarak fibrinolitik tedavinin başlangıcından sonra 90.dk EKG' de ST yükselmesinin %50 veya daha fazla azalması kriteri kullanılmıştır. Fibrinolitik tedavi öncesi ve sonrasında plazma D-dimer ve Fibrinojen düzeyleri ile fibrinolitik tedavi başarısızlığı arasındaki ilişkiyi tesbit etmek için venöz yoldan kan örnekleri alındı. Tüm hastalar transtorasik ekokardiyografi ve koroner anjiografi ile değerlendirildi. Taburcu edilen hastalar istenmeyen KVS olaylar açısından 30. gün poliklinik kontrolü ile değerlendirildi.Bulgular: Fibrinolitik tedavisi başarısız olan hastaların tedavi öncesi ortalama fibrinojen değerleri (3,4 (SD=1,2) g/L) ile başarılı olan hastaların 3,7 (SD=1,2) g/L değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Fibrinolitik tedavi ile iki grupta hastaların fibrinojen değerlerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlı (başarısız olan hastalarda tedavi sonrası 2,5 SD=0,9; başarılı olan hastalarda 2,5 SD=1,0 p<0,001) saptandı. Fibrinolitik tedavisi başarısız olan hastaların tedavi öncesi D-dimer düzeyleri ortalaması başarılı olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tesbit edildi (2,9 SD=2,6 µg/mL; 1,4 SD=1,7 µg/mL p=0,001). Fibrinolitik tedavi sonrası hastaların D-dimer düzeylerindeki artış başarılı olan grupta istatistiksel olarak anlamlı (p<0,001) iken başarısız olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı tesbit edilmedi. (p=0,076). Backward LR regresyon analizine göre de fibrinolitik tedavi başarısızlığına etki eden en önemli risk faktörleri D-dimer düzeyinin 0,9 µg/mL üstünde olması (p<0,001 OR:5,9 %95 CI: 2,3-15,2), miyoglobin düzeyinin 500 ng/mL üstünde olması (p=0,010 OR:3,5 %95 CI: 1,3-9,3) DM (p=0,019 OR:3,1 %95 CI: 1,2-7,8) ve LVEF'nin %40'ın altında olması (p=0,035 OR: 2,6 %95 CI: 1,1-6,2) olarak saptandı.Sonuç: Fibrinojen düzeyi ile fibrinolitik tedavi başarısızlığı arasında ilişki saptanmadı. Fibrinolitik tedavi öncesi bazal D-dimer seviyesi fibrinolitik tedavi başarısız olan grupta anlamlı olarak yüksek saptandı. Aynı zamanda fibrinolitik tedavi sonrası D-dimer düzeyleri fibrinolitik tedavi başarılı olan olgularda anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Yeni gelişen D-dimer testleri fibrinolitik tedavi başarısızlığını öngördürebilecek kolay ve güvenilir bir belirteç olarak kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: ST yükselmeli Mİ, Fibrinojen, D-Dimer, fibrinolitik tedavi, primer perkütan koroner girişim.
Yüksek - normal kan basıncına sahip olgularda otonom disfonksiyon ile inflamasyonun rolü ve aralarındaki ilişkinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Yüksek ? normal kan basıncı günümüzde hipertansif durum kadar sık görülen bir problemdir ve hipertansif durum kadar kardiyovasküler risk faktörleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Etkili önlemlerin alınabilmesi ve ileride gelişebilecek olası kardiyovasküler olayların önlenebilmesi amacıyla yüksek ? normal kan basıncı durumuna neden olabilecek faktörlerin araştırılması ve bunların kardiyovasküler risk belirteçleri ile ilişkilerinin ortaya konması gerekmektedir. Araştırmamızda yüksek ? normal kan basıncı bulunan bireylerde otonom disfonksiyon, özellikle de sempatik baskınlık ve bunun inflamatuvar yanıt ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçladık.Metod: Araştırmaya dahil edilen bireyler; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'na Eylül 2007 ? Ekim 2008 tarihleri arasında başvuran kişiler arasından seçildi. Araştırmaya; istirahat halinde 5 dk arayla yapılan 3 ayrı arteriyal kan basıncı ölçümü neticesinde yüksek normal kan basıncına sahip 40 birey, ve kontrol grubu olarak da normal kan basıncına sahip 50 birey dahil edildi. Bireyler yaş, vücut kitle indeksi (VKİ) açısından karşılaştırıldı.Tüm bireylerde ritim analizi; Holter cihazları ile EKG kayıtları alınarak elde edildi. Alınan 24 saatlik EKG kayıtlarından yapılan zaman bağımlı kalp hızı analizlerinde ortalama kalp hızı, ortalama RR süresi, 24 saat triangle index, SDNN, SDNNi, SDANN, rMSSD değerleri elde edildi. Ayrıca bireylerde venöz yoldan alınan kanlarda yüksek duyarlıklı CRP ve interlökin ? 6 analizleri yapıldı. Zaman bağımlı kalp hızı analizleri ve inflamatuvar belirteç düzeyleri yüksek ? normal kan basıncı grubu ve normotansif grup arasında karşılaştırıldı. Aynı zamanda zaman bağımlı kalp hızı analizleri ve inflamatuvar belirteç düzeyleri her iki grupta birbirleriyle karşılaştırıldı.Bulgular: Vücut kitle indeksi (VKİ) değeri yüksek- normal kan basıncı grubunda ortalama 27.5 ± 4.3, normotansif grupta 25.4 ± 4.8 olarak bulunmuştur ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p = 0.03). Ortalama kalp hızı yüksek ? normal kan basıncı grubunda 74 ± 10.6 / dk, normotansif grupta 73 ± 9.4 / dk olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.64). Ortalama RR süresi yüksek ? normal kan basıncı grubunda 819.7 ± 128 msn, normotansif grupta 827.7 ± 117 msn olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.75). SDNN yüksek ? normal kan basıncı grubunda 142.5 ± 49.2, normotansif grupta 143.5 ± 33.4 olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.91). SDNN indeksi yüksek ? normal kan basıncı grubunda 58.9 ± 25.3, normotansif grupta 58.8 ± 16.2 olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.97). SDANN yüksek ? normal kan basıncı grubunda 127 ± 49.3, normotansif grupta 130 ± 33.3 olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.74). RMSSD yüksek ? normal kan basıncı grubunda 42.7 ± 28.8, normotansif grupta 39.8 ± 18.8 olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.58). Ortalama yüksek duyarlıklı C reaktif protein düzeyi yüksek ? normal kan basıncı grubunda 11.5 ± 20.1 ng / ml, normotansif grupta 4.3 ± 4.5 ng / ml olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p = 0.9).Yüksek ? normal kan basıncı ve normotansif grupta kendi içlerinde yapılan korelasyon analizlerinde de kalp hızı değişkenlik verileri ile inflamatuvar belirteç düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştırSonuç: Araştırmamızda; yüksek ? normal kan basıncına sahip hastalarda VKİ değerleri normotansiflere göre daha yüksek bulunmuştur. Yüksek ? normal kan basıncına sahip hastalarda normotansif grup ile karşılaştırıldığında zaman bağımlı kalp hızı değişkenlik verileri ve yüksek duyarlıklı CRP düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Grupların kendi içerisinde de kalp hızı değişkenlik verileri ile inflamatuvar belirteçler arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu sonuçlar yüksek ? normal kan basıncına sahip bireylerde otonom disfonksiyonun olmadığını ve inflamasyon belirteç düzeylerinin de normal kişilere göre artış göstermediğini ve ayrıca otonomik süreç ile inflamasyon arasında bir ilişki olmadığını ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: Yüksek ? normal kan basıncı, otonom disfonksiyon, kalp hızı değişkenliği, inflamasyon
ST yükselmeli miyokard infarktüsü olgularında primer perkutan girişim sonrasında uzun dönem prognoz belirteçleri
Giriş ve Amaç: Çalışmamız, STEMİ ile başvuran ve başarılı PPKG uygulanan hastalarda geleneksel risk faktörleri ve bunlara ek olarak reperfüzyona kadar geçen süre (semptom ve kapı-balon süresi), acil serviste bakılan randomize kan şekeri, böbrek fonksiyon testleri, tam kan sayımı, işlem sonrası ve izlemde yapılan ekokardiyografi sonuçlarının major kardiyak istenmeyen olay olarak belirlediğimiz reinfarktüs, kardiyovasküler nedenli hastane yatışı ve kardiyovasküler nedenli mortalite üzerine etkilerini belirlemeyi amaçlamaktadır.Gereçler ve Yöntem: Araştırmamıza Ocak 2003 ve Aralık 2007 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine başvuran ve STEMİ tanısı ile DEÜTF Kardiyoloji Anabilim Dalında başarılı primer perkutan girişim yapılan 21?89 yaş aralığında 260 hasta alındı. Hastaların ortalama 37,7 aylık izlem süreleri değerlendirildi. Bu hastaların DEÜTF hastanesi arşiv ve bilgi işlem kayıtlarından semptom ve kapı balon süreleri elde edildi. Acil servis başvurularındaki biyokimyasal ve hematolojik verilere ulaşıldı. Biyokimyasal olarak randomize serum kan şekeri, kreatinin, sodyum, potasyum ve klor değerleri alındı. Hematolojik olarak ise tam kan sayımının 15 alt parametre değerleri alındı. Hastaların PPKG sonrası ekokardiyogafi kayıtlarına ulaşıldı. Bu kayıtlarda sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ve kalp boşluklarının ölçüm değerleri dikkate alındı. Hastalara izlemde tekrar ekokardiyografi yapılarak sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ve kalp boşluklarının ölçüm değerleri alındı. Çalışmamızda istenmeyen kardiyovasküler olaylar olarak reinfarktüs, kardiyovasküler hastalıklar nedenli hastane yatışı ve kardiyovasküler nedenli mortalite kabul edildi. Mevcut verilerimizin istenmeyen kardiyovasküler olaylar ve birleşik son nokta üzerine etkileri araştırıldı.Bulgular: Kardiyovasküler hastalıklar nedenli hastane yatışı olan grupta hiperlipidemi ve hipertansiyon daha sık izlendi. PPKG sonrası yapılan ekokardiyografik parametrelerde de anlamlı fark saptanmadı ancak kontrol ekokardiyografide saptanan sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu anlamlı derecede düşük saptandı. Yapılan sağkalım analizinde kadınlarda, 65 yaş üstü olanlarda, hipertansiyonu ve hiperlipidemisi olanlarda olaysız sağkalım anlamlı düzeyde az saptandı. Semptom süresinin, serum kan şekeri ve kreatinin yüksekliğinin hastane yatışında risk faktörü oldukları saptandı. Kapı-balon süresinin etkisi izlenmedi. Bakılan tam kan sayımında yüksek beyaz küre ve nötrofil sayısının risk faktörü olduğu saptandı. Ekokardiyografik incelemelerde sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda azalma, sol ventrikül ve sol atriyum çapında artmanın hastane yatışı için risk oluşturdukları saptandı.Reinfarkt için gruplar arasında hipertansiyon dışında anlamlı fark izlenmedi. Reinfarkt geçiren grubun kontrol ekokardiyografisinde sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu anlamlı düzeyde daha düşük izlendi. Semptom, kapı-balon süreleri, biyokimyasal ve hematolojik bulgularda gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Hipertansiyon, aile öyküsü, kırmızı kan hücre sayısı ve düşük sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun reinfart için risk faktörleri oldukları saptandı.Kardiyovasküler mortalite olan grupta diabetes mellitus, hipertansiyon, sigara kullanımı ve aile öyküsü daha sık saptandı. Mortalite olan grubun daha yaşlı oldukları daha uzun semptom süresine sahip oldukları, serum kan şekeri, kreatinin seviyelerinin, beyaz küre, nötrofil sayılarının daha yüksek ve hemoglobin düzeyinin daha düşük olduğu saptandı. Mortalite olan grubun sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun daha düşük, sol ventrikül ve sol atriyumun daha geniş oldukları izlendi. Sağkalım analizinde yaş, diabetes mellitus, sigara içimi ve aile öyküsünün mortalite için risk oluşturdukları saptandı. Semptom süresi, serum kan şekeri, kreatinin, beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı ve trombosit sayısının mortalite için risk faktörleri oldukları saptandı. Yapılan ekokardiyografik incelemede sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül ve sol atriyum dilatasyonunun mortalite ile ilişkili oldukları saptandı.Birleşik son noktada (reinfarkt, hastane yatış ve mortalite) hipertansiyon, diabetes mellitus, sigara kullanımı, aile öyküsü ve 65 yaş üzeri olmanın olaysız sağkalımı azalttığı saptandı. Risk analizinde bunların birleşik son nokta için anlamlı birer risk faktörü oldukları gözlendi. Semptom süresinin 120 dk ve üzerindeki sürelerde birleşik son nokta için risk oluşturdğu ancak kapı-balon zamanının etkisiz olduğu saptandı. Serum kan şekeri, kreatinin ve beyaz küre düzeylerindeki artışın birleşik son noktada anlamlı birer risk faktörü oldukları saptandı.Sonuç: Araştırmamızda STEMİ'de PPKG ile başarılı reperfüzyon tedavisi uygulanması sonrasında geleneksel risk faktörlerinin erken ve uzun dönemde istenmeyen kardiyovasküler olaylar üzerine etkileri ortaya konmuştur. İskemi süresini belirleyen semptom süresi, hastaların başvuru anında bakılan serum kan şekeri, serum kreatinin düzeyleri ile tam kan sayımı istenmeyen kardiyovasküler olaylar için alışılagelen risk faktörlerinin dışında önemli birer risk faktörü belirteçleridir.Anahtar kelimeler: ST yükseklikli Mİ, primer perkutan girişim, istenmeyen kardiyovasküler olay
Omentin ve enflamasyonun atriyal fibrilasyon oluşumundaki yeri
Amaç: Atriyal fibrilasyon geliştirdiği ciddi komplikasyonlarla mortalitesi ve morbiditesi yüksek ve her geçen gün sıklığı artan önemli ritim bir bozukluğudur. Yaşam sürelerinin uzamasıyla hastalığın sıklığı artmaktadır. Hastalığın sıklığının artması ile yeni tedavi modaliteleri geliştirilmekte ve uygulanmaktadır. Fakat hastalığın patofizyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Temelinde elektiriksel ve yapısal yeniden şekillenme olan hastalığın bu yeniden şekillenmeye sebep olan mekanizmaları bilinmemektedir. Son dönemde ortaya atılan epikardiyal yağ dokusundan salınan enflamatuar moleküllerin ve adipokinlerin hastalığın patofizyolojisinde yer aldığı düşüncesi araştırmacıların ilgisini çekmektedir Çalışmamızda atriyal fibrilasyonun oluşumunda epikardiyal yağ dokusunun, epikardiyal yağ dokusundan salınan bir adipokin olan omentinin ve yine epikardiyal yağ dokusundan salınan enflamatuar moleküllerin etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Afyon Kocatepe Üniversitesi Kardiyoloji polikliniğine 18 yaş üzeri permanent atriyal fibrilasyon tanısı olan 15 kadın ve 21 erkek olmak üzere toplam 36 hasta grubu, kontrol grubu olarak da 16 kadın 17 erkek olmak üzere, hasta grubu ile uyumlu, toplam 33 sağlıklı birey alınmıştır Tüm bireylerin genel fizik muayeneleri yapıldı ve EKG kayıtları alındı. Tüm bireylerin rutin biyokimyasal parametreleri incelendi. Dışlama kriterlerine göre değerlendirilen bireyler hasta ve kontrol grubu olarak belirlendi. Konvansiyonel ekokardiyografilerinin yanısıra katılımcıların epikardiyal yağ doku kalınlıkları ölçüldü. Venöz kandan omentin, yd CRP, IL 6, IL 1 beta ,TNF alfa düzeyleri ölçülmek üzere numuneler alındı. Ekokardiyografik olarak ölçülen epikardiyal yağ doku kalınlığı değerleri ve ELISA yöntemi ile ölçülen enflamatuar belirteçler ve omentin düzeyleri istatistik analizler kullanılarak kıyaslandı Bulgular: Çalışmamızda hasta grubu ve kontrol grubu arasında yaş, kilo, boy cinsiyet, vücut kitle indeksi açısından anlamlı fark yoktu. Bilinen kronik hastalıklar ve kullanılan ilaçlar kıyaslandığında da anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunda sol atriyum boyutu ve epikardiyal yağ doku kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Hasta grubu ile kontrol grubu kıyaslandığında omentin, IL 6, IL 1 beta, TNF alfa, yd CRP düzeyleri arasında anlamlı fark bulunamadı. Omentin, enflamatuar biyobelirteçler, epikardiyal yağ doku kalınlığı ve vücut kitle indeksi birbirleri arasında kıyaslandığında vücut kitle indeksi ve epikardiyal yağ dokusu arasında anlamlı bir korelasyon saptandı. Tartışma ve Sonuç: Atriyal fibrilasyonun oluşumunda omentin ve enflamatuar belirteçlerin rolü saptanamadı. Epikardiyal yağ dokusunun ve vücut kitle indeksinin atriyal fibrilasyon ile ilişkisi gösterildi. Atriyal fibrilasyonlu hastalarda inflamatuar belirteçler arasında korelasyon gösterildi. AF de epikardiyal yağ dokusunun ve enflamasyonun rolünün daha geniş çalışamalarda, omentinin rolünün de seçili ve daha geniş hasta gruplarında araştırılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Atriyal Fibrilasyon, Omentin, Epikardiyal Yağ Dokusu, Enflamasyon.
Koroner arter ektazili hastaların endotel fonksiyonlarının akıma bağlı dilatasyon tekniği ile değerlendirilmesi
Koroner arter ektazisi (KAE), epikardiyal koroner arterin bir bölümünün tıkayıcı lezyon olmaksızın, komşu normal segment çapından 1.5 kat veya daha fazla genişlemesi olarak tanımlanmaktadır. Tıkayıcı koroner arter hastalığı (KAH)'ın eşlik etmediği ektazi vakaları ise izole KAE olarak tanımlanmaktadır. Koroner anjiografi (KAG)'lerde izole KAE sıklığı ise % 0,12-1,3 arasında değişmektedir. Biz bu çalışmamızda izole KAE olan hastaların endotel fonksiyonlarını, normal koroner arterleri olan hastaların endotel fonksiyonlarıyla, akıma bağlı dilatasyon tekniğini kullanarak karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmamıza Ocak 2007 - Ocak 2009 tarihleri arasında, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı koroner anjiografi ve kateterizasyon laboratuarında yapılan KAG'ler sonucunda KAE tesbit edilen 30 hasta ve normal koroner arterler tesbit edilen 30 birey dahil edildi. Hastaların endotel fonksiyonları akıma bağlı dilatasyon tekniği kullanılarak karşılaştırıldı. Ayrıca her iki grubun rutin kan biyokimyaları, transtorasik ekokardiyografileri de karşılaştırıldı.Çalışmamıza dahil olan gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet, beden kitle indeksi, hipertansiyon, tip 2 diyabet, işlem sırasındaki sistolik ve diyastolik kan basıncı ile kalp hızı değerleri benzerdi. Ayrıca kan biyokimyalarında açlık glukoz, serum kreatinin, trigliserid, HDL-kolesterol değerleri de benzerdi. Ancak KAE grubunun ortalama LDL-kolesterol düzeyi, normal koroner arter grubunun ortalama LDL-kolesterol düzeyinden anlamlı derecede yüksekti. KAE grubunun ortalama total kolesterol düzeyi ile normal koroner arter grubunun ortalama total kolesterol düzeyi ise benzer bulundu. Her iki grubun konvansiyonel transtorasik ekokardiyografi parametreleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı. KAE ve normal koroner arter hasta gruplarının bazal brakiyal arter çapları arasında anlamlı farklılık yoktu; buna karşın KAE grubunun akıma bağlı dilatasyon ortalaması, normal koroner arter grubunun akıma bağlı dilatasyon ortalamasından anlamlı derecede düşük bulundu.Sonuç olarak biz bu çalışmamızda KAE olan hastaların endotel fonksiyonlarını normal koroner arterleri olan hastalar ile akıma bağlı dilatasyon tekniğini kullanılarak karşılaştırdık. KAE olan hastalarda endotel disfonksiyonu olduğunu tesbit ettik. Ayrıca gruplar arasında LDL-kolesterol düzeyleri arasında istatistiki açıdan anlamlı farklılık bulduk. Bu nedenle KAE etyolojisinde ve endotel disfonksiyonunun temelinde hiperlipideminin rol almış olabileceğini düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Koroner arter ektazisi, normal koroner arterler, endotel disfonksiyonu, akıma bağlı vazodilatasyon, hiperlipidemi.
Ankilozan spondilitli olgularda sol ventrikül fonksiyonlarının değerlendirilmesinde doku Doppler, strain ve strain rate ekokardiyografi yöntemlerinin yeri
AS eklem dışı tutulum yapabilen kronik enflamatuvar bir hastalıktır. AS hastalarının %2-10`unda kardiyak tutulum mevcuttur. AS hastalarında, normal bireylere göre kardiyovasküler mortalite riski artmıştır. Bu çalışma, AS hastalarında subklinik kardiyak etkilenmeyi, yeni bir kardiyak görüntüleme yöntemi olan S ve SR ekokardiyografi tekniklerini kullanarak araştırmayı amaçlamıştır.Çalışmamız, Ocak-Şubat 2011 tarihleri arasında, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve AS tanısı alan 29 hastadan oluşan hasta ve 26 sağlıklı bireyi içeren kontrol grupları üzerinde yapıldı. Hasta ve kontrol gruplarını oluşturan bireylerden ayrıntılı öykü alınıp, fizik muayeneleri yapıldıktan sonra, 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi. Bireylerin, 2D, M-mod, renkli Doppler, transmitral Doppler ve doku Doppler ekokardiyografi ile kardiyak fonksiyonları incelendi. Doppler kayıtlarından S ve SR verileri elde edildi.Hasta ve kontrol gruplarının yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksleri, sistolik ve diyastolik kan basınçları benzerdi. EKG değişkenleri karşılaştırıldığında, kalp hızı dışında anlamlı farklılık yoktu. Ekokardiyografik görüntüleme sonuçları karşılaştırıldığında sağ ventrikül diyastol sonu çapı ile sol atriyum çapı, hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı büyüklüğe sahipti. Hasta grubunda, aort kapak tutulumunun daha fazla olduğunu gördük. Hasta grubunda diyastolik disfonksiyon sıklığıda daha fazlaydı. Diyastolik fonksiyon değişkenlerinden IVRT, hasta grubunda daha uzundu.S değerleri karşılaştırıldığında, bazal antero-lateral, mid antero-lateral, bazal infero-septum, bazal anteriyor ve sol ventrikül ortalama S değerleri, hasta grubunda anlamlı derecede daha düşüktü. SR değerleri karşılaştırıldığında ise, mid antero-lateral, bazal infero-septum, bazal inferiyor ve ortalama sol ventrikül SR değerleri, hasta grubunda daha düşüktü.Sonuç olarak biz, AS'de strain görüntüleme tekniği ile sol ventrikül fonksiyonlarının, subklinik düzeyde bozulduğunu saptadık. AS'deki subklinik miyokardiyal fonksiyon bozukluğunun, strain görüntüleme tekniği gibi daha hassas ve yeni yöntemlerle araştırılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, sol ventrikül fonksiyonları, strain görüntüleme, subklinik miyokardiyal hasar
Kollateral damarları olan tek damar kronik total oklüde hastalarda VEGF düzeyi ile miyokard iskemisi arasındaki ilişki
9. ÖZETKOLLATERAL DAMARLARI OLAN KRON K TEK DAMAR TOTALOKLÜDE HASTALARDA VEGF DÜZEY LE M YOKARD SKEM SARASINDAK L ŞKGiriş ve amaç:Koroner kollateral damar gelişimi, temelde miyokardiyal iskeminin indüklediği vebüyük oranda Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörünün (VEGF) aracılık ettiği bir süreçtir.Miyokardiyal iskemi epizodları yaşayan çok damar hastalığı veya kollateralli total oklüzyonubulunan hastalarda plazma VEGF seviyelerinin yüksek bulunması, iskemi tanısında değerlibilgiler sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı iskemik yakınması olan çok damar hastaları ilekollateral damarlarla distal akımı sağlanmış olan kronik tek damar total oklüde koroner arterhastalarında plazma VEGF seviyeleri ile hastalıklar arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Gereç ve yöntem:Çalışmaya, koroner anjiyografide distal akımı kollateral damarlarla sağlanmış tekdamar kronik total oklüzyonu bulunan 30 hasta ( KTO grubu), birden çok koroner arterindeanlamlı darlığı olan 20 hasta (ÇDH grubu) ve kontrol grubu olarak normal koroner arterleresahip 21 hasta olmak üzere toplam 71 hasta alındı. Kalp dışı aterosklerotik hastalığıbulunanlar çalışma dışı bırakıldı. KTO grubundaki hastalara koroner anjiyografiyi takip eden1 hafta içinde iskemi araştırması için Tc-99m miyokard perfüzyon sintigrafisi (MPS)uygulandı. MPS sonucunda infarkt saptanan hastalarda Talyum-201 ile miyokard canlılığıyönünden değerlendirildi. Bütün hastalarda, anjiyografinin yapıldığı gün alınan periferik kanörneklerinden plazma elde edildi. ELISA yöntemi ile VEGF plazma düzeyleri değerlendirildi.Bulgular:Gruplar, bazal hasta özellikleri açısından benzerdi. Sadece normal koroner arterleresahip grupta, KTO grubuna kıyasla daha az sigara tüketimi mevcutdu ve daha fazla kadınhasta bulunmaktaydı. Total oklüde grupta ortalama VEGF değeri 6,2± 9,1 pg/ml, normalkontrol grubunda 6,1± 7,6 pg/ml, çok damar kontrol grubunda ise 13,4±23,7pg/ml olaraksaptandı. Her üç grup arasında VEGF değerleri yönünden fark saptanmadı (p=0,2). KTOgrubunda MPS ile iskemi saptanan hastalar (n=12), infarkt saptanan hastalarla (n=12)karşılaştırıldığında VEGF düzeyleri açısından fark saptanmadı (p=0,5).Sonuç:Periferik kandan bakılan VEGF seviyeleri, anjiografik kollaterali olan veya olmayankoroner arter hastalarında ve normal bireylerde farklılık göstermemektedir. Dolayısıylaplazma VEGF seviyelerinin iskemik kalp hastalığının tanısında bir değeri olmadığıdüşünülmüştür
Behçet hastalarında kardiyak otonomik fonksiyonların değerlendirilmesi
Behçet hastalığı akut ataklarla seyreden, kronik inflamatuvar ve çoklu organ hastalığıdır. En sık 30-40'lı yaşlarda görülmeye başlar. Hastalarının % 7-29`unda kardiyovasküler tutulum mevcuttur. Behçet hastalarında, normal bireylere göre kardiyovasküler mortalite riski artmıştır. Bu riskin nedeninin ventriküler aritmiler olabileceği düşünülmektedir. Ventriküler aritmilerin oluştuğunun bir nedenide bozulmuş kardiyak otonomik fonksiyonlardır. Biz de bu çalışmada kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı döngüsü ile belirlenebilen kardiyak otonomik aktiviteyi araştırdık.Temmuz-Aralık 2011 tarihleri arasında, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve Behçet Tanısı konulmuş 40 hasta ve 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarını oluşturan bireylerden ayrıntılı öykü alınıp, fizik muayeneleri yapıldıktan sonra, 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi. Bireylerin, konvansiyonel, doppler ve doku doppler ekokardiyografik ölçümleri ile kardiyak fonksiyonları incelendi. Bireylere en az 24 saat boyunca EKG holter takıldı ve verileri elde edildi.Hasta ve kontrol gruplarının yaş, cinsiyet, beden kitle indeksleri, sistolik ve diyastolik kan basınçları, kalp hızları benzerdi. Her iki grubun transtorasik ekokardiyografi ölçümlerinin konvansiyonel, doppler ve doku doppler paremetrelerinde anlamlı farklılık yoktu.Hasta ve kontrol grubunun 24 saatlik EKG holter kayıtları incelendi. Bireylerin kalp hızı değişkenliği parametrelerinden SDNN, SDANN, RMSSD ve Trianguler indeksleri otomatik program aracılığı ile hesaplandı. Hasta ve kontrol grubları arasında kalp hızı değişkenliği parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Yine EKG holter kayıtlarından kalp hızı döngüsü verileri elde edildi. Bireylerin kalp hızı döngüsü parametrelerinden TB ve TE arasında istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi.Sonuç olarak biz, Behçet hastalarında kardiyak otonomik fonksiyonların bozulmadığını saptadık. Behçet hastalarının tanı yaşının genç olması nedeniyle kardiyak otonomik fonksiyonların ilk başta subklinik olarak etkilenmiş olabileceğini düşündük. Behçet hastalarında ani kardiyak ölümlerin başka bir nedene bağlı olabileceğini düşündük.
Nondipper ve dipper hipertansiyon hastalarında sol ventrikül ve sol atriyum fonksiyonlarının, strain ve strain rate ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Hipertansiyon dünya çapında serebrovasküler hastalık, iskemik kalp hastalığı, kalp ve böbrek yetersizliğinin gelişmesinde major etiyolojik nedendir. Hipertansiyonun tedavi edilmesi yaklaşık olarak inme riskinde % 40, miyokard infarktüsü riskinde % 15 azalma sağlar.Artan sayıdaki çalışmalar, Ayaktan Kan Basıncı Takibi'nin (AKBT) değerinin ofis ölçümlerine sadece eşit değil, muhtemelen daha üstün tanısal ve prognostik bilgiler sağlayabileceğini göstermiştir. AKBT ile yapılan bu sınıflamada, gece ölçülen kan basıncı değerinde gündüz değerine göre %10 veya daha fazla düşme olması dipper hipertansiyon (DHT), %10'dan az düşme olması nondipper hi¬pertansiyon (NDHT) olarak tanımlanmıştır. Nondipper hipertansiyonlu hastalarda daha yüksek oranda serebrovasküler hastalık ve sol ventrikül kütlesi, kardiyovasküler mortalite ve morbiditede artış gözlenmiştir.Strain(S) ve Strain Rate (SR) bölgesel miyokardiyal fonksiyonların kantitatif olarak belirlenmesinde kullanılabilen, doku Doppler verilerinden türetilmiş ekokardiyografik parametrelerdir. Birçok kalp hastalığının teşhis ve takibinde bu teknik kullanılmaktadır ve global veya bölgesel miyokardiyal fonksiyonların kantitatif analizinde yaygın kullanım alanı bulması beklenmektedir.Bu çalışma, NDHT ve DHT hastalarında subklinik kardiyak etkilenmeyi, yeni bir kardiyak görüntüleme yöntemi olan S ve SR ekokardiyografi tekniklerini kullanarak araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmamız, 2011 yılı Kasım ve 2012 yılı Nisan ayları arasında, Afyon Kocatepe Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı bünyesinde gerçekleştirildi. Fizik muayene, laboratuvar ve konvansiyonel görüntüleme yöntemleriyle tespit edilmiş hedef organ hasarı bulunmayan, hipertansiyon hastaları çalışma kapsamına alındı. Ayaktan kan basıncı takibi (AKBT) ile hastalar dipper (DHT) ve nondipper (NDHT) hipertansif olarak gruplara ayrıldı. Bu hasta ve kontrol grublarına 2D transtorasik ekokardiyografi, doku doppler ve strain görüntüleme uygulandı.Bu üç grubun karşılaştırıldığı çalışmada, her üç grup arasında cins, yaş, sigara kullanımı, kilo, boy, vücut kitle indeksi, lipid profili parametrelerinde, her iki hasta gruunda hipertansiyon süresi, ofis kan basıncı gibi genel özellikler arasında istatistiksel farklılık gözlenmedi. NDHT grubunda ACEİ/ARB ve Diüretik kullanımı DHT grubuna göre daha fazlaydı.2D ekokardiyografide diyastol sonu interventriküler septum ve posterior duvar kalınlıkları kontrol grubuna göre dipper gurubunda artmıştı. Mitral akım velositeleri incelendiğinde hasta grubunda E dalga velositesi azalmış, A dalga velositesi artmış ve E/A oranı azalmıştır. Bu değerler açısından anlamlı şekilde NDHT grubu, DHT grubuna göre daha olumsuz sonuçlara sahiptir. Doku doppler incelemesinde hasta grubunda, NDHT grubunda daha belirgin olmak üzere, lateral mitral annulus sistolik doku doppler velositesi ve septal ve lateral mitral annulus erken diyastolik doku doppler velositesinde azalma izlendiği görülmüştür.Sol ventrikül S değerleri karşılaştırıldığında septal ve lateral S değerleri kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşüktü ve NDHT grubunda daha olumsuz sonuçlar bulundu. Aynı şekilde sol ventrikül SR değerleri karşılaştırıldığında septal SR değeri hasta grubunda anlamlı şekilde düşüktü ve yine NDHT grubu daha olumsuz sonuçlara sahipti.Sol atriyum fonksiyonlarının 2D ekokardiyografi incelemesinde hasta grubu ile kontrol grubu arasında sol atriyum süperior-inferior çapı arasında anlamlı fark izlendi. Burada NDHT grubunda daha belirgin olmak üzere hasta grubunda çap artışı mevcuttu.Sol atriyum S ve SR değerlerine bakıldığında NDHT grubunda daha belirgin olmak kaydıyla, hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark vardı ve bu değerler hasta grubunda anlamlı biçimde daha düşüktü.Sonuç olarak biz, gece kan basıncında beklenen fizyolojik düşmenin izlenmediği, nondipper kan basıncı profilinin, ekokardiyografi parametrelerine yansıyan anlamlı olumsuz sonuçlara neden olduğunu tespit ettik. Bu parametrelerden biri olarak S ve SR ekokardiyografinin konvansiyonel yöntemlerle birlikte daha ayrıntılı bilgiler sağladığı kanısındayız.
Diabetes mellituslu olgularda retinopati gelişiminin kalp hızı türbülansı ile ilişkisi
Son on yılda, genel popülasyonda kardiyovasküler hastalık mortalitesi yaklaşık % 20 oranında azalmış olmasında rağmen, diyabetik hastalarda mortalite benzer bir oranda artmıştır (190). Diyabetik bireyler arasında ölümlerin önde gelen nedeni kardiyovasküler hastalıklardır (1). Diyabet bir koroner arter hastalığı eşdeğeri olarak kabul edilmesine rağmen, klinik olarak asemptomatik diyabetik hastalarda koroner ateroskleroz ya da sessiz miyokard iskemisi için taramanın yararları halen tartışmalıdır (4,44,55,78). Ayrıca, diyabetin ani kardiyak ölüm riskinde 2-4 katlık bir artış ile ilişkili olduğu bilinmektedir (5-8). Bu artış, en azından kısmen, diffüz koroner tutulumu ile seyreden koroner arter hastalığına bağlı kardiyak olaylardan ve kardiyak otonom nöropati ile ilişkili malign aritmilerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle diyabetik hastalarda yüksek riskli bireyleri erken aşamada tespit edecek noninvaziv teknikler giderek tanısal bir gereksinim halini almıştır. Bu çalışmada, artmış kardiyovasküler mortalite ile ilişkisi gösterilmiş noninvaziv bir tanı yöntemi olan kalp hızı türbülansı ile yine noninvaziv olarak saptanabilen diyabetik retinopati arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya klinik, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik olarak aşikar kalp hastalığı olmayan tip-2 diyabet hastaları dahil edildi. Hipertansiyon ve hiperlipidemi dışında ek hastalığı olan hastalar çalışmadan dışlandı. Ayrıca evre 3 ve 4 hipertansif retinopatisi olan hastalar da çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen toplam 60 diyabetik hasta; non-retinopatik (n=22, 53,0±8,8 yaş, %68 kadın, %32 erkek), non-prolifertif retinopati (n=17, 56,0±9,0 yaş, %53 kadın, %47 erkek) ve proliferatif retinopati (n=21, 55,9±8,5 yaş, %62 kadın, %38 erkek) olmak üzere 3 alt gruba ayrıldı. Göz dibi muayeneleri slit-lamp yöntemi ile yapıldı, sonuçlar fundus fluorescein anjiyografi ile doğrulandı. Tüm bireylerden en az 24 saatlik Holter kayıtları alındı. TB ve TE değişkenleri kombinasyon halinde değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmez iken, ayrı ayrı değerlendirildiğinde, ventriküler erken vurusu olmayan hastalar dışlansa da dışlanmasa da, prolilferatif retinopatisi olan hastalarda TE?nin anlamlı olarak azaldığı, ancak TB?nın tüm gruplar arasında benzer değerlerde kaldığı görüldü.
Tek damara stent implante edilen stabil anjina pektorisli hastalarda periferik kan monosit kemoatraktan protein-1 (mcp-1) seviyeleri ile klinik ve anjiyografik restenoz arasındaki ilişki
7) ÖZET:Amaç: Monosit Kemoatraktan Protein-1 vasküler hasar bölgesinemonos it toplanmasına yol açarak ateroskleroz gelişiminde rol oynar. Aynımekanizma ile stent restenozu gelişiminde de etkili olması olasıdır .Çalışmanın amacı, tek koroner damarına stent implante edilen stabil anjinapektorisli hastalarda artmış plazma Monosit Kemoatraktan Protein-1 veserum hsCRP seviyeleri ile artmış periferik kan monosit sayısının artmışrestenoz ris ki ile ilişkili olduğu hipotezini test etmektir.Materyal-Metod: Çalışmaya stabil anjina pektoris tanısı ile tekkoroner arterine stent implante edilen 34 (25 Erkek, 9 Kadın) hasta alındı.Hastalar stent implantasyonu sonrası 6. ayda kontrol kantitatif koroneranjiografi ile stent restenozu açısından değerlendirildi. Kontrol kantitatifkoroner anjiografide çap olarak >%50 daralma restenoz olarak kabuledildi. Stent implantasyonu öncesinde bazal, stent implantasyonu sonrası1. ve 6. aylarda ELISA ile bakılan plazma MCP-1 seviyeleri , serum hsCRPseviyeleri ve periferik kan monosit sayıları ile in-stent restenoz arasındakiilişki araştırıldı.Sonuçlar: Altı ay sonunda toplam 8 (%23,5) hastada instent restenozsaptandı. Kontrol koroner anjiyografide restenoz grubunda MLÇ: 0,97+/-0,22 mm iken restenoz gözlenmeyen hasta grubunda MLÇ: 2,03 +/- 0,52mm saptandı. Restenoz grubunda stent sonrası MLÇ: 2,37 +/- 0,22 mm ikenrestenoz gözlenmeyen grupta stent sonrası MLÇ: 2,49 +/- 0,41 mm idi.Stent içi restenoz gelişen ve gelişmeyen hasta grubunda bazal, 1. ay ve 6.ay plazma MCP-1 düzeyleri, serum hsCRP düzeyleri ve periferik kanmonos it sayıları arasında anlamlı fark saptanmadı.Yorum: Daha önce Stabil Anjina Pektorisli hasta grubunda stent içirestenoz ile MCP-1 ilişkisi gösterilmiş olmasına rağmen bizimçalışmamızda böyle bir ilişki saptanmadı. Stent içi restenoz ile ilişkisi50konusunda çelişkili bilgiler olan CRP ile stent içi restenoz arasındaherhangi bir ilişki saptanmadı. Daha önce sadece bir çalışmada gösterilmişolan periferik kan monosit sayısı ile stent içi restenoz ilişkisi bizimçalışmamızda doğrulanmadı. Plazma MCP-1 seviyeleri, hsCRP seviyelerive periferik kan monosit sayısının stent restenozunu öngörmede klinikfayda sağlamadığı sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Instent Restenoz, Monosit Kemoatraktan Protein-1, hsCRP, monosit, perkütan koroner girişim.51
ST yüksekliği olmayan akut koroner sendromlu hastalarda clopidogrel tedavisinin perkütan koroner girişim öncesi ve sonrası inflamatuar belirteçler üzerine etkileri
9-) ÖZETST YÜKSEKL Ğ OLMAYAN AKUT KORONER SENDROMLU HASTALARDACLOP DOGREL TEDAV S N N PERKÜTAN KORONER G R Ş M ÖNCES VESONRASI NFLAMATUAR BEL RTEÇLER ÜZER NE ETK LERAmaç ve Gerekçe:Kronik ateroskleroz ve akut koroner sendrom patofizyolojisinde inflamasyonun rolüçok iyi bilinmektedir.ST elevasyonsuz akut koroner sendrom ve perkütan girişim sonrasında rutin olarakkullanılan clopidogrel, her ne kadar antiagregan bir ilaç olsa da, yapılan bazı in vivo ve invitro çalışmalar bu molekülün antiinflamatuar etkinliğini de ortaya koymuştur. Ancak akutkoroner sendromda, clopidogrel tedavisinin antienflamatuar etkinlik açısındandeğerlendirildiği kontrol gruplu bir çalışma yoktur.Çalışmamızda ST elevasyonsuz akut koroner sendrom ile hastaneye başvuranhastalarda, erken invaziv tedavi planlanarak girişim sonrası clopidogrel verilen grup ilebaşvuru anından itibaren clopidogrel verilen grup arasında, perkütan koroner girişim (PKG)öncesinde ve sonrasında scd40L ve hsCRP düzeyleri açısından fark olup olmadığınıaraştırdık.Metod:ST elevasyonu olmayan akut koroner sendromlu 52 hasta çalışmaya dahil edildi.Hastalar iki gruba ayrıldı. Erken invaziv tedavi planlanan 23 hastaya, clopidogrelbaşvurudan itibaren 24-36 saat içersinde yapılan PKG sonrasında 600mg yükleme dozundaverildi (grup 1).29 hastaya ise başvuru sırasında 300mg clopidogrel yükleme dozundaverilerek, PKG'e kadar geçen süre içersinde doz 600mg'a tamamlandı (grup 2).Her ikigrubun bazal, girişimden hemen önce ve girişimden 24 saat sonraki hsCRP ve scd40Ldüzeyleri ölçüldü.Bulgular:Her iki grubun bazal hsCRP ve scd40L değerleri arasında anlamlı fark yoktu. Grup2'de PKG öncesi hs CRP, bazale göre değişmezken,scd40L anlamlı olarak azaldı.Grup1'deise bazal ve PKG öncesi hsCRP ve scd40L değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı.Her iki grupta da PKG sonrasında PKG öncesine göre anlamlı düzeyde hsCRP ve scd40Lartışı oldu. Ancak grup2 `de PKG sonrasındaki hsCRP ve scd40L artışı grup1'e göreanlamlı olarak daha azdı.(hsCRP:2,5 vs 4,7mg/L p=0,001 , sCD40L:1,9 vs 5,3ng/mLp=0,04).Her iki gruptaki hsCRP ve scd40L değerleri tabloda ayrıntılı olarak gösterilmiştir.57Grup-1 Grup-2 P değerihs-CRP bazal* 5,3 7,1 0,82scd40L bazal** 11,9 10,5 0,63hs-CRP PKG öncesi* 8,1 7,1 0,4scd40L PKG öncesi** 10,1 8,4 0,06hs CRP PKG sonrası* 13,3 8,4 0,0550,006scd40L PKG sonrası** 15,9 11,4(median değerler kullanılmıştır.)* mg/L **ng/mlSonuçlar:Bu sonuçlar erken başlanan clopidogrel tedavisinin, AKS sırasında, PKG'e kadargeçen süre içerisinde plak yırtılması ile tetiklenen ve PKG sonrasında, işlem ile ilişkiliolarak tetiklenen inflamasyonu baskılamada etkin bir tedavi yöntemi olduğunudüşündürmektedir.58
Hipertansif hastalarda kinapril'in sol ventrikül hipertrofisi, diyastolik fonksiyonlar ve TİMP-1 düzeyi üzerine etkileri
IX-ÖZETH PERTANS F HASTALARDA K NAPR L' N SOL VENTR KÜLH PERTROF S , D YASTOL K FONKS YONLAR VE TIMP-1 DÜZEYÜZER NE ETK LERAmaç: Hipertansiyonda ve diyastolik disfonksiyonda kalbin bağ dokusunda fibrozisoluşumu artmaktadır. Tissue inhibitor of matrix metalloproteinase-1 (TIMP-1), kandakidüzeyi hücre dışı matrix fibrozisi ile ilişkili olarak değişen biyokimyasal bir göstergedir.Renin-anjiotensin-aldosteron sistemi (RAAS) blokerleri başta olmak üzere antihipertansiftedavi ile sol ventrikül hipertrofisinde (SVH) ve diyastolik disfonksiyonunda (SVDD)iyileşme olmaktadır. Bu çalışmada, SVH ve SVDD'u olan hipertansif hastalarda, biranjitensin dönüştürücü enzim inhibitörü (ADE ) olan kinapril'in TIMP-1 düzeyi, SVH veSVDD üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık.Metod: SVH ve SVDD'si olan ve son 3 ay içinde ADE kullanmayan 30 hipertansif hasta(14 erkek, ortalama yaş: 64,3 ± 8,5) çalışmaya dâhil edildi. Tüm hastalara 20 mg/günkinapril tedavisi başlandı, doz titre edilerek 40 mg/gün'e çıkarıldı. Kan basıncı kontrolaltına alınmayanlarda kombinasyon tedavisine (12,5 mg/gün hidroklorotiazid ile) geçildi.Tedavi öncesi hastalarda ekokardiyografi ile sol ventrikülün diyastolik çapı (SVDÇ),interventriküler septum (IVS) ve posterior duvar (SVPD) kalınlıkları ölçülerek solventrikül kitle indeksi (SVK ) hesaplandı. Ayrıca transmitral PW Doppler kayıtları ile E veA dalgaları, isovolümetrik gevşeme zamanı (IVGZ) ve E dalgası deselerasyon zamanı(DZ) ölçümleri yapıldı. Doku Doppleri ile Em ve Am dalgaları ölçüldü. E/A ve Em/Amoranları hesaplandı. TIMP-1 düzeyleri venöz serum örneklerinden ELISA yöntemi ileçalışıldı. Altı aylık tedavi sonrası SVK , diyastolik fonksiyonları ve TIMP-1 ölçümleritekrarlandı.Bulgular: 6 aylık tedavi sonrasında sistolik ve diyastolik KB değerlerinde azalma gözlendi(sırası ile p<0,0001, p<0,0001). TIMP-1 düzeylerinde ve SVKI değerlerinde tedaviöncesine göre anlamlı azalma saptandı (sıra ile p<0,0001, p<0,0001). Doku dopplerincelemelerinde lateral duvar Em/Am oranında anlamlı değişiklik kaydedilmezken(p=0,54), septal duvar Em/Am oranında anlamlı artış kaydedildi (p=0,003). KonvansiyonelDoppler ile E/A oranında artma eğilimi saptandı ancak istatistiksel anlama ulaşmadı36(p=0,076). IVGZ değerleri tedavi öncesine göre değişiklik görülmedi (p=0,68). DZ'nintedavi ile anlamlı olarak azaldığı saptandı (p=0,017). TIMP-1 düzeyindeki azalma ileSVKI'deki azalma arasında negatif korelasyon saptanırken (R=-0,444, p=0,014), TIMP-1düzeyi ile sistolik ve diastolik KB (p=0,508, p=0,583), DZ(p=0,985) ve septal Em/Am(p=0,766) oranı arasında anlamlı korelasyon saptanmadı.Sonuçlar: SVH ve diyastolik disfonksiyonu olan hipertansif hastalarda TIMP-1 düzeylerinormal populasyona göre yüksek saptandı. Kinapril tedavisi ile sistolik ve diyastolikKB'da, TIMP-1 düzeylerinde ve SVH'de anlamlı azalma ve ekokardiyografik diyastolikparametrelerin bazılarında olumlu değişim saptandı. DZ anlamlı olarak azaldı ve septalEm/Am oranı da anlamlı olarak arttı. Transmitral PW Doppler E/A oranında ise anlamlıolmasa da artış eğilimi saptandı. TIMP-1 düzeyindeki azalma ile KB ve diyastolikparametrelerdeki değişim arasında anlamlı korelasyon bulunmadı ancak TIMP-1'dekiazalma ile SVKI'deki azalma arasında negatif korelasyon saptandı.37
Koroner arter hastalığının klinikte karşılaşılan formları ile normal koroner anjiogramı olan bireylerin plazma sistatin C düzeylerinin karşılaştırılması
9. ÖZET KORONER ARTER HASTALIĞININ KLİNİKTE KARŞILAŞILAN FORMLARI İLE NORMAL KORONER ANJİOGRAMI OLAN BİREYLERİN PLAZMA SİSTATİN C DÜZEYLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Giriş ve Amaç Sistatin C, elastin ve kollajenin yıkımında rol oynayan katepsin grubu proteolitik enzimlerin güçlü bir inhibitörüdür. Aterosklerotik plak içindeki sistatin C eksikliğinin, proteolitik aktivitenin artmasına neden olarak plak kapsülünün yırtılmasında ve klinik kardiyovasküler olayların gelişmesinde rol oynadığı iddia edilmiştir. Çalışmamızda normal koroner arteriogramı olan bireylerle karşılaştırıldığında, plak komplikasyonun olmadığı stabil anjina pektorisli hastalar ile plak komplikasyonun temel patofizyolojik rol oynadığı akut koroner sendrom olgulannda plazma sistatin C düzeyleri açısından farklılık olup olmadığını araştırmayı planladık. Gereç ve Yöntem Çalışmaya ocak-2005 ile nisan-2006 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve koroner anjiografisi yapılan hastalar alındı. Hastalar AMÎ (grup 1), kararsız angina (grup 2) ve kararlı angina (grup 3) gruplarından oluşmaktaydı. Koroner anjiografisinde koroner arterleri normal saptanan olgular kontrol grubu olarak (grup 4) alındı. AMÎ grubundaki hastalardan plazma örnekleri olayın ilk 24 saati içinde, diğer hastalardan koroner anjiografinin yapıldığı gün alındı. Plazma sistatin C ölçümleri Dade Behring otoanalizatörü kullanılarak nefelometrik yöntemle yapıldı. Bulgular Çalışmaya toplam 397 hasta dahil edildi. Gruplar arasında ortalama yaş, BKİ bakımlarından fark saptanmadı. Kontrol grubunda kadın hasta sayısı diğer gruplardan anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0.003). Gruplar arasında plazma sistatin-C düzeyleri bakımından fark saptanmadı (grup 1, grup 2, grup 3 ve grup 4 için medyan değerler mg/L cinsinden sırasıyla; 0,95 ; 0,95 ; 0,93 ; 0,89 ; p=0,49). Sonuç Çalışmamızda koroner arter hastalığı olan ve olmayanlarda ve koroner arter hastalığının klinik alt tipleri arasında plazma sistatin C düzeyleri benzer çıktı. Biz bunun aterosklerotik plaklardaki lokal sistatin C düşüklüğünün plazma sistatin C düzeylerine yansımamasından kaynaklandığım düşündük. 41